Foto Haber

Yaşamını yitiren gerillalar için Diyarbakır’da anma

Çeşitli tarihlerde yaşamını yitiren PKK gerillaları için taziye kurulmasının ardından anma törenleri düzenlendi. Diyarbakır’daki taziyenin son gününden ve anma töreninden kareler…

Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Çeşitli tarihlerde ve yerlerde hayatını kaybeden PKK gerillalarının künyelerinin açıklanmasının ardından yaşamını yitirenler için Diyarbakır, Mardin, Van ve İstanbul gibi pek çok yerde taziyeler kuruluyor, anma törenleri düzenleniyor.

Diyarbakır’da 49 gerilla için Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı’nda üç gün süren taziyeden sonra anma töreni gerçekleştirildi.

Törende konuşan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar ailelere hitaben “Ne mutlu ki size böyle çocuklar yetiştirdiniz” dedi, başsağlığı diledi.

İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalanla kaldıktan sonra geçen yıl tahliye olan Çetin Arkaş ise “Onları ölümsüz kılan sloganlarımız değildir. İntikam sloganlarına gerek yok. Artık barış ve inşayı, birlikte yaşamı, toplumsal kurtuluşu hep birlikte dile getireceğiz. Geçmişin dilini, sloganını, aracını yeni döneme göre kurgulayacağız.” diye konuştu.

Anma töreni ve taziyenin üçüncü gününden kareler:

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Çözüm arifesinde yas

Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.

Foto: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Şehir, bir cuma günü için oldukça sessiz. Ancak Koşuyolu Parkı’na girince, sanki şehrin hareketi buraya akmış gibi. Yüzlerce insan, gerilla aileleri, arkadaşları, mücadele yoldaşları…

Parkın farklı noktalarında küçük insan grupları var. Kimi kendi arasında konuşuyor, kimi telefonundan bir şeyler gösteriyor, kimi ise uzun süre sessizce oturuyor. Alandaki hareketliliğe rağmen yüksek sesli bir konuşma olmuyor.

Bugünlerde, daha önce yaşamını yitiren gerillaların haberleri geldi. Gerillaların yası, toplumsal barış ihtimalinin konuşulduğu şu günlerde tutuluyor.

İstanbul, Van, Diyarbakır, Mardin ve daha birçok yerleşimde toplu taziyeler kuruldu. Bunlardan biri de Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı oldu. 49 PKK’linin taziyesi burada kuruldu.

Diyarbakır, barışın konuşulduğu son iki yılda, geçmiş dönemlere göre daha umutlu. Ancak kuşkulu da. Geçmiş yılların yarattığı güvensizlik, devletin geç adım atması ve başta Selahattin Demirtaş olmak üzere siyasilerin hâlâ cezaevinde olması umudun yanına kuşkuyu da ekliyor.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın 1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) elini sıkmasından bugüne, neredeyse iki yıl geçti.

En son, 10 Ağustos’ta, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildikten sonra, 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı.

Kurulan taziye çadırlarına gelenler ailelerin yanına uğruyor, sonra parkın diğer bölümlerine geçiyor. Yemek elden ele dağıtılıyor. Alanda bulunanlar, yapılması gereken işin bir parçasını üstleniyor.

Neredeyse herkesin yüzünde aynı vakur bakış. Ailelere başsağlığı dilenirken, üzüntünün yanında, çocuklarının verdiği mücadeleye duyulan minnet de seziliyor.

Aileler bir masada, önlerinde çocuklarının fotoğrafı, fotoğrafların önünde birer gül, “Şehîd Namirin” sloganları arasında taziyeleri kabul ediyor MEBYA-DER imzalı “Em şehîdên azadiyê bi bîr tînin,”, (Özgürlük şehitlerini anıyoruz) “Şehîdên me rûmeta me ne” (Şehitlerimiz onurumuzdur) yazılı pankartların olduğu üstü kapalı bir alanda.

Yan yana duran fotoğraflarda farklı yüzler, farklı hayat hikayeleri var fakat hepsini aynı mücadele bir araya getiriyor.

Polisler de orada. Üzerinde “TEM” yazan zırhlı araçlar, TOMA’lar, polis otobüsleri… Önceki yıllarda alışık olduğumuzun aksine biraz daha “geride” bekliyorlar. Buna rağmen zırhlı araçlarla parkın içindeki taziye arasında belirgin bir karşıtlık var. Bir tarafta devletin kolluk aygıtı, diğer tarafta çocuklarını kaybetmiş ailelerin oturduğu masalar.

Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.

Fotoğraflar Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Kadın Komün Kent Bostanları'nda ilk hasat yapıldı

“Kadınlar üretime doğrudan dahil olmalı”

Diyarbakır’da belediye tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanları’nda ilk hasat yapıldı. Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, deneyimlerini anlattı.

Fotoğraflar: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanlarında ilk hasat geçtiğimiz hafta yapıldı. Kadınlar, yetiştirdikleri sebze ve bitkileri topladı.

Kadın Politikaları Dairesi Başkanlığı bünyesinde faaliyet yürüten Kadın Ekonomisini Güçlendirme Müdürlüğü öncülüğünde kurulan bostanların hedefi kadın ekonomisini güçlendirmek, yerel tohumları yaşatmak ve ekolojik üretimi teşvik etmek.

Bostanlar, Kayapınar ilçesinin Talaytepe mahallesinde bulunan Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yerleşkesinde.

Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer ile Kadın Komün Kent Bostanlarını konuştuk.

“Kadın kentinin ve varlığımızın güçlenmesi gerek”

Zozan Halil Müslüm, “Kadın Yaşam Merkezlerini ve burada verilen destekleri öğrendim. Sadece bostan değil; spor, yakın savunma gibi farklı çalışmaların da olduğunu gördüm. Kadınlarla tanıştıkça kadın kentinin ve kadın varlığımızın ortaya çıkması ve güçlenmesi gerektiğini düşündüm. Bu nedenle ben de Kadın Komün Kent Bostanı’na katıldım” diyerek sözlerine başladı.

Daha sonra birlikte biber, patlıcan, domates, salatalık, kornişon ve bamya ektiklerini söyleyen Müslüm, bunun yanında kekik, lavanta, nane, biberiye gibi “tıbbi bitkiler” de ektiklerini ifade etti, kadınlar olarak sebze ihtiyaçlarını doğal ve taze bir şekilde karşıladıklarını, ürünleri evlerine götürdüklerini söyledi.

“Turşu yapıyor, kurutuyor ve taze halde yemeklerimizde kullanıyoruz. Aynı zamanda tıbbi bitkilerden yağ ve krem gibi ürünler elde etme imkanımız da oluyor” diyen Müslüm, bostanlardaki meselenin sadece üretmek ve ürün elde etmek olmadığını söyledi.

“Aynı zamanda birbirimizin fikirlerine ve kararlarına saygı göstermeyi, birlikte karar almayı öğreniyoruz. Biz kadınlar olarak kendi irademizi de güçlendiriyoruz. Çünkü komün bir yaşamı birlikte öğreniyoruz. Toplum kendi özünden uzaklaşmış ve insanlar giderek daha bireysel hale gelmiş. Biz kadınlar olarak toplumun özüne dönmesi için ne gerekiyorsa yapacağız.”

Müslüm, son olarak böyle alanların açılmasının şart olduğunu, böyle projelerin içinde yer aldığı için kendisini şanslı hissettiğini ve her zaman böyle çalışmaların içinde olmak istediğini söyledi.

“Ortak üretim alanı kuruyoruz”

Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, demokratik ve kadın özgürlükçü bakış açısına sahip yerel yönetimler olarak kenti sadece yapıların, yolların ve buna bağlı hizmetlerin olduğu bir alan olarak ele almadıklarını; kentin nasıl yönetildiği, yeniden nasıl üretildiği, gıdanın nereden geldiği ve kadınların bu üretim sürecindeki yerinin de kendileri için önemli olduğunu ifade etti. Sümer, Kadın Komün Kent Bostanı’nın da bu yaklaşımın bir parçası olduğunu söyledi:

“Kadınların toprakla, üretimle ve kendi emeğiyle yeniden ilişki kurabildiği bir alan oluşturmak istedik. Burada bizim için önemli olan yalnızca sebze üretmek değil. Ortak üretimin, ortak kararın ve ortak paylaşımın mümkün olduğu bir alan yaratmak.”

Özden Gürbüz Sümer

Bostanda bireysel parseller üzerinden ilerlemediklerini söyleyen Sümer, alanın ortak olduğunu, üretimin de ortak yürütüldüğünü söyledi. Ekim, bakım ve hasat süreçlerinde kadınların birlikte çalıştığını, üretime ilişkin kararları da birlikte aldıklarını aktardı:

“Her kadının kendi parselinin ve kendi ürününün olmadığı, ortaya çıkan üretimin ortak üretim olarak değerlendirildiği bir model kuruyoruz. Bu nedenle bostanın kendisi de birlikte üretme ve karar alma deneyiminin yaşandığı bir alan oluyor.”

Önceliğin üretilen ürünlerin kadınların ve hanelerin ihtiyaçları doğrultusunda değerlendirilmesi olduğunu söyleyen Sümer, ihtiyaç fazlası olan ya da satışa sunulması istenilen ürünlerin değerlendirilebileceği bir pazar alanı oluşturma hazırlıkları da olduğunu belirterek “Böylece kadınlar ürettikleri ürünleri bu alanda doğrudan satışa sunabilecek. Burada amaç, kadınların ürettiği ürünün değerini kendilerinin belirleyebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği bir alan oluşturmak” diye konuştu.

“Burada bireysel kârı merkeze alan bir üretim anlayışımız yok. Önceliğimiz kolektif üretimin devamlılığını sağlamak ve elde edilen değerin yeniden üretime katkı sunması. Bununla birlikte kadınların ihtiyaç fazlası ürünlerini kendi iradeleriyle satışa sunabilecekleri bir alanın olması da önemli. Yani hem ortak üretim ve paylaşım anlayışını korumak hem de kadınların kendi üretimlerinden ekonomik olarak yararlanabilecekleri olanaklar oluşturmak istiyoruz.”

“Kadınlar üretime doğrudan dahil olmalı”

Kadınların yalnızca üretime katıldığı değil üretimin bütün aşamalarında söz sahibi olduğu bir alan oluşturmayı amaçladıklarını söyledi Sümer.

“Özellikle tarım alanında kadınlar tarlada ya da ürünün işlenmesi kısmında emek boyutuyla varlar ancak iş karar alma, ürünü satma ve ondan aracısız gelir elde etme kısmında neredeyse hiç yoklar. Yani bu alanda çok ciddi emek sömürüsü yaşamaktalar. Kadın emeğinin görünür olması bu anlamda önemli ama bununla sınırlı değiliz. Kadınların üretim bilgisine, toprağa ve ekonomik sürece doğrudan dahil olmasını istiyoruz. Bu perspektifle komün kent bostanında kadınlar bir yandan zirai teknik bilgiyi öğrenirken bir yandan komün ekonomisini hem teorik hem de pratik içerisinde deneyimliyor. Yine bireysel olarak güçlenmeleri için toplumsal cinsiyet eşitliğine dair bilinci açığa çıkaran kolektif eğitim atölyelerine katılıyorlar.”

“Komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz”

Sümer, bostan sürecinin kendilerine ne gösterdiği sorusuna ise şu cevabı verdi:

“Süreç bize kadınların ortak üretime ciddi bir ilgisinin olduğunu gösterdi. Bostanda birlikte çalışırken kadınların kendi deneyimlerini ve üretim bilgilerini de birbirleriyle paylaştığını gördük. Bu nedenle bostanı tamamlanmış bir proje olarak değil, birlikte üreterek ve deneyimleyerek geliştirdiğimiz bir alan olarak görüyoruz.”

Bostanla ilgili haberler çıktıkça kentte yaşayanlardan da yoğun bir ilgi ve geri dönüş almaya başladıklarını, kendilerine ulaşanlar arasında çalışmaya dahil olmak, bostanı görmek ve üretilen doğal ürünleri satın almak isteyenler olduğunu söyledi.

Sümer, bu ilgiyi kentte üretime ve doğal gıdaya yönelik güçlü bir ihtiyacın olduğunu göstermesi açısından önemli bulduklarını, alanı kısa bir süre içerisinde ziyaretlere açmayı planladıklarını ve böylece kentlilerin bostanı yerinde görmesini, üretim sürecini tanımasını ve kadınların ortak üretim deneyimine daha yakından tanıklık etmesini istediklerini aktardı.

Sümer, bostanlarda ekilen fidelerin Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından yerel tohumlardan üretilerek hazırlandığını, dolayısıyla yerel tohumun korunması ve yeniden üretime kazandırılmasının sürecin en başından itibaren bostanın içerisinde yer aldığını söyledi.

Sümer, sözlerini şöyle noktaladı:

“Bostanda edindiğimiz deneyimin bundan sonraki çalışmalarımıza doğrudan katkısı olacak. Aslında kadın yaşam merkezlerimizde yürüttüğümüz üretim çalışmaları da bu bakış açısıyla ilerliyor. Tekstil üretim gruplarımız, tıbbi ve aromatik bitkiler üretim grubumuz, epoksi ve geri dönüşüm üretim gruplarımız var. Bu gruplarda da kadınların birlikte ürettiği, üretim sürecine birlikte karar verdiği ve ortaya çıkan üretimi ortak bir anlayışla değerlendirdiği bir çalışma yürütüyoruz. Bostan bizim için bu yaklaşımın farklı bir üretim alanındaki karşılığı. Bundan sonraki süreçte de kadınların kendi emeği ve bilgisi üzerinden üretimin içinde olduğu, ortak üretim ve paylaşımın esas alındığı komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz.”

Gençlik örgütleri üniversitelerde yeni dönemi nasıl karşılıyor?

Barınma krizi, geçim sıkıntısı, akademik nitelik kaybı, soruşturmalar… Üniversiteler yeni döneme bu ağır eleştirilerin gölgesinde giriyor.

Fotograf: Ali Dinç

Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçlarının açıklanmasının ardından sınava girenler üniversite ve bölüm tercihlerini yaptı.

Üniversitelere ilk kez gidecek olanları bundan önceki senelerde olduğu gibi, kredi ve yurt yetersizliği, akademik yeterlilik eleştirileri, üniversite içi demokratik mekanizmaların işlememesi, siyasi nedenlerle açılan soruşturmalar gibi gündem maddeleri bekliyor. Üniversiteliler ve üniversitelerde çalışma yürüten gençlik örgütleri, bu eleştirileri yıllardır dile getiriyor ve bunlara karşı mücadele ediyorlar.

Peki, tüm bu eleştirilerin gölgesinde sol-sosyalist gençlik örgütleri yeni dönemi nasıl karşılıyor?

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez, Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe ve Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik yeni dönem ve beraberinde getirdikleriyle ilgili Niha+’a konuştular.

Görmez: Öğrenciler iş bulamıyor ve geçinemiyor

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez, üniversite kampüslerinin bilim üretimi ve kültürel gelişim-paylaşım alanı olması gerekirken mevcut ekonomik şartlar ve genel sosyal-kültürel baskılamalar sonucunda güç bela eğitim odaları ve derslik olmakla kalabildiğini söyledi ve “üretilen cüzi miktardaki bilimin” ise mevcut iktidarın propaganda aracı, kültür dayatmalarından ileri gidemediğini savundu.

Öğrencilerin büyük bir kısmının yaşamını idame ettirebilmek için çeşitli işlerde çalışmak zorunda olduğunu belirten Görmez, öğrencilerin üniversitelerine yalnızca ders için gidip derslerinden çıktıktan sonra ya işe ya da iş yorgunluğu atabilmek için evlerine veya yurtlarına yöneldiğini, bir kısmının ise okula sadece sınav dönemlerinde uğrayabildiğini ifade etti:

“Üniversite öğrencileri, okullarında herhangi bir kulüp veya başka sosyal aktivite yapmak için giriştiği alan arayışında bile siyasi ve kültürel uyuşmazlıklar sonucu herhangi bir kazanım elde edemiyor.”

Görmez, üniversitelerin probleminin içinde geçirilen eğitim süreleriyle de sınırlı kalmadığını, üniversitelerden mezun olanların kendilerini devasa bir yedek işçi ordusunun içinde bulduklarını düşünüyor:

“İş bulacak kadar şanslı olan sayılı insan ise kendini insani olmayan çalışma saatleri, yoksulluk sınırının altında maaşlar/ücretlerle karşı karşıya buluyor. İleriye dönük olarak gençlerin geçim dertlerini, çalışma hayatlarındaki zorlu şartlarını, aldıkları ‘asgari’ ücretleri, işyerlerinde karşılaştıkları mobbing/taciz vb. güçlükleri yankılamayı hedeflediğimiz ‘Köle Değiliz’ kampanyamız üzerine yoğunlaşacağız.”

Türkiye’de üniversiteli, işsiz ve çalışan gençlik kesimlerini ayırt etmeden gençlikle doğrudan temaslar ve birebir iletişimler kurarak bu alanda faaliyet göstereceklerini aktaran Görmez “Gençliğin kendi elleriyle kuracağı, ortak sorunlarını haykıracağı, bu sorunlar etrafında yan yana geleceği ve bu düzeni değiştirmek için birlikte omuz omuza mücadele edeceği, kurtuluş alanını hep birlikte örebileceği bir platform kurmayı hedefliyoruz” dedi.

Deniz Tepe: “Akademik ve ekonomik taleplerde birleşelim”

Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe

Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe ise “emperyalist saldırganlığın yayıldığı, yaşam ve çalışma koşullarının ağırlaştığını” belirterek Türkiye’deki iktidarın politikalarını eleştirdi:

“Saray rejiminin bu tabloyu örgütlemek, iktidarını sürdürebilmek üzere baskı ve yasaklar tertiplediği koşulların bir ürünü olarak üniversiteli gençliğin etrafının çevrildiği dört duvarın her bir tuğlası birbiriyle oldukça ilişkili olduğundan birbirinden bağımsız değerlendirmemeliyiz.”

Tepe, üniversiteli gençliğin, egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda hareket eden iktidarın gelecek dönem üniversite planı karşısında, içinde bulunduğu ağır koşulları dünya ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerle birlikte ele alarak ekonomik ve akademik talepleri başta olmak üzere ortak bir rota etrafında bir araya gelmesinin geçmişe göre bu dönemde daha önemli olduğunu ifade etti:

“Sermaye ve onun temsilcisi saray rejimi, halihazırda sürdüğü ekonomik, siyasal ve ideolojik programını, başını ABD emperyalizminin çektiği emperyalistlerin pazar ve rekabet kavgasının sonucu olarak işgal ve yağmanın, krizlerin, savaşların içinde yeniden konumlanmaya yönelik hamleleriyle iç içe sürdürmeye devam ediyor.”

Geçim sıkıntısı artarken, eğitimini sürdürebilmek için güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan yüz binlerce üniversiteli gencin olduğunu söyleyen Tepe, gençlerin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamayan burslara ve düşük ücretlerin kural haline geldiği yeni kısmi süreli, esnek çalışma modellerine razı edilmek istendiğini belirterek şöyle devam etti:

“Sermaye kesimlerinin ceplerini doldurmak için üniversiteleri ucuz kalifiye emek ihtiyacının karşılandığı ‘Üniversite A.Ş.’ler, eğitimi de bilimsel kıstaslardan arındırıp idealist ögelerle bezeli bir biçimde dizayn ederek hareket eden saray rejiminin sömürü programı karşısında, yan yana gelişlerimizi güçlendirmeliyiz.”

“Bütçe sermayeye değil eğitime ayrılmalı”

Tepe, önümüzdeki dönemde de bütçenin sermayeye değil eğitime ayrılması, burs miktarlarının artırılması, nitelikli beslenme ve barınma koşullarının sağlanması gibi ortak talepler başta olmak üzere parasız eğitim talebi etrafında birleşmeye, mücadele etmeye devam edilmesi gerektiğini savundu.

İktidarın son yıllarda toplumsal desteğini ve meşruiyetini gittikçe yitirdiğini söyleyen Tepe, iktidarın durumu tersine çevirme yolunu “faşist bir rejim inşasını hızlandırmakta”, “emekçilerin ve gençliğin mücadelesini yasaklarla boğmakta” gördüğünü ifade etti.

Üniversitelerde atanmış rektörler eliyle kulüp ve toplulukların kapatılması, öğrencilerin her alanda karar mekanizmalarından dışlanması ve ODTÜ Bahar Şenliği’nde gerçekleşen provokasyonları örnek gösteren Tepe, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emek Gençliği olarak çağrımız, ‘Demokratik, Özerk Üniversite, Bağımsız ve Demokratik Türkiye’ için kampüslerimizde bir araya gelerek sorunlarımızın çözümünde kullanacağımız mekanizmaları inşa etmek/işlevsel hale getirmek ve emperyalistlere, işbirlikçileri saray rejimine karşı mücadeleyi büyütmek üzere seferber olmaktır.”

Çelik: “Öğrencilerin temel hakları yok sayılıyor”

Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik

Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik, tüm Türkiye’de olduğu gibi kampüslerde de öğrenci gençlik, işçi sınıfının bir parçası olarak, holdinglerin ve AKP’nin, burjuva sınıfının egemenliğini yeniden üreten saldırılarıyla karşı karşıya olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Bunun kampüslerdeki çok net tezahürlerine bugüne dek de şahitlik ettik. Üniversitelerin bilim üreten, özgür düşünce alanı niteliğinin tasfiyesinin tamamlanışı ile üniversite yönetimlerinin açıktan sermaye çıkarlarını merkeze aldığı gündemler karşımıza çıkıyor.”

Öğrencilerin yaşam dahil temel haklarının yok sayılarak kâr üzerinden şekillenen eğitim planları ve kampüs yaşamına ilişkin imkanların ve kampüslerin her geçen gün katlanarak ranta açılması gibi örneklerin üniversite olgusunun şirketleşmesi üzerine önemli çıktılar olduğunu söyleyen Çelik, AKP iktidarının artık rıza üretemediğini, 19 Mart eylemleri sürecinde yaratılan “halk isyanı potansiyelinin yarattığı tehdidi” hissettiğini savundu:

“Bulunduğu krizin doğrudan sonucu olarak sıkılaştırmaya ihtiyaç duyduğu zor ve baskı aygıtlarının en sert biçimleri bugün üniversiteli gençliği hedef alıyor. Bu sene içinde karşılaştığımız; üniversitesini, yurttaşlık haklarını ve demokratik taleplerini savunan öğrencilere karşı yoğun soruşturma ve ceza dalgaları; gençlik mücadelesinin devlet kolluğu ve burjuva hukuku tarafından bastırılma çabasının tamamlayıcısı olarak çalışıyor.”

“En büyük sorun örgütsüzlük”

Bu koşullar ve potansiyel içinde gençliğin karşısındaki en büyük sorunu örgütsüzlük olarak görmenin yanlış olmayacağını söyleyen Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye işçi sınıfının tüm düzen araçları ve siyasetine karşı yükselen öfkesi içinde gençliğin, ileri niteliğini bu proleter öfkenin bir parçası hatta doğrudan taşıyıcısı olarak bir araya getirmesi üzerindeki mevzubahis kuşatmanın temelini dolayısıyla tümünü sarsacak tek güç olacaktır.”

Gençliğin bu güce adımlamadığı sürece herhangi bir alandaki baskı koşullarının artışına dair yürütülen her mücadelenin yarım kalacağını ifade eden Çelik, yeni dönemki mücadele hatlarına dair şunları söyledi:

“Yeni dönemde iktidarın içinde bulunduğu bu kriz ve emperyalist paylaşım savaşlarına yapılan hazırlık göz önünde bulundurularak iktidar karşısında yükselecek bir proleter devrimci gücün inşasını amasız fakatsız tek yol olarak görüyoruz. Bugün işçi sınıfının işyerinden, mahallesine tüm toplumsal alanları ve iktidarı yönetecek iradesini güçlendirmek bu yolu var edecek tek şey. Üniversitelerde de gençliğin bu iradeye öncülük edecek ve yaratıcı yöntemlerini geliştirecek deneyimi edinmesi bunun kritik bir adımı. Gençliğin bir kıvılcımı başlatacak potansiyelini Türkiye Devrimci Hareketi tarihinden görüyor ve yakın tarih halk isyanlarının deneyimleriyle ilerliyoruz.”

Gençlik Komiteleri olarak yeni dönemde odaklarının öğrenci gençliğin yönetme iradesini güçlendirmek olacağını söyleyen Çelik, bunu dar bir temsilci çıkarma çabasından öte niceliğin niteliğe dönüşeceği bir kapsamda hedeflemek ve ilerletmek gerektiğini ifade etti:

“Bunun bugünün koşulları içinde mümkün olmadığını söyleyenler olabilir. Ancak yemekhane işgalleri, kampüs savunma eylemleri, işçi direnişleriyle temas kuran öğrenci toplamları gibi sadece bu yıl içinden birçok örnek bu inşanın mümkün olduğunu gösteriyor. Öğrencilerin kampüslerinde topluluklarının, yurtlarının, üniversitelerinin denetim mekanizmalarına katılımını sağlamak gerekiyor. Bunu yakın zamanda barınamayan öğrencilerin kitlesel yurt eylemlerinde deneyimledik. Üniversitelerin, yönetimlerinin ve iktidarın çürümüşlüğünü tümden ortaya dökecek bu katılım yönetme iradesini ortaya çıkaracak tarihsel zorunluluğu taşıyor. Bu sebeple yeni dönemde tüm çabamız ‘Biz Yönetiriz’ diyecek gençlik yığınlarını var etmek için olacak.”

Serhat Eren: “Çeteler bu noktaya gelinceye kadar devlet neredeydi?”

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, kentte artan çeteleşmenin yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını; sorunun zorunlu göç, yoksulluk, demokratik siyasetin daralması ve sosyal politikaların zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu ifade ediyor.

Diyarbakır son dönemde “yeni nesil suç örgütlerinin” kentte yaygınlaşması tartışmalarıyla gündemde.

Kendilerine Daltonlar, Casperler, Çirkinler ve Redkitler gibi isimler veren “suç örgütlerinin” kentin çeşitli yerlerindeki işyerlerini kurşunladığı, esnaftan haraç istediği ve uyuşturucu ticaretiyle anıldığı haberleriyle her gün medyada yer buluyor .

Meclis’e konuyla ilgili araştırma önergesi de sunan DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren Diyarbakır’da artan çeteleşmeyi, çeteleşmenin sonuçlarını ve çözüm yollarını Niha+’a değerlendirdi.

“Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar” diyen Eren, bundan dolayı çeteleşmenin “yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanı” olduğunu düşünüyor.

Eren, “Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez” diyerek yapılan operasyonların büyüklüğünün “çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de” gösterdiğini belirtiyor.

Türkiye’nin yakın tarihindeki kimi olaylara dikkat çeken Serhat Eren, “Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda” dedi.

“Yalnızca polisiye yöntemlerle açıklanamaz”

Diyarbakır ve bölgedeki çeteleşme nasıl bu kadar can yakıcı bir sorun haline geldi? İşyerleri kurşunlanıyor, insanlar dükkânlarını kapatmak zorunda kalıyor. Uyuşturucu ve fuhuş olarak tanımlanan faaliyetlerin hiç olmadığı kadar ciddi bir problem haline geldiği ifade ediliyor. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Diyarbakır’da yaşanan çeteleşmeyi yalnızca birkaç suç örgütünün ortaya çıkışıyla açıklayamayız. Eğer meseleyi sadece polis operasyonları, yakalanan kişiler ya da işlenen suçlar üzerinden okursak asıl resmi kaçırmış oluruz. Çünkü bugün yaşadığımız tablo, uzun yıllara yayılan siyasal, ekonomik ve toplumsal bir dönüşümün sonucudur.

Diyarbakır’da artık sadece bir güvenlik sorunu yaşamıyoruz. Toplumun dokusunu hedef alan çok yönlü bir çözülmeyle karşı karşıyayız. Esnaftan haraç istenmesi, işyerlerinin kurşunlanması, çocukların tetikçi olarak kullanılması, uyuşturucu ticaretinin mahallelere kadar yayılması, kadınların fuhuş ağları üzerinden sömürülmesi, yasa dışı bahis ve kara para ekonomisinin büyümesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı aynı düzenin farklı yüzleridir.

1990’lı yıllarda binlerce köy boşaltıldı. Yüz binlerce insan zorunlu göçle Diyarbakır başta olmak üzere bölge kentlerine geldi. Bağlar gibi ilçeler büyük ölçüde bu zorunlu göçün sonucunda oluştu. Bu insanlara ne düzenli bir istihdam sunuldu ne sağlıklı kentleşme politikaları geliştirildi ne de sosyal devlet mekanizmaları işletildi. Bu insanlar yoksullukla, dışlanmayla ve güvencesizlikle baş başa bırakıldı.

İlk kuşak, bütün zorluklara rağmen dayanışmasıyla, akrabalık ilişkileriyle ve siyasal bilinçle ayakta kalmaya çalıştı. Ancak sonraki kuşaklar çok daha farklı bir tabloyla karşılaştı. İşsizlik büyüdü. Eğitimden kopuş arttı. Uyuşturucu daha görünür hale geldi. Dijital kültür, tüketim baskısı ve hızlı para kazanma arzusu gençler üzerinde ciddi bir etki yarattı.

Tam da bu noktada çeteler devreye girdi. Çünkü çeteler önce silah teklif etmiyor. Önce aidiyet teklif ediyor. “Burada sana değer veririz” diyor. Aslında gençlere sundukları şey güç değil ölüm, cezaevi ve sömürü. Ama umudu elinden alınmış bir genç için bu sahte güç duygusu bile cazip hale getirilebiliyor.

Bugün Türkiye’deki çeteler artık eski mafya yapıları değil. Eskiden suç örgütleri görünmemeye çalışırdı. Bugün görünür olmaya çalışıyorlar. Sosyal medya kullanıyorlar. Rap kültürünü kullanıyorlar. Lüks otomobilleri, silahları ve gösterişi propaganda aracına dönüştürüyorlar. Çocuklara ve gençlere ulaşmak için dijital kültürü kullanıyorlar. En önemlisi de yalnızca para kazanmak istemiyorlar. Mahalle üzerinde otorite kurmak istiyorlar. Gençlerin hayallerini yönetmek istiyorlar. Korkuyu yönetmek istiyorlar. Kendi meşruiyetlerini üretmek istiyorlar.

Baygaralar bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Adana merkezli başlayan bu yapılanma zaman içinde Diyarbakır dahil birçok ilde etkili olan organize suç ağına dönüştü. Uyuşturucu ticareti, silahlı saldırılar, haraç ve cinayetlerle anılan bu yapının lideri Ramazan Baygara’nın Yunanistan’dan Türkiye’ye iadesi sırasında cezaevinde isyan çıkarılması, bu yapıların uluslararası bağlantılarını ve örgütlenme kapasitesini göstermesi bakımından dikkat çekici.

Daha dikkat çekici olan ise cezaevinde Kürt halkının siyasal sembollerinin kullanılması. Bu bize çok önemli bir şey söylüyor: Çeteler artık yalnızca suç örgütü olmak istemiyor, toplumsal meşruiyet de üretmeye çalışıyor. Kürt halkının yıllardır verdiği özgürlük mücadelesinin sembollerini istismar ederek kendisini siyasal bir hareket gibi göstermeye çalışıyor. Oysa burada çok net olmak gerekir. Uyuşturucu ticareti yapan, esnaftan haraç alan, kadınları sömüren, çocukları tetikçi yapan, insan öldüren bir yapı hangi sloganı atarsa atsın suç örgütüdür.

Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle mafyatik şiddetin hiçbir ortak yanı olamaz.

Barış Boyun örneği ise başka bir açıdan önemli. İtalya’da yürütülen soruşturmalarda savcılığın dinlemelerine yansıyan konuşmalarda, Kürt hareketinin zayıfladığı alanı kendi örgütlenmesi açısından fırsat olarak değerlendirdiği görülmekte. Bu bize yeni nesil suç örgütlerinin yalnızca ekonomik boşlukları değil siyasal boşlukları da hedeflediğini gösteriyor.

Daltonlar, Redkitler, Casperlar, Anucurlar, Gündoğmuşlar ve benzeri yapılar da aynı dönüşümün farklı örnekleri. Bu yapılar artık yalnızca belirli mahallelerde faaliyet gösteren klasik suç grupları değil uyuşturucu, silah, kara para ve dijital suç ekonomisini aynı anda yöneten yeni nesil yapılar. Dolayısıyla bugün Diyarbakır’daki mesele yalnızca Baygaralar, Daltonlar, Redkitler veya herhangi bir çete meselesi değildir. Toplumun geleceğiyle ilgili bir meseledir.

Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar. Tam da bu nedenle çeteleşme yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanıdır.

“Demokratik siyaset geri çekilirse başka bir güç gelir”

Özellikle Kürt kentlerinde 2015 ile 2016 yıllarında yaşanan çatışmaların ardından sivil siyaset üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Bu baskının çeteleşmeye etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Mahalle örgütlenmelerinin ve politik alanın daralması çeteleşmenin önünü açtı mı sizce?

Kürt kentlerinde demokratik siyasetin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun, gençlik çalışmalarının ve mahalle örgütlenmelerinin sistematik biçimde zayıflatılması, organize suç yapılarının hareket alanını genişletti. Toplum hiçbir zaman boşluk kabul etmez. Bir yerde demokratik siyaset geri çekilirse yerine mutlaka başka bir güç gelir.

Sorulması gereken asıl soru şu: O boşluğu kim doldurdu?

2015 sonrasında Sur başta olmak üzere birçok yerleşim alanı ağır bir yıkım yaşadı. Mahalleler dağıldı, insanlar yerinden edildi. Yalnızca evler yıkılmadı, yıllar içinde oluşmuş toplumsal hafıza da büyük ölçüde parçalandı.

Ardından kayyım dönemi başladı. Özellikle Kürt kentlerinde belediyeler aynı zamanda kadınların, gençlerin, çocukların, kültürün, sanatın, anadilin ve sosyal dayanışmanın da merkezleriydi.

Bu çalışmaların önemli bir bölümü ya sona erdi ya da büyük ölçüde işlevsiz hale getirildi. Sivil toplum üzerindeki baskılar arttı. Dernekler kapatıldı, siyasetçiler tutuklandı, gençlik örgütlenmeleri kriminalize edildi, demokratik siyaset neredeyse yalnızca seçim dönemlerine sıkıştırıldı.

Bütün bunlar olurken bir nesil büyüdü. Bu neslin önemli bir kısmı dayanışmayla değil rekabetle büyüdü. Kültür merkezleriyle değil dijital şiddet kültürüyle karşılaştı.

Mahalle komiteleri, kadın dayanışması, kültür merkezleri, spor kulüpleri, yerel yönetimler. Bütün bunlar yalnızca demokratik kurumlar değil aynı zamanda çeteleşmeye karşı en güçlü toplumsal savunma mekanizmaları. Siz bunları zayıflatırsanız çetelerin hareket alanını genişletirsiniz.

Bugün Diyarbakır’da tartışılması gereken mesele tam da budur. Biz güvenlik ile demokrasiyi birbirinin alternatifi olarak görmüyoruz. Tam tersine gerçek güvenliğin demokratik toplumdan geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle bana göre çeteleşmeyle mücadelenin ilk şartı demokratik toplumun yeniden güçlendirilmesi.

“Operasyon, suç örgütünün büyümesini engellemiyor”

Bir süredir Diyarbakır dahil pek çok kentte söz konusu oluşumlara baskın yapıldığına dair haberler servis ediliyor. Özellikle İç İşleri Bakanlığı her gün bu yönlü açıklamalar yapıyor. İktidarın ve devletin bu soruna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Diyarbakır’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde uyuşturucu, haraç, silahlı saldırı ve organize suç yapılanmalarına yönelik operasyonlar düzenleniyor.

Ancak bizim itirazımız tam da burada başlıyor. Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Hatta operasyonların büyüklüğü çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de gösteriyor.

Yüzlerce kişinin dahil olduğu, onlarca ilde faaliyet yürüten, silah ve uyuşturucu temin eden, çocukları tetikçi olarak kullanan ve yurt dışından yönetilebilen bir yapı bir gecede ortaya çıkmaz. Böyle bir yapının oluşması yıllar sürer. Finansman, insan kaynağı, silah, lojistik, barınma, iletişim ve koruma ilişkileri gerektirir.

Bu nedenle her büyük operasyonun ardından şu soruyu sormak zorundayız: Bu yapı bu noktaya gelene kadar devlet neredeydi?

Bir siyasi partinin mahalle toplantısını, gençlik çalışmasını veya basın açıklamasını yakından takip edebilen bir güvenlik ve istihbarat sistemi, yüzlerce kişilik suç ağlarını neden ancak onlarca saldırıdan sonra fark ediyor?

Bir genç demokratik bir gösteriye katıldığında, Newroz alanına girdiğinde veya siyasi faaliyette bulunduğunda devletin bütün kapasitesi devreye girebiliyor. Aynı genç uyuşturucu ağına çekildiğinde, kurye yapıldığında, silahlandırıldığında veya çete adına işyeri kurşunlamaya gönderildiğinde aynı erken müdahaleyi göremiyoruz.

Operasyonların bir başka sorunu da çoğunlukla suç örgütünün en alt kademesine yönelmesi. Tetikçi yakalanıyor, torbacı yakalanıyor, kurye yakalanıyor, silahı taşıyan çocuk yakalanıyor ancak çetenin parasını yöneten, silahı temin eden, kara parayı aklayan, şirketleri kuran, mal varlığını saklayan ve örgüte koruma sağlayan ilişkiler çoğu zaman kamuoyunun önüne gelmiyor.

* “DEM Parti Diyarbakır Gençlik Meclisi, uyuşturucu ve fuhuşa dikkat çekmek için Surlara astığı pankart”

“Asıl kaynağına inmek gerek”

Oysa organize suçun gerçek gücü sokaktaki tetikçiden ibaret değil. Gerçek güç şirketlerde, gayrimenkullerde, uyuşturucu gelirinin sisteme sokulduğu ticari faaliyetlerde, silah tedarikinde, bürokratik ve siyasi koruma ilişkilerinde ve uluslararası bağlantılarda. Bu alanlara gidilmediği sürece çetenin bir ismi dağıtılır, yerine başka bir isim gelir. Bir lider yakalanır, yerine yardımcısı geçer. Bir grup parçalanır, altından yeni gruplar çıkar. Bir çete tasfiye edilirken onun gençlik havuzu, para kaynakları ve toplumsal zemini yerinde kalır.

Bugün Daltonlar, Redkitler, Casperlar ve benzeri yapıların birbirlerinden ayrılıp yeniden örgütlenebilmesi tam olarak bunu gösteriyor.

İşyeri kurşunlandıktan sonra soruşturma başlıyor. Esnaf tehdit edildikten sonra koruma düşünülüyor. Genç çeteye dahil olduktan sonra yakalanıyor. Çocuk silah kullandıktan sonra cezaevine gönderiliyor. Kadın fuhuş ağı içinde sömürüldükten sonra dosya açılıyor.

Bu, önleyici bir güvenlik politikası değil. Bu, suç büyüdükten sonra müdahale eden bir kriz yönetimi. Önleyici politika, çocuğun çeteye katılmadan önce görülmesini gerektirir. Okuldan koptuğunda desteklenmesini gerektirir. Ailesi yoksullaştığında sosyal yardım ve istihdam mekanizmalarının devreye girmesini gerektirir. Mahallede uyuşturucu satışı başladığında toplumun ve yerel yönetimin sürece katılmasını gerektirir. Tehdit altındaki esnafın saldırı gerçekleşmeden korunmasını gerektirir. Bağımlı gencin kriminalize edilmeden tedaviye ulaşmasını gerektirir.

Diyarbakır’da yüzlerce kişiyi kapsayan uyuşturucu operasyonları yapılabiliyorsa, bu kentte neden yeterli kapasiteye sahip tedavi ve rehabilitasyon merkezleri kurulmadığını da sormamız gerekiyor. Devlet yalnızca yakalama kapasitesiyle övünemez. Tedavi etme, koruma, topluma yeniden kazandırma ve yeniden suça sürüklenmeyi önleme kapasitesini de göstermek zorundadır.

Kaç kişi hakkında dava açıldı? Kaç dosya mahkumiyetle sonuçlandı? Kaç kişinin mal varlığına el konuldu? Kaç şirket incelendi? Kaç kamu görevlisi hakkında soruşturma yürütüldü? Kaç çocuk çete ağından çıkarılıp rehabilitasyon programına alındı? Kaç bağımlı kişi ücretsiz tedaviye ulaştı? Kaç işyeri sahibi koruma altına alındı? Bunların cevabını bilmiyoruz. Sadece gözaltı sayısını açıklayan bir politika, gerçek başarıyı ölçmemize imkân vermez.

Devletin organize suçla mücadelede samimi olup olmadığını anlamanın bir başka ölçüsü de kamu içindeki bağlantılara yaklaşımı. Bu büyüklükte suç ağlarının hiçbir koruma, ihmal veya ilişki olmadan yıllarca faaliyet yürütebildiğini düşünmek gerçekçi değil. Burada peşinen herkesi suçlamamak gerekiyor. Ancak güvenlik bürokrasisi, yerel yönetim, siyaset, ticaret ve sermaye çevreleriyle bağlantı ihtimali araştırılmadan hiçbir organize suç soruşturması tamamlanmış sayılamaz. Çeteleşme yalnızca devletin dışında gelişen bir suç alanı değildir. Suç ekonomisi kimi zaman devlet içindeki çürümeyle, siyasi korumayla ve sermaye ilişkileriyle kesişir. Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda.

“En güçlü güvence örgütlü toplumdur”

DEM Parti olarak çözüm önerileriniz nelerdir? Yerel düzeyde pek çok belediyeyi elinizde bulunduruyorsunuz. Bu kuruluşlar eliyle ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?

Çeteleşmeye çözüm çok boyutlu olmak zorunda. Bizim yaklaşımımız güvenlik, demokrasi, ekonomik adalet, sosyal haklar, kadın özgürlüğü, gençlik politikası ve demokratik yerel yönetimi birlikte ele almakta.

  1. Soruşturmalar sokaktaki çocuk veya tetikçide durmamalıdır. Çetelerin banka hesapları, şirketleri, gayrimenkulleri, araç filoları, kripto para hareketleri ve ticari ortaklıkları araştırılmalı; suçtan elde edilen bütün servete el konulmalıdır. Kamu görevlileri veya siyasi çevrelerle koruma ilişkisi varsa üzerine gidilmelidir.
  2. Çocuğa motosiklet ve silah verilip saldırı yaptırılıyor. Çocuğu cezaevine gönderip dosyayı kapatmak çeteye yeni çocuklar bırakmaktır. Her çocuk için özel sosyal çalışma yürütülmeli, ailesinin ekonomik durumu, okuldan kopma nedeni incelenerek eğitim, psikolojik destek ve istihdam programları oluşturulmalıdır.
  3. Uyuşturucu baronu suç yöneticisidir, bağımlı genç ise mağdurdur. Bağımlılık bir sağlık ve sosyal hak sorunudur. Diyarbakır’da ücretsiz, erişilebilir ve anadilinde hizmet veren AMATEM/ÇEMATEM kapasiteleri artırılmalı, tedavi sonrasını kapsayan barınma ve iş imkânları sağlanmalıdır.
  4. Fuhuş ağları kadınların yoksulluğu ve çaresizliği üzerinden işletiliyor. Kadınlara yönelik güvenli barınma merkezleri, hukuki yardım ve psikososyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Kayyımların kapattığı kadın kurumlarının önemi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
  5. Çetelerin en büyük engeli örgütlü toplumdur. Her mahallede gençlik merkezleri, kadın dayanışma merkezleri, spor alanları ve kütüphaneler kurulmalıdır. “İhbar toplumu” değil halkın birbirine sahip çıktığı “dayanışma toplumu” örgütlenmelidir.
  6. Yoksulluk doğrudan suç üretmez ancak çeteler yoksulluğu istismar eder. Diyarbakır ve bölge kentlerinde gençlere yönelik güvenceli istihdam programları oluşturulmalı, kamusal yatırımlar artırılmalı ve kooperatifleşme desteklenmelidir.
  7. Çetelerin en büyük rakibi gençlere anlamlı bir yaşam ve ortak mücadele sunabilen demokratik siyasettir. Siyasi faaliyetler kriminalize edildiğinde gençlerin adalet arayışı yön kaybetmekte ve mafyatik yapılar bu boşluğu doldurmaktadır.
  8. Kayyım uygulaması belediyelerin gençlik, kadın, kültür ve sosyal destek ağlarını tasfiye ederek toplumsal alanı savunmasız bıraktı. Belediyelerimiz sınırlı imkânlarına rağmen madde bağımlılığına karşı danışmanlık ve psikolojik destek sunmaktadır ancak çete finansmanını soruşturma ve silah kaçakçılığını engelleme yetkisi merkezi idarededir.
  9. Diyarbakır ve bölge kentlerindeki çeteleşme, uyuşturucu, haraç ve yasa dışı bahis ağları Meclis düzeyinde araştırılmalıdır. Komisyon baroları, esnafı, kadın örgütlerini ve belediyeleri dinlemeli, şeffaf veriler kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
  10. Haraç talebiyle karşılaşan veya işyeri kurşunlanan esnaf yalnız bırakılmamalıdır. Tanık koruma, hukuki, ekonomik ve psikolojik destek mekanizmaları işletilmeli, insanlara sadece “şikâyet edin” demek yerine şikâyet ettikten sonra güvende kalacakları ortam yaratılmalıdır.

“Bu düzene teslim etmeyeceğiz”

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu çok açık ifade etmek isterim: Diyarbakır’da ve bölge kentlerinde yaşanan çeteleşme Kürt toplumunun doğal, kültürel veya ahlaki bir sorunu değildir. Bu tabloyu Kürt gençlerine, ailelere veya yoksul mahallelere mal etmeye çalışan her yaklaşım gerçeği ters yüz eder. Karşımızdaki sorun savaş politikalarının, zorunlu göçün, yoksullaştırmanın, demokratik siyasetin baskı altına alınmasının, yerel yönetimlerin iradesizleştirilmesinin ve neoliberal suç ekonomisinin ürettiği tarihsel bir sonuçtur.

Haraç alan, uyuşturucu satan, kadınları sömüren, çocukları silahlandıran ve insanları korkuyla yöneten bir yapı hangi sloganı atarsa atsın çetedir.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi insanı özne haline getirir, çete insanı araç haline getirir. Özgürlük mücadelesi topluma dayanır, çete korkuya ve bireysel çıkara dayanır. Demokratik siyaset gençlere ortak bir gelecek sunar, çete ise gence silah verir, sonra onun hayatını elinden alır. Bu ayrım çok açık kurulmalıdır.

Diyarbakır’ın gençlerini siyaset ile suç arasında tercih yapmaya zorlayan bir düzeni kabul etmiyoruz. Demokratik siyaseti suç, mafyatik şiddeti ise sıradan asayiş vakası gibi gören anlayış tersine çevrilmelidir. Biz Diyarbakır’ı çetelerin korkusuna, uyuşturucu tüccarlarının insafına ve gençleri geleceksiz bırakan bu düzene teslim etmeyeceğiz.

Bu mücadele yalnızca suçla mücadele değildir. Kentin geleceğini, toplumun ahlaki dokusunu ve halkın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma hakkını savunma mücadelesidir.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.