“Köpekler hayatını kaybediyor” iddiası: Diyarbakır’da toplatılan köpekler hangi koşullarda tutuluyor?

Diyarbakır’da belediye tarafından toplanan sokakta yaşayan köpekler şehrin uzağında etrafı çitlerle çevrili alanda tutuluyor. Hayvan hakları savunucuları, bu alanın yetersiz olduğunu ve çok sayıda köpeğin hayatını kaybettiğini söylüyor.

Fotoğraf: Elida Zerri

Diyarbakır’da belediye tarafından toplatılan ve yaklaşık sayıları 400 ila 600 arasında olduğu belirtilen sokakta yaşayan köpekler, bir ayı aşkın süre önce kurulan, şehir merkezi dışında ve etrafı çitlerle çevrili alanda tutuluyor.

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ise alanı “Doğal Yaşam Alanı” olarak adlandırıyor ve tesisin ekim ayı sonunda tamamlanacağını, 15 bin hayvana bakabilecek kapasitede olacağını ifade ediyor. 195 dönüm alan üzerine kurulan bu “Doğal Yaşam Alanı,” hayvan hakkı savunucuları tarafından tepkiye sebep oldu.

Burak Özgüner Hayvan Hakları Çalışma Merkezi (BurHak) ve Yaşam İçin Yasa gibi birçok kuruluş ve hayvan hakları savunucuları, alanda personel olmadığını, mama ihtiyacının karşılanmadığını, şimdiye kadar 60-65 köpeğin bu alanda hayatını kaybettiğini duyuruyor.

Belediye ayrıca köpeklerin bakımlarının yapıldığını, günde iki öğün mama verildiğini aktarıyor.

“Biz bile o alanda yarım saat duramıyoruz”

Ekoloji aktivisti Elida Zerri, köpeklerin tutulduğu alanda yaşananları Niha+’a anlattı:

“Başka bir Hayvan Bakımevi var. Bu, Diyarbakır-Ergani yolu üzerinde, 20. kilometrede kalıyor. Ama bu yeni yapılan alan, buranın da ötesinde, şehir merkezinden daha uzakta, tamamen izole bir alan. Etrafı çitlerle çevrili. Çitlerin bazı yerlerine tül benzeri kumaşlar örtülmüş ancak bunlar sıcaktan korumuyor.”

Suların mavi depolarda tutulduğunu söyleyen Zerri, “O sular da güneşin altında kaynamış vaziyette. Hayvanlar kaynar su içiyorlar. 50 derece havada, tek bir ağacın olmadığı kurak bir alanda, güneşin altında bekletiliyorlar. Biz bile o alanda yarım saat duramıyoruz.” dedi.

Zerri, köpeklerin mamaya da eşit şekilde ulaşamadığını, verilen mamayı güçlü ve baskın köpeklerin yediğini, daha uysal ve güçsüz köpeklerin mama yiyemediğini söyledi:

“Bu hayvanlar karışık şekilde oraya konulmuşlar. Birbirleriyle kavga da ediyorlar tabii ki. Yaşlı ve hasta hayvanlar, küçük, uysal hayvanlar bu ortamda iç içeler.”

Alanda veteriner ve görevli olmadığını söyleyen Zerri, sadece inşaat bekçisinin orada olduğunu onun da her zaman olmadığını aktardı.

“Hayvanlar o alanda tamamen ölüme terk edilmiş”

“Bu hayvanlar o alanda tamamen ölüme terk edilmiş durumda. Orada her gün köpeklerin öldüğünü biliyoruz. Gittiğimizde buna şahit olduk. Şimdiye kadar 60-65 köpeğin öldüğünü, bize, oradaki görevli söyledi. Orada yaşananlar ne ahlaki ne de bilimsel.”

195 dönümlük bu alanda belediyenin çalışma başlatmadığını savunan Zerri, “Bir kazma vurulmadı, bir ağaç ekilmedi” diye konuştu.

“Duyumlarımıza göre Valilik sokakta yaşayan köpekler hakkında belediyeye baskı yapınca, büyükşehir ve ilçe belediyeler son hız tutabildiği hayvanı tutup o araziye götürdü.”

Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Özlem Tekin ile görüştüklerini söyleyen Zerri, sonuç alamadıklarını ifade ederek “Baro ve Amed Ekoloji Derneği’nden birkaç arkadaşla bir heyet oluşturup Tekin ile görüştük. Bize toplamaların durdulmayacağını, bir şey yapılamayacağını söyledi. Sağlık Daire Başkanı da aynı şeyi söyledi” dedi.

Ekolojik belediyecilik ile örtüşmüyor

Geçen hafta da yerel yönetimlerle görüştüklerini ifade eden Zerri, orada da taleplerimizi söylediklerini, raporlarını sunduklarını, kendilerine olumlu dönüş yapıldığını ama bugüne kadar hiçbir adım atılmadığını belirtti:

“İki gün önce de alandaydık. Durum aynıydı. Bu yapılanlar ‘ekolojik belediyecilik’ ile de örtüşmez. Ekoloji insan merkezcilik değildir.”

Zerri, bugün (25 Ağustos) Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanı Serra Bucak ile yapılan görüşmeden de bir sonuç çıkmadığını, Bucak’ın alanın “iyi” olduğunu savunduğunu söyleyerek sözlerini noktalayarak “Eylemlerimiz devam edecek” dedi.

Belediye: “Barınak kapasitedi aşıldı, 5 dönümlük geçici bir alan oluşturuldu”

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Dairesi Başkanlığı, Niha+’ya yazılı bir açıklama göndererek bu alanın “geçici” bir süreliğine var olduğunu ve iyileştirmeler için çalışmalarına devam edeceklerini ifade etti.

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Yeni hayvan mevzuatı kapsamında İçişleri Bakanlığı tarafından Valiliklere iletilen talimatlar doğrultusunda, Diyarbakır merkezde bulunan 4 ilçe belediyesi ile kırsaldaki 13 ilçe belediyesi tarafından sahipsiz hayvanların toplanması zorunludur.

Bu kapsamda ilçe belediyeleri tarafından toplanan hayvanların Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’ne getirilmesi sonucunda, mevcut barınak kapasitesinin önemli ölçüde üzerine çıkılmıştır. Mevcut kapasitenin yetersiz kalması nedeniyle hayvanların sağlıklı ve güvenli koşullarda barındırılabilmesi amacıyla alternatif ve geçici yaşam alanlarının oluşturulması zorunluluğu ortaya çıkmıştır.

Büyükşehir Belediyemize ait yaklaşık 195 dönümlük ve çevresi kapalı doğal yaşam alanında, Ankara’dan gelen müfettişin gerçekleştirdiği incelemeler sonucunda, alan içerisinde geçici padoklar oluşturularak hayvanların bu alanlara alınması gerektiği belirtilmiştir. Mevcut barınak kapasitesinin aşılması ve bu yöndeki idari değerlendirmeler doğrultusunda, Fen Daire Başkanlığımız tarafından doğal yaşam alanı içerisinde yaklaşık 5 dönümlük geçici bir alan oluşturulmuştur.

Gerekli altyapı ve düzenlemelerin tamamlanmasının ardından, ilk etapta 120 hayvanın bu geçici alana nakli gerçekleştirilmiştir.

İlçe belediyelerinden toplanarak getirilen hayvan sayısının artmaya devam etmesi üzerine, doğal yaşam alanı içerisinde ikinci bir geçici alana daha ihtiyaç duyulmuştur. Bu kapsamda yaklaşık 10 dönümlük ikinci geçici alan oluşturulmuş ve her iki alanda da hayvanların güvenliğinin, barınma ve temel ihtiyaçlarının karşılanabilmesi amacıyla gerekli iyileştirme ve düzenlemeler yapılmıştır. İkinci geçici alana da yaklaşık 480 hayvanın nakli gerçekleştirilmiştir.

Özellikle 5 ve 10 dönümlük bu iki alanın tamamen geçici amaçla oluşturulmuş olduğu bilinmelidir. Büyükşehir Belediyemizin yaklaşık 195 dönümlük doğal yaşam alanı projesi kapsamında kalıcı yaşam alanlarının yapımına yönelik ihale gerçekleştirilmiş olup, ihaleyi alan firma tarafından sahada hızlı bir çalışma programı başlatılmıştır.

Kalıcı yaşam alanlarının yapım çalışmalarının tamamlanmasının ardından, geçici alanlarda bulunan hayvanlar ile Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde bulunan hayvanların, planlanan kalıcı yaşam alanlarına kademeli ve kontrollü şekilde nakilleri gerçekleştirilecektir.

Bu süreçte, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Veteriner İşleri Daire Başkanlığı ekipleri tarafından hayvanların sağlık kontrolleri, muayene ve tedavileri rutin ve günlük olarak sürdürülmektedir. Hayvanların mama ve su ihtiyaçları düzenli şekilde karşılanmakta; veteriner hekimlerimiz tarafından sağlık durumları takip edilerek gerekli görülen hayvanlara muayene ve tedavi uygulanmaktadır.

Doğal yaşam alanlarında yürütülen çalışmalar, yalnızca ilgili belediye birimlerinin değerlendirmeleriyle sınırlı tutulmamakta; hayvanseverler, hayvan dernekleri, ekoloji dernekleri ve ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla gerçekleştirilen toplantı ve istişareler doğrultusunda yürütülmektedir.

Gerçekleştirilen toplantılarda derneklerin, hayvanseverlerin ve oluşturulan heyetlerin görüş ve talepleri doğrudan dinlenmekte; teknik olarak uygulanabilir ve hayvan refahına katkı sağlayacak öneriler değerlendirilerek çalışmalara yansıtılmaktadır.

Bu kapsamda, bağlı bulunduğumuz Genel Sekreter Yardımcımız Sayın Özlem Tekin’in bizzat katılımıyla hayvan dernekleri ve hayvanseverlerden oluşan heyetlerle toplantılar gerçekleştirilmiş, ayrıca söz konusu heyetlerle birlikte doğal yaşam alanı ziyaret edilmiştir. Gerçekleştirilen ziyaretlerde sahadaki mevcut durum yerinde incelenmiş, hayvanseverlerin ve dernek temsilcilerinin talepleri doğrudan dinlenmiş ve ilgili birimlere aktarılmıştır.

Bu istişareler sayesinde sahadaki çalışmaların hem teknik gereklilikler hem de hayvanların sağlık ve refahı gözetilerek yürütülmesine azami özen gösterilmektedir.

Büyükşehir Belediyesi olarak bundan sonraki süreçte de hayvanseverler, hayvan hakları dernekleri, ekoloji dernekleri ve ilgili sivil toplum kuruluşlarıyla iletişim ve istişare içerisinde çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.”

Ekoloji aktivisti Elida Zerri’nin dahil olduğu heyetin Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne 6 Ağustos’ta sunduğu rapor ise şu şekilde:

DİYARBAKIR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ KÖPEK TOPLAMA ALANI ZİYARET RAPORU

Ziyaret Tarihi: 06.08.2026

Ziyaretin Amacı

Bu ziyaret, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından sokaktan toplanan köpeklerin tutulduğu alandaki mevcut barınma koşullarını yerinde gözlemlemek, tespit edilen durumları kayıt altına almak ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir.

Gözlemler

Ziyaret sırasında edinilen bilgiler ve yapılan gözlemler doğrultusunda;

  • Son bir ay içerisinde toplam 444 köpeğin toplama alanına getirildiği bilgisi paylaşılmıştır.
  • Aynı süre içerisinde 25 köpeğin yaşamını yitirdiği, ölümlerin önemli bir bölümünün köpeklerin birbirlerine saldırması ve parçalanması sonucu meydana geldiği ifade edilmiştir.
  • Toplama alanının toplam büyüklüğünün 195 dönüm olduğu belirtilmiştir.
  • Köpeklerin fiilen tutulduğu alanın ise biri 5 dönüm, diğeri 10 dönüm olmak üzere iki ayrı bölümden oluştuğu ve bu iki bölümde toplam yaklaşık 420 köpeğin barındırıldığı gözlemlenmiştir.
  • Yaralı, yaşlı, farklı cins, farklı cinsiyet ve özel bakım gereksinimi bulunan köpeklerin herhangi bir ayrım yapılmaksızın aynı alanlarda birlikte tutulduğu görülmüştür.
  • Köpeklerin içme sularının plastik bidonlarda muhafaza edildiği, su kaplarının doğrudan güneş ışığına maruz kaldığı ve su kaynaklarını koruyacak herhangi bir gölgelik sisteminin bulunmadığı gözlemlenmiştir.

Değerlendirme

Yapılan gözlemler, mevcut barındırma modelinin hem hayvan refahı hem de sürdürülebilirlik açısından ciddi sorunlar içerdiğini göstermektedir.

Sınırlı alanlarda çok sayıda köpeğin bir arada tutulması; yaralanma, ölüm, hastalıkların yayılması, kronik stres ve saldırganlık riskini artırmaktadır. Yaralı, yaşlı ve özel bakım gerektiren hayvanların diğer hayvanlarla aynı alanlarda tutulması ise bu riskleri daha da büyütmektedir.

İçme sularının plastik bidonlarda ve gölgelik olmaksızın muhafaza edilmesi, özellikle yaz aylarında suyun sağlıklı şekilde korunmasını güçleştirmektedir.

Mevcut uygulamanın bu şekilde devam etmesi halinde hem hayvanların yaşam hakkı ve refahı hem de alanda görev yapacak personelin iş sağlığı ve güvenliği açısından ciddi sorunların ortaya çıkacağı değerlendirilmektedir.

Talepler ve Öneriler

Kısa Vadede Acilen Atılması Gereken Adımlar

Mevcut gözlemler doğrultusunda, hayvanların yaşam hakkı ve refahının korunması amacıyla aşağıdaki tedbirlerin ivedilikle hayata geçirilmesi gerekmektedir:

  • Sokaktan köpek toplama uygulamalarının derhal durdurulması.
  • Toplama alanlarında bulunan köpeklerin sağlık kontrollerinin, tedavilerinin, aşılarının ve gerekli bakım süreçlerinin tamamlanmasının ardından, alındıkları yaşam alanlarına geri bırakılması.
  • Bilimsel ve etik temellere dayanan “Kısırlaştır, Aşılat, Yerinde Yaşat” ilkesinin etkin ve yaygın biçimde uygulanması.
  • Belediyeler, kamu kurumları, özel sektör, fabrikalar, sivil toplum kuruluşları ve bireylerin katılımıyla kapsamlı bir sahiplendirme seferberliği başlatılması.
  • Sahiplendirmeyi artırmak amacıyla teşvik edici kampanyalar, kamuoyu bilgilendirme çalışmaları ve destek mekanizmalarının oluşturulması.

Uzun Vadede Yapılması Gerekenler

  • Mevcut projenin uzun vadede sürdürülebilir olmadığı ve hem hayvan refahı hem de çalışma koşulları açısından ciddi riskler taşıdığı değerlendirilmektedir. Bu kapsamda;
  • Barınma alanları yeniden planlanmalı; her 2,5 dönümlük alanda en fazla 60–80 köpeğin barınacağı şekilde küçük ve yönetilebilir yaşam üniteleri oluşturulmalıdır.
  • Hâlihazırda planlanan geniş ve toplu barındırma modeli yerine, hayvanların sosyal davranışları, güvenliği ve refahı gözetilerek bölümlendirilmiş yaşam alanları tasarlanmalıdır.
  • Çok sayıda hayvanın geniş fakat kontrolsüz alanlarda bir arada tutulmasının, zamanla sürüleşme ve vahşileşme riskini artıracağı; bunun hem hayvanlar hem de tesiste görev yapacak personel açısından ciddi güvenlik sorunları doğurabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Personelin güvenli, sağlıklı ve yönetilebilir çalışma koşullarına sahip olması sağlanmalıdır. Mevcut planlamanın çalışanların iş sağlığı ve güvenliği açısından da önemli riskler barındırdığı değerlendirilmektedir.
  • Hayvan refahına aykırı uygulamaların yalnızca etik bir sorun değil, aynı zamanda ilgili mevzuat çerçevesinde hukuki sorumluluk doğurabilecek nitelikte olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
  • Alan içerisinde yağmur suyu hasadı sistemi kurularak otomatik suluklarla hayvanların sürekli temiz suya erişimi sağlanmalıdır.
  • Her yaşam ünitesine yeterli sayıda dayanıklı ahşap kulübe yerleştirilmelidir.
  • Yaz aylarında serinleme ve doğal davranışların desteklenmesi amacıyla uygun büyüklükte gölet veya su alanları oluşturulmalıdır.
  • Alanın iklim koşulları dikkate alınarak kapsamlı bir ağaçlandırma ve doğal gölgelendirme çalışması yapılmalıdır.
  • Hayvanların stres düzeyini azaltacak, doğal davranışlarını sergileyebilecekleri zenginleştirilmiş yaşam alanları (oyun, keşif ve dinlenme bölgeleri) oluşturulmalıdır.

Hayvanların yaşam hakkını esas alan, bilimsel verilerle desteklenen ve sürdürülebilir bir yönetim modeli; hem hayvan refahının korunması hem de toplum sağlığı ve güvenliği açısından zorunludur.

Bu rapor, 06.08.2026 tarihinde gerçekleştirilen ziyaret sırasında doğrudan yapılan gözlemler ve ziyaret esnasında paylaşılan bilgiler esas alınarak hazırlanmıştır.

*Rapordaki bazı sayıların haberdekinden farklı olmasının nedeni, raporun 6 Ağustos tarihinde sunulmasından kaynaklanıyor.

Foto Haber

Yaşamını yitiren gerillalar için Diyarbakır’da anma

Çeşitli tarihlerde yaşamını yitiren PKK gerillaları için taziye kurulmasının ardından anma törenleri düzenlendi. Diyarbakır’daki taziyenin son gününden ve anma töreninden kareler…

Fotoğraf: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Çeşitli tarihlerde ve yerlerde hayatını kaybeden PKK gerillalarının künyelerinin açıklanmasının ardından yaşamını yitirenler için Diyarbakır, Mardin, Van ve İstanbul gibi pek çok yerde taziyeler kuruluyor, anma törenleri düzenleniyor.

Diyarbakır’da 49 gerilla için Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı’nda üç gün süren taziyeden sonra anma töreni gerçekleştirildi.

Törende konuşan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar ailelere hitaben “Ne mutlu ki size böyle çocuklar yetiştirdiniz” dedi, başsağlığı diledi.

İmralı Cezaevinde Abdullah Öcalanla kaldıktan sonra geçen yıl tahliye olan Çetin Arkaş ise “Onları ölümsüz kılan sloganlarımız değildir. İntikam sloganlarına gerek yok. Artık barış ve inşayı, birlikte yaşamı, toplumsal kurtuluşu hep birlikte dile getireceğiz. Geçmişin dilini, sloganını, aracını yeni döneme göre kurgulayacağız.” diye konuştu.

Anma töreni ve taziyenin üçüncü gününden kareler:

Fotoğraflar: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Çözüm arifesinde yas

Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.

Foto: Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Şehir, bir cuma günü için oldukça sessiz. Ancak Koşuyolu Parkı’na girince, sanki şehrin hareketi buraya akmış gibi. Yüzlerce insan, gerilla aileleri, arkadaşları, mücadele yoldaşları…

Parkın farklı noktalarında küçük insan grupları var. Kimi kendi arasında konuşuyor, kimi telefonundan bir şeyler gösteriyor, kimi ise uzun süre sessizce oturuyor. Alandaki hareketliliğe rağmen yüksek sesli bir konuşma olmuyor.

Bugünlerde, daha önce yaşamını yitiren gerillaların haberleri geldi. Gerillaların yası, toplumsal barış ihtimalinin konuşulduğu şu günlerde tutuluyor.

İstanbul, Van, Diyarbakır, Mardin ve daha birçok yerleşimde toplu taziyeler kuruldu. Bunlardan biri de Diyarbakır’ın Bağlar ilçesindeki Koşuyolu Parkı oldu. 49 PKK’linin taziyesi burada kuruldu.

Diyarbakır, barışın konuşulduğu son iki yılda, geçmiş dönemlere göre daha umutlu. Ancak kuşkulu da. Geçmiş yılların yarattığı güvensizlik, devletin geç adım atması ve başta Selahattin Demirtaş olmak üzere siyasilerin hâlâ cezaevinde olması umudun yanına kuşkuyu da ekliyor.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın 1 Ekim 2024’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) elini sıkmasından bugüne, neredeyse iki yıl geçti.

En son, 10 Ağustos’ta, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildikten sonra, 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlandı.

Kurulan taziye çadırlarına gelenler ailelerin yanına uğruyor, sonra parkın diğer bölümlerine geçiyor. Yemek elden ele dağıtılıyor. Alanda bulunanlar, yapılması gereken işin bir parçasını üstleniyor.

Neredeyse herkesin yüzünde aynı vakur bakış. Ailelere başsağlığı dilenirken, üzüntünün yanında, çocuklarının verdiği mücadeleye duyulan minnet de seziliyor.

Aileler bir masada, önlerinde çocuklarının fotoğrafı, fotoğrafların önünde birer gül, “Şehîd Namirin” sloganları arasında taziyeleri kabul ediyor MEBYA-DER imzalı “Em şehîdên azadiyê bi bîr tînin,”, (Özgürlük şehitlerini anıyoruz) “Şehîdên me rûmeta me ne” (Şehitlerimiz onurumuzdur) yazılı pankartların olduğu üstü kapalı bir alanda.

Yan yana duran fotoğraflarda farklı yüzler, farklı hayat hikayeleri var fakat hepsini aynı mücadele bir araya getiriyor.

Polisler de orada. Üzerinde “TEM” yazan zırhlı araçlar, TOMA’lar, polis otobüsleri… Önceki yıllarda alışık olduğumuzun aksine biraz daha “geride” bekliyorlar. Buna rağmen zırhlı araçlarla parkın içindeki taziye arasında belirgin bir karşıtlık var. Bir tarafta devletin kolluk aygıtı, diğer tarafta çocuklarını kaybetmiş ailelerin oturduğu masalar.

Toplumsal barış ihtimali iki yıldır konuşuluyor, çeşitli adımlar atılıyor. Ancak Koşuyolu Parkı’ndaki yas, geçmişin tam anlamıyla geride kalmadığını hatırlatıyor.

Fotoğraflar Yekta Armanc Hatipoğlu / niha+

Kadın Komün Kent Bostanları'nda ilk hasat yapıldı

“Kadınlar üretime doğrudan dahil olmalı”

Diyarbakır’da belediye tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanları’nda ilk hasat yapıldı. Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, deneyimlerini anlattı.

Fotoğraflar: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi tarafından hayata geçirilen Kadın Komün Kent Bostanlarında ilk hasat geçtiğimiz hafta yapıldı. Kadınlar, yetiştirdikleri sebze ve bitkileri topladı.

Kadın Politikaları Dairesi Başkanlığı bünyesinde faaliyet yürüten Kadın Ekonomisini Güçlendirme Müdürlüğü öncülüğünde kurulan bostanların hedefi kadın ekonomisini güçlendirmek, yerel tohumları yaşatmak ve ekolojik üretimi teşvik etmek.

Bostanlar, Kayapınar ilçesinin Talaytepe mahallesinde bulunan Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı yerleşkesinde.

Bostanlarda üretim yapan kadınlardan Zozan Halil Müslüm ve Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer ile Kadın Komün Kent Bostanlarını konuştuk.

“Kadın kentinin ve varlığımızın güçlenmesi gerek”

Zozan Halil Müslüm, “Kadın Yaşam Merkezlerini ve burada verilen destekleri öğrendim. Sadece bostan değil; spor, yakın savunma gibi farklı çalışmaların da olduğunu gördüm. Kadınlarla tanıştıkça kadın kentinin ve kadın varlığımızın ortaya çıkması ve güçlenmesi gerektiğini düşündüm. Bu nedenle ben de Kadın Komün Kent Bostanı’na katıldım” diyerek sözlerine başladı.

Daha sonra birlikte biber, patlıcan, domates, salatalık, kornişon ve bamya ektiklerini söyleyen Müslüm, bunun yanında kekik, lavanta, nane, biberiye gibi “tıbbi bitkiler” de ektiklerini ifade etti, kadınlar olarak sebze ihtiyaçlarını doğal ve taze bir şekilde karşıladıklarını, ürünleri evlerine götürdüklerini söyledi.

“Turşu yapıyor, kurutuyor ve taze halde yemeklerimizde kullanıyoruz. Aynı zamanda tıbbi bitkilerden yağ ve krem gibi ürünler elde etme imkanımız da oluyor” diyen Müslüm, bostanlardaki meselenin sadece üretmek ve ürün elde etmek olmadığını söyledi.

“Aynı zamanda birbirimizin fikirlerine ve kararlarına saygı göstermeyi, birlikte karar almayı öğreniyoruz. Biz kadınlar olarak kendi irademizi de güçlendiriyoruz. Çünkü komün bir yaşamı birlikte öğreniyoruz. Toplum kendi özünden uzaklaşmış ve insanlar giderek daha bireysel hale gelmiş. Biz kadınlar olarak toplumun özüne dönmesi için ne gerekiyorsa yapacağız.”

Müslüm, son olarak böyle alanların açılmasının şart olduğunu, böyle projelerin içinde yer aldığı için kendisini şanslı hissettiğini ve her zaman böyle çalışmaların içinde olmak istediğini söyledi.

“Ortak üretim alanı kuruyoruz”

Kadın Politikaları Dairesi Başkanı Özden Gürbüz Sümer, demokratik ve kadın özgürlükçü bakış açısına sahip yerel yönetimler olarak kenti sadece yapıların, yolların ve buna bağlı hizmetlerin olduğu bir alan olarak ele almadıklarını; kentin nasıl yönetildiği, yeniden nasıl üretildiği, gıdanın nereden geldiği ve kadınların bu üretim sürecindeki yerinin de kendileri için önemli olduğunu ifade etti. Sümer, Kadın Komün Kent Bostanı’nın da bu yaklaşımın bir parçası olduğunu söyledi:

“Kadınların toprakla, üretimle ve kendi emeğiyle yeniden ilişki kurabildiği bir alan oluşturmak istedik. Burada bizim için önemli olan yalnızca sebze üretmek değil. Ortak üretimin, ortak kararın ve ortak paylaşımın mümkün olduğu bir alan yaratmak.”

Özden Gürbüz Sümer

Bostanda bireysel parseller üzerinden ilerlemediklerini söyleyen Sümer, alanın ortak olduğunu, üretimin de ortak yürütüldüğünü söyledi. Ekim, bakım ve hasat süreçlerinde kadınların birlikte çalıştığını, üretime ilişkin kararları da birlikte aldıklarını aktardı:

“Her kadının kendi parselinin ve kendi ürününün olmadığı, ortaya çıkan üretimin ortak üretim olarak değerlendirildiği bir model kuruyoruz. Bu nedenle bostanın kendisi de birlikte üretme ve karar alma deneyiminin yaşandığı bir alan oluyor.”

Önceliğin üretilen ürünlerin kadınların ve hanelerin ihtiyaçları doğrultusunda değerlendirilmesi olduğunu söyleyen Sümer, ihtiyaç fazlası olan ya da satışa sunulması istenilen ürünlerin değerlendirilebileceği bir pazar alanı oluşturma hazırlıkları da olduğunu belirterek “Böylece kadınlar ürettikleri ürünleri bu alanda doğrudan satışa sunabilecek. Burada amaç, kadınların ürettiği ürünün değerini kendilerinin belirleyebildiği ve emeğinin karşılığını alabildiği bir alan oluşturmak” diye konuştu.

“Burada bireysel kârı merkeze alan bir üretim anlayışımız yok. Önceliğimiz kolektif üretimin devamlılığını sağlamak ve elde edilen değerin yeniden üretime katkı sunması. Bununla birlikte kadınların ihtiyaç fazlası ürünlerini kendi iradeleriyle satışa sunabilecekleri bir alanın olması da önemli. Yani hem ortak üretim ve paylaşım anlayışını korumak hem de kadınların kendi üretimlerinden ekonomik olarak yararlanabilecekleri olanaklar oluşturmak istiyoruz.”

“Kadınlar üretime doğrudan dahil olmalı”

Kadınların yalnızca üretime katıldığı değil üretimin bütün aşamalarında söz sahibi olduğu bir alan oluşturmayı amaçladıklarını söyledi Sümer.

“Özellikle tarım alanında kadınlar tarlada ya da ürünün işlenmesi kısmında emek boyutuyla varlar ancak iş karar alma, ürünü satma ve ondan aracısız gelir elde etme kısmında neredeyse hiç yoklar. Yani bu alanda çok ciddi emek sömürüsü yaşamaktalar. Kadın emeğinin görünür olması bu anlamda önemli ama bununla sınırlı değiliz. Kadınların üretim bilgisine, toprağa ve ekonomik sürece doğrudan dahil olmasını istiyoruz. Bu perspektifle komün kent bostanında kadınlar bir yandan zirai teknik bilgiyi öğrenirken bir yandan komün ekonomisini hem teorik hem de pratik içerisinde deneyimliyor. Yine bireysel olarak güçlenmeleri için toplumsal cinsiyet eşitliğine dair bilinci açığa çıkaran kolektif eğitim atölyelerine katılıyorlar.”

“Komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz”

Sümer, bostan sürecinin kendilerine ne gösterdiği sorusuna ise şu cevabı verdi:

“Süreç bize kadınların ortak üretime ciddi bir ilgisinin olduğunu gösterdi. Bostanda birlikte çalışırken kadınların kendi deneyimlerini ve üretim bilgilerini de birbirleriyle paylaştığını gördük. Bu nedenle bostanı tamamlanmış bir proje olarak değil, birlikte üreterek ve deneyimleyerek geliştirdiğimiz bir alan olarak görüyoruz.”

Bostanla ilgili haberler çıktıkça kentte yaşayanlardan da yoğun bir ilgi ve geri dönüş almaya başladıklarını, kendilerine ulaşanlar arasında çalışmaya dahil olmak, bostanı görmek ve üretilen doğal ürünleri satın almak isteyenler olduğunu söyledi.

Sümer, bu ilgiyi kentte üretime ve doğal gıdaya yönelik güçlü bir ihtiyacın olduğunu göstermesi açısından önemli bulduklarını, alanı kısa bir süre içerisinde ziyaretlere açmayı planladıklarını ve böylece kentlilerin bostanı yerinde görmesini, üretim sürecini tanımasını ve kadınların ortak üretim deneyimine daha yakından tanıklık etmesini istediklerini aktardı.

Sümer, bostanlarda ekilen fidelerin Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Kırsal Hizmetler Dairesi Başkanlığı tarafından yerel tohumlardan üretilerek hazırlandığını, dolayısıyla yerel tohumun korunması ve yeniden üretime kazandırılmasının sürecin en başından itibaren bostanın içerisinde yer aldığını söyledi.

Sümer, sözlerini şöyle noktaladı:

“Bostanda edindiğimiz deneyimin bundan sonraki çalışmalarımıza doğrudan katkısı olacak. Aslında kadın yaşam merkezlerimizde yürüttüğümüz üretim çalışmaları da bu bakış açısıyla ilerliyor. Tekstil üretim gruplarımız, tıbbi ve aromatik bitkiler üretim grubumuz, epoksi ve geri dönüşüm üretim gruplarımız var. Bu gruplarda da kadınların birlikte ürettiği, üretim sürecine birlikte karar verdiği ve ortaya çıkan üretimi ortak bir anlayışla değerlendirdiği bir çalışma yürütüyoruz. Bostan bizim için bu yaklaşımın farklı bir üretim alanındaki karşılığı. Bundan sonraki süreçte de kadınların kendi emeği ve bilgisi üzerinden üretimin içinde olduğu, ortak üretim ve paylaşımın esas alındığı komün çalışmaları geliştirmeye devam edeceğiz.”

Gençlik örgütleri üniversitelerde yeni dönemi nasıl karşılıyor?

Barınma krizi, geçim sıkıntısı, akademik nitelik kaybı, soruşturmalar… Üniversiteler yeni döneme bu ağır eleştirilerin gölgesinde giriyor.

Fotograf: Ali Dinç

Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sonuçlarının açıklanmasının ardından sınava girenler üniversite ve bölüm tercihlerini yaptı.

Üniversitelere ilk kez gidecek olanları bundan önceki senelerde olduğu gibi, kredi ve yurt yetersizliği, akademik yeterlilik eleştirileri, üniversite içi demokratik mekanizmaların işlememesi, siyasi nedenlerle açılan soruşturmalar gibi gündem maddeleri bekliyor. Üniversiteliler ve üniversitelerde çalışma yürüten gençlik örgütleri, bu eleştirileri yıllardır dile getiriyor ve bunlara karşı mücadele ediyorlar.

Peki, tüm bu eleştirilerin gölgesinde sol-sosyalist gençlik örgütleri yeni dönemi nasıl karşılıyor?

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez, Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe ve Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik yeni dönem ve beraberinde getirdikleriyle ilgili Niha+’a konuştular.

Görmez: Öğrenciler iş bulamıyor ve geçinemiyor

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez

Devrimci Gençlik Dernekleri Üyesi Esma Görmez, üniversite kampüslerinin bilim üretimi ve kültürel gelişim-paylaşım alanı olması gerekirken mevcut ekonomik şartlar ve genel sosyal-kültürel baskılamalar sonucunda güç bela eğitim odaları ve derslik olmakla kalabildiğini söyledi ve “üretilen cüzi miktardaki bilimin” ise mevcut iktidarın propaganda aracı, kültür dayatmalarından ileri gidemediğini savundu.

Öğrencilerin büyük bir kısmının yaşamını idame ettirebilmek için çeşitli işlerde çalışmak zorunda olduğunu belirten Görmez, öğrencilerin üniversitelerine yalnızca ders için gidip derslerinden çıktıktan sonra ya işe ya da iş yorgunluğu atabilmek için evlerine veya yurtlarına yöneldiğini, bir kısmının ise okula sadece sınav dönemlerinde uğrayabildiğini ifade etti:

“Üniversite öğrencileri, okullarında herhangi bir kulüp veya başka sosyal aktivite yapmak için giriştiği alan arayışında bile siyasi ve kültürel uyuşmazlıklar sonucu herhangi bir kazanım elde edemiyor.”

Görmez, üniversitelerin probleminin içinde geçirilen eğitim süreleriyle de sınırlı kalmadığını, üniversitelerden mezun olanların kendilerini devasa bir yedek işçi ordusunun içinde bulduklarını düşünüyor:

“İş bulacak kadar şanslı olan sayılı insan ise kendini insani olmayan çalışma saatleri, yoksulluk sınırının altında maaşlar/ücretlerle karşı karşıya buluyor. İleriye dönük olarak gençlerin geçim dertlerini, çalışma hayatlarındaki zorlu şartlarını, aldıkları ‘asgari’ ücretleri, işyerlerinde karşılaştıkları mobbing/taciz vb. güçlükleri yankılamayı hedeflediğimiz ‘Köle Değiliz’ kampanyamız üzerine yoğunlaşacağız.”

Türkiye’de üniversiteli, işsiz ve çalışan gençlik kesimlerini ayırt etmeden gençlikle doğrudan temaslar ve birebir iletişimler kurarak bu alanda faaliyet göstereceklerini aktaran Görmez “Gençliğin kendi elleriyle kuracağı, ortak sorunlarını haykıracağı, bu sorunlar etrafında yan yana geleceği ve bu düzeni değiştirmek için birlikte omuz omuza mücadele edeceği, kurtuluş alanını hep birlikte örebileceği bir platform kurmayı hedefliyoruz” dedi.

Deniz Tepe: “Akademik ve ekonomik taleplerde birleşelim”

Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe

Emek Gençliği MYK Üyesi Deniz Tepe ise “emperyalist saldırganlığın yayıldığı, yaşam ve çalışma koşullarının ağırlaştığını” belirterek Türkiye’deki iktidarın politikalarını eleştirdi:

“Saray rejiminin bu tabloyu örgütlemek, iktidarını sürdürebilmek üzere baskı ve yasaklar tertiplediği koşulların bir ürünü olarak üniversiteli gençliğin etrafının çevrildiği dört duvarın her bir tuğlası birbiriyle oldukça ilişkili olduğundan birbirinden bağımsız değerlendirmemeliyiz.”

Tepe, üniversiteli gençliğin, egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda hareket eden iktidarın gelecek dönem üniversite planı karşısında, içinde bulunduğu ağır koşulları dünya ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerle birlikte ele alarak ekonomik ve akademik talepleri başta olmak üzere ortak bir rota etrafında bir araya gelmesinin geçmişe göre bu dönemde daha önemli olduğunu ifade etti:

“Sermaye ve onun temsilcisi saray rejimi, halihazırda sürdüğü ekonomik, siyasal ve ideolojik programını, başını ABD emperyalizminin çektiği emperyalistlerin pazar ve rekabet kavgasının sonucu olarak işgal ve yağmanın, krizlerin, savaşların içinde yeniden konumlanmaya yönelik hamleleriyle iç içe sürdürmeye devam ediyor.”

Geçim sıkıntısı artarken, eğitimini sürdürebilmek için güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan yüz binlerce üniversiteli gencin olduğunu söyleyen Tepe, gençlerin en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamayan burslara ve düşük ücretlerin kural haline geldiği yeni kısmi süreli, esnek çalışma modellerine razı edilmek istendiğini belirterek şöyle devam etti:

“Sermaye kesimlerinin ceplerini doldurmak için üniversiteleri ucuz kalifiye emek ihtiyacının karşılandığı ‘Üniversite A.Ş.’ler, eğitimi de bilimsel kıstaslardan arındırıp idealist ögelerle bezeli bir biçimde dizayn ederek hareket eden saray rejiminin sömürü programı karşısında, yan yana gelişlerimizi güçlendirmeliyiz.”

“Bütçe sermayeye değil eğitime ayrılmalı”

Tepe, önümüzdeki dönemde de bütçenin sermayeye değil eğitime ayrılması, burs miktarlarının artırılması, nitelikli beslenme ve barınma koşullarının sağlanması gibi ortak talepler başta olmak üzere parasız eğitim talebi etrafında birleşmeye, mücadele etmeye devam edilmesi gerektiğini savundu.

İktidarın son yıllarda toplumsal desteğini ve meşruiyetini gittikçe yitirdiğini söyleyen Tepe, iktidarın durumu tersine çevirme yolunu “faşist bir rejim inşasını hızlandırmakta”, “emekçilerin ve gençliğin mücadelesini yasaklarla boğmakta” gördüğünü ifade etti.

Üniversitelerde atanmış rektörler eliyle kulüp ve toplulukların kapatılması, öğrencilerin her alanda karar mekanizmalarından dışlanması ve ODTÜ Bahar Şenliği’nde gerçekleşen provokasyonları örnek gösteren Tepe, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emek Gençliği olarak çağrımız, ‘Demokratik, Özerk Üniversite, Bağımsız ve Demokratik Türkiye’ için kampüslerimizde bir araya gelerek sorunlarımızın çözümünde kullanacağımız mekanizmaları inşa etmek/işlevsel hale getirmek ve emperyalistlere, işbirlikçileri saray rejimine karşı mücadeleyi büyütmek üzere seferber olmaktır.”

Çelik: “Öğrencilerin temel hakları yok sayılıyor”

Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik

Gençlik Komiteleri Üyesi Senem Çelik, tüm Türkiye’de olduğu gibi kampüslerde de öğrenci gençlik, işçi sınıfının bir parçası olarak, holdinglerin ve AKP’nin, burjuva sınıfının egemenliğini yeniden üreten saldırılarıyla karşı karşıya olduğunu belirterek şöyle devam etti:

“Bunun kampüslerdeki çok net tezahürlerine bugüne dek de şahitlik ettik. Üniversitelerin bilim üreten, özgür düşünce alanı niteliğinin tasfiyesinin tamamlanışı ile üniversite yönetimlerinin açıktan sermaye çıkarlarını merkeze aldığı gündemler karşımıza çıkıyor.”

Öğrencilerin yaşam dahil temel haklarının yok sayılarak kâr üzerinden şekillenen eğitim planları ve kampüs yaşamına ilişkin imkanların ve kampüslerin her geçen gün katlanarak ranta açılması gibi örneklerin üniversite olgusunun şirketleşmesi üzerine önemli çıktılar olduğunu söyleyen Çelik, AKP iktidarının artık rıza üretemediğini, 19 Mart eylemleri sürecinde yaratılan “halk isyanı potansiyelinin yarattığı tehdidi” hissettiğini savundu:

“Bulunduğu krizin doğrudan sonucu olarak sıkılaştırmaya ihtiyaç duyduğu zor ve baskı aygıtlarının en sert biçimleri bugün üniversiteli gençliği hedef alıyor. Bu sene içinde karşılaştığımız; üniversitesini, yurttaşlık haklarını ve demokratik taleplerini savunan öğrencilere karşı yoğun soruşturma ve ceza dalgaları; gençlik mücadelesinin devlet kolluğu ve burjuva hukuku tarafından bastırılma çabasının tamamlayıcısı olarak çalışıyor.”

“En büyük sorun örgütsüzlük”

Bu koşullar ve potansiyel içinde gençliğin karşısındaki en büyük sorunu örgütsüzlük olarak görmenin yanlış olmayacağını söyleyen Çelik, sözlerini şöyle sürdürdü: “Türkiye işçi sınıfının tüm düzen araçları ve siyasetine karşı yükselen öfkesi içinde gençliğin, ileri niteliğini bu proleter öfkenin bir parçası hatta doğrudan taşıyıcısı olarak bir araya getirmesi üzerindeki mevzubahis kuşatmanın temelini dolayısıyla tümünü sarsacak tek güç olacaktır.”

Gençliğin bu güce adımlamadığı sürece herhangi bir alandaki baskı koşullarının artışına dair yürütülen her mücadelenin yarım kalacağını ifade eden Çelik, yeni dönemki mücadele hatlarına dair şunları söyledi:

“Yeni dönemde iktidarın içinde bulunduğu bu kriz ve emperyalist paylaşım savaşlarına yapılan hazırlık göz önünde bulundurularak iktidar karşısında yükselecek bir proleter devrimci gücün inşasını amasız fakatsız tek yol olarak görüyoruz. Bugün işçi sınıfının işyerinden, mahallesine tüm toplumsal alanları ve iktidarı yönetecek iradesini güçlendirmek bu yolu var edecek tek şey. Üniversitelerde de gençliğin bu iradeye öncülük edecek ve yaratıcı yöntemlerini geliştirecek deneyimi edinmesi bunun kritik bir adımı. Gençliğin bir kıvılcımı başlatacak potansiyelini Türkiye Devrimci Hareketi tarihinden görüyor ve yakın tarih halk isyanlarının deneyimleriyle ilerliyoruz.”

Gençlik Komiteleri olarak yeni dönemde odaklarının öğrenci gençliğin yönetme iradesini güçlendirmek olacağını söyleyen Çelik, bunu dar bir temsilci çıkarma çabasından öte niceliğin niteliğe dönüşeceği bir kapsamda hedeflemek ve ilerletmek gerektiğini ifade etti:

“Bunun bugünün koşulları içinde mümkün olmadığını söyleyenler olabilir. Ancak yemekhane işgalleri, kampüs savunma eylemleri, işçi direnişleriyle temas kuran öğrenci toplamları gibi sadece bu yıl içinden birçok örnek bu inşanın mümkün olduğunu gösteriyor. Öğrencilerin kampüslerinde topluluklarının, yurtlarının, üniversitelerinin denetim mekanizmalarına katılımını sağlamak gerekiyor. Bunu yakın zamanda barınamayan öğrencilerin kitlesel yurt eylemlerinde deneyimledik. Üniversitelerin, yönetimlerinin ve iktidarın çürümüşlüğünü tümden ortaya dökecek bu katılım yönetme iradesini ortaya çıkaracak tarihsel zorunluluğu taşıyor. Bu sebeple yeni dönemde tüm çabamız ‘Biz Yönetiriz’ diyecek gençlik yığınlarını var etmek için olacak.”

Serhat Eren: “Çeteler bu noktaya gelinceye kadar devlet neredeydi?”

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren, kentte artan çeteleşmenin yalnızca güvenlik politikalarıyla açıklanamayacağını; sorunun zorunlu göç, yoksulluk, demokratik siyasetin daralması ve sosyal politikaların zayıflamasıyla bağlantılı olduğunu ifade ediyor.

Diyarbakır son dönemde “yeni nesil suç örgütlerinin” kentte yaygınlaşması tartışmalarıyla gündemde.

Kendilerine Daltonlar, Casperler, Çirkinler ve Redkitler gibi isimler veren “suç örgütlerinin” kentin çeşitli yerlerindeki işyerlerini kurşunladığı, esnaftan haraç istediği ve uyuşturucu ticaretiyle anıldığı haberleriyle her gün medyada yer buluyor .

Meclis’e konuyla ilgili araştırma önergesi de sunan DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Serhat Eren Diyarbakır’da artan çeteleşmeyi, çeteleşmenin sonuçlarını ve çözüm yollarını Niha+’a değerlendirdi.

“Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar” diyen Eren, bundan dolayı çeteleşmenin “yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanı” olduğunu düşünüyor.

Eren, “Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez” diyerek yapılan operasyonların büyüklüğünün “çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de” gösterdiğini belirtiyor.

Türkiye’nin yakın tarihindeki kimi olaylara dikkat çeken Serhat Eren, “Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda” dedi.

“Yalnızca polisiye yöntemlerle açıklanamaz”

Diyarbakır ve bölgedeki çeteleşme nasıl bu kadar can yakıcı bir sorun haline geldi? İşyerleri kurşunlanıyor, insanlar dükkânlarını kapatmak zorunda kalıyor. Uyuşturucu ve fuhuş olarak tanımlanan faaliyetlerin hiç olmadığı kadar ciddi bir problem haline geldiği ifade ediliyor. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bugün Diyarbakır’da yaşanan çeteleşmeyi yalnızca birkaç suç örgütünün ortaya çıkışıyla açıklayamayız. Eğer meseleyi sadece polis operasyonları, yakalanan kişiler ya da işlenen suçlar üzerinden okursak asıl resmi kaçırmış oluruz. Çünkü bugün yaşadığımız tablo, uzun yıllara yayılan siyasal, ekonomik ve toplumsal bir dönüşümün sonucudur.

Diyarbakır’da artık sadece bir güvenlik sorunu yaşamıyoruz. Toplumun dokusunu hedef alan çok yönlü bir çözülmeyle karşı karşıyayız. Esnaftan haraç istenmesi, işyerlerinin kurşunlanması, çocukların tetikçi olarak kullanılması, uyuşturucu ticaretinin mahallelere kadar yayılması, kadınların fuhuş ağları üzerinden sömürülmesi, yasa dışı bahis ve kara para ekonomisinin büyümesi birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunların tamamı aynı düzenin farklı yüzleridir.

1990’lı yıllarda binlerce köy boşaltıldı. Yüz binlerce insan zorunlu göçle Diyarbakır başta olmak üzere bölge kentlerine geldi. Bağlar gibi ilçeler büyük ölçüde bu zorunlu göçün sonucunda oluştu. Bu insanlara ne düzenli bir istihdam sunuldu ne sağlıklı kentleşme politikaları geliştirildi ne de sosyal devlet mekanizmaları işletildi. Bu insanlar yoksullukla, dışlanmayla ve güvencesizlikle baş başa bırakıldı.

İlk kuşak, bütün zorluklara rağmen dayanışmasıyla, akrabalık ilişkileriyle ve siyasal bilinçle ayakta kalmaya çalıştı. Ancak sonraki kuşaklar çok daha farklı bir tabloyla karşılaştı. İşsizlik büyüdü. Eğitimden kopuş arttı. Uyuşturucu daha görünür hale geldi. Dijital kültür, tüketim baskısı ve hızlı para kazanma arzusu gençler üzerinde ciddi bir etki yarattı.

Tam da bu noktada çeteler devreye girdi. Çünkü çeteler önce silah teklif etmiyor. Önce aidiyet teklif ediyor. “Burada sana değer veririz” diyor. Aslında gençlere sundukları şey güç değil ölüm, cezaevi ve sömürü. Ama umudu elinden alınmış bir genç için bu sahte güç duygusu bile cazip hale getirilebiliyor.

Bugün Türkiye’deki çeteler artık eski mafya yapıları değil. Eskiden suç örgütleri görünmemeye çalışırdı. Bugün görünür olmaya çalışıyorlar. Sosyal medya kullanıyorlar. Rap kültürünü kullanıyorlar. Lüks otomobilleri, silahları ve gösterişi propaganda aracına dönüştürüyorlar. Çocuklara ve gençlere ulaşmak için dijital kültürü kullanıyorlar. En önemlisi de yalnızca para kazanmak istemiyorlar. Mahalle üzerinde otorite kurmak istiyorlar. Gençlerin hayallerini yönetmek istiyorlar. Korkuyu yönetmek istiyorlar. Kendi meşruiyetlerini üretmek istiyorlar.

Baygaralar bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Adana merkezli başlayan bu yapılanma zaman içinde Diyarbakır dahil birçok ilde etkili olan organize suç ağına dönüştü. Uyuşturucu ticareti, silahlı saldırılar, haraç ve cinayetlerle anılan bu yapının lideri Ramazan Baygara’nın Yunanistan’dan Türkiye’ye iadesi sırasında cezaevinde isyan çıkarılması, bu yapıların uluslararası bağlantılarını ve örgütlenme kapasitesini göstermesi bakımından dikkat çekici.

Daha dikkat çekici olan ise cezaevinde Kürt halkının siyasal sembollerinin kullanılması. Bu bize çok önemli bir şey söylüyor: Çeteler artık yalnızca suç örgütü olmak istemiyor, toplumsal meşruiyet de üretmeye çalışıyor. Kürt halkının yıllardır verdiği özgürlük mücadelesinin sembollerini istismar ederek kendisini siyasal bir hareket gibi göstermeye çalışıyor. Oysa burada çok net olmak gerekir. Uyuşturucu ticareti yapan, esnaftan haraç alan, kadınları sömüren, çocukları tetikçi yapan, insan öldüren bir yapı hangi sloganı atarsa atsın suç örgütüdür.

Kürt halkının özgürlük mücadelesiyle mafyatik şiddetin hiçbir ortak yanı olamaz.

Barış Boyun örneği ise başka bir açıdan önemli. İtalya’da yürütülen soruşturmalarda savcılığın dinlemelerine yansıyan konuşmalarda, Kürt hareketinin zayıfladığı alanı kendi örgütlenmesi açısından fırsat olarak değerlendirdiği görülmekte. Bu bize yeni nesil suç örgütlerinin yalnızca ekonomik boşlukları değil siyasal boşlukları da hedeflediğini gösteriyor.

Daltonlar, Redkitler, Casperlar, Anucurlar, Gündoğmuşlar ve benzeri yapılar da aynı dönüşümün farklı örnekleri. Bu yapılar artık yalnızca belirli mahallelerde faaliyet gösteren klasik suç grupları değil uyuşturucu, silah, kara para ve dijital suç ekonomisini aynı anda yöneten yeni nesil yapılar. Dolayısıyla bugün Diyarbakır’daki mesele yalnızca Baygaralar, Daltonlar, Redkitler veya herhangi bir çete meselesi değildir. Toplumun geleceğiyle ilgili bir meseledir.

Çeteler toplumsal öfkeyi, kimlik arayışını ve siyasal boşlukları ele geçirerek kendilerini alternatif bir güç gibi sunmaya çalışıyorlar. Tam da bu nedenle çeteleşme yalnızca kolluğun değil demokratik siyasetin de temel mücadele alanıdır.

“Demokratik siyaset geri çekilirse başka bir güç gelir”

Özellikle Kürt kentlerinde 2015 ile 2016 yıllarında yaşanan çatışmaların ardından sivil siyaset üzerinde ciddi bir baskı oluştu. Bu baskının çeteleşmeye etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Mahalle örgütlenmelerinin ve politik alanın daralması çeteleşmenin önünü açtı mı sizce?

Kürt kentlerinde demokratik siyasetin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun, gençlik çalışmalarının ve mahalle örgütlenmelerinin sistematik biçimde zayıflatılması, organize suç yapılarının hareket alanını genişletti. Toplum hiçbir zaman boşluk kabul etmez. Bir yerde demokratik siyaset geri çekilirse yerine mutlaka başka bir güç gelir.

Sorulması gereken asıl soru şu: O boşluğu kim doldurdu?

2015 sonrasında Sur başta olmak üzere birçok yerleşim alanı ağır bir yıkım yaşadı. Mahalleler dağıldı, insanlar yerinden edildi. Yalnızca evler yıkılmadı, yıllar içinde oluşmuş toplumsal hafıza da büyük ölçüde parçalandı.

Ardından kayyım dönemi başladı. Özellikle Kürt kentlerinde belediyeler aynı zamanda kadınların, gençlerin, çocukların, kültürün, sanatın, anadilin ve sosyal dayanışmanın da merkezleriydi.

Bu çalışmaların önemli bir bölümü ya sona erdi ya da büyük ölçüde işlevsiz hale getirildi. Sivil toplum üzerindeki baskılar arttı. Dernekler kapatıldı, siyasetçiler tutuklandı, gençlik örgütlenmeleri kriminalize edildi, demokratik siyaset neredeyse yalnızca seçim dönemlerine sıkıştırıldı.

Bütün bunlar olurken bir nesil büyüdü. Bu neslin önemli bir kısmı dayanışmayla değil rekabetle büyüdü. Kültür merkezleriyle değil dijital şiddet kültürüyle karşılaştı.

Mahalle komiteleri, kadın dayanışması, kültür merkezleri, spor kulüpleri, yerel yönetimler. Bütün bunlar yalnızca demokratik kurumlar değil aynı zamanda çeteleşmeye karşı en güçlü toplumsal savunma mekanizmaları. Siz bunları zayıflatırsanız çetelerin hareket alanını genişletirsiniz.

Bugün Diyarbakır’da tartışılması gereken mesele tam da budur. Biz güvenlik ile demokrasiyi birbirinin alternatifi olarak görmüyoruz. Tam tersine gerçek güvenliğin demokratik toplumdan geçtiğine inanıyoruz. Bu nedenle bana göre çeteleşmeyle mücadelenin ilk şartı demokratik toplumun yeniden güçlendirilmesi.

“Operasyon, suç örgütünün büyümesini engellemiyor”

Bir süredir Diyarbakır dahil pek çok kentte söz konusu oluşumlara baskın yapıldığına dair haberler servis ediliyor. Özellikle İç İşleri Bakanlığı her gün bu yönlü açıklamalar yapıyor. İktidarın ve devletin bu soruna yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Devletin hiçbir şey yapmadığını söylemek doğru olmaz. Diyarbakır’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde uyuşturucu, haraç, silahlı saldırı ve organize suç yapılanmalarına yönelik operasyonlar düzenleniyor.

Ancak bizim itirazımız tam da burada başlıyor. Bir suç örgütüne operasyon yapılması, o suç örgütünün büyümesine yol açan düzenin ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Hatta operasyonların büyüklüğü çoğu zaman yalnızca devletin gücünü değil suç örgütlerinin ne kadar geniş bir alana yayılabildiğini de gösteriyor.

Yüzlerce kişinin dahil olduğu, onlarca ilde faaliyet yürüten, silah ve uyuşturucu temin eden, çocukları tetikçi olarak kullanan ve yurt dışından yönetilebilen bir yapı bir gecede ortaya çıkmaz. Böyle bir yapının oluşması yıllar sürer. Finansman, insan kaynağı, silah, lojistik, barınma, iletişim ve koruma ilişkileri gerektirir.

Bu nedenle her büyük operasyonun ardından şu soruyu sormak zorundayız: Bu yapı bu noktaya gelene kadar devlet neredeydi?

Bir siyasi partinin mahalle toplantısını, gençlik çalışmasını veya basın açıklamasını yakından takip edebilen bir güvenlik ve istihbarat sistemi, yüzlerce kişilik suç ağlarını neden ancak onlarca saldırıdan sonra fark ediyor?

Bir genç demokratik bir gösteriye katıldığında, Newroz alanına girdiğinde veya siyasi faaliyette bulunduğunda devletin bütün kapasitesi devreye girebiliyor. Aynı genç uyuşturucu ağına çekildiğinde, kurye yapıldığında, silahlandırıldığında veya çete adına işyeri kurşunlamaya gönderildiğinde aynı erken müdahaleyi göremiyoruz.

Operasyonların bir başka sorunu da çoğunlukla suç örgütünün en alt kademesine yönelmesi. Tetikçi yakalanıyor, torbacı yakalanıyor, kurye yakalanıyor, silahı taşıyan çocuk yakalanıyor ancak çetenin parasını yöneten, silahı temin eden, kara parayı aklayan, şirketleri kuran, mal varlığını saklayan ve örgüte koruma sağlayan ilişkiler çoğu zaman kamuoyunun önüne gelmiyor.

* “DEM Parti Diyarbakır Gençlik Meclisi, uyuşturucu ve fuhuşa dikkat çekmek için Surlara astığı pankart”

“Asıl kaynağına inmek gerek”

Oysa organize suçun gerçek gücü sokaktaki tetikçiden ibaret değil. Gerçek güç şirketlerde, gayrimenkullerde, uyuşturucu gelirinin sisteme sokulduğu ticari faaliyetlerde, silah tedarikinde, bürokratik ve siyasi koruma ilişkilerinde ve uluslararası bağlantılarda. Bu alanlara gidilmediği sürece çetenin bir ismi dağıtılır, yerine başka bir isim gelir. Bir lider yakalanır, yerine yardımcısı geçer. Bir grup parçalanır, altından yeni gruplar çıkar. Bir çete tasfiye edilirken onun gençlik havuzu, para kaynakları ve toplumsal zemini yerinde kalır.

Bugün Daltonlar, Redkitler, Casperlar ve benzeri yapıların birbirlerinden ayrılıp yeniden örgütlenebilmesi tam olarak bunu gösteriyor.

İşyeri kurşunlandıktan sonra soruşturma başlıyor. Esnaf tehdit edildikten sonra koruma düşünülüyor. Genç çeteye dahil olduktan sonra yakalanıyor. Çocuk silah kullandıktan sonra cezaevine gönderiliyor. Kadın fuhuş ağı içinde sömürüldükten sonra dosya açılıyor.

Bu, önleyici bir güvenlik politikası değil. Bu, suç büyüdükten sonra müdahale eden bir kriz yönetimi. Önleyici politika, çocuğun çeteye katılmadan önce görülmesini gerektirir. Okuldan koptuğunda desteklenmesini gerektirir. Ailesi yoksullaştığında sosyal yardım ve istihdam mekanizmalarının devreye girmesini gerektirir. Mahallede uyuşturucu satışı başladığında toplumun ve yerel yönetimin sürece katılmasını gerektirir. Tehdit altındaki esnafın saldırı gerçekleşmeden korunmasını gerektirir. Bağımlı gencin kriminalize edilmeden tedaviye ulaşmasını gerektirir.

Diyarbakır’da yüzlerce kişiyi kapsayan uyuşturucu operasyonları yapılabiliyorsa, bu kentte neden yeterli kapasiteye sahip tedavi ve rehabilitasyon merkezleri kurulmadığını da sormamız gerekiyor. Devlet yalnızca yakalama kapasitesiyle övünemez. Tedavi etme, koruma, topluma yeniden kazandırma ve yeniden suça sürüklenmeyi önleme kapasitesini de göstermek zorundadır.

Kaç kişi hakkında dava açıldı? Kaç dosya mahkumiyetle sonuçlandı? Kaç kişinin mal varlığına el konuldu? Kaç şirket incelendi? Kaç kamu görevlisi hakkında soruşturma yürütüldü? Kaç çocuk çete ağından çıkarılıp rehabilitasyon programına alındı? Kaç bağımlı kişi ücretsiz tedaviye ulaştı? Kaç işyeri sahibi koruma altına alındı? Bunların cevabını bilmiyoruz. Sadece gözaltı sayısını açıklayan bir politika, gerçek başarıyı ölçmemize imkân vermez.

Devletin organize suçla mücadelede samimi olup olmadığını anlamanın bir başka ölçüsü de kamu içindeki bağlantılara yaklaşımı. Bu büyüklükte suç ağlarının hiçbir koruma, ihmal veya ilişki olmadan yıllarca faaliyet yürütebildiğini düşünmek gerçekçi değil. Burada peşinen herkesi suçlamamak gerekiyor. Ancak güvenlik bürokrasisi, yerel yönetim, siyaset, ticaret ve sermaye çevreleriyle bağlantı ihtimali araştırılmadan hiçbir organize suç soruşturması tamamlanmış sayılamaz. Çeteleşme yalnızca devletin dışında gelişen bir suç alanı değildir. Suç ekonomisi kimi zaman devlet içindeki çürümeyle, siyasi korumayla ve sermaye ilişkileriyle kesişir. Susurluk’tan bugüne Türkiye’nin yakın tarihi de bize devlet, siyaset ve mafya ilişkilerinin istisnai olmadığını gösterdi. Bu nedenle gerçek bir mücadele, suç örgütünün yalnızca sokağını değil, yukarıya doğru bütün bağlantılarını takip etmek zorunda.

“En güçlü güvence örgütlü toplumdur”

DEM Parti olarak çözüm önerileriniz nelerdir? Yerel düzeyde pek çok belediyeyi elinizde bulunduruyorsunuz. Bu kuruluşlar eliyle ne tür çalışmalar yürütüyorsunuz?

Çeteleşmeye çözüm çok boyutlu olmak zorunda. Bizim yaklaşımımız güvenlik, demokrasi, ekonomik adalet, sosyal haklar, kadın özgürlüğü, gençlik politikası ve demokratik yerel yönetimi birlikte ele almakta.

  1. Soruşturmalar sokaktaki çocuk veya tetikçide durmamalıdır. Çetelerin banka hesapları, şirketleri, gayrimenkulleri, araç filoları, kripto para hareketleri ve ticari ortaklıkları araştırılmalı; suçtan elde edilen bütün servete el konulmalıdır. Kamu görevlileri veya siyasi çevrelerle koruma ilişkisi varsa üzerine gidilmelidir.
  2. Çocuğa motosiklet ve silah verilip saldırı yaptırılıyor. Çocuğu cezaevine gönderip dosyayı kapatmak çeteye yeni çocuklar bırakmaktır. Her çocuk için özel sosyal çalışma yürütülmeli, ailesinin ekonomik durumu, okuldan kopma nedeni incelenerek eğitim, psikolojik destek ve istihdam programları oluşturulmalıdır.
  3. Uyuşturucu baronu suç yöneticisidir, bağımlı genç ise mağdurdur. Bağımlılık bir sağlık ve sosyal hak sorunudur. Diyarbakır’da ücretsiz, erişilebilir ve anadilinde hizmet veren AMATEM/ÇEMATEM kapasiteleri artırılmalı, tedavi sonrasını kapsayan barınma ve iş imkânları sağlanmalıdır.
  4. Fuhuş ağları kadınların yoksulluğu ve çaresizliği üzerinden işletiliyor. Kadınlara yönelik güvenli barınma merkezleri, hukuki yardım ve psikososyal destek mekanizmaları güçlendirilmelidir. Kayyımların kapattığı kadın kurumlarının önemi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
  5. Çetelerin en büyük engeli örgütlü toplumdur. Her mahallede gençlik merkezleri, kadın dayanışma merkezleri, spor alanları ve kütüphaneler kurulmalıdır. “İhbar toplumu” değil halkın birbirine sahip çıktığı “dayanışma toplumu” örgütlenmelidir.
  6. Yoksulluk doğrudan suç üretmez ancak çeteler yoksulluğu istismar eder. Diyarbakır ve bölge kentlerinde gençlere yönelik güvenceli istihdam programları oluşturulmalı, kamusal yatırımlar artırılmalı ve kooperatifleşme desteklenmelidir.
  7. Çetelerin en büyük rakibi gençlere anlamlı bir yaşam ve ortak mücadele sunabilen demokratik siyasettir. Siyasi faaliyetler kriminalize edildiğinde gençlerin adalet arayışı yön kaybetmekte ve mafyatik yapılar bu boşluğu doldurmaktadır.
  8. Kayyım uygulaması belediyelerin gençlik, kadın, kültür ve sosyal destek ağlarını tasfiye ederek toplumsal alanı savunmasız bıraktı. Belediyelerimiz sınırlı imkânlarına rağmen madde bağımlılığına karşı danışmanlık ve psikolojik destek sunmaktadır ancak çete finansmanını soruşturma ve silah kaçakçılığını engelleme yetkisi merkezi idarededir.
  9. Diyarbakır ve bölge kentlerindeki çeteleşme, uyuşturucu, haraç ve yasa dışı bahis ağları Meclis düzeyinde araştırılmalıdır. Komisyon baroları, esnafı, kadın örgütlerini ve belediyeleri dinlemeli, şeffaf veriler kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
  10. Haraç talebiyle karşılaşan veya işyeri kurşunlanan esnaf yalnız bırakılmamalıdır. Tanık koruma, hukuki, ekonomik ve psikolojik destek mekanizmaları işletilmeli, insanlara sadece “şikâyet edin” demek yerine şikâyet ettikten sonra güvende kalacakları ortam yaratılmalıdır.

“Bu düzene teslim etmeyeceğiz”

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Şunu çok açık ifade etmek isterim: Diyarbakır’da ve bölge kentlerinde yaşanan çeteleşme Kürt toplumunun doğal, kültürel veya ahlaki bir sorunu değildir. Bu tabloyu Kürt gençlerine, ailelere veya yoksul mahallelere mal etmeye çalışan her yaklaşım gerçeği ters yüz eder. Karşımızdaki sorun savaş politikalarının, zorunlu göçün, yoksullaştırmanın, demokratik siyasetin baskı altına alınmasının, yerel yönetimlerin iradesizleştirilmesinin ve neoliberal suç ekonomisinin ürettiği tarihsel bir sonuçtur.

Haraç alan, uyuşturucu satan, kadınları sömüren, çocukları silahlandıran ve insanları korkuyla yöneten bir yapı hangi sloganı atarsa atsın çetedir.

Kürt halkının özgürlük mücadelesi insanı özne haline getirir, çete insanı araç haline getirir. Özgürlük mücadelesi topluma dayanır, çete korkuya ve bireysel çıkara dayanır. Demokratik siyaset gençlere ortak bir gelecek sunar, çete ise gence silah verir, sonra onun hayatını elinden alır. Bu ayrım çok açık kurulmalıdır.

Diyarbakır’ın gençlerini siyaset ile suç arasında tercih yapmaya zorlayan bir düzeni kabul etmiyoruz. Demokratik siyaseti suç, mafyatik şiddeti ise sıradan asayiş vakası gibi gören anlayış tersine çevrilmelidir. Biz Diyarbakır’ı çetelerin korkusuna, uyuşturucu tüccarlarının insafına ve gençleri geleceksiz bırakan bu düzene teslim etmeyeceğiz.

Bu mücadele yalnızca suçla mücadele değildir. Kentin geleceğini, toplumun ahlaki dokusunu ve halkın kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olma hakkını savunma mücadelesidir.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.