Çerçeve Yasanın Bize Düşündürdükleri:

Silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon alanından notlar*

Demos Araştırma Kolektifi, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle TBMM’de kabul edilen Çerçeve Yasa’nın düşündürdüklerini yazdı.

*Bir grup PKK gerillasının silah yakma töreninden

7595 Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun (kamuoyunda bilindiği ismiyle Çerçeve Yasa) 18 Ağustos 2026’da Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Kurulduğumuz 2015 yılından bu yana barış, geçmişle yüzleşme, çatışma dönüşümü ve toplumsal hafıza üzerine eleştirel ve erişilebilir bilgi üretme misyonuyla örgütlenen Demos Araştırma Kolektifi olarak, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Çerçeve Yasa’nın bize düşündürdüklerini paylaşmak için bu yazıyı kaleme alıyoruz.

Amacımız, konumumuz ve yaklaşımımız

Barışın en imkânsız gözüktüğü, barış talebini dile getirmenin kendisinin hedef hâline getirilmeye yettiği yıllarda, “Siz neden hâlâ barış konuşuyorsunuz?” diye sorulurken dahi barışı tartışmakta ısrar eden bir örgüt olarak Çerçeve Yasaya dair düşüncelerimizi paylaşmayı sorumluluğumuz olarak görüyoruz. Ekim 2024’te kamuoyunda duyurulan müzakereler ile başlayan bu yeni süreci yakından takip ediyor ve 10 yılda biriktirdiklerimizle katkı sunmaya çalışıyoruz. Demos’u çoğunuz barış ve geçmişle yüzleşmeye dair dünya deneyimleri, bu alanların toplumsal cinsiyet ile ilişkisi ve barış/geçmişle yüzleşmede sivil toplumun rolüne ilişkin üretimlerimiz ile tanıyorsunuz. Bu doğrultuda yeni süreçte de 11 Temmuz 2025’teki sembolik silah yakma törenine katılımımıza ilişkin içerikler; İnsan Hakları Derneği (İHD) ile ortak yayınladığımız, TBMM çatısı altında kurulan Komisyona sivil toplum katılımına dair araştırma; ve resmi adımların ötesinde, sivil alanı odağa alarak tuttuğumuz süreç kronolojisi başta olmak üzere üretimlerimize devam ettik.

PKK’nin 12. Kongresi’nde aldığı, örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadelenin sonlandırılması kararıyla birlikte sürece dair silahsızlanma tartışmaları hız kazandı. Bu doğrultuda biz de silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon (disarmament, demobilization and reintegration – “DDR”) konusunu çalışma alanlarımıza dahil etmeye karar verdik. Araştırmaya başladıkça gördük ki DDR, güvenliği salt devlet eksenli ele alan bir saha. Tartışmalar çoğunlukla Birleşmiş Milletler’in önerdiği DDR çerçevesi (IDDRS) ve bu çerçevenin büyük ölçüde şekillendiği Afrika ülkelerindeki deneyimler üzerinden yürütülüyor; Sierra Leone, Liberya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti özellikle “klasik” referans vakalar olarak tekrar ediyor. Bu çerçeve, feminist ve eleştirel kaynak üretimini zorlaştırıyor; alanda uzmanlaşan araştırmacı sayısı sınırlı, üretilenin önemli bir kısmı da devletçi/güvenlikçi bir paradigmadan geliyor. Yani Demos’un araştırmalarında esas aldığı ana akıma alternatif, yerelden, özne odaklı ve toplumsal cinsiyete duyarlı yaklaşımların nadir benimsendiği bir saha. Öyle ki, erişilebilir ve eleştirel bilgi üretme hedefi olan bir araştırma kolektifi olarak bu alanda beslenebileceğimiz eleştirel literatürün dahi kısıtlı olduğunu gördük. Bu da bizi DDR üzerine kendi içimizde öğrenmeye, tartışmaya ve başka deneyimleri araştırmaya teşvik etti. Yakınlarda QAD Barış Araştırmaları Derneği’nin desteğiyle araştırmacılarımızdan Ruken Ay Adın ve Dr. Nisan Alıcı’nın Resmi Anlaşma Olmaksızın Silahsızlanma: Kolombiya, Kuzey İrlanda ve Nepal Deneyimlerinden Derslerle Türkiye Barış Sürecinde DDR’nin İmkânları ve Önündeki Engeller başlıklı araştırmasını yürütmeye başladık.

Bu yazıda Çerçeve Yasaya dair girişte yaptığımız Genel Değerlendirme dışında çoğunlukla DDR alanından bakarak düşündüklerimiz yer alıyor. Yasanın ve sürecin Kürdistan, Türkiye ve bölge halkları için doğurması beklenen olumlu/olumsuz sonuçlarına dair siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, akademisyenler, hukukçular ve gazeteciler tarafından çok sayıda analiz, eleştiri ve tutum yazısı yazıldı, yazılmaya devam ediyor. Bunların bazılarını tekrar, bazılarına itiraz eder bir yazı kaleme almanın sürece yeni ve yapıcı bir katkı oluşturmayacağını düşündük. Bununla birlikte DDR ekseninde -ki Kürt hareketinin bu yasanın bir barış yasası değil silahsızlanma yasası olduğuna dair tutumu dikkate alındığında elzem olan- analizlerin az olduğunu gördük. Bu boşluğu tek bir yazıyla doldurmak mümkün olmadığı gibi böyle bir hedefimiz de yok; ancak bu yazının açtığı soruların, DDR alanında başkaca üretimleri de teşvik edeceğini umuyoruz.

Elbette bu yazının açtığı soruların bir kısmını sormak için erken olduğunu biliyoruz – yasanın uygulanacağına dair haklı tereddütler bu kadar yoğunken, uygulamanın ilerleyen aşamalarına dair ortaya attığımız soru(n)ların en iyi ihtimalle gereksiz, en kötü ihtimalle zararlı olduğunu düşünenler olacaktır. Bu riski göze alıyoruz çünkü DDR’nin ilk ayağı olan silahsızlanmanın ve devamında gelmesi beklenen terhis ve yeniden entegrasyonun kapsamını, ilkelerini ve işleyişini ve barış/geçmişle yüzleşmeyle ilişkisini birlikte tartışmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. İçerisine yeni girdiğimiz ve alıştığımız politik/metodolojik kapsamdan uzak DDR alanını Demos olarak tek başımıza öğrenemeyeceğimizi biliyoruz. Bu nedenle DDR üzerine yapacağımız tüm çalışmalarda birlikte öğrenerek eleştirel bilgi üretmeyi bir yöntem olarak esas alıyoruz. Dolayısıyla bu yazı da başta sivil alan ve akademi olmak üzere barış mücadelesinde ortaklaştığımız herkese birlikte öğrenme ve tartışmaya davet niteliği taşıyor.

A. Genel değerlendirme

Yasanın ortaya çıkışını, devam eden sürecin önemli bir hukuki adımı olarak değerlendiriyoruz. Bu adımın ne anlama geldiğini yalnızca yasa metninden hareketle belirlemek kolay değil; sürecin bir barış anlaşması metni yokluğunda, atipik yürütülen bir barış müzakeresi olduğunu, başından bu yana barış-demokratikleşme ikiliğine sıkıştırıldığını ve bunların barış hedefine ulaşmakta yarattığı zorlukları görüyoruz.

PKK-devlet arasındaki çatışmayı ilgilendiren başkaca yasal metinler de daha önce TBMM’den geçti. 2003 tarihli ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu, pişmanlığı adında gizlese de özünde esas alan ve bu yönüyle dönüşleri teşvik etmekte başarısız olan bir metindi. Yine 2014 tarihli ve 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun ise hükümetin çözüm sürecine yönelik (arkasında durmadığı) irade beyanını ve süreçte yer alan kamu görevlilerinin sorumsuzluğunu ortaya koymaktan öteye geçemedi; Çözüm Süreci’nde rol alan Kürt hareketinden siyasetçiler, sürece dair çalışmaları nedeniyle yargılandı ve ağır cezalara çarptırıldı. Önceki barış denemelerine dair bu yasal tarihe göz attığımızda Çerçeve Yasa’nın çatışma çözümünü nerelerde geçmişe kıyasla ileri götürdüğünü, nerelerde geri kaldığını daha iyi görüyoruz. Bu tarihsel bakış, bir infaz düzenlemesi olarak Çerçeve Yasa’nın geçirilmesi sürecinde, PKK’nin ilkesel olarak reddettiği pişmanlık kavramından uzaklaşılmasının barışı mümkün kılan koşullar açısından bir kazanım olduğunu gösteriyor. Bununla birlikte Çerçeve Yasa’nın cezai sorumsuzluğu yine kamu görevlileriyle sınırlı tutması, yargı bağımsızlığının olmadığı Türkiye’de sürece yönelik güvensizliği pekiştiriyor. Çerçeve Yasa’nın “ilk hukuki metin” veya “aslında af/pişmanlık niteliği taşıdığı” gibi farklı tespitler mevcut, ancak Yasa’nın bu eski metinlerle karşılaştırıldığı daha nüanslı tarihsel, politik ve normatif analizlere de ihtiyaç var.

Yasanın kendisinin nasıl tanımlandığı, tarafların yasaya yüklediği anlamlar ve kamuoyundaki tartışmalar da çeşitli. Bir taraftan Kürt hareketinin yasayı bir “barış yasası” olmaktan ziyade silahsızlanmaya ilişkin bir düzenleme olarak değerlendirdiğini görüyoruz. Diğer taraftan, yasanın “çerçeve/kök yasa” olarak tanımlanması karşısında “terör örgütü” tanımı, uygulamanın devletin güvenlik aygıtının tek taraflı teyit ve tespitine bağlanması ve demokratikleşmeye yönelik herhangi bir hüküm içermemesi gibi meseleler etrafında devam eden tartışmalar var. Demos olarak Komisyon’a ilişkin çalışmamızda ifade ettiğimiz gibi, silahsızlanmanın geçmişle yüzleşme ve demokratikleşmeye dair adımların ön koşulu olarak görülmesi sürecin başarıya ulaşma ihtimalini azaltıyor. Bunun yerine bu üç ayağın -silahsızlanma (hatta DDR), geçmişle yüzleşme ve demokratikleşme- birbiriyle uyumlu ve eşzamanlı programlar olarak ele alınması, silahsızlanmayı sağlayacak ve devam ettirecek koşulları oluşturmaya daha elverişli olacaktır. Nitekim anti-demokratik uygulamaların devam etmesi, geri dönüşler için elzem olan güven ortamının oluşmasının önünde bir engel teşkil ettiği gibi toplumu barış gündemine ikna etmeyi de zorlaştırıyor.

Silahsızlanmanın gerçekleşmesi, kendi başına barışın toplumsallaşması, çatışmanın nedenlerinin ortadan kalkması veya demokratikleşmenin sağlanması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda silahsızlanma sürecinin nasıl yürütüleceği de sonraki aşamaların niteliğini doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle yasayı değerlendirirken yalnızca silahların bırakılmasına ilişkin hukuki düzenlemelere değil, bunun sonrasında ortaya çıkacak terhis ve yeniden entegrasyon süreçlerine ve bunların toplumsal yaşamla ilişkisine de bakılması, bunların geçmişle yüzleşme ve demokratikleşmeyle ilişkisinin kurulması gerektiğini düşünüyoruz.

Farklı çatışma deneyimleri, silahsızlanmanın tek başına ele alınamayacağını; savaşan kişilerin sivil ve toplumsal yaşama dönüşlerinin, toplumsal kabulün, barış eğitiminin, ekonomik ve sosyal koşulların, psikososyal ihtiyaçların ve çatışmanın etkilediği toplumsal ilişkilerin de sürecin bir parçası olduğunu gösteriyor. Türkiye açısından hangi unsurların nasıl uyarlanabileceği ise henüz cevaplanmamış bir soru ve bizim araştırmamızın da temel meselelerinden biri. Dolayısıyla Çerçeve Yasa ile birlikte önümüzde yalnızca “silahların bırakılması nasıl gerçekleşecek?” sorusu bulunmuyor. Aynı zamanda “bundan sonra nasıl bir toplumsal ve siyasal hayat kurulacak?”, “silahsızlanan kişilerin dönüşü nasıl gerçekleşecek?”, “toplum bu dönüşüme nasıl hazırlanacak?”, “güven nasıl inşa edilecek?” ve “bu süreçte farklı toplumsal grupların ihtiyaçları nasıl gözetilecek?” gibi sorular da önem kazanıyor.

Bu soruların önemli bir kısmının cevabını bugün için bilmiyoruz. Ancak bize göre yalnızca mevcut hukuki düzenlemelerin uygulanmasını beklememek, ilerleyen aşamalarda ortaya çıkabilecek ihtiyaçları, riskleri ve imkânları şimdiden tartışmaya başlamak önemli. Barış isteyenlerin sürece yapıcı katkı koymasına yönelik çağrıların buna karşılık geldiğini düşünüyoruz. Bu sürecin çatışma bağlantılı doğrudan şiddeti sona erdirdiği gibi demokratikleşme tartışmaları için kapı araladığını görmek şart; yıllarca barış üzerine söylediğimiz her sözü, yazdığımız her yazıyı olası yargı tacizleri riskiyle değerlendirirken bugün barış üzerine daha serbest konuşabilmemiz bunun açık bir göstergesi. Bir yandan cezaevlerinden, dağdan, sürgünden geri dönüşlerin gerçekleşmesi için PKK ile devletin üzerinde uzlaştığı ve TBMM’den çoğunluğun evet oyuyla geçen bu Çerçeve Yasa’nın uygulanmasını talep eder ve izlerken, bir yandan Yasa’nın eksikliklerine dikkat çekip demokratikleşmeye dair mücadelenin sorumluluğunu üstlenmemiz gerekiyor. Bu kuşkusuz ki devletin silahsızlanma gerçekleşirken dayattığı koşulların geçmişle yüzleşme ve demokratikleşme üzerindeki etkilerini, teknik bir silahsızlanma sürecinin üzerini örttüğü hak ihlallerini ve bunların toplumsal muhalefette yarattığı ve yaratabileceği ayrışmaları da tartışmayı gerektiriyor. Bu nedenle aşağıdaki başlıklarda, yasanın doğrudan düzenlediği alanların yanı sıra, yasanın uygulanmasıyla birlikte gündeme gelebilecek toplumsal meseleleri de tartışmaya açıyoruz.

B. Toplumsal cinsiyet

Çatışmadan barışa geçiş süreçlerinde toplumsal cinsiyetin DDR tasarımına dahil edilmesi gerekiyor. Bu, kadınların sürece yalnızca biçimsel bir “bileşen” olarak eklemlenmesi, yani salt temsil amacıyla dahil edilmesi anlamına gelen bir dahiliyet değil; savaşan öznelerin toplumsal cinsiyete dayalı olarak farklılaşan risk ve ihtiyaçlarının sürecin her aşamasına içkin kılınmasını gerektiren bir dahiliyet.

Geri dönecek olan kadınların toplumsal cinsiyetlendirilmiş deneyimlerinin dikkate alınması, sürecin bu yeni aşamasına kadınların etkili katılımıyla mümkün olabilir. Nitekim kadınlar bu talebi başından beri dile getiriyor. Ancak sürecin yine demokratikleşme başlığıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir başka özelliği de, iktidarın toplumsal cinsiyet karşıtı politikalarını eş zamanlı yürütmesi. Çerçeve Yasa tartışmalarıyla Anayasa Mahkemesi’nin nafaka hakkını sınırlandıran kararı ve LGBTİ+’ları bu sefer açıktan ve doğrudan kriminalize eden yargı paketi tekliflerinin aynı zamanlara denk gelmesi iki ayrı gündem değil. Bu gündemlerin arasındaki bağı, yani patriyarkayla militarizmin, şidddetin, ayrımcılığın ilişkisini dile getiren kadınların ve LGBTİ+’ların görüşlerinin ve taleplerinin daha fazla gündeme alınması, Çerçeve Yasa’nın açtığı demokratikleşme penceresini görmek demek.

Yasa’nın kurduğu İcra Kurulu (resmi adıyla “Takip ve Değerlendirme Kurulu”) ve bunun altında oluşturulan alt kurul/komisyonlar, silahsızlanma ve terhis sürecinde kimin “savaşçı” sayılacağına, kimin yeniden entegrasyon desteğinin kapsamına gireceğine dair kriterleri henüz belirlemedi. Uluslararası deneyimler, bu kriterlerin -eğer kadınlar sürece dahil edilmeden, salt devletin güvenlik bürokrasisi tarafından belirlenirse- muharebe-dışı rollerde (kuryelik, istihbarat, lojistik, aşçılık vb.) yer almış kadınları büyük ölçüde dışarıda bırakma riski taşıdığını gösteriyor. Bunun yanında geri dönüşün toplum ve aileler tarafından nasıl karşılanacağı sorusunu genellenebilir bir kabul senaryosuyla yanıtlayamayız. Kadın gerillalara yönelik güçlü bir toplumsal saygı/kabul olabileceği gibi bu kabul herkes için aynı işlemeyebilir; damgalanma riski farklılaşabilir. Başka deneyimler, geri dönüşte hem bu damgalanmayla başa çıkmanın hem de bakım emeğinin büyük ölçüde yine kadınların üzerine kaldığını gösteriyor.

Kadınların talepleri sürecin başından beri süren bir mücadele hattı olarak devam ediyor. Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin açıklamalarında yer verdiği üzere, yasada bahsedilen komisyon ve kurullarda kadınların eşit temsille yer alması, kadın hareketinin kendi mekanizmalarıyla oluşturacağı bağımsız bir komisyonun sürecin resmi izleme yapısının parçası olarak tanınması, savaş yıllarında kadınlara yönelen militarist şiddetin sorgulanması için kadın hakikat komisyonlarının kurulması, koruculuk ve bekçilik sistemlerinin kaldırılması bu taleplerin başında geliyor. Şubat 2026’da açıklanan Meclis Komisyonu raporu bu talepleri içermedi. Farklı çatışma sonrası süreçleri karşılaştıran araştırmalar, kadınların barış müzakerelerine anlamlı katılımı sağlandığında imzalanan anlaşmaların başarılı olma ihtimalinin önemli ölçüde arttığını gösteriyor. Kadın örgütlerinin sürece dahil olduğu durumlarda, anlaşma hükümlerinin on yıllık bir süre boyunca fiilen uygulanma oranı da belirgin biçimde artıyor. Kolombiya’da toplumsal cinsiyet eşitliği bölümünün anlaşma metnine girmesi, Kuzey İrlanda’da mağdur hakları ve eğitim gibi başlıkların müzakere masasına taşınması, kadınların masada bulunması ile mümkün oldu. Türkiye’de, özellikle de bir barış anlaşmasının yokluğunda kadınların komisyon ve kurullarda yer alması, DDR’nin ve genel olarak barış sürecinin hem kapsayıcılığını hem de kalıcılığını doğrudan belirleyecek.

C. Toplumu barışa hazırlamak

Silahların susması toplumun barışa hazır olduğu anlamına gelmiyor. Nitekim Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere yönelik ırkçı saldırılar, Amedspor maçında devletin Kürt halkına yönelik işlediği suçları sembolize eden sarı torbaların sallanması gibi olaylar sürecin toplumsallaşmasındaki eksikleri ortaya koyuyor. Barış eğitimi veya diyalog zeminleri bu meselenin önemli bir bileşeni olarak ele alınmalı. Sürece açık olmayan kesimler için olduğu kadar, savaştan dönenlere yönelik düşmanlık besleyebilecek kesimlerin yeni toplumsal düzeni kabul edip içselleştirmesi için de toplumsal düzeyde eğitim programlarını hazırlanması gerekebilir. Ama bu, örgün eğitim ya da klasik bir müfredat anlamına gelmek zorunda değil, en azından şimdilik. Mahalle ölçeğinde, yerel yönetimler eliyle yürütülecek diyalog çalışmaları bu aşamada daha uygulanabilir ve gerçekçi bir seçenek olabilir. Kürdistan’ın ihtiyaçları şehirden şehre farklılaşırken, Türkiye’nin geri kalanı da bu tabloya dahil edildiğinde bambaşka ihtiyaç setleri karşımıza çıkar. İlçe belediyeleri gibi görece küçük ölçekli yerel yönetim birimlerinde dahi toplumu barışa hazırlamaya ve bir arada yaşamayı mümkün kılmaya yönelik diyalog çalışmaları düzenlenmesi gibi örnekler üzerine düşünebilmeliyiz. Bu çalışmaların toplumsal cinsiyete duyarlı ve hak temelli olması için sivil toplumun da sorumluluk alması ve etkin katılım göstermesi gerekir.

Diyalog ve güven inşası bu hazırlığın ayrılmaz bir parçası olarak görülmeli; kolaylaştırıcılık, yerel düzeyde diyalog mekanizmaları, sürece mesafeli ama demokrasi yanlısı sivil toplum kesimleriyle temas gibi araçlar da bu kapsamda ele alınmalı. Ancak diyalog zemininin sağlıklı işleyebilmesi için tarafların sürece dair algı ve beklentilerindeki farklılıkların da görünür kılınması gerekiyor. Bu farklılıklar bir maliyet-fayda hesabına indirgendiğinde, toplumsal düzeyde ortak bir zemin kurmak güçleşebiliyor. Bununla birlikte, silahsızlanma sürecinin ilerlemesi bunu zamanla dönüştürebilecek bir potansiyel taşıyor; güven inşası ile silahsızlanma birbirini besleyen, karşılıklı olarak güçlendiren süreçler olarak da okunabilir. Çerçeve Yasa toplumu bu sürece hazırlayacak diyalog ve barış eğitimi mekanizmalarına dair açık bir hüküm sunmuyor; İcra Kurulu’nun ve alt komisyonların görev tanımları da bu boşluğu şimdilik kapsamıyor. Yasanın DDR’yi büyük ölçüde teknik bir silahsızlanma ve entegrasyon sürecine indirgeyen yaklaşımı, toplumsal düzeydeki kabul ve yüzleşme boyutunu ikincil bırakıyor. Ancak yasanın uygulama sürecinin henüz başında olması, bu tür mekanizmaların yerel yönetimler, sivil toplum ve özellikle kadın hareketinin girişimleriyle zaman içinde şekillenebileceği bir alan da olabilir. DDR’nin teknik boyutunun yanına toplumsal kabul ve yüzleşme boyutunun eklenmesi, sürecin ilerleyen aşamalarında hâlâ mümkün.

D. Kamuoyu iletişimi ve medya

Yasanın ve sürecin/DDR’nin kamuoyunda nasıl anlatılacağı, hangi dille ve hangi çerçeveden aktarılacağı, yukarıda bahsedilen toplumsal kabul sürecinin doğrudan bir uzantısı. Nefret söylemi ve damgalamayla mücadele, kazanan-kaybeden ikiliğini kıracak bir dil bu başlığın merkezinde duruyor. Bu damgalanmanın kadın savaşçılar söz konusu olduğunda katmanlaştığını da unutmamak gerekiyor: hem eski savaşçı olmanın hem de toplumsal cinsiyet rollerinin dışında bir yaşam sürmüş olmanın getirdiği çifte bir ötekileştirme riski var.

Bu noktada barış gazeteciliği kavramı da öne çıkıyor; medyanın çatışmayı yeniden üretmek yerine diyaloğu ve ortak zemini görünür kılacak bir dil kurması, sivil toplum-medya işbirliğinin geliştirilmesi ile mümkün olabilir. Ama bu sorumluluk yalnızca gazetecilere düşmüyor, barış diline uygun bir söylemin yargı ve güvenlikten sorumlu devlet kurumlarının dilinde de karşılık bulması gerekiyor; aksi halde medyanın tek başına üstlendiği bir dil değişimi kalıcı olmuyor.

Bugüne kadarki deneyim, bu tür işbirliği zeminlerinin henüz kurumsallaşmadığını gösteriyor. Meclis Komisyonu’ndaki “dinleme” usulü dışında sivil toplumun resmi katılımına imkân tanınmaması, DDR-geçmişle yüzleşme-demokratikleşme arasındaki kopukluğu derinleştiriyor. Çerçeve Yasa’yla kurulan/kurulacak İcra Kurulu’nun, bunun kuracağı alt kurul ve komisyonların ve TBMM’de kurulacak İzleme Komisyonu’nun bu ilk komisyon deneyiminden çıkarması gereken en önemli derslerden biri, sembolik bir katılımın sürece anlamlı bir katkı sağlamayacağı.

E. Devletin silah(sız)lanması

DDR devlet merkezciliği gereği devlet dışı silahlı aktörlerin silahsızlanmasını gündeme alırken devletlerin silahsızlanmasını tamamen kapsam dışı bırakıyor. Oysa feminist barış aktivistlerinin on yıllardır -başta nükleer silahlara karşı- yürüttüğü silahsızlanma kampanyaları, devletlerin artan silah ve mühimmat harcamalarının halklar ve özellikle de kadınlar için güvenlik değil yıkım anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

PKK’nin silahsızlanması tartışmaları sürerken, devletlerin silahlanma trendi Türkiye için de devam ediyor. Cumhurbaşkanlığı verilerine göre Türkiye’de 2025 yılı “savunma” (yani savaş) harcamaları, gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) %2,33’üne yükseldi; bu oran 2024’te %2,08, 2023’te %1,5’tu. 2025 NATO zirvesinde kabul edilen, üye ülkelerin 2035’e kadar yıllık GSYH’nin %5’ini savunma harcamalarına yatırması anlaşması, eğitime, sağlığa, barınmaya ve sistematik eşitsizliklerin giderilmesine ayrılması gereken bütçenin daha fazla silah, daha fazla şiddet, daha fazla yoksulluk satın alması demek. Bu arka planda, PKK’nin devlete teslim edeceği silahların envanteri çıkarıldıktan sonra TSK’nın kullanımına geçirilmesi veya satışı gibi ihtimaller kamuoyuna yansıyor. Tam da emperyalist işgaller ve bölgesel savaşlara atıfla başlatılan bu sürecin böyle bir sonucu olması şaşırtıcı olmayabilir, ancak silahsızlanmanın bu boyutunun daha fazla tartışılması gerektiğini düşünüyoruz. Teslim edilen silahların yok edilmesi talebini zamanı geldiğinde gündeme almalıyız.

Buna ek olarak, devletin PKK ile çatışma gerekçesiyle oluşturduğu, kalekollar, koruculuk sistemi, arama/kontrol noktaları gibi militarize yapıların tasfiyesi de yeterince gündeme gelmiyor. Haziran 2026’da İçişleri Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre 2.763 kontrol ve arama noktası uygulamasına son verildi. Ancak koruculuk sistemi devam ettiği gibi Bakan, korucuların köy okullarına güvenlik görevlisi olarak atanacağını açıkladı. Militarizasyonun kim için güvenlik, kim için şiddet anlamına geldiğini Kürdistan’da kadınların maruz kaldığı üniformalı şiddetten, Gülistan Doku soruşturmasında ortaya çıkan erkek-devlet-çete işbirliklerinden biliyoruz. Güvenliği daha fazla silah, daha çok kolluk/asker ve daha güçlü orduya indirgeyen yaklaşımların karşısında devletin militarizasyonuna dair itirazları, bölgesel savaşlar ve güvenliğe feminist yaklaşımları yaygınlaştırmaya ihtiyaç var.

F. Çeşitlenen ihtiyaçlar ve erişilebilirlik

DDR süreci tasarlanırken en temel ilkelerden biri, herkese aynı uygulamayı sunan tek tip bir modelden vazgeçmek olmalı. Bunun yerine kişinin somut ihtiyacına göre şekillenen ve gerçekten herkesin erişebildiği bir yaklaşım kurulmalı. Bunu, önümüzdeki aşamaları ve geri dönüşleri düşünerek yazıyoruz. Kırk yılı aşkın bir çatışmanın içinde dağda, cezaevinde, sürgünde ya da Güney Kürdistan’da 1998’den bu yana varlığını sürdüren Mahmur Kampı’nda geçen onlarca yıl var; bu kadar uzun bir sürecin ardından dönen insanların ihtiyaçları da birbirinden çok farklı olacaktır. Kimi ileri yaşta, kimi bedensel ya da zihinsel bir engelle yaşıyor, kimi Türkçe konuşmuyor olabilir; az da olsa bazıları hiç okuma yazma öğrenememiş olabilir. Bunu görmeyen bir DDR tasarımı, en kırılgan olanları daha en baştan dışarıda bırakma riskine sahip. Bu nedenle somut olarak bedensel ya da zihinsel engeli bulunan savaşan kadın ve erkeklerin, silahsızlanma ve terhis aşamasının her adımında fiziksel erişime, uygun iletişim yöntemlerine ve uzman desteğe kavuşması sağlanmalı. Okuma yazma bilmeyenlerin ihtiyaçları formlarda, bilgilendirme metinlerinde ve süreçle ilgili tüm yazılı materyallerde gözetilmeli; bu materyaller sözlü ya da görsel alternatiflerle desteklenmeli. Türkçe konuşmayanlar için sürecin her aşamasında Kürtçe materyaller hazırlanmalı ve yeterli sayıda ve nitelikte tercüman bulunmalı. Görme engeli olanların ihtiyaçlarına uygun materyal ve destek mekanizmaları hazır bulundurulmalı. Kısacası, DDR’nin başarısı büyük ölçüde bu çeşitliliği ne kadar gördüğüne ve buna göre esnekleşebildiğine bağlı olacak.

G. Topluluk temelli psikososyal destek

DDR’nin özellikle yeniden entegrasyon aşamasında hem silah bırakanların hem de onların ailelerinin ve yakın çevrelerinin psikososyal desteğe erişebilmesi önem taşıyor. Kamuoyuna yansıdığı üzere, Çerçeve Yasa’nın uygulanması kapsamında Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu başlıklı bir kurul oluşturuldu; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’ndan uzmanların da bu kurulda yer alması bekleniyor. Ancak “psikososyal destek” denildiğinde çoğu kişinin aklına yalnızca bireylerin psikologa erişimi geliyor; bu bireyci/klinik indirgeme, özellikle cezaevlerinde psikolojik danışmanların etik dışı, hatta düşmanca muamelelerine maruz kalmış kişiler tarafından tepkiyle karşılanıyor. Bu tepkinin haklı bir zemini olduğunu ve güvensizliğin bir hakikat olduğunu görmek gerekiyor. Ancak bu haklı güvensizlik, DDR’nin psikososyal boyutunu tümden bir kenara bırakmak anlamına gelmemeli; çünkü DDR’nin psikososyal etkileri, en az politik etkileri kadar gerçek ve dikkate alınmaya değer.

Topluluk temelli psikososyal destek, bireyci ve asimilasyoncu rehabilitasyon süreçlerinden ayrılıyor. Öncelikle, savaşan kişilerin döndüğü topluluğun parçası olan, onların ana dillerini konuşan, bir tarih ve kültürü paylaşan kişilerin bu desteği sağlaması gerekiyor. Söz konusu destekler ihtiyaç halinde bireysel terapi ilişkisini içerebilir ancak bununla sınırlı değil; topluluk bağlarını güçlendiren, örgütlenirken iyileştiren kolektif çalışmalar öne çıkıyor. Bu desteğin kapsamı, uzun zamandır teknolojiyle teması sınırlı kalmış kişilerin günlük hayatını kolaylaştıracak dijital beceri kazandırma eğitimlerinden, birlikteliği destekleyecek müzik ve spor etkinliklerine kadar uzanan bir yelpazede, farklı görünümlere sahip olabilir. İçerik, hem geri dönenlerin hem de topluluğun ihtiyaçlarına göre şekillendirilebilir. Tüm bunlar planlanırken kişilerin yaşı, toplumsal cinsiyeti, büyüdüğü ve geri döndüğü çevre gibi faktörlerin de dikkate alınması gerekir.

Geri dönecek olanların Kürdistan’da coşkuyla karşılanacağını tahmin etmek güç değil. Ancak bu; uzmanlaşmış, düzenli ve erişilebilir desteğe duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmadığı gibi psikososyal desteğe zaten gerek olmadığı yönündeki yaygın yaklaşım da bu talebi dile getirmeyi zorlaştırabilir. Psikososyal desteğe dair eleştirel yaklaşımların yaygınlık kazanması, hem bu desteğe ihtiyaç duyulmasının yaratabileceği damgalanma ve utancın ortadan kalkmasını hem de toplumsal, politik ve kültürel koşullara uygun destek için hazırlık yapılmasını teşvik edebilir. Eleştirel, toplumsal, feminist psikoloji gibi alanlarda çalışan profesyonellerin ve özellikle Kürdistan’daki sivil toplum örgütlerinin ihtiyaçlara uygun, yerelleştirilmiş programlar üzerinde yaptığı ve/veya yapacağı çalışmalar bu alandaki sessizliği kırmaya vesile olabilir.

H. Cenazeler ve yas hakkı

DDR’nin cenazeler ve yas hakkıyla ilişkisi, sürecin en az konuşulan ama en somut boyutlarından biri. Ağustos 2026’daPKK’nin yıllar önce yaşamını yitirmiş mensuplarının isimlerini toplu olarak açıklamaya başlaması -Diyarbakır’da tek bir taziyede kırk dokuz kişi, birkaç gün içinde yüzü aşan isim- bunun hâlâ güncel bir mesele olduğunu gösteriyor. Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nin yıllardır belgelediği üzere, Kürdistan’da yas iki yönlü bir kayıp üzerinden şekilleniyor: hem hayatını kaybetme hem cenazenin kendisinin kaybı. Cenazenin dini vecibelerinin engellenmesi, cenaze defnedilirken birkaç kişiyle sınırlı katılım izni verilmesi, taziye çadırı kurulmasının yasaklanması, kimi zaman naaşın yıllar sonra bir kutu içinde teslim edilmesi; bugüne kadar sıkça karşılaşılan uygulamalar arasında. Aynı çatışmada hayatını kaybetmiş insanlara kimliğine göre değer biçilmesi kamusal alandaki bir yas hiyerarşisine işaret ediyor. Silahsızlanma sürecinin bir bölümü olarak konuşulan sosyal uyum ve rehabilitasyon tartışmalarının, geride kalanların ölülerine ve mezarlara kavuşabilmesi ve yasını damgalanmadan tutabilmesi sorusunu da içermesi gerektiğini düşünüyoruz. Bunu geçmişle yüzleşmenin bir parçası olarak da görmek gerekiyor. Savaş sonrası toplumların hakikatle yüzleşmesi, cenazelere, kayıplara ve yasa dair adımlardan bağımsız düşünülemez; ölülerine kavuşamayan, yasını tutamayan bir toplumda hakikatin ve onarımın konuşulması da eksik kalır. Bu nedenle yas hakkını yalnızca ailelerin bireysel bir talebi değil, sürecin bütünlüğü için önemli, kolektif bir adalet meselesi olarak ele almak gerekiyor.

I. Ekoloji

Kırk yılı aşkın süren çatışma, Kürdistan’ın coğrafyasında derin ve çoğu zaman geri döndürülemez ekolojik izler bıraktı. Askeri operasyonlar kapsamında ormanların yakılması, köylerin boşaltılması ve mera alanlarının kullanılamaz hâle getirilmesi, bölgenin hem biyoçeşitliliğini hem de kırsal yaşamın sürdürülebilirliğini derinden etkiledi. Baraj ve gözetleme amaçlı altyapı projeleri güvenlik gerekçesiyle hızlandırılırken doğanın tahribatı çoğu zaman bu güvenlik politikasının doğrudan bir aracı hâline geldi. Sermaye-devlet işbirliği ise hem çatışma öncesi hem de çatışma sonrası dönemde doğanın tahribatına yön veren bir başka dinamik oldu. DDR’nin ekolojik etkileri de bu nedenle, doğanın ağır tahribata uğradığı bölge ve Kürdistan için ayrıca değerlendirilmeli.

Silahların susması, savaşın yarattığı ekolojik yıkımın da sona ermesi anlamına gelmiyor; savaş sona erdikten sonra da askeri faaliyetlerin yol açtığı tahribat devam ediyor. Silah ve mühimmat artıkları, çatışmalardan kalan yapılar ve malzemeler toprağı, su kaynaklarını ve havayı zehirlemeye devam ediyor. PKK’nin silahlarını teslim etmesini müteakip silahlara ne yapılacağı sorusu da yukarıda bahsettiğimiz üzere belirsizliğini koruyor. Silahsızlanmanın doğrudan kapsamında olmasa da çatışmanın bitmesinin sonuçlarından biri, Kürdistan’da artması beklenen ekonomik yatırımlar; bu da bölgedeki HES, JES gibi projelerin artması riskini doğuruyor. Özellikle ekoloji mücadelesi veren örgütlerin, bu alanda birikmiş deneyim ve bilgiyi bu sürece taşımasını; sürecin ekolojik tahribat açısından ortaya çikaracağı riskler ve bunları önlemeye yönelik talepler üzerine görüşlerini daha fazla paylaşmalarını, tartışmayı genişletmelerini umuyoruz.

*Demos Araştırma Kolektifi’nin resmi sayfasından alınan bu yazıyı, Kolektif’in onayı ile niha+ okurları için yayımlıyoruz.

Keskin Bayındır: “Süreç güzel sözlerle yürüyemeyecek aşamada”

Kendisini fesheden PKK’nin 30 gerillasının Irak’ın Süleymaniye şehrinde silahlarını yakmasının üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıllık süreçte Kürt tarafının üzerine düşeni yaptığını söyleyen DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, iktidarın ve hükümetin ise beklentileri karşılamadığını düşünüyor.

11 Temmuz 2025 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nde gerçekleşen silah yakma töreni, Foto: Yeni Yaşam gazetesi

11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinde bulunan Casene Mağarası’nda 30 PKK gerillasının silahlarını yakma törenin üzerinden tam bir yıl geçti.

Kendilerini Barış ve Demokratik Toplum Grubu olarak tanıtan PKK gerillaları, silahlarını yakmadan önce yaptıkları açıklamada”Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz. Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadelerini kullandılar.

DBP Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, Foto: İlke Tv

“Demokratik siyasetin önü açan bir adımdı”

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır, bir yıl önce gerçekleşen törende silahların yakılmış olmasını, “Gömülen silahlar çıkarılır, kırılan silahlar onarılır, bırakılan silahlar yeniden alınır ama yakılan silahlar bir daha kullanılamaz” sözleriyle değerlendiriyor. PKK’nin 12. Kongresi’nde silahlı stratejik olarak bir mücadele aracı olmaktan çıkardığını hatırlatarak, 11 Temmuz 2025 tarihinde gerçekleşen töreni de demokratik siyasetin önünü açan somut bir adım olarak yorumluyor:

“Aynı samimiyeti göremedik”

“Sayın Öcalan ve PKK, o günden bu yana üzerlerine düşenleri fazlasıyla yerine getirdiler ve süreçte samimi olduklarını gösterdiler” diyen Bayındır, aynı samimiyeti ve ciddiyeti devlet ve iktidardan göremediklerini belirtiyor.

Meclis’te kurulan Komisyon’un önemli bir adım olduğunu kaydeden DBP Eş Başkanı Keskin Bayındır yazılan raporda “Kürt sorunu” ifadesinin geçmemesini hatırlatıyor: “Biz yine de barışta ve çözümde ısrarcı olduk. Süreç aylarca ‘mağaralar’ meselesine indirgendi, ‘teyit ve tespit’ denen ama süreci yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayan mekanizmalarla sürecin önü tıkandı. Doğrusunu söylemek gerekirse devlet ve iktidar bu bir yıllık süreçte üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmekten uzak kaldı. Buna rağmen Sayın Öcalan’ın ısrarlı barış arayışı sürecin devamını sağladı.”

“Somut adım bekleniyor”

Bölgesel ve uluslararası medyanın ve pek çok ülke yetkilisinin tarihi bir adım olarak değerlendirdiği bu törenin ardından geçen bir yılda Kürt tarafının “Kürt sorununu çözümü”, Türkiye’deki iktidarın ise daha çok silahsızlanmanın gerçekleşmesi çerçevesinde ele aldığı süreç, son aylarda “çerçeve yasa” etrafında gelişen tartışmalara kilitlenmiş durumda.

Geçen bir yıllık süreçte toplumun ve demokratik siyasetin, iktidardan somut adım beklendiğini sözlerine ekleyen Bayındır, sürecin, “güzel sözler ve temennilerle yürüyemeyecek aşamaya” geldiğini düşünüyor: “Yasal adımlar elzem hale gelmiştir. Çünkü demokratik siyasetin önünü hukuki anlamda çerçeve yasa açacaktır.”

Bayındır bekledikleri yasaya dair şunları belirtti:

“Bu yüzden, çerçeve yasanın bütünlükçü, kapsayıcı bir şekilde Meclis’e gelmesi gerekiyor. Yasaya dair bir bilgimiz yok, bize gelen bir şey olmadı. Bu yasaya ilişkin basına bir takım söylemler düştür. Şayet, basında çıkan haberler doğru ise yasanın sürece katkısı olmayacaktır.

“Bu süreç, yüz yılı aşan bir meseleyi şiddet sarmalından hukuk zeminine çekme sürecidir. Geleceği konuşulan çerçeve yasa teklifini Sayın Öcalan ‘Kök Yasa’ olarak değerlendirdi. Kök yasa kök hücre gibi kendisinden yeni yasalar çıkarabilecek bir yasa olmalıdır. Kapsayıcı ve bütünlüklü, şiddet zeminini tümüyle ortadan kaldırabilecek güçte olmalıdır. Palyatif yasa teklifleri, pişmanlığı dayatan kanunlarla bu zemin sağlanamaz.”

“Sayın Öcalan’ın hukuki statüsü mutlaka olmalı”

Keskin Bayındır Abdullah Öcalan’ın statüsüne dair de beklentileri olduğunu kaydediyor. Bayındır’a göre sürecin ilerleyebilmesi için Öcalan’ın hukuki statüsünün mutlaka olması gerekiyor:

“Sayın Öcalan, ‘Ben bu haliyle daha fazla devam edemem’ diyorsa ve devlet müzakereleri yürütmek istiyorsa bu sorunu çözmelidir. Sayın Öcalan’ın hukuki statüsü bizler için Kürt halkının statüsüdür. Yaklaşımın bu ciddiyette olması gerekmektedir.

“Savaşı sonlandırma potansiyeli taşıyan ve Kürt meselesinin demokratik çözümünü hedefleyen bu süreç aynı zamanda ülkenin demokratikleşmesine de kapı aralama sürecidir. Bunu aynı zamanda tarihi bir fırsat olarak da görmek gerekiyor. Bu gerçekliğe rağmen, ayrı ayrı ele alındığında sürecin yürümesi mümkün hale gelmez. Silah bırakan gerilla demokratik siyaset yapabilmeli, tüm toplumsal alanlarda üretim içine girebilmelidir. Barış gündelik siyasete göre, siyasi ajandalar ve seçim hesaplarına kurban edilemeyecek kadar ciddi bir iştir. Herkesin bu hassasiyetle bakması gerektiğini düşünüyorum.”

Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024 Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.

1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.

Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.

22 Ekim 2024 Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.

Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”

24 Ekim 2024 Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.

24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”

Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024 Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.

Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.

Kasım 2024 DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.

Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.

21 Kasım 2024 Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.

Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.

26 Kasım 2024 Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.

26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.

DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024 DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.

Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.

30 Aralık 2024 KCK’den çözüm iradesi açıklaması.

Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.

Ocak 2024 İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.

Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.

13 Şubat 2025 KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.

13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.

18 Şubat 2025 HDK operasyonları ve tutuklamalar.

Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.

Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025 Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.

DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.

“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”

1 Mart 2025 PKK’nin ateşkes ilanı.

PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.

21 Mart 2025 Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.

Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.

İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025 Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.

Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.

15 Nisan 2025 Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.

Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.

8 Mayıs 2025 DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.

Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.

PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025 PKK’nin kendini feshetme kararı.

Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.

9 Temmuz 2025 Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.

Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.

11 Temmuz 2025 Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.

Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.

5 Ağustos 2025 Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.

Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.

Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025 Bahçeli’nin TV100 açıklaması.

10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.

19 Ağustos 2025 TBMM önünde beyaz toros olayı.

19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.

28 Ağustos 2025 DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.

28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.

25 Eylül 2025 DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.

25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.

1 Ekim 2025 Erdoğan’ın teşekkür mesajı.

1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.

7 Ekim 2025 Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.

7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.

13 Ekim 2025 Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.

13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.

26 Ekim 2025 KÖH’ün çekilme açıklaması.

26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.

18 Kasım 2025 Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.

18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.

21 Kasım 2025 CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.

21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.

24 Kasım 2025 Komitenin İmralı ziyareti.

24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.

2 Ağustos 2025 Suriye’de başlayan çatışmalar.

Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.

26 Aralık 2025 Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.

26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.

27 Aralık 2025 SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.

27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.

4 Ocak 2026 SDG ve Şam görüşmeleri.

4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.

Ocak Ayı Başı (Görüşmeler) Paris’te eşzamanlı görüşmeler.

Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Birkaç Gün Sonra SDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.

Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.

Ocak Ayı Başı Reuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.

Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.

7 Ocak 2026 Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.

7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.

8 – 11 Ocak 2026 Suriye Ordusunun Halep kontrolü.

Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.

9 Ocak 2026 AB heyetinin Şam ziyareti.

9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu

17 Ocak 2026 DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.

17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.

17 Ocak 2026 Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.

17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.

17 Ocak 2026 Erbil toplantısı.

17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.

18 Ocak 2026 Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.

18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.

18 Ocak 2026 Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.

18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.

19 Ocak 2026 Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.

19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.

20 Ocak 2026 Küresel dayanışma eylemleri.

Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.

22 Ocak 2026 Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.

Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.

30 Ocak 2026 Kapsamlı entegrasyon açıklaması.

30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

16 Şubat 2026 Öcalan’ın değerlendirmesi.

16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.

17 Şubat 2026 Komisyonun 60 sayfalık raporu.

17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.

28 Şubat 2026 ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.

22 Şubat 2026 İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.

22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.

4 Mart 2026 DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.

4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.

11 Mart 2026 Salih Müslim’in vefatı.

11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.

21 Mart 2026 Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.

21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.

Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.

27 Mart 2026 Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.

27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.

28 Mart 2026 AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.

28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.

PKK’nin silah yakma töreni: O gün kim ne dedi?

11 Temmuz 2025’te Süleymaniye’deki Casene Mağarası’nda 30 PKK’linin katılımıyla gerçekleşen ve yaklaşık 50 yıllık silahlı mücadeleyi sembolik olarak sonlandıran tarihi silah yakma töreninin üzerinden tam bir yıl geçti. Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ‘fevkalade önemde’ diyerek selamladığı o ikonik anın perde arkası, törenin tanıkları ve bugüne uzanan sürecin tüm siyasi yankılarını derledik.

PKK’nin 11 Temmuz 2025 tarihinde silah yakma töreninden, Foto: Yeni Yaşam gazetesi

“PKK’nin kurucu önderliği sözünü tutmuş, küresel ve bölgesel tehditleri zamanında görmüştür. Türkiye ve bölge açısından fevkalade önemde günler yaşanmakta.”

Bu sözler 11 Temmuz 2025 tarihinde Irak Kürdistan Bölgesi’nin Süleymaniye şehrinin sınırları içerisinde bulunan Casene Mağarası’nda kendisine fesh eden PKK gerillalarının sembolik bir törenle silahlarını yakmasının hemen ardından açıklama yapan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye ait.

30 PKK gerillasının ikonik görüntülere sahne olan silah yakma töreni kadar hem Bahçeli’nin, hem Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmeleri hem de törenin uluslararası arenadaki yankısı, törenin ardından söz konusu sürecin ilerlemesine yönelik beklentilerin oluşmasına yol açtı.

PKK’nin kurucu önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bağlı Süleymaniye’de “silah bırakma” töreninde, aralarında KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat’ın bulunduğu 15 kadın 15 erkek toplam 30 gerilla silahlarını yakarak imha etmişti.

Bu adımla, PKK yaklaşık 50 yıldır sürdürdüğü silahlı mücadelesine sembolik silah bırakma töreni ile son verdiğini göstermiş oldu.

Törene, aralarında siyasetçi, aydın, hak savunucusu ve gazetecilerin bulunduğu yaklaşık 150 kişi katıldı. Heyette DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, DBP Eş Genel Başkanları Çiğdem Kılıçgün Uçar ve Keskin Bayındır, ÖHD Eş Genel Başkanları Ekin Yeter ve Serhat Çakmak, Barış Anneleri Meclisi üyeleri ile DEM Parti milletvekilleri de yer aldı.

Heyet silah bırakma töreninin yapılacağı alana götürülürken, 200 kadar gazeteci töreni Süleymaniye kentine bağlı Dukan ilçesinde kurulan ekranda izledi.

Kendilerine “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” adını veren PKK gerillaları, “Bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz” açıklaması yaptı.

Aynı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum sürecinin pratik başarısı için bir iyi niyet ve kararlılık adımı olarak ve bundan sonra özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelemizi, demokratik siyaset ve hukuk yöntemiyle yürütmek amacıyla ve demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılması temelinde sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.
Attığımız bu adımın başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm halkımıza, Türkiye ve Ortadoğu halklarına ve tüm insanlığa hayırlı olmasını, barış ve özgürlük getirmesini diliyoruz” ifadeleri yer aldı.

Niha+ Özel Değerlendirme
Ruken Ay Adın
Ruken Ay Adın
DEMOS Araştırma Kolektifi
“Barış ve Demokratik Toplum Grubu, Ekim 2024’te başladığı ilan edilen barış sürecinde en önemli adımı attı: on beşi kadın, otuz gerillanın gerçekleştirdiği törenle silahtan vazgeçtiklerini ve demokratik siyaset mücadelelerini sürdürme kararlılıklarını, yüz elliden fazla kişinin katılımıyla gösterdiler. Katılan kurumlardan biri de DEMOS’tu, bendim.”
“Hâlâ o güne ait fotoğraflara uzun uzun bakıyorum; orada bulunmuş olmak, barış için çalışan, barışı isteyen herkes için ne kadar paha biçilmez, ne kadar önemli bir andı, bunu her seferinde yeniden hissediyorum.”
“Bugün bu törenin, bu kararın ilk yıldönümü. Ve biz bu seneyi devrederken, ne törende silahını yakanlar aramızda, ne de onların aramızda olabilmesi için talep edilen şartlar sağlanmış durumda. Bunu karamsar ya da sabırsız bir yerden değil, sürecin şeffaf olmayışına işaret eden bir parmak olması hasebiyle söylüyorum.”
“Süleymaniye’deki silahsızlanma töreni, tek başına bir olay değildi; aylar süren bir dizi eşiğin sonucuydu. PKK, 5-7 Mayıs 2025’te topladığı 12. Kongre’de örgütsel yapısını feshettiğini ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırdığını duyurmuştu. 11 Temmuz’daki silah yakma töreni, bu kararın sahadaki ilk somut karşılığıydı. Ekim ayında ise PKK, Türkiye’deki tüm güçlerini geri çektiğini açıklayarak süreci bir adım daha ileri taşıdı.”
“Devlet tarafında da paralel bir kurumsallaşma yaşandı: 5 Ağustos 2025’te TBMM bünyesinde Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu. Komisyon, 18 Şubat 2026’ya kadar toplam 21 toplantı yaptı; 137 kişi ve kurumu dinledi; nitelikli çoğunlukla kabul edilen nihai raporunu Şubat ayında kamuoyuyla paylaştı. Bu, sürecin resmî tarihini oluşturuyor.”
“Ortada somut ve yadsınamaz bir kazanım var: silahlı çatışmalardan kaynaklı ölümler neredeyse tümüyle durdu. Bu, on yıllardır süren bir çatışmanın maliyetini yaşamış bu toplum için küçümsenemeyecek bir eşik.”
“Törenin üzerinden geçen yılları saymaya devam edeceğiz muhakkak, ancak ilk yıldönümü için şunu koyuyorum masaya: Kalıcı bir barış, yalnızca güvenlik bürokrasisinin takvimine bağlı bir teyit meselesi değil; toplumun tüm kesimlerinin dahil olduğu, güvenlikçi çerçevenin dışına taşan bir toplumsal barış meselesi. İkinci yılda da bunda ısrar etmeye devam edeceğiz.”

Törenin yankıları

Söz konusu törenin ardından Türkiye devlet ve iktidar yetkilileri ve Kürt yetkililer atılan adımın önemine dair açıklamalar yaptılar. DEM Parti’nin İmralı heyeti üyesi ve TBMM Başkanvekili Pervin Buldan tören sonrası telefonla aradığı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a teşekkür etti. Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye sürece katkılarından dolayı teşekkür eden Buldan, silahların yakılmasıyla birlikte sürecin devam etmesinden duyduğu memnuniyeti bildirdi.

Aynı gün Erdoğan, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile de bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Bahçeli, Erdoğan’a PKK’li bir grubun silahlarını imha etmesinden duyduğu memnuniyeti ifade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum. Ülkemizin güvenliği, milletimizin huzuru ve bölgemizde kalıcı barışın tesisi için yürüdüğümüz bu yolda Cenab-ı Allah hedeflerimize ulaşmayı bizlere nasip eylesin” dedi.

Yine ANKA Haber Ajansı’nın edindiği bilgilere göre, MHP lideri Devlet Bahçeli de Buldan’ı telefonla arayarak tebrik etti. Buldan, ANKA Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada, Bahçeli’nin bugünkü silah bırakma töreniyle ilgili olarak, “Hem emeğiniz hem katkınız çok fazla o yüzden hem teşekkür etmek istedim. Hem de ‘Hayırlı olsun’ diyorum” dediğini aktardı.

Tarihi adıma kim, ne dedi?
İktidar Cephesi
“Terörsüz Türkiye hedefimize giden yolda bugün atılan önemli adımın hayırlara vesile olmasını diliyorum.”
Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı
“Pozitif ve yüreklere su serpen gelişmeler bir milattır… Kötü anılar geride kalacak, yeni yüzyılın mimarı Türk milleti olacaktır.”
Devlet Bahçeli MHP Genel Başkanı
Kürt Siyaseti
“Dünya silahlanmaya giderken, Ortadoğu savaş yaşarken, biz silahları yakıyoruz. Halkları silahlardan kurtarmak istiyoruz.”
Cemil Bayık KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı
“Kazanan halklar olacaktır. Kazanan eşitlik, demokrasi ve barış olacaktır. Bu süreci onurla, sabırla, inatla savunacağız.”
Tuncer Bakırhan DEM Parti Eş Genel Başkanı
Muhalefet ve Bölgesel Yankılar
“Bu adımın, artık silahların tamamen susacağı bir dönemin başlangıcı olmasını diliyoruz. Süreç Meclis çatısı altında yönetilmelidir.”
Özgür Özel CHP Genel Başkanı
“Şimdi yaraları sarma ve Kuzey Kürdistan ile Türkiye’de barış ve birlikte yaşama dayalı yeni bir sayfa açma zamanı.”
Bafil Talabani YNK Lideri
Satır Başlarıyla Sürece Dair Diğer Açıklamalar
Numan Kurtulmuş – TBMM Başkanı
“Süreç planlandığı gibi gidiyor. Her şey iyi niyetli şekilde gidiyor. Herkesi sürece destek vermeye davet ediyorum.”
Selahattin Demirtaş – Eski HDP Eş Genel Başkanı (Hesabından yapılan Sırrı Süreyya Önder fotoğraflı paylaşım)
“‘Barışın kaybedeni olmaz’ demişti, değerli Sırrı Süreyya. Evet, bugün senin de yüreğini koyduğun çabaların ilk meyvesini aldık. Kaybeden olmadı, olmayacak.”
Hakan Fidan – Dışişleri Bakanı
“Terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda çok önemli ve memnuniyet verici bir adım atılmıştır. KCK bütün bileşenleriyle tehdit olmaktan çıkana dek teyakkuzda kalmaya devam edeceğiz.”
Ali Yerlikaya – İçişleri Bakanı
“Artık silah değil, söz konuşacak. Korku değil, umut büyüyecek. Terörsüz Türkiye hedefinde tarihi bir güne şahitlik ediyoruz.”
Yılmaz Tunç – Adalet Bakanı
“Terör belasından kurtulan Türkiye artık enerjisini istikrara, kalkınmaya ve refaha harcayacaktır.”
Ömer Çelik – AKP Sözcüsü
“‘Terörsüz Türkiye’ hedefine ulaşılması, ülkemizin terör yükünden kurtulmasını ve yakın bölgemizin ‘terörsüz bölge’ hedefine ulaşmasını sağlayacaktır.”
Ali Babacan – DEVA Partisi Genel Başkanı
“Ülkemiz için hayırlı olmasını, kalıcı barış ve huzurun sağlanmasına vesile olmasını temenni ediyorum. Süreci ihtiyatlı bir iyimserlik ile izlemeye devam edeceğiz.”
Ahmet Davutoğlu – Gelecek Partisi Genel Başkanı
Silah yakma töreninin “bir son değil bir başlangıç” olduğunu ifade ederek, daha kat edilmesi gereken çok önemli aşamaların olduğunu kaydetti.
Irak Cumhurbaşkanlığı Basın Ofisi
“Bu adım geleceğe ışık tutuyor, bölgede barış ve bir arada yaşama fırsatları yaratıyor. Bu sürecin tüm tarafların faydalanması için yasal olarak güvence altına alınması önemlidir.”
Üst Düzey Türkiye Devlet Yetkilileri – Reuters’a yapılan anonim açıklamalar
Silah yakma töreninin süreçte “geri çevrilemez bir dönüm noktası” olduğu belirtilerek, sıradaki adımların PKK’lilerin “topluma yasal olarak yeniden kazandırılması” çabaları olacağı ifade edildi.

Kaynak: ANF, DW Türkçe, BBC Türkçe

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.