Leyleğin Çocukları

Tony Gatlif’in yazıp yönettiği Leyleğin Çocukları, yaralı bir leyleği filme baş karakter ve Paris’te yaşamakta olan üç genci de o leyleğin çocukları olarak yerleştirir. Çünkü, hepimiz yaralanmış göçebe bir leyleğin yerleşik asimile çocuklarıyız.

Otto, işsiz bir genç olarak annesiyle birlikte yaşamakta, geçimini trenlerde gazete satarak sürdürmektedir. Trenlerde gazete satarken tanıştığı Launa ise bir kuaför olarak işe sürekli geç kalmasıyla patronunda ticari kaygılar uyandıran ama kısa süre sonra işsizlerin isyankar birliğine katılacak bir çılgındır. Yine Paris’te ailesiyle birlikte yaşamakta olan Ali ise, asimile olmuş ailesiyle yaşayan bir genç olarak o da kısa sürede asimile olmayı reddetmesi nedeniyle babası tarafından kovulacak bir entelektüeldir. Bu üç karakteri bir araya getirecek koşul ise müesses nizamda aileleri, patronları tarafından verilen rol ve görevlerden istifa etmeleri olacaktır.

Kaybedeceği birşeyleri olmadan yola çıkan bu üç genç tam olarak bir yerden başlamadan ve bir yere varmadan da yolda oluşun mümkünatını ve seyrini sunacaklardır.

Filmde Otto’nun işsizliği özellikle vurgulanır. İşsizliğin günümüz koşullarında işe yaramazlıkla ve adeta vebayla eş görülmesine karşılık övgüyle, gururla öne çıkarılır. İşsiz Otto, daima bir başkasına muhtaç olarak yaşamını sürdüren olarak değil, işsizliğini -tıpkı Launa gibi, bir protestoya, düzen karşıtlığına dönüştürür.

Sisteme alaycı bakış

Filmde yasa ve devlet bir eve haciz için gelen polis ve mübaşirin temsilliğinde uzatmaya hiç gerek görülmeden kısaca tanımlanır. Disiplin ve denetim toplumunun ciddi, gergin, duygusuz yüzünün mekanizması bir takım anarşist çekiç darbeleriyle gevşetilip gülünçleştirilir. Verili düzene karşı üç işsiz genç tarafından düzensiz bir ayaklanma başlatılmadan evvel iş sahibi olmadan ve düzene ayak uydurmanın sıkıntı, stres ve mutsuzluk ürettiğinin altı çizilir. Böylece film bir bakıma aylaklığa övgüdür. Ancak bu aylaklığın ilkesi eylemsizlik değildir, farkı yaratan eylem olduğundan ve fark olumlandığından meta, sömürü ve yabancılaşma üretmeyen eylemdir.

Egemenin tekrarı papağanlar

Anarşist etikte hırsızlık mutlak kötülüğü değil, ihtiyaç için -kibarlık gerektirme–, ödünç almaya dönüşür: silah bir katliamı değil işsizliği sembolize eden, ücretle açılan kilidi kıran bir araca; leyleklerin göçebeliği özgürlük, papağanların sahiplerini tekrarlaması ve leyleği yaralayan avcılar faşizm sembolüne dönüşür. Papağanların faşistlerle sembolize edilmesi sahiplerini tekrar etmesidir. “Yabancılar evine!”, “Pis Araplar” diye sahibinin sesi olarak öten papağanın yeri ve sonu elbette Launa’nın naçizane katkılarıyla kafesiyle birlikte bir çöp kutusu olacaktır; tüm faşistler tarihin çöplüğüne, demektir bu.

Sınırlar leylekler için bile var

Filmin esas karakteri olan Muhammed adı verilen leylek aslında kendi doğası içinde seyrini süren, burjuva sınırları bilmeyen, çocukken bizi dünyaya getirdiğine inandırıldığımız özgür bir kuştur. Ancak Fransa üzerinde göç yolunda iken bir avcı tarafından yaralanması doğasını sekteye uğratır. Avcı için faşist denir, bir özgürlük sembolüne dönüşen leylek tüm göçebe ruhlar ve göçmenler nezdinde yaralanmıştır. Haritasız, amaçsız bir şekilde kendilerini tesadüfi karşılaşmalara bırakmış üç genç, çalıntı/ödünç araçlarında seyir halindeyken leylekle karşılaşır ve bu leyleğin yaralarının sardıktan sonra göçüne kaçak yollardan ulaştırma amacı edinirler. Avcı/faşistlerden dolayı leyleklerin dahi sınırlara takıldığı, yaralandığı bu dünyada insanların özgürlüğü ne durumdadır?

Göçmenleri, -ister politik, ister ekonomik veya eğitim gerekçesiyle olsun, çağımızda bekleyen seçenekler sınırlıdır; ya daimi hissedilecek bir baskı olarak köklü bir entegrasyon ve asimilasyon ki bu daimi bir maskeyle dolaşmak anlamına gelir, ya da aksi takdirde yok sayılma ve geri gönderilme tehdidi.

Filmde de göç olgusu tartışılırken günümüzün asimilasyonun görece hafif şiddetlisi olan entegrasyon/uyum sağlama olgusu “uyum sağlayacağımız şey ya hastalıklıysa?” izlenimiyle sorunsallaştırılır.

Laura’nın duvara spreyle “yakın, yıkın” diye yazmasıyla başlatılan düşük dozlu şiddet eylemleri, asimilasyon ve sömürü baskısı karşısında –Fanon’un bakış açısından bakmak gerekirse, bireyler düzeyinde arındırıcı bir güç, bir özgüven kazancı olarak gösterilir.

Che Guevara, Guy Debord ve sömürgecilik karşıtı yazarların kitaplarını sürekli okuyan, burjuva sinemasından nefret eden Ali karakteri üzerinden göçmen kişilik algısı dağıtılır. Ali, bir göçmen olarak sömürü ve asimilasyonun ne olduğunu bilen ve buna başkaldıran bir eylem içindedir.

Filmde yer yer karakterlerin kamerayla tartıştığı, kaçtığı ve doğrudan seyirciye sesleneneceği sahneler de olacaktır. Sinemanın genel akımda temsil ve yabancılaşma üreten yapısına da bir darbedir bu. Temsil, gösteri ve metalaşma üzerinden eğlence üreten endüstriyel sinema hem teknik hem de senaryo üzerinden bozguna uğratılır.

Film göçebeliğe yapılan vurgular üzerinden rengarenk neşe dolu bir çingene havası olarak da okunabilir, gevşek bir saygı duruşu olarak da.

*Film 22 yaşındayken bir kamyonun altında Fas’tan Fransa’ya geçen Cezayirli Muhammed’e adanmıştır.

Filmin Künyesi:
Yönetmen: Tony Gatlif
Senaryo: Tony Gatlif
Gösterim yılı: 1999
Filmin adı: Leyleğin Çocukları (Je Suis ne d’une Cicogne)

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.