Tabip Odası üyesi Koyuncu: Kadın sünneti TCK’da “kasten yaralama” suçudur

Ağrı’da kadın sünneti yaptığını duyuran bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır’ın ifşalanmasının ardından İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın sünnetinde rıza olsa dahi sağlık yararı olmayan bu uygulamanın hukuka uygunluk sağlamayacağını vurguladı.

Fotoğraf: Avrupa Konseyi websitesi

Ağrı’da görev yapan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı Dr. Ali Çakır, sosyal medya üzerinden kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu) yaptığını duyurması üzerine kamuoyu tarafından tepki topladı. Türk Tabipler Birliği (TTB) Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, X hesabı üzerinden kadın sünnetini kabul etmediklerini belirten bir açıklama yayınladı.

Açıklamada “Kadınların bedenine yönelik her türlü şiddetin ve hak ihlalinin karşısında olduğumuzu; tıp etiğini, bilimsel ilkeleri ve insan haklarını savunma sorumluluğumuz gereği bu sürecin takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz” ifadeleri yer aldı. Ağrı-Kars-Ardahan-Iğdır Tabip Odası söz konusu hekim hakkında idari soruşturma başlattı.

BBC Türkçe’ye açıklamada bulunan Ali Çakır, bu tür bir genital sakatlama işlemini asla uygulamadığını ve uyguladığı işlemin hud derisi alma işlemi olduğunu belirtmişti. Instagram’da “kadın sünneti’ni klinikte yapmaktayım” ifadesiyle paylaşan Çakır, daha sonra gönderisini “hud derisi alma işlemini klinikte yapmaktayım” şeklinde düzenledi.

Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK), sosyal medya hesabından her iki işleme de tepki göstererek “Gelen tepkiler üzerine işlemin ‘Hud derisi alma’ olarak adlandırılması niteliğini değiştirmemektedir. Klitoral başlık, anatomik olarak klitorisi koruyan doğal bir dokudur. Kadın bedenine dayatılan bu operasyonlar, ister kâr amacıyla ister dini gerekçelerle yapılsın; ataerkil ve kapitalist bir dayatmadır, suçtur” dedi. EŞİK, açıklamasında Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi’ne (CEDAW) taraf olduğunu hatırlatarak devletin bu tür zararlı uygulamaları önleme ve yasaklama yükümlülüğünün yerine getirilmesini de talep etti.

Konuya ilişkin Niha+’ya değerlendirmelerde bulunan İstanbul Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Benan Koyuncu, kadın cinsel organın sakatlanmasının tıp etiği, uluslararası yasalar ve Türk Ceza Kanunu açısından ihlal oluşturduğunu söyledi.

“Rıza olması hukuka uygun yapmaz”

Koyuncu, bir uzmanın kadın sünneti veya “kadın sünneti” adı altında başka bir işlem yapması halinde, her iki durumun da etik bir işlem olmadığını söyleyerek bunların tamamen bir ceza yargılaması konusu olduğunu belirtti:

“Kadın genital mutilasyonu (FGM), Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından açıkça mahkum edilmiş, hiçbir sağlık yararı bulunmayan bir uygulamadır. Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 86. ve 87. maddeleri kapsamında ‘kasten yaralama’ suçunu oluşturur. Bu uygulamada kişinin rızasının bulunması, bunu hukuka uygun hale getirmez. Hatta mağdur çocuksa ceza oranını artıran nitelikli hal oluşur.”

Dünya Tabipler Birliği: “İnsani açıdan kabul edilemez”

Koyuncu, hekimlerin mesleki deontoloji kurallarına ve uluslararası deklarasyonlara uymakla yükümlü olduğu hatırlatılarak Dünya Tabipler Birliği’nin (WMA) 2016 yılında güncellediği resmi tutum belgesine değindi. WMA’nın kadın sünnetini yalnızca bir tıp etiği ihlali olarak değil, aynı zamanda kadın ve kız çocuklarının en temel insan haklarının gasp edilmesi ve ciddi bir sağlık sorunu olarak nitelendirdiğini hatırlatan Koyuncu, WMA’nın konu hakkındaki çizgilerini şu şekilde sıraladı:

  • Kadın genital mutilasyonu, derecesi ya da yöntemi ne olursa olsun tıbbi ve insani açıdan kesinlikle kabul edilemez bir uygulamadır.
  • Hekimler, kadın sünnetini hiçbir koşulda uygulamamalı, bu uygulamaya aracılık etmemeli veya meşrulaştıracak herhangi bir söylem ya da rol üstlenmemelidir.
  • Kadın sünnetini yasaklayan ulusal ve uluslararası yasaların etkin biçimde uygulanması tıp örgütlerince desteklenmelidir.
  • FGM mağdurlarına kapsamlı tıbbi ve psikolojik destek sunulmalı; erken risk tespiti, eğitim ve toplum liderleriyle iş birliği yoluyla bu hak ihlalinin önüne geçilmelidir.

Kadın sünneti (Kadın Genital Mutilasyonu)

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Birleşmiş Milletler (BM), kamuoyunda “kadın sünneti” olarak bilinen ve uluslararası literatürde Kadın Genital Mutilasyonu / Sakatlaması adıyla geçen uygulamayı, kadın ve kız çocuklarının haklarına yönelik en ağır ihlallerden biri ve açık bir şiddet biçimi olarak tanımlıyor.

Kadın sünneti işlemi, kronik idrar yolu problemleri, ağrılı adet görme, kistler, cinsel ilişki sırasında ağrı, kısırlık, doğum sırasında aşırı kanama riski ve buna bağlı bebek/anne ölümleri, depresyon, anksiyete ve travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok sonuca sebep olabiliyor.

Bugün Doğu ve Güney Afrika’da yaşayan yaklaşık 42 milyon kız çocuğu ve kadın, kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış durumda, bu rakam küresel toplamın beşte birine yakın bir orana denk geliyor

Kadın sünnetine (FGM) maruz kalmış kız çocuğu ve kadın sayısı

Dogu ve Guney
Afrika
42 milyon
  • Dogu ve Guney Afrika, 42M
  • Etiyopya30M
  • Somali6M
  • Kenya3M
  • Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti2M
  • Eritre1M
  • Uganda200B
  • Diger bolgeler
  • Doğu Asya ve Pasifik80M
  • Orta Doğu ve Kuzey Afrika59M
  • Batı ve Orta Afrika49M
  • Dünyanın geri kalanı1M
  • Güney Asya30B

Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.

Doğu ve Güney Afrika’dakı topluluklar kadın sünnetinin (FGM) terk edilmesine doğru ilerliyor, ancak bu ilerleme onlarca yılı bulabilir

15-19 yaş arası kız çocukları arasında kadın sünnetine (FGM) maruz kalma oranı

Somali %100 Somali %99 Eritre %93 Eritre %69 Etiyopya %77 Etiyopya %47 Kenya %26 Kenya %9 Tanzanya %17 Uganda %0 Uganda %030 yil once Bugün

* Kaynak grafikte Tanzanya’nın güncel oranı icin sayısal etiket verilmemiştir, çizgi kaynaktakı görsel eğilime göre temsili olarak çizilmistir.

Kaynak: Birleşmis Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Doğu ve Güney Afrika’da Kadın Sünneti Profili, UNICEF, New York, 2025.

230 milyon kişiye kadın sünneti yapıldı

Afrika ve Ortadoğu’da yaklaşık 40 ülkede yapılan kadın sünneti işlemi, küresel bakımdan bir insan hakkı ihlali olduğu kabul ediliyor. UNFPA / UNICEF tarafından paylaşılan 2025 tarihli ortak rapora göre dünyada 230 milyon kız ve kadın, kadın sünnetine maruz bırakıldı, en az 4.5 milyon kız çocuğu (çoğu beş yaşından küçük) ise risk altında.

UNICEF Genel Direktör Yardımcısı Geeta Rao Gupta’nın 2016 tarihli bir açıklamasında birçok ülkede kız çocuklarının çoğunun beş yaşından önce kesme işlemine maruz kaldığını belirtmişti.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) verilerine göre, dünya çapında kadın sünnetinin 92 ülkede uygulanıyor. Bu ülkelerin yalnızca yarısından biraz fazlasında (51 ülkede) kadın sünnetini yasaklayan ulusal yasalar bulunuyor. UN Women’ın paylaştığı bilgilere göre kadın sünnetinin uygulandığı ülkeler şunlar:

Afrika: Benin, Burkina Faso, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Fildişi Sahili, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Cibuti, Mısır, Eritre, Etiyopya, Gambiya, Gana, Gine, Gine-Bissau, Kenya, Liberya, Malavi, Mali, Moritanya, Nijer, Nijerya, Senegal, Sierra Leone, Somali, Güney Afrika, Güney Sudan, Sudan, Tanzanya, Togo, Uganda, Zambiya ve Zimbabve.

Orta Doğu: İran, Irak, Ürdün, Umman, Filistin Devleti, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen.

Asya: Hindistan, Endonezya, Malezya, Sri Lanka, Bangladeş, Tayland, Brunei, Singapur, Kamboçya, Vietnam, Laos, Filipinler, Afganistan, Pakistan ve Maldivler.

Avrupa: Gürcistan, Rusya ve Birleşik Krallık.

Amerika ve Okyanusya: Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Kolombiya, Ekvador, Panama ve Peru.

İran’da kadın hakları raporu: 6 ayda en az 9 kadın idam edildi

Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw‘ın yayımladığı rapora göre 2026’nın ilk altı ayında dokuz kadın idam edilirken en az kırk beş kadın aile içinde katledildi. Hak savunucusu kadınlar hakkında ölüm, hapis ve kırbaç cezaları istendi. İran’daki internet kısıtlaması nedeniyle kadınların kimliklerine erişilemiyor.

Fotoğraf: Pexels.com

Bağımsız insan hakları örgütü Hengaw, 7 Temmuz’da “2026’nın İlk Yarısında İran’da Kadın Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, yılın ilk altı ayında kadınlara verilen cezaların yanı sıra dokuz kadının idamını, en az 45 kadın cinayetini ve Ocak protestoları sırasında en az 250 kadının öldürülmesini belgeledi.

Rapora göre en az 5 bin kadın için hapis cezası istenirken, ülke genelinde savaştan beri süren internet kesintileri sebebiyle bu kadınlardan yalnızca 368’inin kimliği doğrulanabildi. Bu kadınlara ek olarak 23 kız çocuğunun da tutuklandığı raporda yer aldı.

Hak savunucusu kadınlar hedefte

Hengaw’ın verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında onlarca kadın aktivist İran İslam Cumhuriyeti yargısı tarafından ölüm cezası, hapis, kırbaç ve ertelenmiş hapis cezaları da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldı.

İran mahkemeleri en az 44 kadın hak savunucusu için toplamda 211 yıl 5 ay hapis cezası, en az üç kadın hak savunucusu toplamda 179 kırbaç cezası ve en az dört kadın aktivist toplamda 14 yıl ertelenmiş hapis cezası kararı verdi.

Hak savunucuları Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli ve Bita Hemmati için ölüm cezası istenirken Ocak ayındaki protestolar sırasında gözaltına alınan kadınlardan üçü için de Tahran Devrim Mahkemesi’nin 15 ve 26. şubeleri tarafından ölüm cezası istendi. Rapora göre Hemmati’nin ölüm cezası bozuldu ve yeni mahkeme kararı bekleniyor.

Beş bin tutuklu kadının kimliği tespit edilemiyor

Rapora göre Hengaw, 2026 yılının ilk yarısında tutuklanan 5.000 kadın arasında 368 kadının kimliğini tespit edebildi.

Özellikle Ocak ayındaki protestolar ve İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı girdiği 40 günlük savaş sırasında yaşanan ciddi internet kısıtlamaları nedeniyle, Hengaw şu ana kadar tutuklanan kadınlardan yalnızca 368’inin kimliğini tam olarak doğrulayabildiğini belirtti. Tespit edilebilen 368 kişinin verilerine göre en az 29 Bahai, 70 Kürt, 50 Lor, 19 Gilak, 12 Beluç, 11 Türk kadın tutuklandı. Kimliği tespit edilebilen tutuklu kadınların en az altısı öğrenci, en az sekizi ise öğretmen. 368 kadına ek olarak 18 yaşından küçük yirmi üç kız çocuğunun da tutuklu olduğunu belirtti.

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında bir Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) üyesi, iki Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi ve iki İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi olan en az beş kadın hayatını kaybetti.

Kadınlar hapishanelerde, sokaklarda ve evlerinde katledildi

Hengaw tarafından derlenen verilere göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelindeki hapishanelerde en az dokuz kadın idam edildi. İdamlar yedi vakada kasıtlı cinayet, ikisinde ise uyuşturucuyla ilgili suçlamalarına dayandırıldı.

Doğu Azerbaycan Eyaleti’ndeki hapishanelerde üç, İsfahan ve Kazvin’de ikişer, Zencan ve Ardabil’de ise birer kadın idam edildi.

Ali Hamaney’in ölümünün açıklanmasının ardından İran genelindeki şehirlerde düzenlenen sokak kutlamaları sırasında hükümet güçleri kalabalığa ateş açarak birkaç kişiyi öldürdü. Lorestan Eyaleti’nin başkenti Horramabad’dan Nahal AhouQalandari ve İsfahan Eyaleti’nin Semirom şehrinden Faezeh Afshari, sırasıyla 28 Şubat ve 1 Mart tarihlerinde hükümet güçlerinin doğrudan açtığı ateş sonucu öldürüldüler.

Hengaw İstatistik ve Belgeleme Merkezi’nin verilerine göre, 2026 yılının ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın kadın cinayeti vakasında öldürüldü. Rapor beş cinayeti, “sözde namus” motifleriyle bağlantılı buldu.

Rapora göre iki kadını çocuk yaşta evlendirildiği kocaları, beş kadını ise “sözde namus cinayetleri” öldürdü. 45 kadın cinayetinin 27’sinde aile içi anlaşmazlıkların tekrar ettiği belirtilen raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun kadınlara en yakın kişiler tarafından işlenmesinin tutarlı bir örüntü olmaya devam ettiğine dikkat çekildi.

Rapora göre Tahran ilinde 16, Sistan ve Beluçiştan’da 6, Fars’ta 4, Doğu ve Batı Azerbaycan ve Huzistan’da ikişer; Yazd, Gilan, Lorestan, Mazandra, Kerman, Kürdistan, Golestan, Kazvin, Semnan, Kuzey Horasan, Çaharmahal ve Bakhtiari, İsfahan ve Elborz illerinin her birinde ise birer kadın katledildi.

Veri Dosyası

İran’da Kadınlara Yönelik Hak İhlalleri

2026’nın ilk altı ayına ait rakamlarla bir bilanço

Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi

9
İdam edilen kadın
5.000
Gözaltına alınan kadın
45
Belgelenen kadın cinayeti
250+
Ocak protestolarında öldürülen kadın
1İdamlar

Hengaw’ın derlediği verilere göre 2026’nın ilk altı ayında İran hapishanelerinde en az dokuz kadın idam edildi. İdam edilenlerin en az beşi Azerbaycan Türkü kadınlardı.

Suçlamaya göre dağılım
Kasten öldürme7
Uyuşturucuyla ilgili suçlar2
Eyalete göre dağılım
Doğu Azerbaycan3
İsfahan2
Kazvin2
Zencan1
Erdebil1
2Aktivistlere Verilen Cezalar

İdama mahkûm edilen kadın aktivisten az 4
Toplam hapis cezasına çarptırılan aktivist (211 yıl 5 ay)en az 44
Kırbaç cezasına çarptırılan aktivist (toplam 179 kırbaç)en az 3
Ertelenmiş hapis cezası alan aktivist (toplam 14 yıl)en az 4
İdam kararı verilenler: Maryam Hedavand, Arghavan Fallahi, Mahnaz Chahardoli, Bita Hemmati. Hemmati’nin idam kararı sonradan bozuldu.
3Gözaltılar

2026’nın ilk yarısında 5 bin kadının gözaltına alındığı doğrulandı. Ocak protestoları ve İran-İsrail-ABD arasındaki 40 günlük savaş döneminde yaşanan ağır internet kısıtlamaları nedeniyle bunlardan yalnızca 368’inin kimliği tam olarak tespit edilebildi.

Kimliği belirlenen 368 kadının etnik/mesleki dağılımı
Kürt kadınen az 70
Lor kadınen az 50
Bahai kadınen az 29
Gilek kadınen az 19
Beluç kadınen az 12
Azerbaycan Türkü kadınen az 11
Öğretmenen az 8
Öğrencien az 6
Kimliği tam belirlenen, 18 yaş altı kız çocuğuen az 23
4Kadın Cinayetleri

Hengaw’ın verilerine göre 2026’nın ilk altı ayında İran genelinde en az 45 kadın cinayeti işlendi. Bu vakaların beşi (%11) “namus” saikiyle bağlantılıydı. Çoğu vaka, kadınlara en yakın kişiler tarafından işlendi: kocalar, eski kocalar, babalar, erkek kardeşler ve diğer aile fertleri.

Saike göre öne çıkan veriler
Aile içi anlaşmazlık27
“Namus” cinayeti5
Çocuk yaşta evlendirilmiş ve eşi tarafından öldürülen2
Eyalete göre en yüksek sayılar
Tahran16
Sistan-Beluçistan6
Fars4
Doğu Azerbaycan, Batı Azerbaycan (Urmiye), Huzistan2’şer
5Hamaney’in Ölümü Sonrası Kutlamalarda Öldürülenler

Ali Hamaney’in öldüğü haberinin ardından İran genelinde çeşitli şehirlerde sokağa çıkan kalabalıklara güvenlik güçleri ateş açtı. Bu saldırılarda en az iki kadın hayatını kaybetti.

Nahal Ahou Qalandari — Loristan eyaletinin merkezi Horremabad’dan, 28 Şubat’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
Faezeh Afshari — İsfahan eyaletine bağlı Semirom’dan, 1 Mart’ta güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle öldürüldü.
6Hayatını Kaybeden Rojhilatlı Parti Üyeleri

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (İDMO), İranlı Kürt muhalefet partilerine ait üs ve kamplara düzenlediği drone ve füze saldırılarında en az beş kadın hayatını kaybetti.

Gazal Molan — Mahabad, Kürdistan Emekçileri Partisi (Komele) peşmergesi, 14 Nisan 2026’da öldürüldü.
Neda Miri — Sine (Sanandaj), İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Samira Allahyari — Divandere, İran Kürdistan Demokrat Partisi üyesi, 17 Nisan 2026’da öldürüldü.
Perestu Sefayipur — Meriwan, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri (YRK) üyesi
Zerin Akbaş — Türkiye Kürdistanı, Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne bağlı Doğu Kürdistan Birlikleri üyesi
7Ocak Protestolarında Öldürülen Kadınlar

Hengaw’ın belgelediği verilere göre, Ocak 2026 protestoları sırasında İran genelinde şehirlerde güvenlik güçlerinin doğrudan ateşiyle en az 250 kadın öldürüldü, bunlardan 206’sının kimliği tam olarak doğrulandı. 250 kadına ek olarak, 18 yaş altı en az 25 kız çocuğu da yaşamını yitirdi, bunlardan 19’unun kimliği doğrulandı.

En yüksek can kaybının yaşandığı eyaletler
Tahran61
İsfahan29
Elburz24
Gilan23
Rezavi Horasan22
Meslek grubuna göre
Öğrencien az 22
Sağlık çalışanı (doktor, hemşire vb.)en az 7
Öğretmenen az 2
Kaynak: Hengaw İnsan Hakları Örgütü, İstatistik ve Belgeleme Merkezi — 2026 yılının ilk altı ayına ait veriler

“Aradan neredeyse 2 yıl geçti, Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı”

15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında cansız bedeni bulunan üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in bedeninde bulunan iki erkek DNA’sının kime ait olduğu hâlâ açıklanmadı. Silvan’da Rojin’in adının yer aldığı park tabelasına yapılan saldırının ardından Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, dosyadaki ihmalleri ve çelişkileri değerlendirdi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde bulunan Rojin Kabaiş Parkı’nda, 27 Eylül’de kaybolan ve cansız bedeni 18 gün sonra Van Gölü’nde bulunan Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı bir tabela, 18 Haziran’da kimliği belirlenemeyen kişi veya kişiler tarafından kurşunlanmıştı.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi olan Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 tarihinde kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. 18 gün süren aramaların ardından, Kabaiş’in cansız bedeni 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında bulunmuştu. Kabaiş’in ölümüyle ilgili sık sık “intihar” iddiaları öne sürülse de Adli Tıp Kurumu (ATK) raporlarında çıkan bulgular, Kabaiş davasının bir cinayet davası olduğunu ortaya çıkarmıştı. “İntihar” söylemiyle delillerin incelenmesini engelleyen girişimlere karşı Kabaiş davası yaklaşık iki yıldır devam ediyor. Rojin’in faillerinin bulunması amacıyla kurulan Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları ise şu an 16 Nisan’da başlattığı imza kampanyasını yürütüyor.

Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları gönüllüsü Şeymanur Çoban, Kabaiş davasındaki sürecin çelişkili yapısını ve Silvan’da Rojin Kabaiş’in fotoğrafının olduğu park tabelasına yapılan saldırının boyutunu değerlendirdi.

“Silvan’daki saldırı basit bir olay değil”

Silvan’da Rojin Kabaiş Parkı’na yapılan saldırının basit bir olay olmadığını vurgulayan Çoban, saldırının katledilen bir kadının anısına ve mücadelesine yönelik olduğunun altını çizerek “Rojin Kabaiş’in adını her duyduğumuzda devlet ve kurumlarının bir kadının ölümünü şüpheli bırakmak için nasıl çırpındığını hatırlıyoruz. Kadınların bu çırpınışları nasıl boğduğunu ve ısrarlı adalet mücadelesi sonucu dosyanın seyrinin nasıl değiştiğini biliyoruz. Rojin Kabaiş’in failleri yargılanana kadar adalet mücadelemiz asla bitmeyecektir ve bizi sindirme hedefiyle gerçekleştirilen tüm saldırılar boşa düşecektir” dedi.

Rojin Kabaiş’in soruşturma ve yargı süreçlerinde sık sık çelişkilerin ve ihmallerin yaşandığını dile getiren Çoban, bu ihmallerden ilkinin cuma günü kaybedilen Rojin’in dosyasına savcının ancak salı günü atandığını hatırlattı. Çoban’a göre bu durum, erkek yargı tarafından dosyada etkin soruşturma yürütülmediğinin bir göstergesi.

Dosyada bir dizi ihmal ve çelişki

Rojin’in cansız bedeninin Mollakasım Köyü yakınlarında, Van Gölü kıyısında akıntının tersi yönünde bulunduğunu söyleyen Çoban, akıntının tersi yönünde bulunmasına rağmen ölüm nedeni olarak suda boğulması ve intihar ettiği üzerinde ısrarla durulduğunu belirtti.

Çoban’a göre Rojin’den haber alınmadığı 18 gün boyunca etkili bir arama çalışması yürütülmemesi örneğiyle başlayan ve şu ana kadar süren bir dizi ihmal ve algı operasyonu söz konusu:

“Aradan neredeyse 2 yıl geçmesine rağmen Rojin’in telefonu hâlâ açılmadı. Ancak kaybedildiği ilk zamanlarda sözde Rojin’in Google aramaları sosyal medya üzerinden yaygın paylaşılarak intihar algısı yaratılmaya ve pekiştirilmeye çalışılmıştı. Detaylı inceleme yapılmadan sunulan ilk adli tıp raporu, ‘suda boğulma’ diyerek Rojin’in akıbetini muğlak bıraktı. Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları’nın, ailenin ve birçok kentten öğrencinin yarattığı basınç ile ATK ikinci bir rapor hazırlamak durumunda kaldı ve iki erkek DNA’sının Rojin’in göğüslerinde ve vajinasının iç kısmında bulunduğu açıklandı. Ancak bu gelişmenin de üzerinden aylar geçmesine rağmen halen iki erkek DNA’sının kime ait olduğu açıklanmış değil. Savcılık ve Adalet Bakanlığı ise bütün bu apaçık delillere rağmen intihar mı cinayet mi çözmeye çalışıyoruz şeklinde açıklama yapıyor. Rojin’in kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca birçok ihmali görüyoruz, biliyoruz. Neredeyse 2 yılın ardından hala bu ihmallere sebep olan sorumluların sorgulanıp yargılanmadığını da görüyoruz.”

Dosyanın başından beri Rojin için etkin soruşturma yürütülmediğini ve cinayetin şüpheli bırakılmak istendiğini söylediklerini vurgulayan Çoban, “Biz kadınlar Rojin’in ölümünün şüpheli olmadığını, faillerin korunduğunu söyleyerek mücadeleyi büyütüyoruz” dedi.

“Devlet Kürt kadınını yalnızlaştırmaya çalışıyor”

“Kürdistan’da genç kadınlara yönelik özel savaş politikalarının bir boyutu olarak faillerin cezasızlıkla adeta ödüllerildiği, korunduğu ve aklandığını söyleyebiliriz” diyen Çoban, bunun özellikle üniversitelerde kampüslere devlet tarafından sokulan asker, polis, jandarma ve korucuların genç Kürt kadınlarını okuldan ve arkadaşlarından uzaklaştırarak, yalnızlaştırmaya çalışarak Kürt kadınının kimliğini ve iradesini yok etmeye çalıştığını belirtti.

Çoban, Kürt şehirlerindeki özel savaş politikalarının örneği niteliğinde olan belli kadın cinayeti ve intiharı vakalarını şöyle sıraladı:

“İpek Er’e cinsel saldırıda bulunan uzman çavuş Musa Orhan’ın erkek devlet tarafından korunup aklanmasının ardından İpek Er intihara sürüklenerek katledildi. Gittiği karakolda Türkçe bilmediği için ana dilinde ifadesi alınmayan Fatma Altınmakas şikayetçi olmak istediği erkek tarafından katledildi. Gülistan Doku dosyasında erkek devletin bütün kademelerinden kaybedilişinden katledilişine giden süreç boyunca suç ortaklığını biliyorduk ki geçtiğimiz aylardaki gelişmelerle Vali Tuncay Sonel’in dahi tutuklanmasında gördük. 6 yıl boyunda unutturulmaya ve kapatılmaya çalışılan dosyada, gelişmeler ise ancak kadınların ve ailesinin ısrarlı mücadelesiyle mümkün oldu. 16 Haziran’da ise Siverek’te evlenmeyi reddettiği erkek tarafından bir kadın kaçırıldı, korucu ailesinin de işbirliğiyle de alıkonuldu ve cinsel saldırıya uğradı. Fail Berat S. ve korucu ailesi ise cezasızlık politikaları yüzünden elini kolunu sallayarak gezebiliyor.”

Çoban’a göre, “şüpheli ölüm” söylemiyle Rojin Kabaiş dosyasının unutturulup kapatılmak istenmesi ve 2 yıldır otopside bulunan iki erkek DNA’sının hala kime ait olduğunun açıklanmayışı, faillerin korunup aklandığının ve erkek devletin cezasızlık politikalarının bir göstergesi niteliğinde.

“Rojin’i unutturmadık”

Adalet Komisyonları’nın kurulduğu andan itibaren “Rojin’e ne oldu?” sorusuyla hayatın her alanında olduğunu söyleyen Çoban, “Rojin’i unutturmayacağız dedik ve unutturmadık” dedi.

Çoban, her yerde Rojin’i göstermeye devam edeceklerini ve Rojin için adalet mücadelemizi büyüteceklerini vurguladı:

“Rojin’in bedenindeki iki erkek DNA’sının kimlere ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in delil olan telefonunun açılması talepleriyle başlattığımız bir imza kampanyamız var. Kampanyamızı büyütmek için sosyal medyadan paylaşım yapıyor, sokaklarda stant açıyoruz. İmza föylerimizi elden ele dolaştırıyor, imza kampanyamızın taleplerini yükseltiyoruz. İmza kampanyamız bir süre daha devam edecek. Rojin’siz 2. yıla doğru giderken gerçek adalet mücadelemizi sokaklarda, meydanlarda, yaşamın her alanında daha da yükselteceğiz.”

Çoban, Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları olarak her bir kadın için gerçek adaleti sağlama ve şüpheli kadın ölümlerini aydınlatma amacıyla hareket ettiklerini hatırlattı:

“Geçmişte şüpheli ölüm diyerek üzeri örtülen, unutturulan, faili belli olmayan kadın cinayetleri varken bugün ısrarlı mücadelemiz sayesinde, nerede şüpheli kadın ölümü haberi varsa orada aslında erkek yargının cezasızlık politikalarının bir boyutu olarak etkin soruşturma yürütülmediğini, faillerin korunup aklandığını bütün kamuoyu biliyor. Bundan sonrası ise bu cezasızlık politikaları son bulana kadar biz kadınların sokaklarda, üniversitelerde, mahallelerde gerçek adalet için bir araya gelerek, bazen meydanlarda eylemlerde, bazen duvarda yazılamalarda haykırışlarımızın birbirine karışmasıyla büyüyen mücadelemiz sonucunda gerçek adaleti sağlamaya devam edeceğiz.”

Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar

Kayboluşundan bugüne, dosyada yaşanan gelişmelerin ve ihmallerin kronolojisi

27 Eylül 2024

Rojin Kabaiş kayboldu

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi Rojin Kabaiş, kaldığı KYK yurdundan ayrıldıktan sonra kayboldu.

15 Ekim 2024

Cansız bedeni bulundu

18 gün süren aramaların ardından Rojin Kabaiş’in cansız bedeni, Van’ın Tuşba ilçesine bağlı Mollakasım köyünde, Van Gölü kıyısında bulundu. Ceset, aynı gün Van Adli Tıp Kurumu’na sevk edildi, radyolojik inceleme, ölü muayenesi ve otopsi işlemleri yapıldı. Otopside yaklaşık 80 sürüntü örneği alınarak İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’ne gönderildi.

1 Kasım 2024

İlk DNA raporu: Bölge bilgisi eksik

İstanbul Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesi’nin raporunda, Rojin Kabaiş’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA profili tespit edildiği belirtildi. Ancak raporda bu DNA örneklerinin vücudun hangi bölgesinden alındığı açıklanmadı, örneklerde “şüpheli bir bulgu tespit edilmediği” sonucuna varıldı.

8 Eylül 2025

Rojin Kabaiş’e ilişkin paylaşımlar erişime engellendi

Rojin Kabaiş’in ölümünün şüpheli olduğunu belirten ve etkin bir soruşturma talep eden X paylaşımları, Van 8’inci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 8 Eylül 2025 tarihli ve 2025/32 sayılı kararıyla 200’den fazla paylaşım ve hesap erişime kapatıldı. Kararının Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinin başvurusu üzerine alındığı belirtildi.

25 Eylül 2025

Barolardan suç duyurusu

Van ve Diyarbakır Baroları, Adli Tıp Kurumu’nun DNA örneklerinin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bilgisini bir yılı aşkın süre açıklamaması nedeniyle “ciddi ihmaller” iddiasıyla kurum hakkında suç duyurusunda bulundu.

10 Ekim 2025

İkinci DNA raporu: Bölgeler açıklandı

Adli Tıp Kurumu Biyolojik İhtisas Dairesi Merkezi’nin dosyaya giren yeni raporunda, bir yıl önce tespit edilen iki farklı erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intravajinal (vajina) bölgelerden alındığı açıklandı. Raporda ayrıca, bu DNA’ların bulaş (kontaminasyon) yoluyla gelmiş olma ihtimalinin bertaraf edilemediği belirtildi.

15-16 Ekim 2025

Meclis önergesi ve TBMM’de ret

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz’un dosyadaki ATK raporu çelişkilerinin araştırılması amacıyla Meclis Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesinin ardından, DEM Parti grubunun “Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili dosyada yaşanan bütün eksikliklerin araştırılması” başlıklı önergesi TBMM Genel Kurulu’nda AKP ve MHP milletvekillerinin oylarıyla reddedildi.

Kasım 2025

Bulaş ihtimali bertaraf edildi

Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı ek raporda, Rojin Kabaiş’in vücudunda bulunan iki DNA örneğinin 134 kişiden alınan DNA ile karşılaştırıldığı ve eşleşme çıkmadığı için bulaş ihtimalinin ortadan kalktığı açıklandı. Bu gelişmeyle birlikte savcılığın şüphelendiği kişiler yönünden DNA karşılaştırması yapacağı bilgisi ortaya çıktı.

16 Nisan

İmza kampanyası başladı

Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları, faillerin bulunması amacıyla birçok kentte eş zamanlı bir imza kampanyası başlattı. Kampanya taleplerinin başında, DNA örneklerinin kime ait olduğunun açıklanması, delillerin karartılmaması ve Rojin’in telefonunun açılması yer alıyor.

18 Haziran 2026

Silvan’da park tabelasına saldırı

Silvan’da, Rojin Kabaiş’in fotoğrafının yer aldığı park tabelasına bir saldırı düzenlendi. Adalet Komisyonları, saldırıyı katledilen bir kadının anısına ve sürdürülen adalet mücadelesine yönelik bir hedef alma girişimi olarak değerlendirdi.

Kaynaklar: Van Adli Tıp Kurumu ve İstanbul Adli Tıp Kurumu raporları, TBMM önerge metinleri, Van ve Diyarbakır Baroları açıklamaları, bianet.

Diyarbakır’da kadınlar temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor

GABB Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün Bağlar, Sur ve Kayapınar’da yürüttüğü araştırmaya göre, kadınların çoğu herhangi bir gelir getirici işte çalışmıyor. Bunun esas sebeplerinden biri ise çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması.

Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Güneydoğu Anadolu Bölgesi Belediyeler Birliği (GABB) Kadın Politikaları Müdürlüğü’nün hazırlattığı “Diyarbakır’da Kadın Yoksulluğu” raporu, üç ilçede 2.975 kadınla yapılan anket ve 29 kadınla yapılan derinlemesine görüşmelere dayanıyor. Bağımsız araştırmacı Semiha Arı’nın kaleme aldığı bu araştırma Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi tarafından raporlandı ve 15 Şubat 2026’da yayımlandı.

Araştırma kapsamında Bağlar’da 12 mahallede 1.070, Sur’da 19 mahallede 782, Kayapınar’da 8 mahallede 1.123 kadınla yüz yüze anketler yapıldı.

Kadınlar çocuk bakımı sebebiyle çalışamıyor

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2023 verisine göre Diyarbakır’da genel istihdam oranı %37,7. Kadın istihdamı ise erkek istihdamının yaklaşık üçte biri düzeyinde. Rapordaki bulgular, Bağlar ve Sur’daki kadınların %89-90’ından fazlası herhangi bir gelir getirici işte çalışmadığını gösteriyor, Kayapınar’da ise bu oran %74.

Nitel araştırma için görüşülen 29 kadından ise sadece 6’sının ücretli işi var, bunlar da genellikle düzensiz, sigortasız ve düşük ücretli işler. Kadınların çalışırken dahi derin yoksulluğa itildiğini ortaya koyan araştırmada, 15 yıl çalışan bir katılımcının sigorta priminin yalnızca 8 yıl yatırıldığı, bazı kadınların ise onlarca yıllık iş deneyimine rağmen birkaç yüz günlük prim gün sayısına sahip olduğu tespit edildi. Mevsimlik tarım işçiliği yapan Kürt veya Suriyeli kadınlar, mevsimlik işçilik sırasında maruz kaldıkları ağır sömürü ve ayrımcılık koşullarını “travmatik” olarak tarif ediyor.

Bağlar’da kadınların %46’sının, Sur’da %47’sinin, Kayapınar’da %16,1’inin hiçbir kişisel geliri yok. Kadınların istihdama katılamama nedenlerinin başında (Bağlar’da %58,2, Sur’da %59, Kayapınar’da %53,6 ile) çocuk bakımı geliyor.

Rapora göre kadınlar çalıştığında da tüm eğitim düzeylerinde ve tüm meslek gruplarında erkeklerden daha düşük ücret alıyor. Kadınların daha yoğun biçimde yarı zamanlı, esnek ve güvencesiz işlerde çalıştırıldığı belirtilirken kadınların istihdama katılmamalarının en temel sebeplerinden birinin çocuk bakımının ve ev içi emeğin büyük ölçüde kadınların üzerine bırakılması olarak gösteriliyor.

  • Kadınların ev işlerini ve çocuk bakımını “genellikle ben yaparım” diyen oranı her üç ilçede de %80-90 bandında.

Hane gelirleri asgari ücretin altında

Rapordaki verilere göre, Bağlar’da hanelerin dörtte biri 1-14.000 TL, Sur’da ise %14’ü aynı miktarda gelire sahip. Kayapınar’da görece daha yüksek gelir düzeyine rağmen (%37,2’si 40.000 TL üstü) katılımcıların sadece %16’sı “gelirim giderimi karşılıyor” diyor. Rapor, her üç ilçede de hanelerin en az yarısının borçlu olduğunu ortaya koyuyor. Buna göre borçlanmanın başlıca nedeni gıda ve giyim gibi temel ihtiyaçlar oluyor. Kayapınar’da borçlanma sebeplerinde ilk sırada ev almak var.

Sosyal yardım alan kadınların oranı Bağlar ve Sur’da %25, Kayapınar’da %13 civarında kalıyor, yardım alanların %92’si bu desteğin ihtiyacı karşılamadığını belirtiyor. Araştırmadaki kadınların beyanlarına göre, boşanma sürecindeki kadınların sosyal yardım hakkı “boşanmamışsın” gerekçesiyle reddediliyor. Rapora göre özellikle boşanmış veya şiddet gören kadınlar, ekonomik destekten yoksun oldukları için şiddet ortamına geri dönmek zorunda kalabiliyor.

  • Bağlar’da katılımcıların %60’ından fazlası temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorken %77’si de faturalarını ödemekte zorlanıyor. Kadınların %70’i çocuklarının eğitim masraflarını karşılayamıyor.
  • Sur’da gıda ürünlerinden kısıtlama yapanların oranı %93-94, sinema/tiyatro/konser gibi etkinliklere hiç katılmayanların oranı ise %96-97.
  • Kayapınar’da %77’lik bir kesim temel ihtiyaçlarını tam anlamıyla karşılayamıyor.
  • Kadınların çoğu “boş vaktim yok” diyor.

Bölgedeki savaş politikalarının etkisi

Yoksulluğun ve kadın yoksulluğunun Kürt bir coğrafyasında neden daha farklı yaşandığına savaş ve kayyım politikaları üzerinden değinmenin önemli olduğunun altını çizen rapor, kadınların her türlü şiddet, zorla kaybetme, faili meçhuller, işkenceler, zorunlu göçler ve kadın intiharlarının öznesi olduğunu söylüyor.

Ayrıca 2016 sonrası atanan kayyımların kadın merkezlerini, Jin Kart uygulamasını, kreşleri ve kadın istihdamına yönelik politikaları büyük ölçüde kapattığını/işlevsizleştirdiğini ve bunun yoksulluğu derinleştiren bir etken olduğunu vurguluyor.

Anketlerde belediyelerden talep edilenler ise istihdam alanları yaratılması, Adli Yardım Protokolünün hayata geçirilmesi, meslek edindirme kurslarının sürelerinin uzatılması, nakdi yardım ve gıda/kreş/bakım desteği.

Raporun tamamı için tıklayın.

JinMap: İstanbul’da Kürt kadınları belediyelerden Kürtçe destek alamıyor

İBB ve 39 ilçe belediyesinin 59 Kadın Danışma Merkezlerinin sadece ikisinde sınırlı düzeyde Kürtçe hizmet verilmesi üzerine, Kadın Zamanı Derneği, JinMap adıyla bir mobile uygulama çalışması oluşturdu.

JinMap

Kadın Zamanı Derneği, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarına yardımcı olmak amacıyla JinMap adıyla bir mobile uygulama geliştirdi. JinMap, İstanbul’da yaşayan Kürt kadınların şiddetle mücadele mekanizmalarına anadilinde erişimi sağlanmayı amaçlıyor.

Haritada kadın danışma merkezlerine ve şiddetle mücadele birimlerine Kürtçe olarak görülüyor. Ayrıca söz konusu kurumların Kürtçe hizmet sunup sunmadığına dair bilgiye ulaşılabiliyor.

Kadın Zamanı Derneği, bu haritayı İstanbul’da yaşayan Kürt kadınlarının şiddetle mücadele ve destek mekanizmalarına Kürtçe erişebilecekleri mekanizmaların yoksunluğunu görerek hazırladı.

JinMap’ı hazırlama sürecini, haritanın amacı ve uygulama alanlarını Kadın Zamanı Derneği’nden Derya Aslan Niha+’a anlattı.

Derya Aslan, Kadın Zamanı Derneği YK üyesi

Kadın Zamanı Derneği, 2020 yılında, pandemi sürecinde kurulan bir dernek. Derneği İstanbul’da yaşayan ve şiddetle mücadele mekanizmalarına kendi anadilleriyle ulaşamayan Kürt kadınlarına destek olmak amacıyla bir grup Kürt kadını kuruyor. İçlerinde sosyologlar, psikologlar, sosyal çalışmacılar, avukatlar, doktorlar, hemşireler ve gazeteciler var. Dernek, şiddet başta olmak üzere kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyelerin yanı sıra pek çok etkinlik düzenliyor. Ayrıca erkek şiddeti gibi olaylarda dava takip süreçlerine dahil oluyor, basın açıklamaları gerçekleştiriyor ve diğer kadın örgütleriyle birlikte eylemler organize edip eylemlere katılıyor.

“İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek sunan kurum yoktu”

Derneğin yönetim kurulu üyelerinden Derya Aslan, derneği İstanbul’da kadınlara Kürtçe destek veren kurumların olmaması yüzünden kurduklarını belirtti:

“İstanbul, Kürdistan’dan çok göç alan büyük bir metropol ve burada yaşayan çok sayıda Kürt kadının şiddet mekanizmalarına erişemediği bir durum söz konusuydu. Çift dilli hizmet veren, şiddet alanında profesyonelce çalışıp kadınlara Kürtçe destek sunan sivil toplum kurumlarının olmaması, bizi harekete geçiren temel sebep oldu. Bu alanda İstanbul’daki tek kurumuz. Yönetimimizi oluştururken, kadın bilinci yüksek, kadın paradigmasına hakim ve şiddet alanında çalışan kadınlarla yola çıktık. Kürt kadınlarının kendini daha rahat hissedebileceği bir alan yaratma iddiamız olduğu için ekibimizin Kürt olması bizim için çok önemliydi.”

“Özellikle İstanbul’da çok susturulan kadınların kendilerini anlatıp açılabilecekleri, ‘benim dilimde konuşan, onlarla kolektif çalışma yürütmek isteyen bir kurumum var’ diyebilecekleri bir zemin oluşturmak” diyen Aslan derneği kurduklarında şiddete veya hukuki haklarına dair Kürtçe bir veri ve literatür bulunmadığı için kendi materyallerini Kürt dil uzmanlarıyla birlikte hazırladıklarının bilgisini veren Aslan kimi bütün çalışmalarını iki dilli yaptıklarını kaydetti.

“Bize gelen başvurularda kolluk şiddeti, toplumsal şiddet, dil baskısı veya dijital şiddet oldukça fazla” diyen Aslan, bu süreçleri takip ederken yargıda, kollukta veya gündelik yaşamda Kürtçeye yönelik büyük bir tepkiyle karşılaştıkları için kadınlara Kürtçe destek vermenin öneminden bahsetti:

“Katledilen kızının hakkını Kürtçe savunmak isteyen bir annenin heyet tarafından ‘Burada tek bir dil var, Türkçedir. Savunmanı bu şekilde alamayız’ denilerek susturulması, yaşadığımız yargı şiddetinin somut bir örneği.”

59 merkezden ikisinde sınırlı hizmet

İstanbul’daki yerel yönetimlerin anadil politikalarını izlemek amacıyla kapsamlı bir araştırma yürüten Kadın Zamanı Derneği, 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verildiğini fark ediyor:

“Bize gelen sosyal destek veya barınma taleplerini sığınağımız olmadığı için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) veya ilçe belediyelerine yönlendirmek zorunda kalıyoruz. Ancak izleme sürecinde zar zor aldığımız resmi veriler, durumun vahim olduğunu gösterdi. İstanbul’daki 39 ilçede bulunan 59 Kadın Danışma Merkezi’nin eşitlik eylem planlarını ve vizyon belgelerini taradık. Çok dilli hizmete dair hiçbir iddialarının olmadığını gördük. Milyonlarca Kürt’ün yaşadığı bir şehirde, bu 59 merkezin sadece ikisi, Avcılar ve Bağcılar, Kürtçe destek veriyor. İBB’nin ‘Alo Şiddet’ hattının da Kürtçe destek verdiğini iddia etmesine rağmen, bizzat aradığımda böyle bir hizmetin olmadığını ve çoklu şiddete maruz kalan kadınlar için iyi bir politikalarının bulunmadığını fark ettim.”

JinMap, ekran görüntüsü

5 belediye belirlediler

Resmi verilerde Kürt nüfusuna dair bir bilgi bulunmadığı için Kadın Zamanı Derneği, sivil toplum kuruluşlarının ve araştırma şirketlerinin araştırmalarından yola çıkarak İstanbul’da en az 1 milyon Kürt kadınının yaşadığını düşünüyor. İBB ve 39 ilçe belediyelerinden sadece iki tanesinde Kürtçe hizmet verilmesi ve bu sayının Kürt kadınlarının ihtiyacını karşılamaktan uzak olması nedeniyle bir dizi görüşme gerçekleştirme kararı alıyorlar:

“Bu tespitlerin ardından, hazırladığımız veri analizi politika öneri belgesini Kürt nüfusunun yoğun olduğu Arnavutköy, Beyoğlu, Avcılar, Sancaktepe, Ataşehir belediyelerine ve İBB’ye bizzat sunduk. Kadın danışma merkezlerinde Kürtçe bilen uzman personelin istihdam edilmesi, 7/24 erişilebilir tercüman desteği sağlanması, anadilde hizmet eğitimleri verilmesi ve sığınaklara dair Kürtçe broşürler hazırlanması gibi somut politika önerileri ilettik. Ayrıca farklı etnik kimliklerdeki mülteci veya Kürt kadınların şiddet verisinin tutulmamasının da büyük bir sorun olduğunu vurgulayarak bu verilerin kayıt altına alınmasını talep ettik.”

“Anadilinde konuşamamak çoklu şiddete yol açıyor”

“Şiddet mekanizmasından çıkmaya çalışırken kendi dilinde konuşamamak, kadını kamu kurumlarında çoklu şiddete maruz bırakıyor ve travmayı tetikliyor” diyen Derya Aslan adliyelerde tercüman desteğinin bunun için yeterli olmadığını düşünüyor: “Tercüman olsa da çok yanlış notlar alınıyor, hikaye başka bir yere dönüşüyor ve kadın hakkını savunamıyor. Hastanelerde ve kollukta ise tercüman hiç yok. Kolluğa giden kadın derdini anlatamadığı için ikna edilip eve geri gönderiliyor. Kürtçe ifade veremediği için eve gönderilip katledilen Fatma Altınmakas bunun en acı örneğidir. ‘Kürtçe konuştuğumda kendimim ama yardım istediğimde dilimi unutmam beklendi. İyileşmem için Kürtçeye ihtiyacım vardı’ diyen kadınların hikayeleri, tercümanın tek başına yeterli olmadığını, kadının kendini kendi dilinde ifade edebileceği bağımsız mekanizmalara ihtiyaç duyduğunu açıkça gösteriyor. İktidarın kadını kamusal alandan çekip eve mahkum eden aile odaklı politikalarıyla da birleşince, kadınlar çözümsüz kalıp şiddet gördükleri yere dönmek zorunda bırakılıyor. Dil engeli, bizatihi yeni bir şiddet üretiyor.”

Osmany: “Afgan kadınları en ağır bedeli ödemeye hazır”

Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Afganistan’ın Herat kentindeki protestolarda atılan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirtti.

Herat kentinde Taliban’ın protestoculara müdahalesi, 9 Haziran 2026. Fotoğraf: 8am Media

Afganistan’daki Herat vilayetinin Cebrail bölgesi sakinleri, Taliban’ın kadınları gözaltına alıp şiddet uygulamasını protesto etmek amacıyla 8 Haziran’da sokaklara çıkmıştı. Yerel kaynaklara göre protestolar, Taliban’ın Ahlak Polisi tarafından 6 Haziran’da kadınlara yönelik sürdürülen gözaltılar ve sert muamele üzerine tırmanışa geçmişti.

11 Haziran’da ise ikinci bir protesto dalgası olarak Herat halkı, valilik binası önünde bir araya gelerek kadınlara yönelik gözaltı ve şiddet eylemlerini “Diktatöre Ölüm,” “Eğitim, İş, Özgürlük” ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganlarıyla protesto etti. Taliban polisleri, 8 Haziran’dan bu yana bir araya gelen insanların üzerine günlerce ateş açarak kitleyi dağıtmaya çalıştı.

‎Murtaza, 16 yaşındaki Afganistanlı bir genç, Herat’taki protestolara yönelik Taliban polisinin saldırısı sırasında bacağına isabet eden iki kurşunla yaralandı ve 16 Haziran’da hayatını kaybetti. Taliban polisinin protestoculara ateş açması sonucu bölgede en az 20 kişinin yaralandığı kaydedildi.

Taliban’ın Herat güvenlik işlerinden sorumlu polis komutanı Necibullah Ali, 18 Haziran’da yaptığı açıklamada, “başörtüsü kuralına uymamak” olarak adlandırdığı gerekçeyle, Taliban’ın “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından şimdiye kadar 19’dan fazla kadının gözaltına alındığını duyurdu. Yerel kaynaklara göre ise bu sayı en az 30. Necibullah Ali, Herat’ta “iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma” güçleri tarafından kadınların gözaltına alınmasına devam edileceğini de sözlerine ekledi.

Afgan kadın hakları savunucusu Laleh Osmany, Herat’ta patlak veren kadın protestolarını ve Taliban yönetimi süresince kadınların maruz kaldığı sistematik baskıyı Niha+’ya değerlendirdi.

“Kadınları kamusal alandan silmek istiyorlar”

Laleh Osmany

Osmany’ye göre, “uygunsuz hicap” ya da mahremsiz sokağa çıkma bahanesiyle kadınlara yönelik şiddet, terör, keyfi gözaltı ve aşağılama, Taliban’ın İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Bakanlığı ile istihbarat birimleri eliyle yürütülen yapısal ve günlük bir politika haline geldi. Taliban’ın ahlak timleri (muhtasib), şehirlerde kadınların kıyafetlerini denetlemek için sayısız kontrol noktası kurdu.

Osmany, birçok durumda genç kadın ve kız çocuklarının yanlarında bir erkek vasi (mahram) olmadan gözaltına alındığını, kablo ve kırbaçla acımasızca dövüldüğünü ve ailelerinin ağır “fidye” ödemesi ya da baskıyla imza attırılan taahhütnameler sonrası serbest bırakıldıklarını aktardı. Osmany bu uygulamaları, “kadınların kamusal alandan tamamen silinmesini hedefleyen daha geniş bir stratejinin bilinçli bir parçası” olarak nitelendirdi.

“Jin, Jiyan, Azadî” sloganı Herat’ta yankılandı

Yerel kaynakların sosyal medyada paylaştığı videolarda Herat’ta protestocuların “Jin, Jiyan, Azadî” (Türkçe: Kadın, Yaşam, Özgürlük / Farsça: Zan, Zendegi, Azadî) sloganı attığı da görülüyordu. Bu sloganın ortak bir kültürel alana dayanan derin ve sınır ötesi bir kadın dayanışmasını ve kadınların temel haklarına dair yüksek farkındalığını yansıttığını belirten Osmany, Herat’ın tarihsel olarak Afganistan’da kültürel bir merkez ve ilerici sivil hareketlerin yeşerdiği bir zemin olduğunu da vurguladı.

Kadın örgütlerinden çağrı

Yurt dışındaki Afganistan vatandaşları tarafından organize edilen ve Berlin ile daha birçok yerde protestolar düzenlenmesini öngören çok sayıda eylem çağrısı sosyal medyada yayılmaya devam ediyor.

Adalet Arayan Kadınlar Hareketi üyeleri, bir protesto kampanyası başlatıp küresel imdat (SOS) sembolünü kullanarak, Herat’ta kadınlara yönelik artan kısıtlamalardan duydukları endişeyi dile getirdi ve uluslararası toplumu 18 Haziran’da yaşanan bu durum karşısında sessiz kalmamaya çağırdı.

Bu hareketin üyeleri, “Afgan Kadınları Tehlikede, Bu Kampanyaya Katılın” sloganıyla yürüttükleri kampanya kapsamında, yüzlerindeki Afganistan haritasını siyaha boyayarak ve küresel imdat sembolünü kullanarak uluslararası toplumun dikkatini acilen ülkedeki kadınların durumuna çekmeye çalıştı.

Osmany’ye göre bu protestolar, doğrudan ateş açılması, şiddet ve hapis tehdidine rağmen kadınların direnme iradesinin canlı kaldığını kanıtladı:

“Herat’taki protestolar dünyaya net bir mesaj verdi: Afgan kadınlarının özgürlük arayışının kökleri, cinsiyet ayrımcılığı kararnameleri ve Taliban’ın gözdağıyla kurutulamaz. Onlar, insani onurları için en ağır bedeli ödemeye hazırlar.”

Yeraltı direniş ağları

Hayati risklere rağmen Afgan kadınlarının çok sayıda gizli veya açık direniş ve farkındalık ağı kurduğunu söyleyen Osmany, bu çabaları üç ana eksende özetledi:

  • Vatandaş belgelendirmesi: “Gözaltından serbest bırakılan kadınlar, takma isimlerle sosyal medya ve uluslararası haber kuruluşları aracılığıyla gördükleri işkence ve insanlık dışı muameleyi ifşa ediyor.”
  • Güvenli evler ve gizli okullar: “Eğitimden mahrum bırakılan kız çocukları için evlerde gizli okullar kuruluyor, aile reisini kaybetmiş kadınlar için psikolojik ve maddi dayanışma çevreleri oluşturuluyor.”
  • Dinamik sivil hareketler: “Taban hareketleri, kapalı mekanlarda düzenli olarak açıklama ve protesto yaparak seslerini Birleşmiş Milletler insan hakları organlarına duyuruyor ve Taliban’ın uluslararası meşruiyet kazanmasını engellemeye çalışıyor.”

Kaynak: AWNA, 8AM Media

Foggo: “Nafaka anne ve çocuk için hayati bir destek”

Anayasa Mahkemesi’nin boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etmesine tepki gösteren Derin Yoksulluk Ağı’nın kurucusu Hacer Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını hatırlattı.

Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org

Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etti. AYM Genel Kurulu, yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye 9 ay süre tanınmasına karar verdi.

Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” alınması ibaresinin iptali için 2025 yılında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Yüksek mahkeme, bu kararı yerel mahkemenin başvurusu üzerine aldı.

İptal kararı sonrası AKP’nin masasındaki taslakta evlilik süresinin esas alınması planlandığı basına yansıdı. Buna göre, 3 yıl evli kalanlara 5 yıl, 5 yıl evli kalanlara 7 yıl, 10 yıl evli kalanlara ise 12 süreyle nafaka ödenmesi öngörülüyor.

Konuya ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulunan Derin Yoksulluk Ağı’nın (DYA) kurucusu Hacer Foggo, nafaka kesildiğinde ya da ödenmediğinde hanelerde ortaya çıkan açlık, borçlanma, okuldan kopuş ve barınma risklerinin altını çizdi.

Hacer Foggo: “Nafaka yetersiz ama hayati bir destek”

Fotoğraf: Hacer Foggo

Foggo, nafakanın kadınlar için ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayarak kamuoyunda yaratılan “kadınlar yüksek meblağlarda nafaka alıyor” algısının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini söyledi:

“Derin yoksulluk yaşayan ve bizim sahada destek verdiğimiz özellikle günlük güvencesiz çalışan yalnız annelerin önemli bir kısmı ya çok düşük miktarlarda nafaka alıyor ya da hükmedilen nafakayı düzenli tahsil edemiyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu’nda da incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğu görülüyor. Bu miktarın bir kadının tek başına yaşamasına yetmesi mümkün değil. Bizim sahada gördüğümüz şu: Nafaka kadınlar için bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, çocukların okul beslenmesi, ulaşım, ilaç, yakacak ve güvenli bir yaşam için çoğu zaman hayati ama yetersiz bir destek. Derin yoksulluk yaşayan kadınlar zaten günlük, düzensiz ve güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor.”

Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda, mahkemeler tarafından hükmedilen nafakaların yalnızca yüzde 20,7’sinin nafaka yükümlüleri tarafından ödendiği, yüzde 50,7’sinin ise hiç ödenmediği kaydedilmişti.

Vakfın 2024 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda ise herhangi bir geliri olmayan erkeklerin oranı yüzde 7 iken hiçbir geliri olmayan kadınların oranının yüzde 47 olduğu belirtilmişti. Buna göre, erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri ücrete çalışırken bu oran kadınlarda yüzde 46’dan ibaret.

“Kadınların bulunduğu yapısal eşitsizlikler görmezden geliniyor”

Kamuoyunda nafakanın süreli hale getirilmesini “Kadınlar da çalışsın” diyerek savunan argümana tepki gösteren Foggo, bu argümanın kadınların içinde bulunduğu yapısal eşitsizlikleri görmezden geldiğini ifade etti. Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda çalıştığını, gündelik temizliğe gittiğini, parça başı işler yaptığını, düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını söyleyerek bu işlerin düzenli gelir, sosyal güvence ve insanca yaşam sağlayan işler olmadığının altını çizdi.

Kadınların işgücüne katılımının önündeki en büyük engellerden birinin bakım yükü olduğunu hatırlatan Foggo, “Ücretsiz ve erişilebilir kreş yoksa, kadın çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamıyorsa sabit gelirle çalışması fiilen mümkün olmuyor. Birçok kadın çocuk bakımı, okul takibi, hastane süreçleri, ev işleri ve geçim sorumluluğunu tek başına üstleniyor. Bu koşulları görmezden gelmek derin yoksulluk koşullarını bilmemek demektir” dedi.

“Kadının şiddetten uzaklaşması zorlaşır”

Foggo’ya göre, nafaka süresi bittiğinde ekonomik bağımsızlığını henüz kuramamış bir kadını daha derin yoksulluk bekliyor. “Çocuğunu bırakabileceği ücretsiz bir kreş bulamayan, düzenli ve güvenceli işe erişemeyen bir kadın için nafakanın kesilmesi, temel yaşam giderlerini karşılayamamak anlamına geliyor” diyen Foggo, bunun kadınları daha güvencesiz ve sağlıksız bir duruma sokacağını anlattı:

“Bu durum kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmaya zorlayabilir. Bazı kadınlar için ise şiddet gördüğü eve dönme ya da şiddet ilişkisine katlanma baskısını artırabilir. Çünkü boşanma kararı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir karardır. Kadın ‘çocuğumla nerede kalacağım, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğumu nasıl doyuracağım’ sorularına yanıt bulamıyorsa şiddetten uzaklaşması da zorlaşır.”

“Nafaka çocuğun hayatını da etkiliyor”

Nafakanın yalnızca kadının değil, çocukların da yaşam koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Foggo’ya göre bir annenin gelirinin azalması, çocuğun beslenmesinden eğitimine, sağlığa erişiminden barınmasına kadar her alanda sonuç doğuruyor.

Foggo, nafaka güvencesinin ortadan kalkmasının çocuk işçiliği, eğitimden kopuşu, yetersiz beslenmeyi ve çocuk yaşta evlilik risklerini artırabilecek etkenlerden biri olduğunu vurguladı ve buna örnek olarak “Sahada çocukların okul yol parasının karşılanamadığı için eğitimden koptuğunu, okul beslenmesi hazırlanamadığını, çocukların evde küçük kardeşlerine bakmak ya da haneye gelir getirmek için çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz” dedi.

Böyle bir kararın sadece nafaka başlığı altında değil, kadın yoksulluğu, çocuk yoksulluğu, bakım emeği ve şiddetten uzaklaşma hakkı ile birlikte düşünülerek ele alınması gerektiğini söyledi:

“Bizce acil olarak sahadaki etkileri izlenmeli. Aynı zamanda ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygınlaştırılmalı, yalnız annelere düzenli sosyal destek sağlanmalı, güvenceli istihdam olanakları artırılmalı ve nafakanın tahsil edilememesi durumunda etkili kamu mekanizmaları işletilmeli. Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar kurulmadan nafaka hakkının süreyle sınırlandırılması kabul edilemez. Bizim açımızdan nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşam hakkına dokunmaktır.”

DYA: “Yalnız anneler için nafaka hayatidir”

Derin Yoksulluk Ağı’nın süresiz nafaka iptali kararına ilişkin açıklaması ise şu şekilde:

Nafaka Hakkına Dokunmak, Kadınların ve Çocukların Yaşam Hakkına Dokunmaktır

Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, Türkiye’de kadınların, özellikle de derin yoksulluk yaşayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan yalnız annelerin yaşam koşullarından bağımsız değerlendirilemez.

Yoksulluk nafakası kamuoyunda sunulduğu gibi koşulsuz, sınırsız ve otomatik bir ayrıcalık değildir. Ağır kusurlu olmamak, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmek ve ihtiyacın devam etmesi gibi koşullara bağlıdır. İhtiyaç ortadan kalktığında, nafaka zaten kaldırılabilmektedir. Buna rağmen nafaka hakkının “ömür boyu yük” gibi sunulması, kadınların evlilik içinde üstlendiği karşılıksız bakım emeğini, boşanma sonrası yoksullaşmayı ve erkek şiddetinden uzaklaşmanın ekonomik koşullarını görünmez kılmaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu ise nafaka miktarlarının kamuoyunda iddia edildiği gibi yüksek olmadığını, incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğunu ve hükmedilen nafakaların önemli bir kısmının tahsil edilemediğini göstermektedir. Derin Yoksulluk Ağı olarak sahada gördüğümüz gerçek şudur: Yalnız anneler için nafaka, bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, okul beslenmesi, ulaşım, odun, kömür, ilaç ve “güvenli” bir yaşam için çoğu zaman hayati bir eşiktir.

Derin yoksulluk yaşayan yalnız anneler, bir yandan çocuklarının bakımını tek başına üstlenirken diğer yandan hanenin geçimini günlük, düzensiz, düşük ücretli ve güvencesiz işlerle sağlamaya çalışmaktadır. Tek ebeveynli hanelerin, güvenceli işi, düzenli geliri ve çocuklarını güvenle bırakabileceği ücretsiz bakım desteği yoktur. Bu nedenle nafakanın süreyle sınırlandırılması, özellikle yalnız anneler açısından şu sonuçları doğuracaktır:

  • Kadınların ve çocukların yoksulluğunu derinleştirecektir. Günlük işlerde çalışan bir anne için gelir, her gün yeniden bulunması gereken bir şeydir, o gün iş yoksa açlık vardır, çocuk hastaysa ilaç yoktur. Nafakanın sınırlandırılması yoksulluğu derinleştirecektir.
    “Bazı günler kendim yemiyorum çocuklarım daha fazla yiyebilsin diye. Ama makarna ile ne kadar yeterli beslenebilirler ki? Bazı günler hiç olmuyor, hepimiz aç geçirmek zorunda kalıyoruz.”
  • Şiddetten uzaklaşmayı zorlaştıracaktır. Kadınların boşanma kararı almasının önündeki en büyük engellerden biri ekonomik güvencesizliktir. Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen kadın, çocuğuyla birlikte nerede kalacağını, kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunu nasıl doyuracağını düşünmek zorunda bırakılacak ve şiddete “katlanmaya” devam edecektir.
    “Eski eşimle olan sıkıntılarımdan dolayı hayati tehlikem hala devam etmekte. Beni öldürür çocuklarıma zarar verir diye evden çıkamıyorum. Oğlum okulu bıraktı, günlük işler yapıyor.”
  • Bakım emeğinin yükünü tamamen kadınların omzuna bırakacaktır. Çocuk bakımı, okul takibi, hastane, ev işleri ve geçim aynı anda yalnız annenin sorumluluğuna bırakılmaktadır. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygın değilken, esnek ve güvenceli istihdam sağlanmazken nafaka hakkının sınırlandırılması kadınları eve kapatacaktır.
    “Her gün, günlük işler de çalışıyorum, çocuklarımla doğru düzgün vakit bile geçiremiyorum yorgunluktan. Büyük oğlum okuldan ayrıldı, küçük kardeşlerine bakıyor evde.”
  • Çocukların eğitim, beslenme ve sağlık hakkını elinden alacaktır. Nafaka tartışması yalnızca kadınların değil, çocukların da yaşam koşullarıyla ilgilidir. Yalnız annenin yoksullaşması, çocuğun okuldan kopması, yetersiz beslenmesi, sağlık hizmetlerine erişememesi anlamına gelebilir. “Lise 1’de oğlanın yol parasını veremedim, mecburen okuldan aldım.”
  • Barınma krizini ağırlaştıracaktır. Tek ebeveynli hanelerde kira, fatura ve temel ev giderleri yoksulluğun en yakıcı başlıklarındandır. Nafaka hakkının sınırlandırılması, kadınları çocuklarıyla birlikte güvensiz, sağlıksız yaşam alanlarına itecektir. “Geçinemiyorum, çocuğa beslenme mi koyayım hergün, kiramı ödeyim”
  • Ekonomik şiddetin boşanma sonrasında da sürmesine yol açacaktır. Nafakanın ödenmemesi, geciktirilmesi, kadının nafakadan vazgeçmeye zorlanması ekonomik şiddetin biçimleridir. Ekonomik şiddet uygulayan erkeklerin sorumluluktan kaçmasını kolaylaştıracaktır. Kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmak zorunda kalacaktır.
    “Ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor. Patron hep geciktiriyor. Sesimi çıkaramıyorum. Her kuruşu hesap ederek yaşamak zorundayım… İnan Ped bile kullanamıyorum.”

Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar geliştirilmeden, ücretsiz kreşler yaygınlaştırılmadan, güvenceli istihdam sağlanmadan, eşit işe eşit ücret hayata geçirilmeden ve bakım emeği hayata geçirilmeden nafaka hakkının sınırlandırılması
kabul edilemez. Uygulamada bu haktan çoğunlukla kadınların yararlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluk nafakası kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değil, boşanma sonrası yoksulluğa düşen taraf için sosyal koruma mekanizmasıdır ve yeterli değildir.

  • Kadın yoksulluğunu görmezden gelen hiçbir düzenleme adil değildir.
  • Çocukların bakım yükünü yalnız annelerin omzuna bırakan hiçbir politika sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
  • Şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınların ekonomik güvencesini zayıflatan hiçbir karar yaşam hakkından bağımsız düşünülemez.
  • Nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşamına dokunmaktır. Kadınları yoksulluğa, şiddete ve eve kapatmaya, bağımlılık ilişkilerine mahkum edecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.

Derin Yoksulluk Ağı

“Şüpheli ölüm, kadını kaybetme pratiğine dönüştürüldü”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık ve güvenlik politikaları arasındaki ilişkiyi değerlendiren Eralp, “Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı” dedi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun paylaştığı verilere göre 2025 yılında erkek şiddeti tarafından 294 kadın öldürülürken 297 kadın şüpheli şekilde ölü bulunmuştu. Günümüzde Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Nadira Kadirova gibi “şüpheli ölüm” olarak tanımlanan birçok şiddet davası ise feminist ve kadın hareketleri tarafından adil yargılama yapılmadığı bakımından eleştiriliyor.

Eralp: Cezasız bırakılan suçlar ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor

Şüpheli kadın ölümleri ve yargının cezasızlık politikalarına ilişkin değerlendirmede bulunan Kadınlar Birlikte Güçlü üyesi Feride Eralp, açıklanan verilerin yalnızca basına yansıyan vakaları kapsadığını belirtti. “Bunlar en az bu kadar kadın öldürüldü anlamına geliyor. Bir de basına yansımayan kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerini hesaba kattığımızda aslında daha yüksek sayılardan söz edebiliriz” dedi.

Kadın cinayetleri istatistiklerinin daha gerçekçi açıklandığı döneme değinen Eralp, “Kadına yönelik şiddetin ne kadar yaygın olduğuna dair bir gerçeklik ifşa olmuş oldu” diyerek geçmişte açıklanan verilerin erkek şiddetinin yaygınlığını görünür kıldığı için günümüzde paylaşılmadığını savundu.

Şüpheli kadın ölümlerinin yeni bir olgu olmadığını söyleyen Eralp, özellikle 1990’lı ve 2000’li yıllarda Batman ve Diyarbakır’da haber olan kadın intiharlarını hatırlattı. Sistematik erkek şiddetinin sonucu ortaya çıkan kadın ölümlerinin intihar olarak gündem edildiğini ifade ederek “Bugün de benzer bir şey ‘şüpheli ölüm’ kavramı altında işliyor” dedi.

“Devlet içerisindeki çeşitli güç ilişkileri, çeteleşme; sırtını güçlü kişilere dayayarak suç işleme özgürlüğünü hissedenlerin cezasız kalan ve çoğu zaman failleri de açığa çıkarılmayan suçları ‘şüpheli ölüm’ kisvesiyle bilinmezliğe bırakılıyor”

Son yıllarda kadın hareketinin bu konuyu savaş politikalarıyla ilişkilendirerek sık sık gündem ettiğini belirten Eralp, bu durumun aynı zamanda bir kadınları kaybetme pratiği olduğunu söyledi:

“Bu coğrafya, özellikle 90’lı yıllarda yoğunlaşan ama 80 darbesi sonrasında var olan devlet şiddetiyle gözaltında kaybedilme ve faillerin herkes tarafından bilinir olmasına rağmen yargılanmaması sonucuna alışkın. Bunun daha önce yaşanmış bir pratik ve biçimi var. Dolayısıyla da kadın hareketinin, bunun nasıl sistematik erkek şiddetiyle birleşerek kadınlara yönelik bir kaybedilme pratiğine dönüştürüldüğünü, özellikle 2015’deki barış sürecinin bitmesi ve çatışmalı sürecin yeniden başlamasının ardından oldukça gündem etti diyebilirim.”

“Sözde ceza artırımı özde cezasızlık”

Şüpheli kadın ölümleri ile cezasızlık politikaları arasında doğrudan bağ kuran Eralp, kadın hareketinin yıllardır yalnızca ağır cezalar talep eden bir çizgide olmadığını vurguladı. Ceza artırımlarının çoğu zaman daha fazla cezasızlık yarattığını belirterek şunları söyledi:

“En son cinsel suçlarda ceza arttırımı 2015’te olmuştu. O dönem İstanbul Feminist Kolektif olarak şunu söylemiştik: ‘Sözde ceza artırımı, özde cezasızlık.’ Cezalar ağır hale geldikçe hakimlerin o cezaları verme olasılığı gittikçe azalıyor. Özellikle cinsel suçlar gibi delillendirilmesi zor alanlarda, kadın beyanının esas olduğu alanlarda cezayı ağırlaştırdığınız zaman genellikle ceza vermekten vazgeçiliyor.”

İnfaz sistemindeki değişikliklerin de toplumda “nasıl olsa çıkar” algısı yarattığını söyleyen Eralp, bunun erkek şiddetini önlemeyi zorlaştırdığını belirtti:

“Bu tip kadına yönelik suçlarda bir takım ağırlaştırmalar getiriyor sürekli. Ama pratikte ne oluyor? Pratikte infaz sistemi öyle bir şekilde düzenleniyor ki bu ağır cezaların hiçbiri o biçimde infaz edilmiyor. Ya bir pandemi affı geliyor ya da başka bir infaz indirimi geliyor. Herkesin kafasında cezaevine giren bir iki yıl yatıyor, çıkıyor, açığa geçiyor zaten gibi bir algı oluştu. Bu algı oluştuğu vakit erkek şiddetini önlemek çok daha zor oluyor.”

“Devlet beni korur diyen kadın değil, fail erkek”

Kadınların çoğu zaman cinayet öncesinde defalarca yardım talebinde bulunduğunu vurgulayan Eralp, uzaklaştırma kararlarının ve şikayetlerin etkin biçimde uygulanmamasının cinayetlerin önünü açtığını söyledi:

“Kadınlar defalarca devlete gidiyor ama tehdit, hakaret, alıkoyma, basit yaralama gibi suçlar neredeyse hiç cezalandırılmıyor. Oradan cinayete giden yol açılmış oluyor. Kadınların ve çocukların devlet beni şiddetten koruyor diye düşünmesi gerekirken tam tersine fail erkekler ben bir kadına ne yaparsam yapayım devlet beni korur diye düşünüyor.”

Yargı süreçlerinde cinsiyetçi yaklaşımın sürdüğünü ifade eden Eralp, devlet içerisinde kimseyle bağı olmayan erkeklerin de sadece seçici yargı politikaları nedeniyle haksız tahrik indirimleri, iyi hal indirimleri alabildiğini ifade etti.

Eralp, yargıdaki bu yaklaşım bağlamında kadınların yaşam tarzının, cinsel yönelimlerinin veya kıyafetlerinin mahkeme salonlarında hâlâ yargı konusu yapılabildiğini söyledi. “Ayşe Tokyaz davasında bu pratiği gördük. Katil Cemil Koç öldürmüş olduğu kadının hayatını yargılatmaya çalışarak kendini savunmaya çalışıyordu. Bu bir örnek sadece” diyen Eralp, kadınların bu bakış açısına zengininden fakirine bütün erkekler tarafından maruz kaldığını belirtti. Bu cezasızlık pratiklerinin kadınlara, çocuklara ve LGBTİ+’lara yönelik şiddeti normalleştirdiğini de ekledi.

Fotoğraf: Ekmek ve Gül

“Kadınlar artık şiddetin normal olmadığını fark etti”

Eralp’e göre feminist hareketin en önemli kazanımlarından biri de erkek şiddetinin politik bir mesele olduğunun toplumsal olarak kabul görmesi oldu. “1980’lerin sonunda bir hakimin ‘kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin’ sözünü rahatlıkla kurabildiği bir ülkede bugün bu cümlenin kurulması çok daha zor. Bugün böyle bir cümlenin kurulamaz olduğuna ilişkin algı kadınlar arasında çok güçlendi” dedi.

Eralp, kadına yönelik şiddetin farkındalığı konusunda dönüşüm yaşandığını anlattı:

“Türkiye’de kadına yönelik erkek şiddeti çok yaygın. Ama biz bunu hak etmiyoruz. Yani onun bana şiddet uygulaması bende bir şey yanlış, eksik ve kötü olduğu için değil. O erkeğin sorunu. O erkeğin kendini kadınlar üzerinde iktidar kurmaya hak görmesi ve bu sarsıldığı anda da bunu şiddet yoluyla tahkim edebilme hakkı olduğunu düşünmesinden kaynaklı. Aslında toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir olgu olduğunu artık daha yaygın bir biçimde bilinir olmasıyla bir değişim var. Bu değişim daha az şiddete uğruyoruz, daha az öldürülüyoruz, daha az cinsiyetçilikle karşılaşıyoruz demek değil. Ama bunlara sessiz kalmıyoruz.”

Kadın örgütlerinin yıllardır şüpheli kadın ölümlerini unutturmamak için mücadele yürüttüğünü belirten Eralp, eylemlerde öldürülen kadınların isimlerinin özellikle anıldığını söyledi. “Şüpheli ölüm demek ve dosyayı kapatmak aynı zamanda bir silme girişimi. Biz o isimleri unutursak başarıya ulaşmış olacaklar” ifadelerini kullandı.

“Musa Orhan ceza aldı ama cezaevine girmedi. Bunun da peşine düşmeye devam ettik. Sürekli gündem etmeye devam ettik. Gülistan Doku için, Rojin Kabaiş için ÖGK’lı arkadaşlar adalet komisyonları kurdu ve bu konuyu farklı şehirlerde gündemleştirdiler. Farklı kadın örgütleri, farklı şehirlerde bu tip davaları yıllardır yıllardır takip etmeye ve peşine düşmeye devam ediyor. Sokakta bu konuda eylemler yapmaya devam ediyor.”

“Sadece failler değil, suç ağları da açığa çıkarılmalı”

Şüpheli kadın ölümlerinin önüne geçebilmek için yalnızca faillerin değil, suçların üzerini örten mekanizmaların da açığa çıkarılması gerektiğini söyleyen Eralp, özellikle güvenlik bürokrasisi ve yargı içerisindeki ilişkiler ağlarına dikkat çekti:

“Bir ölüm şüpheli olarak kaldığında mesele sadece faili bulmak değil, bunun üzerinin örtülmesini mümkün kılan ağları da açığa çıkarmak olmalı.”

Eralp, “Bugün faili meçhul suçlar ve araştırma daire başkanlığının kurulmasından söz ediliyor. Ama bunun yeniden bir tür siyasi hesaplaşmanın aracı olarak kurulduğunu görüyoruz” dedi. Bazı dosyaların ise yeniden gündeme getirilmesinin tek başına yeterli olmadığını vurguladı:

“Buradaki mesele sadece ilk aşamayı açığa çıkarmak değil. Gülistan Doku örneğinde 6 yıldır bunun üzerinin örtülmesini sağlayan tüm mekanizmalara dokunulmadığı sürece bu sistem kendini yeniden üretir.”

“Güvenlik politikaları kadınları korumuyor”

Eralp, kadınların güvenliği gerekçesiyle savunulan güvenlikçi politikaların pratikte kadınları korumadığını söyledi. Gülistan Doku dosyasında yıllarca incelenmeyen 700 saatlik kamera kayıtlarını hatırlatan Eralp, devletin güvenlik mekanizmalarının kadınların güvenliğini değil devletin güç odaklarının çıkarlarını korumak için olduğunu savundu.

Güvenlik sisteminin çoğu zaman protestoları bastırma ve toplumu denetleme amacıyla kullanıldığını belirten Eralp, güvenlik bürokrasisinin kutsallaştırılmasının kadın cinayetlerinin üzerinin örtülmesini kolaylaştıran mekanizmaları görünmez hale getirdiğini ifade etti:

“Bu güvenlik ağı kadınların ve kız çocukların çıkarlarını korumuyor. Bir kadın kaybedildiğinde 6 yıl boyunca hiçbir işe yaramamış. Hatta tam tersine kaydı silmiş. Öldürülen kadını görmüş. Doğrudan gücünü suç işlemek için kullanmış oluyor.”

“Devlet görevini yapmak zorunda”

Eralp, “Biz bu devlete vergi veriyorsak, bu devletin vatandaşıysak devletin görevini yapmasını talep etmekten vazgeçmememiz gerekiyor” dedi. Kadın örgütlerinin dava takiplerini de bu nedenle sürdürdüğünü belirten Eralp, mahkemelerde bulunmanın devlet kurumlarını sorumluluk almaya zorlamak anlamına geldiğini söyledi:

“Biz mahkeme salonlarında bulunarak şunu söylüyoruz: Erkek egemen önyargılarla değil, gerçek adaleti sağlayacak bir yargılama yapmakla yükümlüsünüz.”

Polislerin de görevlerini yerine getirmediği durumlarda kadın hareketinin bunu görünür kıldığını ifade eden Eralp, “Kadınlar ölürken polis neredeydi?” sloganının da bu sebeple öne çıktığını söyledi.

“Kürt illerindeki kayyım toplumsal dönüşümün önünü kesti”

Yerel yönetimlerin ve kadın örgütlerinin geçmişte özellikle Kürt illerinde önemli deneyimler geliştirdiğini hatırlatan Eralp, kayyım politikalarının bu toplumsal dönüşümün önünü kesen bir görev gördüğünü söyledi. Batman ve Diyarbakır’da kadın intiharlarının ve cinayetlerinin azaltılmasında kadın merkezleri, sığınaklar ve yerel dayanışma ağlarının önemli rol oynadığını söyleyen Eralp; Kürt illerindeki belediyeciliğin bu durumu kökten dönüştürdüğünü, bunu da bir güvenlik mekanizması ile değil, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini aşındıran politikalar ile, kadınlar için şiddetten uzaklaştıran seçenekleri çoğaltarak yaptıklarını aktardı.

Bunun toplumsal hafıza ve deneyim olarak yaşandığını vurgulayan Eralp, “Belediyelerin kayyım korkusu olmadan daha özerk bir biçimde, erkek şiddetine yönelik kendi yerellerinde politika üretebilmeleri, dolayısıyla da toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendiren adımlar atabilmeleri kesinlikle bu tip ölümleri daha önce de azaltmış olduğu gibi yine azaltabilecektir” diyerek sözlerini sonlandırdı.


Nisan 2026’da 26 kadın cinayeti, 23 şüpheli ölüm

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre 2026 yılının sadece ilk dört ayında en az 102 kadın katledilmiş, 99 kadının ölümü ise kayıtlara “şüpheli” olarak geçmiştir.

Sadece Nisan ayı verilerine göre, 26 kadın katledildi, 23 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Ayrıca kadınların %38’i evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Kadınların %69’u ise evlerinde öldürüldü.

Son 1 ayda öne çıkan olaylar

  • Dersim’de 5 Ocak 2020’de kaybolan Gülistan Doku’yu dönemin valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel’in tabancayla öldürdüğü belirlendi. Sonel, gözaltına alındıktan sonra “kasten öldürme” suçundan tutuklandı. Soruşturma kapsamında toplam 12 kişi tutuklandı.
  • Soruşturma kapsamında 6 yıl sonra 700 saatlik bir kamera kaydı incelemeye alındı.

  • İlayda Zorlu’nun 17 Nisan’da babasının beylik tabancasından ateş sonucunda ölü bulunduğu duyurulmuştu. Öğrenci ve gençlik örgütleri, İlayda’nın ölümünün aydınlatılması için birçok şehirde eylem düzenlemişti.

  • 7 Mayıs’ta Rojin Kabaiş’in ölümüyle ilgili KYK yurdu yönetimi hakkında verilen “soruşturma izni verilmemesi” kararı, Van Barosu’nun yaptığı itiraz Erzurum Bölge İdare Mahkemesi tarafından kaldırıldı.

  • 8 Nisan’da İTÜ Ayazağa Kampüsü içindeki Ali İhsan Aldoğan Kız Öğrenci Yurdu’na giren bir erkeğin, kadın öğrenciler tarafından çamaşırhanede üstsüz halde yakalandığı basına yansıdı.

Pınar Selek: 27 yıllık dava, yarım bırakılan araştırma

Feminist akademisyen Pınar Selek, 1998’de elinden alınan araştırmasına rağmen soru sormayı bırakmadı. Selek’in Kürt Hareketi’ne yönelik yürüttüğü çalışma Şubat 2026’da Fransa’da yayınlandı, 27 yıldır yargılandığı dava ise hala sürüyor.

Pınar Selek; araştırmacı, feminist sosyolog ve yazar. Nice Côte d’Azur Üniversitesi’nde sosyoloji öğretim üyesi ve Göç ve Toplum Araştırma Birimi’nin (URMIS) üyesi olan Selek, güç ilişkileri, kolektif eylem ve toplumsal hareketler üzerine çalışıyor. LGBTİ+’lar, seks işçileri, kadınlar, Kürtler ve sokakta yaşayan çocuklar üzerine kaleme aldığı kitapları ve çevirileri de var.

Selek, özellikle sokakta yaşayan çocuklarla birlikte sanat atölyeleri kurdu. Bunlar arasından “Bizim Atölye”, sokaktan toplanan çöplerin dönüştürülüp tekrar sokağa geri kazandırıldığı ve bu çocuklarla birlikte yaptığı tiyatro gösterilerinin, dergi çalışmalarının yer aldığı bir atölyeydi.

Selek, “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin ve Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından birisi olarak veya akademik çalışmalarıyla değil, yargıtay tarafından beraatle sonuçlanan davaların yeniden ve yeniden açılmasıyla daha çok kamuoyunun gündemine geldi.

Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, 2006’da yayın hayatına başlayan feminist teori ve politika dergisi olan Amargi Dergi’yi hayata geçirti. 2015’ten itibaren internet üzerinden devam etmeye başlayan Amargi Dergi, 4 Ağustos 2016’da yayını sonlandırdığını duyurdu.

Selek, 1998’de Mısır Çarşısı’nda gerçekleştirilen bir patlama olayından sorumlu tutularak örgüt üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı ve ciddi işkence görmüştü. Bu suçlamanın ardından bilirkişi raporları ile suçsuz olduğu kanıtlanmasına rağmen Selek’e yönelik soruşturma 27 yıldır sürüyor. Selek, arka arkaya açılan 4 davanın dördünden de beraat etti. Şu an ise hâlâ araştırmalarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.

Davanın seyri, Türkiye yargı tarihinin en tartışmalı süreçlerinden birini oluşturuyor.

Mısır Çarşısı davası

İstanbul, Eminönü’ndeki tarihi Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998 tarihinde meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin de yaralandığı patlamadan iki gün sonra Pınar Selek gözaltına alındı.

Birkaç gün sonra bilirkişi raporlarında patlamada bombaya ait hiçbir parça bulunmadığı yazmasına rağmen Pınar Selek, Devlet Güvenlik Mahkemesi askeri hakimliğince tutuklandı.

Olaydan yaklaşık bir ay sonra Abdülmecit Öztürk isimli bir kişinin, “Mısır Çarşısı’na bombalama eylemini Selek ile birlikte gerçekleştirdik” şeklinde ifadesi alındı. Öztürk bu ifadeden üç gün sonra savcılık ifadesinde, “polis ifadesinin işkence altında alındığını ve patlamayla hiçbir ilgisi ve bilgisinin olmadığını” söyledi.

27 yıldır bitmeyen dava

Mısır Çarşısı patlaması davasında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “patlamadaki bombayı hazırladığı” iddiasıyla yargılanan Pınar Selek, 08.06.2006’da patlamaya neyin neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2007’de bu kararı bozdu ve mahkemenin hüküm kurmasını istedi. Buna yönelik yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23.05.2008’de Selek’in yine beraatına karar verdi. Dosyanın ikinci kez gittiği Yargıtay, Selek için “müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın” demişti. Selek, 9 Şubat 2011’de üçüncü kez beraat etti. 24.11.2013’de ise Pınar Selek‘e ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, tutuklama yönünde yakalama kararı çıkartıldı. 11.07.2014’de temyiz duruşmasının görüldüğü Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının usulen bozulmasına karar verdi. Bu, Selek hakkında Yargıtay’ın bozduğu üçüncü karar oldu.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21 Haziran 2022 tarihinde İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014’te vermiş olduğu beraat kararını esastan bozdu ve Pınar’ın “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile cezalandırılması gerektiğine karar verdi. 31 Mart 2023 duruşmasında mahkeme, Selek hakkındaki kırmızı bültenle arama ve tutuklama kararının devamına karar verdi.

Yıllarca süren bu hukuki baskıya rağmen Selek, Fransa’da yaşamını ve öğretim hayatını sürdürüyor.

Yargıtay’ın 2023’te bozduğu beraat kararının en son duruşması 2 Nisan 2026’da görüldü. 2 Nisan’da görülen davayı takip eden Özge Özgüner’in aktardığına göre Fransa merkezli URMIS, duruşmada Selek’in akademik bakımdan en yüksek ünvana sahip olduğunu kanıtlayan bir belge sundu. Mahkeme, tutuklama kararının devamına hükmederek duruşmayı 18 Eylül 2026’ya ertelendi.

Davada Selek’in yanında olan Hâlâ Tanığız Platformu’nun basın açıklaması için tıklayın.

Pınar Selek’in bilim hakkını ve nihai beraatini sonuna kadar savunuyoruz

Sosyolog-yazar, akademisyen, feminist aktivist Pınar Selek’i çevreleyen ve 27. yılına giren Mısır Çarşısı kumpası davasında 2 Nisan 2026 Perşembe günü İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha buluştuk. Her zamanki gibi yurtdışından kalabalık bir heyetin de katıldığı duruşmada Selek’in ifadesinin alınmasına yönelik usuli eksikliklerin tamamlanması sebep gösterilerek yokluğunda tutuklama kararının devamına hükmedildi. Müdafilerin tutuklama ve yakalama kararlarının kaldırılması yönündeki yazılı talepleri de reddedildi. Mahkeme duruşmayı 18 Eylül 2026 Cuma saat 13:00’e erteledi.

Bu duruşmada sosyolog Pınar Selek’in 2015 yılından bu yana üyesi olduğu, URMIS (Unité de Recherche Migrations et Société) araştırma laboratuvarı direktörü Florence Boyer de kurum adına mahkemeye yazılı bir bilgilendirme notu sundu. Laboratuvarın her duruşmaya en az iki temsilciyle katılarak yargı sürecini yakından takip ettiğini belirten Boyer, Selek’e verilen profesörlük ünvanına ilişkin şu güncel bilgileri paylaştı:

“Pınar Selek, Fransa’daki akademik sistemde en üst düzey diploma niteliği taşıyan ve ‘devlet tezi’ olarak adlandırılan profesörlük tezini sosyoloji alanında elde etmiştir. Dört ciltten oluşan tez dosyası; yayımlanmış tüm çalışmalarını, ‘Göçebe sosyoloji: eşikler epistemolojisi’ başlıklı 89 sayfalık genel değerlendirme raporunu ve daha önce yayımlanmamış bir araştırmayı içermektedir. Selek bu akademik unvanı, çalışmalarının Prof. İsabelle Sommier başkanlığındaki bilimsel jüri tarafından kamuoyuna açık olarak değerlendirilmesi sonucunda kazanmıştır. 27 Ocak 2025 tarihinde Paris 8 Üniversitesi’nde gerçekleştirilen savunma toplantısında, alanlarında uzman altı profesörün raporları doğrultusunda dört buçuk saat süren bilimsel müzakere gerçekleştirilmiştir.”

Selek’in otuz yılı aşkın süredir yürüttüğü geniş bir yelpazedeki araştırmalarının literatüre önemli katkılar sunduğunu belirten Boyer, Selek’in sosyoloji disiplinindeki yetkinliğinin teyit edildiğini ve kendisine profesörlük ünvanının verildiğini duyurdu.

Müdafi avukatlardan Akın Atalay, Boyer’nin bilgilendirme notunda mahkeme açısından önem taşıyacağını düşündükleri bir diğer gelişmeyi de şöyle paylaştı:

“Meslektaşımızın yayımlanmamış tek araştırması olan ve 1996–1998 yılları arasında saha çalışması yürüttüğü Kürt toplumsal hareketlerine ilişkin incelemesi de ele alınmıştır. Türkiye’deki dava sürecini de ilgilendiren bu araştırmanın (178 sayfa) bilimsel çerçevesi ve metodolojisi tartışılmış; jüri tarafından yayımlanması tavsiye edilmiştir. Söz konusu çalışma, savunmanın hemen ardından Paris Cité Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır (SELEK Pınar, Lever la tête, Paris, Éditions Université Paris Cité, 2026).”

Tam 27 yıldır suçlu olmadığı bir davadan, bilirkişi ve bomba uzmanlarınca gaz kaçağı olduğu tespit edilen bir patlamadan dört kez beraat eden yol arkadaşımız, bulunduğu her yerden bilim ve aktivizm çalışmalarını verimle sürdürüyor.

Tüm hukuksuzluklar ve dört beraatle tescil edilmiş suçsuzluk apaçık ortadayken, Pınar Selek’i ısrarla müebbet sanıklığa mahkûm etmeye çalışan bu zihniyete karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz.

Pınar Selek’in bilim hakkına ve nihai beraatine hep birlikte sahip çıkıyoruz.

Hâlâ Tanığız Platformu

Lever la Tête (Serhildan) – Prologue

Pınar Selek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik -kendi deyimiyle yarım bıraktığı- çalışmasını içeren bir kitap yayınladı. İsmi “Başkaldırı” (Lever la Tête) olan bu kitap Universite Paris Cite Yayınları tarafından Şubat 2026’da basıldı. Giriş (prologue) kısmının özeti şöyle:

Pınar Selek, kitaba giriş yazısına başlarken 1995’te 24 yaşındayken Türk devleti ile Kürt hareketi arasındaki savaşın sürdüğü ve Kürt dilinin ve kimliğinin yasaklandığı bir dönemde, Kürt hareketi üzerine sosyolojik bir araştırma başlattığını aktarıyor. Özellikle devletin söylemiyle “terörist”, “şeytan” ve “düşman” gibi yaftalara itiraz ederek “boyun eğmeyen” bir saha çalışması yürüttüğünü belirtiyor.

11 Temmuz 1998’de İstanbul polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından tüm araştırma materyallerine el konulduğunu ve uzun bir süre işkenceye maruz kalmasına rağmen görüştüğü kişilerin kimliklerini ifşa etmediğini söylüyor. Bir ay sonra cezaevindeyken, Mısır Çarşısı bombalı saldırısıyla -daha sonra kaza olduğu kanıtlanan bir olayla- ilişkilendirildiğini ve “terörist” olarak yargılandığını aktarıyor: “Gözaltına alınmamdan bir ay sonra, cezaevindeyken, patlamanın bir kaza olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, Türk iktidarının beni asılsız bir şekilde İstanbul’daki Mısır Çarşısı saldırısına karışmakla suçlayarak benden bir terörist yaratmaya karar verdiğini televizyondan öğrendim” diyor. İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2006, 2008, 2011 ve 2014’te dört kez beraat etmesine karşın davanın 27 yıldır sürdüğünü de ekliyor.

Bugün, kendisi için “akademik bir sığınak” olarak tanımladığı Fransa’da yaşayan Selek; öğretmeye, araştırmaya ve yazmaya devam ediyor. Bu son kitabında ise yıllarca gündeminde tutamadığı o “yarım kalan araştırmasına” dönüyor. Materyalleri yok edilmiş ama hafızasında ve bedeninde iz bırakmış bu çalışmayı, yazarak hem keşfetmeyi hem de tamamlamayı amaçlıyor.

  • Pınar Selek’in “Maskeler, Süvariler, Gacılar” (2001), “Barışamadık” (2004), “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” (2008), “Su Damlası” (2008), “Yolgeçen Hanı” (2011), “Yeşil Kız” (2012) ve “Cümbüşçü Karıncalar” (2018) adlı kitapları yayınlandı.

Şiddete karşı rap: Afganistan’da 5 kadın rapçi

Afganistan’daki kadın düşmanı politikalara karşı kadınların sesini duyuran 5 Afgan kadın rapçiyi derleyen AWNA’nın (Afganistan Women’s News Agency) haberini çevirdik.

Afganistan’da 5 kadın rapçi. Sırasıyla Sonita Alizadeh, Paradise Sorouri, Ziba Hamidi, Soosan Firooz ve Elina Afghan. Fotoğraf: AWNA

Afganistan’daki Taliban yönetiminin politikaları; kadınların eğitim hakkını kısıtlıyor, kadına yönelik şiddeti meşru kılıyor, zorunlu kıyafet politikaları ve seyahat özgürlüğüne getirilen sınırlamalarla kadınların hayatını doğrudan etkiliyor. Kadınların sesi yalnızca fiziksel alanlarda değil, kültürel ve sanatsal üretimde de bastırılmaya çalışılıyor.

Afganistan’da Taliban yönetimi tarafından yürütülen politikalar; kadınların kamusal alandaki varlığını sistematik bir biçimde daraltıyor. Bu süreç; eğitim hakkına erişimin engellenmesi, kadına yönelik şiddetin kurumsal düzeyde cezasızlık zırhıyla meşrulaştırılması, katı giyim kodları ve seyahat özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar aracılığıyla toplumsal cinsiyet temelli bir ayrıştırmayı derinleştiriyor. Söz konusu kısıtlayıcı mekanizmalar yalnızca fiziksel hareket alanını değil, aynı zamanda kadınların kültürel görünürlüğünü ve sanatsal üretim kapasitesini de hedef alarak, kadın kimliğine ait kolektif hafızayı ve ifade biçimlerini marjinalleştirmeyi amaçlıyor.

Tam da bu baskı ortamında, erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü ve kadınların çeşitli şiddete ve baskıya maruz kaldığı Afganistan’da; bu genç kadınlar seslerini yükselterek görünmez kılınmaya çalışılan hayatları görünür kılıyor ve protestolarını rap müziği yoluyla ifade ediyor. Halkın büyük bir kesimi, müziğin ritmik sertliği ve yapılan hareketler nedeniyle rap müziğin sadece erkeklere özgü olduğunu düşünüyor ve bu tarzı genç kadınlar için uygun görmüyorlar.

Buna rağmen; Sonita Alizadeh, Ziba Hamidi, Elina Afghan, Soosan Firooz ve Paradise Sorouri gibi genç kadınlar, bu müzik tarzını kullanarak kadın haklarını savunmak adına söylenmemiş sözlerini dile getirmeyi başarıyorlar.

Sonita Alizadeh

Sonita Alizadeh, 1996 yılında Afganistan’ın Herat şehrinde dünyaya geldi. Birkaç yılını İran’ın Elburz eyaletinde mülteci olarak geçiriyor. Beste yapmaya, gitar çalmaya ve şarkı söylemeye 2011 (Hicri Takvimi 1391) yılında başlıyor. 2014 yılında, 166 rap sanatçısı arasından sıyrılarak bin dolarlık ödülün sahibi oluyor. Bu ödülü kazandıktan sonra bir yardım kuruluşunun desteği ve aldığı burs sayesinde, eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nin Utah eyaletinde devam etme imkanı buluyor.

Seslendirdiği rap şarkılarının temaları arasında; Afganistan, siyaset, İran’daki Afgan mültecilere yönelik ayrımcılık ile Afganistan’ın geleneksel toplum yapısındaki Afgan kadınlarının, genç kızlarının ve çocuklarının yaşadığı sorunlar yer alıyor

Ziba Hamidi

Ziba Hamidi, 1997 yılında Pakistan’ın Karaçi şehrinde doğdu. On yılı aşkın bir süreyi mülteci olarak İran’da geçirdi ve eğitimini orada tamamladı. İran’da bulunduğu süre boyunca altı ay kadar müzik eğitimi aldı.

Ziba, halkının yaşadığı acı ve kederleri rap müzik aracılığıyla dile getiriyor.

Elina Afgan

Soyadı olarak ‘Afgan’ ismini kullanan Elina, Mezar-ı Şerif şehrinde doğuyor, 21 yaşındaki sanatçı, Kâbil Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Dört yılı aşkın süredir rap müzik yapan Elina, bu türü bir protesto aracı olarak görüyor. Toplamda 15 şarkısı bulunan sanatçı, tepkisini dile getirmek için çok sayıda sokak performansı sergilemiş ve 2016 yılında Hindistan’da düzenlenen sanat festivaline katılan ilk Afgan kadın oluyor.

Rap şarkılarında işlediği başlıca temalar şunlardır: Kadına yönelik şiddet, kimsesiz çocuklar, sokak çocukları, sokak satıcıları, kadın hakları, savunuculuk ve kadınların adalet arayışı.

Elina, “Woman”, “I’m Not a Prostitute”, ‘Love’ ve “Afghan Girl” şarkılarıyla ün kazanıyor.

Soosan Firooz

Soosan Firooz, Afganistan’ın ilk kadın rap şarkıcısı olarak biliniyor. Sosyal normlara ve Afgan kadınlarının geleneksel rollerine meydan okuyan, tartışmalı ve ses getiren bir figürdür.

Firooz, Afganistan’da doğdu. Ailesi 1990 yılında ülkeden kaçtı ve Afganistan İç Savaşı sırasında yedi yıl boyunca İran’daki bir mülteci kampında yaşadı. Ardından ailesiyle birlikte üç yıl da Pakistan’da mülteci olarak kaldı. Taliban rejiminin çöküşünden sonra ailesi Afganistan’a geri döndü ve 2003 yılında babasının iş bulduğu Kandahar şehrine yerleşti. Soosan, başlangıçta kardeşleriyle birlikte halı dokumacılığı işini yapıyordu. 2011 yılında küçük yerel rollerle oyunculuğa adım attı, ardından Kabil’e taşındı ve babası Abdülgaffar Firooz’dan izin alarak rap müziğine başlıyor.

Afgan müzisyen Farid Rastagar’ın dikkatini çeken Firooz, Darice dilinde rap şarkıları söylüyor. 2012 yılında yayımlanan ilk teklisi “Komşularımız” (Hemsayegan-e Ma), mülteci Afganların zorlu koşullarını ele alıyor; şarkı, şair Sohrab Sirat’ın dizeleri üzerine Rastagar tarafından bestelenmişti. Bir diğer şarkısı olan “Nakıs-ül Akl” (Eksik Akıllı) ise Afganistan’da kadınları aşağılamak için kullanılan bir ifadeye atıfta bulunuyor.

Firooz, ailesiyle birlikte Kabil’in kuzeyinde yaşıyor. Defalarca asitli saldırı, kaçırılma ve hatta ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalıyor. Afganistan’ın güneyinde insani yardım çalışmaları yürüten annesi de ölümle tehdit ediliyor. Elektrik idaresinde çalışan babası ise Soosan’ın hem menajeri hem de koruması olarak stüdyo ve programlarda ona eşlik ediyor.

Paradise Sorouri

Paradise Sorouri İran’ın İsfahan şehrinde doğmuş 24 yaşında bir Afgan şarkıcıdır. On yedi yaşında babasının memleketi olan Herat’a gelmiş, bir süre sonra eşi Diverse ile birlikte Tacikistan’a gidiyorlar. İlk kadın Afgan rapçi olarak ‘Feryad-e Zen’ (Kadının Çığlığı) adlı bir rap şarkısı yayımlıyor. Bu şarkısıyla Afgan kadınlarının acılarını, uğradığı zulmü ve sorunlarını dile getiriyor; çalışması sosyal medyada, özellikle YouTube ve Facebook’ta büyük yankı uyandırıyor.

Bir diğer sanatsal çalışması ise Afganistan’daki kadına yönelik şiddeti konu alan “Nalestan” (İnleme Diyarı) oluyor.

Paradise’ın şarkısının girişinde yer alan ve birçok kişiyle birlikte özellikle kadın hakları örgütleri ve aktivistlerin dikkatini çeken dizeler şöyledir:

“Sesim her daim acı dolu, kutup değil ama hava çok soğuk, Koşmak istedim, belime vurdular; düşünmek istedim, başıma vurdular, İslam adına yüzümü yaktılar, intikam uğruna burnumu kestiler, Ellerime ve bedenime asit döktüler, Beni sattılar, çünkü ben sadece bir kadınım…“

Bu çarpıcı sözler, Paradise’ın mücadelesinin ve Afganistan’daki kadınların maruz kaldığı ağır hak ihlallerinin bir özeti niteliğindedir.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.