Zazacayı yaşatmaya çalışan bir Zelemele!

Kırmancki (Zazaca) müziğin usta isimlerinden Zelemele Mem, sekiz yıllık sessizliğini bozarak sahnelere geri döndü. 25 yıllık sanat yolculuğunda dilini ve kültürel hafızayı yaşatmayı misyon edinen sanatçı; sahnelere ara verme nedenlerini, Dêrsim sevdasını ve dijitalleşmenin anadildeki üretime sunabileceği fırsatları anlattı.

Zelemele

Bazı müzisyenler vardır yalnızca şarkı söylemezler, doğdukları coğrafyanın dilini ve hafızasını da geleceğe taşırlar. Kirmanckî (Zazaca) müziğin bilinen isimlerinden Zelemele Mem de (Mehmet Ali Güler) çeyrek asırlık sanat yolculuğunda üretimini bu doğrultuda şekillendirmiş müzisyenlerden biri.

Kirmancki’yi rock, caz ve çağdaş müzik tarzlarıyla buluşturan sanatçının, 1999’da yayımlanan ilk albümü Şêle ile başlayan müzik serüveni Ameyme (Geldik, 2002), Munzur O (2006), Dêsu Ra Doy’m (Duvarların Arkasında, 2010) ve Şeribana (2010) albümleriyle devam etti. Bu çalışmalar Kirmancki müziğin yeni tarz eserleri arasında gösterilirken, Zelemele Mem 2017’den sonra bir sessizliğe büründü.

Sekiz yıl süren bir aranın ardından, tekrar 1 Kasım 2025’te Almanya’nın Mainz kentinde konser veren Zelemele Mem, o günlerde yaptığı bir açıklamada, “Yeniden dinleyicilerimle bir araya gelmek benim için tarifsiz bir mutluluk. Yenilenmiş bir enerjiyle ve daha olgunlaşmış bir alt yapıyla dönüyorum” sözleriyle dönüşünü paylaşmıştı.

Zelemele’nin sahnelerden uzak kaldığı yıllarda müzik dünyası da değişti. Dijital platformlar dinleme alışkanlıklarını dönüştürüyor, yapay zeka müzik üretimine dair yeni tartışmaların kapısını aralıyor. Peki, Zelemele bu dönüşümü Kirmanckî açısından nasıl okuyor? Anadilde müzik üretmek bugün onun için ne ifade ediyor? Şarkılar, kültürel hafızayı yaşatmada hala nasıl bir rol üstleniyor?

25 yıllık müzik yolculuğunu, uzun bir aranın ardından yeniden sahneye dönüşünü ve üretim sürecini Zelemele Mem ile konuştuk.

Zelemele

“Oğlum, Bağırıp Çağırma!”dan “Zelemele”ye…

Sizinle özdeşleşen “Zelemele” adıyla başlayalım. Bu ismin hikayesini anlatabilir misiniz?

Aslında hikayesi oldukça eski. Uzun yıllar süren çekingenliğimi üniversite yıllarında üstümden attım. Kendi kendime, gizlice söylediğim şarkıları artık herkesin içinde söylemeye başladım.

Genellikle sevda kilamları söylüyordum, zaman zaman da ağıt… Ama gençliğin verdiği coşkuyla artık yalnızca yanık kilam okumak bana yetmez olmuştu. İçimde birikenleri dışarı vurmak istiyordum. Kimi zaman gırtlaktan söylüyor, kimi zaman da adeta haykırıyordum. Özellikle yaşıtlarım ve gençler bu tarzımı çok seviyordu. Şarkılarımı dinleyen üniversite arkadaşlarım, “Sen resmen rock yapıyorsun” diyorlardı. Bu yorumlar beni farklı müzik türlerini keşfetmeye yöneltti. Rock, pop ve caz gibi türleri dinlemeye, onlardan beslenmeye başladım. Böylece bugün beni tanımlayan müzikal çizginin temelleri o yıllarda atılmış oldu.

Yaşlıların bulunduğu ortamlarda yine daha çok ağıt ve kılam söylüyordum. Ama bazen kendimi tutamayıp yeni denemelerimi seslendirince, çoğu gülümseyerek karşılıyordu. “Nasıl buldunuz?” diye sorduğumda genellikle, “Lalao Zelemele meke!” yani “Oğlum, bağırıp çağırma!” diyorlardı.

Bir gün içlerinden bir amca bana, “Oxxx Memede’m Zelemela tu wesa” dedi. Türkçesiyle, “Ohhh Memed’im, senin bağırıp çağırman çok hoş.” İşte o an “Zelemele” ifadesinin tarzımı en iyi anlatan Kirmanckî isim olduğunu düşündüm. Böylece Zelemele önce tarzımın adı oldu, zamanla da sanatçı ismim haline geldi.

Sessizlik yılları ve geleceğe bırakılan not: “Welat Şireno”

2017’de sahneye çıkmama kararı aldınız. Neden böyle bir karar aldınız? Sahneye çıkmadığınız dönemde Zelemele’de neler değişti?

Hayallerim hep büyüktü. İmkansız gibi görünen hedeflerin peşinden gitmekten ve onlara ulaşmak için cesaret göstermekten hiçbir zaman vazgeçmedim. Ancak tüm çabalarıma rağmen hayallerimin önemli bir kısmını gerçekleştiremedim. Bunun en büyük nedenlerinden biri de toplumumuzun içinde bulunduğu koşullardı. Siyasal ve düşünsel bölünmüşlükler bu dönem olduğu gibi, o dönem de en büyük sorunlarımızdan biriydi.

Türkiye’de bazı konserlerimin ve kliplerimin yasaklanması elbette etkiledi. Ama açık konuşmak gerekirse, beni en çok yoran ve kıran şey, kendi toplumumun içinde karşılaştığım bahsettiğim bölünmüşlükten kaynaklanan engeller ve yasaklardı. Bu durum zamanla motivasyonumu çok düşürdü.

Bir diğer sorun da sanata ve kültüre verilen değerin yeterli düzeyde olmamasıydı. Çoğu etkinlik, kötü salonlarda, yetersiz ses ve ışık sistemleriyle düzenleniyordu. Organizasyonların odağı sanat değil, sadece salona kaç kişinin geldiğiydi. Sanatçılar için de adeta “çık, söyle ve in” mantığıyla işleyen bir düzen vardı. Üstelik kendi konserlerimizi organize etme konusunda da yeterince alan bulamıyorduk.

Bir süre sonra yaptığım işi sorgulamaya başladım. O noktada sahne hayatıma ara verme kararı aldım. Ancak müzikten uzaklaşmadım, üretime ara vermedim. Tam tersine, üretmeye daha fazla zaman ayırdım. Çocuk şarkıları yaptım; sevdayı, ülke özlemini anlatan pek çok yeni eser besteledim.

Bu sekiz yıllık süreç benim için ciddi bir muhasebe dönemi oldu. Geçmiş müzik yolculuğumu her yönüyle değerlendirdim. Ürettiğim eserleri yeniden dinledim, konser kayıtlarımı izledim. Kendime dışarıdan bakmaya çalışarak güçlü ve geliştirmem gereken yönlerimi daha net gördüm. Bu süreçte kendimi hem müzikal hem de kişisel anlamda daha fazla geliştirdiğimi söyleyebilirim.

“Üretmeye ara vermedim” dediniz. Bu sessizlik döneminde bestelediğiniz eserler arasında sizde en özel yeri olan şarkı hangisi ve neden?

Açıkçası bunu tek bir eserle sınırlandırmam çok zor. Tüm şarkılarımı derin duygularla yazdım. O yüzden “İşte en özel eserim bu” demem pek mümkün değil.

Ama illa seç diyorsanız, “Welat Şireno’nun (Vatan Şirindir)” bende biraz daha özel bir yerde durduğunu söyleyebilirim. Hem sözlerini hem de müziğini adeta ilmek ilmek işledim. Stüdyo sürecinde de büyük bir emek harcandı. Birbirinden değerli usta müzisyenler bu esere katkı sundu.

Bu şarkı benim için geleceğe bırakılmış bir not, bir mesaj… Bugün kaç kişinin dinlediği ya da anladığı benim için mesele değil. İnanıyorum ki 10 ya da 20 yıl sonra birileri bu eseri dinlediğinde, yıllar öncesinden kendisine bir mesaj bırakıldığını hissedecek.

Şu anda da stüdyo aşamasında olan, benim için çok kıymetli başka eserler var. Onları da aynı anlayışla, büyük bir sabır ve titizlikle hazırlıyorum. Sözlerinden bestesine, düzenlemesinden stüdyo kayıtlarına kadar her ayrıntı üzerinde uzun uzun çalışıyoruz. Bu süreçte fikirleriyle katkı sunan birkaç değerli dostum da var. Amacımız topluma ve gelecek kuşaklara kalıcı bir iz, anlamlı bir mesaj bırakabilmek.

Sekiz yıl aradan sonra 1 Kasım 2025’te Mainz’da yeniden dinleyicilerinizle buluştunuz. O akşam sahneye çıktığınızda neler hissettiniz?

Benim için 1 Kasım 2025, Zelemele’nin yeniden doğuşudur. Çünkü o gün sahneye yeni bir anlayış ve yeni hedeflerle yeniden çıktım. Bu yüzden bu yeni döneme de “Zelemele Reyna” yani “Yeniden Zelemele” adını verdim.

Elbette sahneye çıkmadan önce çok heyecanlıydım. Aklımdan, “Acaba insanlar beni hala hatırlıyor mu?”, “Salon dolacak mı?” gibi sorular geçiyordu. Uzun yıllar sonra yeniden sahneye çıkmanın verdiği doğal bir tedirginlik de vardı. “Sahnede nasıl durmalıyım, nasıl hareket etmeliyim?” diye kendi kendime düşündüğüm anlar oldu.

Ama bütün bunlardan daha önemli başka bir soru vardı benim için: “Dinleyicilerimle aynı duyguda buluşabilecek miyim?” Çünkü ben o akşam insanlara sadece bir konser vermek istemiyordum. Onlara, “Burada kültürel olarak özel bir an yaşayacağız. Bu yolculuğun bir parçası olmaya var mısınız?” duygusunu yaşatmak istiyordum. Benim için o gece sadece bir konser gecesi değildi, aynı zamanda kültürel bir buluşmaydı. Nitekim öyle de oldu. Sahneye çıktığım ilk andan son ana kadar heyecanım hiç dinmedi. Ama o gece hep birlikte çok özel bir şey yaşadık. Konser bittiğinde içimde kalan en güçlü duygu şuydu: “Biz hala buradayız. Hatta bundan sonra çok daha güzel işler yapacağız.”

“Dêrsim’i özgürlüğün beşiği olarak hayal ediyorum”

Dêrsim, şarkılarınızda çok güçlü bir biçimde hissediliyor. 2000’lerde ünlenen “Ameyme (Geldik)” parçası için “kutsal topraklarla yeniden buluşanların şarkısı” demiştiniz. Son eseriniz “Welat Şireno” da yine Dêrsim’le dolu. Dêrsim sizin için ne demek? Coğrafyası bir müzisyenin üretimini ne kadar şekillendirir?

Bir müzisyeni coğrafyası şekillendirir; hem ruhunu hem de sesini… Çocukluğunda dinlediği kılamlar, ağıtlar, duyduğu sesler; toprağının rüzgarı, dağları, insanları ve yaşanmışlıkları farkında olmadan müziğine siner. Sanatçı, en çok ait olduğu coğrafyanın dilini, duygusunu ve hafızasını eserlerine yansıtır. Söylediği her şarkıda doğduğu toprakların sesi vardır.

Ben de Dêrsim’in izlerini taşıyorum. Çünkü Dêrsim benim doğduğum yer. Annemi, babamı, atalarımı hissettiğim yer. Köklerimin olduğu, kendimi ait hissettiğim topraklar… Bu yüzden Dêrsim’e kötü hiçbir şeyi yakıştıramıyorum. Ben Dêrsim’i özgürlüğün, eşitliğin ve adaletin beşiği olarak hayal ediyorum. Bu değerlere inanan insanların toprağı, sığınağı olması gerektiğine inanıyorum.

Tabii yanlış anlaşılmasın. Bugünkü Dêrsim’den bahsetmiyorum. Dünyanın her yerinde olduğu gibi orada da kötülükler, haksızlıklar ve yanlışlar var. Ben daha çok geçmişimde taşıdığım ve gelecekte gerçekleşmesini hayal ettiğim Dêrsim’den söz ediyorum. Müziğimde de aslında bu hayali anlatmaya çalışıyorum. İnandığım değerleri, özlemlerimi ve umutlarımı şarkılarımla yaşatmak, o hayale küçük de olsa bir katkı sunabilmek istiyorum.

Şuna yürekten inanıyorum: Eğer birlik olabilir, aynı ideale inanabilir ve bunun için kararlılıkla çalışabilirsek bunu başarabiliriz. Atlantis nasıl “Kayıp Altın Ülke” olarak anlatılıyorsa, biz de bir gün Dêrsim’i yeniden “Altın Kale” haline getirebiliriz. Bütün umudum ve hayalim bu.

Şarkılarınızı Kirmanckî yazıyor ve seslendiriyorsunuz. Anadilinizde üretmek sizin için sanatsal bir tercih mi, yoksa kültürel bir sorumluluk mu?

Benim için bu ikisini birbirinden ayırmak çok zor. Evet, sanatsal bir tercih ama aynı zamanda güçlü bir kültürel sorumluluk.

Kirmanckî uzun yıllardır yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bir dil. 1938’den sonra başlayan ve özel yöntemlerle sürdürülen asimilasyon politikaları toplumumuz üzerinde çok derin izler bıraktı. Ben de bu süreçten etkilenen, anadilinden uzaklaşan insanlardan biriydim.

Bunun farkına vardığımda, buna karşı bir duruş sergilemem gerektiğine inandım. Önce kendi anadilimi yeniden öğrendim. Sonra da müziğin bir dili yaşatmanın ve insanlara ulaşmanın en güçlü araçlarından biri olduğunu gördüm. Özellikle Kirmanckî yazıyor ve söylüyorum. Amacım şunu göstermek: “Bu dille de güçlü eserler üretilebilir. Bu dil de bir sanat dili olmaya yeterlidir.”

Dünyadaki bütün diller insanlığın ortak zenginliğidir ve korumak gerekiyor. Kırmancki söz konusu olduğunda ise ayrıca ısrar ediyor, Kirmanckî üretiyorum. Bir dile, bir kültüre ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk hissediyorsanız, böyle yaparsınız. Benim yaptığım da bu.

“Kirmanckî yaşayacak, bunun için cesaret ve ısrar şart”

Kirmanckî’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Bu dilin yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılması için neler yapılmalı?

Kirmanckî-Zazakî birçok bölgede konuşulan bir dil. Dêrsim özelinde Kirmanckî konuşanları üç gruba ayırıyorum: Dêrsim’de yaşayanlar, Türkiye’nin başka şehirlerinde yaşayan Dêrsimliler ve Avrupa’da yaşayan Dêrsimliler.

Avrupa’daki Dêrsimlilerin anadillerine ilgisi daha yüksek. Bunun önemli nedenleri var. Avrupa’da Kırmancki konuşmak kimse için bir risk oluşturmuyor. Ayrıca insanların ekonomik ve gelecek kaygıları da görece daha az. Bu nedenle diasporada kimlik arayışı daha yoğun, anadile ilgi de artıyor.

Buna karşılık Türkiye’de, özellikle büyük şehirlerde ve Dêrsim’de yaşayan insanların farklı kaygıları ve korkuları var. Türkiye’de anadil, kültür ve kimlik alanındaki çalışmalara katılmak riskli. Bu nedenle insanlar kendilerini ve çocuklarını korumak için bilinçli ya da bilinçsiz şekilde dilden ve kimlikten uzaklaşabiliyor. Bugünkü sosyolojik tablo ne yazık ki böyle.

Bu tabloyu değiştirmek zorundayız. “Bu dil zaten ölüyor” ya da “Bu dil ne işimize yarayacak?” anlayışını kabul etmiyorum. Tam tersine, Kırmancki’nin yaşayacağına ve varlığını sürdüreceğine inanıyorum. Bunun için insanların cesaret göstermesi ve küçük de olsa bir yerden başlaması gerekiyor. Dil günlük yaşamda ve kamusal alanda ne kadar görünür olursa o kadar güçlenir.

Bu konuda çok önemsediğim bir çalışmadan söz etmek istiyorum. WhatsApp’ta “Kirmanckî” adlı bir kanal kurduk. İngilizceye ve Kirmanckî dilbilgisine hakim, ihraç edilmiş bir akademisyen arkadaşımız bu çalışmayı yürütüyor. Her gün birkaç kişiye Kırmancki cümleler gönderiyor. Biz de o cümleleri hem Kirmanckî hem de Türkçe seslendiriyoruz. Böylece kanalı takip edenler her gün yeni cümleler öğreniyor. Elbette zaman zaman yanlış kullanımlar da olabiliyor; bu çok doğal. Dil ancak bu şekilde, kullanıldıkça gelişir. Toplum bu sözcükleri benimseyip günlük yaşamda kullanmaya başlıyorsa o sözcük kalıyor. Ya da yerine daha farklı bir alternatif çıkıyor. Özcesi, dili öğrenmek ve yaygınlaştırmak için çok farklı araçlar geliştirebiliriz. Bunun gibi Avrupa’da ve Türkiye’de birbirinden bağımsız birçok çalışma yürütülüyor. İşte bu çalışmalar gelecekte oluşacak büyük bir dil hazinesinin bugünkü küçük birikimleridir. Bir gün insanlar Kirmanckî’yi öğrenmek ve günlük yaşamda kullanmak istediğinde, başvurabilecekleri çok sayıda materyal hazır olacak. Bu nedenle özellikle gençlerin bu çalışmalara aktif olarak katılması gerektiğini düşünüyorum.

Kirmanckî’nin bugün en güçlü nefes aldığı alanlardan biri müziktir. Müzik, insanların yüreğine dokunan en etkili araçlardan biri olduğu için dilimizin geleceğe taşınmasında çok önemli bir rol üstleniyor. Kirmanckî dilinde müzik yapmak isteyen gençlere şunu söylemek isterim: Kendi dilinizden vazgeçmeyin. Anadilinizde üretmekten korkmayın. Belki bu yol daha zor, belki daha az insana ulaşırsınız ama ürettiğiniz her eser dilimizin hafızasına bırakılmış bir izdir. Israrcı olun, sabırlı olun ve yılmayın. Bu dili üreterek yaşatın.

Dijital platformlar ve yapay zeka müzik üretimini hızla dönüştürüyor. Bu değişimi Kırmancki müzik açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet, dijital platformlar müzik dünyasını kökten değiştirdi. Eskiden bir sanatçının dinleyiciye ulaşabilmesi için televizyonlara, plak şirketlerine ya da büyük reklam bütçelerine ihtiyacı vardı. Bugün ise sosyal medya ve dijital müzik platformları sayesinde herkes ürettiği eseri dünyanın her yerine ulaştırma şansına sahip.

Bence bu, özellikle bizim gibi daha sınırlı imkanlara sahip sanatçılar ve dezavantajlı diller için önemli bir fırsat. Elbette yüksek bütçeler her zaman avantaj sağlayacaktır. Ayrıca yaygın konuşulan diller daha fazla görünür olacaktır. Ama ben şuna inanıyorum: Gerçekten iyi bir eser, doğru yöntemlerle tanıtıldığında hak ettiği yere mutlaka ulaşır. Bunun için de dijital dünyanın işleyişini, algoritmaları ve yeni iletişim biçimlerini iyi öğrenmemiz gerekiyor.

Yapay zeka konusunda da daha umutlu taraftayım. Evet, bu teknoloji müzik üretimini hızla dönüştürüyor ve bazı insanlar bunu bir tehdit olarak görüyor. Ben ise doğru kullanıldığında sanatçının üretimini destekleyen güçlü bir araç olabileceğine inanıyorum. Özellikle gençlerimize burada önemli bir görev düştüğünü düşünüyorum. Yapay zekaya, yazılıma ve yeni teknolojilere de hakim olmaları gerekiyor. Bu teknolojileri anadilimize hizmet eden araçlara dönüştürebiliriz. Kirmanckî dijital dünyada çok daha güçlü temsil edilmeli. Bunun yolu da onu doğru kullanmayı öğrenmekten geçiyor.

Son olarak, yeni sezonda dinleyicilerinizi hangi konserler ve projeler bekliyor?

Aslında üzerinde çalıştığım birçok proje var. Artık bunları hayata geçirmek için kurumsal bir destek beklemeyeceğim. Kendi imkanlarım ölçüsünde üretmeye ve projelerimi birer birer gerçekleştirmeye devam edeceğim.

Bu yaz, tamamlanmak üzere olanlarla birlikte altı yeni eserimi dinleyicilerimle buluşturacağım. Bazılarına klip de çekeceğiz. Konser tarafında ise Avrupa’da küçük bir turne planlıyorum. İlk konserimiz 26 Eylül 2026’da Frankfurt’taki Internationales Theater’da olacak. Uygun zamanda Türkiye’de de farklı şehirleri kapsayan bir konser serisi gerçekleştirmeyi hedefliyorum.

Bunun yanında, Bochum’daki Dersim Gemeinde e.V. bünyesinde kurduğum çocuk ve yetişkin korolarıyla çalışmalarımız da devam edecek. Üretmeye, paylaşmaya ve birlikte çoğalmaya devam edeceğiz.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.