Serbest gazeteci Yusuf Çelik, Esra Ece Kutlu, Zilan Azad, Kaos GL Editörü Oğulcan Özgenç, sendika.org Yayın Kurulu Üyesi Nisan Çıra ve 25 Haziran’da tutuklanan gazeteci Yıldız Tar’ın da aralarında bulunduğu birçok kişinin X hesabına Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından erişim engeli getirildi.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Geçen hafta 19 Haziran’da LGBTİ+ haklarını savunan ve LGBTİ+’larla ilgili paylaşım yapan birçok derneğin veya örgütün X hesapları Türkiye’de erişime engellenmişti.
Bugün (27 Haziran) serbest gazeteci Yusuf Çelik, Esra Ece Kutlu, Zilan Azad, Kaos GL Editörü Oğulcan Özgenç ve sendika.org Yayın Kurulu Üyesi Nisan Çıra’nın da aralarında bulunduğu birçok X hesabına “millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması” gerekçesiyle erişim engeli getirildi.
Ayrıca 25 Haziran’da tutuklanan Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni ve gazeteci Yıldız Tar’ın da X hesabı bugün erişime engellendi.
Kaos GL’nin aktardığına göre, X kullanıcılara gönderdiği bildirimde erişim engeli talebinin Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) tarafından iletildiğini belirtti. Buna göre erişim engeli kararı, 5651 sayılı “İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun”un 8/A maddesi gerekçe gösterilerek alındı.
ABD ve İran arasındaki mutabakatla Ortadoğu’nun dizaynı değişti. Prof. Dr. Abbas Vali, savaşın kazananlarını analiz ederken, Kürt siyasetine kritik bir uyarıda bulunuyor: ‘Silahlı mücadele dönemi kapandı, artık sivil toplum ve stratejik vizyon zamanı.
Foto: Niha+
28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Ortadoğu’daki fay hatlarını derinden sarsan savaş, 17 Haziran’da taraflar arasında varılan bir ‘Mutabakat Zaptı’ ile yeni bir evreye girdi. Çatışmalar sırasında Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir koz olarak kullanan İran, Körfez ülkelerine ve ABD üslerine yönelik misillemeleriyle savaşın maliyetini tüm bölgeye yayarken; ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleriyle alevlenen kriz, bölgedeki güç dengelerini tamamen değiştirdi.
Peki, savaşın toz bulutu dağılırken Ortadoğu’yu nasıl bir gelecek bekliyor? Bu yeni dizaynda Kürtlerin yeri ne olacak?
Prof. Dr. Abbas Vali, bu tarihi kırılmayı ve savaşın ardında bıraktığı yeni tabloyu kapsamlı bir şekilde değerlendirdi. Vali’ye göre, ABD ve İsrail askeri alanda üstünlük sağlasa da, stratejik ve siyasi zafer İran’ın oldu. Ancak bu yeni bölgesel dizayn, parçalanmışlık ve stratejik hatalar nedeniyle Kürtler için oldukça kritik ve zorlu bir tabloyu ortaya çıkardı.
Abbas Vali hakkında
Prof. Dr. Abbas Vali, İran’ın Mahabad kentinden bir Kürt siyaset teorisyeni olup, Kürt kimliği ve milliyetçiliği üzerine çalışan en önde gelen akademisyenlerden biridir. Eğitimini Tahran ve Londra’da tamamlamış, doktorasını Londra Üniversitesi’nde Tarihsel Sosyoloji alanında yaptı. Daha sonra Swansea Üniversitesi’nde ve İstanbul’da Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler verdi. Aynı zamanda Hewlêr’deki (Erbil) Kürdistan Üniversitesi’nin kurucu rektörüdür. Eserleri arasında Essays on the Origins of Kurdish Nationalism (Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri Üzerine Denemeler) ve Kurds and the State in Iran: The Making of Kurdish Identity (İran’da Kürtler ve Devlet: Kürt Kimliğinin İnşası) yer almaktadır.
İsrail ve ABD’nin 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırıların ardından, birkaç görüşme sonucunda 17 Haziran’da varılan bir mutabakatla birlikte başka bir aşamaya geçildi. Anlaşmanın içeriğine ve zamanlamasına baktığımızda, savaşın tarafları uzlaşmak zorunda mı kaldı?
Bu bir antlaşma değil. İngilizce’de buna Memorandum of Understanding (Mutabakat Zaptı), yani ortak anlayış ve uzlaşma diyorlar. Onun dışında bu resmi bir antlaşma veya uzlaşı değil. Bu mektup alışverişi. Bir taraf mektup yazıp imzalıyor, diğer taraf da imzalayıp gönderiyor. Bizim okuduğumuz şey buydu. Ortada bir ortak anlayış vardı. Burada şunu söylemeliyim ki, her iki tarafın, Amerika ve İran’ın üzerinde, dış siyasette daha az baskı olsa da iç siyasette çok büyük bir baskı vardı.
İran’dan bahsedecek olursak, İran’da sistemik bir kriz var. Hem ekonomik, hem sosyal, hem kültürel hem de mali. Ancak temel sorun ve ana kriz, ekonomik ve mali kriz. Parası yok, hükümet neredeyse iflas etmiş ve çökmüş durumda. Bu yüzden buna ihtiyaçları vardı. Bu ekonomik ve mali kriz nedeniyle İran, Biyopolitika denilen, yani halkın yaşam siyaseti dediğimiz konuda idare edemiyordu. Çünkü parası ve ekonomik imkanları yoktu. Bu da temel bir sorundu. Zira bunu uzun vadede idare edemezse, içeride başka bir isyanın daha patlak verme ihtimali çok yüksekti. Çünkü Ocak ayındaki isyan çok büyüktü. Bu bir.
İran bir savaşa maruz kalmıştı. O savaşa girmişti ancak İran’ın askeri, güvenlik ve ekonomik programlarının büyük bir kısmı başarısız olmuş ve çökmüştü. Bu şekilde devam edemezdi. Ancak İran’ın bu savaşa girdiği durumu ile savaşın durmasından sonraki durumu birbirinden çok farklı. İran savaşa girdiğinde şartlar farklıydı, şimdi ise daha farklı. Bunun da iki nedeni var. Birincisi, İran direnebildi. Büyük bir direniş ve savunma gösterdi. Şüphesiz büyük bir zarar da gördü. Birçok yer viraneye döndü, köprüleri yıkıldı, fabrikalar ve atölyeler yok oldu ama direnişini sürdürdü.
İkincisi ise İran’ın bu savaşta Hürmüz Boğazı’nı tutabilmesiydi. Bu hamleyle savaşın hesaplarını değiştirdi. Yani şu anda var olan o ortak anlayış, Hürmüz Boğazı’nın açılması gibi temel bir soruna dayanıyor. Bu mesele savaştan önce yoktu. Savaş sırasında ortaya çıktı. Bir diğer nokta da Amerika’nın İran’ın atom yani nükleer silah yapmayacağını kabul etmesini ve söz vermesini istemesidir. Zaten İran başından beri böyle söyledi. Yapmayacağız dedi. Obama döneminde de anlaşmaları varken İran, uranyum zenginleştirmesinin, saflaştırılmasının %3.5 civarında, yani %4’ten az olmasını kabul etmişti. Ancak 2018 yılında Trump geldiğinde bu durumu değiştirdi, anlaşmayı bozdu ve Obama hükümetinin anlaşmasını yok etti. O zaman İran uranyum zenginleştirmeye başladı. Ta ki %60-65 seviyesine çıkarana kadar. Bu da atom bombası yapımına çok yakın bir seviye.
Şimdi Amerika, yaklaşık 400-450 kilo olan o zenginleştirilmiş uranyumun ya imha edilmesini ya da yoğunluğunun, yani konsantrasyonunun azaltılmasını istiyor. Ya da bu işlemi yapmaları için Rusya’ya veya Fransa gibi bir ülkeye verilmesini istiyor. İran ise “Bu şu anda benim elimde değil. Onlar bombalanan yerlerin altında ve çıkarılırsa bile İran dışına çıkarılmasına izin vermeyiz, biz kendimiz burada hallederiz.” diyor. İran’ın söylediği şey bu.
Hürmüz Boğazı, Foto: Wikipedia
ABD ne diyor?
Amerika birinci derecede Hürmüz Boğazı’nın açılmasını istiyor. Çünkü Amerika üzerinde büyük bir baskı var. Petrol fiyatları arttı, gıda fiyatları arttı. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da ve her yerde, hatta Türkiye’de bile benzin fiyatları ve uçak biletleri pahalandı. Bunların hepsi pahalandı.
Buranın açılmasını istiyorlar. İkinci olarak da İran’ın uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini kabul etmesini istiyorlar, mesele bu. Ancak Amerika’nın kendisi üzerinde de büyük bir baskı var. Hatırlarsanız Trump iktidara geldiğinde “Ben savaşmayan bir cumhurbaşkanı olacağım” demişti. Fakat şu an bile bir şekilde devam eden bir savaş başlattı. Öte yandan, Trump’ın yürüttüğü bu savaş, Amerikan siyasetinin gereksinimleri açısından gerekli değildi. Ancak bu savaşın büyük bir kısmı İsrail’in kışkırtmasıylaydı, İsrail onu mecbur bıraktı.
Prof. Dr. Abbas Vali, Foto: Niha+
“İsrail savaşın genişlemesini istiyordu“
İsrail ne istiyordu?
Savaş başladığında Amerika ve İsrail’in amaçları farklıydı. Amerika İran’a bir darbe vurmak, askeri alanda onu zayıflatmak ve onu Amerika’nın şartlarını kabul etmeye mecbur bırakmak istiyordu. Amerika İran rejiminin değiştirilmesini istemiyordu. Amerika İran ile uzun süreli bir savaş yürütmek ya da İran’ın viran olup yok olmasını istemiyordu. Çünkü Amerika’nın stratejik çıkarları İsrail’inkilerden çok farklıydı. Amerika Ortadoğu’da büyük bir bölgesel güç. Oradaki mesele sadece İran değildir, aynı zamanda Arap ülkelerinin çıkarlarını da göz önünde bulundurması gerekir.
Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve diğer Arap ülkelerinin çıkarları… İran da bunu biliyordu. İran’ın siyaseti temel olarak Amerika’nın sınırlı bir savaş istediğini bilmesiydi, fakat o da savaşı genişletmek istiyordu.
Bu büyük savaşın sonucu ne oldu?
İran askeri olarak Amerika’yı yenemezdi ancak Amerika’nın askeri üslerinin bulunduğu ülkelere saldırabilirdi. Örneğin Bahreyn’de, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da ve hatta Maskat ve Umman’da. Bu nedenle Amerika bu konuda çok hassas ve zarar görebilir konumdaydı. Trump buna tahammül edemezdi. Çünkü başka bir şey daha vardı: Arap ülkeleri her zaman Amerika’nın üstünlüğünü kabul etmişlerdi. Amerika’ya para vermiş, orada yatırım yapmışlar ve aynı zamanda savunmalarını Amerika’nın eline bırakmışlardı. Fakat İran onlara saldırdığında Amerika onları koruyamadı ve büyük bir zarara uğradılar.
“İran şu an çok daha güçlü“
Acaba Körfez’de ve Ortadoğu’da var olan o denge İran savaşından sonra değişti mi?
Evet, o denge artık şu yönde değişti: İran şu an bölgede çok daha güçlü. Çünkü, Amerika ve İsrail’in karşısında durup savaşabilecek tek ülke olduğunu gösterdi. Ayrıca Hürmüz gibi stratejik bir bölge de onun kontrolü altında. Fakat dikkat ederseniz, İsrail’in stratejik çıkarları farklıydı. İsrail, elinden geldiğince İran rejimini değiştirmek istiyordu. Eğer bu olmazsa, İran’ı tamamen viran edip Suriye gibi yapmak istiyordu. Ondan sonra da İran’ın füze projesini, balistik ve seyir füzelerini ortadan kaldırmayı amaçlıyordu. İsrail’in dördüncü şartı da vekil güçleri, yani Haşdi Şabi, Hizbullah ve Hamas gibi güçleri ortadan kaldırmaktı.
Hayır. İran’ın şu anki gücü, Amerika ile müzakere yapıyor olmasıdır. Ve Lübnan’ı müzakerelerin siyasi gündemine sokabilecek kadar bir gücü var. Lübnan İran’ın bir parçası değil ancak İran bu güce sahip olduğu için Lübnan’ı müzakerelerin gündemine sokabiliyor. Bu, İsrail’in çıkarlarına son derece ters olan bir şey. Dikkat ederseniz, başından beri İsrail’in stratejik çıkarları ile Amerika’nın çıkarları uyuşmuyordu. Savaş başladığında, doğru, askeri alanda Amerika ve İsrail birlikteydi ancak siyasi ve stratejik amaçları farklıydı.
Savaşın sonucunda bu farklılık ortadan kalktı mı, yoksa iki devletin amaçları arasındaki fark daha da mı arttı?
Şu an durum öyle bir noktaya geldi ki J.D. Vance İsrail’i tehdit ediyor. İran tarafında ise artık kimsenin “Kahrolsun Amerika” demesine izin vermiyorlar. Bu, onların anlaştığını gösteriyor. Yani İran’ın iktidar yapısı içerisinde yumuşak bir darbe gerçekleşti. O yumuşak darbe, Devrim Muhafızları içindeki güç sahibi odakların ve yönetimin bir kısmının Amerika ile anlaşmasına neden oldu. Dikkat ederseniz şu an Amerika ile anlaşıyorlar. Örneğin Kalibaf onlara “Biz Amerika ile anlaştık ancak bu sizin çıkarlarınıza aykırı değildir” demek için Pekin’e gidiyor. Dolayısıyla İran ve Amerika’nın tutumuna bakarsak bir paradoks göreceğiz: Amerika ve İsrail askeri alanda kazandı ama stratejik ve siyasi alanda İran kazandı.
“Şah’ın oğlunun gücü yoktu“
Amerika ve İsrail’in İran’a karşı savaşının başlamasının ardından, İran içinde rejimin yıkılması için gösteriler ve bir isyanın çıkması bekleniyordu ama bu gerçekleşmedi. Neden gerçekleşmedi? Bunun olmasını engelleyen neydi?
Evet, o isyan gerçek ve hakiki bir isyandı ancak bir liderliği yoktu. Çünkü o isyan sağcı güçlerin, özellikle de monarşistlerin ve şah yanlılarının etkisine girdi. Şah’ın oğlu çıkıp “Meydanlara inin, ben sizi destekleyeceğim.” dedi. Trump çıkıp “Sokaklara inin, rejim güçleriyle savaşın, ben rejimi yıkacağım.” dedi. Halk indi ama yardım gelmedi.
Şah’ın oğlunun böyle bir işe girişecek gücü var mıydı?
Şah’ın oğlunun gücü yoktu. Burada rejim bu isyanın çok önemli olduğunu biliyordu. Öte yandan bu isyan, “Jin, Jiyan, Azadî” isyanının aksine demokratik bir kimliğe sahip değildi. Daha çok amaçları rejimi yıkmaktı ve demokrasiden bahsetmiyorlardı. İran rejimi bu işin içinde Amerika, İsrail ve Şah’ın oğlunun parmağının olduğunu anlayınca tüm gücüyle saldırdı. 48 saat içinde İran’da yaklaşık 50 bin kişiyi öldürdüler. Hatta İran Tıp Birliği 65 binden fazla kişinin öldürüldüğünü söylüyor.
Burada bir şey var: Trump “Siz gidin, ben size yardım edeceğim” dedi ama savaş başladıktan sonra kendini korumak adına çıkıp başka bir yalan daha söyledi ve “Biz Kürtlere silah verdik ama Kürtler gelmedi” dedi. Bu bir yalan. Birincisi, Kürtlere silah falan verilmedi. İkincisi de o dönem İran’da var olan muhalefet organize değildi ve bir örgütlenmesi yoktu. Silahı kime vereceksin? Silah sokağa götürüp dağıtacağın bir şey değildir. Bir örgüte vermelisin. Örgüt de yoktu. Sağcıların bir örgütlenmesi yoktu. Belki demokrasi yanlılarının az da olsa bir örgütlenmesi vardı ama onlar da sokağa çıkıp silahlanacak ve rejimle savaşacak şartlara sahip değillerdi. Trump’ın bunu söylemesinin nedeni şudur: İran muhalefeti içinde silahlı olan ve silah kullanabilen tek güç Kürt muhalefetidir.
Peki o dönemde Kürtler ne yaptı?
Zaten onlara silah verilmemişti. Hatta dönemin generali Trump’a karşı açıklama yaparak “Kürtlere silah verilmedi, silahlar Başûr’a (Irak Kürdistan Bölgesi) gitti ve Amerikan üslerindeler.” dedi. İki hafta önce temsilcileri Tom Barrack da “Biz Kürtlere silah vermedik.” dedi. Bu, Trump’ın kendini savunmak için söylediği büyük bir yalandı.
İran’daki Kürt güçleri bu savaş sırasında ne istiyordu?
Kürtler, elbette rejimin yıkılmasından memnuniyet duyuyorlardı ancak “Bu bizim savaşımız değil, biz bu savaşa katılmak istemiyoruz.” dediler. Çünkü Amerika ve İsrail’in amaçlarına inançları yoktu. Söyledikleri doğru da çıktı. Bakın, şimdi İran ve Amerika anlaştı, İsrail ise adeta marjinalize oldu. Doğru, İsrail yine eski yerine dönecek ancak bu zaman alır. Kürtler bu konuda İran’ın bombalanmasını desteklemiyoruz dediler ve bunu desteklememeleri iyi bir şeydi.
J. D. Vance İran heyeti ile görüşmeye hazırlanıyor, Foto: Nathan Howard-Pool/Getty Images
“Sadece hava savaşıyla olmaz“
Eğer destekleselerdi ne olurdu?
Olmazdı. Çünkü İran halkının hava savunma gücü yoktu, halk bombardıman altındaydı. Sadece Kürdistan değil, tüm İran’da halk bu bombardımandan rahatsızdı. Herkes, hatta tüm stratejistler bile İran rejiminin bombardımanla yıkılmayacağını biliyor. Tarihte bir rejimin sadece bombardımanla yıkıldığına dair bir örnek yoktur. Amerika ve İsrail gerçekten de rejimi yıkmak isteseydi, İran’a ordu göndermeleri gerekirdi. Tüm stratejistler İran’a ordu göndermenin intihar gibi bir şey olduğunu söylüyordu. İran’ın yüzölçümü 1 milyon 648 bin kilometrekaredir, yani neredeyse Batı Avrupa’nın tamamı kadar ve 95 milyon nüfusu var. O bölgeye ordu götürürseniz Irak’tan yüz kat daha kötü olur ve savaş kontrolden çıkar. Coğrafyası çok zordur. Bir ülkeye saldırıldığında halkın milliyetçi duyguları kabarır. Örneğin İran ve Irak savaşı. İran 8 yıl savaştı. Bir buçuk milyon insan öldürüldü, Huzistan ve Luristan’ın büyük bir bölümü viran oldu. Ama rejim düşmedi ve kazandı. Amerika ve o zamanki Sovyetler, ayakta kalması için Saddam rejimine el atın diyorlardı. Amerikalı stratejistler, İsrail’in uzun vadede sadece hava savaşı yürütebileceğini ancak kara savaşı yapamayacağını biliyorlardı. Çünkü İsrail’in küçük bir ordusu var ve çok küçük bir ülkedir. İran’dan 71-72 kat daha küçüktür.
Kürtlerin uzlaşması iyidir ama yeterli değildir
İran’daki Kürt güçler arasında bir anlaşma yapıldı. Birkaç Kürt parti ve gücü bir araya gelip bu anlaşmayı imzaladı. Kürt güçlerinin bu anlaşması savaş sırasında nasıl bir etkide bulundu?
Bu anlaşma iyi bir anlaşma. Lazım olan ama yeterli olmayan dedikleri şeye örnek olabilir. Çünkü bu anlaşmanın altyapısı, operasyonel ve pratik bir mekanizması yok. Ben defalarca onların anlaşmasının operasyonel bir altyapısının ve mekanizmasının olması gerektiğini söyledim. Bir nevi birleşik bir askeri-siyasi operasyon aşaması olmalı. Bu yok. Hatta başka bir şey de yok. O da söylem birliği. Bu yüzden şu anki anlaşmaları bir örgütlenme olarak çok ama çok zayıf. Askeri-siyasi bir altyapıya sahip olmalı, her şeyden önce birleşik bir Peşmerge gücü olmalı. Fikri ve stratejik açıdan birleşik olmalı. Yayınladıkları bildiriler, yani söylemleri de birleşik olmalı. Ve en önemlisi, siyasi güçlerin doğrultusunda hareket edeceği birleşik bir siyasi ve stratejik program oluşturulmalı. Ama bunu yapmıyorlar.
2026’nın başında Rojava’da meydana gelen savaş ve Rojava’da ortaya çıkan sonuçlar İran’daki Kürt güçleri etkilemiş olabilir mi?
Rojava’da Kürtlerin başına gelenler özellikle Rojhilatlı Kürtler için çok önemli. Birincisi; Eğer Amerika ile çalışıyorsan, Rojava güçleri gibi Amerika ile çalışıyorsan, Amerika’nın müttefiki olmalısın, Amerika’nın emri altında değil. Dahası, Rojava’da Amerika ile olan ilişkilerde, Amerika ile çalışırken herhangi bir siyasi anlaşma yoktu.
Askeri alanda da yoktu. Çünkü orada da onlara silah verdiklerinde, o silahlar Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika’nın onlara hayır dediği gün silahlarını da durdurdular.
Bunu az önce de belirttiniz. Silah meselesi İran savaşı sürecinde de Kürtler için gündeme geldi.
Amerika tarihinde, bilindiği üzere Amerika dünyada muhalif güçlerle birçok kez çalışmıştır. Ancak gizli bir şekilde. Bu CIA’in kontrolü altındaydı, gizli askeri kurumların kontrolü altındaydı. İlk defa Rojava’da açık bir şekilde çalıştı. Ama Rojava bundan faydalanamadı. Yani o IŞİD savaşını yürüttü, o savaşta on iki bin Kürt, gerilla öldürüldü. Fakat siyasi özne olamadı. Bu çok önemli bir nokta. Rojhılat’ta da muhtemelen Trump tam da bunu istiyordu. Kürtleri özel bir güç olarak kullanmak istiyordu.
Amerika’nın Kürtler için siyasi bir haritası yok mu?
Hayır. Siyasi bir haritası yok. O zaman Amerika Kürtlerle çalışıyordu ama aynı zamanda ‘Heyet Tahrir el-Şam’ ile de çalışıyordu. Ve bunu Kürtlere söylemiyordu. Eğer Kürtler o zaman bunu bilseydi, tutumlarını netleştirmeleri gerekirdi. Açıkçası Amerika ve özellikle İngiltere, çünkü bu bir İngiliz projesiydi, bunu Türkiye ile birlikte yaptılar. Sonunda buyurun bu bizim projemizdir dediler. Projeyi Amerika ve İngiltere oluşturdu. Türkiye’yi sadece kullandılar. Yani proje, fikir, stratejik fikir Amerika ve İngiltere’nindi.
Savaştan sonra Ortadoğu’nun dizaynı değişti
Yaygın bir söylem var, Ortadoğu’da yeni bir dizayn olduğu söyleniyor. Size göre Ortadoğu’da yeni bir dizayn var mı?
O dizayn vardı ancak bu İran savaşı o dizaynı yerle bir etti. Şimdi ne tür bir dizayn kurarlarsa kursunlar, ne tür bir askeri ve siyasi denge kurarlarsa kursunlar, İran’ı hesaba katmak zorundalar. O zamanlar hedef İsrail’in de dahil olduğu Amerika’nın hegemonyasını, o askeri hegemonyayı güçlendirmekti. Şimdi o hesap kalmadı. Yani bu savaş onu yıktı. Çok önemli olan bir şey de şu ki; yapılan bu savaş, Amerika’nın Ortadoğu’daki hegemonyasının stratejik sınırlarını gösterdi. Bu, ülkelerin ve özellikle Kürtlerin alması gereken en büyük ders. Eğer Rojava’da Kürtler zamanında Dürziler ve Alevilerle anlaşma yapsalardı, onlarla birlikte savaşsalardı, o cephe kırılmazdı. Bu işi yapmadılar. Çünkü savunma olduğunda, direniş olduğunda hesapları değiştirebilirsiniz. Rojava’da askeri güçleri vardı. Gerillaları vardı, erkek gerillalar, kadın gerillalar, her şeyleri vardı. O zaman Ahmed Şer hükümeti tutunamamıştı. Ama onlar ses çıkarmadılar. Oturup Amerika’nın söylediği her şeyi kabul ettiler. Tom Barack onlara ne dediyse onu yaptılar. İnanıyorum ki Kürtler Rojava’da, sonuçları sadece Rojava için değil, Başûr ve Rojhilat için de kötü olan büyük bir stratejik hata yaptılar.
“Türkiye Musul’u almak istiyor olabilir”
Rojava’daki savaştan sonra Kürdistan Bölgesi’nin durumunun da değişebileceğini söyleyen yorumlar var. Bu konudaki görüşünüz nedir?
Şu an böyle bir tehlike var. Amerika orayı da merkezileştirmek istiyor. Merkezileştirme, bölgesel hükümetin ya küçülmesi ya da güçlerinin büyük bir bölümünü kaybetmesi anlamına geliyor. Ancak bölgesel hükümet de bunu yapamıyor. Çünkü birleşik değil. Eğer bölgede birleşik bir hükümet olsaydı, bu iş yapılamazdı. İşin gerçeği şu ki, bunu sadece Amerika yapmıyor. Arkasında Türkiye de var. Büyük ihtimalle Türkiye gerçekten de Musul vilayetini ve çevresini kendi kontrolüne alacak şartların oluşmasını isteyecektir. Trump’ın Amerikası stratejik alanda çok ama çok zayıf bir düşünceye sahip. Örneğin, İranlılar müzakerelere düşünceleri oldukça iyi olan kişiler göndermişlerdi. Peki Amerika kimi göndermişti? Ortadoğu’nun ne olduğunu hiç bilmeyen Jared Kushner ile Witkoff’u göndermişti. Amerika’da, Tom Barack’ın da içinde olduğu o sağ kanat iş başında. Irkçı bir zihniyete sahipler. O ırkçılık, demokrasi ve eşitliğin Ortadoğu ülkeleri için olamayacağını söylüyor.
Otoriter merkezi hükümetler kurulmalı diyorlar. Bunu Suriye’de yapmak istiyorlar. Aynı şeyi Lübnan’da yapmak istiyorlar, aynı şeyi Irak’ta yapmak istiyorlar ve zaten bizzat böylesi otoriter bir hükümete sahip olan İran’da da bunu yapmak istiyorlar. Artık o “Yeni Ortadoğu” projesi kalmadı, şimdi başka bir proje ortaya koymalılar.
Bu duruma karşı Kürdistan Bölgesi’ndeki Kürtler ne yapıyor?
Başûr’daki Kürt güçleri birleşik değil. Başûr’daki Kürt güçlerinin stratejik bir düşüncesi yok. Eğer stratejik bir düşünceleri olsaydı, Başûr’daki Kürt güçleri Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere vermezdi. Kerkük’ün kontrolünü Türkmenlere verdiler, yani Kerkük’ün kaderini ve kontrolünü Türkiye’ye verdiler.
KYB ile Türkiye’nin ilişkisi kötüydü.
Şimdi iyi.
Neden şimdi iyi?
Yekitiya Niştimanî (KYB), Parti (KDP) ve Erbil ile olan rekabeti nedeniyle gidip Türkiye’ye yakınlaştığı için.
Ancak KYB’nin aksine KDP ile Türkiye’nin ilişkisi çok iyiydi.
Artık eskisi gibi değil.
Ne değişti?
Çünkü Irak’taki durum ön plana çıkınca Parti (KDP) zayıfladı. Hem Bağdat hükümetinde hem de Kürdistan’da zayıfladı. Şimdi KYB hem İran’ın desteğini alıyor hem de Türkiye’nin desteğini alıyor.
Irak Kürdistan Bölgesin’de Türkiye’nin rolünden bahsettiniz. İran savaşı sırasında Türkiye’nin tutumu ve pozisyonu neydi?
Bugünlerde ortaya çıkan bir şey var ki bence doğru olması muhtemeldir. Trump’ın şöyle dediği söyleniyor: “Biz Kürtlere yardım etmediysek bunun sebebi Erdoğan’ın tehdit etmesiydi. Eğer bunu yaparsanız ben de İsrail’e saldırırım demişti.”
İran savaşıyla birlikte pek çok kişi artık bunu yüksek sesle dile getiriyor. Bu görüşe sahip olanlara göre bir gün İsrail ve Türkiye birbiriyle savaşacak.
Bu ihtimal vardı. Hatta onları korkutacak seviyedeydi. “Ben İran ile değil, Amerika ile de savaşmam ama İsrail’e saldırırım” demişti. Şu anlama geliyor: İran’ı Suriye’den çıkardıklarında, İran’ı Lübnan’dan çıkarmak istediklerinde, İran’ı Irak’tan çıkarmak istediklerinde, tüm bunlar Türkiye’nin çıkarına. Türkiye Suriye’de İran’ın yerini doldurdu. Muhtemelen aynı işi Irak’ta da yapacak. Çünkü İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyorlar. Ama bu zor bir şey, Irak’ta çok zor. Çünkü Irak halkının çoğunluğu Şii ve İran’ın orada nüfuzu var. Bu işi yapamazlar, büyük bir zorlukla yapabilirler. Büyük bir savaş çıkar. Bu kez Barzani eskisi gibi Şii güçlerle kolayca ittifak yapamadı ama YNK yaptı. Temel sorun burada.
İran halkının savaştan sonraki durumu savaş öncesine göre daha mı iyi yoksa daha mı kötü?
Çok kötü oldu. Bu savaş devrimcilerin ve halkın siyasi özneliğini azalttı. Savaştan önce, Jina Aminî Devrimi’nden sonra İran’da sivil toplum oldukça radikalleşmişti. Ancak bu savaş bunu çok azalttı. Şimdi halk günlük zararların sıkıntılarıyla meşgul. Yani hayat pahalılığı çok fazla, ekmek yemek, geçim sağlamak çok zor. Böyle bir şart ve durumda halkın siyasi pratiği ve siyasi özneliği azalır. Bu savaş bunu azalttı.
Ortadoğu’da gerçekleşecek olan önümüzdeki dönemin senaryoları için öngörüleriniz nelerdir?
Bana göre şu an Ortadoğu’da iki temel güç var: Biri İsrail, diğeri ise İran. İçinden geçilen bu şartlar ve koşullar, ortaya çıkan durum ve Türkiye, Mısır ve diğerlerinin gösterdiği tutumla birlikte, Arap ülkelerinin “İbrahim Anlaşmaları”na üye olma ihtimallerinin çok düşük olduğunu düşünüyorum. Çok ama çok düşük. Bence Arap ülkeleri Amerika’ya baskı yapmaya çalışıp bölgede güvenliğin sağlanması ve ayrıca İran’da daha iyi bir değişimin gerçekleşmesine yardımcı olmak için “İran’la anlaş” diyecekler. Böyle ce İran istikrara kavuşsun. Eğer İran istikrara kavuşur ve tehdit edilmezse, o zaman bu bölge de istikrara kavuşabilir.
“Kürtler her zamankinden zayıf”
Bu senaryoda Kürtlerin rolü ve pozisyonu nedir? Kürtlerin payına ne düşüyor?
Bu dönemde Kürtlerin Ortadoğu’daki durumu her zamankinden daha zayıf ve güçsüz. Yirmi yıl önce “Yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olacak” denilen bir dönemdeydik. Ancak yirmi birinci yüzyıl Kürtlerin yüzyılı olmadı. Başûr’daki hatalar çok büyüktü. Başûr birleşik bir ulusal hükümet kuramadı. Başûr’da aşiretvari bir hükümet var. Amerika da biliyor, Türkiye da biliyor, İran da biliyor. Barzani ve Talabani arasındaki düşmanlığın her şeyden fazla olduğunu biliyorlar. Başûr başaramadı. Rojava da ortaya çıkan o şartlar ve koşullar altında silah elde edemedi. Rojhılat da şu an aynı durumda. Kürtler tek başına, yani sadece Kürtlerin kendileri böyle bir işi yapamazlar. Eğer yapacaklarsa bunu İran’ın demokratik güçleriyle birlikte yapmalılar. Fakat onlar da Kürtlerin tüm taleplerini kabul etmeye hazır değiller. Bu yüzden Kürtler artık gerçekten de görüşlerinde ve stratejilerinde stratejik bir gözden geçirme yapmalıdırlar.
Benim görüşüme göre artık ortaya çıkan şudur: Rojhilat’ta silahlı mücadele stratejisi başarısızlığa uğradı. Başka bir yol seçmeliler. Kendilerini nasıl toparlayacaklarını, nasıl bir birlik kuracaklarını ve Kürdistan’ın sivil toplumunda nasıl bir birliğin temelini atacaklarını bilmelidirler. Eğer Doğu Kürdistan’da stratejik bir değişim yapılacaksa silahlı mücadelenin sona erdiği söylenmelidir. Çünkü silahlı mücadele bir stratejidir. Eğer imkânları kalmazsa, o strateji devam edemez. Şu anda o imkânlar kalmamıştır.
Başka bir şey daha var, artık askeri teknoloji değişti. Şimdi örneğin Bakur’da bile PKK güçlerinin en büyük kısmı yeraltında. Yani savaşın teknolojisi böyle. Şu anda Türkiye’nin bilmem kaç bin askeri üssü var. Çok sayıdalar. Bu üslerin hepsi birbirine bağlı. O savaş dron savaşıdır, hava savaşıdır; o savaş Kalaşnikof savaşı değildir. Ama Kürtlerin savaşı gerçekten de Kalaşnikof savaşı. Bu yüzden Rojhilat için de bu stratejinin değişmesi gerekiyor. Yani bu stratejinin ağırlığının dağlardan şehirlere geçtiğini bilmelisin. Yani dağdan sivil topluma geçiyor. Dolayısıyla Kürt stratejisi odağını şehirlerde, sivil toplumun içinde nasıl yer edineceğine yöneltmelidir. Tamam, Kürtler İran hükümetinin despot bir hükümet olduğunu, insan öldürdüğünü söylüyorlar. Bunların hepsi doğru. Ancak dağda kalmak da hiçbir yere varmaz, dağda kalmak çözüm değil. Durum budur. Strateji değiştiğinde, işin ve mücadelenin merkezi de değişir.
Ankara’da yapılması planlanan NATO Zirvesi öncesinde kadınlar, Kadıköy’deki Khalkedon Meydanı’nda basın açıklaması düzenledi.
Fotoğraf ve Videolar: Doğa Tekneci
7-8 Temmuz’da gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi’ne ve zirve öncesi yapılan tutuklamalara ilişkin “Emperyalizme ve NATO’ya Karşı Kadınlar” başlığıyla birçok kadın, bugün Kadıköy’deki Khalkedon Meydanı’nda basın açıklaması düzenledi.
Meydanda bir araya gelen kadınlar, “Jin Jiyan Azadî” sloganı atarak eylemlerine başladı.
Açıklama sırasında kadınlar, “Katil NATO Ortadoğu’dan Defol!”, “Lubunyanın onuru savaştan üstündür”, “Kadınların bedeni savaş meydanı değildir” sloganlarını attı. NATO Zirvesi öncesi tutuklanan arkadaşlarına özgürlük isteyen kadınlar, açıklamada “Göçün, yıkımın, yoksulluğun sebebi halklar değil, emperyalistlerin kanlı yağma düzeni, işgalleri ve müdahaleleridir” dedi.
Khalkedon Meydanı’nda toplanan kadınların basın açıklaması şu şekilde:
“Emperyalist savaşların bedelini kadınlar ödemeyecek! NATO’ya, militarizme ve savaşlara karşı isyandayız!
Bugün emperyalist çıkarlar için Gazze’yi kana bulayanlar, İran’da çocukları öldürenler ve Ortadoğu’yu topyekun bir savaş girdabına sürükleyenler, halklara ölüm, yoksulluk ve sürgün dayatıyor. Savaşlara ayrılan bütçe sadece şehirleri yok etmiyor, mutfağımızdaki yangını büyütüyor, ekmeğimizi küçültüyor, hayat pahalılığı olarak sırtımıza biniyor. Savaşın faturası evlerimize, kadınların üzerine yıkılan ağır bakım yükü, derinleşen yoksulluk, gasp edilen sağlık ve eğitim hakları olarak geri dönüyor. Savaş çığırtkanlığı yaşamlarımızı güvencesizliğe ve şiddete mahkum ediyor.
Emperyalistler, savaş tüccarları bedelin büyüğünü kadın bedenine yüklüyor. Filistin’de, Sudan’da, Ukrayna’da, Afganistan’da ve dünyanın birçok yerinde kadınlar savaşın yarattığı yıkımla baş başa bırakılıyor. Tecavüz, zorla yerinden edilme ve insan ticareti gibi savaşın doğrudan yıkıcı etkileriyle karşılaşıyor. Kadınlar, yaşamlarını, evlerini, sevdiklerini ve geleceklerini kaybederken, egemenler sömürü çarklarını bizim kanımızla döndürüyor.
Katil NATO Ortadoğudan defol!
Bu katliamların faili halklar değildir! Dünyayı kendi çıkarları için parsellemek isteyen emperyalist güçler, sermaye odakları ve onların siyasi işbirlikçileri, milyonlarca canı kâr hırslarına kurban ediyor. Savaş onlar için yeni silah pazarları, kanlı anlaşmalar ve daha fazla servet demektir. Savaştan halkların payına ise düşen ölüm ve yıkımı kabul etmiyoruz.
Savaş politikalarının en kanlı ortaklarından biri NATO’dur, “güvenlik”, “savunma” gibi yalanların arkasında saklanan NATO, emperyalizm ve sermaye tarafından beslenmekte, onların bekçiliğini yapmaktadır. Afganistan’da, Libya’da, Irak’ta, Yugoslavya’da ve emperyalizmin çıkarları uğruna yıkılan tüm coğrafyalarda, kadınların payına düşen yoksulluk ve zorunlu göçten fazlası değildir. Savaşlar bittiğinde yaşamı yeniden var etmek kadınlara yıkılırken erkek egemenlik ve militarizmin bedeli kadınların bedenlerine yüklenmektedir.
Kadınların bedeni savaş Meydanı değildir!
Yaşadığımız bu topraklar savaşın dışında değil, İncirlik Hava Üssü de Kürecik Radar Üssü de emperyalist saldırganlığın parçasıdır.
Natodan çıkılsın üsler kapatılsın!
Bizler yoksullukla boğuşurken, sosyal haklarımız birer birer budanırken savaş bütçeleri durmaksızın büyütülüyor. Silahlara ve bombalara akıtılan milyarlar, kadınların eşit, özgür yaşam hakkından ve emekçilerin geleceğinden çalınan kaynaklardır. Yoksulluk tırmandıkça kadın emeği daha vahşice sömürülüyor, bedenimiz ve haklarımız üzerindeki denetim mekanizmaları artıyor. LGBTİ+’lara dönük nefret saldırıları ve kazanılmış haklarımıza yönelik gasplar, bu militarist aile ve nüfus politikalarının doğrudan birer sonucudur. Savaşların göç yollarına sürüklediği milyonlarca kadın, LGBTİ+ ve çocuk güvencesizliğe terk edilirken asıl failler halkları birbirine düşman ederek suçlarını gizlemeye çalışıyor. Göçün, yıkımın, yoksulluğun sebebi halklar değil, emperyalistlerin kanlı yağma düzeni, işgalleri ve müdahaleleridir.
Lubunyanın onuru savaşlardan büyüktür!
Nefrete inat yaşasın hayat!
Dünyanın dört bir yanında kadınlar bu barbarlığa karşı yaşamın sesini yükseltiyor. Bizler, tarih boyunca militarizmin karşısına dikilenler, barışı omuzlayanlar olduk. Bugün Filistin’de işgale meydan okuyan, İran’da özgürlük çığlığı yükselten, Rojava’da gericiliğe direnen ve dünyanın dört bir yanında militarizme karşı duran kadınların kavgası ortaktır, bizim kavgamızdır. Emperyalistlerin kirli savaşlarında kazanan yoktur. Bu savaşlar halklara sadece yıkım, baskı ve ölüm getirir. NATO’nun olduğu yerde barış, emperyalizmin olduğu yerde özgürlük filizlenmez.
Militarist politikalara, emperyalist kuşatmaya ve 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek olan NATO Zirvesi’ne karşı sesimizi ve öfkemizi birleştirelim!”
2018’de Niğde’nin Bor ilçesinde ve 2020 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde meydana gelen patlamaların ardından aynı sermaye grubunun yine Niğde’nin Bor ilçesinde bulunan Yertaş Havai Fişek Fabrikası’nda meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 1 işçi de yaralandı.
Niğde’nin Bor ilçesinde bulunan Yertaş Havai Fişek Fabrikası’nda patlama, Foto: Sosyal medya
Niğde Bor’a bağlı Kemerhisar beldesinde faaliyet gösteren Yertaş Havai Fişek Fabrikası‘nın yer altı deposunda saat 16.45 civarında büyük bir patlama meydana geldi. İtfaiyenin müdahalesiyle yangın büyümeden söndürülse de patlama sonucu, ilk belirlemelere göre Nuri Özkan hayatını kaybetti, Yasin Demirbaş ise yaralandı.
Niğde Valisi Nedim Akmeşe, patlamanın ardından çıkan yangının söndürüldüğünü belirterek “Bu yerler güvenlik önlemleri alınmış şekilde konumlandırılıyor. İmalat bütün halde değil, parça parça yerlerde yapılıyor. Şu anda devam eden bir durum yok. Hayatını kaybeden vatandaşımıza başsağlığı, yaralı işçimize de geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz” ifadelerini kullandı.
Yertaş havai fişek fabrikasında 2018 yılında meydana gelen patlama, Foto:AA
Aynı fabrikada 27 Ocak 2018 tarihinde de benzer bir patlama yaşanmış, İlyas Ünlü ve Muharrem Alkan isimli iki işçi hayatını kaybetmişti.
Bir şirketin evrimi: Coşkunlar’dan Yertaş’a
Bugünkü patlamanın yaşandığı Yertaş Havai Fişek Fabrikası, 2020 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde büyük bir felakete sahne olan Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası ile aynı sermaye grubuna ait.
Yertaş havai fişek fabrikasının sitesinde şirket hakkında açıklaması
Sürekli yaşanan ölümlü kazalar sonrası kamuoyu tepkisinden sıyrılmak için “Coşkunlar”, “Büyük Coşkunlar”, “Venüs Coşkunlar” gibi isimlerle faaliyet gösteren şirket, bir süredir rotayı Niğde ve Sivas’a çevirmişti. Yertaş’ın resmi sitesindeki açıklama şöyle:
“Şirketimiz 2009 yılında merkezi Ankara olarak kurulmuştur. 2014 yılında şu anki fabrika sahibi Arif Yunus Coşkun tarafından bütün hisseleriyle satın alınmıştır. 27.11.2016 tarihinde şirket adına resmen patlayıcı maddeler ve havai fişek ürünleri üreten fabrika kurulmuş ve inşaat tamamlama ve izin alma işlemleri yapılmıştır.”
Sektörde tekel konumunda olan Coşkunlar Ailesi’nin bir ferdi olan Arif Yunus Coşkun’un devraldığı bu tesisler, ne yazık ki isim değiştirse de patlama olaylarıyla gündeme gelmeye devam ediyor.
2020 Hendek faciası ve yargı süreci
3 Temmuz 2020’de 7 işçinin ölümüyle sonuçlanan ve 127 işçinin yaralandığı Hendek’teki patlama, kilometrelerce öteden hissedilmişti. Olayın ardından başlatılan hukuki süreç, Türkiye’deki iş cinayeti davalarının cezasızlıkla sonuçlanmasına çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.
Hendek’te 2020 yılında meydana gelen patlama, Foto: Sosyal medya
Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 28 Şubat 2022’de görülen karar duruşmasında, fabrika sahiplerinden Yaşar Coşkun ve Ali Rıza Ergenç Coşkun’a “bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve yaralanmasına neden olma” suçundan 16 yıl 3’er ay hapis cezası verdi.
Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesi, tarihi bir bozma kararına imza attı. Yargıtay, Yaşar Coşkun’un daha önceki patlamalara ve uyarılara rağmen güvenli çalışma ortamı sağlamadığı, ruhsatsız yapılar inşa edildiği ve izinsiz barut depolandığı gerekçesiyle eylemin “bilinçli taksir” değil, doğrudan “olası kastla öldürme ve yaralama” kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine hükmetti.
Ancak dosyanın geri gönderildiği Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Yargıtay’ın “olası kast” kararına uymayarak eski kararında direndi. Mahkemenin bu direnme kararıyla birlikte, davadaki tek tutuklu sanık olan Yaşar Coşkun tahliye edildi. Bu karar, duruşmayı takip eden mağdur aileleri ve avukatları tarafından büyük bir tepkiyle karşılandı.
Şirketin savunma kalkanı: İşçiyi suçlamak
Geçmiş felaketlerin ardından grubun eski Genel Müdürü Yaşar Coşkun’un sergilediği tutum, şirketin iş güvenliğine bakış açısını da özetliyor. Coşkun, 2009 yılında meydana gelen bir patlama sonrasında ölen işçileri hedef alarak, “Fitilleri yanlış kolilemişler, koruyucu kıyafeti ‘hava sıcak’ diye giymemişler” dedi. Coşkun 2011 yılında meydana gelen başka bir patlamadan sonra hayatını kaybeden 26 yaşındaki Hediye Hallaç için “Vücudunda yanık yoktu, doktorun dediğine göre korkudan ödü patlamış” ifadelerini kullandı.
Yaşar Coşkun Çin’deki patlamaları örnek göstererek, “Çin’de yüzlerce insan ölüyor, bizde 1 kişi ölüyorsa demek ki Avrupa’nın en güvenli fabrikasıyız” savunmasını yaptı.
Bilirkişi raporuna yansıyan bilimsel veriler
2020’deki Hendek patlamasının ardından Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kimya Mühendisleri Odası adına patlayıcı uzmanı Süleyman Polat tarafından hazırlanan rapor, fabrikadaki üretim usulsüzlüklerini kanıtlar nitelikteydi:
Patlama Şiddeti: Mevzuatta havai fişekler düşük risk grubunda yer almasına rağmen, infilak eden malzemenin patlama hızı saniyede 5400 metre olarak hesaplandı. Bu hız, madencilikte kullanılan ANFO (4400 m/sn) ile endüstriyel patlayıcı TNT (6930 m/sn) arasında, son derece yıkıcı bir seviyeye işaret ediyor.
Patlayıcı Miktarı: Kandilli Rasathanesi tarafından 111 saniye içinde kaydedilen 7 ayrı şok dalgası ve 1.8 kilometre uzağa ulaşan hava şoku basıncına göre, fabrikada en az 40 ton piroteknik malzemenin infilak ettiği tespit edildi.
TMMOB’un raporlarında; yönetmeliklerin uygulanma tarihlerinin sürekli ertelendiği, idari denetimlerin eksik yapıldığı ve asıl patronların sorumluluktan kaçarak tüm hukuki yükü kâğıt üzerinde görevlendirilen teknik personelin üzerine yıktığı önemle vurgulanıyor.
19 yılda yaşanan 10. patlama
Bugün Niğde’de meydana gelen can kaybı, söz konusu sermaye grubuna ait tesislerde 2007 yılından bu yana basına ve resmi kayıtlara yansıyan onuncu patlama olarak kayıtlara geçti. Geçmişten günümüze yaşanan o olayların bilançosu:
1 Eylül 2007 (Sakarya):Barut üretiminde kömür öğütülürken çıkan kıvılcım nedeniyle 1 işçi yaralandı.
21 Mayıs 2009 (Sakarya):Maytap imalathanesinde meydana gelen patlamada 3 işçi yaralandı.
17 Ağustos 2009 (Sakarya):Laboratuvar bölümünde binaların yıkıldığı patlamada 1 işçi öldü, 33 işçi yaralandı.
29 Eylül 2009 (Sakarya):Fitillerin kurumadan kesilmesi kaynaklı patlamada 1 işçi öldü, 1 işçi yaralandı.
11 Şubat 2011 (Sakarya):İmalat bölümündeki patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 14 işçi yaralandı.
30 Haziran 2013 (Sakarya):Yarı mamul deposuna sıçrayan alevler sonucu 15 işçi yaralandı.
14 Aralık 2014 (Sakarya):Üretim bandında meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti.
27 Ocak 2018 (Niğde/Yertaş):Üretim tesisindeki patlamada 2 işçi yaşamını yitirdi.
3 Temmuz 2020 (Sakarya/Hendek):Fabrikadaki ardışık patlamalarda 7 işçi öldü, 127 işçi yaralandı. (Alanda kalan atıkların daha sonra taşınması sırasında yaşanan patlamada 3 asker şehit oldu.)
26 Haziran 2026 (Niğde/Yertaş):Yer altı deposunda meydana gelen patlamada 1 işçi hayatını kaybetti, 1 işçi yaralandı.
Kaynak: Gazete Duvar, Sol Haber, Cumhuriyet, TMMOB, AA, bianet, nihaplus
Evrensel Gazetesi muhabiri Doğa Baskan, gazetenin internet sitesinde yanlışlıkla (sehven) yayınlanan ve fark edildikten hemen sonra kaldırılan bir haber taslağı gerekçe gösterilerek tutuklandı.Avukat Işık, dosyada haberin hiçbir çıktısı olmadığını ve tutuklama kararının ağır olduğunu söyledi.
Doğa Baskan, Fotoğraf: Evrensel
Evrensel Gazetesi Muhabiri ve üniversite öğrencisi Doğa Baskan, gazetenin internet sitesinde yanlışlıkla (sehven) yayınlanan ve fark edildikten hemen sonra kaldırılan bir haber taslağı gerekçe gösterilerek dün (25 Haziran) tutuklandı.
Avukatlarıyla birlikte Basın Suçlarını Soruşturma Savcılığı’na giderek ifade veren Baskan, sevk edildiği Sulh Ceza Mahkemesi tarafından Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 217/A maddesi uyarınca “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlamasıyla cezaevine sevkedildi.
Mahkeme kararında, haberin “kamu barışını bozmaya elverişli olduğu” ve “kaçma şüphesi bulunduğu” iddia edildi. Tutuklanmasının ardından Sincan Kadın Cezaevine götürülen Baskan için Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ve çok sayıda basın meslek örgütü “derhal serbest bırakılma” çağrısında bulundu.
Av. İlke Işık: “Tutuklama çok ağır bir tedbir”
Evrensel Gazetesi Avukatı İlke Işık, Evrensel muhabiri Zeynep Algedik’e söz konusu metnin internet sitesinde çok kısa bir süre kaldığını, kamuoyunda tartışılmadığını ve gündem olmadığını, bu nedenle TCK 217/A maddesinin hiçbir yasal koşulu ve unsuru gerçekleşmediğini anlattı.
Savcılığın bile haberi arattığını ve bulamadığını, dosyada hiçbir internet çıktısı olmadığını aktaran Işık, ayrıca Doğa Baskan’ın kaçma veya delil karartma şüphesinin olmadığını belirterek tutuklama kararının çok ağır bir tedbir olduğunun altını çizdi.
Tutuklu Gazeteciler Listesi
Expression Interrupted verilerine göre halen tutuklu bulunan gazeteciler ve bilinen görevleri aşağıda yer almaktadır.
1
Ali Aslan Kılıç– Today’s Zaman Ankara Parlamento Şefi
2
Ali Ünal– Zaman köşe yazarı16-08-2016
3
Cengiz Oğlağı– Kapatılan DİHA muhabiri19-02-2025
4
Doğa Baskan– Evrensel25-06-2026
5
Elif Bayburt– ETHA editörü06-02-2026
6
Erdal Süsem– Eylül dergisi editörü01-02-2010
7
Ergün Poyraz– Yazar02-10-2025
8
Erol Zavar– Odak dergisi sahibi ve yazı işleri müdürü20-01-2007
9
Hasan Taşar– TRT eski Ankara muhabiri
10
Hatice Duman– Atılım gazetesi sahibi ve yazı işleri müdürü01-04-2003
11
Hidayet Karaca– Samanyolu Yayın Grubu başkanı19-12-2014
12
Kadir Koç– huryol.com İmtiyaz Sahibi24-08-2023
13
Mehmet Akif Ersoy11-11-2025
14
Mehmet Baransu– Taraf gazetesi muhabiri02-03-2015
15
Merdan Yanardağ– TELE1 Genel Yayın Yönetmeni27-10-2025
16
Mustafa Gök– Ekmek ve Adalet dergisi Ankara temsilcisi01-02-2004
17
Müslüm Koyun– ETHA muhabiri06-02-2026
18
Nadiye Gürbüz– ETHA muhabiri06-02-2026
19
Osman Çalık– Samanyolu Haber Radyo yayın yönetmeni
20
Özden Kınık– TRT26-02-2019
21
Pınar Gayıp– ETHA editörü06-02-2026
22
Recai Morkoç– Cihan Haber Ajansı Antalya büro editörü11-01-2022
23
Yıldız Tar– Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni25-06-2026
7 işçinin yaşamını yitirdiği Dilovası Katliamı’nın ardından ailelerin başlattığı adalet nöbeti sonucunda aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu 7 kamu görevlisi tutuklandı. Kararı değerlendiren dava avukatı Umutcan Tarcan cezasızlık rejiminin sokaktaki kararlılıkla aşıldığını belirtirken patlamada ailesini kaybeden Emine Bulut ise 7 aydır ilk defa mutlu olduğunu söyledi.
Mağdur aileleri 20 Mayıs’taki duruşma öncesinde basın açıklaması yaptı, Fotoğraf: Abbas Vural / Niha+
Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirmesine sebep olan patlamanın ardından hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin iki hafta önce Gebze Meydanı’nda adalet nöbetine başlaması sonuç getirdi.
Gebze Cumhuriyet Başsavcılığı dün (25 Haziran) aralarında Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de olduğu yedi müdür ve bir zabıta personeli hakkında yakalama, arama ve el koyma kararı verdi. Bu karar doğrultusunda dün gözaltına alınan sekiz kişiden yedisi bu sabah denetim ve sorumluluk ihmalinden tutuklandı.
Tutuklananlar alınanlar arasında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, Dilovası Belediyesi Eski İmar ve Şehircilik Müdürü (Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı) Hüseyin Öztürk, Dilovası Belediyesi Eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Dilovası Belediyesi Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Dilovası Belediyesi Eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür V. Nizamettin Balcı bulunuyor.
Niha+’ya konuşan dava avukatlarından Umutcan Tarcan gözaltıların işçi ailelerinin kararlı mücadelesinin sonucu olduğunu savundu.
Avukat Umutcan Tarcan, Fotoğraf: Kocaeli Üniversitesi
Türkiye’de pek çok iş cinayeti işlendiğini belirten Tarcan, avukatlık pratiği olarak da, politik pratiklerde de en çok karşılaştıkları konunun iş cinayeti davalarında hem kamu görevlileri hakkında soruşturma izni dahi verilmemesi hem de düzenli olarak bir cezasızlık rejiminin dayatılması olduğunu savundu.
Bunu aşmanın yolunun da sadece mahkemelerde mücadele etmekten değil, mücadeleyi sokağa taşımaktan geçtiğini söyleyen Tarcan, Dilovası ailelerinin de bunu başardığını vurguladı:
“Çok uzun süredir, neredeyse katliamın yaşandığı günden bu yana sadece hukuki mücadeleyi değil, fiili politik mücadeleyi de çok kitlesel, başarılı bir şekilde yürütüyorlar. Eğer böyle bir kamuoyu baskısı oluşturulmasaydı, geçmişte yaşadığımız pek çok deneyimde olduğu gibi yine dosyanın kamu görevlilerinin hiçbir şekilde yargılanmadığı, patronlarla iktidar bürokrasisi arasındaki ilişkinin teşhir edilmediği bir zeminde, kamuoyundan kaçırılarak yürütüleceği pek olasıydı.”
“Tahliyeler durdurulmalı”
Dilovası Belediyesi’nde yaşanan tutuklamalarda Dilovası ailelerinin meseleyi kitleselleştirmesinin çok büyük payı olduğunu söyleyen Tarcan, mücadeleyi devam ettirmenin de gerekli olduğunu belirtti. Dilovası Belediyesi’nin yanı sıra Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Sosyal Güvenlik Kurumu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı gibi kurumların da sorumluluğu olduğunu söyleyen Tarcan, bu nedenle mücadeleyi, politik zeminde de yürüterek bunun devamlılığını sağlamak gerektiğinin altını çizdi.
Tarcan, ailelerin diğer taleplerini de anlattı:
“Aynı şekilde başka talepler de var. Onların da dile getirildiği bir süreç yaşayacağız önümüzdeki dönemde. Bunların başında bu davanın kamuoyundan kaçırılmasının önüne geçilmesi geliyor. Bir an önce davanın Gebze’ye taşınması ve Gebze’de devam ettirilmesi, cezaevi koridorlarından kurtarılması gerekiyor. Ali Osman Akat hakkında da zaten yaşanan güncel gelişmelerden biri o. Öldürme suçundan bir soruşturma başlatıldığını öğrendik. O soruşturmanın en kısa süre içinde tamamlanarak onun da öldürme suçundan yargılanıyor olması gerekiyor. Tahliyelerin durdurulması gerekiyor.”
Emine Bulut: “7 aydır hiç bu kadar mutlu olmamıştım”
Patlamada annesi ve ablasını kaybeden Emine Bulut da duygu ve düşüncelerini Niha+ ile paylaştı:
“Son dönemde hiç bu kadar mutlu olmamıştım. 7 aydır gülmeyen yüzüm iki gündür hep gülüyor. Şükürler olsun. Bu günleri de gördük. Adalet yerini bulmaya başladı. Daha doğrusu adaletin mücadelemizle yerine gelmeye başladığını görmeye başladık.”
Emine Bulut, Fotoğraf: Nazım Özgün Erbulan
Destek gösterenlere teşekkür de eden Bulut, daha fazlası için mücadeleyi de sürdüreceklerini belirtti:
“Sendikalara, sivil toplum kuruluşlarına, halkımıza, bize yardımcı olan ve kol kanat geren, yanımızda olan tüm basın yayın çalışanlarına ayrı ayrı buradan teşekkür ediyorum. Çok mutluyum. İnşallah daha iyisini de göreceğiz. Umarım dahası da olacak.“
Ne olmuştu?
Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde faaliyet gösteren Ravive Kozmetik fabrikasında 8 Kasım 2025 tarihinde meydana gelen çıkan yangında Tuğba Taşdemir (17) ile kuzeni Nisanur Taşdemir (15), Cansu Esetoğlu (15), Hanım Gülek (52), Esma Gikan (31), Şengül Yılmaz (59) ve Tuncay Yıldız hayatını kaybetmişti. Yaşanan patlama, sadece işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması değil, aynı zamanda denetim ile görevli kamu kurumlarının kaçak işletmede kayıt dışı ve çocuk işçi çalıştırılmasına göz yumulması nedeniyle de tartışma yaratmıştı.
Dilovası Katliamı’na yönelik soruşturmada aralarında iş yeri sahiplerinin de bulunduğu yedi kişi tutuklanmış, Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı ve üç zabıta personeli ise görevlerinden uzaklaştırılmıştı. Tutuklanan sanıklardan birisi olan Kurtuluş Oransal, Ceza İnfaz Kurumu’nda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.
Ravive Kozmetik’te yaşanan patlamaya ilişkin davanın ilk duruşması 24 Mart 2026’da, ikinci duruşması ise 20 Mayıs’ta görüldü. Davanın ikinci duruşmasında verilen ara karar ile 3 sanığın tutukluluğunun devamına karar verilirken 3 sanık ise tahliye edilmişti. Fabrika sahipleri ve yakınlarının “olası kast ile ölüme sebebiyet vermek” ile yargılandığı davada verilen tahliye kararları işçi aileleri ve avukatların tepkisine neden olurken, aileler kamu görevlilerine yönelik bir soruşturmanın bir an önce başlatılması gerektiğine de dikkat çekmişti.
Ankara’da NATO Zirvesi öncesi gözaltına alınan 209 kişi arasından 103’ü tutuklandı. Tutuklananlar arasında gazeteci Yıldız Tar da bulunuyor.
Fotoğraf: sendika.org
Ankara’da NATO Zirvesi öncesinde 23 Haziran sabahı düzenlenen ev baskınlarında gözaltına alınan 209 kişinin emniyetteki ifade işlemleri tamamlanarak savcılığa sevk edildi. “Örgüt üyesi olmak” ve “örgüt propagandası yapmak” iddiasıyla gözaltına alınanlar arasından 135’inin emniyet işlemleri tamamlandı.
Tutuklama talebiyle sulh ceza hâkimliğine sevk edilen 129 kişiden 103’ü tutuklandı, 26 kişi hakkında ise adli kontrol kararı verildi.
Tutuklananlar arasında TEMA Vakfı Ankara Temsilcisi Nevzat Özer, Halkevleri GYK üyesi Hediye Yıldırım, Umut-SEN sözcüsü Burcu Arıkan, Kaos GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nden (ÇHD) avukatlar Semra Demir ile avukat Kürşat Bafra ve Doç. Dr. Emel Memiş de bulunuyor.
Gazeteci Yıldız Tar’a “Aile Yılı” soruldu
Kaos GL’nin paylaştığı bilgilere göre gazeteci Yıldız Tar’a ifade işlemleri sırasında NATO’ya ilişkin herhangi bir soru sorulmazken hükümetin ilan ettiği “Aile Yılı” politikalarına ilişkin görüşleri soruldu.
Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin Yıldız Tar’ın tutuklanmasına ilişkin sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşım şu şekilde:
“NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da düzenlenen operasyonlarda gözaltına alınan gazeteci Yıldız Tar, çıkarıldığı sulh ceza hakimliğince tutuklandı. Tar, 23 Haziran’da gerçekleştirilen operasyonlarda gözaltına alınmıştı. Bugün adliyeye sevk edilenler arasında yer alan Tar hakkında tutuklama kararı verildi.
NATO Zirvesi öncesinde gerçekleştirilen operasyon kapsamında gözaltına alınan gazeteci Yıldız Tar’ın tutuklanması, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahaledir
Gazeteci Yıldız Tar’ın derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, basın özgürlüğüne yönelik tüm baskı ve müdahalelere son verilmesi çağrısında bulunuyoruz.”
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı açıklamada, soruşturmanın “terör örgütlerinin ülke genelindeki eylem ve faaliyetlerinin deşifre edilmesine” yönelik olduğunu iddia etti.
Gözaltındaki diğer kişilerin ise emniyetteki işlemleri devam ediyor.
Çiçek: Gözaltıların kamu güvenliğiyle ilişkisi nedir?
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek, Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından yürütülen operasyon kapsamında siyasetçi, sendikacı, gazeteci, akademisyen, avukat ve LGBTİ+ aktivistlerinin gözaltına alınmasını Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine taşıdı. Çiçek’in soru önergesi şu şekilde:
NATO Zirvesi öncesinde aralarında siyasetçi, sendikacı, gazeteci, akademisyen, avukat ve LGBTİ+ aktivistlerinin bulunduğu yüzlerce yurttaşın şafak baskınlarıyla gözaltına alınmasının dayanağı nedir? Bu kişilerin demokratik ve barışçıl faaliyetleri kamu güvenliği tehdidi olarak mı değerlendirilmiştir?
Operasyon Turkuaz kapsamında gerçekleştirilen kitlesel gözaltılar ve toplantı-gösteri yasaklarıyla NATO Zirvesi öncesinde demokratik muhalefetin ve toplumsal itirazların baskı altına alınması mı amaçlanmıştır? Bu uygulamaların kamu güvenliğiyle ilişkisi nedir?
Toplumsal ve siyasal alanda görünürlüğü bulunan gazeteci, avukat, akademisyen, sendikacı ve siyasetçilerin şafak baskınları, kapı kırmalar ve ters kelepçe uygulamalarıyla gözaltına alınmasının amacı nedir? Bu uygulamalarla kamuoyuna ve demokratik muhalefete nasıl bir mesaj verilmek istenmiştir?
Ankara’da 13 gün süreyle tüm toplantı ve gösterilerin yasaklanmasının gerekçesi nedir? Bu yasak kararıyla Anayasa’nın 34’üncü maddesiyle güvence altına alınan toplantı ve gösteri hakkı fiilen ortadan kaldırılmamış mıdır?
Ankara TEM Şube’de gerçekleşen polis şiddetiyle ilgili sorumlu kolluk personeli hakkında idari veya adli soruşturma başlatılmış mıdır? Başlatılmamışsa gerekçesi nedir?
Tutanak tutmak üzere gelen Ankara Barosu yetkilisinin binaya alınmamasının hukuki gerekçesi nedir? Bu uygulama, kolluk görevlilerinin eylemlerinin denetlenmesini engelleyerek cezasızlık pratiğini güçlendirmemekte midir?
Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılacak NATO zirvesi öncesi çok sayıda kişi evlerine yapılan baskınlarla gözaltına alındı. Gözaltına alınan 209 kişi arasında, Devrimci Parti Genel Başkanı Elif Torun Öneren, Halkevleri Genel Yürütme Kurulu üyesi Hediye Yıldırım ve gazeteci Yıldız Tar da var. Dosya hakkında 24 saat avukat kısıtlık kararı verildi.
Fotoğraf: Evrensel
Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılacak NATO zirvesi için Valiliğinin kent genelindeki tüm eylem ve etkinlikleri 13 gün boyunca yasaklamasının ardından, sabah saatlerinde NATO karşıtı protestolara katılanların evlerine düzenlenen baskınlar ile 209 kişi gözaltına alındı.
Sabah saatlerinde yapılan eş zamanlı ev baskınlarında, aralarında Yeni Demokrat Gençlik (YDG), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Özgür Üniversite Hareketi, Çağdaş Hukukçular Derneği, Halkın Hukuk Bürosu ve Güvencesiz İşsiz İşçiler Sendikasının (UMUT-SEN) da bulunduğu kurumlardan çok sayıda kişi gözaltına alındı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yaptığı açıklamaya göre, toplamda 241 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken 209 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar hakkında 24 saatlik avukat kısıtlılık kararı verildi.
Sokak hayvanlarının toplatılmasına tepki
Ankara Valiliği, 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi öncesinde, “zirve güvenliğinin sağlanması” gerekçesiyle 28 Haziran saat 00.00’dan 10 Temmuz saat 23.59’a kadar çeşitli yasaklar uygulanacağını duyurmuştu.
Öte yandan NATO Zirvesi öncesi Ankara İl Emniyet Müdürlüğü, delegasyonun geçeceği güzergahlar ve konaklama alanları başta olmak üzere sokaklardaki köpeklerin toplatılmasını istedi. Belediyelere gönderilen ve sokak hayvanlarının toplatılması istenen yazıya, başta hayvan hakları savunucuları olmak üzere birçok kesimden tepki geldi.
İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları’ndan Melodi Zengin, “Katil NATO için hayvanların toplatılmasını kabul etmiyoruz” dedi. Zengin, hayvanların toplatılmasının tamamen “insan merkezci” ve ekolojik bütünselliği reddeden bir bakış açısının ürünü olduğunu belirtti.
Yasaklara ilişkin Ankara Valiliği’nin yapmış olduğu basın açıklaması ise şu şekilde:
“Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek olan 36. NATO Zirvesi kapsamında; gerek zirve güvenliğinin sağlanması gerek kamu düzeninin korunarak vatandaşlarımızın huzur ve güvenliğinin sürdürülebilmesi amacıyla gerekli güvenlik tedbirleri alınmış olup bu doğrultuda aşağıdaki kararlar alınmıştır.
2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 6–10 ve 22. maddesinde “parklarda, mabetlerde, kamu hizmeti gören bina ve tesislerde ve bunların eklentilerinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisine 1 km uzaklıktaki alan içerisinde toplantı yapılamaz. Genel meydanlardaki toplantılarda halkın ve ulaşım araçlarının gelip geçmesini sağlamak üzere Valilik ve Kaymakamlıklarca yapılacak düzenlemelere uyulması zorunludur” hükümlerine aykırı eylem/etkinliklerin önlenmesi amacıyla;
2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesinde “Bölge valisi, vali veya kaymakam, milli güvenlik kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, belirli bir toplantıyı bir ayı aşmamak üzere erteleyebilir veya suç isleneceğine dair açık ve yakın tehlike mevcut olması halinde yasaklayabilir” hükmü,
“5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 11/C maddesinde“İl sınırları içinde huzur ve güvenliğin, kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, kamu esenliğinin sağlanması ve önleyici kolluk yetkisi Valinin ödev ve görevlerindendir. (Ek cümle: 25/7/2018-7145/1 md.) Bunları sağlamak için Vali gereken karar ve tedbirleri alır.” hükmüne istinaden;
NATO Zirvesi ile ilgili misafirlerin konaklama yapacağı ve toplantının yapılacağı yerlerde daha önce çeşitli gruplar tarafından yapılan eylemler ve bu grupların sosyal medya aracılığıyla yapılan çağrıları da göz önüne alındığında;
Milli güvenliğin, ülkemizin itibarının, vatandaşların huzur ve güvenliğinin, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, başkalarının hak ve özgürlükleri ile zirveye katılacak heyetlerin can güvenliklerinin en üst seviyede korunması amacıyla;
İLİMİZ GENELİNDE,
Zirvenin yapılacağı alanlar, delegasyonun konaklayacağı yerler ve geçiş yapacağı güzergahlar başta olmak üzere belirlenen hassas bölgelere yetkisiz araç ve şahısların girişinin engellenmesi,
Söz konusu tarihler arasında ilimiz hava sahasında (Valilik izni haricinde) her türlü insansız hava aracı (drone vb.) uçuşunun yasaklanması,
Açık ve kapalı alanda yapılacak toplanma, toplantı ve gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, açlık grevi, oturma eylemi, protesto eylemi, miting, stant açma, çadır kurma, el ilanı/bildiri/broşür dağıtma, afiş/pankart asma vb. eylem/etkinliklerin 5442 Sayılı Kanun’un 11/C maddesi ve 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi kapsamında 28 Haziran 2026 günü saat 00.00’dan 10 Temmuz 2026 günü saat 23.59’a kadar (13 gün) süre ile YASAKLANMASI hususunda gerekli kararlar alınmıştır.
12. Trans Onur Yürüyüşü’nü takip eden Niha+ editörü Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik’in de aralarında bulunduğu on kişi savcılık ifadelerinin ardından serbest bırakıldı.
Foto: Doğa Tekneci / Niha+
İstanbul Trans Onur Haftası’nın çağrısıyla Kadıköy Kalamış’ta gerçekleşen 12. Trans Onur Yürüyüşü’nü takip eden editörümüz Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik gözaltına alındı. Polis etkinlik sonrası 10 kişiyi gözaltına aldı.
Gözaltına alınanlar, polis ekipleri tarafından Aksaray’da bulunan Vatan Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüler. Burada sağlık kontrolünden geçtikten sonra savcılık tarafından ifadeleri alındı. İfade alma işlemleri Özgürlükçü Hukukçular Derneği (ÖHD) ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul şubeleri ile İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi avukatları hazır bulundu. Savcılık sorgusunda 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ettikleri iddia edilen niha+ editörü Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik dahil 10 kişi savcılık kararıyla serbest bırakıldı. Gözaltılar Aksaray’dan Sancaktepe’de bulunan Feriha Öz Acil Durum Hastanesi’ne götürüldükten sonra gece yarısı serbest kaldı.
Trans Onur Yürüyüşü katılımcıları serbest kaldıktan sonra yaptıkları kısa açıklamada, bütün engellemelere rağmen “Buradayız, vazgeçmiyoruz, direneceğiz” dediler.
🏳️⚧️ 12. Trans Onur Yürüyüşü'nde gözaltına alınan 10 kişi, serbest bırakıldıktan sonra açıklamada bulundu. pic.twitter.com/eEYVINHPRK
Bu yıl “Tahayyül” temasıyla düzenlenen 12. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü, yasak kararlarına rağmen Kadıköy’de gerçekleştirildi. İlk yasak kararı Taksim için İstanbul Valiliği tarafından duyuruldu. Ardından da Kadıköy Kaymakamlığı yasak kararı aldı.
Yasak kararlarına rağmen bir araya gelen hak savunucuları, “Deniz’den Arya’ya Poyraz olup eseceğiz” yazısının olduğu pankartla yürüdü. Yürüyüşe katılanlar yürüyüş boyunca “Transfobik devlet, yıkılacak elbet” sloganı attı.
Ablukalara ve engellemelere rağmen bir araya geldiklerini vurgulayan translar, “Çünkü biz tahayyül ederiz ve gerçek olur” dedi.
“Şehri dönüştürdük”
Basın açıklamasında, bu yılın teması hatırlatılarak “Ne demiştik bu yıl; özgürce hayal kurabilmek politik bir eylemdir. Her şeyi dönüştürmek mümkündür ve her şey sorgulanabilir. Dediğimizi de eyledik; özgürce hayal kurduk, şehri ve alışılagelmiş yolları dönüştürdük” dendi.
Açıklama şöyle devam etti:
“Son yıllarda olduğu gibi yine tüm şehri ablukaya alıp bizi engellemeye çalıştılar. Ancak yine buradayız. Birbirimizi sokaklarda, kentin dört bir yanında bulduk. Birbirimize çare, nefes olduk.
Yok 11., yok 12. Yargı Paketi, yok pandemiden beri devam eden fiili hormon kısıtlamaları, beden uyum süreci yaşının anayasaya aykırı biçimde yükseltilmesi… Hukuksuzca hormon kullanımını kısıtlamaya kalktılar. Ama tüm bu politikalara rağmen biz dönüyoruz; hormonlu dönüyoruz, hormonsuz dönüyoruz. Kendi kaynaklarımızla, dayanışmamızla ve onlara rağmen dönüyoruz.”
“Tüm engellemelere rağmen vazgeçmeyeceğiz”
Bu yıl baskı ve şiddeti en yoğun hissettikleri dönemlerden birini yaşadıklarını belirten translar, tüm engellemelere rağmen bir araya gelmekten ve örgütlenmekten vazgeçmeyeceklerini ifade etti.
“Gerek hormon kısıtlamalarına karşı hastane önlerindeydik, gerekse nefret politikalarını ifşa etmek için metrolarda ve sokaklardaydık” diyen translar, mücadeleyi sürdürme kararlılıklarını vurguladı.
Eylem sona erdikten sonra alandan ayrılan LGBTİ+’lar, kafelerde otururken, araçlarında ve taksilerde seyahat ederken polis tarafından tek tek gözaltına alındı.
Gözaltına alınanlar arasında haber takibi yapan editörümüz Doğa Tekneci ve gazeteci Yusuf Çelik de olmak üzere en az on kişi gözaltına alındı.
Gözaltına alınanların Vatan Caddesi’nde bulunan İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürülecekleri öğrenildi.
Eylem sona erdikten sonra alandan ayrılan LGBTİ+’lar, kafelerde otururken, araçlarında ve taksilerde seyahat ederken polis tarafından tek tek gözaltına alındı. pic.twitter.com/oogMqB0xIh
Bu arada Kadıköy Kaymakamlığı bir açıklama yayınlayarak, “Pride Takvimi Yayında” başlığıyla sosyal medya üzerinden duyurulan etkinliklere ilişkin olarak, 21 Haziran Pazar günü 00.01 ile 23.59 saatleri arasında Kadıköy sınırları içindeki tüm açık alanlarda toplantı, yürüyüş, basın açıklaması, oturma eylemi, stant açma, çadır kurma, bildiri dağıtma, protesto ve benzeri eylem/etkinliklerin yasaklandığını duyurdu.
Kaymakamlık yasak gerekçesini 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesi ile 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’nun 32/ç maddesine dayandırdı. Açıklamada, sosyal medya paylaşımlarından hareketle etkinliğin “genel ahlaka aykırı” olduğu, “toplumda infial uyandırabileceği”, “milli, vicdani ve insani değerlere dokunabileceği” ve “toplumsal iç barışı tehdit edebileceği” savunuldu.
Kaymakamlık ayrıca etkinlikleri gerçekleştirecek kişiler ile yurttaşlar arasında “sözlü ve fiziksel provokatif amaçlı olaylar” yaşanabileceğini ileri sundu.
DİSK Basın-İş’ten açıklama
Gazeteci Doğa Tekneci ve Yusuf Çelik’in gözaltına alınmalarını kamunun haber alma hakkına ve LGBTİ+’ların görünürlüğüne yönelmiş bir baskı olduğunu söyleyen DİSK Basın-İş, yaptığı açıklamada gazetecilerin derhal serbest bırakılmasını talep etti.
🏳️⚧️ 12. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü kapsamında en az 10 hak savunucusuyla birlikte gazeteciler Yusuf Çelik ve Doğa Tekneci de gözaltına alındı.
Barışçıl bir şekilde gerçekleştirilen bir yürüyüşü takip eden gazetecilerin gözaltına alınması kabul edilemez. Basın ve ifade… pic.twitter.com/9Mffs4WJni
Özel sektör öğretmenleri, taban maaş ve güvenceli çalışma talebiyle sürdürdükleri açlık grevinde bir haftayı geride bıraktı. Babalar Günü’nde konuşan öğretmenler, tüm baskı ve müdahalelere rağmen çocuklarına daha adil bir gelecek bırakmak için mücadeleden vazgeçmeyeceklerini ifade etti.
Foto: Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası
Özel sektör öğretmenlerinin başlattığı açlık grevi, bir haftayı geride bıraktı.
Taban maaş, güvenceli sözleşme, adil atama ve daha iyi çalışma koşulları gibi hakları için Ankara’ya giden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyeleri, yıllardır karşılanmayan talepleri için 14 Haziran’da açlık grevine başlama kararı almıştı.
Bir haftadır süren eylemlerde uygulanan polis şiddetine rağmen öğretmenler, somut ve kalıcı çözümler üretilmesi talebi ile açlık grevlerini sürdürüyor. Ankara’daki açlık grevine ek olarak ülkenin diğer şehirlerinde de özel sektör öğretmenleriyle dayanışma eylemleri düzenlenirken bu açıklamalara da polis saldırıları ve gözaltılar gerçekleşiyor.
Muhalefet partileri, milletvekilleri ve sivil toplum kuruluşları öğretmenlere desteklerini açıklıyor. Ayrıca TBMM’de yer alan Milli Eğitim Komisyonu’nun olağanüstü toplanmasını talep ettiler.
Aileleri ve çocukları eşliğinde mücadeleye devam eden öğretmenler ile babalar gününde, onları açlık grevine iten çalışma koşullarını, gösterilen desteğe ilişkin düşüncelerini ve taleplerini konuştuk.
“Açlık grevinden başka bir yol bırakmadılar”
Niha+’ya konuşan 59 yaşındaki emekli sınıf öğretmeni Hasan Köroğlu, 9 yıldır özel sektörde çalıştığını belirtirken açlık grevine başlama kararlarının sektördeki çalışma koşullarının bir sonucu olduğunu kaydetti.
Asgari ücret düzeyinde maaşlar aldıklarını belirten Köroğlu, yaptıkları işin kamusal niteliğini dikkat çekti:
“Bu sektördeki çalışma koşulları hepinizin malumu. Asgari ücrete veya onun bir tık üzerine çalışıyoruz. Yaptığımız iş kamusal ve nitelikli bir iş olmasına rağmen yıllardır hiçbir denetim yapılmıyor. Tamamen patronların insafına terk edilmiş durumdayız. Yıllardır Ankara’ya gelerek Milli Eğitim Bakanlığı’na taleplerimizi dile getirmeye çalışıyoruz ancak bu talepler asla karşılık bulmuyor. Bu nedenle artık en kutsal varlığımız olan yaşamlarımızı ortaya koymak zorunda kaldık. Bize başka bir yol bırakmadılar çünkü…”
Muhalefetin desteğini önemli bulduklarını belirten Köroğlu, 8 gündür ne bakanlık ne de hükümet yetkilileri tarafından herhangi bir açıklama yapılmadığını da söyleyerek öğretmenlerin taleplerini de sıraladı:
“Üç temel talebimiz var. İlk olarak 2014’teki taban maaş uygulamasının geri gelmesini istiyoruz. İkincisi, öğretmenleri özel okul sahiplerinin insafına bırakan, yaz aylarında maaş almamızı engelleyen ve bunun gibi birçok mağduriyet yaşatan sözleşmelerin yasaklanarak güvenceli sözleşme düzenlemelerinin yapılması. Üçüncüsü ise bugün kırıntısından bile bahsedilemeyecek özlük haklarımız. Devlet, kendi çalışanlarına sunduğu koşulları özel sektörde çalışan öğretmenler için de denetlemeli.”
Özel sektör öğretmenleri, aileleriyle beraber açlık grevinde.
Köroğlu, iki kızı olduğunu ve mücadeledeki temel motivasyonunun da onlara aydınlık bir gelecek bırakmak olduğunu söyledi:
“Ben en fazla 2-3 yıl daha öğretmenlik yapacağım. Ancak iki kız babası olarak vicdani sorumluluğum ve çocuklarımı yetiştirme biçimim bir mücadeleyi gerektiriyor. Az önce bir öğretmen arkadaşımı yapacağımız basın açıklamasına çağırdım ve bulaşıkçılık yaptığı için gelemeyeceğini söyledi. Bu düzenin değişmesi gerekiyor.”
Açlık grevine de bu nedenle başladıklarını ifade eden Köroğlu, günlerdir gözaltı ve biber gazı gibi muamelelere maruz kaldıklarını belirtirken sürdürdükleri açlık grevininin ise kendi istekleri sonucunda değil, çocuklarına bırakmak istedikleri “aydınlık gelecek” sonucunda şekillenen bir zorunluluk olarak değerlendirdi.
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Genel Başkanı Eren Edebali ise ailelerin desteğinin önemine dikkat çekerken, mücadelelerinin kitlelere ulaştığını, destek ve dayanışmanın ise yoğun olduğunu belirtti.
“Değiştirmek için mücadele etmek zorundayız”
Çok sayıda öğretmenin ailelerini geride bırakarak Ankara’da olduğunu belirten Edebali, burada çocukların babalarını özlediğini ama aynı zamanda onlarla gurur da duyduklarını vurguladı:
“Toplumun yüzü buraya doğru baktığında meselemizin ne kadar sahici olduğuyla ilgili de mesaj veriyor. Sorunlarımızın ciddi, taleplerimizin hayata geçmesinin yaşamsal olduğunu buradan da anlayabilirsiniz. Bugün babalar günü. Ben de bir babayım ve üç yaşında bir çocuğum var. Bu elbette özlem demek. Bizim uzak kaldığımız kadar yakınlarımız da bizden uzakta kalıyor. Onlar özlüyor, endişe duyuyorlar elbette ama gurur da duyuyorlar.”
Bu duyguları yakınlarıyla yaptığı telefon görüşmelerinde fark ettiğini söyleyen Edebali, özlem ya da diğer hisler üzerinden konuşacak olursak bu mücadelenin en çok da onlar için olduğunu belirtiyor:
Daha iyi bir yaşam için bazı şeylerin değişmesi gerektiğini vurgulayan Başkan Edebali, değiştirmek için de mücadele şart olduğunu söylüyor.
Bu koşulların Milli Eğitim Bakanlığı ve patronlar tarafından dayatıldığını da vurgulayan Edebali, geçim sorunu, işsizlik ve diğer hak gasplarının günün sonunda sadece öğretmeni değil onun ailesini de etkilediğini hatırlatıyor:
“Vatandaşlar bu eyleme sahip çıkmalı çünkü mesleğin zayıfladığı, her anlamı ile gerilediği bir dönemde; bu koşulların yansıdığı ilk yerlerden birisi eğitim alanları. Eğitim bugün her hanenin sorunu. Sermayenin önü açıldı. Kamusal eğitim zayıfladı. Öğrenciler sabuna, bir öğün yemeğe ihtiyaç duyuyor. Aileler özel okullara yönlendiriliyor. Mesem projesi sermaye büyüsün, çocuklar ucuz iş gücü olarak görülsün diye yürütülüyor. “Eğitim”, organize sanayi bölgelerine yayılmış durumda. Mücadelemiz patron düzenine karşı ve buradaki başarı herkesi etkileyecek.”