5 yılın ardından Deniz Poyraz cinayeti

Deniz Poyraz davası, Türkiye’nin aydınlatılmamış siyasi cinayetler pratiğinin bir sembolü olarak duruyor. Ailenin ve Kürt siyasetinin adalet talebinin merkezinde ise başından beri dile getirilen o somut gerçeklik yer alıyor: Yalnızca tetiği çeken failin değil, katliamın arkasındaki azmettiricilerin ve karanlık ilişkiler ağının da yargı önüne çıkarılması.

Deniz Poyraz cinayetinden sonra kadınların yaptığı eylemden bir kare

Türkiye siyasi tarihine bir başka “aydınlatılmayan karanlık sayfa” olarak geçen Deniz Poyraz cinayetinin üzerinden tam 5 yıl geçti. 17 Haziran 2021’de, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İzmir İl Örgütü binasına gündüz saatlerinde elinde silahla giren Onur Gencer adlı saldırgan, parti çalışanı Deniz Poyraz’ı katletmişti. Sadece İzmir’i değil, tüm Türkiye’yi sarsan bu siyasi cinayet, gerilimli duruşmaları, araştırılmayan SADAT ve Suriye bağlantıları, mahkeme salonunda mağdurlara sıkılan biber gazları ve avukatların “dosya karartılıyor” itirazları eşliğinde tarihteki yerini aldı.

Deniz Poyraz’ın katledildiği o günden yargılamanın bittiği ana kadar neler yaşandı? Faile ne ceza verildi ve asıl önemlisi cinayetin arkasındaki perde aralanabildi mi?

Şair Eşref Bulvarı’nda katliam

Tarihler 17 Haziran 2021, saat 11.05’i gösterdiğinde, İzmir’in en işlek noktalarından Konak’taki Şair Eşref Bulvarı’nda bulunan HDP İzmir İl Başkanlığı binası planlı bir siyasi cinayete sahne oldu. Emniyet güçlerinin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu ve çadırlı bir eylemin devam ettiği bir ortamda, Onur Gencer Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden aldığı belgeyle temin ettiği Ruger marka tabancasıyla elini kolunu sallayarak içeri girdi.

İçeride tesadüf eseri o an yalnızca annesinin yerine partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz vardı. Gencer, silahındaki mermileri Deniz Poyraz’ın üzerine boşaltarak yaşam hakkını elinden aldı. Cinayetin ardından binanın içinde fotoğraflar çeken ve yine hiçbir engele takılmadan aşağı inen katil, kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alındı. Failin yakalandığı an polislerin kendisine “İsmin ne abicim?” şeklindeki toleranslı yaklaşımı, davanın ilerleyen aşamalarındaki “cezasızlık” ve “korunma” iddialarının ilk sinyaliydi.

Failin profili

Olayın ardından en çok tartışılan konu, 27 yaşındaki Onur Gencer’in profili ve devlet/paramiliter yapılarla olası bağlantılarıydı. Sosyal medya hesapları incelendiğinde, Gencer’in Suriye’de, Halep ve Münbiç, elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle “Görev dönüşü” notuyla paylaştığı fotoğraflar ortaya çıktı.

Onur Gencer

İnsan hakları savunucuları ve vekiller, Gencer’in Suriye’de yaklaşık 45 gün geçirdiğini ve paramiliter bir yapı olan SADAT tarafından eğitildiğini iddia ederek konuyu Meclis’e taşıdı. İddiaların büyümesi üzerine SADAT resmi bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve dosya savcılığı da bu açıklamayı baz alarak iddiaları soruşturmaya gerek duymadı. SADAT’ın o dönemki açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Şirketimizin İzmir HDP il binasına yapılan saldırının faili Onur Gencer isimli teröristle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur… Şirketimiz tarafından Suriye’de veya başka bir yerde herhangi bir kimseye eğitim verilmemiştir, verilmemektedir.”

Dava dosyasına giren HTS kayıtlarında Gencer’in olay öncesi ve sonrasında aradığı isimler, cihatçı gruplarla olası ilişkileri ve aşırı sağcı bağlantıları hiçbir zaman derinlemesine araştırılmadı; dosya sadece Gencer’in “bireysel eylemi” olarak çerçevelendi.

Adliye koridorlarında gerilim

Soruşturmanın sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak iddianameye dönüştürülmesi, avukatların “dosya apar topar kapatılmak isteniyor” tepkisine neden oldu. İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan yargılama süreci, Cumhuriyet tarihinin adil yargılanma hakkı açısından en sorunlu davalarından birine dönüştü.

Duruşmalar süresince, sanık Onur Gencer’e mahkeme heyeti tarafından “tolerans” alanı açıldı. Failin mağdur aileye ve avukatlara yönelik kışkırtıcı ve rahat tavırları engellenmezken, adil yargılanma ve delillerin toplanmasını talep eden hukukçular sürekli baskılandı. Güvenlik gerekçesiyle duruşmaların Aliağa’daki Şakran Cezaevi Yerleşkesi’ne taşınmasının ardından kriz daha da büyüdü. Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması, jandarmanın x-ray dayatması ve nihayetinde mahkeme salonunun içinde avukatlara ve izleyicilere biber gazı sıkılması davanın utanç tablolarından biri olarak kayıtlara geçti.

Katil yerine aileye soruşturma

Dava sürecinde Poyraz ailesinin avukatlarından Türkan Aslan Ağaç liderliğindeki hukukçular, bu olayın adli bir vaka olmadığını vurguladı.

Ancak yargı mekanizmasının okları mağdur aileye çevrildi. Deniz Poyraz’ın babası Abdüllillah Poyraz, kızının katledilmesinin ardından verdiği bir röportajdaki sözleri cımbızlanarak “örgüt propagandası” suçlamasıyla yargılandı. Kamuoyu tepkisi sonrası beraat etti. Sadece baba değil, anne Fehime Poyraz da adliye önlerindeki isyanı ve protestoları nedeniyle defalarca emniyet ve savcılık baskısına, çeşitli soruşturmalara maruz kaldı.

Karar: ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl

Mahkeme heyeti, Gencer’i “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan indirimsiz ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca “mala zarar verme” suçundan 4 yıl, “konut dokunulmazlığını ihlal” suçundan 2 yıl ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefetten 3 yıl olmak üzere toplam 9 yıl ek hapis cezası verildi. Şubat 2023’te açıklanan gerekçeli kararda mahkeme heyeti, sanığın pişmanlığa yönelik somut bir söz veya davranışının bulunmadığını, kişiliği ve suç işleme eğilimi nedeniyle “yeniden suç işlemekten çekineceği yönünde olumlu bir kanaatin oluşmadığını” kaydetti.

Karar duruşması sonrasında konuşan anne Fehime Poyraz, kararı eleştirerek “Neden katili savunuyorsunuz? Bir yerlerden silah eğitim aldı. Kızımın kanı oraya döküldü. Adaletin eşit olması lazım, hepimiz beraber yaşıyoruz” dedi.

TBB Başkanı Sağkan, kararın ardından bianet’e yaptığı değerlendirmede, sanığın fiili gerçekleştirdiğinin zaten herkesçe bilindiğini, ancak müşteki vekillerinin davaya katkı sunmasının hukuksuz bir kararla engellenmesiyle olayın arkasındaki azmettiricilerin araştırılmasına yönelik taleplerin etkin şekilde sunulamadığını belirtti. Sağkan’a göre bu nedenle “adil bir yargılamadan ve her türlü tartışmadan uzak şekilde maddi gerçeğe ulaşıldığı konusunda kamu vicdanının tatmin olduğundan bahsedilemez.” Sağkan, usul hatalarının davayı istinaftan veya Yargıtay’dan döndürebileceğini, bu olmasa bile dosyanın Anayasa Mahkemesi’nden ya da nihayetinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) hak ihlali kararıyla geri döneceğini öngördü.

İstinaf ve yargıtay: Hızlı onama

Dava avukatlarının itirazıyla dosya 13 Mart 2023’te İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Daire, kararı önce “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul gerekçeleriyle bozdu. Yerel mahkeme düzeltmeleri yaparak dosyayı 31 Ağustos’ta yeniden istinafa gönderdi. İstinaf mahkemesi 11 Ekim 2023’te, sadece kırk günlük bir incelemenin ardından, “mahkûmiyet kararında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılığın bulunmadığı, delillerde ve işlemlerde herhangi bir eksiklik olmadığı” gerekçesiyle itirazları esastan reddederek kararı onadı.

Avukat Türkan Aslan Ağaç, istinafın bu hızlı kararına dikkat çekerek “Dosyayı bir an önce sadece tetikçi Onur Gencer’e verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” değerlendirmesini yaptı; soruşturma ve kovuşturma boyunca cinayetin arkasındaki isimlerin ortaya çıkarılması için yapılan çabaların sonuçsuz kaldığını belirtti. Sanık tarafı da kararı temyiz etti: Gencer’in avukatı Ahmet Can Gürlek, müvekkilinin “haksız tahrik” altında hareket ettiğini, Suriye, Diyarbakır ve Batman’daki görevleri sırasında saldırılara maruz kaldığını ve akıl sağlığının yargılama sürecinde yeterince incelenmediğini öne sürerek cezanın hafifletilmesini istedi.

Dosya bu haliyle Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının “delillerin toplanmadığı, etkili bir soruşturma ve kovuşturma yürütülmediği” yönündeki başvurularının reddedilmesini istedi. Cinayetin beşinci yıldönümüne kadar ulaşılan bilgilere göre dosya, kesinleşmiş bir Yargıtay kararı beklemeden bu aşamada bekliyor. TBB Başkanı Sağkan’ın 2022’de işaret ettiği Anayasa Mahkemesi ve AİHM yolu, dolayısıyla hâlâ açık bir ihtimal olarak duruyor.

Katil ceza aldı, soru işaretleri sürüyor

Beş yıllık sürecin sonunda ortaya çıkan tablo şu: Onur Gencer, doğrudan işlediği fiil nedeniyle ağırlaştırılmış müebbet ve 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu karar istinaf tarafından onandı ve şu an Yargıtay önünde. Ancak dava avukatlarının ısrarla gündeme getirdiği SADAT bağlantısı, Suriye’deki ilişkiler ve saldırıyı “azmettiren” olup olmadığı sorusu, mahkeme kayıtlarına göre etkin bir şekilde araştırılmadı. DEM Parti’nin dosya üzerine yayımladığı değerlendirmede de bu durum, “siyasi saikle işlenmiş cinayetlerin ardındaki gerçekliğin yargı eliyle hasır altı edilmesi” olarak nitelendiriliyor.

Anne Fehime Poyraz, kızının öldürülmesinin ikinci yılında “Sorumluların hesap vermesi için mücadelemizi sürdüreceğiz” derken, sonrasında “Katile yardım edenlerin de cezalandırılmasını istiyorum” demişti.

Beş yıl sonra dosya, hukuki olarak hâlâ kapanmamış, kamuoyu vicdanında ise Deniz Poyraz cinayeti, aydınlatılmamış bir siyasi cinayet olarak anılmaya devam ediyor.

Kronoloji: Deniz Poyraz Cinayeti ve 5 Yıllık Adalet Arayışı

17 Haziran 2021’de İzmir HDP İl Binası’nda Deniz Poyraz’ın katledilmesiyle başlayan, Suriye bağlantılarından mahkeme salonlarındaki krizlere, İstinaf’tan Yargıtay’a kadar uzanan 5 yıllık “aydınlatılmayan” dava sürecinin adım adım dökümü.
Saldırı Öncesi (2020 – 2021)

Suriye Trafiği ve Silah Temini

Onur Gencer’in Suriye’de (Halep ve Münbiç) elinde uzun namlulu silahlarla ve Bozkurt işaretiyle çektirdiği “Görev dönüşü” fotoğrafları ortaya çıktı. İnsan hakları savunucuları tarafından 45 gün boyunca SADAT’tan eğitim aldığı iddia edildi (SADAT iddiaları reddetti). Gencer, Gaziemir Emniyet Müdürlüğü’nden belge alarak Ruger marka bir tabanca temin etti.
17 Haziran 2021 | Saat: 11.05

Şair Eşref Bulvarı’nda Katliam

Polislerin binanın hemen önünde sürekli nöbet tuttuğu bir ortamda elini kolunu sallayarak HDP binasına giren Gencer, partide nöbetçi olarak bulunan Deniz Poyraz’ı katletti. Binanın içinde fotoğraflar çekip aşağı inen fail, polislerce “İsmin ne abicim?” sözleriyle gözaltına alındı.
Eylül 2021

Apar Topar Hazırlanan İddianame

Soruşturma sadece 2,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı. Dosyada HTS kayıtları, failin olay öncesi ve sonrasındaki temasları ile aşırı sağ/cihatçı gruplarla ilişkileri derinlemesine incelenmedi; cinayet sadece “bireysel bir eylem” olarak çerçevelendi.
2021 – 2022

Gerilimli Duruşmalar ve Aileye Soruşturma

İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda sanığa toleranslı yaklaşılırken, duruşmaların Şakran Cezaevi’ne taşınması kriz yarattı. Salonda biber gazı kullanıldı. Bu süreçte asıl failler aranmazken baba Abdüllillah Poyraz “örgüt propagandası” iddiasıyla yargılanıp beraat etti; anne Fehime Poyraz emniyet baskılarına maruz kaldı.
Aralık 2022 – Şubat 2023

Karar: Ağırlaştırılmış Müebbet ve 9 Yıl

Yetki belgeli avukatların içeri alınmaması ve x-ray dayatması nedeniyle avukatlar son duruşmaları boykot etti. Gencer’e “tasarlayarak kasten öldürme”den ağırlaştırılmış müebbet, diğer suçlardan ise 9 yıl hapis cezası verildi. Gerekçeli kararda failin hiçbir pişmanlık emaresi göstermediği vurgulandı.
13 Mart 2023

İstinafın Usulden Bozma Kararı

Dosya İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi’ne taşındı. Mahkeme, “kâtibin imzasının bulunmaması” ve “kararın taraflara tebliğ edilmemesi” gibi usul eksiklikleri nedeniyle dosyayı yerel mahkemeye geri gönderdi.
11 Ekim 2023

İstinaftan 40 Günlük Hızlı Onama

Eksikliklerin giderilmesinin ardından 31 Ağustos’ta tekrar İstinaf’a giden dosya, sadece 40 günlük bir inceleme ile esastan onandı. Avukatlar bu hızlı onamayı, “Dosyayı sadece tetikçiye verilen ceza ile kapatmaya çalışıyorlar” şeklinde yorumladı.
2024 – 17 Haziran 2026

Yargıtay Süreci ve Kapanmayan Dosya

Dosya Yargıtay 1. Ceza Dairesi önüne geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, aile avukatlarının etkili soruşturma yapılmadığı yönündeki itirazlarının reddini talep etti. Cinayetin 5. yılında dosya kesin kararını beklerken, TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın işaret ettiği AYM ve AİHM’den dönebileceği ihtimali masada duruyor.

Kaynak: bianet, T24, Diken, Cumhuriyet, Mezopotamya Ajansı

İsviçre “on milyon sınırlandırmasına hayır” dedi

İsviçre’de pazar günü gerçekleştirilen referandumda seçmenler, ülke nüfusunu on milyonla sınırlandırmayı öngören İsviçre Halk Partisi’nin mülteci karşıtı girişimini yüzde 54,8 oranında reddetti. Aynı gün, seçmenlerin yüzde 53’ü askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu ise destekledi.

Fotoğraf: Swissinfo.ch

İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gitti. Araştırma enstitüsü gfs.bern‘in açıkladığı sonuçlara göre seçmenler, “On milyona hayır” göç girişimini yüzde 45,2’ye karşı yüzde 54,8 çoğunluğuyla reddetti.

Swissinfo.ch, katılım oranının yüzde 58 olduğunu ve bu oranın önceki oylamalara kıyasla daha yüksek olduğunu kaydetti. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ise ulusal seçimlerde oy hakkı yok.

İsviçre’nin Neuchâtel kantonunda seçmenlerin yüzde 67,3’ü “hayır” derken bu oran Cenevre’de yüzde 65,4, Vaud’da ise yüzde 64,5 oldu. Reddin en güçlü çıktığı yer ise yüzde 73,5 oranla Almanca konuşan Basel-Şehir kantonu oldu. Sonuçlara göre İsviçre’nin kuzeydoğusundaki kırsal kanton Appenzell İç Roden, yüzde 65,9 oranında “evet” dedi. SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyordu.

SVP başkanı Marcel Dettling, İsviçre kamu radyosu SRF’e yaptığı açıklamada, kırsal kesimin açıkça “evet” dediğini fakat şehirlerin dengeyi değiştirdiğini söyledi.

Seçmenler AB ile ilişkileri korudu

SVP’nin referandumu destekleme amacı, 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet olarak duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmek ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmak. Nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde Avrupa Birliği (AB) ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep edilmişti.

"Kişilerin Serbest Dolaşımı" anlaşması, AB vatandaşlarının vize veya oturum izni zorunluluğu olmadan üye ülkelerde seyahat etmesi, çalışması ve ikamet etmesini sağlayan anlaşmadır. Serbest Dolaşım (Free Movement), sınır kontrolünün ötesinde başka bir ülkede yasal olarak yaşama, çalışma, okuma ve eşit haklardan yararlanma güvencesidir. 

SVP, aşırı kalabalık trenleri, tıkanan yolları ve dar konut piyasasının tümünü “kontrolsüz” göçe bağlıyordu. İsviçre’nin nüfusu şu an 9,1 milyon, 2002’de ülkenin AB ile serbest dolaşım anlaşmasının yürürlüğe girmesinden bu yana yüzde 23 artış kaydedildi. Oylamadan “evet” sonucu çıksaydı İsviçre, AB’den gelen göçü kesmek ve sığınma taleplerini kısıtlamak gibi bazı tedbirler alacaktı. Hükümet, bunun bedelinin AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesi olabileceği yönünde uyarıda bulunmuştu. Çünkü AB ile serbest dolaşım anlaşması, İsviçre’nin AB’ye entegrasyonunun temel taşı olarak duruyor.

Pazar günü Adalet Bakanı Beat Jans ise “Halkın bu kararı istikrar, açıklık ve güvenilirlik mesajı taşıyor” dedi.

Referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yapan Sosyal Demokrat Parti eş başkanı Cédric Wermuth da SRF’e yaptığı açıklamada, İsviçre halkının çoğunluğunun SVP’nin “günah keçisi siyasetinden” bıktığını ifade etti. Wermuth, nüfus tavanının reddini, İsviçre’nin en büyük ticaret ortağı ve serbest dolaşım sayesinde nitelikli iş gücünün başlıca kaynağı olan AB ile ilişkileri koruma isteğine de bağladı.

Oylamanın ülke dışında da yakından izlendiğinin göstergesi olarak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen şu mesajı paylaştı:

“İsviçre halkı konuştu. AB ile İsviçre arasında derin bağlar ve güçlü bir ortaklık var. İşbirliğimizi modernize etmek ve derinleştirmek için birlikte çalışmaya devam edeceğiz.”

Merkez Parti başkanı Matthias Bregy ise oylamanın, komşu ülkelerin gerisinde kalan nüfus artışının nasıl yönetileceğine ilişkin bir tartışmayı açtığını söyledi. Bregy, büyümenin gerçek bir sorun olduğunu vurgularken SVP’nin nüfus tavanı kapsamındaki çözüm önerilerinin ise hatalı olduğunu belirtti.

İsviçre’de askerlik hizmetini reddetmek zorlaştı

Pazar günü İsviçre seçmenleri, aynı zamanda sivil hizmete ilişkin kuralların sıkılaştırılmasını da onayladı. Seçmenlerin yüzde 53’ü, askerlik hizmetini reddetmeyi zorlaştıran yasal reformu destekledi. Referandumla itiraz edilen Federal Sivil Hizmet Kanunu’ndaki değişiklikler, askeri hizmet yerine sivil hizmeti tercih etmek isteyenlerin sayısını azaltmayı öngörüyor.

Teklif, batı İsviçre’deki Vaud, Cenevre, Neuchâtel ve Jura kantonları dışında, 26 kantonun büyük çoğunluğu tarafından reddedildi.

Yeni kurallar, en az 150 hizmet günü, kısıtlanmış esneklik ve zorunlu tazeleme kursları gibi daha katı koşullar getiriyor. Amaç, özellikle Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından jeopolitik gerginliklerin tırmandığı bu dönemde sivil hizmete her yıl başvurup kabul edilen kişi sayısını yaklaşık 7.200’den 4.000’e indirmek ve ordu kapasitesini güçlendirmek.

gfs.bern’den Golder, “Daha küçük, daha muhafazakar kantonlarda sonuç çok net” diyerek bu tabloyu, seçmenlerin “zor dönemlerde” orduyu güçlendirme iradesinin bir yansıması olarak değerlendirdi.

SVP milletvekili Nicolas Kolly, “Çok fazla belirsizliğin yaşandığı özel bir dönemdeyiz. Bu güvenliği sağlamak için çabalarımızı yeniden odaklamamız gerekiyor. Askerlik zorunludur, bunlar ülke için gerekli yükümlülükler” dedi.

“Ordu çağ dışı bir insan imajını temsil ediyor”

Pazar günkü oylama, başta sol eğilimli Sosyal Demokrat Parti, Yeşiller ve Protestan Parti’nin öncülük ettiği “Sivil Hizmeti Kurtarın” girişimiyle tetiklenmişti. Muhalifler, reformun sağlık, eğitim ve tarım gibi sektörlerdeki personel açığını derinleştireceğini ve orduya yapacağı katkının da oldukça sınırlı kalacağını savunmuştu.

Genç Yeşiller, yakın seçim sonucunu geniş tabanlı halk desteğinin kanıtı olarak gösterirken kampanyacılar, ek kısıtlamalara direnilebileceğinin sinyalini verdi.

Genç Yeşiller, oylama sonucuna ilişkin sosyal medya hesaplarından paylaştığı açıklamada şunları söyledi:

“Bugün 14 Haziran, feminist grev günü. Sivil hizmet yasasına “evet” oyu, feminist ve dayanışmacı İsviçre’ye karşı bir saldırı niteliği taşıyor.

Tüm sivil hizmet edimlerinin yüzde 83’ü sosyal, eğitim ve sağlık sektörlerinde gerçekleştiriliyor. Sivil hizmet görevlileri çoğunlukla, ağırlıklı olarak Finta topluluğundan bireylerin çalıştığı bakım alanlarında görev yapıyor. Sivil hizmeti değersizleştirerek destekçileri, bakım emeğini değersizleştiren köklü bir geleneği sürdürüyor.

Asıl sorun, ordunun çağ dışı bir insan imajını temsil etmesidir: Maço yapılar ve bireylerin neredeyse sınırsız güç kullanabildiği katı hiyerarşiler bunun başlıca göstergeleri. Ordu bünyesinde çeşitli ayrımcılık biçimleri ve cinsiyete dayalı şiddet yaygın biçimde var olmaya devam ediyor; bunlarla başa çıkmak için kurumsal düzeyde yeterli adım atılmıyor.

Sivil hizmet koşullarının sertleştirilmesi, ordunun bu iç sorunlarını hiçbir şekilde çözmüyor. İsviçre ordusu, sivil hizmet gibi işlevsel ve toplumsal açıdan değerli bir sisteme saldırmadan önce kendi iç sorunlarıyla ciddi biçimde yüzleşmeli!”

Swissinfo.ch’ye göre, Yeşiller üyesi ve İsviçre Sivil Hizmet Federasyonu başkanı Clarence Chollet ise sağ kesimin daha kapsamlı bir hedef güttüğü konusunda uyardı:

“Bu hedef, vicdan testinin yeniden getirilmesini ve sivil hizmetin sivil koruma ile birleştirilmesini de kapsıyor. Bizi asıl kaygılandıran bu adımlar.”

Bu konunun ise seçim kampanyası sürecinde “On milyona hayır” girişiminin gölgesinde kalarak sınırlı ilgi gördüğü kaydedildi.

Kaynak: Swissinfo.ch

Claude Fable 5 ve Mythos 5’e erişim kapandı

Claude’un geliştiricisi Anthropic, ABD Ticaret Bakanlığı’ndan gelen talep sonrasında yeni duyurduğu yapay zeka modelleri Fable 5 ve Mythos 5’e erişimi tüm kullanıcılar için kapattı.

Foto: Technopat

Yapay zeka şirketi Anthropic, yeni duyurulan yapay zeka modelleri Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5’i Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hükümetinin ihracat kısıtlaması adımının ardından tüm kullanıcılara kapattı. ABD yönetiminin asıl amacının yabancı uyruklu kişilerin bu teknolojilere erişimini engellemek olarak belirtilmesine karşın Anthropic yönetimi, yasal süreçlerde herhangi bir risk almamak adına modelleri herkes için geçici olarak devre dışı bıraktı.

Süreci hızlandıran gelişme, ABD Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in Anthropic CEO’su Dario Amodei’ye gönderdiği uyarı mektubu oldu. Mektupta Ticaret Bakanlığı, Fable 5 ve Mythos 5 modellerinin ABD sınırları dışına çıkarılması, yeniden ihraç edilmesi veya ülke içindeki yabancı uyruklu kişilere devredilmesi işlemlerini lisans şartına bağladı.

Reuters‘ın haberine göre, eş zamanlı olarak Amazon Web Services’ten de tüm bölgelerdeki Anthropic kullanıcılarının model erişimlerini iptal etmesi istenirken şirketin eski nesil diğer modelleri ise bu yasaktan etkilenmedi.

“Jailbreak” iddiası

Yine Reuters‘ın aktardığına göre hükümetin bu ani kararının arkasında siber güvenlik endişeleri yatıyor. Başka bir şirketin, Mythos modelinin güvenlik duvarlarını “jailbreak” yöntemiyle aşmayı başardığını iddia etmesi, Washington’da bu teknolojinin bilgisayar korsanlarına yardım edebileceği korkusuna sebep oldu.

Donald Trump yönetimi, daha en başından beri bu modellerin piyasaya sürülmesini durdurmaya çalışmış ancak başarısız olmuştu. Hatta Trump, yakın bir zaman önce yapay zeka şirketlerinin en güçlü modellerini halka açmadan önce devlet tarafından siber güvenlik testleri yapılmasını talep eden bir başkanlık kararnamesi de imzalamıştı. Yetkililer, “ABD ulusal güvenlik altyapısı bu yeni teknolojilere karşı gerekli savunma güçlendirmelerini tamamlayana kadar” modellerin kullanım dışı kalacağını belirtti.

Bu kararla birlikte Anthropic’in bu modelleri gelecekte yabancı uyruklu kullanıcılara sunabilmesi için artık özel ihracat lisansları alması gerekiyor.

Anthropic: “Endüstri durma noktasına gelir”

Anthropic ise yaptığı açıklamada kararın aşırı olduğunu belirtiyor. Şirket, spesifik ve dar kapsamlı bir potansiyel “jailbreak” bulgusunun, yüz milyonlarca insanın kullandığı bir modeli tamamen piyasadan çekmek için yeterli bir gerekçe olamayacağını savunurken şirket yönetimi, “Eğer hükümetin bu güvenlik standardı yapay zeka endüstrisinin geneline uygulanırsa tüm şirketlerin ileri seviye modelleri piyasaya sürmesi fiilen durma noktasına gelir” uyarısında bulundu.

Anthropic ve Claude Hakkında

Claude Fable 5 ve Claude Mythos 5, yapay zeka sektöründe faaliyet gösteren Anthropic şirketi tarafından Haziran 2026’da duyurulan gelişmiş yeni nesil yapay zeka modelleridir. Geniş kitlelere sunulmak üzere tasarlanan Fable 5, kullanılabilirlik ve koruma dengesiyle ön plana çıkarken daha dar bir kullanıcı kitlesini hedefleyen Mythos 5 ise yalnızca Project Glasswing adlı özel siber güvenlik ve araştırma programı ortaklarına açılmak üzere geliştirilmişti.

Bunların yanı sıra Claude, Şubat 2026’da ABD’nin İran üzerine gerçekleştirdiği saldırılar sırasında ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından istihbarat değerlendirmesi, hedef tespiti ve savaş senaryolarının simülasyonu için kullanmıştı. Anthropic, daha önce Pentagon ile çalışan veri analizi şirketi Palantir ile ortaklık kurmuştu. İran Savaşı’nın ilk günlerinde ABD’nin Minab’da bir ilkokula düzenlediği ve 120’den fazla çocuğun hayatını kaybettiği saldırı hakkında Anthropic CEO’su Amodei, saldırıda Claude’un veya herhangi bir yapay zekanın tam olarak nasıl bir rol oynadığını bilmediklerini belirtmişti. Amodei ayrıca, sistemin tasarım prensibi gereği nihai kararı her zaman bir insanın verdiğini vurgulamıştı.

Edin Džeko’dan Bosnalı çocuklara mektup

Bosna Hersek’in Dünya Kupası’nda yer almasında büyük katkı sağlayan Edin Džeko, bu akşam 22.00’de oynanacak Kanada-Bosna Hersek müsabakası öncesi ülkesindeki çocuklar için bir mektup kaleme aldı.

Foto: IMAGO/EPA

Ülkesini 2026 FIFA Dünya Kupası’nda temsil edecek Boşnak futbolcu Edin Džeko‘nun, turnuva öncesinde Bosna Hersek’te yaşayan çocuklar için kaleme aldığı ve The Player’s Tribune‘de yayımlanan bu mektubu Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Edin Džeko kimdir?

Bosna-Hersek futbolunun yetiştirdiği en büyük efsanelerden biri olan ve santrfor mevkiinde görev yapan Edin Džeko, kariyeri boyunca Wolfsburg, Manchester City, Roma, Inter ve Fenerbahçe gibi Avrupa’nın önemli kulüplerinde forma giymiştir. Džeko, Avrupa’nın beş büyük liginin üçünde (Bundesliga, Premier Lig ve Serie A) 50 gol barajını aşan tarihteki nadir oyunculardan biridir. Ayrıca Džeko, ülkesinin en popüler ve önde gelen figürlerinden biridir.

Sevgili Bosna Hersek’li çocuklar,

Sizlere tek bir mesajım var:

Hiçbir şey imkânsız değildir.

Hiçbir şey.

Bosnalı olduğumuz için şanslıyız. Bunu sadece hayallerini yaşama fırsatı bulmuş bir insan olarak değil, savaştan sağ kurtulmuş ve çok kolaylıkla bambaşka bir kadere sahip olabilecek bir çocuk olarak söylüyorum.

Sarajevo Kuşatması hakkında konuşmayı pek sevmem ama o günlerin gerçekten nasıl olduğunu anlamanız çok önemli. Kuşatma başladığında henüz altı yaşındaydım. Sirenlerin ilk defa çaldığı, annemin beni kucaklayıp ayakkabılığın arkasına saklandığımız o ânı hatırlıyorum. O, birinci gündü. Bu durum tam dört yıl boyunca sürdü. Neler olup bittiğini tam olarak anlayamıyorduk ama istisnasız her gün dehşet içindeydik. Evimiz yaşamaya devam edemeyeceğimiz kadar tehlikeli bir hâl aldığında, büyükanne ve büyükbabamın evine taşındık. Sanırım yaklaşık 40 metrekarelik bir yerdi. Kuzenler, teyzeler, amcalar derken toplam 15 kişiydik ve hepimiz yerde uyuyorduk.

Monopoly oynardık. Bu oyunu bilir misiniz? Dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü keskin nişancılar şehri kuşatmıştı. Bu yüzden kuzenlerimle balkona yakın bir yerde zemine oturur ve saatlerce oynardık. Siren seslerini ve bombaları duyardık. Bazen yer sarsılır ve Monopoly piyonları dört bir yana saçılırdı.

Ama ne zaman oynasak, oyuna dalıp giderdik. Birkaç dakikalığına da olsa savaşı unuturduk.

Etrafımızdaki dünyanın başımıza yıkıldığını unuturduk.

Sadece bir anlığına da olsa, yalnızca birer çocuk olabilirdik.

Dışarıda futbol oynamayı gerçekten çok istiyorduk. Her gün masum insanların ambulanslara taşındığına şahit oluyorduk. Ama bir çocuğu dört yıl boyunca eve nasıl hapsedebilirsiniz ki? Hapsedemezsiniz. Anne babalarımız da bunun farkındaydı. Ara sıra, ortalık sakin göründüğünde annem dış kapıyı açar, ben de mahalledeki diğer çocuklarla oynamak için dışarı çıkardım.

O kapıyı açtığında yüzündeki o ifadeyi asla unutmayacağım. Dudaklarında hafif bir tebessüm olurdu çünkü beni oyun oynarken göreceği için çok mutlu olurdu. Ama sonra gözlerine bakardım ve bir daha asla geri dönemeyeceğimden ne kadar büyük bir endişe duyduğunu görürdüm.

Foto: Džeko Ailesi

Hepimizin zaman zaman dışarı çıkması gerekiyordu. Sürekli suyumuz tükeniyordu, bu yüzden kovaları kapıp su doldurmak için sokakların birinde sıraya girmemiz gerekiyordu. Asansörler çalışmıyordu. Elektrik yoktu. Bu yüzden yürüyorduk. Üçüncü kat… Dördüncü kat… Çıkılacak altı kat daha… Sarajevo’nun en formda çocuğu ben olmalıydım.

Yemek bulmak da ayrı bir mücadeleydi. Anne babalarımız bunun için hayatlarını tehlikeye atıyordu. Ancak bazen gökyüzünden, sanki sihirli bir dokunuşla, yiyecek dolu kutular düşerdi. Biz onlara beslenme çantalarımız derdik. Nereden geldiklerini bilmezdik, umurumuzda da değildi. Bunlar askeri kumanyalardı. Bize göre tatları inanılmazdı. Her gün aynı şeyleri yediğinizde, fıstık ezmesi gökyüzünden gelen bir lütuf gibi hissettiriyordu.

Sonuçta hayatta kaldık. Geriye dönüp baktığımda, ne kadar güçlü olduğumuza hayret ediyorum. Biz sadece küçük çocuklardık. Ancak savaşın hiçbir anlamı yoktu. Onca masum insan öldürüldü, peki ne için?

Para için. Güç için. Ego için.

Hiç uğruna.

Bugün haberlerde savaş gördüğümde midem bulanıyor. Bunu hiçbir yerde görmek istemiyorum. Nedendir bilinmez, yetişkinler asla ders almıyor.

Foto: Kevin Weaver/Hulton Archive/Getty Images

Kuşatma sona erdiğinde neredeyse 10 yaşındaydım.

Futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. Bu, o kadar imkânsız görünüyordu ki hayalini bile kuramıyordum. Anlayacağınız, her şey yerle bir olmuştu. Bugün orada gördüğünüz çim sahalar tamamen yanıp kül olmuştu. Futbol oynamaya sadece sevdiğim için devam ettim. İlk birkaç ay antrenman yapmam için babam beni bir okulun spor salonuna götürürdü. Sonunda zemini temizlediler ve bu kavrulmuş toprak sahalara beyaz çizgiler çizmeye başladılar.

O zamanlar babamın işi pasta ve ekmek dağıtmaktı ama ilk kulübüme imza attığımda, beni antrenmana götürmek için işine ara verirdi. Yolda bana, nereli olduklarına veya ne iş yaptıklarına bakmaksızın insanlara karşı nazik olmamı ve herkese eşit davranmamı söylerdi. Bunu asla unutmadım. Babam alt liglerde futbol oynamıştı ve o benim kahramanımdı. Arabadan her indiğimde elime bir muz tutuşturur ve “İyi şanslar oğlum” derdi.

Hafta sonları birlikte televizyonda futbol izlerdik. (Bu, annemle her gün izlediğimiz Meksika pembe dizilerine verdiğim nadir molalardandı.) O zamanlar Serie A en iyi ligdi. AC Milan’ın forveti Shevchenko’yu duydunuz mu? “Sheva“ya bayılırdım. İtalya’yı çok severdim. Bana dünyanın öbür ucundaki masalsı bir diyar gibi gelirdi. Orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. Fazlasıyla gerçek dışı geliyordu. Tek umudum kulübüm Željezničar‘ın A takımında oynamaktı. Hatta antrenörlerimden biri, sarışın olduğum ve çok gol attığım için bana Sheva demeye başlamıştı. Ben de içimden, “Eh, neden olmasın” diyordum.

Sonra bir gün, 19 yaşındayken başka bir antrenör çıkageldi ve beni Çek Cumhuriyeti’ne götürmek istediğini söyledi. Bosna’dan ayrılmak istemiyordum ama bana, hayallerimi gerçekleştirme şansımın orada daha yüksek olacağını söyledi. Dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. Sadece daha iyi olmak istiyordum. Kendime inancım tamdı. Bedenimin en güçlü kısmı zihnimdi. Teplice’ye gittiğimde kendi kendime, “Edin, bu adamlardan daha fazla çalışmalısın, yoksa seni geri gönderirler” dedim.

Beni 25 bin avroya transfer etmişlerdi.

Yaklaşık iki yıl sonra Wolfsburg’a imza attım. Milan’la oynadığımız maçta formamı Sheva ile değiştirdim.

Ardından Manchester City beni 37 milyona transfer etti.

Sonra Roma’ya gittim.

Savaşın içinde büyüdüm. Ve birdenbire bir peri masalını yaşarken buldum kendimi.

Hiçbir şey asla imkânsız değildir.

Bosna’yı Dünya Kupası’na götürmek bile.

2014’ü hatırlıyor musunuz? Çoğunuz muhtemelen henüz doğmamıştınız. Ancak ilk Dünya Kupamıza katılmaya hak kazandığımızda, bu hayatımızın en güzel günüydü.

Belirleyici olan eleme maçını Litvanya’daki o eski stadyumda oynadığımızı ve hakem bitiş düdüğünü çaldığında bir grup Bosnalının sahaya girmek için duvarlardan atlamaya başladığını hatırlıyorum. Ancak duvarlar neredeyse iki metre yüksekliğindeydi ve beton zemine atlamak zorundaydılar. Arkamı dönüp hepsinin bize doğru koştuğunu gördüğümü ve “Aman Tanrım, bu adamlar çıldırmış” diye düşündüğümü anımsıyorum.

Sonra diğerlerinden biraz daha yavaş koşan bir adam gördüm. Gözlerinde yaşlarla, aksayarak bana doğru geliyordu.

O, babamdı.

“Baba, ne oldu?” diye sordum.

“Atlarken ayağımı incittim. Ama merak etme. Şu an hiçbir acı hissetmiyorum!” dedi.

Sadece sarıldık ve ağladık.

Ne yazık ki Brezilya’da şans yanımızda değildi. Siz bunu hatırlamazsınız ama Nijerya’ya karşı nizami olan ve geçerli sayılması gereken bir gol atmıştım. O günlerde VAR yoktu, bu yüzden gruptan çıkamadık. Ama en azından küçük ülkemiz, Maracanã’da oynama fırsatı buldu. En azından dünyaya kim olduğumuzu gösterdik.

Ve şimdi geri döndük.

Foto: Elvis Barukcic/AFP via Getty Image

Komik olan ne biliyor musunuz? Mart ayında 40 yaşına girdim ve hâlâ kutlama yapmadım. Ben bir Müslümanım ve o sıralar Ramazan ayıydı. Sonrasında da Galler ve İtalya’ya karşı halletmemiz gereken bazı işlerimiz vardı. Ben de, “Tamam, benim partim bu olacak” diye düşündüm.

Galler karşısında 1-0 gerideyken skorborda baktığım o anı hatırlıyorum.

85:00…

Panik…

Zamanımız tükeniyordu.

Derken bir korner kazandık, ufak tefek bir adam beni tutuyordu ve içimden “Oh, harika!” dedim. Topu ağlara yolladım ve tam kutlama yaparken, kariyerim boyunca dört kez penaltı atışlarına kaldığımı hatırladım. Hepsini kaybetmiştim.

Neyse ki gençlerimiz nasıl penaltı atılacağını biliyor. Biz tecrübeliler gibi her şeyi gereğinden fazla düşünmüyorlar.

Zenica’da İtalya’ya karşı oynadığımızda Donnarumma’dan çok korkmuştum. Biliyorsunuz, kendisi oldukça iri biri. Dürüst olmak gerekirse seri penaltı atışlarında ona gol atabilir miydim emin değilim ama uzatmaların son dakikasında sağ omzumu incittim ve oyundan çıkmak zorunda kaldım. İlk penaltımızı aslında izleyemedim çünkü sağlık görevlimiz hâlâ kolumu göğsüme bantlamakla meşguldü. Yedek kulübesinde oturuyordum ve tüm antrenörler görüş açımı kapatıyordu. Top ağlarla buluştuğunda tribünlerin kükreyişini duydum ve şöyle düşündüm:

Biliyor musunuz? Belki de böylesi uğur getiriyordur. İzlemeyeceğim. İzleyemem. Sadece taraftarı dinleyeyim. Sadece kendi insanımı dinleyeyim.

Sonra İtalya penaltı kaçırdı. Çıkan ses o kadar yüksekti ki…

Bir tane daha kaçırdıklarında ses adeta çıldırtıcıydı. Sadece dua ediyor, durmadan dua ediyordum. Tek görebildiğim antrenörlerimizin sırtıydı.

Sonra Esmir (Bajraktarević) kader penaltısını kullanmak için topun başına geçtiğinde, teknik direktörümüz arkasını döndü ve “Ben de izleyemeyeceğim” dedi.

Yanıma geldi ve bana sımsıkı sarıldı. Kafalarımızı birbirine yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik…

Ve sonra o güne dek duyduğumuz en tuhaf sesi duyduk:

Esmir’in topa vuruş sesini duyduk.

Tribünlerden bir, “Ahhhhhhh…” sesi yükseldi.

Gigi (Donnarumma) parmaklarının ucuyla topa dokunmuştu.

Tribünlerden bu kez “Ohhhhhh…” sesi koptu.

Stadyum bir anlığına sessizliğe büründü. Hayatımdaki en uzun milisaniyeydi.

Ve sonra… bir patlama.

Çığlıklar, meşaleler, duman ve havai fişekler. Havalara sıçrayan insanlar. Tüm yedek kulübemiz sahaya fırladı. Teknik direktörüme daha da sıkı sarıldım, gökyüzüne baktım ve ardından hayatımın en büyük çığlığını attım.

“AAAAAAAAAAAAAAHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHHH!!!!!!!!!!!!!!!!!!“

Tam 20 saniye boyunca bu şekilde bağırdım.

Küçük ülkemiz yeniden Dünya Kupası’na gidiyordu.

Foto: Image Photo Agency/Getty Images

Buraya ulaşmak hiçbir zaman kolay olmadı. 40 yaşındayken, ertesi sabah sırtınız ağrıdan bağırırken ve yeniden ağrı kesicilere uzanmak zorunda kaldığınızda da hâlâ kolay değil. Ama bedenim her pes etmek istediğinde; kaçırdığım tüm o partileri, ailemden uzakta geçirdiğim onca ayı, arkadaşlarım bir plajda kokteyllerini yudumlarken benim turnuvalara adadığım tüm o yaz tatillerini hatırlıyorum. Zihinsel olarak çok zorlayıcı. Eleştiriler hâlâ canımı yakıyor. Ama sahaya adım attığımda, midemde uçuşan kelebekler ve gözlerimdeki o parıltıyla kendimi hâlâ bir çocuk gibi, tıpkı sizlerden biri gibi hissediyorum.

Ve her defasında aynı sonuca varıyorum.

Buna değer.

Yaşanan her şeye.

Kötü anlar yaşanmadan, iyi anlar asla gelmez.

İtalya’yı yendiğimizde, Serie A’da birlikte oynadığım bazı arkadaşlarımı görmek için yanlarına gittim. Ardından tribündeki ailemi bulmaya gittim. Eşimi öptüm. Anne babama sarıldım. Onlar olmasaydı, bunların hiçbiri gerçekleşmezdi.

O gece, sırf Zenica’da olmak bile inanılmazdı. Bosna’dan ne kadar uzak kalırsam, o kadar çok sevmeye devam ediyorum. Tam 20 yıl oldu. Bunun dokuzu İtalya’da geçti. Çocuklarım Roma’da doğdu. Orası hâlâ benim ikinci evim. Ama Sarajevo’da anne babamı her ziyaret ettiğimde, annem yemek yaparken ve hepimiz bir aradayken hissettiğim mutluluğun tarifi yok. Bu formayı giydiğimde kalbim bir başka atıyor.

Ben kendi insanım için oynuyorum. Sarajevo sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. Birileri hâlâ bizi birbirimizden koparmaya çalışsa da ülkemizi böylesine güzel kılan tüm o farklı kültürler ve inançlar için oynuyorum.

Asla başaramayacaklar.

Benim sayemde değil. Yetişkinler sayesinde de değil. Biz asla ders almayız. Bu, siz çocukların sayesinde… Sizler hiç değişmiyorsunuz.

O yüzden bana son bir iyilik yapın, anlaştık mı?

İster Sarajevo’da, ister Roma’da, ister St. Louis’de yaşayın… İster Müslüman, ister Yahudi, ister Katolik veya Ortodoks olun…

Nereden geldiğinizi asla unutmayın.

Siz Bosnalısınız. Dünya, ayaklarınızın altında.

Hepinizi çok seviyorum.

En içten sevgilerimle,

– Edin

Demirtaş, Yüksekdağ, Kavala: Avrupa Konseyi’nden ‘tahliye’ ısrarı

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutukluluklarında makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmadığı vurgulanarak “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” ifade edildi.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AK-BK), gerçekleştirdiği toplantıda Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala’nın derhal serbest bırakılma çağrısını yineledi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasını denetlemek üzere 9-11 Haziran 2026 tarihleri arasında Strazburg’da 1563’üncü toplantısını gerçekleştirdi. Toplantının Türkiye açısından en kritik gündem maddelerini, uzun süredir tutuklu bulunan Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ dosyaları oluşturdu. Komite, söz konusu isimlerin derhal serbest bırakılması yönündeki AİHM kararlarının uygulanmadığını belirterek, Türkiye’deki iç hukuk mekanizmalarına net süreler tanıdı.

Haziran 2026 toplantısında alınan kararlarda, yakın zamanda kesinleşen Selahattin Demirtaş (No. 4) kararının Komite’nin mevcut pozisyonunu bütünüyle doğruladığına dikkat çekildi. Karar metninde, iç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin Demirtaş ve Yüksekdağ’ın ne tutukluluğunu ne de mahkûmiyetini haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilerek, olayların “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğünü” gösterdiği ifade edildi. Bakanlar Komitesi, Bölge Adliye Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) bu şikayetleri hiçbir gecikmeye yer vermeden ele almasının “açık ve ivedi bir gereklilik” olduğunu kaydetti.

AİHM’nin Selahattin Demirtaş (No.4) Kararı

Tarih ve Kesinleşme Durumu
Karar, 8 Temmuz 2025 tarihinde açıklanmış; Türk hükümetinin Büyük Daire’ye yaptığı itiraz talebi reddedilerek nihai olarak kesinleşmiştir.
Kapsadığı İsimler
Söz konusu karar yalnızca Selahattin Demirtaş’ı değil, dönemin diğer HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ‘ı da bütünüyle kapsamaktadır.
Kritik Hukuki Tespitler
  • Her iki ismin de 2016 yılında milletvekili iken “makul şüpheyi destekleyecek kanıt bulunmaksızın” tutuklandığı vurgulanmıştır.
  • İç hukuk mahkemelerinin dayandığı delil temelinin, ne tutukluluğu ne de mahkûmiyeti haklı çıkarmaya yeterli olmadığı belirtilmiştir.
  • Tutuklamaların yargısal bir gereklilikten ziyade başka bir amaç güttüğü ve süreçte “altta yatan siyasi motivasyonun varlığını sürdürdüğü” hükme bağlanmıştır.
Sürecin Mevcut Tıkanıklığı
Kararın kesinleşmesinin ardından 3 Ekim 2025’te Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan tahliye başvurusuna iç hukukta henüz bir yanıt verilmemiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ise karara atıf yaparak kendi pozisyonlarının bütünüyle doğrulandığını ilan etmiş ve derhal tahliye çağrısını yinelemiştir.

2017 yılından bu yana tutuklu bulunan Osman Kavala dosyasında ise Komite, kararların uygulanmamasına yönelik “derin üzüntü” bildirdi. Yayımlanan metinde, Anayasa Mahkemesi’nin en geç 31 Ağustos 2026 tarihine kadar, meseleyi iç hukuk sistemi içinde hızlı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun şekilde çözüme kavuşturacak bir karar vermesinin “zorunlu bir gereklilik” olduğu vurgulandı. Komite, kararların uygulanmaması halinde Eylül 2026’da gerçekleşecek 1569’uncu toplantıda ek adımları ve olası yaptırımları masaya yatıracağını duyurdu.

Temmuz 2025’ten bugüne tıkanan süreç

Bakanlar Komitesi’nin Haziran 2026 kararlarına uzanan süreç, AİHM’nin 8 Temmuz 2025 tarihinde açıkladığı Selahattin Demirtaş (No.4) kararının, Türk hükümetinin Büyük Daire talebinin reddedilmesiyle kesinleşmesiyle ivme kazandı. Bu kesinleşmenin ardından karar, “nitelikli inceleme” statüsünde Bakanlar Komitesi gündemine dahil edildi.

Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararının ardından 11 Temmuz 2025’te Türk mahkemelerine başvurdu ancak ret yanıtı aldı. 3 Ekim 2025 tarihinde Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan yeni tahliye talebine ise mahkeme tarafından herhangi bir yanıt verilmedi.

İhlal prosedürü ve Anayasa’nın 90. Maddesi

Sürecin hukuki dayanağını, Türkiye’nin taraf olduğu AİHS’nin 46. maddesi ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi oluşturuyor. 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesine eklenen fıkra ile, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların kanunlarla çelişmesi durumunda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı kurala bağlanmıştı.

Bu yasal zorunluluğa rağmen AİHM kararlarının uygulanmaması, Türkiye hakkında Avrupa Konseyi nezdinde “ihlal prosedürü” işletilmesine neden oldu. Osman Kavala kararının icra edilmemesi üzerine başlatılan prosedür sonucunda, AİHM Büyük Dairesi 11 Temmuz 2022 tarihinde Türkiye’nin Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen hükmetmişti. Avrupa Konseyi verilerine göre Türkiye, AİHM tarafından hükmedilen genel davaların yüzde 90’ında kararları uygularken, içtihat oluşturan ve yasal düzenleme gerektiren “emsal (öncü)” davalarda uyum oranı yüzde 68’de kalıyor.

İç hukukta uyuşmazlıklar

Uluslararası yargı mercilerinden gelen kararların yanı sıra, iç hukukta da yüksek yargı organları ile ilk derece mahkemeleri arasında yetki uyuşmazlıkları yaşanıyor. Geçtiğimiz süreçte Can Atalay ve Tayfun Kahraman dosyalarında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “hak ihlali” ve “yeniden yargılama” kararları, Yargıtay ve İstanbul’daki Ağır Ceza Mahkemeleri tarafından “yetki gaspı” gerekçesiyle uygulanmadı.

Aynı zamanda AYM’nin kendi içinde verdiği kararlardaki farklılıklar da hukuk çevrelerince takip ediliyor. Mahkeme, Gezi davasında tutuklanan Yiğit Aksakoğlu ve Altanlar davasında Mehmet Altan için hak ihlali kararları verirken, benzer suçlamalarla yargılanan Osman Kavala ve Ahmet Altan’ın başvurularını reddetmişti.

Uluslararası denetim organları ve Türkiye’deki yargı mekanizmaları arasındaki bu krizin seyri, Anayasa Mahkemesi’nin 31 Ağustos 2026’ya kadar atacağı adımlar ve Bakanlar Komitesi’nin Eylül 2026 toplantısında alacağı kararlarla netleşecek.

AİHM Kararları ve Yargı Krizi Kronolojisi

Demirtaş ve Kavala dosyalarında ulusal ve uluslararası yargı organlarının aldığı kritik kararlar.

4 Kasım 2016
HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gözaltına alınarak tutuklandı.
1 Kasım 2017
İş insanı Osman Kavala tutuklanarak cezaevine gönderildi.
20 Kasım 2018
AİHM: Demirtaş’ın tutukluluğunun siyasi olduğuna karar verdi ve derhal serbest bırakılmasını talep etti. Karar yerel mahkemelerce uygulanmadı.
10 Aralık 2019
AİHM: Osman Kavala’nın tutuklanması için makul şüphe bulunmadığına ve yargılamanın siyasi amaç taşıdığına kanaat getirerek derhal serbest bırakılmasına hükmetti.
22 Aralık 2020
AİHM Büyük Dairesi: Demirtaş davasında (No.2) ihlal kararı vererek serbest bırakılması gerektiğine kesin olarak hükmetti.
11 Temmuz 2022
AİHM Büyük Dairesi (İhlal Prosedürü): Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin başvurusu üzerine, Türkiye’nin Kavala dosyasında AİHS’den doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğine resmen karar verdi.
8 Temmuz 2025
AİHM: Selahattin Demirtaş (No.4) kararını açıkladı. Türk hükümetinin Büyük Daire talebi reddedilerek ihlal ve serbest bırakılma kararı kesinleşti. Karar, AK BK gündemine alındı.
3 Ekim 2025
Demirtaş’ın avukatları, AİHM kararları doğrultusunda Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yeni bir tahliye başvurusunda bulundu. Mahkemeden yanıt alınamadı.
9-11 Haziran 2026
Bakanlar Komitesi 1563. Toplantısı: Selahattin Demirtaş (No.4) kararının pozisyonlarını doğruladığını belirterek Demirtaş, Yüksekdağ ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi. Anayasa Mahkemesi’ne Kavala dosyası için 31 Ağustos 2026’ya kadar süre verildi.
Eylül 2026 (Planlanan)
Bakanlar Komitesi 1569. Toplantısı: Kararların uygulanmaması halinde Türkiye’ye yönelik atılacak ek adımlar ve yaptırımların görüşüleceği olağanüstü gündemli toplantı.

Kaynak: DW Türkçe, expressioninterrupted, bianet, medyascope, MA, (İnfografiler kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.)

Dünya Kupası bu akşam başlıyor

Erkekler Dünya Kupası turnuvası öncesi güç dengeleri yeniden şekillenirken, Arjantin’den Fransa’ya, Brezilya’dan ev sahibi ABD’ye uzanan geniş favori havuzu dikkat çekiyor. Ancak genişleyen format ve artan rekabet, bu Dünya Kupası’nda “kesin favori” tanımını her zamankinden daha belirsiz hale getiriyor.

Foto: Jim Watson/AFP via Getty Images

2026 FIFA Erkekler Dünya Kupası bu akşam Meksika’nın başkenti Mexico City’de bulunan Estadio Azteca’da oynanacak Meksika-Güney Afrika karşılaşmasıyla başlayacak. Karşılaşma yerel saatle 20.00’de başlayacak.

Açılış mücadelesi, aynı zamanda 2026 Erkekler Dünya Kupası’nın 48 takımlı yeni formatındaki ilk resmi maç olarak kayda geçecek.

Organizasyon boyunca maçlar ABD, Kanada ve Meksika’da oynanacak. Turnuvanın üç ülkeye yayılması nedeniyle grup maçları farklı saat dilimlerinde ve geniş bir coğrafyada oynanacak. ABD, Kanada ve Meksika’daki şehirlerde toplam 16 farklı stadyum turnuva süresince kullanılacak.

Dünya Kupası: Favoriler ve Beklentiler

Turnuva öncesi futbol kamuoyunda öne çıkan takımlar ve güç dengeleri.

Favori Ekipler
Arjantin, Fransa, Brezilya, İngiltere
Kadro istikrarı, derin oyuncu havuzu ve turnuva tecrübesiyle kupanın doğal adayları.
Almanya & İspanya
Potansiyel Şampiyonlar
Dalgalı performansa rağmen “turnuva takımı” kimliğiyle her an zirveye çıkabilecek ekipler.
ABD & Meksika
Ev Sahibi Avantajı
ABD kadro derinliği ile öne çıkarken, Meksika grup aşamasında sürpriz potansiyeli taşıyor.
Afrika & Asya
Genişleyen Görünürlük
Yeni formatla daha fazla eleme şansı bulsalar da, çeyrek final sonrası Avrupa/Güney Amerika ağırlığı bekleniyor.

Final karşılaşması 19 Temmuz’da New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda oynanacak.

FIFA Başkanı Gianni Infantino turnuvayı “insanlık tarihinin en büyük spor organizasyonu” olarak tanımlıyor. Gerçekten de ölçek bakımından 2026 Erkekler Dünya Kupası, yalnızca futbol tarihinin değil, küresel spor tarihinin de en büyük etkinliklerinden biri olmaya hazırlanıyor. Ancak organizasyon büyüdükçe, beraberinde taşıdığı siyasi, ekonomik ve toplumsal tartışmalar da genişliyor.

Son yıllarda Dünya Kupaları yalnızca sahadaki rekabetle değil, ev sahibi ülkelerin politikaları, insan hakları sicilleri, güvenlik uygulamaları ve ekonomik tercihleri üzerinden de değerlendiriliyor. 2026 turnuvası ise bu eğilimin en görünür örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Vize engelleri, göç politikaları, güvenlik uygulamaları, yüksek bilet fiyatları, çevresel maliyetler ve ABD’nin dış politikası, futbolun önüne geçen başlıklardan bazıları.

Birçok gözlemciye göre 2026 Erkekler Dünya Kupası, modern futbol tarihinin en siyasallaşmış turnuvalarından biri olmaya aday. Bunun nedeni yalnızca ev sahibi ülkelerin aldığı kararlar değil. Aynı zamanda turnuvanın düzenlendiği dönemin küresel siyasi atmosferi. Göç tartışmalarının yoğunlaştığı, uluslararası gerilimlerin arttığı ve büyük spor organizasyonlarının ekonomik etkilerinin daha fazla sorgulandığı bir dönemde Dünya Kupası, kaçınılmaz olarak futbolun sınırlarını aşan bir anlam kazanıyor.

Turnuva öncesindeki en görünür tartışmalardan biri katılımcıların ülkeye giriş süreçleri oldu.

Dünya Kupası gibi küresel organizasyonlarda ev sahibi ülkelerin temel sorumluluklarından biri, turnuvaya katılma hakkı kazanan sporcuların, görevlilerin ve akredite personelin ülkeye girişini mümkün kılmak olarak kabul ediliyor. Ancak 2026 turnuvası öncesinde yaşanan bazı olaylar, bu ilkenin pratikte nasıl uygulanacağına ilişkin soru işaretleri yarattı.

Somalili hakeme vize verilmedi

FIFA tarafından görevlendirilen Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan’ın ABD’ye girişine izin verilmemesi, uluslararası spor kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. İran heyetinden bazı görevlilerin vize alamadığı yönündeki açıklamalar da benzer tartışmaları beraberinde getirdi.

BBC’nin analizine göre turnuvaya katılan 48 ülkenin 11’i, ABD’nin seyahat kısıtlamaları, yüksek vize reddi oranları veya ek güvenlik prosedürlerinden etkileniyor.

Bu tablo, sorunun münferit örneklerin ötesine geçtiğine işaret ediyor. Bazı ülkelerden gelen katılımcılar için süreçlerin daha uzun sürmesi, ek güvenlik incelemeleri veya belirsizlikler yaşanması, Dünya Kupası’nın evrensel erişim ilkesiyle ne ölçüde uyumlu olduğu sorusunu gündeme taşıdı.

Bu durum, FIFA’nın uzun yıllardır savunduğu temel ilkelerden biriyle ilgili yeni sorular doğurdu. FIFA Başkanı Gianni Infantino 2017 yılında, Dünya Kupası’na katılmaya hak kazanan takımların, taraftarların ve görevlilerin ev sahibi ülkeye girişinin garanti altına alınması gerektiğini söylemişti.

Ancak bugün yaşananlar, bu ilkenin ne ölçüde uygulanabildiği yönünde tartışmaları beraberinde getiriyor. Eleştirmenlere göre mesele yalnızca birkaç kişinin vize alamaması değil. Spor organizasyonlarının ulusal güvenlik politikaları karşısındaki hareket alanının ne kadar geniş olduğu.

Tartışmalar yalnızca vize süreçleriyle sınırlı değil

ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarının ardından iki ülke arasındaki gerilim de turnuvanın siyasi arka planını şekillendiriyor. Dünya Kupası tarihinde ilk kez ev sahibi ülkelerden biri, turnuvaya katılan bir ülkeyle doğrudan çatışma yaşayan bir aktör konumunda bulunuyor.

Bu durum, spor ile uluslararası siyasetin birbirinden tamamen ayrılmasının ne kadar zor olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. FIFA uzun yıllardır futbolun siyasi çekişmelerden bağımsız tutulması gerektiğini savunsa da, küresel ölçekte düzenlenen organizasyonlar çoğu zaman devletler arasındaki ilişkilerden doğrudan etkileniyor.

İnsan hakları örgütleri ise başka başlıklara dikkat çekiyor. Uluslararası Af Örgütü, ABD’deki göçmenlik uygulamaları ve ICE operasyonlarının taraftarlar üzerinde caydırıcı etki yaratabileceği uyarısında bulundu. Örgüt ayrıca protesto hakkı, ifade özgürlüğü ve güvenlik uygulamalarına ilişkin endişelerini de kamuoyuyla paylaştı.

İnsan hakları savunucularına göre mesele yalnızca stadyum güvenliği değil. Taraftarların seyahat özgürlüğü, kamusal alanlarda toplanma hakkı ve protesto faaliyetlerine yönelik yaklaşım da büyük spor organizasyonlarının değerlendirilmesinde giderek daha önemli kriterler haline geliyor.

Öte yandan turnuva, maliyet tartışmalarıyla da gündemde. FIFA’nın uyguladığı dinamik fiyatlandırma sistemi nedeniyle bazı maçların bilet fiyatları önceki Dünya Kupalarına kıyasla katlanarak arttı. Taraftar grupları, organizasyonun giderek daha az erişilebilir hale geldiğini savunuyor.

Maliyeti çok artan bir turnuva

Özellikle ulaşım ve konaklama giderlerinin de eklenmesiyle birlikte, birçok taraftar için Dünya Kupası deneyiminin maliyeti geçmiş turnuvalara göre önemli ölçüde yükselmiş durumda. Bu durum, futbolun en büyük organizasyonunun giderek daha fazla ekonomik imkânı olan kesimlere hitap ettiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

FIFA Başkanı Gianni Infantino, ABD Başkanı Donald Trump ile yakın ilişkisi yüzünden eleştiriliyor Foto: APA / Sam Hodde

Çevresel etkiler de eleştirilerin odağında. Araştırmalar, 48 takımlı yeni format ve kıtaya yayılan maç takvimi nedeniyle bu Dünya Kupası’nın şimdiye kadarki en yüksek karbon ayak izlerinden birine sahip olabileceğini ortaya koyuyor.

Takım, taraftar ve organizasyon trafiğinin üç ülkeye yayılması. Artan uçuş sayıları ve genişleyen maç programı nedeniyle çevre örgütleri sürdürülebilirlik hedeflerinin ne ölçüde karşılanabileceğini sorguluyor. FIFA ise altyapı yatırımları ve karbon dengeleme programlarıyla bu etkinin azaltılabileceğini savunuyor.

Bütün bu tartışmalar, futbolun en büyük organizasyonunun nasıl bir geleceğe doğru ilerlediğine ilişkin daha geniş bir soruyu da gündeme getiriyor: Dünya Kupası hâlâ öncelikle bir spor organizasyonu mu, yoksa giderek daha fazla siyasi, ekonomik ve jeopolitik güç mücadelelerinin sahnesine mi dönüşüyor?

Belki de 2026 Dünya Kupası’nı farklı kılan unsur tam olarak bu. Turnuva bir yandan milyarlarca insanı ekran başına çekecek küresel bir spor şöleni olmayı sürdürürken, diğer yandan çağımızın en önemli tartışmalarının da kesişim noktasında yer alıyor. Göç, güvenlik, erişim, ekonomi ve uluslararası siyaset gibi başlıklar, futbolun etrafında yeni bir tartışma alanı oluşturuyor.

Bu sorunun yanıtı önümüzdeki haftalarda sahadaki sonuçlar kadar, saha dışındaki gelişmeler tarafından da şekillenecek.

🏆 2026 Dünya Kupası: Tam Kapsamlı Maç Takvimi

104 maç, 48 takım, 12 grup. ABD, Kanada ve Meksika’nın ev sahipliğinde gerçekleşecek dev turnuvanın tüm eşleşmeleri.

⚽ A Grubu 🇲🇽 Meksika, 🇿🇦 Güney Afrika, 🇰🇷 Güney Kore, 🇨🇿 Çekya
▼
📅 11 Haz 2026Açılış
Meksika
VS
G. Afrika
📍 Mexico City
📅 11 Haz 2026
G. Kore
VS
Çekya
📍 Guadalajara
⚽ B Grubu 🇨🇦 Kanada, 🇧🇦 Bosna Hersek, 🇶🇦 Katar, 🇨🇭 İsviçre
▼
📅 12 Haz 2026
Kanada
VS
Bosna H.
📍 Toronto
📅 13 Haz 2026
Katar
VS
İsviçre
📍 San Francisco
⚽ C Grubu 🇧🇷 Brezilya, 🇲🇦 Fas, 🇭🇹 Haiti, 🏴󠁧󠁢󠁳󠁣󠁴󠁿 İskoçya
▼
📅 13 Haz 2026
Haiti
VS
İskoçya
📍 Boston
📅 13 Haz 2026
Brezilya
VS
Fas
📍 New York / NJ
⚽ D Grubu (Türkiye) 🇺🇸 ABD, 🇵🇾 Paraguay, 🇦🇺 Avustralya, 🇹🇷 Türkiye
▼
📅 12 Haz 2026
ABD
VS
Paraguay
📍 Los Angeles
📅 13 Haz 2026
Avustralya
VS
Türkiye
📍 Vancouver
📅 19 Haz 2026
Türkiye
VS
Paraguay
📍 San Francisco
📅 25 Haz 2026
Türkiye
VS
ABD
📍 Los Angeles
⚽ E Grubu 🇩🇪 Almanya, 🇨🇮 Fildişi Sahili, 🇪🇨 Ekvador, 🇨🇼 Curaçao
▼
📅 14 Haz 2026
F. Sahili
VS
Ekvador
📍 Philadelphia
📅 14 Haz 2026
Almanya
VS
Curaçao
📍 Houston
⚽ F Grubu 🇳🇱 Hollanda, 🇯🇵 Japonya, 🇸🇪 İsveç, 🇹🇳 Tunus
▼
📅 14 Haz 2026
Hollanda
VS
Japonya
📍 Dallas
📅 14 Haz 2026
İsveç
VS
Tunus
📍 Monterrey
⚽ G Grubu 🇧🇪 Belçika, 🇪🇬 Mısır, 🇮🇷 İran, 🇳🇿 Yeni Zelanda
▼
📅 15 Haz 2026
İran
VS
Y. Zelanda
📍 Los Angeles
📅 15 Haz 2026
Belçika
VS
Mısır
📍 Seattle
⚽ H Grubu 🇪🇸 İspanya, 🇺🇾 Uruguay, 🇸🇦 S. Arabistan, 🇨🇻 Yeşil Burun
▼
📅 15 Haz 2026
S. Arabistan
VS
Uruguay
📍 Miami
📅 15 Haz 2026
İspanya
VS
Yeşil Burun
📍 Atlanta
⚽ I Grubu 🇫🇷 Fransa, 🇸🇳 Senegal, 🇮🇶 Irak, 🇳🇴 Norveç
▼
📅 16 Haz 2026
Fransa
VS
Senegal
📍 New York / NJ
📅 16 Haz 2026
Irak
VS
Norveç
📍 Boston
⚽ J Grubu 🇦🇷 Arjantin, 🇩🇿 Cezayir, 🇦🇹 Avusturya, 🇯🇴 Ürdün
▼
📅 16 Haz 2026
Arjantin
VS
Cezayir
📍 Kansas City
📅 16 Haz 2026
Avusturya
VS
Ürdün
📍 San Francisco
⚽ K Grubu 🇵🇹 Portekiz, 🇨🇴 Kolombiya, 🇺🇿 Özbekistan, 🇨🇩 Kongo DC
▼
📅 17 Haz 2026
Portekiz
VS
Kongo DC
📍 Houston
📅 17 Haz 2026
Özbekistan
VS
Kolombiya
📍 Mexico City
⚽ L Grubu 🏴󠁧󠁢󠁥󠁮󠁧󠁿 İngiltere, 🇭🇷 Hırvatistan, 🇬🇭 Gana, 🇵🇦 Panama
▼
📅 17 Haz 2026
Gana
VS
Panama
📍 Toronto
📅 17 Haz 2026
İngiltere
VS
Hırvatistan
📍 Dallas
🏆 Final Yolu (Eleme Turları) Son 32, Çeyrek Final, Yarı Final ve Büyük Final
▼
📅 4-7 Temmuz 2026 Son 16 Turu
Grup liderleri ve ikincilerinin yanı sıra, en iyi 8 grup üçüncüsü çapraz eşleşme ile karşı karşıya geliyor.
📅 19 Temmuz 2026 BÜYÜK FİNAL
🏆 Yarı Final 1 Galibi
VS
🏆 Yarı Final 2 Galibi
📍 New York New Jersey Stadium

İsviçre referanduma gidiyor: Göçmenler için yeni tehlike

İsviçre’de, ülke nüfusunun 10 milyonu aşmaması için İsviçre Halk Partisi’nin girişimi ile yapılacak referandum onaylanırsa en çok göçmenler etkilenecek. Mojust Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Rüştü Demirkaya, referandumun demokratik bir uygulama olarak görünmesine rağmen çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor.

Foto: 20min/Stefan Lanz

İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gidiyor. “10 milyonluk İsviçre istemiyoruz!” adı ile yapılacak olan referanduma öncülük eden göç ve AB’ne yakınlaşmaya karşıtlığıyla biliniyor. SVP yapılacak referanduma daha fazla destek almak için, konut sıkıntısı, yüksek kiralar, artan suç oranlarının göç nedeniyle yaşandığını iddia ediyor. Referandumun girişimcileri bu nedenle, İsviçre’ye göçü sınırlamayı ve nüfusun 2050 yılına kadar 10 milyonu geçmemesini sağlamayı amaçlıyor. Resmi istatistikler, İsviçre nüfusunun 2055 yılında yaklaşık 10,5 milyon kişi olacağını öngörüyor.

SVP referandum talebinde 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmesini ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmasını istiyor. Buna rağmen nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde AB ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep ediliyor.

Freedom House 2021 İsviçre Raporu: Kapsamlı Ülke Profili
İsviçre, ademi merkeziyetçi yapısı ve doğrudan demokrasi pratikleriyle dünyanın en özgür ülkelerinden biri olmaya devam ediyor. Ancak rapor, sağ popülizmin yükselişi, göçmen/mülteci hakları ve azınlıklara yönelik bazı kısıtlamalar konularında eleştirel şerhler düşüyor.
Siyasi Haklar
39 / 40
Sivil Özgürlükler
57 / 60
Küresel Özgürlük Skoru
96 / 100
A. Siyasi Haklar (Political Rights)
  • 1. Seçim Süreci (12/12): İsviçre’de hem kanton düzeyinde hem de ulusal düzeyde serbest ve adil seçimler istikrarlı bir şekilde uygulanmaktadır. Federal Konsey’in \”sihirli formül\” (işbirliği ve güç paylaşımı) yapısı, büyük siyasi partilerin yürütme organında adil temsilini güvence altına alır.
  • 2. Siyasi Çoğulculuk ve Katılım (15/16): Doğrudan demokrasi araçları (referandumlar ve halk inisiyatifleri) vatandaşlara güçlü bir yasa yapma gücü verir. Ancak, İsviçre Halk Partisi (SVP) gibi sağ popülist partilerin bu mekanizmayı göçmen karşıtı politikaları anayasal düzleme taşımak için araçsallaştırması dikkat çekicidir. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ulusal seçimlerde oy hakkı yoktur.
  • 3. Hükümetin İşleyişi (12/12): Yolsuzlukla mücadele yasaları güçlüdür ve şeffaflık yüksek standartlardadır. Karar alma mekanizmaları hesap verebilirlik ilkesiyle çalışır.
B. Sivil Özgürlükler (Civil Liberties)
  • 1. İfade ve İnanç Özgürlüğü (15/16): Medya özgürlüğü geniş çapta korunmaktadır. Dini özgürlükler anayasal güvence altındadır ancak İslamofobik söylemler zaman zaman siyasette karşılık bulmaktadır (Geçmişteki minare yasağı ve kamusal alanda yüz örtme/burka yasağı tartışmaları bu bağlamda not edilmiştir).
  • 2. Örgütlenme Özgürlüğü (12/12): Sendikal haklar, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri ve barışçıl toplanma/protesto hakkı hükümet müdahalesi olmaksızın özgürce kullanılabilmektedir.
  • 3. Hukukun Üstünlüğü (15/16): Yargı bağımsızdır ve adil yargılanma hakkı güvence altındadır. Ancak insan hakları örgütleri, sığınmacıların uzun süreli gözaltında tutulması koşulları ve mültecilere yönelik idari süreçlerin şeffaflığı konusunda zaman zaman endişelerini dile getirmektedir.
  • 4. Bireysel Haklar ve Eşitlik (15/16): Kişisel özerklik ve seyahat özgürlüğü tamdır. Cinsiyetler arası ücret eşitsizliği (kadınların erkeklerden daha az kazanması) çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
Raporun Kritik Vurgusu: İsviçre her ne kadar “Özgür” statüsünde yer alsa da, doğrudan demokrasinin çoğunlukçu bir araca dönüşerek azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarını daraltma riski (özellikle sağ siyasetin kışkırttığı referandumlar üzerinden) sistemin en kırılgan noktasını oluşturmaktadır.
* Kaynak: freedomhouse.org / Freedom in the World 2021: Switzerland Report

“Hayır oyu verin” çağrısı

İsviçre’de mevcut hükümet dahil birçok parti referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yaptı. İsviçre Yeşiller Partisi referandum girişimini “yabancı düşmanlığı” olarak tanımlarken, Sosyal Demokratlar ise “kaos inisiyatifi” tanımını kullanıyor. Merkez partiler ise SVP’nin önerilerinin “yüzeysel çözümler” olduğunu ifade ediyor.SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyor.

“Göç, anayasal olarak sınırlandırılacak”

Referandume ilişkin Niha’ya konuşan Mesopotamia Observatory of Justice (Mojust) yönetim kurulu üyesi ve Cenevre Üniversitesi doktora öğrencisi Rüştü Demirkaya, referandumun ilk başta teknik bir öneri gibi sunulduğunu belirterek, “Ancak bu girişimin asıl anlamı, İsviçre’de göçü anayasal düzeyde sınırlandırmak ve nüfus meselesini güvenlikçi bir siyasal çerçeveye taşımaktır” dedi. Referandumun sadece demografik bir sınır meselisi olmadığını belirten Demirkaya, “Girişimin kabul edilmesi halinde İsviçre’nin Avrupa Birliği ile kurduğu serbest dolaşım ilişkisi, Schengen ve Dublin işbirliği, işgücü piyasası ve mülteci politikası da doğrudan tartışmaya açılabilir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre ekonomisinin sağlık, bakım, inşaat, hizmet, araştırma ve eğitim gibi birçok alanı göçmen emeğine dayanıyor. Konut krizinin, kira artışlarının veya kamu hizmetlerindeki baskının kaynağını göçmenlerde aramak politik olarak kolay fakat pratikte etkisi çok farklı boyutlarda görülebilecek bir yoldur” diye konuştu.

İsviçre’de 60 Yıllık Göç Referandumları

1968’den 2026’ya: 20 Halk Oylamasında Tekrar Eden Argümanlar ve Değişen Siyaset

Kaynak: Swissinfo.ch

“Doğrudan demokrasi, tabandaki direnişleri görünür kılıyor. Bu sayede İsviçre, göç eleştirisinin öncüsü haline geldi.” — Siyasi coğrafyacı Michael Hermann

20 Halk Oylaması
60+ Yıl
4 Kabul Edilen
16 Reddedilen
Filtrele:
1960’lar — 1970’ler İşçi göçü ve “yabancılaşma” tartışması
1968 Schwarzenbach Geri Çekildi
1968
Yabancıların Aşırı Artışını Durdurma Girişimi
Zürih Demokratları, yabancı nüfusun yerleşik nüfusun onda birini aşmaması ve her yıl %5 azaltılması talebini dile getirdi.
Geri çekildi (Federal Konsey önlem aldı) Zürih Demokratları
1970 Schwarzenbach Reddedildi
1970
«Yabancıların Aşırı Artışına Karşı» Schwarzenbach Girişimi
Yabancı oranını %10’la sınırlandırmayı, yaklaşık 350.000 kişinin ülkeyi terk etmesini öngörüyordu.
%54 Hayır Ulusal Eylem
1974 Reddedildi
1974
«Yabancılaşma ve Aşırı Nüfusa Karşı» Girişim
Yabancı sayısının 500.000’e indirilmesini ve toplam nüfusun %12’sini aşmamasını talep ediyordu.
%66 Hayır Ulusal Eylem
1977 Reddedildi
1977
Dördüncü Yabancıların Aşırı Artışı Girişimi
Schwarzenbach’ın ılımlılaştırılmış önerisi: Yabancı oranının 10 yılda %12,5’e indirilmesi (yaklaşık 300.000 kişi).
%70,5 Hayır Schwarzenbach
1980’ler Sağ–sol kutuplaşması ve çevreci söylem
1981 Mitenand Reddedildi
1981
Mitenand Girişimi — «Yeni bir yabancı politikası için»
Sol ve dini çevrelerin yabancıların hukuki korumasını güçlendirmek amacıyla başlattığı karşı inisiyatif.
%80 Hayır Sol / Dini çevreler
1984 Reddedildi
1984
«Vatanın Satılmasına Karşı» İnisiyatif
Yabancıların İsviçre’de arazi satın almasını engellemeyi hedefleyen girişim. SVP’nin ilerleyen dönemdeki kampanya estetiğinin habercisi.
%51 Hayır Ulusal Eylem
1988 Reddedildi
1988
«Göçün Sınırlandırılması» Girişimi
Çevresel gerekçeleri öne sürerek göçü ülkeden ayrılanların sayısıyla sınırlandırmayı talep etti.
%67 Hayır Ulusal Eylem
1990’lar — 2000’ler İltica tartışması ve AB serbest dolaşımı
1996 Reddedildi
1996
«Yasadışı Göç Karşıtı» İnisiyatif
SVP; yasadışı giriş yapan sığınmacıların başvurularının işleme alınmamasını talep etti. Parlamento uluslararası hukuka aykırı buldu.
%54 Hayır SVP / İsviçre Demokratları
2000 Reddedildi
2000
«Göçün Düzenlenmesi» Girişimi
AB Serbest Dolaşım Anlaşması öncesinde yabancı nüfusun %18 ile sınırlandırılmasını talep etti.
%64 Hayır SVP
2002 Reddedildi
2002
«İltica Hakkının Kötüye Kullanımına Karşı» Girişimi
Balkan savaşlarından kaçan mültecilere yönelik şüpheci tavrı hedef alarak güvenli üçüncü ülkelerden gelenlerin başvurularını reddetmeyi amaçladı.
%50,1 Hayır SVP
2008 — 2016 Vatandaşlık, İslam ve kitlesel göç dönemine
2008 Reddedildi
2008
«Demokratik Vatandaşlık» Girişimi
Vatandaşlık kararlarında son sözün Federal Mahkeme değil, belediye meclislerine ait olmasını talep etti.
%66 Hayır SVP
2009 minare Kabul Edildi
2009
«Minarelerin İnşasına Karşı» İnisiyatif
11 Eylül sonrası İslamofobik kaygıların tırmandığı ortamda minareli cami inşasını anayasal düzeyde yasakladı.
%57,5 Evet Egerkinger Komitesi
2010 Kabul Edildi
2010
«Suçlu Yabancıların Sınır Dışı Edilmesi» Girişimi
Ağır suç işleyen yabancıların zorunlu sınır dışı edilmesini öngördü. Muhalefet kampanyayı ırkçı bularak eleştirdi.
%52 Evet SVP
2014 kitlesel göç Kabul Edildi
2014
«Kitlesel Göç Karşıtı» Girişim
AB ile serbest dolaşımı hedef alan bu inisiyatif, İsviçre’nin göçü yeniden kotalarla düzenlemesini talep etti.
%50,3 Evet SVP
2014 ecopop Reddedildi
2014
«Aşırı Nüfus Artışına Son» Girişimi
Ecopop derneği, göçü yıllık nüfus artışının en fazla %0,2’siyle sınırlamayı ekolojik gerekçelerle savundu.
%74 Hayır Ecopop
2016 uygulama Reddedildi
2016
Sınır Dışı Uygulamasının Hayata Geçirilmesi Girişimi
2010 inisiyatifini uygulatmak için somut suç listesiyle baskı artırma girişimi. Uluslararası hukuk sorunları gerekçesiyle reddedildi.
%59 Hayır SVP
2020’ler 10 milyon nüfus eşiği ve kapsamlı kısıtlama talepleri
2020 Reddedildi
2020
«Ilımlı Göç İçin» Girişim
AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesini talep etti. “10 milyonluk İsviçre”, kentsel yayılma ve suç oranı argümanları öne çıktı.
%62 Hayır SVP
2021 yüz örtme Kabul Edildi
2021
«Yüzünü Örtme Yasağına Evet» Girişimi
Minare yasağının mirasçısı: Egerkinger Komitesi’nin örtünme yasağı girişimi, analizlerde İsviçre kültür değerlerinin korunması motivasyonuyla kabul edildi.
%51 Evet Egerkinger Komitesi
2026 14 Haziran 2026
2026 — GÜNCEL
«10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır» Girişimi
SVP’nin en kapsamlı inisiyatifi: hem sığınma alanını hem AB serbest dolaşımını birlikte kısıtlamayı hedefliyor. 14 Haziran’da oylanacak.
Oylama bekleniyor SVP
SONUÇ
Kaynak: Swissinfo.ch · Veriler SWI swissinfo.ch arşivine dayanmaktadır.

Sağcı parti ülke gündemini belirliyor

İnsiyatifi savunan SVP/UDC’in, uzun süredir İsviçre siyasetinde göçmenleri, mültecileri ve yabancıları toplumsal krizlerin temel nedeni olarak gösterdiğine dikkat çeken Demirkaya şöyle devam etti: “Aşırı sağ popülist bir çizgi izliyor. Partinin sürekli benzer referandumlar gündeme taşıması tesadüf değildir. SVP, doğrudan demokrasi mekanizmasını kullanarak göç, iltica, İslam, suç, ulusal egemenlik ve Avrupa karşıtlığı gibi başlıkları sürekli kamuoyunun merkezinde tutuyor. Böylece diğer partileri de çoğu zaman kendi sosyal ve ekonomik programlarını tartışmak yerine, SVP’nin kurduğu güvenlikçi ve göç karşıtı çerçeveye cevap vermeye zorluyor. Bu anlamda referandumlar yalnızca karar alma araçları değil, aynı zamanda siyasal dili sağa çeken mobilizasyon mekanizmaları haline geliyor.”

“Azınlığın hakları engellenmemeli”

Avrupa’da sağın yükselişine de dikkat çeken Demirkaya, “Fransa’da, Almanya’da, Avusturya’da, İtalya’da ve Hollanda’da olduğu gibi İsviçre’de de göç, ulusal kimlik ve güvenlik meseleleri aynı siyasal hatta birbirine bağlanıyor. İsviçre’nin farkı, bu tartışmaların doğrudan demokrasi yoluyla sık sık halk oylamasına taşınmasıdır. Bu durum demokratik katılım açısından önemli bir gelenek olsa da, aynı zamanda çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini de beraberinde getiriyor” diye belirtti.

İsviçre’nin insan hakları, tarafsızlık ve insani diplomasi geleneği açısından bu referandumun ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu belirten Demirkaya, İsviçre’nin Cenevre sözleşmeleriyle, mülteci hukuku geleneğiyle ve insani kurumlarla kurduğu tarihsel ilişkinin İsviçre’nin siyasal kimliğinin parçası olarak görüldüğünü söyledi.

Sol ne yapmalı?

Sağ partilerin bu tür girişimlerin toplumsal karşılık bulmasını yalnızca ırkçılıkla açıklamanın eksik kalacağını belirten Demirkaya, “İsviçre’de gerçekten ciddi bir konut krizi, kira artışı, sağlık sisteminde baskı ve sınıfsal eşitsizlik var. Aşırı sağın başarısı, bu gerçek sorunlara yanlış ama basit görünen cevaplar üretmesinden geliyor. Bu nedenle sol, sosyalist ve demokratik güçlerin görevi yalnızca göç karşıtlığını teşhir etmekle sınırlı kalamaz. Konut hakkı, kamu hizmetleri, ücretler, çalışma koşulları ve sosyal adalet ekseninde daha güçlü bir siyasal program üretmek zorundalar. Aksi halde aşırı sağ, gerçek krizleri sahte düşmanlar yaratarak kendi lehine örgütlemeye devam eder” dedi. Demirkaya şöyle devam etti: “Son anketler hayır eğiliminin güçlendiğini gösterse de, göç meselesinin İsviçre siyasetindeki mobilizasyon gücü nedeniyle inisiyatifin geçme ihtimali tamamen dışlanamaz. Ancak kabul edilse de edilmese de bu referandum, İsviçre toplumunun geleceğine dair önemli bir eşiği gösteriyor. Asıl soru şudur: İsviçre geleceğini hak temelli, çoğulcu ve sosyal adaletçi bir toplum olarak mı kuracak, yoksa krizlerini göçmenleri ve mültecileri dışlayarak yönetmeye çalışan kapalı ve güvenlikçi bir ülkeye mi dönüşecek?”

22 Ekim 2023 İsviçre Federal Meclis Seçim Sonuçları
Siyasi PartiOy Oranı (%)Milletvekili Sayısı (Değişim)
SVP (İsviçre Halk Partisi)%28,662
SP (İsviçre Sosyal Demokrat Partisi)%18,041 (+2)
Merkez Parti%14,629
FDP (Hür Demokrat Parti)%14,428
Yeşiller Partisi–23 (-5)
Yeşil Liberaller–10 (-6)
Cenevre Yurttaş Hareketi–2
Evanjelik Halk Partisi–2
Federal Demokratik Birlik–2
Tiçino Birliği–1
* Federal Meclis toplam 200 sandalyeden oluşmaktadır.

Yararlanılan kaynaklar: AFP / ET,JD, Freedom House, AA. İnfografiler, kaynaklardan elde edilen verilerle yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Taksim’de gazetecilerden açıklama: “Tutuklu ETHA gazetecilerine özgürlük”

Basın emekçileri, 3 Şubat’tan bu yana tutuklu bulunan ve hedef gösterilen ETHA gazetecileri ve tüm tutuklu gazetecilerin serbest bırakılması için Taksim Tünel Meydanı’nda açıklama yaptı: “Özgür basın susmadı, susmayacak!”

Fotoğraf: Abdullah Tepeli



Basın örgütleri, gazeteciler, sivil toplum örgütü ve siyasi parti temsilcileri, tutuklu ve hedef gösterilen gazetecilerle dayanışmak amacıyla sahadaki basın emekçilerinin çağrısıyla İstanbul’un Beyoğlu İlçesi’nde bulunan Taksim Tünel Meydanı’nda bir araya geldi. Açıklamada, Etkin Haber Ajansı (ETHA) çalışanları Pınar Gayıp, Elif Bayburt, Nadiye Gürbüz ve Müslüm Koyun’un serbest bırakılması talep edildi. Basın açıklamasına DİSK Basın İş, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği yöneticileri; Emek Partisi Milletvekili İskender Bayhan, Dem Parti Milletvekili Özgül Saki , Divriği Kültür Derneği Genel Başkanı Cihan Erdoğan ve Hakan Tosun’un ablası Özgür Tosun’un da katıldığı açıklamada “Tutsak gazetecilere özgürlük” pankartı açıldı.

Açıklama sırasında “Özgür basın susturulamaz,” “Pınar’a, Elif’e, Müslüm’e, Nadiye’ye özgürlük,” “ETHA susmadı, susmayacak,” “Gözaltılar tutuklamalar baskılar bizi yıldıramaz” sloganları da atıldı.

Açıklama gazetecilerin ve siyasi parti temsilcilerinin konuşmalarıyla başladı. İlk olarak tutsak ETHA basın emekçilerinin cezaevinden gönderdikleri mektup okundu. Mektupta şu ifadeler yer aldı:

Sevgili dostlar, meslektaşlar

Şubat ayından bu yana haberlerimiz bahane edilerek tutsağız. Gerçeği haberleştirme ısrarımızı suç göstererek bizi yargılamaya çalışanlara inat içeride ve dışarıda gazeteciliği savunmaya devam ediyoruz.

4 aydır iddianamemiz hala ortada yokken bir tiyatrodan ibaret olan tutukluluk incelemesinde savunma yapmamız engelleniyor. Mahkeme yalnızca hakkımızda önceden verilen tutukluluk devam kararını okuyor.

Gazetecilere yönelik saldırılar günden güne artarken ne halkın haber alma hakkından ne de gerçeği haberleştirme ısrarımızdan bir milim geri adım atmayacağız. Kalemimizi emanet alıp haberlerimizi sürdüren tüm özgür basın emekçilerini selamlıyoruz.

Özgür basın susturulamaz

Dayanışma ve sevgiyle

ETHA Emekçileri

Mektubun okunmasından sonra konuşan ETHA muhabiri Yeşim Tükel, arkadaşlarının Kürtlerin, kadınların, gençlerin, işçilerin, cumartesi annelerinin ve Alevilerin sesi olduklarını için tutuklandıklarını söyledi.

“Sesimizi bütün tutsak gazeteciler için birleştirelim”

Tükel, gazetecilerin üzerindeki baskı, tutuklama, katletme terörünün bu topraklarla özgü olmadığını belirterek, “Suriye’de, cihatçı, soykırımcı HTŞ çetelerinin suçlarını teşhir ettiği için 18 Ocak’tan beri Eva Maria Michelmann ve Ahmet Polad arkadaşımız işkence ve tecrit altında tutsaklar. Sesimizi Elif, Nadiye, Müslüm, Pınar, Ahmet, Eva şahsında bütün tutsak gazeteciler için birleştirelim” dedi.

Ardından katledilen gazeteci ve doğa savunusu Hakan Tosun’un ablası Öznur Tosun söz aldı. Tosun, “Katletmek hapsetmek özgür basını hiçbir zaman susturamadı, susturamayacak. Bu yıllardır böyle devam etti böyle devam edecek. Gazeteciler bizim sağduyumuz, gözümüz, kulağımız. Bugün onlara sahip çıkmazsak biz yarın kör, sağır, dilsiz kalacağız” gazetecilerle dayanışmayı sürdüreceklerini ifade etti.

DFG adına söz alan gazeteci Hayri Tunç ise Gazeteciliğin bu topraklarda her zaman zor altında olduğunu, geçtiğimiz günlerde gözaltına alınan Mezoptamya Ajansı (MA) muhabiri Sema Bingöl’e yönelik saldırıları ve gazetecilik faaliyetlerinden dolayı ceza alan Erdoğan Alayumat’ın durumuna dikkat çekerek Özgür Basın’ın sesinin susmayacağını aktardı.


“Pınar ve Nadiye bizim için alanlardaydı”

Disk Basın-İş adına konuşsn gazeteci Zana Kaya, “Biz tutuklandığımızda Pınar ve Nadiye bu alanlarda tutsak gazeteciler için eylem yapıyordu. Şimdi biz onlar için alandayız” diyerek tutsak gazetecilerle dayanışma içinde olduklarını ve serbest bırakılana kadar mücadele edeceklerini belirtti.

TGS adına söz alan gazeteci Evrim Kepenek ise tutsak gazetecilerle dayanışma içinde olduklarını belirterek ETHA gazetecilerinin ve tüm tutsak gazetecilerin bir an önce serbest bırakılmalarını talep etti.

Sonrasında söz alan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Özgül Saki, ülkede basın özgürlüğünün mumla arandığını söyleyerek, “Hemen hemen her gün tutuklanan gazetecilerin haberleriyle uyanıyoruz. Arkadaşlarımız gazetecilik faaliyeti yaptıkları için, işçi sınıfının, kadınların, gençlerin, savaş suçlarının haberlerini yaptıkları için tutuklular. Ama bu topraklarda Özgür basın geleneği yılmadı, kalemler yazmaktan vazgeçmeyecek, hep birlikte bu memlekette özgür basın geleneğini hep birlikte devam ettireceğiz” dedi.

Son olarak konuşan Emek Partisi (EMEP) İstanbul Milletvekili İskender Bayhan, gazetecilerin emekçilerden yana oldukları için tutsak edildiklerini belirterek derhal serbest bırakılmalarını talep etti.

Fotoğraf: Abdullah Tepeli

“Görülmesi istenmeyeni görünür kıldılar”

Ardından ortak basın açıklaması okundu. Basın metninin Türkçesini gazeteci Eylem Nazlıer okurken Kürtçesini ise gazeteci Helin Özgün okudu.

128 gündür tutuklu bulunan ETHA emekçilerinin serbest bırakılması için bir araya geldiklerini belirten Eylem Nazlıer, “Arkadaşlarımız 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik yapılan operasyonlarda gözaltına alındılar, ardından tutuklandılar. Yaklaşık 5 ay geçmesine rağmen arkadaşlarımıza dair iddianame hazırlanmadı. Aralarında sadece arkadaşımız Müslüm’ün mahkeme tarihi bir kaç gün önce belli oldu. Biz biliyoruz ki arkadaşlarımız gazetecilik yaptıkları için tutuklandı. Çünkü onlar kadın mücadelesinin sesini duyurdu, ekoloji savunucularının emeğini görünür kıldı. Katliamları, yoksulluğu, direnişi ve halkın yaşadığı gerçekleri haberleştirdi. Cumartesi Anneleri’ni, Barış Anneleri’ni, direnen işçileri, adalet talebiyle meydanları dolduran gençleri, kadın ve LGBTİ+’ları kamuoyuna taşıdılar. Görülmesi istenmeyeni görünür kıldılar” dedi.

“Gazeteciliği suç gibi gösteren yayınları kabul etmiyoruz”

Açıklamada geçtiğimiz günlerde Ankara’da düzenlenen Ethem Sarısülük anmasında gözaltına alınan Mezopotamya Ajansı (MA) muhabiri Sema Bingöl’ün serbest bırakılmasının ardından, iktidar yanlısı medya tarafından hedef gösterilmesine de dikkat çekti:

“Gazeteciler yalnızca tutuklanmıyor iktidar yanlısı medya organlarınca hedef gösteriliyor. Son olarak, 1 Haziran’da Ankara’da düzenlenen Ethem Sarısülük anmasını takip ettiği sırada gözaltına alınan ve daha sonra serbest bırakılan MA muhabiri Sema Bingöl’e yönelik linç kampanyasıdır. Gazetecilik faaliyetini suç gibi gösteren, nefret ve düşmanlığı körükleyen bu yayınları yakından tanıyor ve kabul etmiyoruz. Ayrıca Nujinha’ya yönelik saldırıları kınıyoruz. Yayın faaliyetlerinin hedef alınması ve tehdit mesajlarıyla gazetecilerin susturulmak istenmesi kabul etmiyoruz. Kadınların sesi olan Nujinha ile dayanışma içindeyiz. Diyalog ve çözüm arayışında buluştuğu bu dönemde, başta Sema Bingöl olmak üzere Kürt gazetecileri hedef alan yayınlar kabul edilemez. Yetkilileri derhal harekete geçmeye, basın özgürlüğünü koruma sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz.”


“Meslektaşlarımız için mücadelemiz sürecek”

Açıklamanın sonunda ise şu ifadeler kullanıldı:

“Meslek örgütlerinin hazırladığı raporlara göre birçok gazeteci karakola imza verme, yurtdışı yasağı, ev hapsi gibi sistematik hale getirilen cezalandırma politikaları ile karşı karşıya. Gazeteciliğin soruşturma, gözaltı ve tutuklama süreçleriyle baskı altına alınmasını kabul etmiyoruz. Bir kez daha ilan ediyoruz. Gazetecileri susturamazsınız! ETHA, Atılım gazetesi gözaltı, tutuklama, tüm baskı ve engellemelere rağmen susmadı susmayacak. Bugün bir kez daha buradan ilan ediyoruz: Meslektaşlarımız için mücadelemiz sürecek. ETHA emekçileri Pınar, Nadiye, Elif ve Müslüm özgürlüklerine kavuşana kadar her yerde seslerini yükseltmeye devam edeceğiz, arkadaşlarımız serbest bırakılsın!”

DİSK Basın-İş ile bianet arasında TİS imzalandı

DİSK Basın-İş ile bianet arasında imzalanan Toplu İş Sözleşmesi 2 yıl için geçerli olacak. 2026 ve 2027 yıllarında, her yıl için çalışanlara yüzde 1,5 oranında zam yapılacak.

Foto: bianet

Türkiye’nin alternatif medya dünyasının en köklü ve önemli mecralarından olan bianet’in bağlı olduğu IPS İletişim Vakfı ile DİSK Basın-İş arasında Toplu İş Sözleşmesi (TİS) imzalandı.

Sözleşmenin imzalandığını hem bianet hem de DİSK Basın-İş sosyal medya X hesaplarında paylaştı.

bianet’te yayınlanan habere göre, Atölye BİA’da yapılan toplantıya IPS İletişim Vakfı Başkanı Nadire Mater, Vakfın Yönetim Kurulu Üyesi Deniz Tuna, DİSK Basın-İş Genel Sekreteri Bilir (Zana) Kaya ve Mali İşler Daire Başkanı İzel Sezer, işyeri temsilcisi Tuğçe Yılmaz, sendika avukatı Mehmet Akif Yıldırım ve TİS uzmanı İrfan Kaygısız da katıldı.

34 maddelik TİS yıllık izin, ücret zammı, yemek ve yol yardımı, ikramiye, sosyal yardımlar ve hibrit çalışma düzeninin yanı sıra editoryal bağımsızlık, toplumsal cinsiyet eşitliği, mobbingin önlenmesi, işçi sağlığı ve güvenliği ile disiplin süreçlerine ilişkin maddeler içeriyor.

Yüzde 1,5 oranında zam yapılacak

1 Ocak 2026 ile 31 Aralık 2027 arasını kapsayacak olan sözleşme uyarınca, IPS İletişim Vakfı/bianet, çalışanlarına yüzde 1,5 oranında zam yapacak.

Sözleşmenin 30. Maddesinde yer alan zam oranları ile ilgili olarak Disk Basın-İş üyelerinin yılın son gününde almakta oldukları ücretlerine yeni yılın ilk gününde yüzde 1,5 oranında artış yapılacağı belirtiliyor. Devamında sendika “üyelerinin ücretleri İsveç kronu üzerinden aylık olarak ödenir. Bu ödemeler yapılırken T.C. Merkez Bankası veya ücretlerin ödendiği banka döviz alış kuru üzerinden (işçi lehine olan kur esas alınmak suretiyle) TL’ye çevrilerek ücret ödemeleri yapılır” deniyor.

Sendika ile bianet’in üzerinde uzlaştığı yüzde 1,5 zam oranı, hem 2026 yılı hem de 2027 yılı için geçerli olacak.

Sözleşme uyarınca, kurum 1 Mayıs, yılbaşı ve banka promosyonu adı altında çalışanlara 10 biner TL ikramiye verecek.

IPS İletişim Vakfı/bianet ile DİSK Basın-İş arasında imzalanan TİS’in bütün maddelerine erişmek için tıklayın

Taliban polisinin kadınları darp etmesinin ardından Herat’ta protestolar başladı

Afganistan’ın Herat vilayetinde, Taliban Ahlak Polisi’nin “uygunsuz baş örtüsü veya burka” giydikleri gerekçesiyle kadınları gözaltına alıp bayılana kadar darp etmesi üzerine protestolar patlak verdi. Taliban üyeleri Herat’taki bazı göstericilere ateş açtı.

Afganistan’da burka giyen kadınlar.

Afganistan’daki Herat vilayetinin Cebrail bölgesi sakinleri, Taliban’ın kadınları gözaltına alıp şiddet uygulamasını protesto etmek amacıyla bu sabah bir gösteri düzenledi. Afganistan Kadın Haber Ajansı’nın (AWNA) aktardığına göre, protesto gösterisi göstericilerin üzerine ateş açan Taliban güçleri tarafından bastırılmaya çalışılıyor. Yerel kaynaklara göre “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atan mahalle sakinlerine Taliban güçleri tarafından ateş açıldı.

Protestolar, Taliban’ın Ahlak Polisi tarafından kadınlara yönelik sürdürülen gözaltılar ve sert muamele üzerine tırmanışa geçti. Taliban’ın bu uygulaması, Cumartesi günü Herat’ın çeşitli bölgelerinde kadınları zorla çadari (burka) giymeye zorlamak ve giymeyenlerin hapsedileceği yönünde tehdit etmek suretiyle başladı.

Taliban’ın üst düzey lideri Hibatullah Ahundzade, 119 maddeden oluşan kapsamlı bir ceza yönetmeliği taslağını resmen onaylamıştı. Kritik bir şekilde bu yönetmelik, algılanan bir “günaha” (buna uygunsuz kıyafetler de dahil) tanıklık eden her vatandaşın bunu anında durdurma görevi olduğunu belirterek, kolluk yetkisini tabana yaydı ve fiilen sokak şiddetini yasallaştırdı.

Protestocuları vuran Taliban üyesi. Fotoğraf: 8AM Media

8AM Media’nın haberine göre Taliban mensupları, manto giydikleri gerekçesiyle kadınları bayılana kadar darp edip gözaltına alıyor. Herat’taki kadınlar, Taliban mensuplarının sokak ortasında kadınları darp ettiği bu olayların ardından, kadınların bakkala bile çıkmaya korkması nedeniyle kamusal alandaki kadın varlığının keskin bir şekilde düştüğünü belirtiyor.

Taliban göstericilere ateş açtı

Bugün (9 Haziran) yerel kaynaklar 8AM Media muhabirlerine, Taliban gruplarının göstericileri dağıtmak ve bastırmak için ateş açtığını bildirdi. Kaynaklar ayrıca bölge genelinde sürekli olarak ambulans ve Taliban koruma aracı (Ranger) seslerinin duyulduğunu aktardı. Kesin can kaybı ve yaralı sayısı ise henüz netleşmiş değil.

Sosyal medyadaki bir videoya göre, silah sesleri devam ederken mahalle sakinlerinin yaralıları taşıyarak uzaklaştırdığı görülüyor.

En az dört farklı kaynak bugün AWNA’ya, Taliban güçlerinin Herat’taki bazı salonların girişlerinde insanların içeri girmesine izin vermeden önce kadınların kıyafetlerini ve baş örtülerini kontrol ettiğini söyledi.

“‘Uygunsuz baş örtüsü’ İslami değerlerle bağdaşmıyor”

Afganistan’ın Meydan Şehr bölgesinin eski kadın belediye başkanı Zarife Ghafari Bashir, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Taliban, Herat’ın Cebrail bölgesinde son birkaç gündür kadın ve kız çocuklarının gözaltına alınmasını protesto eden mahalle sakinlerinin barışçıl gösterisini şiddet kullanarak bastırdı. İnternette dolaşıma giren videolar, Taliban güçlerinin kalabalığı dağıtmak için ateş açtığını ve çok sayıda göstericiyi darp ettiğini gösteriyor. Bu son olay, rejimin muhalif sesleri susturmak ve Afgan kadınlarıyla dayanışma içinde olanları bastırmak için şiddet kullanmaya devam ettiğini yansıtmaktadır.”

Afganistan’ın Birleşmiş Milletler Temsilcisi Nasir Ahmad Faiq ise X hesabından yaptığı açıklamada, Taliban’ın ahlak polisi tarafından “uygunsuz baş örtüsü” bahanesiyle kadınların gözaltına alınmasının ne İslami ilke ve değerlerle ne de Afgan halkının kültür ve gelenekleriyle bağdaşmadığını belirtti. Faiq, “Taliban görevlileri, kadınların yakınları (akrabası/yasal vasisi) bile olmadıkları halde, kadınları kamusal alanda zorla gözaltına alma ve taşıma yetkisini kendilerinde nasıl görebiliyorlar?” diye sordu ve şöyle devam etti:

“Bu durum, Taliban hapishanelerindeki şiddet, cinsel istismar ve tecavüz vakalarının yanı sıra Taliban mensuplarının karıştığı zorla evlendirmelere dair güvenilir ve iyi belgelenmiş raporların ortasında yaşanıyor; ki bu vakalar hiçbir zaman şeffaf bir şekilde soruşturulmamış, sorumlulardan hesap sorulmamıştır.”

Af Örgütü: “Her kadının ne giyeceğini seçme hakkı vardır”

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) Güney Asya Bölge Ofisi, Taliban’a gözaltına alınan kadınların nerede olduğunu derhal açıklaması, güvenli bir şekilde geri dönmelerini sağlaması ve kadınları kıyafetleri nedeniyle hedef alan uygulamalara son vermesi çağrısında bulundu:

“Herat vilayetinde çok sayıda kadının Taliban’ın kısıtlayıcı kıyafet kurallarına uymadıkları gerekçesiyle gözaltına alındığına dair raporlar son derece endişe vericidir. Bu durum, Afganistan’daki kadın ve kız çocuklarının haklarına yönelik süregelen baskıların çarpıcı bir hatırlatıcısıdır. Her kadının ne giyeceğini seçme, özgürce hareket etme, toplumsal yaşama katılma ve korku ya da gözdağı olmaksızın yaşama hakkı vardır.”

“Bu gözaltılar Taliban’ın toplumsal cinsiyet zulmünün bir parçasıdır”

Küresel bir koruma ağı ve diaspora savunuculuk grubu olan Afgan Kadın Aktivistler Koordinasyon Kurulu (AWACB), X hesaplarından şu açıklamayı yaptı:

“Herat’tan alınan görgü tanığı ifadeleri, fotoğraf ve video görüntülerine göre, Taliban güçleri kamusal alandaki kadınları sırf yüzleri tamamen kapalı olmadığı gerekçesiyle gözaltına almıştır. Bu gözaltılar münferit olaylar değildir. Taliban’ın Afgan kadınlarının bedenleri, hareketleri ve varoluşları üzerinde tam kontrol ve korku kurmaya yönelik sistematik toplumsal cinsiyet zulmü kampanyasının bir parçasıdır.”

“Özgürlüğe Doğru Kadın Hareketi”nin (Women’s Movement Towards Freedom) kurucusu ve lideri Tahera Nasiri ise şu ifadeleri kullandı: “Taliban, kadınları toplumsal yaşamdan silmeye çalışıyor ve evlerinden her çıktıklarında onları giderek daha savunmasız hale getiriyor.” Nasiri’ye göre Taliban, sistematik kısıtlamalar ve baskılar yoluyla kadınları toplumdan tamamen dışlamayı, temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakmayı amaçlıyor.

Nasiri, “Bu rejimin lobisini yapanlara veya güncel durumu normal gibi gösterenlere yazıklar olsun. Gerçek şu ki Afganistan’daki kadınlar her gün ağır ayrımcılık, dışlanma ve baskıyla karşı karşıya kalmaya devam ediyor” dedi.

Kaynak: 8AM Media, AWNA

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.