“İletişim bolluğu içindeyiz, ancak yoğun ve derin değil, samimiyet içermiyor, birbirini anlayamayan, tamamlayamayan, hatta birbirini dinlemeyen sığlıkta. Bilgi bolluğu çağındayız, ancak temelsiz ve işlenmemiş, ‘okumuş cahiller’ çağı.”

Werner Herzog bu filmiyle açıkça şunu sormakta: Hayatımızın ne kadarı rollerden ibaret? Eğer ciddi olarak bunun üzerine düşünürsek korkunç sonuçlar elde ederiz. O bunu bir şirketin kiralanabilir dublörü üzerinden anlatıyor. Ama bizler zaten bunu çeşitli temsillerle ücretsiz, gönüllü ya da “zorunlu” rollerle icra etmekteyiz. Bunun nedenini de gösteriyor yönetmen: yalnızlık ve yabancılaşma.
Duyguların üretilemediği bireyselliklerde ve ilişkiselliklerde o duyguların suni de olsa üretip pazarlayan şirketler vardır. Bir kola şirketi bile kolayı mutluluk ve özgürlük imajlarıyla pazarlar. Gerçekliğin kopyasının şirketler tarafından üretilip pazarlanması ve bu imajların tüketilmesi. Şirket reklamlarında daima müşterilerin değerine dair atıflar ve özgürlük, mutluluk mesajları vardır. Bu şirketler sömürgeci olmalarına rağmen 8 Mart mesajları verirken bile görürüz. Müşterilerini sevdiklerini ilan etmektedirler. Çünkü potansiyel müşterileri kendilerini değersiz hissetmektedir. Böylece geçici bir tatmin sağlanmakta, ama eksiklik baki kalmakta, ki tekrar pazarlanabilir birşeyler üretilebilsin. Fakat şirket ile halk (şirket dilinde tüketiciler) arasında duygusal bir bağ kurulmaktadır korkunç bir şekilde. Kapitalizm, yalnızca eksiklik üzerinden üretimde bulunmaz, eksikliği üreten bir yapısı da vardır. Metaların, standartların, reklamların, vaatlerin üretimiyle yapay eksiklik sanısı üretir.
Yönetmen şirketlerin politikasını en açık ve çarpıcı göstergelerini sunan “Aile Saadeti” şirketi üzerinden anlatmakta. Aile Saadeti’nin gerçekten de Japonya’da faal bir şirket olduğu, kiralanabilir dublörlerle iş gördüğü biliniyor. Dublörler, şirkete başvurulduğunda ihtiyaca ve talebe göre bireylere, ailelelere belli süre için ve tabii belli ücret karşılığında dahil oluyor. Herzog, kurgusal bir belgesel olarak çektiği bu filmiyle şirketin hizmetlerine pek çok örnek veriyor.
Örneğin bir sahnede hayatının tek mutluluğunu piyangonun ona çıkması sırasında yaşamış bir kimse var. Yaşamı sadece o an duyumsamış. Piyangodan gelen parayı tekrar o mutluluğu yakalamak için binlerce kez bilet satın alarak harcamış, ancak talih bir daha ona gülmediğinden ona sahte de olsa “kazandınız” haberini verecek dublör kiralıyor. Sahte de olsa mutluluğu böylece duyumsuyor. Ama mesela sosyal medyada da buna benzer sahte mutluluklar üretmiyor muyuz? Kendimizi değersiz hissettiğimizde bir fotoğrafımızı paylaşıyor ve beğeni sayısı arttıkça mutlu oluyor, kendimizi değerli hissetmeye başlıyoruz…
Bir başka sahnede ünsüz olsa da kendisini sokakta yürürken fotoğraflayacak dublör kiralayan biri var. Kameralara poz verirken sokakta ünlü biri olduğu sanılacak ve birçok kimse onla birlikte kameranın kadrajına girmeye çalışacak, böylece internette bir fenomen olacak.

Uzun bir yola çıkmadan bu yolculuğu tek başına çok sıkıcı bulan bir kişi kendisine yol boyunca bir arkadaş kiralamaktadır. Bu yalnızlığın hangi boyutta olduğunu yeteri kadar göstermektedir.
Bu olayların dikkate değer noktası tarafların bunun tümüyle sahte olduğunu bilmesi ama daha önemlisi kiralayan kişinin esas ve öncelikli olarak kendisini kandırabilirmesidir. Dublör hayatlarına dahil olduklarında bu uyum-geçiş o kadar doğalmış gibi gerçekleşiyor ki, şirketin tüm koşulların zaten hazır olduğu bir yere pazar açtığını anlayabiliyor, şirketin de sadece buradan kar odaklı organizasyon sağladığını görüyoruz. Yani aslında şirketsiz de ilişkilerimiz zaten böyle yaşanmıyor mu? Eksikliğini duyumsadığımız bir şey üzerinden şu veya bu kişiyi veya nesneyi -mesleği dublörlük olmasa da- dahil ediyor ve tatmin olduktan sonra da bu ilişkiyi sona erdiriyoruz. Çağımızın insanı, kendini de çevresini de kolaylıkla kandırabilmektedir, yaşamını ancak böyle sürdürebileceği fikrindendir çünkü. Ne muazzam saadetler üretiliyor buradan. Ama boşluk da baki kalıyor. Oruç Aruoba’nın da ifade ettiği gibi: “boşluğa düşmeyiz, çünkü zaten boşluktayızdır.”
Feurbach bunu çok daha önce sezmişti: “Çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir.”

Ancak filmde bu durumda kırılma yaratacak bir olay da yaşanacaktır.
Rollere dayalı bu sahte ilişkiler, dublör ile babası rolünü oynadığı 12 yaşındaki kız çocuğu arasındaki ilişkide bozulmaya başlıyor. Çünkü aralarındaki ilişkide gerçek bir sevgi doğuyor, ancak şirketin politikasında sevgiye yer yok. Dublör mesleğini ve yaşamını sorgulamaya başlamaktadır böylece. Bu bir umuttur. Bilge Karasu’nun dediği gibi “sevmeyi öğrendiğin gün, eksiğin kalmayacak.”

Herzog bu filmiyle Japonya gibi geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir ülkede gerçek bir şirket üzerinden rollere dayalı günümüz ilişkilerini sorunsallaştırmaktadır.
İletişim bolluğu içindeyiz, ancak yoğun ve derin değil, samimiyet içermiyor, birbirini anlayamayan, tamamlayamayan, hatta birbirini dinlemeyen sığlıkta.

Bilgi bolluğu çağındayız, ancak temelsiz ve işlenmemiş; ‘okumuş cahiller’ çağı.
Kalabalık bir dünyadayız, ancak kalabalık yalnızlıklar.
Bu boşluklar da temsillerle, rollerle ve robotlarla doldurulmakta ve sahte saadetler sağlamaktadır.
Filmin Künyesi:
Yönetmen: Werner Herzog
Filmin adı: Family Romance LLC.
Yıl: 2019
Ülke: Japonya




