Kurdish Monitoring koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, devlete ve Kürt toplumuna yönelik diyerek Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: “Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir.
*Şırnak’ta Kürt Dil Bayramı etkinliği / Foto: Yeni Yaşam Gazetesi
Kürtçe’nin kamusal alandaki kullanımına yönelik yasak ve engellemeleri izlemek amacıyla 2024 yılında kurulan Kurdish Monitoring platformunun koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren asimilasyon politikalarını ve girişimin hedeflerini anlattı. Özdemir, Türk ulusal kimliği üzerinden şekillenen devlet yapısının Kürtleri ve Kürtçe’yi sistematik olarak yok saydığını, bu nedenle tüm ihlalleri, belgelenmesi gereken ciddi bir mesele olarak gördüklerini söyledi.
Bir grup gazeteci tarafından 2024 yılında çalışmalarına başlayan Kurdish Monitoring, Kürtçeye yönelik baskıları kayıt altına alıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan asimilasyonun Kürtleri hedef aldığını belirten Özdemir, “Türkiye’de Cumhuriyet’in Türk etnik ulusu üzerinden şekillenen yapısını kurumsal hale getirmek için diğer bütün etnik, dini, kültürel yapılar yok sayıldı, asimilasyona uğratıldı, katliama maruz kaldı. Kürtler ve Kürtçe de bundan nasibini aldı,” diyor. Bu çerçevede Takrir-i Sükûn Kanunu ve Cumhuriyet döneminde çıkarılan diğer yasaların Kürtlerin varlığını yok saydığını, Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklandığını hatırlatan Özdemir, “Amaç, bu topraklar üzerinde yaşayan diğer bütün diller gibi Kürtçe’nin de asimilasyona uğratılması ve ortadan kaldırılmasıydı,” diye ekliyor.
Bu politika bugün de fiilen devam ediyor
Mazlum Özdemir, 1990’lardan sonra bazı yasal düzenlemeler yapılsa da Kürtçe’nin kullanımının halen yasaklandığını vurguluyor: “1990’lardan başlayarak kimi kanuni düzenlemeler yapılıp Kürtçe’nin önündeki kısmi engeller kaldırıldı ancak hem yasal hem de fiziki-pratik olarak, Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımı yasak. İnsanlar sokakta Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğruyor, öldürülüyor. Düğünlerde Kürtçe şarkı söylendiği için sanatçılar, katılımcılar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Kürtçe konserler valiler veya belediye başkanları eliyle yasaklanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek çok kez kaldırdık dediği ve övünerek bahsettiği ‘hapishanelerde annelerin çocuklarıyla Kürtçe konuşması’ hâlâ yasak. Hapishanelere Kürtçe yayınlar giremiyor, Kürtçe yazılan kitaplar hapishane idarelerinin engeline takılıyor, dışarı gönderilemiyor.”
Sistematik baskıyı görünür kılmak için yola çıktık
Girişimin ortaya çıkışını anlatan Özdemir, “Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımının önündeki engellerin görünür olmasını, sistematik bir engelleme politikasının uygulandığını göstermek istiyoruz,” diyor. Bu durumun kamuoyunda bilindiğini ancak çoğu kez gündemin yoğunluğunda unutulduğunu ifade ediyor: “Günün karmaşası içerisinde çoğu kez bunlar okuyup geçtiğimiz bir haber olarak kalıyor. Oysa bu bir dile yönelik ciddi bir ihlal ve bunların sistematik bir halde bir araya getirilmesi gerekiyor. Çünkü engelin kendisi sistematik. Tekil veya münferit değil. Bir politikanın ve ideolojik yaklaşımın sonucunda ortaya çıkıyor bu engel ve yasaklar.”
Raporları şimdilik kamuoyuyla ve medyayla paylaştıklarını belirten Özdemir, raporları ulusal ve uluslararası kurumlar ile paylaşacaklarını söyleyerek, “Konu ulusal olduğu kadar uluslararası boyutu da var. Türkiye, yıllardır Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen ve bunun için kimi çalışmalar yapan bir yer. Buraya üye olmak isteyen bir ülkenin, birliğin insan hakları ve dil hakları ile ilgili yaklaşımını sistematik raporlar halinde sunmak önemli.”
Mazlum Özdemir, verilerini tamamen açık kaynaklardan topladıklarını vurguluyor: “Konvansiyonel medyada, sosyal medyada yayınlanan haberler, sivil toplum kuruluşlarının yayınladıkları açıklama ve raporlar bizim kaynaklarımızı oluşturuyor.” Ancak Kürtçe’ye yönelik baskıların buralarda görünenlerden çok daha fazla olduğunu ekliyor: “Günlük pratiklerimizden de biliyoruz ki sokakta kendi aralarında ya da telefonla Kürtçe konuşanlara gösterilen tepkiler, okulda, bakkalda, hastanede Kürtçe konuşunca görülen tepkiler çok az yansıyor. Gizli ırkçılık sonucu ortaya çıkan engeller, baskılar var.” Buna rağmen fizikî ve teknik altyapının sınırlı olduğunu belirten Özdemir, şimdilik sadece dört ana başlık altında rapor tuttuklarını söylüyor: “Medya, hapishaneler, kamusal alan ve kültür-sanat başlıklarındaki ihlalleri raporluyoruz.”
Devlet bütün kamusal araçları ile asimilasyonu yaydı
Asimilasyon politikalarının araçlarını anlatan Özdemir, devletin okullar, medya ve akademi üzerinden Kürtçe’yi yok saydığını savunuyor. “Cumhuriyet’in asimilasyon politikası, Kürtçe’nin var olmadığı; bunu engelleyemeyince de, bir dil olmadığı üzerinden şekillendi. Politika bu olunca, bunun araçları da devreye girmeliydi. Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklanması için okullar önemli bir araç oldu. Medya başka bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar günümüz dijital teknolojisi ile birleşti,” diyor.
Bu sürecin nasıl işlediğini ise şöyle anlatıyor:
“Okullar, medya, akademi ve diğer bütün araçlar yıllarca bunun propagandasını yaptı, bu politikayı hayata geçirdi. Kürtçe’nin eğitim dili olmasının engellenmesi, çocukların evlerinde konuştukları Kürtçe’yi okulda konuşamamaları, konuştuklarında öğretmenlerin sistematik baskılarıyla karşılaşmaları… Öğretmenler, çocukların evlerinde Kürtçe konuşup konuşmadığını öğrenmek için öğrenciler arasından birine görev veriyor, bu görevli evlerde çocukların Kürtçe konuştuğunu duyduğunda, gördüğünde öğretmene haber vererek o diğer çocukların ceza almasına, dayak yemesine yol açıyordu.”
Özdemir, bu baskı mekanizmasının medya aracılığıyla da sürdürüldüğünü belirtiyor: “Üniversiteler ve burada üretilen yayınlar, yıllarca Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur diye propaganda yaptı. Medya bu politikaların yeniden üretildiği ve yayıldığı mecralar olarak kullanıldı.”
‘Oto-Asimilasyon’ uyarısı
Özdemir’e göre, tüm bu baskılara rağmen Kürtçe yıllarca asimilasyona direndi. Ancak son dönemde “oto-asimilasyon” kavramının da gündeme geldiğini söylüyor. “Son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı,” diyor. Bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Uzun yıllar Kürtçe asimilasyona ciddi bir direnç gösterdi. Yalnız öncesi de olmasına rağmen, son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı. Çünkü bir süredir asimilasyonun ‘başarılı’ olduğuna yönelik kimi düşünceler dile getiriliyor ve oto-asimilasyonun da güçlü bir şekilde görüldüğü kabul ediliyor.”
Köylerde bile anne-babaların çocuklarıyla Türkçe konuşmasının oto-asimilasyonun boyutunu gösterdiğini belirten Özdemir, “Okullarda Kürtçe eğitim olmayınca, Kürtçe televizyon, dijital medya araçları yasaklanıp engellenince ve buna karşı Türkçe medyanın her yere ulaşması için ekstra çaba gösterilince, böyle bir sonucun çıkması şaşırtıcı olmasa gerek,” diyor.
Talepler: Devlete ve topluma
Mazlum Özdemir, Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: Devlete yönelik ve Kürt toplumuna yönelik. Devlete düşen sorumlulukları şöyle sıralıyor:
“Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir. Yani Kürtçe’nin bir eğitim dili olması, bütün eğitim kademelerinde yer alması, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında Kürtçe’ye resmî olarak alan açılması, Kürtçe medya önündeki engellerin ortadan kaldırılması, kültür ve sanat faaliyetlerinin engellenmesinin sona erdirilmesi. Özetle, Kürtçe’nin resmî olarak kabul edilip yaygınlaşması, öğrenilmesi, öğretilmesi için bütün engellerin kaldırılması ve teşvik edilmesi gerekiyor.”
Kürt toplumu ve siyasetinin de sorumlulukları olduğuna dikkat çekiyor: “Bu adımlarla paralel olarak Kürtler de Kürtçe’yi günlük ve kamusal yaşamlarının her alanında kullanmalı ve asimilasyona karşı geçmişteki gibi karşı durmalı. Kürt siyasetine yönelik ise, devlete bu konuda görev ve sorumluluklarını hatırlatmanın yanında kendi iç mekanizmalarında da Kürtçe’yi daha fazla kullanması için eleştirilmeli ve bu yönlü adımlar atması için kamuoyu baskısı oluşturulmalı. Çünkü asimilasyona karşı devletin sorumluluğu ama oto-asimilasyona karşı da Kürt toplumunun ve siyasi hareketinin sorumluluğu bulunuyor.”
6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü’nde açıklama yapan MKG ve DFG, “Katledilen gazetecilerin hakikat mücadelesini büyütmek, ve anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.” dedi.
Öldürülen gazeteciler, sırasıyla Nazım Daştan, Cihan Bilgin, Hakan Tosun.
Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) ve Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG), 6 Nisan “Öldürülen Gazeteciler Günü” için açıklama yaptı.
MKG ve DFG ortak açıklaması şu şekilde:
6 Nisan, Türkiye’de gazetecilik faaliyetleri nedeniyle öldürülen gazetecileri anma günüdür. Bu tarihin seçilme nedeni, Gazeteci yazar Hasan Fehmi Bey’in 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nde suikast sonucu katledilmesi ve onun gazetecilik mesleğinin ilk kayıplarından olmasıdır.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), 1997 yılında 6 Nisan’ı “Şehit Gazeteciler Günü” olarak kabul etti; 2005 yılında ise günün adı “Öldürülen Gazeteciler Günü” olarak değiştirildi. 6 Nisan, hakikatin peşinde oldukları için katledilen gazetecileri anma günüdür. Gerçekleri açığa çıkardıkları, halkın sesi oldukları ve karanlığı teşhir ettikleri için hedef alınan gazeteciler, özgür basın mücadelesinin hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Katledilen gazeteciler şahsında bir kez daha vurguluyoruz ki; kalemi kırılmak istenen her gazeteciyle birlikte hakikat susturulmak istendi. Ancak baskılar, tehditler, katliamlar ve cezasızlık politikaları özgür basın geleneğini durduramadı. Bu topraklarda gerçeğin izini sürenler her dönem bedel ödedi, ama hakikatten vazgeçmedi. Bugün, katledilen tüm gazetecileri saygı ve minnetle anıyoruz. Onların bıraktığı miras, direnişleri ve hakikat uğruna yürüttükleri mücadele yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
Katledilen gazetecilerin kalemi yerde kalmadı, kalmayacak. Onların hakikat mücadelesini büyütmek, anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.
Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği – Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
DFG, 2 Nisan’da Mart ayında gazetecilere yapılan hak ihlaline ilişkin aylık rapor yayınlamıştı. Raporda şu veriler belirtildi:
Kürt böreğine Küt böreği denildiği günümüzden yaklaşık 40 yıl önce İzmit’te dükkanına Kürt böreği yazdığı için, börekçi Yusuf’a dava açılmış.
Foto: Ferid Demirel
Frankfurt’ta, Battonstrasse ve Langestrasse’nin kesiştiği köşede mütevazı bir yer var: Dağlayan Börekçilik. Burayı Bingöllü, Yusuf Dağlayan işletiyor. Onun hayatı, Türkiye’de Kürtler üzerine süregelen tartışmalara ve hatta bir hamur işinin ismi kadar basit görünen bir meseleye dair çarpıcı bir pencere açıyor.
Frankfurt’ta bir sabah, kahvaltı yapacak açık bir yer ararken tam sokakların birleştiği noktada tabelasında “Börekçilik” yazan bir dükkan gözüme çarptı. İçeri girdim. Henüz erkendi; dükkan boştu.
Tezgahın arkasında, beni Almanca selamlayan orta yaşlı, saçları dökülmüş, hafif göbekli bir adam duruyordu. Kısa bir konuşmadan sonra Bingöllü olduğunu söyledi. Bir börek sipariş edip oturdum. Tezgah arkasındaki işini bitiren dükkan sahibi, gelip karşıma oturdu.
Karşılıklı tanışmanın ardından, o günlerde Türkiye’de yeniden alevlenen bir tartışmayı açtım: “Kürt böreği” isminin “Küt böreği” olarak değiştirilmesi hakkında ne düşündüğünü sordum.
Yusuf hemen başından geçen bir hikaye anlatmaya başladı. Sadece bir görüş değil; onlarca yıl öncesine uzanan bir hikaye.
“Ben Yusuf Dağlayan,” dedi. “Kiğı ile Pülümür arasındaki Bilece köyünün Bağkıyan mezrasındanım. Bingöl diyemezsin. Kiğı eskiden Dersim’e bağlıydı; ancak 1948’den sonra Bingöl’e bağlandı. Zaten Pülümür ve Dersim bize daha yakındır.”
Sesi, kayıtlardaki yanlışları düzeltmeye alışkın birinin kararlılığını ve kesinliğini taşıyordu.
“1982’de tutuklandım. İşkence gördüm. 12 Eylül dönemiydi. Hem ben hem babam. O zamanlar sağ-sol çatışması vardı; PKK henüz yoktu. Abim okuyordu ama yurt dışına kaçtı. Devlet bize baskı yaptı, bizi içeri aldı. Bu yüzden 1984’ün sonunda İzmit’e gitmek zorunda kaldım.”
Ancak düzenli bir iş bulamadığı için, başının çaresine bakmaya çalıştı:
“SEKA kağıt fabrikasının önünde seyyar arabayla börek satmaya başladım. Para yok. Sadece börek var. Biz de Kürt böreği yaptık. İlk gün beni dövdüler. ‘Burada duramazsın, satamazsın’ dediler. Ertesi gün büyük bir kavga çıktı, ama sonunda orası bizim oldu.”
Yusuf’un anlattığına göre, fabrika bitmek bilmeyen bir insan seli demekti; on bin kişi giriyor, on bin kişi çıkıyordu.
“Sonra işi büyüttük. Dükkan açtık. Beş tane seyyar arabamız ve kendi imalatımız oldu.”
Biz konuşurken içeriye bir tanıdığı girdi. Selamlaştıktan sonra yanımıza oturdu; Yusuf devam etti:
“İzmit’te bana ‘Kürt Yusuf’ derlerdi. Yıl 1987 civarıydı. Dükkanı açtıktan sonra bir gün elime bir mahkeme celbi ulaştı. Mahkemeye gittim. Hakim sordu: ‘Neden tabelana ve menüne Kürt böreği yazdın?”
Foto: Ferid Demirel
“Dedim ki: Bizim köyden İstanbul’a giden Mehmet adında biri var. Biz Kürt Aleviler, her yeni yılda Hızır için perğe yaparız. Yağlı bir ekmektir, insanlarla paylaşırız. Müslümanlar kurban keser, biz bunu yaparız. Hakim bana, ‘Bölücülük yapıyorsun’ dedi.”
Yusuf gülümsedi.
“Dedim ki: Laz böreği var, Çerkez var, Boşnak var… Neden Kürt böreği olmasın?”
Buradan sonra Yusuf başka bir hikayeye geçti; mahkemede de anlattığı ve zamanla böreğin efsanesine dönüşen “Hamal Kürt Mehmet”in hikayesi:
“Mehmet Kürt’tü. Fakirdi. Gemiyle İstanbul’a, Kasımpaşa’ya gitmiş. Hamallık yapmış. Evde yaptığı perğeyi yanında götürmüş yemek için, Galata Köprüsü’nün orada. İnsanlar ne yediğini görmüş. Beğenmişler. Para verip elindeki kiloru (halka) satın almışlar. O gün kendisi aç kalmış ama iyi para kazandığını fark etmiş.”
Böylece daha fazla yapmaya başlamış.
“Satışa başlamış. Günde yüz, iki yüz tane. Bakmış ki hamallıktan kazandığından fazlasını kazanıyor. Karaköy’de Trabzonlu birinin dükkanını kiralamış. O dükkan hala orada. Bir fırın kurmuş. O fırın hala çalışıyor. Kendisi öleli çok oldu. Adı Kürt Mehmet’ti. İnsanlar ona Rengo derdi. Bu dediğim 250 yıl önce.”
Yusuf bu hikayeyi anlattıktan ve savunmasını yaptıktan sonra hakim duruşmaya on dakika ara vermiş. Oturum yeniden başladığında ise sadece, “Gidebilirsin,” demiş. Dava düşmüş.
Ancak aylar sonra yeni bir celp gelmiş. “Bu kez başka bir hakim vardı,” dedi Yusuf. “Dedi ki: ‘Bölücülük yapıyorsun. Arabanda sarı, kırmızı, yeşil renkler var; bunlar bölücü renkler. PKK propagandası yapıyorsun.”
“Dedim ki: Eğer bu renkler bölücü ise, Trakya’dan Kars’a, Trabzon’dan Antalya’ya, İzmir’e kadar… O zaman devlet de mi bölücü? Hakim kaşlarını çattı. ‘Nasıl yani?’ diye sordu. Dedim ki: Her yerde trafik lambaları görüyorum. O renkler çok güzel. Bu yüzden dükkanımda kullandım. Eğer ben bölücüysem, o zaman devlet de bölücüdür.”
Hakim duraklamış ve sonra: “Gidebilirsin.” Dosya kapanmış.
Foto: Ferid Demirel
Yusuf, 1993 yılına kadar İzmit’te çalışmaya devam ediyor. Sonra siyasi davalar peşini bırakmadığı ve hakkında tutuklama kararı çıktığı için firari duruma düşüyor. Beş ay kaçak yaşıyor. Ardından Avrupa yolu görünüyor.
Bulgaristan’a ulaşmak için 15 bin mark ödemiş. Oradan Romanya, Macaristan ve Avusturya’ya geçmiş. Her ülkede bir süre kalmış, siyasi faaliyetlere katılmış. Nihayet Almanya’ya girmeye çalışırken otobanda yakalanmış.
“Yıl 1994” diyor. Bu kez tren istasyonunda bir börekçi dükkanı açıyor: “Malatyalı Şükrü vardı, tren istasyonunun arkasında restoranı vardı. Arkada fırını olan küçük bir boşluk vardı ama kullanmıyordu.”
“Ona dedim ki: Param yok. Açım. Burayı bana kirala. Almanya’ya geleli üç ay olmuştu, iltica talebinde bulunmuştum.”
Şükrü kabul etti. 2 bin 500 marka.
“Yağ aldım, un aldım, tepsiler aldım. Yeniden başladım. Erzurumlu birinin dükkanına börek vermeye başladım. Sonra lahmacun işine girdim. Daha büyük bir yer kiraladım.”
“Beş ayda 150 bin mark kazandım. Bir fırın satın aldım. 40 çalışanım vardı. Hala kaçaktım, Türkiye’de aranıyordum. Ama ayda 60-70 bin mark kazanıyordum. Bir yılı biraz aşkın sürede 1,2 milyon mark biriktirdim.”
Kürt Yusuf’un hikayesi, kendi anlattığı haliyle, asla bir yerde durmuyor. Köyden fabrika kapısına, mahkeme salonundan sınır kapısına, bir ülkeden diğerine akıp gidiyor.
Ve şimdi, hikaye yeniden buraya dönüyor: Frankfurt’a.
PJAK ve PDKI temsilcileri, Trump’ın Kürtler’in ABD’nin gönderdiği silahları aldığı açıklamalarını yalanladı.
ABD Başkanı Donald Trump, 5 Nisan 2026 tarihinde Fox TV’de yayınlanan bir habere göre, “İran protestolarından sonra Kürtler üzerinden silah yolladık. Sanırım Kürtler silahları kendileri aldı” dedi.
Trump’ın 5 Nisan tarihli bu açıklamasının doğru olup olmadığını Niha+ olarak PJAK Dışişleri Komitesi Üyesi Zegrus Enderyarî’ye sorduk. Enderyarî, bu konunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Ayrıca PJAK olarak kendileri ile ABD arasında, bu tarzda bir ilişkinin olmadığını da belirtti.
Zegrus Enderyarî İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun (CPFIK) ABD ile böylesi bir iletişimin olup olmadığı sorusuna da aynı şekilde “Koalisyon olarak da böyle bir şey yok” cevabını verdi.
PDKI de yalanladı
Bu arada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI) ABD Temsilcisi Hejar Berenji de sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama ile “İran Kürdistan Demokrat Partisi olarak, Fox News tarafından bildirilen bilgileri kesinlikle reddediyoruz. Herhangi bir yönetimden silah aldığımız yönündeki iddialar yanlıştır ve gerçeği yansıtmamaktadır.” dedi.
As the Democratic party of Iranian Kurdistan, we firmly reject the information reported by Fox News. Any claims suggesting that we have received weapons from any administration are inaccurate and do not reflect reality.
İran’a yönelik saldırıların başladığı 28 Şubat tarihinden bir kaç gün sonra, 5 Mart’ta Trump Kürtler’in savaşa dahil olması tartışmaları ile ilgili olarak “Kürtler İran’a saldırı düzenlemek isterse yapsınlar. Bunu yapmak isterlerse harika olur” demişti.
8 Mart’ta ise Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın, İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatının fesih kararını duyurdu.
Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Edip Semih Yalçın, MHP’nin İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatını feshettiklerini duyurdu.
Yalçın, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:
“Milliyetçi Hareket Partisi İstanbul İl Teşkilatı ve 39 ilçe teşkilatı, parti tüzüğümüzün 52 ve 54’üncü maddelerinin tanıdığı yetkiye istinaden, yine tüzüğümüzün 34’üncü maddesi uyarınca feshedilmiştir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”
MHP Parti Tüzüğü’ndeki Madde 34 şu şekilde:
Madde 34- (Değişik Madde; 17/3/2024 Büyük Kongre Kararı) Yeni teşkilat oluşturulacak veya kapatılıp yeniden kurulacak ya da feshedilen belde, ilçe ve illerde Merkez Yönetim Kurulu tarafından kurucu yönetim kurulları teşkil olunur.
Atama ile görevine başlayan kurucu yönetim kurulu kendisine verilen yetkiyle bağlı olarak atandığı belde, ilçe veya ilde teşkilat kurma işlemlerini yürütür.
Kurucu yönetim kurulları, kendi kademelerinin kongresinde başkan ve kurul üyeleri seçilene kadar, seçilmiş yöneticilerin hak ve yetkilerine sahip olarak görev ifa ederler.
Kurucu yönetim kurulu üyelerinin görev alması için bu Tüzüğün 10. maddesinin (b) fıkrasındaki 3 aylık süre şartı aranmaz
İHD’nin raporuna göre, en az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
Foto: Adnan Bilen /MA, Rojava’ya yönelik saldırılara karşı yapılan protesto gösterilerinde yaşanan polis şiddeti
İnsan Hakları Derneği (İHD) 6 Ocak 2026 tarihinde Suriye’de geçici Şam yönetiminin Halep’te Kürtlerin yoğun yaşadığı mahallelere yönelik saldırıları ile başlayan ve Rojava’nın geneline yayılan saldırılara karşı Türkiye’de gerçekleşen protesto gösterilerinde, yaşanan hak ihlallerine dair bir rapor hazırladı.
İHD Dokümantasyon Merkezi tarafından basına ve diğer açık kaynaklara yansıyan bilgilerin yanı sıra, İHD şubelerinin gözlem raporlarından faydalanılarak hazırlanan raporda, 6 Ocak 2026 ile 12 Şubat 2026 tarihleri arasında tespit edilebilen ihlaller yer alıyor.
İHD’nin raporuna göre, en az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
İHD’nin raporunda tespit edilen bazı ihlaller şunlar:
22 ilde müdahale oldu
Suriye’de Kürtlere yönelik saldırılara ilişkin tepki ve protestolarla ilgili olarak en az 22 ilde 70’ten fazla barışçıl gösteriye kolluk güçlerince müdahale edildi. Aralarında belediye eş başkanları, insan hakları savunucuları, sendika ve meslek örgüt yöneticileri, gazeteciler ve çocukların da olduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Müdahalelerde biber gazı gibi kimyasal ajanların yanı sıra, plastik mermi, tazyikli su kullanıldı. Kolluk güçlerinin çok sayıda kişiye fiziksel şiddet uyguladığı, gözaltına alınanların ters kelepçelendiği tespit edildi.
3 ilde (Urfa, Mardin ve Diyarbakır’da) valilikler her türlü eylem ve etkinliği çeşitli sürelerle yasakladı.
Mersin’de 1 mülteci, sivil bir kişinin protestocuları tehdit amaçlı rastgele açtığı ateş sonucu yaşamını yitirdi. 4’ü gazeteci en az 5 kişi kolluk güçlerince çeşitli biçimlerde yaralandı.
En az 930 kişi protestolara katıldığı ya da konuyla ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. 1’i gazeteci, 32’si çocuk en az 123 kişi tutuklandı.
Çok sayıda kişi hem protestolara yönelik müdahaleler hem de gözaltı ve cezaevi süreçlerinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldı.
Gazeteciler engellendi
En az 8 gazeteci haber takibi sırasında gözaltına alındı. Gazeteci Nedim Oruç tutuklandı.
Mezopotamya Ajansı, Jinnews, ETHA, Yeni Yaşam, Ajansa Welat’ın da aralarında olduğu haber kuruluşlarına ait 40’tan fazla sosyal medya hesabı ve internet sitesine erişim engeli getirildi. Yüzlerce sosyal medya hesabına erişim engellendi.
Suriye’deki saldırılar sırasında HTŞ ve beraberindeki silahlı grupların infaz ettikleri kadınların saç örgülerini kesmelerine tepki olarak, sosyal medyada saç örme videosu paylaşan 2’si çocuk 4 kişi gözaltına alındı, bir çocuk tutuklandı. Aynı içerikteki video nedeniyle bir hemşire görevden uzaklaştırıldı. Yine aynı nedenle Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu (PFDK), Amedspor kulübüne, kulüp başkanına ve oyuncu Çekdar Orhan’a çeşitli idari cezalar verdi.
Başka ülke vatandaşı en az 46 kişi sınır dışı edildi.
İnfografi
Kitlesel Gözaltılar ve Müdahaleler: 22 İlde Bilanço
22İl
Müdahale Oldu
70+Protesto
Engellendi
930+Gözaltı
Protesto / SM Paylaşımı
123Tutuklama
En Az (32’si Çocuk)
Müdahale ve Yöntemler
Protestolara kolluk güçlerince biber gazı, plastik mermi ve tazyikli su kullanıldı.
Gözaltına alınanların ters kelepçelendiği ve fiziksel şiddet uygulandığı tespit edildi.
Urfa, Mardin ve Diyarbakır valilikleri her türlü eylem ve etkinliği yasakladı.
Belediye eş başkanları, insan hakları savunucuları, sendikacılar ve çocuklar da gözaltına alınanlar arasında.
Kayıplar ve İhlaller
Mersin’de bir sivilin rastgele açtığı ateş sonucu 1 mülteci yaşamını yitirdi.
4’ü gazeteci en az 5 kişi kolluk güçlerince yaralandı.
Hem protestolarda hem de gözaltı/cezaevi süreçlerinde işkence ve kötü muamele rapor edildi.
Basın ve İfade Özgürlüğü
En az 8 gazeteci gözaltına alındı; Nedim Oruç tutuklandı.
40+ haber sitesi ve sosyal medya hesabına (MA, Jinnews, Yeni Yaşam vb.) erişim engeli.
Yüzlerce bireysel sosyal medya hesabına erişim yasaklandı.
Özel Cezalar ve Saç Örme Davası
• Saç örme videosu nedeniyle 2’si çocuk 4 kişi gözaltına alındı, bir çocuk tutuklandı.
• Aynı içerik nedeniyle bir hemşire görevden uzaklaştırıldı.
• PFDK, Amedspor kulübüne, kulüp başkanına ve oyuncuya cezalar verdi.
• Başka ülke vatandaşı en az 46 kişi sınır dışı edildi.
18 uluslararası basın ve insan hakları örgütü, Türkiye’deki gazetecilerin vize süreçlerinde karşılaştığı uzun, keyfî ve engelleyici uygulamaların meslekî hareketliliği kısıtladığını açıkladı.
Aralarında Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nun (EFJ) da bulunduğu 18 basın ve insan hakları örgütü, Avrupa Birliği’ne (AB) çağrı yaparak, Türkiye’deki gazetecilere yönelik mevcut vize politikalarının gözden geçirilmesini istedi.
Gazeteci Ali Safa Korkut’un Journo’da yayınlanan haberine göre, örgütler, ortak mektupta, mevcut vize politikalarının Türkiye’deki gazetecilerin mesleki hareketliliğini ciddi biçimde engellediğini belirtti. “Vize politikaları Türk gazetecileri izole ediyor” başlıklı mektupta, AB’nin gazetecilere yönelik uzun, öngörülemez ve çoğu zaman keyfi bir vize süreci yürüttüğü vurgulandı.
Bu durumun AB’nin bağımsız medyayı destekleme taahhüdüyle çeliştiğinin ifade edildiği mektupta, Türkiye’de gazetecilerin “dezenformasyon” ve “terör” suçlamalarıyla hedef alındığı belirtildi. “Kolay bir vize süreci, gazeteciler için hayati bir çıkış yolu niteliğindedir” denildi.
Türkiye’deki gazetecilere yönelik kolaylaştırılmış bir “vize koridoru” oluşturulmasını talep eden örgütler, AB’ye somut adımlar atma çağrısı yaptı. Bu kapsamda gazeteciler için özel bir başvuru mekanizması oluşturulması, uzun süreli ve çok girişli vizelerin verilmesi, belge şartlarının freelance çalışma koşullarına uygun hale getirilmesi ve başvuru süreçlerinin hızlandırılması istendi.
Irak’ta son bir ayda Heşdi Şabi üslerine karşı toplam 83 saldırı gerçekleşti: 73 milis öldü, 61 milis ise yaralandı.
Fotoğraf: Rûdaw
Erbil merkezli Rûdaw’ın aktardığına göre, Irak genelinde Heşdi Şabi’ye bağlı üs ve kontrol noktaları son bir ayda yoğun saldırıların hedefi oldu.
28 Şubat ile 2 Nisan arasındaki bir ayı aşkın süreçte, çoğu hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılarda toplam 83 bombardıman kaydedildiği söylenirken 73 milisin hayatını kaybettiği, 61 milisin ise yaralandığı biliniyor. Ölenler arasında aynı zamanda tabur komutanları ve operasyon sorumluları da bulunuyor.
En zarar gören grup Hizbullah oldu
Rûdaw’a göre bu süreçte en fazla hedef alınan yapı, İran’a yakınlığıyla bilinen Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) oldu. Gruba bağlı noktaların 8 kez bombalandığı, saldırıların büyük bölümünün Anbar’daki 45. Tugay’a yöneldiğini aktarıldı.
Bu bilgilere göre, en yoğun bombardımanın yaşandığı yer 12 saldırıyla Ninova şehri oldu. Ninova’nın ardından saldırıya uğrayan şehirler ise 11 saldırıyla Anbar, 7 saldırıyla Babil, 6 saldırıyla Selahaddin ve 4 saldırıyla Kerkük şeklinde kayıtlara geçti.
Irak İslam Direnişi 753 saldırı gerçekleştirdi
Diğer taraftan, İran’a yakınlığıyla bilinen ve Irak İslami Direnişi ise 28 Şubat’tan itibaren Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Irak genelinde toplam 753 saldırı düzenlediğini açıkladı. Bu durum, Irak’taki yapıların bölgesel güç dengelerinin parçası olarak hedef alındığını ortaya koyuyor.
İBB’ye yönelik yapılan kapsamlı soruşturmada mahkeme ara kararıyla 18 kişinin tahliyesine ve 89 kişinin tutukluğunun sürmesine hükmedildi.Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğu ise hâlâ sürüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik “yolsuzluk” soruşturması kapsamında görülen davada mahkeme heyeti ara kararını açıkladı. Mahkeme, 18 kişi hakkında tahliye kararı verirken görevinden uzaklaştırılan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil 89 sanığın tutukluluk halinin devamına hükmedildi.
Duruşmada ne oldu?
İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu karşısındaki salonda görülen davanın 15’inci duruşması, tutukluluk incelemesi için verilen 1,5 saatlik aranın ardından devam etti.
Mahkeme heyeti, tutuklu sanıklardan Kadriye Kasapoğlu’nun da aralarında bulunduğu 18 isim hakkında tahliye kararı verdi. Tahliye edilen isimler arasında Sabri Caner Kırca, Fatih Yağcı, Nazan Başelli, Ebubekir Akın, Sırrı Küçük ve Davut Bildik gibi isimler de yer aldı.
Buna karşılık mahkeme, başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere 89 sanığın tutukluluğunun devamına karar verdi.
Duruşma, 6 Nisan’a ertelendi.
İBB’ye yönelik operasyonların başlangıcı olarak görülen 19 Mart süreci, yalnızca bir yolsuzluk soruşturması değil, aynı zamanda yerel yönetimlere dönük siyasi müdahaleleri de içeriyordu. 19 Mart’ta başlatılan operasyonlarda çok sayıda belediye çalışanı ve yönetici gözaltına alınmış, ardından geniş çaplı tutuklamalar gerçekleştirilmişti.
Suriye’de Rojava’ya yönelik saldırıların olduğu Ocak 2026 ile İran’a yönelik İsrail-ABD tarafından saldırıların başladığı 28 Şubat’tan bu yana ortaya çıkan gelişmeler, Türkiye’de Abdullah Öcalan ile iktidar ve devlet organları arasında sürdüğü belirtilen “süreci” de etkiliyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kastederek “tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini, örgütün lağvedildiğini haykırsın” sözleriyle yaptığı çağrının üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçti.
O tarihten bu yana Türk devletinin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı, kamuoyunda ise “İkinci Çözüm Süreci”, “Barış Süreci” ya da “Süreç” olarak ifade edilen dönemde, Kürt tarafı, PKK’nin feshi ve silahların yakılması gibi atılan somut adımlarla gündeme geldi. Sürecin devamı açısından gerekli olduğu ifade edilen yasal düzenlemelere ilişkin devlet kanadında ise henüz somut bir ilerleme sağlanmış değil. Meclis’te grubu bulunan bir parti dışında tüm partilerin katılımıyla “süreç komisyonu” kurulması ve uzun bir çalışma takvimi sonrasında bu komisyon tarafından hazırlanan rapor da şu ana kadar öne çıkan tek somut adım sayılıyor.
Öte yandan, Bahçeli’nin 24 Mart 2026’da TBMM grup toplantısında yaptığı “Süreci boğmanın, aceleye getirmenin, tartışmaları alevlendirmenin alemi yoktur” açıklaması ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın özellikle Newroz kutlamaları sonrasında verdiği sert mesajlar sürecin seyrine ilişkin soru işaretlerini artırdı.
DEM Parti kaynakları Nisan ve Mayıs aylarına işaret ederek yasal düzenleme beklentilerini dile getirirken, son gelişmeler sürecin geçmişten bugüne nasıl ilerlediğine dair bütünlüklü bir değerlendirmeyi yeniden gündeme taşıyor.
2015 Kırılması: Çözüm Sürecinden Güvenlik Politikalarına
Foto: ANF
Aslında Öcalan ve PKK, 1993’ten beri, fakat daha yoğun biçimde 2000 ve sonraki yıllarda radikal bir ideolojik dönüşümle Kürt meselesini siyasi yollarla çözmek istediklerini pek çok kez dile getirdiler, barışı stratejik bir konu olarak ele aldıklarını açıkladılar. Ancak Türkiye, Kürt sorununda çözüme iç ve dış konjektürel nedenlerle yanaştığı için, bu zamana kadar yapılan diyaloglar ve süreçler kalıcı bir çözüme ulaşamadı.
Bu bağlamda en dikkat çekici dönem, 2012-2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreci dönemidir. Bu çözüm süreci, Suriye’deki Kürtler Kobani’de IŞID’i yenince, Haziran 2015 seçimlerinde AKP Hükümeti’nin iktidar olamayacağı ve Kürt siyasi hareketiyle “başkanlık” anlaşması yapılamayacağı anlaşılınca, 22 Mart 2015’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dolmabahçe Mutabakatı’nı doğru bulmuyorum” açıklamasıyla fiilen sona erdi. Ardından, Ekim 2014’teki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınmış olan “Çöktürme Planı” kararı doğrultusunda PKK ve genel olarak Kürt siyasi hareketine yönelik kapsamlı güvenlik operasyonları başlatıldı. Takip eden dokuz yılda sadece Kuzey Kürdistan değil, Güney (Federe Kürdistan) ve Batı (Rojava) parçaları da dahil olmak üzere Kürt halkı ve PKK, Türk devletinin var gücüyle yürüttüğü topyekün bir savaşın hedefi haline geldi.
Dolmabahçe Mutabakatı
Devletin Kürt meselesinde yıllardır izlediği “terörü bitirme” politikaları devam ederken, 2024 yılının sonlarına doğru devlet cephesinden beklenmedik açıklamalar geldi ve 43 ay aradan sonra ağır tecrit altında tutulan Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirildi. Böylece Kürt sorununda yeni bir süreç tekrar tartışılmaya başlandı.
Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.
1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.
Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.
22 Ekim 2024Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.
Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”
24 Ekim 2024Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.
24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”
Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.
Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.
Kasım 2024DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.
Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.
21 Kasım 2024Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.
Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.
26 Kasım 2024Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.
26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.
DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.
Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.
30 Aralık 2024KCK’den çözüm iradesi açıklaması.
Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.
Ocak 2024İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.
Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.
13 Şubat 2025KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.
13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.
18 Şubat 2025HDK operasyonları ve tutuklamalar.
Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.
Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.
DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
1 Mart 2025PKK’nin ateşkes ilanı.
PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.
21 Mart 2025Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.
Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.
İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.
Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.
15 Nisan 2025Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.
Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.
8 Mayıs 2025DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.
Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.
PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025PKK’nin kendini feshetme kararı.
Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.
9 Temmuz 2025Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.
Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.
11 Temmuz 2025Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.
Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.
5 Ağustos 2025Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.
Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.
Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025Bahçeli’nin TV100 açıklaması.
10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.
19 Ağustos 2025TBMM önünde beyaz toros olayı.
19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.
28 Ağustos 2025DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.
28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.
25 Eylül 2025DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.
25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.
1 Ekim 2025Erdoğan’ın teşekkür mesajı.
1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.
7 Ekim 2025Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.
7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.
13 Ekim 2025Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.
13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.
26 Ekim 2025KÖH’ün çekilme açıklaması.
26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.
18 Kasım 2025Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.
18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.
21 Kasım 2025CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.
21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.
24 Kasım 2025Komitenin İmralı ziyareti.
24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.
2 Ağustos 2025Suriye’de başlayan çatışmalar.
Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.
26 Aralık 2025Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.
26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.
27 Aralık 2025SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.
27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.
4 Ocak 2026SDG ve Şam görüşmeleri.
4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.
Ocak Ayı Başı (Görüşmeler)Paris’te eşzamanlı görüşmeler.
Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
Birkaç Gün SonraSDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.
Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.
Ocak Ayı BaşıReuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.
Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.
7 Ocak 2026Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.
7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.
8 – 11 Ocak 2026Suriye Ordusunun Halep kontrolü.
Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.
9 Ocak 2026AB heyetinin Şam ziyareti.
9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu
17 Ocak 2026DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.
17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.
17 Ocak 2026Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.
17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.
17 Ocak 2026Erbil toplantısı.
17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.
18 Ocak 2026Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.
18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.
18 Ocak 2026Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.
18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.
19 Ocak 2026Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.
19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.
20 Ocak 2026Küresel dayanışma eylemleri.
Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.
22 Ocak 2026Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.
Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.
30 Ocak 2026Kapsamlı entegrasyon açıklaması.
30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
16 Şubat 2026Öcalan’ın değerlendirmesi.
16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.
17 Şubat 2026Komisyonun 60 sayfalık raporu.
17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.
28 Şubat 2026ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.
22 Şubat 2026İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.
22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.
4 Mart 2026DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.
4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.
11 Mart 2026Salih Müslim’in vefatı.
11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.
21 Mart 2026Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.
21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.
Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.
27 Mart 2026Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.
27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.
28 Mart 2026AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.
28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.
Ortadoğu’da hegemonya rekabeti
1,5 yıla yayılan süreç, Bahçeli’nin ezberleri bozan bir tokalaşmasıyla başladı. Diyalog sürecinin başlamasıyla birlikte, Kürt meselesinde çözüm ihtimalinin arttığı önceki dönemlerde olduğu gibi bu süreçte de ateşkese rağmen devam eden askeri operasyonlar, kayyım atamaları ve tutuklamalar nedeniyle gerilimli bir tablo ortaya çıktı. Özellikle Rojava’da hem HTŞ’nin hem de Türkiye destekli grupların saldırıları sürecin en kırılgan aşamalarını oluşturdu. Öte yandan, Türk devletinin PKK ile çatışmaların sona erdirilmesine yönelik söylemleri de sürdü. Sürecin neden bu dönemde gündeme geldiği sorusu kamuoyunda tartışılmaya devam ederken, sorunun yanıtı için önce üçüncü dünya savaşı ve Ortadoğu’da şekillenen yeni dengelerle ilgili analizlere bakmak gerekiyor.
1 Ekim 2024 tarihide Meclis açılışında MHP Lideri Devlet Bahçeli, DEM Partililerin sırasına giderek, onlarla tokalaştı
Değerlendirmelere göre, reel sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte dünya üçüncü bir küresel savaş sürecine girdi; küresel güçler arasında yeniden paylaşım ve hegemonya kavgası başladı. Bu kavgada, hegemonik güçlerin stratejik hamlelerinin temelinde, enerji ve ticaret tekeli üzerinde hangi güç odağının kontrol sahibi olacağı gerçeği yatıyor. Halen devam eden İran savaşı da bu bağlamdan ayrı değerlendirilmiyor.
Bu temelde, enerjinin ana aktarım güzergahlarından biri Ortadoğu ve bölgenin enerji rezervleri küresel ölçekte hala stratejik bir depo işlevi görüyor. Fosil yakıtların sınırlı oluşu egemen aktörleri farklı ajandalar izlemeye yöneltse de Ortadoğu enerji ve ticaret hattı küresel güçler açısından stratejik değerini korumaya devam ediyor. İsrail, Filistin, Lübnan, Suriye, İran, Irak ve Türkiye’de yaşanan yeni gelişme ve çatışmaların arka planında da bu stratejik değer yatıyor.
Son 15 yılda yaşanan ve bir kısmı hala süren savaşların ortaya çıkardığı tablo (özellikle de enerji jeopolitiği açısından bölgenin kalbi durumundaki Suriye’deki savaş tablosu), hegemonya savaşında üstünlüğü ele geçiren ABD ve İsrail ittifakının, önceki dünya savaşlarında olduğu gibi yeni sınırlar çizmek ya da yeni devletler kurmak yerine, mevcut yapılar üzerinde nüfuz kurmayı tercih ettiğini gösteriyor. Bu ittifakın Ortadoğu’ya biçtiği yeni düzende, askeri ve ekonomik imkanlarıyla “başına buyruk hareket eden” devletler (bu aşamada Türkiye ve İran) zayıflatılarak, bağımlı hale getirilip kendilerine biçilen rolleri kabul etmeye zorlanıyor. Yıllardır bölgedeki bu tekçi merkezi devletlerin baskısından muzdarip etnik ve dini kimlikler ise, süreçte “kullanışlı enstrümanlara” dönüştürülmeye çalışılıyor. Sonuç olarak Ortadoğu’da “İsrail patronluğunda işleyen bir enerji ve ticaret kontrol düzeni” şekillendirilmeye çalışılırken, bölgenin karmaşık ve dinamik yapısı, birçok olmazı ve olasılığı da imkan dahiline alıyor.
İmralı’nın kapısı niye çalındı?
Ortadoğu’da kartlar yeniden karılırken, Türkiye’nin iç ve dış konjonktürel nedenlerle İmralı ile görüşme ihtiyacı duyduğu ifade edilebilir. Ancak çağrının bu kez doğrudan ve ilk kez devletin koruyucu unsurlarından biri olarak görülen MHP liderinden gelmesi, “devletin bekası” söz konusu olduğu için İmralı’ya çağrı yapıldığı yorumlarını gündeme taşıdı.
Çeşitli medya organlarında “Devletin beka” sorununun şekillendirilmeye çalışılan yeni Ortadoğu düzeninden kaynaklandığı ifade edilirken, Türkiye’nin İmralı ile diyalog sürecine girmesinin gerekçeleri şu şekilde sıralanıyor:
Birinci ve temel neden; Türkiye, yeni bölge düzeninde Rojava’nın Suriye’deki de-facto özerkliğinin resmiyet kazanma ihtimalini (Türkiye’nin 100 yıllık Kürt paranoyası) kendisi için risk görüyor. Zira bu, Türkiye’nin tüm güneyi boyunca 910km olarak uzanacak bir Kürdistan demek. Türkiye’de, bu durumun ilerde kendi haritasını etkileyeceği endişesi hâkim. Türk devleti bu nedenle Rojava’nın uluslararası düzlemde tartışılma ihtimalinin olduğu bir sürece Kürtlerle savaş halindeyken katılamayacağını biliyordu.
İkinci neden, Ortadoğu’da “başına buyruk” davranan bir ülke olarak Türkiye’nin “İran’dan sonra sıra bize gelecek” endişesi içinde olması. Zira Türkiye’nin geçmişte İran’a yönelik ekonomik ambargoyu delmesi, Suriye’deki savaşta yer yer batı kutbundan uzaklaşıp Rusya ve İran ile iş tutması bu endişenin nedenleri arasında.
İmralı Adası – Abdullah Öcalan ve DEM Parti Heyeti’nin 27 Şubat 2025 açıklaması
Öte yandan, üçüncü neden 2015’te “çözüm masası” devrildikten sonra başlatılan ve Kürt hareketini bitirmeyi amaçlayan “çöktürme planı”nın başarılı olamaması. Bu savaş sürecinde, özellikle Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra, bir devleti devlet yapan tüm kaideleri rafa kaldırdığı için eleştirilen Türk devleti norm dışı güçlerin koalisyonuna dönüştü. Nihayetinde Ortadoğu’da siyasi ve askeri dengeler sarsılırken, Türkiye, geçen 10 yılda ekonomik, hukuksal ve toplumsal bir krize girerek zayıflamış bir halde bu depreme yakalandı. Türkiye’nin hesabı, yaşanan bu depremi Kürt barışıyla atlatmak ve devlete tekrar bir çeki düzen vermek.
Dördüncü neden devletin AKP kanadının “emperyal hedefleri”. Suriye’nin çok kimlikli yapısı nedeniyle Sunni Şara hükümeti meşruiyetini ancak Kürtleri tanıdığında sağlayabilecek. Kürtlerin Suriye içindeki konumu tartışılırken Sunni Suriye geçici hükümeti üzerinde nüfuz kurmak isteyen Sunni Türk devleti, ayrıca Suriye ile, güçten düşen “Şii hilali” (İran, Eski Suriye, Hizbullah, Hamas,Yemen’deki Husiler) yerine kendi öncülüğünde oluşacak bir Sünni bölgesi (Katar, Suudi Arabistan, Suriye) hedefliyor. Ancak Türk devleti, Kürtlerle savaş sürdüğü sürece bu hedefin temenninin ötesine geçemeyeceğinin farkında. Türkiye bu Sunni bölgenin İsrail’le sorun yaşamayacağını garanti ederken (Abraham Anlaşmaları ile), bölgenin ticarete açılmasını isteyen ABD’ye de Kürtlerle savaşsız stabil bir bölge sözü verdi.
Beşinci neden, AKP’nin etrafında 23 yıldır palazlanan inşaat burjuvazisinin Türkiye içinde sınırlarına dayanıp, bakir Suriye topraklarına açılmak için AKP ile birlikte çatışmasız bir ortama ihtiyaç duyması. Nitekim Mayıs 2025’te Suriye Enerji Bakanlığı ile Türkiye’den Kalyon Holding ve Cengiz Holding, Katar’dan UCC ve ABD’den Power International şirketleri arasında 7 milyar dolarlık stratejik bir iş birliği anlaşması imzalandı. 6 Ağustos 2025’te de Kalyon İnşaat, Cengiz İnşaat ve TAV İnşaat’ın da içinde bulunduğu konsorsiyum ile Suriye Sivil Havacılık Otoritesi, Şam Uluslararası Havalimanı için 4 milyar dolarlık bir anlaşma yaptı.
Kürt cephesinin nedenleri
Öte yandan, “Neden şimdi?” sorusunun diğer muhatabı Abdullah Öcalan ve PKK. Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği 1999 sonrasına bakıldığında, bu soru Kürt cephesi açısından daha net yanıtlanıyor. Öcalan hem yazdığı kitaplarda hem de İmralı görüşme notlarında, PKK’nin reel sosyalizmin etkilerini taşıdığını, Sovyetlerin yıkılışının ardından PKK’nin de ideolojik bir kriz yaşadığını belirtiyor. Bu bağlamda, PKK mücadelesinin yeni bir paradigma ile sürdürüleceğini ifade ediyor.
Öcalan’ın “demokratik ekolojik kadın özgürlükçü paradigma” olarak adlandırdığı bu dönüşüm, kapitalist moderniteye karşı “demokratik modernite” mücadelesini esas alıyor. Bu anlayış çerçevesinde Öcalan, devlet sahibi olma hedefini tartışmaya açıyor; iktidarın devrilmesinin özgürleşme getirmeyeceğini, devletin ele geçirilmesinin toplumu özgürleştirmediğini vurguluyor. Devrimi artık iktidarı devirmek değil, zihniyet ve yaşam biçimini dönüştürmek olarak tanımlıyor. Öcalan, devlet kurmaktan vazgeçtiklerini, toplumsal örgütlenmeye ağırlık vereceklerini, konfederal örgütlenmeyi esas alacaklarını, Kürtlerin yaşadığı her ülkede demokratik özerklik temelinde bir yapılanma hedeflediklerini ve Ortadoğu için Ortadoğu Halklar Konfederasyonu önerdiklerini dile getiriyor. Ayrıca, silahlı mücadeleyi temel bir yöntem olmaktan çıkarıp, bunu “öz savunma” araçlarından biri olarak tanımlıyor.
Gelinen aşamada Öcalan, varlık mücadelesi ile özgürlük mücadelesini farklı araçlar gerektiren mücadeleler olarak değerlendiriyor. Hem Öcalan hem de PKK, Kürt varlığını kanıtlayan PKK’nin görevini tamamladığını, bu nedenle PKK’nin feshedildiğini belirtiyor. Savaş nedeniyle yetersiz kalındığını düşündükleri özgür toplumsallığı derinleştirip yaymak amacıyla da silahın gerekmediğini ifade ediyorlar. Bu çerçevede, Öcalan’ın ve PKK’nin bu diyalog sürecini başlatmalarının temelinde, 25 yıllık geçmişe dayanan bu ideolojik nedenler var.
KCK Eş Genel Başkanı Besê Hozat ve bir grup gerillanın “silah yakma” töreni
Konjonktürel nedenler ise Kürt cephesi açısından şöyle sıralanabilir:
Birincisi; Öcalan ve PKK, Ortadoğu yine bir savaş alanıyken, norm dışı devlet güçleri sahadayken ve Türkiye hiçbir savaş sözleşmesini tanımazken, Kürtlerin Sri Lanka’daki Tamiller veya Gazze’deki Filistinliler gibi bir katliama uğrama riskini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu noktada, silahlı mücadelenin bu süreçte “terör” bahanesi yapılarak bir katliama yol açmasının önüne geçmek istiyor.
İkincisi; Öcalan, 2012’den bu yana de-facto özerk statüde olan Rojava’nın, birçok ülkenin “terör listesi”nde yer alan PKK gerekçesiyle önünün kapanmasını istemiyor. 14 yıllık kanton deneyiminin, Esad sonrası Suriye’nin demokratik yapılandırılmasına aktarılabilmesi için Şam hükümetiyle yapılacak müzakerelerde Rojava’nın önüne “terör” bahanesinin getirilmesini engellemeyi hedefliyor.
Üçüncüsü; Egemen güçlerin yeni Ortadoğu dizaynında bölgenin baskı gören etnik ve dini kimliklerini kullanma eğilimini gören Öcalan ve PKK, Kürtlerin bir “kart” olarak kullanılmasını önlemek istiyor. Bu doğrultuda Kürtleri, kaotik ortamda müdahale gücüne sahip “üçüncü yol” olarak konumlandırmayı amaçlıyor. Kürt Özgürlük Hareketi bu “üçüncü yolu”, hâkim güçlerin arasındaki kavgada taraf olmak yerine, halklar adına alternatif bir demokratik toplum inşası olarak tanımlıyor.
Dördüncüsü; Öcalan ve PKK, Birinci Dünya Savaşı sonrasında dört ülke arasında bölünen Kürdistan’ın (Türkiye, İran, Irak, Suriye) ve bu parçalanmanın dezavantajlı konuma düşürdüğü Kürtlerin, 52 yıllık PKK mücadelesiyle politikleştiğini, mobilizasyonu yüksek bu halkın bölünmüşlüğü avantaja çevirip, Kürtlerin yaşadığı dört ülkeyi demokratikleştirebileceğini düşünüyor. Bu nedenle silahsız bir ortam elzem.
Türkiye neyi bekliyor?
Ortadoğu ve Kürt hareketini takip eden çok sayıda sosyolog, siyasetçi ve bölgeden gazeteci, Öcalan’ın attığı adımlara Türk devletinin verdiği yanıtın niteliğinin Rojava ve Suriye’deki gelişmelerde daha görünür hale geldiğini belirtiyor. Yapılan değerlendirmelerde, Suriye’de Esad sonrası ortaya çıkan siyasi ve askeri tabloda Türkiye’nin benimsediği tutum, bölgesel gelişmeler karşısında oluşabilecek yeni bir Kürt statü alanının oluşumunu engellemek olarak yorumlanıyor.
Analizlerde, Türk devletinin süreçte adım atmamasının gerekçesinin Rojava’daki gelişmeler olduğu, ancak Rojava Özerk Yönetimi ile Şam arasında bir uzlaşma zemininin oluşmasının ardından bu kez Şengal ve Mexmûr başlıklarının gündeme taşındığı ifade ediliyor. Bu alanların hem siyasi pozisyon hem de sahadaki askeri ve diplomatik hareketlilik açısından Türkiye’nin politika üretiminde gerekçe olarak kullanıldığı yorumları yapılıyor. Son dönemde ise Türk yetkililerin gündeminde Rojhilat Kürdistanı ve İran’daki gelişmelerin bulunduğu, bazı değerlendirmelerde İran’daki çatışmaların seyri netleşmeden Kürt meselesine ilişkin adımların atılmayacağının dile getirildiği belirtiliyor. Bu bağlamda Hükümete yakın Türkiye gazetesine göre, ismi verilmeyen kaynaklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İran Savaşı’nın hemen ardından ABD Başkanı Trump ile telefonda görüştüğünü ve Türkiye’nin “İran’a saldırı için ‘terör örgütlerinin’ kullanılmasına izin vermeyeceğini” mesajını ilettiğini aktardı.
Suriye Geçiş Yönetimi Başkanı Şara ve SDG Genel Komutanı Abdi 10 Mart mutabakatını imzalarken/Fotoğraf:SANA
Sürecin zorlukları ve riskleri
Öncelikle, görüldüğü üzere, Öcalan’ın aklındaki barış ile Türkiye’nin aklındaki barış birbirinden farklı. Öcalan’ın barışı ele alışı taktik değil, stratejik. Kürt Özgürlük Hareketi de bu yaklaşımda Öcalan’la senkronizasyon içinde. Ancak Türkiye, pragmatist ve konjonktürel nedenlerle “barış” söylemini dile getiriyor. Türk devletinin içinde kümelenmiş norm dışı devlet güçlerinin ve bölgesel güçlerin olası sabotaj ihtimali de hesaba katıldığında, bu süreç oldukça dikkatli yürünmesi gereken bir sürece dönüşüyor.
Geçen birkaç ay içinde yaşanan Rojava’daki saldırılara karşı Kürt tabanı, her platformda birliğin önemini dile getirdi. Birçok siyasetçi, Kürtlerin ortak ittifaklar geliştirmemeleri ve ulusal birliklerini kalıcı bir şekilde kurumsallaştırmamaları durumunda kazanımlarının tehlikeye gireceği uyarısını yapıyor.
Öte yandan, Öcalan’a göre barış yalnızca silahların susması değil; aynı zamanda demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü bir yaşam biçiminin inşa edilmesi demek. Bu anlamda Kürt hareketi, barış müzakerelerini ve demokrasi mücadelesini eş zamanlı yürütme kabiliyetini sergileme; aynı zamanda Öcalan’ın bahsettiği toplumsal inşa mücadelesini yürütme sınavıyla karşı karşıya. Kürdistan’ın bugün boğuştuğu yoksulluk, işsizlik, gençler arasında artan uyuşturucu kullanımı gibi toplumsal sorunlar ise bu sınavın en zorlu aşamaları.
2026 Newroz’unun hemen ardından Devlet Bahçeli’nin, sürece ilişkin yasal düzenlemelerin aceleye getirilmemesi gerektiği yönündeki açıklamaları kamuoyunda yeniden soru işaretlerine yol açarken, şimdi gözler Nisan ve Mayıs aylarında çıkarılması beklenen yasal düzenlemelerin içeriğine çevrildi.