Öcalan’ın hayatı beyazperdede

Grafik roman yazarı Sean Michael Wilson’ın otobiyografik eserinden uyarlanan ve kitapla aynı adı taşıyan “Özgürlük Kazanacak” film, Öcalan’ın çocukluk yıllarından başlayarak PKK’nin ortaya çıkışını ve bugüne uzanan süreci konu alıyor.

Abdullah Öcalan’ın yaşamını, fikirlerini ve mücadelesini konu alan “Özgürlük Kazanacak (Freedom Shall Prevail)” adlı çizgi roman, bu kez animasyon filmi olarak izleyiciyle buluştu. Meyman Yayınları tarafından iki yıl önce 4 Nisan’da Avrupa’da okuyucuyla buluşturulan eser, sinemaya uyarlandı. Film, dün Londra’da gösterildi.

Grafik roman yazarı Sean Michael Wilson’ın otobiyografik eserinden uyarlanan ve kitapla aynı adı taşıyan “Özgürlük Kazanacak” filminin yönetmenliğini ve yapımcılığını İlham Bakır üstlendi. Türkiye’de 2016 yılından sonra yayılan Kanun Hükmünde Kararnameler nedeniyle Cigerxwîn Kültür ve Sanat Akademisi’nden ihraç edilen sinema eğitmeni Bakır, İngiltere’de mülteci olarak yaşamını sürdürüyor. Avrupa’da günlük yayımlanan Yeni Politika gazetesinde ve Türkiye’deki Yeni Yaşam gazetesinde haftalık köşe yazarlığı yapan Bakır’ın “Anne: Sınırı Geçtin” adlı belgeseli, Ekim 2019’da düzenlenen 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamındaki Antalya Film Forumu’nun “Work in Progress” kategorisinde ödüle layık görülmüştü.

Öcalan’ı anlatan ilk animasyon film

“Özgürlük Kazanacak” adlı animasyon filmi, Öcalan’ı ve mücadelesini beyazperdeye taşıyan ilk yapım olma özelliğini taşıyor. Kürt Toplum Merkezi’nin desteğiyle Londra’daki Rio Sineması’nda dün gerçekleştirilen gösterimle, film izleyicilerle buluştu. Bir saat uzunluğundaki, İngilizce altyazılı Türkçe animasyon, Öcalan’ın çocukluk yıllarından başlayarak PKK’nin ortaya çıkışını ve bugüne uzanan süreci konu alıyor.

Yönetmen İlham Bakır film sonrası izleyicilerle bir söyleşi gerçekleştirdi. Animasyon film fikrinin nasıl ortaya çıktığını anlatan Bakır, “Çizgi romanın yazarı Sean Wilson, kitap tanıtımı için Londra’ya geldiğinde kendisiyle tanışıp sohbet ettim. Kitabın animasyonunu yapma fikri o sohbette gelişti” dedi. Belgesel yönetmenliği yaptığını, daha önce animasyon film deneyimi olmadığını da belirten Bakır, eksiklikler konusunda izleyicilerin hoşgörüsüne sığındığını söyledi.

Bakır, filme emeği geçen Gulan Mori, Rodi Mazyar, Saman Hesenpour ve Mehdi Ahmedipurian’a teşekkür ederek, Kürt sanatçıların Kürdistan’daki gerçekliğe daha fazla ışık tutması gerektiğini vurguladı. Bakır ayrıca, “Kürtlerin savaş değil barış istediğini sanat çalışmalarıyla daha fazla anlatmak bizlerin görevi” dedi.

Kürtler’in yanı sıra başka halklardan izleyiciler vardı

Filmi Kürt izleyicilerin yanı sıra başka halklardan insanlar da izledi. Gazeteci Hilal Seven, animasyonun Öcalan şahsında Türkiye’deki Kürtlerin mücadelesini anlattığını belirterek, yapımın Öcalan’a yönelik devletin oluşturduğu yargıyı kıracak önemli bir çalışma olduğunu ifade etti. Seven, filmde zaman zaman kullanılan flashback tekniğiyle geçmişe dönüşlerin anlatımı güçlendirdiğini ve bunu etkileyici bulduğunu dile getirdi.

İtalyan izleyici Arianna Lucanta ise filmle ilgili görüşlerini şöyle dile getirdi: “Öcalan’ın doğayla kurduğu bağın devrimci yürüyüşüne etkisi oldukça ilgi çekiciydi. Bir diğer dikkat çeken nokta, annesinin Öcalan’ı onuru için kavga etmeye zorlamadaki rolüydü. Bu, Öcalan’ın Kürtlerin özgürlüğü için mücadele etme itkisini kadından aldığı anlamına geliyor. Öcalan’ın Kürt özgürlük mücadelesinde kadınların özgürlük mücadelesini öncelemesi bence en dikkat çekici nokta.”

Gulê Asme ise çizgi romanı okumayıp önce animasyonu izleyen biri olarak filmi oldukça bilgilendirici bulduğunu, ancak bazı bilgilerin fazla olmasının sonlara doğru izleyicide zaman zaman kopmaya neden olduğunu söyledi. Seslendirmeleri de eleştiren Asme, “Seslendirmeler bana doğal gelmedi, daha iyi olabilirdi” dedi.

Siyah Adalet Beyaz Maske: “Öldürme Zamanı”

Yapısal ırkçılığın gölgesinde adaletin nasıl işlediğini anlatan “Öldürme Zamanı” adlı film, siyahi bir babanın kendi adaletini sağlamasının ardından yargılanma sürecini ve “beyaz adalet” in çelişkilerini gözler önüne seriyor.

Baran Sarkisyan yazdı.

John Grisham’ın “Adalete Susayanlar” ismiyle Türkçeye çevrilen romanından uyarlanan film, siyahi bir babanın kızına tecavüz eden beyazlara karşı uyguladığı kendi adaletini ve akabinde beyaz adalet tarafından yargılanmasını konu ediniyor.

Amerika’nın güneyinde yer alan Mississippi adlı kasabada sıcak bir yaz günü serseri olarak karikatürize edilmiş iki genç beyaz arabalarıyla seyir halinde iken orman yolunda elinde poşetlerle evine doğru yürümekte olan 10 yaşlarındaki siyahi bir kız çocuğuna, beyaz olmanın üstünlük kompleksi ve konforuyla tecavüz eder. Artık canlılık belirtisi göstermediği için de öldü sanılarak yollarına devam ederler.

Bir mahkeme dramasıyla devam edecek film, beklenenin aksine iki beyazın yargılanmasıyla işlenmeyecektir. Çünkü klasiktir, defalarca kez kanıtlanmış ve gösterilmiştir ki beyazlar herhangi bir gerekçeyle pek çok kanıta rağmen serbest bırakılacak veya ödül sayılacak bir cezaya çarptırılarak düzen olduğu gibi devam edecektir. Baba, mahkeme günü iki beyazın cezasını kendisi verecektir. Dolayısıyla film, çok daha fazla gösterge sunarak tümüyle babanın yargılanmasıyla sürecektir.

Her şeyden evvel iki beyazın siyahi bir kız çocuğuna tecavüz etmesi 1996 yapımlı bu filmin özellikle Amerika’nın bu dönemleri düşünüldüğünde nadir rastlanan yahut salt faillerle ilgili bir vaka olmadığını belirtmek gerekir. Evet, siyahiler o dönemlerde de polis, avukat olabilmektedir. Tıpkı Kürtlerin Türkiye’de polis, avukat, siyasetçi olabilmesi ama aynı zamanda ırkçılığa her gün maruz kalmaları gibi. Yapısal ırkçılığın çözülmediği düzenlerde bu tür vakalar münferit olarak ele alınamayacağından mahkemeler dahil olmak üzere iktidar kurumları beyaz düzenin tarafındadır.

Filmde adalet başlığı altında dağıtılan rollere de bakmak gerekir: Tecavüze uğrayan çocuk siyah, katil ilan edilen baba siyah, perişan edilen aile siyah. Buna karşılık avukat bir beyaz, hakim bir beyaz, jüri üyelerinin hepsi beyaz, tecavüzcülerin ikisi de beyaz, kızına tecavüz edenlere değil de onları öldüren babaya öfkeli halk beyaz.

Birhan Keskin’in Öteki şiirinde dediği gibi;

“Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz,

Onlar aşağıda siyah kalacak!”

Siyahi babanın avukat olarak beyaz avukat seçmesi de özel bir nedenledir. Bir siyahın siyahı savunmasının beyaz düzende sonucu bellidir, ancak bir beyazın bir siyahı savunması toplumsal alanda bir çatlak yaratabilir. Bu öyle bir çatlaktır ki, beyaz düzenin yeraltı paramiliter güçleri, beyaz avukatın üzerinde kuracakları baskı ve tehditle o çatlak derhal sıvanmaya çalışılacaktır. Ne de olsa bir siyahı savunan bir beyaz avukat, beyaz düzenin kodlarınca bir haindir. Bir avukat olarak da olsa vicdandan, haktan, adaletten, asıl önemlisi bir siyahiden yana olmanın bedelini ödeyecektir.

Siyahi babanın özellikle bir beyaz avukatı seçmesinin diğer nedeni ise beyazların dilinden ancak bir başka beyaz anlayabilir, dolayısıyla beyaz düzene karşı bir siyahı ancak bir beyaz savunabilir düşüncesinden dolayıdır. Peki nasıl?

Avukatın savunması politik bir savunma olmayacaktır ama mahkeme boyunca yapacağı savunmalar üzerinden seyirciye yapısal ırkçılığın temel taşlarından bir kaçını göstermiş olacaktır.

İlk savunma stratejisi, müvekkilinin akıl sağlığının yerinde olmadığını kanıtlamak üzerine kurulacaktır. Deliliğin tanımı şudur: “Doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemeyen, yaptığının sonuçlarını hesap edemeyen kimse.”. Yani, ancak bir deli, özellikle siyah bir deli adaleti kendi sağlamak üzere devletin hukuk düzenini tehdit edebilir, bozabilir. Akıl sağlığı yerinde olan bir kimse ise bu durumda haklı veya haksız olsun ancak mahkemenin kararına saygı duyandır. Ancak beyaz düzende siyahi bir sanık için bu savunmanın anlaşılır bir yanı yoktur. Çünkü düzeni bir beyaz ile bir siyahın tehdit etmesi arasında yapısal bir fark vardır. Bir beyazın düzeni tehdit etmesi akıl sağlığıyla ilgili bir problem olarak tanımlanabilir, cezadan indirime ve muafa gidilebilir fakat bir siyahın -akıl sağlığı yerinde olsun veya olmasın- düzeni tehdit etmesi, siyahilerin hak ve hukukları çiğnenerek kurulmuş düzen için ciddi bir tehdit oluşturur. Baba, kızının tecavüze uğradıktan sonra geçirdiği sinir kriziyle doğru ve yanlışı ayırt edemez konuma gelip gelmemesi de önemli değildir. Doğruyu yanlışı, iyiyi ve kötüyü devletin kendisi belirlediğinden kimin akıllı, kimin deli olduğuna karar verecek de devletin kendisi olacaktır. Dolayısıyla bu savunma işe yaramayacaktır.

Avukatın diğer stratejisi ise jürinin tümünün beyaz olsa da onların gönüllerini fethetmek üzerine kurulacaktır. Peki nasıl? Jüriye dönerek siyahi kızın ve babası da dahil tüm ailesinin nasıl perişan olduğu üzerine yapacağı duygusal konuşma jüriyi babanın ağır tahrikten dolayı esas mağdur kişisi olduğuna ikna yetmeye yetecek midir? Beyazlar topluluğu için “adaleti kendi sağlayan asi bir siyah” yerine “perişan olmuş mağdur bir siyah” daha tercih edilir değil midir?

Yapısal ırkçılığın kilit noktası da tam buradadır. Zulmedebileceği veya acıyabileceği bir öteki. Hakkını arayan, hakkı olan, güçlü, asi siyahlar değil, toplumsal ve kurumsal tüm kılcal damarlara değin yediden yetmişe gözü dönmüş bir canavar yahut acıyacağı zavallı bir mağdur ötekiler personası yaratmak. Yapısal ırkçılık da bu iki uçlu değnekte işlerlik kazanır. Ya onu acıyacağı, bazen de affedeceği bir kişiliğe ya da onu terörize ederek hiddetini gösterebileceği hapsedebileceği, işkence yapabileceği, baskılayabileceği, öldürebileceği kişiliğe dönüştürmek. Tanrı nasıl ki kullarına merhametlidir, beyazlar da siyahilerine bazen merhametli olabilir. Öte yandan verili düzen ister Amerika’nın, ister Avrupa’nın isterse de Türkiye’nin “siyahi”si olsun her aksaklığın faturasını çıkaracağı günah keçilerini yaratmış olur.

Filmin özelinde her şeyden öte avukatın jüriye dönerek siyahi kızın uğradığı tecavüzün tüm ayrıntılarını duygusal tonda anlatarak yaptığı konuşmayı “Bu kız ya sizin kızın olsaydı?” diye bitirmesi ise altın vuruş değerinde olacaktır. Çünkü her şey tamam, evet, beyazlar siyahi bir babaya acıyabilir, affedebilir ama beyaz bir kız çocuğunun tecavüze uğraması mı? Bu bir dehşettir. Bu kabul edilemezdir. Üzerine dahi düşünülemezdir. Jüri üyelerinin bu anda gözlerine yansıyan panik empatinin değil tam da yapısal ırkçılığın ışıltısıdır.

Adalet siyahi bir eylemle vücut bulmuş ancak beyaz maskeyle gizlenmiştir.

“Öldürme Zamanı” adlı filmin afişi

Filmin Künyesi:

Orjinal Adı: A Time To Kill (Öldürme Zamanı)

Yönetmen: Joel Schumacher

Senaryo: Akiva Goldsman, John Grisham

Ülke: ABD

Vizyon tarihi: 1996

Filistin direnişinin sesi aramızdan ayrıldı

Lübnan İç Savaşı’nın gölgesindeki müziği siyasi ve kültürel hafızada derin bir iz bırakan Lübnanlı sanatçı Ahmad Kaabour vefat etti.

Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın “Ounadikom” (Size sesleniyorum) adlı şiirini besteleyen Lübnanlı müzisyen, besteci ve oyuncu Ahmad Kaabour, ailesinin perşembe günü yaptığı açıklamaya göre vefat etti.

Babası Lübnan’ın ilk kemancılarından “Mahmoud Al Rashidi” olan Kaabour, 1955 yılında Beyrut’ta doğmuştu. 1975’te Lübnan İç Savaşı’nın patlak verdiği dönemde, sürekli saldırı altında olan Beyrut gibi bir şehirde, Filistinli şair Tawfiq Ziad’ın şiirinden “Ounadikom”u besteledi ve seslendirdi.

1978’de Lübnan Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Tiyatro Bölümü’ne katıldı ve tiyatro diplomasıyla mezun oldu.

Kaabour, İç Savaş sırasında kendi vatandaşlarına destek olmak için halk komiteleri kurdu. Dünyaya en kalıcı mirası olan “Ounadikom”u armağan ettiği bu direniş ortamında, “Bana Mülteci Dediler” (They Called Me a Refugee), “Batı Şeria’nın Nabzı” (Pulse of the West Bank) ve “Ey Toprağın Aşıkları, Öne Çıkın” (O Lovers of the Land, Come Forth) gibi şarkıları, savaş ve yerinden edilmenin mağdurlarının direnişine ses verdi.

Kaabour, sanat kariyerinde Filistin davasına dair eserler üretmekten vazgeçmedi.

Müzikal, sinematik ve teatral gösterileri

1975 yılından itibaren Ahmad Kaabour, kültür, eğitim ve sosyal komiteler bünyesinde yüzlerce konser ve tiyatro gösterisini hayata geçirdi. Ayrıca “Lübnan Kukla Tiyatrosu” (Lebanese Puppet Theatre) gibi çocuk tiyatrosu çalışmalarıyla da tanınmaktadır. Kaabour, oyunculuk kariyerinde “Carlos” filminde Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin (FHKC) liderlerinden Wadih Haddad’ı canlandırmasıyla öne çıkmıştır.

Kaabour’un websitesindeki bilgilere göre, Beiteddine Festivali, Anjar, Beyrut dahil olmak üzere birçok yerli ve uluslararası festivalde müzikal gösteriler sergilemiştir. Ayrıca Future TV gibi programlarda da performanslar sergilemiştir.

Son zamanlarda, 2023’te Beyrut Arap Üniversitesi’nde “Gazze’nin Çocuklarına Barış” (Peace to the Children of Gaza) ve 2025’te Al Balad Tiyatrosu’nda “Gazze’nin Direniş Sesleri” (Gaza’s Sounds of Resistance) adlı konserler de vermiştir.

Kaabour’un eserleri; direniş, Filistin trajedisi, zorla yerinden edilme, savaş, sürgün, kimlik ve kayıp gibi temaları ele alırken nesiller boyu süren yas ve direniş duygusunu hâlâ yansıtmaya devam ediyor.

Tiyatro Günü’ünde Kürt tiyatrosu ne durumda?

Berfin Emektar, Kürt tiyatrosunun performansına rağmen görünürlük sorunu olduğunu belirtiyor. Mîrza Metin ise Kürt tiyatrosuna dair sorunları ve çözüm önerilerini dile getiriyor.

Bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü. Dünyanın her yerinde tiyatro grupları ve tiyatrocular bu günü kutluyor ve kendi sorunlarına dikkat çekmek için çeşitli açıklamalar yapıyorlar. Kürt tiyatro grupları ve tiyatrocuları da meslektaşları gibi her sene yeni oyunlarla seyircinin karşısına çıkmaya çalışıyorlar. Ancak pek çok sorunun yanı sıra Kürt tiyatrocuları Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da, sansür gibi kimi yasaklarla da çok sık karşılaşıyor. Politik süreçlerin çok etkili olduğu bu çalışmalar sonucunda tiyatro oyunları yasaklanıyor ve engelleniyor. astengkirin.

Diyarbakır Büyükşehir Şehir Tiyatrosu olarak artık çalışmalarını devam ettiren Amed Şehir Tiyatrosu, Yeni Sahne, Şermola Performans, Tiyatro Rîtuel, Şaneşîn Performans, Teatr Sî, Teatra Jiyana Nû, ŞanoGel, Şa Performans, û bir kaç tiyatro grubu daha Türkiye ve Kuzey’de seyirciyle buluşan gruplardan. Bir kaç sene önce bu gruplar, bulundukları illerde ve çevre illerde pek çok oyunla seyirci ile buluşurken, son dönemlerde daha az seslerini duyuruyorlar. Bazıları artık aktif değil, bazılarının performansı düştü, bazıları da aktif olmasına rağmen görünür değiller. Amed Şehir Tiyatrosu’ndan Berlin Emektar ve tiyatrocu, yazar Mîrza Metin ile bu durumu konuştuk.

Emektar: Üretimimiz devam ediyor

Berfin Emektar / Foto: Ferid Demirel

Amed Şehir Tiyatrosu üyesi Berin Emektar, Kürt tiyatro gruplarının bir kaç sene öncesine göre pasif olduğu görüşüne katılmamakla birlikte, bu durumun görünürlükle ilgili bir sorun olduğunu kabul etmeyi gerektiğini belirtti:

“Gerçekten Kürt tiyatrosu son birkaç yıldır duruldu mu? Kürt tiyatrosunun bence temel sorunu görünür olmayı beceremiyor galiba anladığım kadarıyla. Yoksa aslında üretim açısından değişen bir şey yok. En azından ben çok rahatlıkla bunu Amed Şehir Tiyatrosu adına da söyleyebilirim. Diğer Batman’daki, Mardin’deki gruplar adına da söyleyebilirim. Biz hala repertuvarımızı aynı şekilde yürütüyoruz. Daha nitelikli, daha nitelik demeyeyim, daha profesyonel diyeyim, daha olanaklarla aslında daha çeşitli üretimler ve işler yapmaya devam ediyor ve aynı performansla devam ediyor. Yani festivallerini yapıyor, repertuarın olduğu gibi oynuyor. Onun için tabii ki benim gözlemim, görünür olmakla ilgili bir sıkıntısı var Kürt tiyatrosunun.”

Metin: Kürt tiyatrosu sadece Kürt tiyatrocuların işi değil

Mîrza Metin / Instagram

Tiyatro sanatçısı ve yönetmeni Mîrza Metin ise Kürt tiyatro gruplarının ve tiyatrocuların içinde bulunduğu koşullara ve bundan çıkış yollarına dair görüşler sundu:

“Kürt tiyatrosunun sadece Kürt tiyatrocuların sorunu olmadığını anlamamız gerekiyor. Desteğe, patronaja ve ulusal bir kültür sanat politikasına sahip olmadan Kürt tiyatro toplulukları ve tiyatrocularının daimi ve uzun süreli bir iş yürütmeleri, ayrıca kalıcı estetik, form ve modeller üretmeleri mümkün olmadığı gibi gerçekçi de değil. Her şeyden uzun süreli bir sonuç alıcılık için, öncelikle Kürt tiyatrosunun temel sorun ve ihtiyaçlarını belirleyecek ve bunlar üzerinde çalışacak çok renkli ve aktif bir örgüt/çalıştay lazım Kürt tiyatrosuna. Kürt tiyatrosu sadece sanat değildir; ayrıca Kürt ulusunun yaratıcı bir direniş öğesidir. Her tür Kürt tiyatrosunun değer görmesi elbette iyi olur. Estetik, ideolojik ve partizanca farklılıklar sorun olmamalı. Yazarlık ve eleştiri alanında bir gelişmenin olması gerekiyor ki iyi ve kötü, eksik yanlarımızı görebilelim. Genç isimlerin ‘yorulmuş’ olanların imdadına yetişmesi ve yeni vizyona sahip çalışmaların ortaya çıkması için tiyatro eğitiminin güçlenmesi gerekiyor. Belediye, kurum kuruluş ve iş insanlarının Kürt tiyatrocularını istihdam etmesi gerekiyor ki idealist ve kişisel girişimler sekteye uğramasın. İmtiyazlı tiyatrocuların imtiyazsız tiyatrocular için de girişimde bulunması gerekiyor. Diyelim ki hiç bir şey olmadı. O zaman bu işin ekonomi-politiği için yol ve yöntemler bulmamız gerekiyor. Eğer olmazsa, bir 35 yıl daha bazen düşeceğiz bazen ayağa kalkacağız, bazen aktif olacağız bazen darlanacağız û hep kendimizi tekrar edeceğiz. Evet, bana göre, kendimizi tekrarlıyoruz. Hiç olmasa, ben kendimi tekrarlıyorum. 32 yıldır Kürt tiyatrosunun içindeyim. Hala acaba önümüzdeki ay evin kirasını nasıl ödeyeceğim diye düşünüyorum. Bu bir başarı mı, başarısızlık mı?”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.