“Kî Me Ez”: Bir dönemin hafızası belgeselde hayat buluyor

Ünlü Kürt Şair Cegerxwin’in hayatını anlatan “Kî Me Ez” belgeseli Stocholm’de galasını yaptı. Filmin yönetmeni Esin Akgül, “Cegerxwîn’i anlatmak aslında yalnızca bir şairi anlatmak değil, Kürt edebiyatının şekillendiği bir dönemi, dönemin toplumsal gerçekliğini ve kültürel hafızasını da anlatmak anlamına geliyor” dedi.

Esin Akgül

2003 yılında Nusaybin sınır kapısından Qamişlo’ya geçtiğimde Cegerxwin’in mezarının bu kentte olduğundan bihaberdim. ABD’nin Irak’a müdahalesini yerinde izlemek için Dicle Haber Ajansı (DİHA) adına Irak’a geçmek istemiş, ancak o dönem sadece belirli gazetecilerin Silopi Sınır Kapısı’ndan Federe Kürdistan Bölgesi’ne ve ardından Irak’a gidişine izni verdikleri için Suriye-Rojava tarafından Irak’a geçmek için Qamışlo’ya geçmiştim. Baas rejiminin en güçlü olduğu bu dönemlerde buradan da geçişim engellenince, önce Şam’a oradan Ürdün’e oradan da Bağdat’a varabilmiştim.

Böylece, 5 saatlik yol 5 günde tamamlanmıştı. Qamişlo’da kaldığım birkaç gün boyunca gazeteci olduğumu gizlemek zorunda kalmış, yeni çıkan dijital fotoğraf makinelerden büyüklüğünden dolayı çamaşır makinesi dediğimiz sadece 3 fotoğraf çekilebilen disketli fotoğraf makinasını saklamış, yerine fasülye adını taktığımız avuç büyüklüğünde zoom özelliği olmayan makine ile bu kentte fotoğraflar çekmiştim. PYD’nin henüz kurulmadığı, tüm Kürt örgütlerinin yasak olduğu bu dönemde Qamişlo, o zamanlar da Kürdi özellikleri ağır basan bir kentti. Nitekim gittiğim Temmuz ayından birkaç ay sonra PYD kurulacak ve şimdiki Rojava’nın ilk tohumları ekilecekti.

Cegerxwîn’in mezarının bakımını yapan Ahmed ailesinin çocuğu, Qamişlo, 2003, Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Mart 2004’te ise Baas rejimi tarafından Qamişlo katliamı gerçekleşecek, 52 kişi burada hayatını kaybedecekti. Baas rejiminin baskısı altındaki bu şehirde aynı dili konuşuyor olsak bile insanların güvenini kazanmak zaman gerektiriyordu. Rastgele tanıştığım, konuşmaya çalıştığım birkaç kişi, konu Kürt edebiyatı ve şiirine gelince Cegerxwin’in mezarının iki mahalle ötemizdeki evinin bahçesinde olduğunu söyledi. O dönem çok fazla ziyaretçinin gitmediği Cegerxwin’in evinde ve evin içindeki mezarında bazen gizli bazen açık şiir ve edebiyat söyleşileri, toplantıları yapılıyordu. Cegerxwin’in evine de fasülye dediğimiz fotoğraf makinası ile gitmiş ve bu haber için kullandığım fotoğrafları çekmiştim. Cegerxwin çocuklarının gelmediği zamanlar evin mezarlığın temizliğini Ahmed ailesinden fotoğraftaki 14 yaşındaki Abdullah Ahmed yapıyordu.

Cegerxwîn: Sürgünlerle geçen bir ömrün haritası
Asıl adı Şehmus Hasan olan Cegerxwîn; Kürt kültürünün, dilinin ve siyasi tarihinin en önemli şair, yazar ve eğitmenlerinden biridir. Kürtlerin maruz kaldığı baskıları, asimilasyonu, yoksulluğu ve barış arayışını şiirlerinde yoğuran sanatçının hayatı, doğduğu topraklardan başlayıp Stockholm’de son bulan tarihi bir yolculuktur.
“Halkım gibi yaralıyım ben de. Yüreğim yaralı. Kanıyor ciğerim. O yüzden adım ciğeri yaralı Cegerxwîn”
– Hawar Dergisi, 1932
Adım Adım Cegerxwîn’in Yaşam Rotası
1903 Batman (Gercüş)
Batman’ın Gercüş ilçesine bağlı Hesarê (Hisar) beldesinde dünyaya geldi. Asıl adı Şehmus Hasan’dır.
1914 Amûdê (Rojava)
I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle ailesiyle birlikte Kuzey ve Doğu Suriye’nin Amûdê kentine göç etti. Küçük yaşlarda çobanlık ve ırgatlık yaptı.
1921 – 1925 Diyarbakır
18 yaşında Diyarbakır’a gelerek medrese eğitimine başladı. Kürt kültürü ve dünya edebiyatı klasikleriyle burada tanıştı. 1925’te Şeyh Said isyanına katıldı.
1925 – 1928 Bağdat & Amûdê
İsyanın bastırılmasının ardından Bağdat’a geçti ve İslami eğitimini sürdürdü. Ardından Amûdê’ye dönerek Seydayê Mele Ubeydullah ve Seydayê Mele Fethullah’tan ilmi icazet aldı. İlk Kürtçe şiirlerini (1928) yazmaya başladı.
1937 – 1948 Qamişlo & Şam
Xoybûn örgütü içerisinde yer aldı. 1946’da Qamişlo’ya geçerek Civata Azadî û Yekîtiya Kurd siyasi yapılanmasının başına geçti. 1948’de Suriye Komünist Partisi’ne üye oldu ve 1954’te mebus adaylığını ilan etti.
1959 Irak (Bağdat Üniversitesi)
Bağdat Üniversitesi’nde Kurmanci şivesiyle Kürtçe ders veren ilk öğretmen oldu. Birçok öğrenci yetiştirdi ve Kürt dili üzerine akademik çalışmalara imza attı.
1969 – 1973 Güney Kürdistan & Lübnan
Mela Mustafa Barzani liderliğindeki mücadeleye destek verdi. Baas rejiminin baskıları artınca Lübnan’a geçerek meşhur “Kîne Em?” (Biz Kimiz?) eserini yayımladı.
1979 – 1984 Stockholm (İsveç)
Siyasi iklim nedeniyle İsveç’e yerleşerek edebi çalışmalarına burada ağırlık verdi. 22 Ekim 1984’te Stockholm’de hayatını kaybetti. Naaşı, vasiyeti üzerine Qamişlo’ya getirilerek defnedildi.
Cegerxwîn’in Kaleminden Miras: Eserleri
Hayatı boyunca sadece bir şair değil; aynı zamanda bir sözlükbilimci, tarihçi ve öğretmen olarak da çalıştı. Ardında bıraktığı geniş külliyat, günümüzde Kürt dilinin temel yapı taşları arasında kabul edilmektedir.
Şiir Divanları
  • Prîsk û Pêtî (1945, Şam)
  • Sewra Azadî (1954, Şam)
  • Kîme Ez? (1973, Beyrut)
  • Ronak (1980, Stockholm)
  • Zend-Avista (1981, Stockholm)
  • Şefeq (1982, Stockholm)
  • Hêvî (1983, Stockholm)
  • Aşîtî, Salar û Mîdya, Şerefnama Menzûm (2003, İstanbul)
Dil, Kültür ve Tarih
  • Destûra Zimanê Kurdî – Kürt Dil Bilgisi (1961, Bağdat)
  • Ferheng – Sözlük 1. ve 2. Bölüm (1962, Bağdat)
  • Folklora Kurdî – Kürt Folkloru (1988, Stockholm)
  • Tarîxa Kurdistan – Kürdistan Tarihi, 3 Cilt (1985-1987, Stockholm)
Öykü
  • Reşoyê Darê (2008, Diyarbakır)
  • Cim û Gulperî (2008, Diyarbakır)

Cegerxwin’i anlatmanın zorluğu

Bu ziyaretimin üzerinden 21 yıl sonra ve bundan iki yıl önce Cegerxwin yine hayatıma dahil olacaktı. Bu sefer de bir belgesel çalışmasıyla. Esin Akgül ile tanışmıştım. Akgül, Cegerxwin için bir belgesel çalışması başlattığını anlatmış ancak Cegerxwin’i araştırdıkça tabiri caizse içinde kaybolduğundan bahsetmişti. Hem böyle bir çalışmanın heyecanını yaşıyordu Esin Akgül ama aynı zamanda Cegerxwin’i hakkı ile yansıtma kaygısını yaşıyordu. Devrimci, şair, edebiyatçı, entelektüel gibi bir çok özelliği olan Cegerxwin’i anlamak, anlatmak elbette zordu. Esin Akgül bu zorlu yolculuğu, geçtiğimiz günlerde tamamlı ve Cegerxwin’in “Kî Me Ez” belgeseli geçen hafta Stocholm’de izleyici ile buluştu.

Belgesel vesilesiyle görüştüğüm Akgül, Cegerxwîn belgeseli üzerine çalışırken kendisini en çok etkileyen şeyin Cegerxwin’in üretkenliği ve kararlığı olduğunu belirtti: “Hayatı boyunca çok zor koşullarla karşılaşmasına rağmen yazmaktan, düşünmekten ve üretmekten vazgeçmemiş olması çok etkileyiciydi. Bunun yanında, Kürt dili ve edebiyatına duyduğu güçlü bağlılık da beni etkileyen en önemli yönlerinden biriydi.”

Esin Akgül üç yıl boyunca belgeselin yapımı ile uğraştı ve ortaya çıkan çalışmada Cegerxwin’i anlatmanın sadece bir şairi anlatmak olmadığını söylüyor: “Çünkü onun hayatı ile şiiri birbirinden ayrılmaz bir bütünlük oluşturuyor. Araştırdıkça şunu daha da net fark ettim, ki , Cegerxwîn’i anlatmak aslında yalnızca bir şairi anlatmak değil Kürt edebiyatının şekillendiği bir dönemi, o dönemin toplumsal gerçekliğini ve kültürel hafızasını da anlatmak anlamına geliyor. Bu nedenle onun hikâyesini merkeze alarak daha geniş bir tarihsel ve edebi panorama sunmayı hedefledik. Ve Cegerxwîn gibi bir devrimciyi, şairi beyaz perdeye yansıtmaya karar verdik.”

Toplumsal ve kültürel hafıza

Cegerxwin’in çok yönlü olduğunu belirten Akgül, “Cegerxwîn’i tek bir tanımın içine sığdırmak mümkün değil. O hem şair, hem düşünür, hem devrimci, hem siyasetçi, hem de yaşadığı dönemin toplumsal ve kültürel hafızasını taşıyan önemli bir isim. Bu nedenle onu anlatırken hiçbir yönünü diğerinin önüne geçirmemeye çalıştık” diye konuştu.

Araştırmalar sırasında çok sayıda belge, tanıklık ve hikayeye de ulaştıklarını belirten Akgül, “Sanırım en çok zorlandığımız konu, bu kadar zengin bir yaşam öyküsünü belirli bir süreye sığdırabilmekti. Ulaştığımız onca belge ve hikayeyi filme dahil etmek mümkün değildi. Bu yüzden bir yandan anlatının akışını korurken, diğer yandan Cegerxwîn’in çok katmanlı kişiliğini görünür kılmaya çalıştık” diye konuştu.

Kuşakların buluşması

Stockholm’daki gala gösterimin oldukça verimli geçtiğini belirten Akgül, “Bizim için oldukça anlamlı ve heyecan vericiydi. İzleyicilerin filme gösterdiği ilgi ve gösterim sonrasında paylaştıkları görüşler, belgeselin amacına ulaştığını hissettirdi. Özellikle farklı kuşaklardan izleyicilerin Cegerxwîn’in yaşamı ve mirası üzerine yürüttüğü tartışmalar bizim için çok değerliydi. Bu ilgi, böyle bir çalışmanın ne kadar gerekli olduğunu da bir kez daha gösterdi” diye konuştu.

“Kî me ez” belgeselinin galası, Stockholm, Foto: Esin Akgül

Belgeseli mümkün olduğu kadar geniş kitlelere ulaştırmayı hedeflediklerini belirten Akgül, “Belgeseli farklı şehirlerde ve ülkelerde izleyiciyle buluşturmak ve festival başvurularımız, çeşitli gösterim planlarımız devam ediyor. Özellikle Avrupa’daki kültür merkezleri, film festivalleri ve Kürt toplumunun yoğun olduğu kentlerde gösterimler gerçekleştirmeyi hedefliyoruz. Cegerxwîn’in hikâyesini daha geniş kitlelere ulaştırmayı amaçlıyoruz” dedi. İnsan hikayelerini merkeze alan ve toplumsal hafızaya katkı sunan çalışmalara devam edeceğini belirten Akgül, “Özellikle kültürel hafıza, edebiyat, sanat ve toplumsal tarih alanlarında anlatılmayı bekleyen birçok önemli hikâye var” diyerek önümüzdeki dönem çalışmalarını sürdüreceklerini söyledi.

Esin Akgül hakkında
1975 yılında Almanya’da doğdu. Ortaokul mezunu olan yönetmen, uzun yıllardır gazetecilik ve belgesel yönetmenliği alanlarında çalışmalar yürütüyor. Kariyeri boyunca araştırma, içerik geliştirme, senaryo oluşturma, çekim planlama ve ekip koordinasyonu konularında derin bir deneyim kazandı. Toplumsal, kültürel ve tarihsel konuları ele alan belgesel projeleriyle gerçek yaşam hikâyelerini izleyiciye aktarmayı amaçladı.
Çalışmalarında özellikle Kürt tarihi, kültürü ve edebiyatı üzerine yoğunlaşarak farklı coğrafyalardaki toplumsal hafızayı kayıt altına almaya odaklandı.
Belgesel Projeleri
2010 – 2012 | Türkiye
“Min Kîyim” – Şêbizeynî Aşireti Belgeseli
Şêbizeynî Aşireti’nin tarihi, kültürel yapısı ve toplumsal yaşamını konu alan belgesel çalışması.
2021 – 2022 | Avrupa
“Lêger” – İç Anadolu Tarihi Belgeseli
İç Anadolu’nun tarihsel ve kültürel mirasını araştıran ve belgeleyen proje.
2025 – 2026 | Avrupa
“Kî Me Ez” – Kürt Şair Cegerxwîn Belgeseli
Kürt edebiyatının önemli isimlerinden Cegerxwîn’in yaşamı, eserleri ve düşünsel mirasını konu alan belgesel çalışması.

Mustafa Yıldırımtürk: “Denizlerin son sözleri hafızamıza yerleşti”

Mustafa Yıldırımtürk ‘İzler’ adlı kitabında, Türkiye’nin çalkantılı dönemlerine dair kişisel tanıklığını ve dönemin mücadele tarihinin önemli kesitlerini okurla buluşturuyor.

Kolaj: Evrensel gazetesi

Yaşamı boyunca 6 kez tutuklanan ve toplam 12 yıl 3 ay cezaevinde kalan Mustafa Yıldırımtürk, bu döneme ait anılarını İzler kitabında bir araya getirdi.

‘İzler – Fırtınalı Yıllardan Anılar (1970-1990)’ adını taşıyan kitap, Kor Kitap tarafından basıldı.

Mustafa Yıldırımtürk anılarında, Türkiye’nin çalkantılı dönemlerine dair kişisel tanıklığını ve dönemin mücadele tarihinin önemli kesitlerini okurla buluşturuyor. Mensubu olduğu Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kuruluşundan cezaevi yıllarına uzanan anılarında dönemin ruhunu anlatmaya çalışıyor.

Mustafa Yıldırımtürk ile kitabın ortaya çıkışını, devrimci mücadele ve dayanışmayı, Türkiye’de yargının geldiği durumu ve o dönemin bugüne bıraktığı izleri konuştuk.

Yıldırımtürk, uzun bir zamandır kitabı yazmayı planladığını ve bunu da özellikle genç nesillerin ülkenin tarihini öğrenmesi ve her dönemi kendi koşulları ile kavrayabilmesi için yapmak istediğini söyledi.

Mustafa Yıldırımtürk kitabını imzalıyor

“Var olan anlatılar gerçekçi değil”

Söz konusu tarihi döneme ait pek çok kitap bulunuyor. Yıldırımtürk bunlara dikkat çekiyor ancak, söz konusu kitapların 12 Mart 1971 gerekse de 12 Eylül koşullarını oldukça karmaşık bir biçimde anlattığını düşünüyor. Ona göre, gerçekler ve dönemin siyasal aktörlerinin diğer aktörler ile kurduğu ilişkilerin kişiselleştirilerek anlatılması, daha objektif bir anlatıyı gerekli kılıyor. Yıldırımtürk, bu vesileyle bütünlüklü ve gerçekçi bir dönem anlatısını yazmaya çalıştığını söylüyor.

Kitapta Deniz Gezmiş ve arkadaşları için “Denizlerin son sekiz ayı bana dokunmuştu. Bu dokunuş öylesine etkili ve güçlüydü ki o günden bugüne verdikleri mücadeleyi ilerletme hedefimden bir milim sapmadım” ifadelerine de yer veren Yıldırımtürk, bu dönemle ilgili şunları söyledi:

Denizler’in idam sürecinin hem yaşadıkları dönemde tanığı oldum hem de onların son sözleri manifesto olarak tarihe mâl oldu. O sözler aynı zamanda benim bütünlüklü bir benlik olarak beynime, ruhuma, duygularıma olağanüstü bir şekilde yerleşti.

Deniz’in son sözleri neydi? Marksizm-Leninizm’in yüce ideolojisi, devrim ve sosyalizme inancı belirtiyordu ve bu anlamda diğer yoldaşların da ifadeleri aşağı yukarı bu temeldeydi.

Ben bunu yaşamsal olarak içime, ruhuma, duyguma ve belleğime sindirerek yaşadım. “Ne yaptım?” dersen, hep devrime ve sosyalizme karınca kararınca nasıl hizmet edebileceğim duygusu pratik yaşamımda, hayatımın her döneminde var oldu.”

“Devrimciler dayanışıyordu”

1988 yılında Metris Cezaevi’nden tünelden firar ettikleri olayı anlatan Yıldırımtürk, o dönemde farklı örgütlerden devrimcilerin birbirleriyle dayanışmak için hayatlarını ortaya koyduklarını belirtti.

“Toplumsal hareketin, yani sınıflar mücadelesinin tarihine dönüp baktığımızda dönemsel olarak zor koşullarda, özellikle de baskının ve şiddetin arttığı durumlarda, farklı düşüncelerde ve farklı görüşlerde olan insanların ortak düşmana karşı birleşme eğiliminde çok daha ileri bir noktada olduğunu görürüz.”

Kendisinin de yer aldığı Metris Cezaevi firarını da değerlendiren Yıldırımtürk, bu olayı da faşist infaz rejimi karşısında olumlu bir dayanışma olarak gördüğünü söyledi.

Metris Cezaevi’nden 29 devrimci ile firar ettiğinde 4 farklı örgütün güçleri oranında kolektif bir şekilde hareket edebildiğini aktaran Yıldırımtürk şu anısını da ekledi:

“Örneğin Partizan örgütünün, TKP-ML’nin, TİKKO’nun daha fazla fiziki gücü olmasına rağmen onların da kolektif çalışmasında, hatta içeride kendi örgütümün, TDKP’nin ilişkilerinin zayıf olduğu bir dönemde, gerek Partizan Yolu gerekse de Partizan TİKKO militanları bana bireysel olarak kendileriyle birlikte hareket edebileceğimi ve beni dışarıya götürebileceklerini teklif etmişlerdi. Bu dayanışma, faşizm zindanında olumlu bir dayanışmaydı.”

1971’de Mahir Çayan, Cihan Alptekin ve arkadaşlarının Kartal Askeri Cezaevi’nden firar etmesini iki farklı örgütün başka bir ortak eylemine örnek olarak gösteren Mustafa Yıldırımtürk, bu eylemin sonucu olarak devrimcilerin birlikte ölüme gittiğini ve tarihe Kızıldere Katliamı olarak giren katliamın ortaya çıkardığını belirtti.

1990’lı yıllara gelindiğinde ise Türkiye’deki devrimci hareketin, sol-sosyalist devrimci parti ve grupların çoğu zaman birlikte ortak eylemlerde bulunduğunu söyleyen yazar hâlâ bazı siyasal yapılanmaların belli oranlarda grupçuluk, farklı ideolojik yapılanma içerisinde kendini daha öne çıkarma anlayışları bugün de tamamen ortadan kalkmadığını savundu. Yıldırımtürk, İstanbul’daki son 1 Mayıs eylemlerinin de bu durumu ortaya koyan üzücü bir tarih olarak kayıtlara geçtiğini belirtti.

100 yıllık sürece bakıldığında dönemsel olarak farklılıklar olduğunu dile getiren yazar, devrimci hareketin daha çok 1960’lardan 1970’lere kadarki süreçte nitelikli şekilde ortaya çıktığını ve o dönemin de sadece Türkiye özelinde değil, uluslararası gelişmelere bağlı olarak, başta Avrupa ülkeleri de olmak üzere önemli ölçüde, özellikle de gençlerin öncülük ettiği, kitlesel eylemlilikler içerisinde olduğunu söyledi.

Bugün gençliğin, geçmişin mirasını ve mücadelenin hangi aşamalardan geçtiğini kavraması gerektiğini belirten Yıldırımtürk, gençlerin bugünkü mücadelede, kendi mücadelelerinin tarihsel bağlarını da iyi özümleyerek diğer kesimlerin mücadelesinin taleplerini de kendi talepleri gibi dert etmesi gerektiğini vurguladı. Yıldırımtürk, toplumsal sorunların ancak böylesi bir ortak hareket zemininde çözülebileceğini savundu:

“Bir bütünlük içerisinde sağlanamadığı takdirde gencin de, işçinin de, emekçinin de, çalışan kadının da Kürdün de Türk’ün de özgürleşmesi, gerçek anlamda bir ülkeye özgürlük ve demokrasi yerleşmesi mümkün değildir.”

“İnfaz rejimi geçmişten daha korkunç hâlde”

“12 Mart dönemindeki yarı askeri faşist mahkemeleri ve 12 Eylül’deki açık cunta uygulamalarını hukuki olarak günümüzle karşılaştırırsak şöyle bir farklılık görürüz” diyen Yıldırımtürk, eskiden yargılamaların bir biçimiyle hukuka ve anayasaya uyuyormuş gibi gösterildiğini bugün ise yıllardır süren Erdoğan yönetiminde sürecin çok daha fazla fütursuzlaştığını belirtti. İktidarın, yargı sistemini kendi istekleri doğrultusunda ele geçirdiğini söyleyen Mustafa Yıldırımtürk, günümüzdeki infaz rejiminin 12 Eylül ve 12 Mart’tan daha farklı şekilde korkunç bir hâl aldığını vurguladı.

Eski mahkemelerde de emir komuta zincirinin varlığına dikkat çeken Yıldırımtürk, bu durumu kendi yaşadığı bir örnek üzerinden anlattı:

“Örneğin, benim 12 Eylül sonrası ikinci kez tutuklanmamda bu kadar sorgulamaya, işkencede bana hitap edecek veya suçlu gösterecek bir şey olmamasına rağmen beni niye tutuklamaya çalıştığını sorduğumda savcı ‘Yukarıdan emir var, seni tutuklayacağım.’ demişti. Çünkü Halkın Kurtuluşu davasının planı yapılmıştı arka planda. Benim tutukluluğum da bu yüzdendi ama yine de bir şeye dayandırıyorlardı.”

Bugün bunların tamamen keyfi ve iktidarın çıkarlarına hizmet edecek bir biçim aldığını belirten Yıldırımtürk, anti-demokratik uygulamaların sıradanlaştığını ve tırnak içerisinde de olsa demokrasi ve parlamento ile icraat sürdüren bir devletin hukuki anlamda sorumsuz politikalarının net şekilde görülebildiğini söyledi.

Mustafa Yıldırımtürk hakkında

Azeri kökenli Mustafa Yıldırımtürk, 1950 yılında Kars’ta dünyaya geldi. Bolşeviklere karşı isyan etmesi nedeniyle Gürcistan’dan Türkiye’ye sığınmak durumunda kalan bir babanın 6. çocuğu olan Yıldırımtürk, ağabeyi Yavuz Yıldırımtürk’ün etkisiyle ortaokul yıllarında Marksist düşüncelerle tanıştı.

Liseyi Kars’ta okuyan Yıldırımtürk, üniversiteye ise Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde başladı. 1970’li ve 1980’li yıllarda 13 kez gözaltına alındı, altı kez tutuklandı. En son Halkın Kurtuluşu Gazetesi yazı işleri müdürü olarak tutuklandığı TDKP davasından 370 yıl ceza almış ancak cezaları düştü.

Sakîna Têyna: “Sûret” benim hayat hikayem

Kürt müzisyen Sakîna Têyna, Kürtçe’nin Kurmancî, Zazakî ve Soranî lehçelerinden 9 şarkının yer aldığı “Sûret” albümünde dinleyicilerin yüzünü “Sûret”lerde genç kalan ve hep genç kalacak olanların hikayelerine çeviriyor.

Foto: Derya Schubert Gülcehre

“Sûret, bir fotoğrafın hikayesi, bir yüzün hikayesidir. Kürdistan’daki neredeyse her evin duvarında asılı duran veya fotoğraf albümlerinin sessiz sayfalarında saklanan o yüzlerin sessiz hikayelerini fısıldayan bir hikaye. Bazıları yaşayanların dünyasına sadece çok kısa bir ziyarette bulunur. Onlar şafak sökmeden, isimleri genişçe telaffuz edilmeden, yüzleri başkalarının anılarına kazınmadan göçüp giderler. Henüz dünyada iz bırakacak zamanı bulamamış yüzler vardır. Ancak onları geride bırakanların zihinlerinde sayısız an, sayısız bağ, sayısız manzara oluşturur. Onların yarım kalan hikayeleri, yaşlarından çok daha uzun gölgeler bırakır arkalarında.”

Têyna, birkaç gün önce “Sûret” adlı albümünün ilk şarkısını yayınladı. Yukarıdaki metin, Sakîna Têyna’nın yeni albümünün tanıtım yazısından bir bölüm. Yıllardır müzikle uğraşan Sakîna Têyna, üniversite yıllarından kalma bir “Sûret” yüzünden derin ve uzak bir yolculuğa çıkıyor. Bu albümle dinleyicileri, artık aramızda olmayan gençlerin yolculuğuna çıkarmak istiyor. Bu yolculuk “Fotoğraflarda kalan ve yaşları hep aynı kalan gençler”in yolculuğu.

Tanıtım yazısının devamında Sakîna Têyna şunları söylüyor: “Yıllardır Kürdistan zamansız gidişlerin diyarı oldu. Her kayıp ardında sadece bir boşluk bırakmadı, aynı zamanda derin yaralar ve kalıcı izler de açtı. Bu albüm, boşlukta kaybolan, göçüp gitmiş seslerin şarkılarını söylüyor. Sûret, zamanda asılı kalan yüzlerin yasından doğdu. Asla çoğalamayacak yüzler, fotoğraflarının çekildiği o yaşta her zaman kalacak yüzler. Onlar, kendilerine verilen sözlerle, ortak anılarla, hala nefes alan umutlarla ve zulme karşı direnişle besleniyor ve bu şekilde sonsuza dek canlı kalıyorlar.”

Ekip

Sakîna Têyna – vokal

Mahan Mirarab – guitar

Dalina Ugarte – violin

Nora Romannof Schwarzberg – viola

Ivan Turkalj – cello

Marko Ferlan – double bass

Amir Wahba – percussion

Misagh Joolaee – kamancheh (track 4)

Arrangements & musical direction: Mahan Mirarab

Bu “Sûret”leri dinletmek için Haziran ayının başından beri Almanya’nın Osnabrück, Köln ve Frankfurt şehirlerinde ve Avusturya’nın Viyana kentinde konserler düzenledi.

Ayın 19’unda Viyana’daki konserden önce, telefon yoluyla Sakîna Têyna’dan bu “Sûret”lerden bahsetmesini istedik.

Albümde 3 Zazaca/Dimilkî, 5 Kurmanci ve bir de Soranice şarkı bulunuyor. Têyna, 6 şarkının bazılarının sözlerini kendisi yazmış, bazılarının müziklerini bestelemiş. Ayrıca bir şarkı Soranice müziğin önemli isimlerinden Mamlê’nin, biri Pervin Gürsoy’un, biri de Ali Hazır Beyazyıldırım’a ait. Diğer şarkıların söz ve müziklerinde, albümün aranjörü Mahan Mirarab’ın katkısı var.

Bu albümünüzde müzik tarzını biraz değiştirmiş gibisiniz. Uzun zamandır müziğinizde caz ve klasik müziğin renkleri ve sesleri olsa da, bu albümde sanki bu türler daha baskın olmuş.

Buna “Sakina & Friends” ile başlamıştık zaten. Ben burada caz ve klasik müzisyenleriyle çalışıyorum. Şüphesiz bu benim müziğimin üzerinde de etkisini yaratıyor. İçinde birçok farklı nüans var. İçinde hem cazın etkisini hem de batı klasik müziğinin etkisini görebilirsiniz. Ama ben hala içinde köklerimizin olduğunu iddia ediyorum. Şarkı söyleyişte elimden geldiğince kökümü korudum. Ancak bu yabancı müziklerin müziğim üzerindeki etkisi de kuşkusuz var. Çünkü içinde deneysel, experimental müzik var ve farklı denemeler barındırıyor.

Bu bir tercih mi, yoksa yaşadığınız ülkenin şartları, o ülkelerin müziklerinin ve çevrenin etkisi mi?

Bu benim tercihim. Çünkü görüyorum ki, bu zamanda yapay zeka ve dijital şeyler aracılığıyla her şeye ulaşmak çok kolay. Ve insanlar kolay gelen şeyleri dinlemek istiyor. Bizim yaptığımız bu müzikte, aranjeleri yapan arkadaşım gerçekten çok ince düşündü. İçinde büyük bir emek var ve her şey çok ince bir şekilde tasarlandı. Dinlemesinin rahat olmadığını biliyorum. Yani insanlara öyle rahatça ulaşacak bir müzik değil. Ama ben bu şekilde bir yol yürümek istiyorum. Emeğin kıymeti bilinsin, bir şeyleri dinlemek için biraz sabır gösterilsin. Yani evet, bu benim tercihim.

Acaba bu değişimin şimdiye kadar sizi dinleyen kişileri de etkileme ihtimali var mı? Müzik tarzınızdaki değişiklikten dolayı, mevcut dinleyici kitlesinin etkileneceğini düşünüyor musunuz?

Bir korkum yok. Tecrübe ettiğim şey şu; ben bu müziği dijital olarak halka ulaştırdığımda ve canlı olarak onların karşısına çıktığımda, aynı insanların tepkileri farklı oluyor. Aynı kişiler bu şarkıları dijital platformlarda dinlediğinde farklı bir his alıyor ama sahnede bizi canlı gördüklerinde başka bir şey yaşıyor. Zaten müziğimiz canlı. Şunu belirtmek önemli, albümde yer verdiğimiz bu 9 şarkının tamamı canlı kaydedildi. Yedi kişi hep birlikte stüdyoya girdik. Şarkıları hep birlikte söyledik ve öyle kaydettik. İçinde yapay hiçbir şey yok. Elbette miks ve mastering yapıldı ama biz birlikte çaldık. Bu bir hazırlık sonucunda oluştu. Kendi şarkılarımızı yapmak ve birlikte prova yapıp üç gün içinde birlikte kaydedebilmek için aylarca emek verdik. İki günde tamamladık. Üçüncü gün perküsyon sadece bazı şeyleri yeniden denemek istedi, onu üzerine ekledik. Bunun dışında başka bir şey yok. Şimdi aynı insanlar bizi canlı dinlediklerinde, mesela konser verdiğimiz o üç yerde, insanlar oldukça duygusallaştı. Ben dinlemeye gelen halka dikkatimi vermiştim. Acaba tepkileri nasıl olacak diye bakıyordum. Çok iyi tepkiler aldım. Şu ana kadar kimse “Müziğini neden böyle yaptın?” demedi. Elbette yine de benden “Gula min” şarkısını dinlemek istiyorlar.

“Arkadaşlarımla müzik yapmak istiyoruz”

Sizi dinlediklerinde bunu size hissettiriyorlar mı?

Kuşkusuz bunu hissediyorum. Ancak en başta söylediğim şey şuydu: Maalesef dinleyicilerimle bir salonda yüz yüze gelip müziğimi paylaşma şansım yok.

Neden?

İnsanlar bizi kendi gözleriyle sahnede gördüğünde, benim ve müzisyen arkadaşlarımın iletişimini gördüğünde çok etkileniyor. Mesela festivale gelen Britanyalı bir kadın gazeteci bana şöyle dedi: “Aranızdaki sevgiyi insan çok derin ve etkileyici bir şekilde hissedebiliyor.” Arkadaşlarım sadece iyi müzisyenler değiller. Biz birlikte müzik de yapmak istiyoruz. Bu para için değil. Gerçekten bu müziği benimle yapmak istiyorlar. Bu yüzden bu his halka da geçiyor. Biz kendimiz için müzik yapıyoruz, birlikte yapıyoruz ve bu halka da ulaşıyor. Bejan Matur da bana, “Sakîna, seni canlı dinlediğimde bende farklı bir his uyanıyor” demişti. Bu yüzden halkımıza doğrudan ulaşamamamızın çok önemli olduğunu ve onlara ulaşamamamın büyük bir dezavantaj olduğunu söyledim. Umarım bu müzik dinleyicilerine ulaşır.

Sakîna Têyna Hakkında

Sakîna Têyna, Muş’un Varto ilçesinde Kürt-Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ergenlik döneminde Türkçe korolar ve müzik gruplarıyla şarkı söylemeye başladı; ancak Kürt müzik gelenekleriyle tanışması ve kültürel asimilasyona karşı durmaya karar vermesi üniversite yıllarına denk gelir. 1991 yılında, Kürt kültürünü destekleyen İstanbul’daki Mezopotamya Kültür Merkezi’ne vokalist olarak katıldı. Pek çok diğer Kürt müzisyen gibi o da müziğini icra edebilmek için fiilen yeraltına çekilmek zorunda kaldı ve kısa süre sonra sanat ile siyasi aktivizm arasında bir seçim yapmak durumunda kaldı.

2006 yılında siyasi mülteci olarak Avusturya’ya gidene kadar müziği tam zamanlı bir uğraş haline getiremedi. Yoğun yaratıcı çalışmalarının ilk meyvesi, ilk solo albümü Royé mı oldu.

Sakîna, piyanist Nazê Îşxan ve kemancı Nurê Dilovanî ile güçlerini birleştirerek tamamen kadınlardan oluşan Trıo Mara’yı kurdu.

Grup, çoğunlukla kadınlar tarafından söylenen ve kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel Kürt şarkılarından beslenirken, bu materyalleri Batı klasik müziği ve çağdaş yaklaşımlarla zenginleştirdi.

2013 yılından bu yana Anadolu Quartet ile çalışan Sakîna, Avusturya ve Almanya’da turnelere çıkmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Sakîna, İran, İspanya, Avusturya ve Türkiye’den müzisyenlerin yer aldığı Viyana merkezli “Sakina & Friends” topluluğunu kurdu.

Düzenli olarak Avusturya’nın dört bir yanında sahne alan Sakîna, diğer sanatçıları desteklemekten hiç yorulmadan birçok albüm projesinde ve konser programında yer almaya devam ediyor.

Ama herkesin sevmeyeceğini de biliyorum. Çünkü enstrümanlarımız arasında fretless yani perdesiz gitar ve mikrotonal sesler var. Çalan arkadaşlarımız farklı yerlerden. Biri İran’dan, biri Avusturya’dan, yarı Mısırlı biri, diğeri Venezuela’dan, bir diğeri Slovakya’dan ve biri de Hırvatistan’dan. Müzik üzerinde çabuk anlaşıyoruz ve hislerimi anlıyorlar. Birlikte güzel bir uyum yakaladığımıza inanıyorum, ama elbette dinleyicilerin takdiri farklı olacaktır ve ben bunu değiştiremem.

Müzikte kullanılan dijital teknolojiden de bahsettiniz. Acaba tarzınız, “yapay zeka” (AI) ile yapılan müzik sistemine karşı bir ısrar mı? Son dönemlerde Kürtler arasında da yapay zeka ile yapılan müzikler üretilip yayılıyor.

Ben bir şeye karşı ısrar etmiyorum. Ben kendiminkinde ısrar ediyorum. O tür şeylerden artık uzaklaştım. Başkalarının ne yaptığı, müziklerini hangi tarzda sunmak istedikleri benim eleştireceğim bir iş değil. O, müzik eleştirmenlerinin işi. Ben bir müzisyenim ve kendi tarzımda ısrar etmek istiyorum. Diğerlerinin müziğini ne şekilde yayacakları onların takdiri. İnternet bu kadar gelişmeden önce insanlar mektup yazardı, artık o yok. Kitap okurlardı, o yok. Salonlara gidip müzik dinlerlerdi ve verilen emeğin bir kıymeti vardı. Şimdi her şeye ulaşmak çok hızlı. Instagram’da paylaşılan “story”ler için on saniyelik bir sabır bile yok. Bunların hepsi bu çağın sorunları. Maalesef biz bu döneme denk geldik. Birçok şey artık anlamını değiştiriyor. Çoğu insan beni klasik bulabilir ama ben biraz romantiğim ve kendi tarzımda kalmak istiyorum. İçinde emek olsun. Elbette içinde yeni şeyler de var. Elektronik altyapı veya doğaçlama kullanabiliriz. Müziğin bir sınırı yok. Ancak başkalarının kararı onların tercihi.

“Xewn şarkısını rüyamda gördüm”

Albümde yer verdiğiniz “Bêrîvan” şarkısı, daha önce seslendirdiğiniz bir şarkı. Bu şarkı, eski tarzınızla şimdiki tarzınız arasında bir köprü mü kuruyorsunuz?

Şarkının bu albümde olmasının çok basit bir hikayesi var. Arkadaşım, bu albümün müzik direktörü Mahan Mirarab, bu şarkıyı Berlin Metropol Orkestrası için aranje etmişti ve biz de orada söylemiştik. Onun o aranjesi çok hoşuma gitmişti. Mahan, “Sakîna, ben Bêrîvan’ın da içinde olmasını istiyorum” dedi ve biz de ona yer verdik. Eğer seçilen şarkıların sözlerine dikkat ederseniz, hem onlarda hem de benim kendi yazdıklarımda, geçmişimle ve kaybettiğim arkadaşlarımla güçlü bir bağım var. Örneğin “Xewn” (Rüya) şarkısını rüyamda gördüm. Uykudan uyandım, o melodi beynimdeydi ve hemen telefonumla kaydettim. Yanımda Nuray Şen’in bir kitabı vardı. Oradaki sözler beni etkiledi ve ondan ilham aldım. Kendisinden izin istedim ve adını albüme yazdım. Kelimesi kelimesine ondan almadım ama üzerimde etkisi oldu.

“Onlar tıpkı fotoğraftaki gibi hep gençler”

Albümünüzün ve albümden yayınladığınız ilk şarkının adı “Sûret”. Sûret aynı zamanda albümün genel ruhunu da belirliyor. Bahsettiğiniz “Sûret” nasıl bir sûret?

Şarkının müziği bana ait değil. Sözleri bana ait. Bir gün Mahan’ın yaptığı enstrümantal bölümü dinliyordum. Aklıma bir “sûret” geldi. Üniversitede okuduğumuz dönemden, arkadaşım Sakine Yaylagül’nün de içinde olduğu bir fotoğraf. Ben Sakine’nin adını aldım. Benim kimliğimdeki adım farklıydı. O fotoğrafa bakıyordum. O fotoğraftaki dört arkadaşımız artık yoktu, şehit düşmüşlerdi. Onlar hep o fotoğraftaki gibi genç kalacaklar ve yüzleri hiç yaşlanmayacak diye düşündüm. Kalbimizin duvarlarına asılı kaç tane fotoğraf var? Onlarla binlerce anımız var ama kimse onları görmüyor. Sadece biz görüyoruz ve unutamıyoruz. Şöyle bir hisse kapıldım: Kürdistan, artık görülmeyen yüzlerin ülkesi olmuş. Fotoğraflarda kalan ve yaşları aynı kalan gençlerin… Onların, o genç insanların ülkesi. Zamansız gidişler. Bu his her zaman benimle ama bazen çok yoğunlaşıyor.

Qemer Söylemez’in yazdığı “Ez Son” (Ben Gidiyorum) şarkısı da on yıldır bendeydi. Zamanı geldiğinde tamamen doğaçlama olarak ortaya çıktı. Bir kadının yolculuğunu anlatıyor ve şöyle diyor: “Beni öldürseniz de beni yalnız bırakın, ben kendi yolumda gidiyorum.” Yani o ikiyüzlü dünya beni ilgilendirmiyor, ben gideceğim. Gidiş bazen insanın ölmesine neden olur, bazen de insan kendi yolunda gider ve bedeller öder ama yalnız kalır. İçeriği ve tüm şarkılarıyla genel olarak bu albümün teması, benim hayat hikayem ve hayat tecrübemdir. Vardığım kararlardır. Ben bunları şarkılara döküyorum.

“Jin, Jiyan, Azadî” son yılların bir sloganı ve dünyaya yayıldı, aynı zamanda albümdeki bir şarkının adı. Bunun hikayesi gündemle mi bağlantılı, yoksa sizin ayrıca özel bir hikayesi var mı?

Jin, Jiyan, Azadî hareketi ortaya çıktığında ve Jîna Emînî katledildiğinde, dünyanın ikiyüzlülüğü beni çok incitti. Kürt kadınları 1990’ların sonlarından beri bu sloganı mücadelelerinde kullanıyorlar. Ancak popülerleştiğinde, birçok kişi Kürt kadınlarının adını hiç anmamak istedi. Sanki Kürt kadınlarının hiçbir emeği yokmuş gibi. Bu sloganın dili Kürtçe, Farsça değil. Bunu İranlı arkadaşlarımla tartıştım. Onlar milliyetçi değiller ve bunu kabul ettiler. Ben geçmişin mücadelesi ile bugünün mücadelesini birleştirmek istedim ki böylece Kürt kadınının emeği kaybolmasın. Elbette İranlı ve Afgan kadınlar da emek veriyor ve mücadele yürütüyorlar. Bunun da hakkı verilmeli. Ben bu şarkıyı o dönem Londra’daki büyük bir konser için hazırlamış ve sahnede canlı söylemiştim. En son versiyonu da bu albüme girdi.

“Ben politik bir sanatçıyım”

Hem bir müzisyen hem de bir aktivist olarak kadın hakları için çalışan birçok hareketin içinde yer alıyorsunuz. Sizin, Kürt müziği ve söz konusu aktivist çevreler nasıl bir ilişki etkileşim halindesiniz?

Dünyada kimliğimizin tanınmasında hala sorunlar var. Beni davet ettiklerinde, kimliğimin çok net bir şekilde “Kürt şarkıcı” olarak yazılmasını istiyorum. Bu politik bir duruştur. Bazen organizatörler politik bilgi eksikliğinden dolayı müziğimi Türkiye adı altına koymak istiyorlar. Ben derhal düzeltiyorum. Lütfen bunu düzeltin diyorum. Benim hiçbir dile düşmanlığım yok. Ancak kimliğim bağımsız olarak kabul edilmelidir. Beni öldürseniz de bunu benden alamazsınız. Bu politik bir duruştur. Ben o kimliğimin kabul edilmesini istiyorum. Festivallere neden “Anadolu Festivali” diyorlar? “Kürdistan” desinler. Benim bir duruşum var, bunu korumak istiyorum. Ben siyasetçi değilim ama politik bir sanatçıyım. Dünyaya dair bir bakış açım var. İnsanların gözüne sokmak için değil. Saklayacağım bir şey de yok. Bu benim için çok önemli.

Foto: Victoria Nazarova

Şimdi biz burada hem göçmeniz… Avrupa’daki göçmenliğimiz omuzlarımıza ağır bir yük bindiriyor. Dünya müziğinde kendimize bir yer açmak istiyoruz. Burada da köşeler beyaz zihniyet tarafından tutulmuş durumda. Egemen zihniyet kolay kolay yol açmak istemiyor. Yaptığın müziğin standartları ne kadar yüksek olursa olsun, kabul etmek istemiyorlar. Varlık ve yokluk mücadelesini burada da sürdürüyoruz. Bir de sahip olduğumuz kimlikler var, onlar da üzerine ekleniyor. Kürt olmamız her yerde çok zor. Ülkeni işgal edenlerin milliyetçiliğiyle karşılaşıyorsun. Ya da organizatörler seni sömürgecinle tanıtmak istiyorlar. Sanki o toplumlardan gelmişsin gibi tanıtmak istiyorlar. Her anlamda diken üstündesin. Çok dikkatli olman gerekiyor. Bu, insanın özgür olduğunu asla hissettirmiyor. Bazen keşke bizim de sorunumuz olmasaydı da, biz de öylesine boş şarkılar söyleseydik diyorum. Ama maalesef öyle değil. Avrupalılar benimle röportaj yaptıklarında bunu onlara da sık sık söylüyorum. Ben de misyonsuz, omuzlarına yük almayan bir müzik yapmak isterdim. Bunu çok bilinçli bir şekilde de yapmıyorum. Ama doğal bir şekilde artık bizde oluştu. Çünkü devam eden bir mücadele var ve kimliğimiz tehlike altında. Varlık ve yokluk mücadelesi devam ediyor. Savaş bitmiyor. İster istemez sorumluluğu kendi omuzlarına alıyorsun ve bu senin sözlerine, müziğine yansıyor.

Kürt müzisyenler iyi adımlar atıyor

Birçok uluslararası festival gördünüz, dünyadaki müzisyenler Kürt müziğine hangi gözle bakıyorlar? Kürt müziği ne kadar tanınıyor?

Son yıllarda arkadaşlarımız çok aktifler. Artık dünyada çok iyi işler yapıyorlar. Biz “World Music” (Dünya Müziği) tabirini kabul etmiyoruz. Avrupalı zihniyeti bunu kullandığında ayrımcılık yapıyor. Onlar kendi müziklerini klasik veya caz yapıyorlar ama bizim müziğimizi “World Music” yapıyorlar. Neden? Kürtlerin, Farsların ve Türklerin de klasikleri var. Biz bu sömürgeci zihniyete karşı duruyoruz. Kürt müziği, dünya etnomüzikologlarının önünde hala keşfedilmemiş bir hazine gibi duruyor. Eskiden batı müziğinde olup da sonradan atılan mikrotonal sesler, bizim müziğimizde hala mevcut. Makamlarımız ve gırtlak yapımız onların çok ilgisini çekiyor. Birlikte olduğum müzisyenler bundan çok etkileniyorlar. Birlikte şarkı söylüyoruz, onlar Kürtçe söylüyor ve birbirimizin dillerinde şarkılar söylüyoruz. Müzik çok avantajlı bir disiplindir. Dilini bilmesen bile, bir pencerenin önünden geçtiğinde o müzik seni etkiler. Güçlü Kürt müzisyenler çok iyi adımlar atıyorlar ve Kürt müziği daha çok tanınacak.

Albümde 5 Kurmanci, 3 Zazaca/Dimilkî ve bir de Soranice şarkı var. Soranice şarkı, en önemli Soranice şarkıcılarından biri olan Mamlê’nin “Car Cara” adlı eseri. Bu şarkı için ne söylemek istersiniz?

Evet. Mamlê ailesinden izin istediğimde şöyle dediler: “Çok mutluyuz. Babamız, ‘Ben tüm şarkılarımı Kürtlere bağışladım’ demişti. Her Kürt, şarkılarımı sorunsuz bir şekilde söyleyebilir. Mirasını Kürtlere bıraktı.” Şarkıyı söyledim ve ses kaydını onlara gönderdim. Daha sonra dinlediler ve şöyle dediler: “Seni çok tebrik ediyoruz. Babamın ruhu Mahabad’dan kalktı, Süleymaniye’ye ulaştı ve oradan da Amed’e (Diyarbakır’a) vardı.” Bu benim için çok değerli bir şey.

Bîr İnisiyatifi GSÜ’de “Arşiv ve Hafıza” adıyla bir panel düzenliyor

Bîr İnisiyatifi üyeleri, Galatasaray Üniversitesinde düzenlenecek panelde Kasım Demiralp Arşivi bağlamında sunumlar yapacak.

Bir İnisiyatifi, Kasım Demiralp’ın arşivini anlatmak üzere “Arşiv ve Hafıza” adıyla bir panel düzenleyecek. Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşecek olan panelin moderatörlüğünü Doç. Dr. Cemil Yıldızcan üstlenecek.

Etkinlikte inisiyatif üyesi Dara Demiralp “Kasım Demiralp Arşivi ve Karşı-Arşivsel Pratikler”, Ozan Polat “Hegemonik Tarih Anlatısına Karşı Aile Arşivleri: Yerel ve Ulusal Hafızanın Yeniden İnşasında İmkânlar ve Sınırlılıklar” ve Özcan Kırbıyık “Kasım Demiralp’in Evrak-ı Metrukesi: Direnişin Daktilosu ve Arşivle Direniş” başlıklarında sunum yapacak.

10 Haziran Çarşamba günü saat 18.00’de başlayacak olan etkinlik, üniversitenin Sosyal Farkındalık Kulübü ile birlikte Münevver Soylu Salonunda (C316) gerçekleşecek.

Etkinliğe katılmak için formu doldurun

Kasım Demiralp ve Bîr İnisiyatifi hakkında

Kasım Demiralp (1924 – 1998). Kürt toplumunun 20. yüzyıl boyunca yaşadığı siyasal ve toplumsal kırılmaları, sürgünleri ve acıları bizzat yaşayarak kayıt altına almış bir kanaat önderi, aydın ve gayriresmî bir arşivcidir.

1924’te Bingöl’de (Çewlîg) doğan Demiralp, 1925 olayları sırasında ailesinin büyük bölümünü kaybetti. Annesinin çabalarıyla hayatta kaldı ve sürgün yıllarının ardından memleketine döndüğünde, ailesinin silinmeye yüz tutan hafızasını korumayı görev edindi. Sadece ilkokul üçüncü sınıfa kadar okuyabilmesine rağmen kendi çabasıyla Kürtçe, Türkçe, Osmanlıca, Farsça ve Arapça öğrenerek topladığı tarihi belgeleri tasnif etti. 1950’li yıllarda Demokrat Parti’de siyasete girerek, devlet arşivlerinde kayıp yakınlarının izini sürdü. 1960 Darbesi’nde yargılandıktan sonra bölgede dava vekilliği yaparak halkın hukuki sorunlarını çözdü ve saygın bir kanaat önderine dönüştü.

12 Eylül 1980 Darbesi’nde oğlu ve yeğeninin Diyarbakır Cezaevi’ne gönderilmesiyle artan baskılar üzerine, on yıllarca biriktirdiği devasa arşivini korumak için toprağa gömmek zorunda kaldı. Dört yıl sonra çıkardığında belgelerin çoğu çürümüştü. Ancak pes etmedi; 1990’larda daktilosunun başına geçerek hafızasını yeniden kağıda döktü ve bu kez evinin kapı pervazlarına gizledi.

1990’lı yıllarda evi paramiliter güçler (JİTEM) tarafından kuşatılan, defalarca gözaltına alınan ve ailesi sürgünlerle dağılan Demiralp, tüm devlet baskısına rağmen köyünü terk etmeyi reddetti. 2 Ağustos 1998’de yaşamını yitirdiğinde; geriye Türkiye’nin ve Kürt toplumunun bir asırlık hafızasına ışık tutan günlükler, daktilo metinleri ve ses kayıtlarından oluşan eşsiz bir tanıklık mirası bıraktı.

Kürtçede hem “hafıza” hem de “kuyu” anlamına gelen bîr inisiyatifi, Kasım Demiralp’in kişisel arşivini merkeze alarak resmi tarihin görünmez kıldığı toplumsal hakikatleri gün yüzüne çıkarmayı hedefleyen disiplinlerarası bir araştırma grubudur. Adını, kuyudaki suyu—yani derine itilmiş hafızayı—çıkarma çabasından alan inisiyatif, Demiralp’in yarım asırlık kayıt tutma tutkusunun sosyopolitik okumasını yaparak Kürt toplumunun sivil siyaset arayışına ve yaşadığı kırılmalara dair zengin bir mikro tarih sunmaktadır. Çalışma, devlet söyleminin dışında kalan bu “karşı arşiv” malzemelerini geçmişle yüzleşme, toplumsal diyalog ve barış inşası için bir ilham kaynağına dönüştürerek, bastırılmış yerel hikayeleri özgürleştirici bir geleceğe taşımayı amaçlamaktadır.

Kürt tarihçi Mehmet Bayrak’a “Saygı Etkinliği” düzenlenecek

Kırka yakın kitabı ve çok sayıda makalesiyle Türkiye’nin dilleri, kültürleri, tarihi ve coğrafyaları üzerine önemli çalışmalara imza atan araştırmacı-yazar Mehmet Bayrak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde “Saygı Etkinliği” düzenlenecek.

Mehmet Bayrak, Foto: Etkinlik afişinden

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, araştırmacı-yazar Mehmet Bayrak’ın yarım yüzyılı aşkın akademik ve yayıncılık faaliyetlerini değerlendirmek amacıyla “Mehmet Bayrak’a Saygı” başlıklı bir etkinlik düzenlenecek.

“Mehmet Bayrak’a Saygı” etkinliği, 6 Haziran 2026 tarihinde saat 14.00–18.00 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul Kampüsü E1 – 301’de gerçekleştirilecek.

Etkinlikte, Mehmet Bayrak’ın Türkolojiden Kürdolojiye, Ermeni âşıklardan Alevilik çalışmalarına, etnomüzikolojiden kadın tarihine, Tevfik Fikret araştırmalarından Dersim Soykırımı çalışmalarına uzanan geniş yelpazedeki katkıları ele alınacak.

Kırka yakın kitabı ve çok sayıda makalesiyle Türkiye’nin dilleri, kültürleri, tarihi ve coğrafyaları üzerine önemli çalışmalara imza atan Bayrak’ın akademik ve entelektüel mirası, farklı alanlardan katılımcıların değerlendirmeleriyle tartışmaya açılacak.

İki oturum şeklinde gerçekleşecek etkinliğin programı şöyle;

1. Oturum: Yayıncılık, Araştırmacı-Yazarlık Faaliyetleri ve Özel Yaşamı

Gülay Bayrak “Yaşamı, Düşünce Dünyası ve Birlikte Yaşam Deneyimi”

Devrim Bayrak (Online) “Babanın İzinden Türkoloji Deneyimi”

Özgür Bayrak (Online) “Entelektüel bir baba figürü olarak Mehmet Bayrak”

Yusuf Alataş “Mehmet Bayrak’ın Yayıncılık Faaliyetleri Çerçevesinde Karşılaştığı Hukuki Süreçler ve İfade Özgürlüğü Savunusu”

İsmail Aktaş “Alternatif Yayıncılık Pratikleri İçerisinde Mehmet Bayrak’ın Yeri ve Katkıları

2. Oturum: Türkolojiden Kürdolojiye: Türkiye Kültürleri Araştırmalarına Katkısı

Nesimi Aday “Kürt Alevi Çalışmaları, Anti-Asimilasyonist Yönü ve 90 Kuşağı Üzerindeki Etkileri”

Baskın Oran (Online) “Mehmet Bayrak’ı Tanımak Sayesinde Kürt Meselesine Duhul Edişim”

Ulaş Özdemir “Mehmet Bayrak’ın Halk Şarkıları ve Edebiyatı Araştırmalarını Yeniden Düşünmek”

Martin Van Bruinessen (Online) “ Mehmet Bayrak’la Tanışmam”

Selim Temo (Online) “Xwendinên 35 Salan”

Namık Kemal Dinç “Kürdolojide Yol Açan Bir Öncü: Mehmet Bayrak”

Bir Zilan romanı: Tersine akan zaman

Tarih ilerledikçe insanın vicdanı, merhameti ve doğayla ilişkisinin azaldığına dikkat çeken Berjin Haki, “Tersine Akan Zaman” üçlemesinde Zilan Katliamı’nı ağaçların hafızalarından ve dengbejlerin sesinden anlatıyor.

Berjin Haki’yi, ilk kitabı olan ve gerçek bir hikâyeye dayanan Kavalın Ezgisi ile tanıdım. İki Kürt kadın gerillanın 85 gün süren hayatta kalma mücadelesini ve yoldaşlığını anlatan roman, savaşın ortasında kaleme alınmıştı. Daha sonra yaşadığım cezaevi ve sürgün koşulları nedeniyle yazarı bir dönem takip edemedim. Berjin Haki’yle yeniden buluşmam ise bu yıl hocam Dilek Hattatoğlu’nun bana yazarın üç ciltten oluşan Tersine Akan Zaman üçlemesini hediye etmesiyle oldu. Berjin Haki bu kez, Kürtlerin daha eski ve daha derin bir acısını, Zilan Katliamı’nı anlatıyor.

Sınırsız Yayınevi’nin yayımladığı, Tersine Akan Zaman-1: Meşe Ağacı (2023), Tersine Akan Zaman-2: Zilan’ın Dengbejleri (2023) ve Tersine Akan Zaman-3: Zilan’ın Son Mevsimi (2025) adlı kitaplardan oluşan üçlemede, Van Erciş’teki Zilan Vadisi’nin 900 yıllık geçmişi “Genç Meşe” adlı bir ağaç tarafından anlatılıyor. Özgün bir karakter olan Genç Meşe yalnızca bir anlatıcı değil; aynı zamanda vadinin hafızası. İnsanların yok etmeye, susturmaya çalıştığı ya da unuttuğu her şeyi hatırlıyor ve okuyucusuna aktarıyor.

Romanı okurken vadinin adının nereden geldiğini merak edenler için şu tarihsel bilgiyi ekleyelim. Erivan’dan Van’a uzanan yarı göçebe Kürt Zili aşireti zaman içinde büyüyüp farklı kollara ayrılıyor, sonra bu aşiret kolları konfederasyonlaşıyor ve “Zilan” adıyla anılıyor. Bu aşiretlerin yaşadığı vadiye de Zilan Vadisi deniyor.

Ağaçların dili

İlk kitap olan Meşe Ağacı, okuru Zilan Vadisi’ndeki ağaçların dünyasına davet ediyor. Anlatıcı Genç Meşe ve dostları Menengiç, Ardıç, Köknar, Mürver, Kayın, Çam ve Alıç gibi ağaçlar yalnızca doğa tasviri olarak değil; düşünen, konuşan, tartışan ve Zilan’da yaşananları taşıyan varlıklar olarak romanda yer alıyor. Genç Meşe önce vadinin doğasını, ardından hayvanlarını ve sonra da insanlarını anlatıyor.

Bitkilerin, hayvanların ve insanların dillerini anlayabilen Genç Meşe, zaman ilerledikçe insanlığın nasıl bir yıkıma doğru sürüklendiğini görüyor. Yazarın üçlemeye verdiği isim de burada anlam kazanıyor: “Tersine Akan Zaman.” Çünkü romanda tarih ilerledikçe insanın vicdanı, merhameti ve doğayla ilişkisi azalıyor ve çözülüyor.

Berjin Haki’nin özellikle ilk kitapta tercih ettiği edebi kurgu hiç kolay bir kurgu değil. Romanın önemli bir kısmı ağaçlar arasındaki diyaloglar üzerine kuruluyor. Böylesi bir kurgu kolayca ağırlaşabilecekken, yazar oldukça başarılı bir anlatım ritmi kurarak kitabı gayet akıcı kılıyor. Yazarın doğayı bir arka plan olmaktan çıkarıp hikâyeyi taşıyan asli özneye dönüştürmesi, romanın en dikkat çekici yönlerinden biri. Vadideki rüzgarın yönü, çiçeklerin kokusu ve derenin akışı bile romanın ruhuna dahil oluyor.

Dengbejlerin taşıdığı tarih

Genç Meşe, serinin ikinci kitabı olan Zilan’ın Dengbejleri‘nde, Zilan Vadisi’nde yüzyıllar içinde gelişen insan yaşamını ve Kürtlerin bölgeye yerleşim hikâyesini anlatıyor. Okur bu romanda bir yanda çok sayıda dengbejle tanışırken, öte yandan onların kolektif bir anlatı örgüsünü nasıl oluşturduğunu görüyor.

Dengbej, Kürt sözlü edebiyatında “kilam (hikâyeli ezgi)” ve “stran (türkü)” söyleyen sanatçıların adıdır. Ancak dengbejlik ve sözlü aktarım biçimleri, yazılı tarihin dışında bırakılan Kürtler için yalnızca edebi bir unsur değil; varoluşu mümkün kılan, tarihsel ve kültürel sürekliliği kuran temel bir yapıdır. Yazar, romanda Kürtlerin deneyimini dengbejlerin sesi ve anlatılarla aktarırken, bu sözlü geleneği edebiyat içinde yeniden kuruyor.

Vanlı olan ve belli ki bu dengbejlik geleneğinden beslenen yazar, ikinci cildi “Zilan’ın Dengbejlerine…” ithaf ederek hem kendi minnetini hem de Kürtlerin bu tarih ve kültür taşıyıcılarına duyduğu saygıyı görünür kılıyor.

Zilan’da katliam ve yalnızlık

Üçlemenin son kitabı olan Zilan’ın Son Mevsimi, adından da anlaşılacağı üzere, Temmuz 1930’da yaşanan Zilan Katliamı’nı anlatıyor. Ağrı İsyanı 1926’da başlamış, kitleselleştiği yerlerden biri Erciş ve Zilan Vadisi olmuştu. İsyanın başlamasından dört yıl sonra Türk devleti, “isyancıları” gerekçe göstererek 4 Temmuz 1930’da vadide büyük katliam saldırıları başlattı. Yaklaşık altmış köy, birkaç hafta içinde hava bombardımanları ve kara birliklerinin saldırılarıyla yok edildi. Özellikle 4–12 Temmuz arasında, Kürt köylülerin köy köy toplanıp vadilerde kurşuna dizildiği katliamlar yaşandı.

Berjin Haki, bu tarihsel kırılmayı Zilan Deresi yakınındaki bir köyün askerlerce yok edilmesi üzerinden anlatıyor. Genç Meşe Zilan Deresi’ne getirilen insanların makineli silahlarla taranışını, hamile Eyşan’ın karnının deşilmesini, katledilen şair Sadi’nin “şair taşı”nın bir hainin parmağında rengini yitirişini ve sağ kurtulan Delal’in delirişini aktarır. Romanda masal anlatıcısı Seraye’nin anlattığı ve sonunu hep merak ettiğimiz “Sarı Gelin ve Bin Dilli (Bûka Zer û Hezaravaz)” masalının sonu da deredeki katliamdan yalnızca birkaç çocuğun kurtulmasıyla birlikte acı bir biçimde kendini gösterir.

Vahşet günü kuşların uçmadığı, sincapların yuvalarından çıkmadığı, hatta rüzgârın bile esmeyi kestiği vadide Genç Meşe ve arkadaşları Loristanlı Nar, Sarı Alıç ve Ukala Meşe yaşananları izlemek zorunda kalır. Sonunda Genç Meşe dışındaki ağaçlar da yaşanan bu ağır yıkıma dayanamayarak kurur. Vadinin sessizliğe gömülmesi ve Genç Meşe’nin yalnızlığı, romanın en sarsıcı duygularından biri haline gelir.

Berjin Haki’nin “Tersine Akan Zaman” üçlemesi, yalnızca Kürt tarihine dair bir roman değil; sözlü kültürün edebiyat aracılığıyla yeniden kurulmasının da dikkat çekici örneklerinden biri. Böylesine büyük bir emeğin, yer yer okumayı zorlaştıran yazım ve redaksiyon sorunlarıyla yayımlanmış olması ise yayınevinin önemli bir eksikliği olarak dikkat çekiyor. Umarız sonraki baskılarda bu eksiklikler giderilir.

7 Dakika: İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?

7 Dakika oyununun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, oyunun evrensel mesajına dikkat çekiyor: “Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz.”

İtalyan yazar Stefano Massini’nin gerçek bir hikâyeden yola çıkarak kaleme aldığı “7 Dakika”, işçi mücadelesine ayna tutuyor. Fransa’da bir tekstil fabrikasında, ekonomik krizin gölgesinde geçen oyun; patronların işi sürdürme karşılığında işçilerden mola sürelerinden sadece “7 dakika” feragat etmelerini istemesiyle başlayan o kritik toplantıyı konu alıyor. İlk bakışta küçük görünen bu tavizin kolektif haklar ve onur söz konusu olduğunda nasıl hayati bir yol ayrımına dönüştüğünü anlatıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu evrensel hikâye, Türkiye’nin işçi havzalarından biri olan Gebze’de yankılandı. Oyun, Cihangir Atölye Sahnesi (CAS) tarafından, çeşitli meslek gruplarından gelen emekçilerin oluşturduğu bir kadroyla sahnelendi. Arzu Gamze Kılınç’ın yönettiği, Aytuğ Erdil’in çevirdiği bu tek perdelik eser ücretsiz olarak sahnelendi.

Salona Bekaert işçilerinden Doruk Maden işçilerine, sendika temsilcilerinden demokratik kitle örgütlerine kadar birçok isim geldi. Açılış konuşmasını yapan Novares İşyeri Baştemsilcisi Sinan Karataş ise konuşmasında 1 Mayıs’a çağrı yaptı. Konuşmanın ardından oyun seyirciyle buluştu.

Oyunun yönetmeni Arzu Gamze Kılınç, Niha+’ya 7 Dakika’nın nasıl doğduğunu ve oyunun işçilerle buluşmasını değerlendirdi.

7 Dakika’nın doğuşu

Yönetmen Kılınç, Cihangir Atölye Sahnesi’nin (CAS) hem profesyonel bir tiyatro hem de bir eğitim merkezi olduğunun altını çiziyor. 4 yıllık “Oyun Atölyesi” programının bir ürünü olan “7 Dakika”nın hazırlık sürecine dair bilgi veren Kılınç, ekibin farklı yaş ve meslek gruplarından oluştuğunu belirtti:

“7 Dakika adlı oyun Oyun Atölyesi eğitim programımızın bir ürünü. Usta-Çırak ilişkisini temel alan Oyun Atölyelerimiz bir tiyatro yapma pratiğidir ve her yıl başka bir oyun ve başka bir yönetmen ile oyun çalışılan 4 yıllık bir programdır. Her sezon sonu çalışılan oyun seyirci karşısına çıkar ve temsiller verir. 7 Dakika, Oyun Atölyemizin 3. Sınıf programında üretilmiş bir oyundur.”

Haftada iki gün, 3’er saatlik eğitimlerin yanı sıra yürütülen yoğun prova sürecinin zorluklarına değinen Kılınç, “Günün sonunda oyun seyirciyle buluşunca bu zorluklar işin tuzu biberi oluyor” dedi.


Tiyatroyu işçiler ile buluşturduk”

Kılınç, “7 Dakika”yı sahnelerken iki temel motivasyonla hareket ettiklerini vurguluyor: Birincisi, öğrencilerin sahne pratiğini farklı sahnelerdeki farklı izleyici kitleleriyle güçlendirmek; ikincisi ise tiyatroyu ekonomik veya coğrafi engeller nedeniyle sanata erişimi kısıtlı olan düşük gelirli ve dezavantajlı gruplara ulaştırmak. Kılınç, CAS’ın repertuar anlayışı doğrultusunda tiyatroyu “gişe seyircisi” kıskacından kurtarıp çevre ilçe ve illere taşımanın ekip olarak temel sorumlulukları olduğunu ifade ediyor:

“7 Dakika özelinde ise çok güçlü bir motivasyondan daha söz edebiliriz; oyunun içeriği açısından oyunu direkt kendi hedef kitlesi olan ‘işçiler’ ile buluşturmak ve ortak dertlerimizi seyircimizle birlikte düşünüp, tartışarak deneyim kazanmak. Her oyun sonrası seyircimiz ile söyleşi gerçekleştiriyoruz ve bu söyleşilerde yaşadıklarımız, düşündüklerimiz karşılıklı çok kıymetli oluyor.”

Geçen gün oyunu Gebze gibi işçi yoğunluklu bir kentte oynadınız. Bu gösterimden sonra ne tür geri bildirimler aldınız?

Oyunun finalini seyirciye bıraktıkmaları nedeniyle, bütün oyunlardan sonraki söyleşilerde tartışma sürecinin kesintisiz devam ettiğini belirten Arzu Gamze Kılınç, Gebze gibi işçi havzalarındaki gösterimlerden aldıkları geri bildirimleri şu sözlerle özetliyor:

“Bu aşamada sadece sahnedeki oyuncular değil, izleyiciler de kendi düşüncelerini ve deneyimlerini aktararak sürece dahil oluyor. Gebze’de de daha önce birçok bölgede de olduğu gibi geri bildirimlerde en sık ifade edilen şey ‘Bu konuyu seçtiğiniz; işçilerin, bizlerin dertlerini, sorunlarını ele aldığınız için çok teşekkür ediyoruz’ minvalindeki son derece samimi teşekkürler oluyor. Bunun dışında oyunun içeriğindeki oylama ve karar alma sürecine dair çok içeriden sorular yahut duygu düşünce paylaşımları gerçekleşiyor. Bizler için en etkili olan kısım ise işçilerin kendi çalışma hayatlarında ‘tıpkı buna benzeyen’ deneyim ve anılarını paylaşmaları oluyor.”

Mesele coğrafi değil, sınıfsal

Her oyun sonrası hemen hemen bütün işçilerle konuşulduğunu aktaran Kılınç, “Bunun coğrafi sınırlarla, ülkelerle, milletlerle ilgili bir durum olmadığı; meselenin sınıfsal olduğu ve sistem aynı kaldığı sürece dünyanın her yerinde ve tarihin her diliminde benzer sorunların yaşandığı konuşuluyor. Hatta ‘Karakterlerin isimleri Ali ya da Ayşe olsaydı aynı bizi, bizim tartışmalarımızı anlatırdı’ diyorlar ve aslında bunun sadece kendi ülkelerine ve kendilerine ait bir sorun olmadığı daha da net karşımıza çıkıyor” dedi.

“İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?”

Kılınç, 1 Mayıs öncesi gösterilen bu oyunun evrensel ve ana mesajını vurgulayarak sözlerini sonlandırıyor:

“Oyun, fabrikaya yeni ortakların ve yabancı sermayenin gelişi ile işçilerin yaşadığı işini kaybetme kaygılarını temel alarak ‘İşini kaybetmemek için nelerden vazgeçersin?’ sorusunu ortaya koyuyor ve bu soruya verilen yanıtlar üzerinden patronların daha fazla kâr etmek için neler yapabileceklerini gösteriyor. İstenen tavizlerin bireysel açıdan bakılınca nasıl basit ve masum göründüğü ancak bu tavizler verilirse aslında neler olabileceği masaya yatırılıyor. Yazar Stefano Massini, seyircilerin her birinin en az bir karakterlerle özdeşlik kurabileceği bir dünya yaratmış ve 11 farklı karakter o kadar akıllıca çizilmiş ki seyirci ‘hep kendimi gördüm, gıcık olduğum insanları gördüm’ şeklinde ifadelerde bulunuyor. Oyunun totali ‘Korkularımızın esiri olur ve bireysel davranırsak kaybetmeye mahkumuz. Sınıfsal bir bilinçle ve birlikte hareket edersek kazanan taraf biz oluruz’ diyor.”

Nijeryalı dansçılar Amed Tiyatro Festivali’nde: Burası bizim evimiz gibi

Uluslararası Amed Tiyatro Festivali’nin Nijeryalı konukları Elevatorz NG, modern performanslarını Kürt dansı cida ile harmanlayarak izleyicilere sürpriz yaptı: ‘Hareket evrensel bir dildir; Diyarbakır’daki bu sıcak karşılama bize evimizdeymişiz gibi hissettirdi.’

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

Diyarbakır Büyürşehir Belediyesi tarafından organize edilen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’ne Nijerya’dan katılan Elevatorz NG grubu, “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı bir dans gösterisi sundu. Michael ve Samson Vatorz adlı iki kardeş tarafından kurulan grup, Nijerya’nın ulusal danslarını, dünyanın çeşitli bölgelerindeki danslarla buluşturarak ‘birlik’ ve ‘saygı’ mesajı vermeye çalışıyorlar.

Görseriyi sahneleme yaklaşımı, oyuncunun bedenini, hareketini ve sesini tiyatro deneyiminin merkezine yerleştiren minimalist ve sembolik bir estetik benimsiyor. Sahne, koreografi ve mekânsal ilişkilerin değişen duygusal ve anlatısal manzaraları tanımlamasına olanak tanıyan açık, akışkan bir alan olarak tasanlanıyor. Sahne aksesuarları az, bölünmeyi, müzakereyi ve bağlantıyı çağrıştıracak şekilde yeniden yapılandırılabilen engellerin ve köprülerin soyut temsilleri olarak işlev görüyor. Estetik dil, fiziksel ifadeyi vurguluyor. Aydınlatma, çatışma anlarını izole etmek ve diyalog ortaya çıktıkça kademeli olarak daha sıcak, daha kapsayıcı durumlara açılmak için kullanılıyor. Kostümler, çağdaş modaya uygun Afrika kumaşlarından yapılmış olup oyuncuların sabit karakterler yerine birden fazla kimliği temsil etmelerini sağlıyor. Genel olarak, sahneleme, eserin diyalog, empati ve barış temasına odaklanmasını desteklerken izleyicilerin performansın sembolik dünyasıyla hayal gücüyle etkileşim kurmasına olanak tanıyarak netliği, samimiyeti ve uyarlanabilirliği önceliklendiriyor.

Gösteri 27 Nisan günü Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluştu. Dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, Michael ve Samson Vatorz ile dans gösterilerini, Nijerya’daki dans çalışmalarını ve Diyarbakır’daki izlenimlerini Niha+ için konuştu.

“Diyalogun çözemeyeceği bir şey yoktur”

Serhat Kural: Uluslararası bir tiyatro festivali olan Amed Tiyatro Festivali’ne hoş geldiniz. Bir dansçı olarak gösterinizi izlediğim için çok mutluyum; gerçekten çok güzeldi. Peki, siz sizi tanıyabilir miyiz? Kendinizden biraz bahseder misiniz?

Michael Vatorz: Merhaba, benim adım Michael, Michael Vatorz olarak da bilinirim.

Samson Vatorz: Benim adım Samson, Samson Vatorz olarak da bilinirim ve biz birlikte Elevatorz NG’yiz.

M.V.: Elevatorz NG bir dans, daha doğrusu bir tiyatro topluluğu. Çünkü dansın ötesinde oyunculuk da yapıyoruz. Biraz şarkıcılık geçmişimiz de var, onu da yapıyoruz ama asıl olarak aktör, dansçı ve kreatif direktör olarak aktifiz. Elevatorz NG çatısı altında resmen kurulduğumuz 2010 yılından beri varız. Şimdiye kadar çeşitli yarışmalara katıldık, şu an World of Dance Nijerya’nın birincisiyiz. Nijerya’nın ilk K-pop elçileriyiz, bu yüzden Nijerya’yı Seul’de (Güney Kore) temsil ettik. Nijerya dışında birkaç festivale daha katıldık ve tam zamanlı olarak yaptığımız iş bu.

S.K.: Peki, birlikte çalışmaya ne zaman başladınız?

S.V.: Biz kardeşiz. Bu yüzden doğduğumuzdan beri birlikte çalışıyoruz.

S.K.: Evet, eserinizden biraz bahseder misiniz? İzleyiciye ne anlatmak istiyorsunuz?

M.V.: “Connecting Bridges” (Köprüleri Kurmak) adlı eser, aslında festivalin teması gibi: Barış için diyalog. Bu dans parçasını bu yıl oluşturmadık; 2023’te hazırlamıştık. Fujairah’taki ITI Dünya Kongresi’nde Nijerya’yı temsil ettiğimizde kısa bir versiyonuydu. Bizi orada gördüler ve eser festival temasıyla örtüştüğü için buraya davet ettiler. Festival için eserin genişletilmiş bir versiyonunu yaptık. Bu eser şunu söylemek için yaratıldı: Hangi ideolojiye, aile yapısına veya dini inanca sahip olursak olalım, biz önce insanız. Ve diyaloğun çözemeyeceği hiçbir şey yoktur. Sadece bir araya gelip konuşmaya ihtiyacımız var, kesinlikle bir yol bulabiliriz. Düşüncelerimizi dansımızla ve eserdeki diyaloglarla ifade etmek istedik.

“Barış, birlik ve saygı demek”

S.K.: Ülkenizdeki barış durumu hakkında tek bir kelime söylemek isteseniz, barışı tek bir kelimeyle nasıl açıklarsınız?

S.V.: Bir ülke için barışın anlamını mı kastediyorsun?

S.K.: Evet.

M.V.: Tek bir kelimeyse, o zaman farklı kelimelerimiz olacak demektir. O kendi kelimesini söylesin, ben de bir kelime düşüneyim.

S.V.: Benim için o kelime saygı. Neden saygı diyorum; çünkü eğer diğer kişinin kültürüne, görüşlerine ve geleneklerine saygı duyarsanız birlikte yaşayabilirsiniz. Mutlaka onların yaptığını yapmak veya onların kültürüne geçmek zorunda değilsiniz. Kendi kültürünüz olur, onlar sizinkine saygı duyar, siz onlarınkine ve herkes bir arada var olabilir.

M.V.: Onun söylediklerine ek olarak; bugün dışarı çıktık ve bir şeye şahit olduk, işte bu yüzden benim kelimem birlik. Bir kiliseye gittik ve kilisenin içinde Müslümanları gördük, bizi çok hoş karşıladılar. Sonra camiye gittik ve oradakiler de çok mutluydu, bize sarıldılar; nereden geldiğimize veya kim olduğumuza bakmaksızın sadece arkadaşımız olmak istediler. Oradaki bir adam özellikle çok mutluydu, bu beni duygulandırdı. O an kendi kendimize dedik ki; eğer bu şekilde davranabilirsek, çok büyük bir birlik ve barış olur.

Köprüleri Kurmak dans gösterisinden, Foto: Elevatorz NG

S.K.: Bu projeyi yaratırken nasıl bir yolculuk geçirdiniz? Benim eserden anladığım kadarıyla, başından sonuna kadar daha huzurlu ve güzel yaşayabileceğimizi söylemeye çalıştınız. Sahnedeki konsantrasyonunuz çok iyiydi, belki biraz bundan bahsedersiniz?

M.V.: Eseri yaratma deneyimi ve tüm parça boyunca tempoyu ve karakteri korumak… Öncelikle tüm hayatımız boyunca, yani kardeş olduğumuz için her zaman birlikte olduğumuz gerçeğiyle başlayayım. Bu sahip olduğumuz bir avantajdı. Kavga eden, tartışan, birbirinin yüzünü bile görmeyen kardeşler olduğunu biliyorum ama biz birbirimizi sadece kardeşten öte, “bir” olarak görüyoruz. Bizi bir arada tutan ilk şey bu bağdı, bu yüzden eseri yaratmak çok daha kolaydı çünkü beraberdik. Nasıl akacağımıza dair ortak bir zihin yapımız var. İkinci olarak, oyundaki tempoyu korumak sonradan öğrendiğimiz bir şey değildi. Defalarca tekrar yapmamız gerekiyordu çünkü bir dansçıyı profesyonel yapan pratiktir. Herkes dans edebilir ama herkes profesyonel olamaz veya performans sergileyemez. Tekrarlanan pratikler ve izleyiciyle etkileşim bizim için önemliydi. İzleyicinin bize verdiği enerjiden beslendik. Bize pozitif enerji verdiklerinde sahnede moralimiz yükseldi ve bizi daha da ileriye taşıdı. Eserin ne ara bittiğini anlamadık bile.

S.K.: Eserinizde geleneksel kostümleriniz vardı. Neden bu karma dansın içinde geleneksel kostüm seçtiniz?

S.V.: Çünkü güzel. Bizim bir akımımız var, 2017’de başladık; o zamanlar “Trado-HipHop” diyorduk. Nedeni şu ki, kendimizi kültür elçileri olarak görüyoruz. Nijerya’da çok fazla dil var ve bazen yaşanan aksaklıkların nedenlerinden biri bu olsa da, aynı zamanda bizi dinamik kılan eşsiz faktörümüz de bu. Nijerya, bu kadar çok dile rağmen hala tek bir ülke olduğu için güzel. 66 yıldır tek ülke olarak kalmak övgüye değer bir şey. Bu kültürü dünyanın görmesi için tanıtma sorumluluğumuz olduğunu biliyoruz. Hip-hop meselesine gelince, dansa hip-hopçu olarak başladık ve sonra buna profesyonelce geleneksel dansları ekledik. Ama hip-hop’u bir kenara atamayız dedik çünkü hip-hop da bir kültürdür ve siyahilerin kültürüdür. Ama biz dünyadaki tüm kültürleri seviyoruz. “Geleneksel danslarımızı yapısını bozmadan nasıl harmanlayabiliriz?” dedik ve bunları bir akım olarak birleştirdik. Ancak bu yıl, 2026’da ismini “trado-pop” olarak değiştirdik. “Hip-hop” yerine “pop” dememizin nedeni, hip-hop’un bizim için kısıtlayıcı hale gelmesiydi. Sadece geleneksel danslar ve hip-hop ile sınırlı kalmak istemedik. Salsa, Afro-dans, Kizomba, Bachata gibi diğer stilleri de seviyoruz ve bunları sentezlemek istiyoruz. Bu yüzden ismini “popüler kültür”den yola çıkarak değiştirdik. Buradaki sabit unsur, gösterdiğimiz Nijerya geleneksel danslarıdır. Danslara bakarsanız bir kısımda biraz funk, locking yaptığımı fark edersiniz. O (Michael) da locking yaptı. Çok fazla hip-hop yapmadık ama hip-hop, çağdaş dans ve salsa altyapımızın olduğunu hissedebilirsiniz. Popüler kültürden bir şeyler serpiştirmeye çalıştık ve sonra sizin kültürünüzü de ekledik.

M.V.: Ve sonra Cida’yı ekledik.

S.V.: Evet, sonra cida’yı sahneye getirdik. Orada ifade etmeye çalıştığımız şey, dünyanın bir olduğu. Hareket evrensel bir dildir.

S.K.: Daha önce burada bulundunuz mu? Burada nasıl hissediyorsunuz?

M.V.: Daha önce böyle bir yerde bulunmadık. BAE’den emin değilim ama burası bizim için bir ilk ve kendimizi çok iyi karşılanmış hissediyoruz, ilgi harika. Tekrar gelmemi isterseniz tekrar tekrar gelirim çünkü burası Nijerya gibi hissettiriyor. Nijerya’ya gelirseniz biz de sizi çok iyi ağırlarız, size sevildiğinizi hissettiririz, buradaki karşılama da aynı şekilde çok sıcak. Burayı gerçekten sevdik.

S.K.: Çok teşekkür ederim.

Michael & Samson: Biz çok teşekkür ederiz.

Amed’de bir Filistinli dansçı: İktidar kimliğimizi nasıl şekillendiriyor?

Kurucusu olduğu dans grubu Shaden Dans Topluluğu, 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Tüyler” adıyla bir dans gösterisi sunan Filistinli dans sanatçısı Shaden Abu Elasal, Kürtlerin kültürlerine olan bağlılığından çok etkilendiğini belirtti. Abu Elasal’ın dans gösterisi, iktidarın beden ve kimlik üzerindeki etkilerini sorguluyor.

Shaden Dans Topluluğu’nun “Tüyler” dans gösterisinden, Foto: Amed Theater Fest

Diyarbakır’da bu sene düzenlenen 11. Amed Uluslararası Tiyatro Festivali’nin teması “Barış İçin Diyalog” olarak belirlendi. Belediyenin bünyesinde çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Şehir Tiyatrosu öncülüğünde gerçekleşen festival, 22 Nisan günü bir resepsiyonla başladı.

2 Mayıs tarihine kadar yani 10 gün sürece olan festivalde 19 ülkeden tiyatro topluluklarının katılımıyla pek çok tiyatro oyunu ve dans gösterimi seyirciyle buluşacak. Tiyatro ile ilgili çeşitli panel ve atölyeler düzenlenecek.

Sudan, Ukrayna, Suriye, Kürdistan Bölgesi gibi ülkelerin yanı sıra Filistin’den de Shaden Dans Topluluğu festivale katılan gruplar ve sanatçılar arasında yer alıyor. 25 Nisan tarihinde Çand Amed Büyük Salon’da seyirciyle buluşan ekibin projesinin adı “Feathers” (Tüyler).

Tanıtım bülteninde “Bilincimiz oluştuğunda, gerçekte ne kadar özgür olduğumuzu ve iktidarın pençesinden asla kurtulup kurtulamayacağımızı bilmediğimizi fark ederiz. Tüyler, iktidarın kimliğimizi nasıl şekillendirdiğini, güzellik ve iyilik algımızı nasıl etkilediğini ve bir insanı sevgiden nefrete nasıl sürüklediğini araştırıyor. Tüyler’de dört varlık bir araya gelir ve insan etkileşiminin karmaşıklığını ve yaşamlarını şekillendiren iktidar güçlerini ortaya koyan sahnelerde iç içe geçerler. Bu, biri baskın, diğeri itaatkar olan iki varlık arasındaki bir aşk hikayesinde somutlaşır. İtaatkar varlık, kendisinin ne olduğunu fark etmez” sözleriyle tanıtılan dans gösterisini, Filistin’de kadın bir dansçı olmayı ve festivali dans ve müzik sanatçısı Serhat Kural, topluluğun kurucusu Shahdan Ebu ile Niha+ için konuştu.

Merhaba Ms. Shaden. Amed’e hoş geldin. Filistinli bir koreograf ve dansçı olarak Uluslararası Tiyatro Festivalimize hoş geldin. Öncelikle şunu sormak istiyorum, Shaden Abu Elasal kimdir ve Shaden Dans Topluluğu nedir? Bize biraz kendinden bahseder misin?

Öncelikle burada olduğum için mutluyum, bu röportaj için teşekkürler Serhat. Ben Shaden Abu Elasal. Nasıra’da doğdum, Filistin’in kuzeyinde. Dans eğitimimi Kudüs’teki Müzik ve Dans Akademisi’nde tamamladım. Sonra Nasıra’ya geri döndüm ve dans üzerine projeler, eğitim programları kurmaya başladım. Bunun yanı sıra bağımsız bir koreograf olarak kendi eserlerimi üretmeye başladım. Yani bir yandan dans, bale ve çağdaş dans üzerine yoğunlaşan bir eğitim yolu, diğer yanda ise bir koreograf olarak kendimi geliştirme süreci vardı. 2016 yılında Nasıra’da 14-18 yaş arası gençler için bale ve çağdaş dans topluluğunu kurdum; orada dansı kendimizi, dünyayı ve karmaşık gerçekliğimizi anlamak için bir araç olarak kullandık. Teknik eğitimin yanı sıra, bedeni bir eğitim aracı olarak araştırdık. 2019’da ise Shaden Dans Topluluğu’nu kurdum. Bir dansçı olarak birçok projede yer alıp kendi eserlerimi sergiledikten sonra, artık sadece bir koreograf olmaya ve sahnede değil, sahne arkasında üretmeye karar verdim. Buna 2019’da başladım; toplulukta Filistinli dansçıların yanı sıra dünyanın dört bir yanından dansçılar var.

Soldan Sağa: Serhat Kural, Shaden Abu Elasal, Rugeş Kırıcı

“Filistin acı çekerken, sesimin güç çıkmasını istedim”

Filistin’de bir dansçı ve aynı zamanda bir kadın olmak ne demek? Bu konuda nasıl bir yolculuğun oldu?

1948 Nekbe’sinden bu yana uzun yıllardır baskı altında olan bir toplumda, Nekbe’nin üçüncü kuşağı olarak ve çok “sıcak” bir bölgede yaşayan bir Filistinli olarak… Çok zor, karmaşık ve güç bir durum bu. Her gün süren bir acı gibi. Bir kadın ve bir insan olarak benimsediğim değerlerin, beni ben yapan şeyleri oluşturduğunu söylemek istiyorum. Siyasi ve sosyal olarak çok aktif bir aileden geliyorum. Bu yüzden adalet, eşitlik ve insana saygı kavramları kimliğimin çok güçlü bir parçasıydı. Çocukluğumdan beri yaşadığımız dünya hakkında, kendim hakkında, bu durumda ne yapabileceğim ve etkimin ne olduğu hakkında kendime sorular soruyordum. Bunca yıl Filistinlilerin çektiği acıları görürken, sesimin olduğundan daha gür çıkmasını sağlayabilir miyim?

Bunu çok iyi anlayabiliyorum çünkü bizim hikayemiz de az çok Kürt dansçıların hikayesi de sizinkiyle aynı. Seninle ve grubunla tanıştığımda, performansınızı izlediğimde bir yanım çok mutlu oldu. Diğer yanım ise çok hassaslaştı çünkü panelinizi dinlediğimde, iktidarın bedeni nasıl etkileyebileceği üzerine bir koreografi oluşturduğunu söylemiştin. Birçok eser de bununla ilgili; çünkü denge değişkendir ve daha özgür olmak için kararlarımızı başkalarına bırakmak zorunda değiliz. Seni bu yüzden çok ama çok iyi anlayabiliyorum. Projeniz hakkında biraz bilgi verebilir misin, bize ne anlatmak istediniz?

Evet, bu aslında kim olduğumun, bu gerçeklik içinde bir insan olarak nasıl var olduğumun ve aynı zamanda hayatımdaki devrimci yanımın bir birleşimi. Genelde her şeyde farklı, yeni ve benzersiz olanı ararım. Bu yüzden sanatımda kurban olmak istemiyorum; ne gerçek hayatta ne de sanatımda. Dünyaya bir mesajı olan biriyle, yeni bir şeyler arayan bir sanatçı olmanın kombinasyonunu arıyorum. Otoritenin sanatımın nasıl olacağına karar vermesini istemiyorum. Gerçekliği kopyalamama konusunda çok hassasım. Gerçekliği alıyorum, onu kazmaya ve yeni bir şey yaratmaya başlıyorum. En büyük mutluluğum stüdyoya girip araştırmaya başladığım ve o anda daha önce görmediğim farklı bir şeyin yaratıldığı andır. Sanatın bana verdiği bu şaşkınlık hissi beni güçlü hissettiriyor ve bu güç, bu coğrafyada hayatta kalmamı sağlıyor. Yaratırken gücümü hissediyorum. Başkalarının benden istediği gibi değil, kendi istediğim gibi yaratırken gücümü hissediyorum. Bu, bir kadın, bir insan ve bir sanatçı olarak kim olduğumun birleşimidir. Umarım beni anlamışsınızdır.

“Kendimden bahsetmek benim için zor”

Bir sanatçı olarak Filistin’de yaşayan kadınlara cesaret verdiğini düşünüyor musun?

Bilmiyorum. Bildiğim tek şey…

Bu konuyu biraz açmak istiyorum; belki sana yardımcı olur. Eserlerinle ilgili iki video izledim, çok etkileyiciydi. İçinde birçok kadın dansçı gördüm, sanırım grubunuzda çok fazla kadın var. Sen bir şey yaratıyorsun ve onlar da seninle bir şeyler yapma fırsatı buluyor. Hem bir koreograf hem de bir kadın lider gibisin. Bu yüzden bunu sordum.

Kendimden bir lider olarak bahsetmek benim için zor. Çevremdeki insanları, daha önce yapılmamış bir şeyi yapabilecekleri konusunda olumlu yönde etkileyebildiğimi söyleyebilirim. Eğer araçları varsa, ısrar ederlerse, kendilerine inanırlarsa ve çok çalışırlarsa, sanırım onlar için bir örnek teşkil edebilirim. Çünkü bir Arap kadını olarak Dans Akademisi’nde okuyan ilk kişiydim. O zamanlar toplumumuzda “çağdaş dans” kelimesi yaygın değildi. Ama bu adımı attım çünkü bunu yapmak istiyordum. Geri dönüp orada bir şeyler yaratmak… Benim performanslarım sadece güzel görünen “şovlar” değil. Benim performansım farklıdır, yüzeysel değildir ve bunda ısrarcıyım. Ayrıca teknik ve sanatsal olarak çok yüksek düzeyde iyi bir okul kurmayı başardım. Bu yüzden, eğitim verdiğim ve bu grupta dans eden bu kadın öğrencilerin dünyayı, toplumun görmemizi istediği yerden farklı gördüklerini umuyorum. Bazılarının dansa devam etmesi ve şimdi koreograf olarak kendi yollarını çizmeleri beni mutlu ediyor. Umarım üzerlerinde olumlu bir etkim olmuştur.

Foto: Amed Theater Fest

“Festival çok güçlü”

Bu kadınlar için bir örnek olacağından eminim. Amed’deki deneyiminden konuşmak istiyorum. Amed ve performansınız hakkında neler hissediyorsun? Seyirci eserinizi nasıl karşıladı, eleştiriler nasıldı? Bu deneyimi bizimle paylaşır mısın?

Öncelikle, bu festival fikri panelleriyle ve performanslarıyla gerçekten çok güçlü ve önemli. Çünkü her zaman sesimizi kısmaya, bizi susturmaya yönelik bir çaba var. Bu festivalde, baskı altındaki insanlara ayağa kalkma, kendilerini ifade etme ve bu yerin sahip olduğu tüm o güzellikle kendilerini anlatma gücü veriliyor. İnsanlar çok nazik, çok cömert. Birçok festivale gittim ama bir kadının yönettiği bir festivalde olmak farklı, bunu söylemeliyim. Kendine has bir ruhu var. Kürt halkının kültürlerine olan bağlılığına, kendilerini sanatla ifade etme konusundaki ısrarlarına gerçekten hayran kaldım. Kültürlerini kaybetmiyorlar. Açılışı gördüğümde “Vay canına” dedim. İnsanların burada birbirine ne kadar bağlı olduğunu görüyorum. Kadın belediye başkanı figürü de çok benzersiz bir şey. Sanırım bundan öğreneceğim şeyler var.

Son sorum. Filistin toplumuna derin bir saygı duyduğumu söylemek istiyorum. Her zaman yanınızdayız. Koşulların çok zor olduğunu biliyorum. Ama dediğim gibi, birbirimize benziyoruz. Umarım Filistin yakında özgür olacak. Son olarak, bir çağdaş dansçı olarak Filistin’deki izleyiciyle nasıl bir ilişkin var?

Daha önce de söylediğim gibi, bu hem Nasıra hem Filistin’in kuzeyi hem de Batı Şeria için yeni bir şey. Ama insanlar meraklı. Performanslarımıza geliyorlar ve sorular soruyorlar. Bazen “anlamıyoruz” deseler de, iyi olan taraf şu ki insanlarla konuşuyoruz, bir diyalog kuruluyor. Son eserimiz olan Feathers (Tüyler), daha net bir dramaya ve karakterlere sahip olduğu için seyirci onunla önceki daha soyut çalışmalarıma göre daha fazla etkileşim kurdu. Bu tür eserlerin insanları size yakınlaştırdığını düşünüyorum. Bazen bu tarz performanslardan korkuyorlar çünkü onları analiz edecek araçlara sahip olmadıklarını düşünüyorlar. Ama onlara gidip konuştuğunuzda, açıkladığınızda ve “Sorun değil, bunu istediğiniz yere çekebilirsiniz” dediğinizde insanlar rahatlıyor. Rahatladıklarında hayal güçleri çalışıyor. Bu yüzden bir izleyici kitlemiz olduğu için mutluyum. Çok büyük değil ama giderek büyüyen bir kitle var.

Kesinlikle. Çok iyi anlıyorum çünkü biz de aynı süreçteyiz. İzleyici için daha anlaşılır olma yolunda aynı şekilde ilerliyoruz. Ama bir yanımız da daha soyut olmak istiyor. Bu bizim kaderimiz demek istemiyorum ama seyirciyle yakınlaşmak için bir dengeye ihtiyacımız var.

Kesinlikle. Ve seyircinin “üstünde” olmamanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü işimiz sahnede var oluyor ve bu seyirci olmadan bizim için hiçbir anlamı yok. Sanatçı olarak kendine sadık kalmakla seyircine sadık kalmak arasındaki o kombinasyon… Sanatsal vizyonumuzdan ödün vermeden bu dengeyi bulmalıyız.

Çok teşekkür ederim Shahdan.

Spas Serhat.

Aklın hayaletleri ya da “O”

“Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.”

“O” filminden bir kare

Baran Sarkisyan yazdı.

Stephen King’in “IT” romanından uyarlanarak iki bölümlük mini bir televizyon dizisi formatında 1990* yılında yayınlanmış, korku klasikleri içinde yerini almış bir yapım olan “O” aynı zamanda o yıllardan itibaren başlayan palyaço fobisinin nedenlerinden biri olarak gösterilir.

Filmde O veya Pennywise adıyla anılan palyaço, kurbanları dışında görünmezliği nedeniyle her ne kadar dünya dışı bir varlık olarak bahsedilse de gayet tabii dünyaya içkin, bireysel ve kolektif korkuların bilinçdışı yansımasıdır. Film gösteriminden sonra palyaço fobisinin oluşumu dahi bilinçdışı arzuların ve kaygıların simgesel bir nesneye aktarılmasının sonucudur.

Korkuyla Mücadele Etmek

Umut gibi korku da aklın hayaletlerini yaratır. O hayalet, bir kabus olarak ne kadar bastırılmaya veya unutulmaya çalışılsa da ne kadar çok mülk, kariyer, başarı elde edilse de hatta görülen hayaletleri “gerçek değil” deyip savuşturmaya çalışılsa da o korku veya hayalet, kişinin hayatını kontrol etmektedir; ta ki cesaretle onun karşısına çıkana dek, ta ki onla nasıl mücadele edileceğini öğrenene dek.

Küçük ve yoksul bir kasabada palyaço kılığında bir hayalet dolaşmaktadır, onu bir gören ya ölmektedir ya da ondan kaçmayı başarmaktadır. Öyle bir gizemdir ki kasabada ardı arkası kesilmeyen seri cinayetler sürecinde kimsenin ne sesi çıkmaktadır ne de bir karşı koyuş olmaktadır. Çünkü bu hayalet/canavar/pennywise, kurbanları haricinde görünmez olmasının yanı sıra toplumsaldır. Kasaba halkının korkularının, zaaflarının, kültürünün, kötülüklerinin bir temsili, üretimidir. Tıpkı bir diktatörün, bir seri katilin, bir tecavüzcünün aslında o toplumun ortalama reaktif arzularının vücut bulmuş, eyleme geçmiş olan kişisi gibi. Öte yandan hayalet kurbanlarının korkularına, travmalarına göre fiziksel forma girebildiğinden de aynı zamanda bireysel bir yapıdadır.

Çocukların kötülük karşısında birliği!

Filmde bu kasabada yaşamakta olan 7 çocuğun ortak özelliği, çeşitli nedenlerle dışlanmışlıklarıdır ve “sıradaki kurban” olacağı toplumsal konumları, zayıflıkları, mağduriyetleri, korkuları, kabusları nedeniyle malum olan bu yedi çocuk kasabada tehlike karşısında aslında çok doğal bir güdüyle bir araya gelerek bu birliklerinden aldıkları güçle hem kendilerini tehdit eden çetelerden korurlar hem de karşılarına çeşitli formlarda çıkmakta olan bu canavarın karşısına çıkmaya cesaret ederler. Fakat bu canavarın tam olarak neyin ürünü olduğu bilgisine sahip değildirler, dolayısıyla birlik olmalarının etkisiyle bu canavarı bir süreliğine etkisiz hale getirmeyi başaracak olsalar da nihai bir başarı değildir bu. Sadece çocukların oluşturduğu birlik kötülük karşısında ne kadar dirençli olabilir? Ki bu canavar salt kendi korkularının ürünü değilken, kendi şahsi korkularının dahi toplumsal bir altyapısı mevcutken.

Bu yedi çocuğun da birbiriyle yakın ve uzak pek çok toplumsal problemi vardır. Kimi babasını savaşta yitirmiş, bir baba yoksunluğu yaşamaktadır, kimi babası var olsa da baba şiddetine maruz kalmaktadır, kimi sırf siyahi olduğu için ötekileştiriliyordur, kimi kekeme olduğu için alaya alınıyordur, kimi annesinin esareti altında yaşamaktadır. Onları bir araya getiren bu mağduriyetleri, zayıflıkları ama her şeye rağmen bunlarla mücadele etme zorunluluğudur. Bu nedenle de kendi gruplarına “kaybedenler kulübü” demeyi uygun görüyorlarken aynı zamanda “şanslı yedili” demektedirler çünkü hayatlarını bu birliklerine ve cesaretlerine borçludurlar.

Korkunun Neden Bilgisine Sahip Olmak

Zupančič, Gerçeğin Etiği adlı kitabında her kaygının bir nesnesi olduğunu ironik bir hikayeyle anlatır:

“Bir hasta, yatağının altında bir timsahın saklandığı şikâyetiyle psikanaliste gelir. Birkaç seans boyunca psikanalist hastayı bunun kendi hayâl gücünün ürünü olduğuna ikna etmeye çalışır. Diğer bir deyişle, hastaya bunun tamamıyla ‘öznel’ bir duygu olduğuna ikna etmeye çalışır. Hasta, kendisini tedavi ettiğine inanan psikanaliste gitmeyi bırakır. Bir ay sonra, psikanalist hastayı tanıyan bir arkadaşına rastlar ve ona eski hastasının nasıl olduğunu sorar. Arkadaşı cevaplar: ‘Timsahın yediği arkadaştan mı bahsediyorsun?’ Öyküden alınacak ders ciddî biçimde Lacancıdır (Jacques Lacan): Eğer kaygının bir nesnesi olmadığı fikrinden yola çıkarsak, o zaman özneyi öldüren, onu ‘yiyen’ bu şeye ne diyeceğiz?”

Filme uyarlayacak olursak, kasabada Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.

Filmin iki etabı ve o iki etap arasındaki pasif süreci vardır. İlki, korkunun karşısına çıkma cesareti gösterme etabıdır. Korkunun görünür kısmının etkisini kırdıktan sonraki süreç ise birliğin çeşitli şehirlere dağılarak bireysel hayatlarını inşa etme ve bireysel olarak bastırma, yok sayma etabıdır. Son etap ise, tehlikenin tekrar ortaya çıkması ve bu korkunun neden bilgisine sahip olarak daha donanımlı bir şekilde ve yine birlik halinde karşısına çıkmaktır. Ve bu karşı çıkışta sadece sonuna kadar dirayetli olanlar yaşamayı hak edecektir. Bu iki etapta ortaya çıkan şey bireysel ve kolektif korkuların ürünleriyle mücadele edilebilir ancak nihai başarı elde edilemez, nihai zafer için o korkuların nedenlerini de bilmek ve esas o nedenleri yok etmek gerektiğidir.

İster kederimizin isterse öfkemizin hatta isterse sevincimizin olsun neden bilgisine sahip olmamak duygularımızın kolaylıkla manipüle edilmesini, hedefini şaşırmasını da beraberinde getireceğinden bize bazen salt duygu veya çaresizliğe bazen de sanrı veya halisünasyona neden olacaktır.

Adı bile olmayan bu varlıktan film boyunca “O” diye bahsedilir, bilinmez, tanınmazdır. Bilindiği takdirde kendini yok edecektir. Çünkü bize keder veren, baskılayan, sınırlayan bir şeyin neden bilgisine sahip olup onunla nasıl mücadele etmeyi öğrendiğimiz takdirde o şey bizde etkisini tümüyle yitirecektir. Ancak bu mücadele süreklilik gerektirmektedir. Karşımıza her an bu canavar bir tanrı, bir iktidar, bir hayalet olarak çıkmaktadır ve “korkmuş et”i çok sevmektedir.

*Film aynı zamanda aynı kitaptan 2017 ve 2019 yılında iki bölüm olarak Andres Muschietti tarafından da yeniden daha modern tekniklerle yorumlanmış ve uyarlanmıştır.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.