Mehmet Uçum’dan Osman Kavala kararına tepki: AİHM de Amor da haddini bilsin

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, AİHM’inOsman Kavala kararı ve AP Türkiye Raportörü NachoSanchez Amor’un bu kararla ilgili yorumuna tepki gösterdi: “AİHM de Amor da haddini bilsin.”


Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Osman Kavala için verdiği hak ihlali kararına tepki gösterdi. Uçum, AİHM’in bir derece mahkemesi olmadığını öne sürdü ve “AİHM hiçbir surette hiyerarşik üst yargı merci de değildir. Bu nedenle AİHM denetimi hiyerarşik bir denetim değildir. AİHM kararlarının hiyerarşik yargı mercilerinin kararları gibi sonuç doğurması da beklenemez. Bunu bekleyenler ancak sömürge zihniyetiyle hareket edenler olabilir” dedi. Uçum, AİHM’in Kavala kararına ilişkin açıklama yapan Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’u da hedef aldı.

Amor: Yapılan en sert açıklama

Amor, Kavala kararı sonrası yaptığı açıklamada Türkiye’deki yargı bağımsızlığı tartışmasına vurgu yaptı ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yaptığı konuşmaya değindi. Amor, “Yakın zamanda Sayın Akın Gürlek ile Türkiye’deki yargı bağımsızlığı konusunda bir tartışmam olmuştu. Bugün Türkiye’de yargı bağımsızlığı konusundaki tartışmaya belki de tartışmasız en net cevap ikinci Kavala davasında kararını açıklayan AİHM’den geldi. Benim bugüne kadar duyduğum Strazburg’dan yapılan en sert açıklama” dedi.

Türkiye karşıtlığı ile suçladı

Amor’u Türkiye karşıtlığı ile suçlayan Sorumlusu’ Amor’unda bulunduğu bazı hadsizler Türkiye’ye dil uzatmaya başladı” dedi. Uçum, söz konusu açıklamanın ardından Amor’u, “Avrupa Parlamentosu Türkiye Karşıtlığı Sorumlusu” itham etti. Amor’u Türkiye’ye “dil uzatmakla” suçlayan Uçum, X hesabından yaptığı paylaşımda şunları söyledi:

“Yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin siyasi proje olarak verdiği bir karar üzerine aralarında Avrupa Parlamentosu ‘Türkiye Karşıtlığı Sorumlusu’ Amor’un da bulunduğu bazı hadsizler Türkiye’ye dil uzatmaya başladı.

Öncelikle belirtelim ki milli yargı bağımsızlığı ülke içinde yasama, yürütme erkleri ve çeşitli güç odakları karşısında bağımsızlık olduğu gibi aynı zamanda ülke dışındaki kuvvetlere ve mercilere karşı da bağımsızlık demektir. Uluslararası sözleşmeler ve merciler ulusal yargının bağımsızlığını ve asli olma özelliğini ortadan kaldıracak yahut ulusal yargıyı zaafa uğratacak şekilde konumlandırılamaz ve böyle yorumlanamaz. Önemle vurgulanmalıdır ki; asıl olan ulusal yetkilerdir, uluslararası düzenlemeler ve kararlar talidir.

AİHM bir derece mahkemesi olmadığı gibi hiçbir surette hiyerarşik üst yargı merci de değildir. Bu nedenle AİHM denetimi hiyerarşik bir denetim değildir. AİHM kararlarının hiyerarşik yargı mercilerinin kararları gibi sonuç doğurması da beklenemez. Bunu bekleyenler ancak sömürge zihniyetiyle hareket edenler olabilir.

AİHM kararlarında esastan kesin bağlayıcılık hiçbir aşamada yoktur. AİHM kararlarının usulden mahkemeleri bağlayıcılığı ihlal tespit edilen dosyanın ihlalle ilgili konuyla sınırlı olarak mahkemesi tarafından yeniden ele alınması zorunluluğudur. Pozitif hukukumuzda CMK m.311 ve HMK m.375’te de açıkça görüldüğü üzere AİHM’in kesinleşmiş nihai mahkeme kararları için verdiği ihlal kararlarının ilgili mahkeme kararları üzerinde doğrudan etki etme gücü yoktur. Talep halinde devreye giren yargılamanın iadesi yoluyla mahkemeler yeniden yargılama yaptıklarında da kesin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğmaz. Mahkemeler AİHM kararının esasını değerlendirip eski kanaatine uygun olarak önceki kararlarını uygun bulabilecekleri gibi, ihlal kararını dikkate alıp kısmen ya da tamamen yeni bir hüküm de tesis edebilirler.

Bu bağlamda; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46ncı maddesinin AİHM kararlarının esastan kesin bağlayıcı olduğu şekilde yorumlanması ulusal yargı bağımsızlığını ve milli yargının asli olması ilkesini tanımamak anlamına gelir. Bunu tanımayanları biz de tanımayız. İhlal kararlarına uyup uymama yetkisi ilgili milli mahkemelere aittir.

Hiçbir uluslararası mercinin milli yargımıza talimat verme hadsizliği kabul edilmez. Sürekli yargı bağımsızlığını öne sürerek istismar siyaseti yapanlar milli yargının bağımsızlığına saygı duymak zorundadır.

Bu vesiliyle Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü NachoSanchez Amor’un küstah ve asılsız açıklamalarını şiddetle kınıyoruz. Hiç kimse Türkiye Cumhuriyeti’nin Adalet Bakanına dil uzatamaz. Öte yandan Türk yargısının bağımsızlığına laf söylemek kimsenin haddi ve vazifesi değildir. AİHM Kararlarına ilişkin Batının yanlı ve iki yüzlü uygulamaları da herkesin malumudur. Siz gidip Avrupa’yı kasıp kavuran, ırkçılıkla, yabancı düşmanlıklarıyla, İslam düşmanlığıyla, ırkçı suçları ve cinayetlerin üstünü örten sahtekar mercilerinizle ve yargı yerlerinizle yüzleşin. Mülteci haklarını tanımayan hukuki, politik ve fiili saldırganlıklarınızla hesaplaşın.

AİHM siyasi proje kararlar verdikçe Türkiye için hiç bir kıymeti kalmıyor. Belli ki Türkiye AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirmeye zorlanıyor. Türkiye aleyhine siyasi hesaplarla kararlar verilmeye devam edilirse bu durumun kaçınılmaz hale geleceğini tüm muhataplar bilmelidir. İş bu noktaya gelirse AİHM sisteminin çöküşü de önlenemez olur.”

Ne olmuştu?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, 2017’den bu yana cezaevinde bulunan Osman Kavala’nınikinci başvurusunda da Türkiye’yi hak ihlâlinden sorumlu tuttu. Mahkeme, Kavala’nın özgürlük ve güvenlik, adil yargılanma, ifade özgürlüğü ile toplantı ve örgütlenme özgürlüğü haklarının ihlâl edildiğine karar verirken, haklara getirilen kısıtlamaların amacı dışında kullanılmasını yasaklayan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 18. maddesi yönünden de ihlâl tespit etti.

Büyük Daire, ihlâllerin ciddiyeti nedeniyle Kavala’nınmümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması gerektiğini belirtti.

AİHM’in Kavala hakkında 2019’da verdiği ilk kararın ardından gelen yeni karar, Türkiye’nin AİHM kararlarına uyma yükümlülüğü ve Kavala’nın tutukluluğunun devamı açısından yeni bir hukuki tartışmayı beraberinde getirdi.

Barrack’ın görevden alınacağı iddiası

ABD Başkanı Donald Trump’a yakınlığıyla bilinen Amerikalı siyasi aktivist ve aşırı sağcı Laura Loomer, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın görevden alınacağını iddia etti.

Tom Barrack, Fotoğraf: Tom Barrack’ın X hesabı

İsrail’in Suriye’de Ebu Zuhur hava üssüne yönelik saldırıların ardından yaptığı açıklamalarla özellikle İsrail’den büyük tepki alan Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, Washington’da da tartışma konusu. Saldırının ardından İsrail’e tepki gösteren ve İsrail’in Türkiye‘yi kışkırtmaya çalıştığını söyleyen Barrack’ın bu sözleri Tel Aviv’de tepki çekmişti. Barrack daha sonra İsrail’in hala Golan Tepeleri’ni işgal ettiği yönünde kullandığı ifadeleri ise daha sonra geri alarak özür diledi.

Barrack’ın özür dilemesine rağmen, Amerika’da İsrail yanlılarının Barrack’a yönelik başlattığı tepkiler dinmedi. ABD Başkanı Donald Trump’a yakınlığı ve aşırı sağcı görüşleri ile tanınan Amerikalı siyasi aktivist Laura Loomer, Barrack’ın görevden alınması için kampanya başlattı.

Loomer, X üzerinden yaptığı açıklamada, Washington’un Barrack’ı ABD’ye çağırdığını ve görevden almak üzere olduğunu öne sürdü. ABD’li aktivist, Dışişleri Bakanlığı’nın Beyaz Saray’a Barrack’ın son iki yıldaki “en büyük hatalarını” içeren bir dosya gönderdiğini ve Barrack’ı görevden alınmaktan şu anda Trump’la kişisel dostluğunun koruduğunu iddia etti.

Grenell iddiayı yalanladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın Özel Görevlerden Sorumlu Başkanlık Elçisi Richard Grenell ise Loomer’e X üzerinden verdiği yanıtta, iddiaları yalanladı. Grenell, “Tom Barrack, Donald Trump’a çok yakın bir isim. Başkan’la düzenli olarak konuşur ve kafasına göre hareket eden biri değildir. Türkiye’deki çalışmaları, Başkan Trump’ın Amerikalıları korumaya yönelik daha büyük politikasının bir parçasıdır. Bu bir Önce Amerika (America First) politikasıdır. Tom, tam olarak kendisinden yapması istenen şeyi yapmaktadır, elçiler sık sık temaslarda bulunmak için ABD’ye geri döner” dedi.

Neden ABD’ye çağrıldı

Grenell’e cevap veren Loomer iddiasında ısrar ederek, “Öyleyse neden bu hafta istişareler için ABD’ye geri çağrıldı?” diye sordu. Loomer, “Barrack, Trump’ın İsrail’in Golan üzerindeki kontrolünü tanıma politikasının ‘yasadışı bir işgal’ olduğunu söyledi. Bu kadar aptal olan ve Başkan Trump’ın kendi dış politikasını anlamayan biri nasıl büyükelçi olabilir? Barrack, Cihatçı yalakası olmaktan başka bir şey değil. Bölgesel bir savaşa yol açmadan önce geri çağrılmalı. O, cihatcılardan taraf. Ve ayrıca tam bir anti-Semittir” dedi.

DSG feshedildi

İhlam Ahmed: Şam’da yeni görev verilecek

Şam’da Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Şara ile görüşmeleri sonrası basın toplantısı düzenleyen DSG Genel Komutanı Mazlum Abdi, DSG’nin askeri güç olarak misyonunun sona erdiğini ve Suriye ordusu bünyesindeki tugaylara entegrasyon sürecinin tamamlandığını duyurdu.

Mazlum Abdi, İlham Ahmed ve birlikteki heyet Şam’da Ahmed eş Şara’yı ziyaret etti

Kuzey ve Doğu Suriye Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed ile Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da önce Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, ardından geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara ile bir araya geldi. Şara ile görüşmeye, Suriye Savunma Bakan Yardımcısı Sîpan Hemo, YPJ Genel Komutanlık Üyesi Newroz Ehmed’in yanı sıra Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve 29 Ocak Anlaşması’nın uygulanmasından sorumlu Suriye Cumhurbaşkanlığı Özel Temsilcisi Ziyad el Ayiş de katıldı.

Görüşmeler sonrası Şam’daki Halk Sarayı’nda basın toplantısı düzenleyen Abdi, DSG’nin’nin askeri güç olarak misyonunun sona erdiğini duyurdu. Suriye tarihinin önemli bir sayfasının kapandığını belirten Abdi, Suriye ordusu bünyesindeki tugaylara entegrasyon sürecinin tamamlandığını açıkladı. Yeni dönemin “barış, istikrar ve ülkenin yeniden inşası” temelinde şekillenmesi gerektiğini belirten Abdi, “Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara ile varılan anlaşma ve güçlerimizin Suriye ordusu bünyesindeki tugaylara entegrasyon sürecinin tamamlanmasının ardından, bugün Demokratik Suriye Güçleri’nin görevini sona erdirdiğimizi ve bağımsız bir askeri güç olarak feshedildiğini sorumluluk bilinciyle ilan ediyoruz” diye belirtti.

DSG’nin kuruluşundan bu yana Suriye’nin en zor dönemlerinden birinde büyük sorumluluk üstlendiğini ifade eden Ebdî, QSD savaşçılarının birçok kent ve bölgeyi önce Baas yönetiminden, ardından DAİŞ’ten kurtardığını belirtti. “Şehitlerin fedakârlıklarını unutmayacağız. Onlar savaşmak için değil, Suriyelilerin artık savaşmak zorunda kalmayacağı bir günün gelmesi için mücadele ettiler” diyen. Ebdî, yeni dönemin savaş meydanlarından yeniden inşa sahalarına ve silah döneminden barış dönemine geçişin başlangıcı olması gerektiğini vurguladı.

Kürt halkının onlarca yıldır anadilde eğitim hakkı için mücadele ettiğini hatırlatan Abdi geçiş hükümeti Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara’nın bu hakkın korunmasına yönelik çeşitli açıklamalarda bulunduğunu söyledi. Abdi, Şam yönetiminden anadilde eğitim hakkı konusunda açık bir tutum sergilemesini ve mevcut kararın gelecekte geliştirilmesini talep ettiklerini belirterek, “Bu yıl söz konusu kararı hayata geçirmek için çalışacağız ve yakın gelecekte bunun üzerine yeni adımlar inşa edebileceğiz” ifadelerini kullandı.

Nasıl bir Suriye?

Suriye’nin Araplar, Kürtler, Süryaniler, Asuriler, Türkmenler ve diğer tüm halk ve bileşenlerin ülkesi olması gerektiğini belirten Abdi, “İnşa etmek istediğimiz Suriye, tüm halk ve bileşenleri için bir Suriye’dir. Birleşik ve güvenli bir Suriye’nin tüm yurttaşların haklarını ve onurunu koruması ve yeni nesillere daha iyi bir gelecek sunması gerekiyor” dedi. Abdi, konuşmasını DSG bünyesinde yaşamını yitirenleri anarak bitirdi.

Barrack: Kürtçe eğitim olmalı

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ile Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack da DSG’nin fesih açıklamasına ilişkin X hesabından yaptığı açıklamada, fesih kararını tarihi bir gelişme olarak nitelendirerek, “DSG’nin Suriye devlet kurumlarına düzen içinde entegrasyonunun önünü açarak geçmişteki bölünmeyi kalıcı bir ortaklığa dönüştürdü ve Suriye halkına ortak geleceklerini şekillendirme fırsatını yeniden sundu” dedi. Tom Barrack,

“Eğitimde Kürtçenin tanınması ve değerli ortaklarımız Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’e Suriye hükümeti bünyesinde önemli roller verilmesi, onların liderliğine, Kürt ortaklarımızın fedakarlıklarına ve bölgesel istikrara sundukları yapıcı katkılara duyulan saygının bir gereğidir. Böylece dünün ayrılıkları, yarının ortak amacına dönüştürülüyor” diye belirtti

YPJ’li Ehmed ile Şara görüştü

Barrack’ın Abdi ve Ahmed’e önemli görevler verilmesi açıklamasının ardından The Amargi’ye açıklama yapan İlham Ahmed, kendisinin ve Abdi’nin “Suriye devleti içinde yeni görevlere” atandığını söyledi. Ancak Suriye geçici hükümeti tarafından konu hakkında henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

Öte yandan, YPJ Komutanlık üyesi Newroz Ehmed ile Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara ile görüştü.

Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) Komutanlık üyesi Newroz Ehmed ile Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara, Suriye’nin başkenti Şam’da görüştü. Görüşmede, 29 Ocak Anlaşması kapsamında YPJ’ye ilişkin dosyaların ve anlaşmanın uygulanmasında atılacak bir sonraki adımın ele alındığı belirtildi.

Ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım kalp krizi geçirdi

Ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım’ın tahliyesi, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından üçüncü kez ertelendi. Kurul görüşmesinin ardından kalp krizi geçiren Yıldırım’a anjiyo yapıldı ve kalbine iki stent takıldı.


İzmir Kırıklar 1 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan 33 yıllık ağır hasta mahpus Mehmet Sait Yıldırım’ın (75) tahliyesi, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından üçüncü kez yakıldı.

Avukatlarının aktardığına göre Yıldırım, dün (24 Ağustos) Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu görüşmesinin ardından kalp krizi geçirdi. Hastaneye kaldırılan Yıldırım’a bugün anjiyo yapıldı ve kalbine iki stent takıldı.

bianet’in haberine göre Yıldırım’ın avukatları Aryen Turan ve Ali İhsan Güven, bugün saat 16.40 sıralarında İzmir Şehir Hastanesi 6. Kat Koroner Yoğun Bakım Servisi’nde Yıldırım’la beş dakika görüştü.

Avukat Ali İhsan Güven’in bianet’e aktardığı bilgiye göre Yıldırım, 24 Ağustos’ta saat 10.00 sıralarında İdare ve Gözlem Kurulu karşısına çıktı. Görüşmenin gergin geçtiğini belirten Güven, Yıldırım’a önceki kurul görüşmelerinde olduğu gibi yeniden “pişmanlık dayatıldığını” ve tartışma yaşandığını belirtti.

Güven, Yıldırım’ın odasına döndükten sonra kalp krizi geçirdiğini, koğuş arkadaşı Rohat Caruş’un cezaevi görevlilerine haber vermesi üzerine hastaneye sevk edildiğini söyledi.

Güven’in aktardığına göre Yıldırım önce Buca’daki bir hastaneye götürüldü, burada mahpus koğuşu bulunmadığı için İzmir Şehir Hastanesi’ne sevk edildi. Bugün saat 11.00 sıralarında anjiyo yapılan Yıldırım’ın kalbine iki stent takıldı. bianet’in haberine göre, Yıldırım’ın kalbine giden ana damarlardan birinin tıkandı ve Yıldırım ciddi bir hayati tehlike atlattı. Avukat Güven, sağlık durumunun şu an iyi olduğunu ve kendilerine yarın taburcu edilebileceğinin söylendiğini söyledi.

Avukatların belirttiğine göre Yıldırım’ın tahliyesi üç ay daha ertelendi.

Yıldırım: “Mert olun, idam edin”

Güven, kurul görüşmesi sırasında Yıldırım’ın şu ifadeleri kullandığını da bianet’e anlattı:

Bana DGM idam vermişti. İdamdan müebbet hapis cezasına çevrildi. Siz kurul olarak DGM’nin verdiği idam cezasını infaz etmek istiyorsunuz. Mert olun, sabah buraya bir darağacı yapın, idam edin.

Tahliyesi iki kez daha ertelenmişti

Mehmet Sait Yıldırım, 1993’te PKK üyesi olma iddiasıyla gözaltına alındı ve 1995’te müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Yıldırım, kalp ve damar hastalıkları, KOAH, hipertansiyon ve diğer kronik rahatsızlıkları sebebiyle ağır hasta mahpuslar arasında yer alıyor ve ağır sağlık sorunlarına rağmen 33 yıldır cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

Yıldırım, 2013-2015 çözüm sürecinde, Abdullah Öcalan’ın talebi üzerine oluşturulan ve kamuoyunda “İmralı sekreteryası” olarak bilinen 5 kişilik mahpus grubunda yer aldı. Sağlık sorunları nedeniyle İmralı’da yalnızca 9 gün kaldıktan sonra başka bir cezaevine sevk edildi. Daha sonra yaşadıklarını “İmralı’da Dokuz Gün” adlı kitabında anlattı. Tutsaklığının önemli bir kısmını tek kişilik hücrede, tecrit altında geçirdi.

Mehmet Sait Yıldırım, hapis cezası 27 Şubat 2025’te sona ermesine rağmen, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından “iyi halli” olmadığı ve “pişmanlık duymadığı” gerekçesiyle tahliye edilmemişti. 25 Kasım’da tekrar toplanan Kurul, Yıldırım’ın tahliyesini bir kez daha engellemişti. Bir sonraki değerlendirme için 9 ay sonraya (bugün, 25 Ağustos 2026) gün verdi.

Kasım’da tahliyesi ikinci kez ertelenen Yıldırım, avukatı Demirer aracılığıyla bianet’e şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Benim 96’da aldığım idam cezam müebbet hapse çevrildi. 30 yıldan sonra benim artık tahliye edilmem gerekiyordu, bırakmıyorlar. İyi halli olmadığım bahane edilerek ikinci kez tahliyem erteleniyor. Kurula çıktığımda da söyledim, aslında bir nevi idam kararını infaz etmek istiyorsunuz. Eğer idam cezasını bu kadar uygulamak istiyorsanız mert davranın, avluda çıkarın darağacına idam edin. Ben bileyim bana idam cezası verildi, siz de açık açık ‘idam ettik’ diyin.”

Ayşegül Doğan’ın soru önergesi

DEM Parti Şırnak Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, sağlık durumu giderek kötüleşen mahpus Yıldırım için Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle Meclis Başkanlığı’na 28 Temmuz’da yazılı soru önergesi sunmuştu.

Doğan’ın başvuruları ve Meclis’e sunduğu soru önergesinde, koşullu salıverilme süresi aylar önce dolmasına rağmen tahliye edilmeyen Yıldırım’ın kalp, KOAH, hipertansiyon ve akciğer rahatsızlıkları gibi pek çok kronik hastalığı bulunduğu ve temmuz başında sağ gözünde kan pıhtısı oluştuğu hatırlatıldı. Önergede Yıldırım’ın, sevk sırasında kelepçeli muayene dayatmasına maruz kaldığı, tedavisinin geciktiği ve görme sorunlarının devam ettiği belirtildi.

Doğan, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na da başvurarark Yıldırım’ın tahliyesinin yeniden değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, hastane sevkindeki kelepçeli muayene iddiasına ilişkin soruşturma başlatılıp başlatılmadığı ve “iyi hâl” gerekçesiyle tahliyesi ertelenen hasta mahpus sayısı hakkında yanıt talep etti. Ayrıca Yıldırım’ın sağlık koşullarının yerinde incelenmesi, cezaevinde kalmasının tıbben uygun olup olmadığının tespiti ve sağlık hizmetlerine kesintisiz erişiminin sağlanmasını da istedi.

Kaynak: bianet

AİHM Büyük Dairesi: Osman Kavala derhal serbest bırakılmalı

AİHM, Osman Kavala’nın mahkumiyetine ilişkin ikinci başvurusuna dair Türkiye’nin ifade, örgütlenme, adil yargılanma ve özgürlük haklarını içeren maddeleri ihlal ettiğine karar verdi. AİHM, Kavala’nın derhal serbest bırakılması ve Türkiye’nin Kavala’ya manevi tazminat ödemesi gerektiğine hükmetti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Osman Kavala’nın 18 Ocak 2024 tarihli ikinci başvurusuna ilişkin kararını Strazburg’da açıkladı. Mahkeme, Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin beş ayrı maddesini ihlal etmekten mahkum etti ve Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğine hükmetti.

AİHM, ayrıca Türkiye’nin Osman Kavala’ya üç ay içinde 70 bin Euro manevi tazminat ve 43 bin 342 Euro yargılama gideri ödemesi gerektiğine de hükmetti.

Kararın merkezinde, Kavala’nın 25 Nisan 2022’de aldığı ağırlaştırılmış mahkumiyetine ilişkin tespit yer aldı. Türkiye’nin Kavala’nın haklarını bir kez daha ihlal ettiğine hükmeden mahkeme, Kavala’nın derhal serbest bırakılması gerektiğini yineledi. Büyük Daire’nin kararı olması sebebiyle Türkiye’nin karara itiraz edebileceği bir yol kalmadı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen kararlar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesi uyarınca kesin ve nihai nitelik taşımaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararları ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi uyarınca bağlayıcı niteliktedir.

Kararlar 15’e karşı 2 oyla alındı. Karara Bosna Hersekli Faris Vehabović ile Türkiyeli Saadet Yüksel muhalif kaldı.

Mahkeme, ifade özgürlüğüne ilişkin 10. madde, toplanma ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin 11. madde, adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddenin 1. fıkrası, özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin 5. maddenin 1. fıkrası ile hakların sınırlandırılmasına ilişkin 18. maddenin ihlal edildiğine hükmetti. Bunun yanında mahkeme koşullu salıverilme olanağı bulunmayan ağırlaştırılmış müebbet cezasının, denetim mekanizması bulunmaması nedeniyle işkence ve kötü muamele yasağını düzenleyen 3. maddeyi ihlal ettiğini de tespit etti.

AİHM: AYM “usuli hareketsizlik” uyguluyor

2022’deki ağırlaştırılmış müebbet kararına ilişkin yapılan bireysel başvurunun ardından dosyanın dört yıldır bekletildiğini hatırlatan AİHM, Kavala’nın 8,5 yılı aşkın süredir kesintisiz tutuklu olduğunu belirterek Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) önündeki başvuruları yıllardır karara bağlamamasını “usuli hareketsizlik” olarak nitelendirdi ve bunun iç hukukta sağlanan korumayı “teorik ve hayali” bir hak düzeyine indirdiği eleştirisini de dile getirdi.

“AYM, davayı 25 Temmuz 2023 tarihinde gündemine aldıktan sonra, Genel Kurul’da derhal erteleyerek yargılamayı ve dolayısıyla başvuranın uzun süreli tutukluluğuyla ilgili belirsizliğini uzatmıştır.”

AİHM kararında, Kavala’nın 24 Ekim 2023’te sunduğu ve bu kez mahkumiyetinden kaynaklanan özgürlüğünden mahrum bırakılma ile ilgili olan ikinci bireysel başvurusunun da yaklaşık 3 yıldır beklemede olduğunu da belirtildi.

Türkiye, Kavala’nın 10. ve 11. maddeler kapsamındaki haklarını kullandığı için değil, şiddet olaylarıyla sonuçlanan Gezi Parkı eylemlerini örgütleme, yönetme ve finanse etmedeki merkezi rolü nedeniyle yargılandığını ileri sürdü. Buna karşılık AİHM, hakların kötüye kullanılmasını düzenleyen 17. maddenin yalnızca istisnai ve aşırı durumlarda uygulanabileceğini hatırlatarak Kavala’nın Sözleşme’deki hakları ortadan kaldırmayı amaçladığına ilişkin herhangi bir unsur bulunmadığını belirtti.

Şiddete doğrudan katılım veya teşvik olmaksızın “planlama, koordinasyon veya liderlikte stratejik rol” suçlamasının yapılmasının ceza hukukunun öngörülebilirliği ilkesine aykırı olduğu vurgulandı. Mahkeme, Kavala’nın o dönem sivil toplum veya uluslararası aktörlerle temas kurmasının, uluslararası kuruluşlar ve STK’larla toplantılar düzenlemesinin, göz yaşartıcı gaz kullanımını ve Türkiye’ye ihracatını eleştirmesinin, Gezi sırasında gerçekleştiği ileri sürülen insan hakları ihlallerini belgelemesinin “kendi başına nasıl bir ceza soruşturmasının dayanağını oluşturabileceğini” göremediğini de ekledi.

AİHM, 2019’dan bu yana Kavala’nın serbest bırakılması gerektiğini ve Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni (AİHS) ihlal ettiğini vurgulamaya devam ediyor.

Osman Kavala’nın avukatları olan Başak Çalı ve Philip Leach, AİHM Büyük Dairesi’nin Kavala hakkında verdiği karara ilişkin “Bu karar, Osman Kavala’nın ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel haklarını kullanması nedeniyle neredeyse dokuz yıldır alıkonuyor olmasına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilmiş olan üçüncü karardır. (…) Bu vahim adaletsizliğe son verilmesi için kararın artık gecikmeksizin uygulanması gerekmektedir” diye konuştu.

Ne olmuştu?

Osman Kavala, bir insan hakkı savunucusu olarak 25 Ekim 2017’de gözaltına alındıktan sonra 1 Kasım 2017’de tutuklandı.

AİHM, 10 Aralık 2019’da tutukluluğun AİHS’in 5. ve 18. maddelerini ihlal ettiğine hükmetmiş ve derhal serbest bırakılmasını istemişti.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de kararın uygulanmaması üzerine ihlal prosedürünü başlatmıştı. Ardından AİHM, 11 Temmuz 2022’de Türkiye’nin AİHS’ten kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar vermişti.

1 Kasım 2017’den bu yana tutuklu bulunan Kavala, Gezi Parkı davasında 25 Nisan 2022’de “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Karar, 28 Eylül 2023’te yargıtay tarafından onandı.

Kavala’nın tutuklanmasına dair yaptığı ikinci başvurusuna ilişkin duruşma 25 Mart 2026’da görülmüştü.

Osman Kavala Kronolojisi
Kronoloji

Osman Kavala Davası: Gün Gün

18 Ekim 2017’den 25 Ağustos 2026’ya bir hukuk mücadelesi

Osman Kavala hakkındaki soruşturma, yargılama ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreçlerinin kronolojik dökümü.

2017
18 Ekim 2017
Osman Kavala gözaltına alındı.
25 Ekim 2017
Gözaltı süresi bir hafta uzatıldı.
31 Ekim 2017
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgusu yapıldı.
1 Kasım 2017
İfade alınmaksızın tutuklamaya sevk edildi, İstanbul 1. Sulh Ceza Hakimliği, TCK 309 ve 312. maddelerinden tutuklama kararı verdi.
8 Kasım 2017
Tutuklama kararına itiraz edildi.
29 Aralık 2017
Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapıldı.
2018
Ocak – Ağustos 2018
Aylık tutukluluk incelemelerinde tutukluluk halinin devamına karar verilmesi sürdü, 3 Ağustos’ta avukatlara haber verilmeden atanan baro avukatıyla duruşma yapıldı.
23 Ağustos 2018
AİHM, başvurunun öncelikli değerlendirilmesi talebini kabul etti.
Eylül – Kasım 2018
Dosyanın tefrik edilmesi talep edildi. Tutukluluk incelemeleri devam etti.
21 Aralık 2018
Tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2019
19 Şubat 2019
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame düzenledi.
22 Mayıs 2019
Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine 10’a karşı 5 oyla karar verdi, Başkan ve Başkan Yardımcısı karşı oy kullandı.
24 Haziran 2019
Silivri Kampüsü’nde ilk celse görüldü, sorgusu yapıldı.
Haziran – Ekim 2019
30. Ağır Ceza Mahkemesi’nde art arda duruşmalarda tutukluluk halinin devamına karar verildi.
11 Ekim 2019
TCK 309. madde kapsamındaki soruşturmadan re’sen tahliye edildi (diğer suçlamalar nedeniyle tutukluluğu sürdü).
10 Aralık 2019
AİHM, tutukluluğun Sözleşme’nin 5/1, 5/4 ve 18. maddelerine aykırı olduğuna ve derhal serbest bırakılmasına karar verdi.
24 Aralık 2019
30. Ağır Ceza Mahkemesi, AİHM kararını hiçe sayarak tutukluluk halinin devamına karar verdi.
2020
28 Ocak 2020
Mahkeme, AİHM’in serbest bırakma kararını bir kez daha hiçe sayarak tutukluluğun devamına karar verdi.
18 Şubat 2020
Gezi Davası’nda (2019/74 Esas) oy birliğiyle beraat kararı verildi — ancak aynı gün başka bir soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
19 Şubat 2020
Emniyette veya savcılıkta sorgulanmadan, TCK 309. madde uyarınca yeniden tutuklandı.
9 Mart 2020
Bu kez casusluk suçlamasıyla (TCK 328) aynı soruşturma dosyası kapsamında tutuklama kararı verildi — Adliye’ye dahi getirilmeden.
12 Mayıs 2020
Türkiye’nin AİHM ihlal kararına yaptığı itiraz reddedildi, karar kesinleşti.
3 Eylül 2020
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, AİHM kararının uygulanmasına ve derhal serbest bırakılmasına yönelik karar aldı.
29 Eylül 2020
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, TCK 309 ve 328. maddeleri uyarınca yeni iddianame düzenledi.
29 Aralık 2020
Anayasa Mahkemesi, kişi hürriyeti hakkının ihlal edilmediğine 8’e karşı 7 oyla karar verdi.
2021
22 Ocak 2021
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi, Gezi Davası’ndaki beraat kararının bozulmasına karar verdi.
5 Şubat 2021
Dava dosyası, Gezi Davası ile birleştirilmesine karar verilerek 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başladı.
9 Haziran 2021
Bakanlar Komitesi ilk kez, AİHM kararı uygulanmazsa Türkiye’ye yönelik ihlal prosedürü başlatılacağını açıkladı.
Temmuz – Ağustos 2021
Çarşı Davası ile Gezi Davası’nın birleştirilmesi tartışması sonucu 2 Ağustos’ta dosyalar birleştirildi.
16 Eylül 2021
Bakanlar Komitesi, kasım-aralık toplantısından önce derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi.
8 Ekim – 26 Kasım 2021
Birleştirilmiş dosyada 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmalarda tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2 Aralık 2021
Bakanlar Komitesi, ihlal prosedürünü başlatma eğiliminde olduğunu Türkiye’ye bildirdi.
2022
17 Ocak 2022
13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde tutukluluk halinin devamına karar verildi.
2 Şubat 2022
Bakanlar Komitesi, AİHS’in 46. maddesi uyarınca resmen ihlal prosedürü başlattı.
4 Mart 2022
Savcı, TCK 312. madde uyarınca mahkûmiyet ve yeniden tutuklama talep eden esas hakkında mütalaayı sundu.
25 Nisan 2022
TCK 312. madde uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı ve yeniden tutuklandı, casusluk suçlamasından beraat etti. Diğer 7 sanık da mahkum edildi.
9 Haziran 2022
Tutukluluğun devamı kararına karşı Anayasa Mahkemesi’ne yeni bireysel başvuru yapıldı.
11 Temmuz 2022
AİHM Büyük Dairesi, Türkiye’nin 2019 kararına uymayarak 46/1. maddeyi ihlal ettiğine karar verdi.
28 Aralık 2022
İstanbul 3. Bölge Adliye Mahkemesi, mahkûmiyet kararına karşı başvuruyu esastan reddetti.
2023
7 Temmuz 2023
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, mahkûmiyetin onanmasını talep eden tebliğnameyi yayınladı.
28 Eylül 2023
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, ağırlaştırılmış müebbet cezasını ve diğer sanıkların cezalarını onadı; infaza başlandı.
24 Ekim 2023
Anayasa Mahkemesi’ne ek başvuruda bulunuldu, öncelikli inceleme ve geçici tedbir talep edildi.
2024
18 Ocak 2024
2019 kararından bu yana derinleşen ihlallere ilişkin AİHM’e yeni başvuru yapıldı (Kavala/Türkiye No. 2).
2025 – 2026
16 Aralık 2025
AİHM Dairesi, yargılama yetkisini Büyük Daire lehine bıraktı.
25 Mart 2026
Büyük Daire’de duruşma görüldü.
25 Ağustos 2026
Büyük Daire, Kavala/Türkiye (No. 2) davasında kararını açıkladı.
Kaynak: Dava sürecine ilişkin basına yansıyan kayıtlar ve AİHM kararları

ABD Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” arasından çıkardı

ABD Dışişleri Bakanlığı, Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardığını duyurdu. ABD, geçen sene Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) Yabancı Terör Örgütü statüsünü de kaldırmıştı.

ABD Hazine Bakanlığı’nın pazartesi günü yaptığı açıklamaya göre Dışişleri Bakanlığı Suriye’nin “teröre destek veren ülkeler” listesi arasından kaldırdı. Böylece, statü sebebiyle Suriye’ye ABD dış yardımları, savunma ihracatı ve mali işlemler bakımından gerçekleştirilen kısıtlamaların kalkmasının önü açıldı.

ABD, Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” (SDGT) statüsünü de iptal etti. Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC), HTŞ’yi “Özel Olarak Belirlenmiş Vatandaşlar ve Engellenen Kişiler” (SDN) listesinden de çıkardı.

ABD Başkanı Donald Trump, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesinde, Suriye’nin söz konusu listeden çıkarılacağını duyurmuştu.

ABD tarafından 29 Aralık 1979’da oluşturulan bu “teröre destek veren devletler” listesinde şu an İran, Küba ve Kuzey Kore kaldı. Liste ilk oluşturulduğunda, Libya, Irak, Güney Yemen ve Suriye listedeki ilk ülkeler olarak yer almıştı.

Colani’den teşekkür açıklaması

Suriye Cumhurbaşkanı Colani, Suriye’nin kalkınma, yeniden imar ve inşa sürecine girdiğini söyleyerek ABD Başkanı Donald Trump’a teşekkür etti:

“Büyük Suriye halkı, bunu bir kez daha başardınız. Yaptırımlar üzerinizden kaldırıldı ve kısıtlamalar sona erdi. Allah’tan sizlere hizmet etme konusunda bize yardım etmesini diliyorum.”

Şara’nın terör statüsü geçen sene kaldırıldı

ABD Dışişleri Bakanlığı, El Nusra Cephesi’ni (günümüzdeki HTŞ) 2012’de El Kaide’nin Irak koluyla bağlantılı bir yapı olarak terör örgütü sistemine dahil etmişti. Bakanlık, ayrıca Mayıs 2013’te eş-Şara’yı “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak listelemişti.

Aralık 2024’te ABD, eş-Şara’nın başına koyduğu 10 milyon dolarlık ödül teklifi iptal etti. ABD Başkanı Donald Trump, 30 Haziran 2025’te, ABD’nin Suriye’ye yaptırımlarını sonlandıran başkanlık kararnamesini imzalamıştı. HTŞ’nin Yabancı Terör Örgütü (FTO) statüsü 8 Temmuz 2025’te kaldırıldı.

El Nusra Cephesi, 2011 yılının sonlarında, Suriye İç Savaşı’nın başlamasının ardından Irak El Kaidesi’nin desteğiyle Ebu Muhammed el-Colani (şu anki adıyla Ahmed eş-Şara) liderliğinde kuruldu. 2013 yılında lideri Cevlani, El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri’ye bağlılık yemin ederek örgütün El Kaide’nin resmi Suriye kolu olduğunu ilan etti. 2016 yılında El Kaide ile örgütsel bağlarını resmi olarak kopardığını açıkladı ve adını “Şam’ın Fethi Cephesi” olarak değiştirdi. Bu yapı, 2017 yılının başlarında diğer muhalif gruplarla birleşerek Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) adını aldı.

OFAC, 7 Kasım 2025’te Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Hüseyin eş-Şara’yı (eski adıyla Ebu Muhammed el-Colani) SDGT listesinden çıkardı. Aynı dönemde, Şara’nın BM yaptırım listesindeki kaydı da Güvenlik Konseyi kararıyla kaldırılmıştı.

Kısaca eş-Şara

Ahmed Hüseyin eş-Şara, 29 Ocak 2025’ten itibaren Suriye cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır. 1982’de Riyad’da doğmuş ve Şam’da büyümüş olan eş-Şara, 2003’te Irak El-Kaidesi’ne katılmış, 2006-2011 yılları arasında ABD güçlerince hapsedilmiştir. Serbest kaldıktan sonra 2012’de El-Nusra Cephesi’ni (El-Kaide’nin Suriye kolu) kurmuş, 2013’te ABD tarafından küresel terörist ilan edilmiştir.

2016’da El-Kaide ile bağını koparmış ve 2017’de kurduğu HTŞ lideri olmuştur. 2017’de kurulan HTŞ çatısı altında İdlib bölgesinde Suriye Kurtuluş Hükümeti adıyla fiili bir yönetim oluşturmuştur.

HTŞ, Kasım 2024 sonunda Esad rejimini devirerek Suriye’de oluşan geçiş hükümetinin başına geçmiştir. Geçiş sürecinde fiili liderlik yaptıktan sonra Ocak 2025’te Suriye cumhurbaşkanı olmuştur.

Natasha Cloud: “Her trans kişiye: Olduğunuz gibi mükemmelsiniz”

Eski NBA oyuncusu ve Fethullah Gülen Cemaati’ne sempatisiyle bilinen Enes Kanter Freedom, Indiana Fever ile Chicago Sky arasında oynanan ABD Kadın Ulusal Basketbol Ligi (WNBA) maçında Sky oyuncusu Natasha Cloud ile yaşadığı tartışmanın ardından salondan çıkarıldı. Cloud, tartışmanın ardından trans haklarını destekleyen bir mesaj yayınladı.

Sol fotoğraf: Associated Press

Eski NBA oyuncusu ve kamuoyunda Fethullah Gülen Cemaati’ne yakınlığıyla bilinen Enes Kanter Freedom, Pazar günü Chicago Sky – Indiana Fever ABD Kadın Ulusal Basketbol Ligi (WNBA) maçında Chicago Sky oyuncusu Natasha Cloud’a doğru yürümesinin ardından sahadan uzaklaştırıldı.

Kanter Freedom, üzerinde transfobik bir mesaj olarak “Kadın – Yetişkin insan dişisi” yazılı siyah bir tişörtle maçı saha kenarından takip ediyordu. Cloud’un bir mola sırasında kendisine bağırıp işaret etmesinin ardından Kanter, ayağa kalkıp sahaya doğru yürüdü ve kollarını açarak üzerindeki tişörtü gösterdi.

Kanter ile Cloud arasında üçüncü çeyreğin son bölümünde yaşanan tartışmanın ardından, güvenlik ve diğer Sky oyuncularının müdahalesi sonucu eski Utah Jazz ve Boston Celtics pivotu Kanter, sahadan çıkarıldı.

Cloud: “Olduğunuz gibi mükemmelsiniz”

Cloud ise maç sonrası Threads platformundan translara bir destek mesajı paylaştı:

“Her trans çocuğa ve trans kişiye: Siz BENİM topluluğumun ve ailemin bir parçasısınız. Buraya aitsiniz. Seviliyorsunuz. Fark ediliyorsunuz. Olduğunuz gibi mükemmelsiniz ve her zaman sizi koruyacağım.”

Fotoğraf: Natasha Cloud Instagram hesabı

Kanter, X’te (eski adıyla Twitter) “KADINLARI desteklediğim için bir WNBA maçından atıldım! Bunu bir düşünün, AMERİKA!” diye paylaşım yaptı.

Kanter, bu ayın başında, trans kadın oyuncuları hedef göstererek “Eğer gereken tek şey kim olduğunuzu beyan etmekse, WNBA’de mücadele etmek için gerekli tüm şartları karşılıyorum” demişti.

Başantrenörden açıklama

Kanter’in Chicago’daki Wintrust Arena’dan çıkmadan önce polislerle konuştuğu bildirildi. Maçı Indiana Fever 113-90 puanla kazandı.

Sky Başantrenörü Tyler Marsh, maçın ardından yaptığı açıklamada Cloud’a destek verdiğini söyledi ve Karter’a dönük “Bir maça geliyorsanız muhtemelen basketbolu izlemeye gelmelisiniz. Eski bir basketbolcu olarak sizin de bunu anlamanız ve hissetmeniz gerekir” şeklinde konuştu.

WNBA’da daha önce de translara saldırı oldu

Ağustos 2026’da oynanan Chicago Sky – Golden State Valkyries maçında ve Atlanta Dream – Los Angeles Sparks karşılaşmasında tribünlerden sahaya trans oyuncuları kışkırtmak amacıyla seks oyuncakları atılmıştı. Söz konusu kişiler, trans sporcuların kadın liginde yarışması sebebiyle seks oyuncaklarını sahaya attığını belirtmişti.

WNBA’nın toplu iş sözleşmesinde cinsiyet kimliği veya doğumda atanan cinsiyet konusunda spesifik bir ifadenin yer almadığı belirtiliyor.

Natasha Cloud kimdir?

Cloud, 22 Şubat 1992 tarihinde Pennsylvania’nın Broomall kasabasında dünyaya geldi.

Lise yıllarında Cloud, Cardinal O’Hara takımını üçüncü sınıfta Pennsylvania Okullar Arası Atletizm Birliği (Pennsylvania Interscholastic Athletic Association) AAAA Sınıfı eyalet finallerine, dördüncü sınıfta ise ikinci tura taşıdı. Hem üçüncü hem de dördüncü sınıfta All-Delco Birinci Takımı’na seçildi. Üçüncü sınıfta ayrıca Pennsylvania AAAA Eyalet Üçüncü Takımı’na da seçildi.

Lisenin ardından Cloud, Maryland Üniversitesi’nde Terrapin takımında oynamak üzere burs kazandı.

4 Mayıs 2026’da Cloud, Chicago Sky ile bir yıllık 550.000 dolarlık bir sözleşme imzaladı. Chicago Sky’ın genel menajeri Jeff Pagliocca yaptığı bir açıklamada “Natasha, ligin en iyi pasörlerinden ve savunmacılarından biridir. Kadromuzdaki diğer kendini kanıtlamış şampiyonlarla uyumlu” demişti.

Kaynak: Fox News, Guardian, Wikipedia

Dört alt komisyon kurulma kararı alındı

“Çerçeve Yasa” kapsamında kurulan Kurul ilk kez toplandı

10 Ağustos’ta 467 oyla kabul edilen “Çerçeve Yasa”nın öngördüğü şekilde kurulan Takip ve Değerlendirme Kurulu’nun ilk toplantısı 3 saat sürdü. Dört alt komisyon kurulması kararı alındı

Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun kapsamında kurulan Takip ve Değerlendirme Kurulu ilk kez toplandı.

Sata 15.30’da Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen ilk toplantıya, Adalet Bakanı Akın Gürlek, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hakkı Susmaz ve MGK Genel Sekreteri Okay Memiş katıldı.

Kurul tarafından toplantı sonrasında yapılan açıklamada, dört alt komisyon kurulması kararı alındığı belirtildi. Açıklama şöyle:

“7595 sayılı Kanun kapsamında oluşturulan Milli Dayanışma ve Bütünleşme Koordinasyon Kurulu ilk toplantısını bugün Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet YILMAZ başkanlığında; Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Millî Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri’nin katılımıyla gerçekleştirmiştir.

Ülkemizin ve bölgemizin terörden bütünüyle arındırılması, şiddetin ve silahların tamamen gündemden düşmesi ve kardeşlik ikliminin kökleşmesi vizyonuyla yürütülen tarihi süreç, 7595 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun milletimizin iradesinin tecelligahı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yüksek bir toplumsal ve siyasi mutabakatla kabul edilmesiyle önemli bir eşiğe ulaşmıştır.

Türkiye Yüzyılı’nın en büyük yapı taşlarından biri olarak ülkemizin iç huzurunu ve toplumsal bütünleşmesini pekiştirecek ve aynı zamanda sınır ötesindeki istikrarsızlıklara karşı bölgemizi bir barış, refah ve güven havzası haline getirecek olan bu sürecin hukuki altyapısını oluşturan 7595 sayılı Kanunun 18 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmesiyle beraber idari mekanizmalar hızla harekete geçirilmiştir.

Bugün gerçekleştirilen ilk Kurul toplantısı kapsamında;

  • Kurulun işleyişi ve sürece dahil olan tüm devlet kurumlarımızın yürüteceği çalışmaların en üst düzeyde koordinasyonu detaylıca görüşülmüş,
  • Kurul çalışmalarının sevk ve idaresinde izlenecek usul ve esaslar ele alınmış,
  • Adli ve Hukuki İşler Koordinasyon Alt Komisyonu, İzleme ve Tespit Alt Komisyonu, Sosyal Uyum ve Bütünleşme Alt Komisyonu ile Silahsızlanma ve Stratejik Koordinasyon Alt Komisyonunun oluşturulması karara bağlanmıştır.

Devletimiz, tüm kurumlarıyla tam bir eş güdüm içinde, toplumsal bütünleşmeyi güçlendirecek bu tarihi adımları kararlılıkla uygulamaya devam edecektir.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Yaklaşık iki yıldır devam eden Abdullah Öcalan ile devlet yetkilileri arasındaki görüşmelerin ardından yürütüle çalışmalar sonrasında Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunu 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanarak yasalaşmıştı.

Bu kapsamda oluşturulan Takip ve Değerlendirme Kurulu’nun ilk toplantısı 3 buçuk saat sürdü. Toplantıda sürecin gidişatı, PKK’nin silah bırakmasını takip ve teyit edilmesi, koordinasyonunun sağlanması ve kanun hükümlerinin uygulanmasını izleyecek kurulda yol haritası ve alt kurullar gündeme alındı.

Söz konusu kurulla birlikte alt kurulların da oluşturulması gündemde.

Oluşacak ilk alt kurulun, silah teslimi ve sahadaki doğrulama mekanizması üzerine olması planlanıyor. Bu kurulun Abdullah Öcalan’ın yürütücülüğünde çalışması bekleniyor.

Kurulun, silahların nerede, hangi takvimle ve hangi yöntemle teslim edileceğini takip etmesi öngörülüyor. Ayrıca adli işlemler için de bir kurul olacak.

Adalet Bakanlığı yetkilileri ile uygulamada görev alacak hâkim ve savcıların katkı vereceği bu yapının, gelecek kişilerin dosyalarını hukuki statülerine göre sınıflandırması hedefleniyor.

Ancak infazın ertelenmesine alt kurul değil, infaz hâkimi karar verecek.

Silahlarını bırakarak Türkiye’ye dönecek kişilerin sosyal uyum ve rehabilitasyon süreci için de bir kurul oluşturulacak.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığından psikolog, psikiyatrist, hekim ve sosyal hizmet uzmanlarının bu kurulda görevlendirilmesi planlanıyor.

Bir başka çalışma grubu da yasadan faydalanmak isteyenlerin başvuru ve kayıtları için oluşturulacak.

“Çerçeve Yasa”da atılacak adımlar, örgütün silah bıraktığının teyidine ilişkin Milli Güvenlik Kurulu kararının yayınlanması şartına bağlanıyor. Yasada 6 ay içinde başvuru yapacak örgüt üyelerine ceza ve infaz erteleme yer alıyor.

Yasa 467 oyla kabul edilmişti

Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, TBMM Genel Kurulu’nda 467 evet oyuyla kabul edilmişti.

Kaynak: AA, İlke TV, T24, niha+

Afgan kadınlarının sesi: Meena Keshwar Kamal

Meena Keshwar Kamal, Afgan bir feminist ve şairdi. Afganistan Devrimci Kadınlar Derneği’nin (RAWA) kurucusu olan Meena, kısa hayatını vatanı ve halkı için mücadeleye adadı: “Ben uyanmış bir kadınım, yolumu buldum ve bir daha asla geri dönmeyeceğim”

Fotoğraflar: rawa.org

ASLA GERİ DÖNMEYECEĞİM

Ben uyanmış kadınım

Ayağa kalktım ve yanmış çocuklarımın küllerinden bir fırtına oldum

Kardeşimin kanından akan derelerden yükseldim

Ulusumun öfkesi bana güç verdi

Yıkılmış ve yanmış köylerim, düşmana karşı nefretle dolduruyor beni

Ey yurttaşım, artık beni zayıf ve aciz görme,

Sesim, ayağa kalkan binlerce kadının sesiyle birleşti

Yumruklarım, binlerce yurttaşımın yumruklarıyla sıkı sıkıya kenetlendi

Tüm bu acıları, tüm bu kölelik zincirlerini kırmak için.

Ben uyanmış bir kadınım,

Yolumu buldum ve bir daha asla geri dönmeyeceğim.

Kadınların özgürleşmesi ile demokrasinin birbirinden ayrılamaz olduğunu savunan Meena Keshwar Kamal, 31 yaşında suikasta kurban giden bir kadın olarak Afganistan’ın toplumsal hafızasında yerini korudu.

Meena, 27 Şubat 1956’da Kabil’de doğdu. Okul yıllarında, Kabil ve diğer Afgan şehirlerindeki öğrenciler sosyal aktivizm ve yükselen kitle hareketlerine yoğun bir şekilde katılıyordu. Meena ortaöğretimini tamamladıktan sonra Kabil Üniversitesi’ne girdi. rawa.org’un aktardığına göre, o dönemde okula giderken kadın öğrencilere asit atan erkeklere direniş gösterdi. Üniversiteyi bırakarak kendini bir sosyal aktivist olarak kadınları örgütlemeye ve eğitmeye adadı.

Hâlâ öğrenciyken, ergen yaşta evliliğin bir zorunluluk olduğu bir kültürde evlenmesi için giderek artan bir baskı altında kaldı. Kocasının, eğitimine devam etmesine izin vermesi ve siyasi ve mesleki faaliyetlerini kısıtlamaması, evliliğin tek eşli olması, peçe takmaması ve başlık parası ödenmemesi şartlarını kabul etmedikçe evlenmeyi reddetti. Meena’nın daha sonra evlendiği Faiz Ahmad, maoist genç bir radikaldi. Meena’nın kendisi de soldan etkilense de kadınların özgürleşmesini herhangi bir sol örgütün “kadın koluna” indirgemeyi reddediyordu.

RAWA’nın çalışmaları

Şair ve mücadele kadını Meena, Afganistan’da yoksun bırakılmış ve sesleri bastırılmış kadınlara ses vermek amacıyla Afganistan Devrimci Kadınlar Derneği’ni (RAWA) 1977’de kurdu. Afgan kadınları için yaptığı bir diğer büyük hizmet ise 1981’de iki dilli bir dergi olan Payam-e-Zan’ın (Kadınların Mesajı) yayın hayatına başlatılması oldu. RAWA, bu dergi aracılığıyla Afgan kadınlarının davasını cesurca ve etkili bir şekilde gündeme getirdi. Payam-e-Zan, köktendinci grupların suç niteliğindeki yapısını sürekli olarak ortaya koydu. Meena ayrıca, Afgan kadınlarına maddi destek sağlamak amacıyla Pakistan’da mülteci çocuklar için Vatan Okulları’nı açtı. Afgan mülteci çocuklara ve annelere hastane olanağı sundu ve mülteci kadınlar için el sanatları merkezlerini kurdu.

Kadın haklarını ve demokrasiyi teşvik eden bir örgütlenme olan RAWA, şiddet içermeyen bir stratejiyi benimsiyor ve karşılıklı silahsızlanmayı savunuyor. RAWA, Afgan kadınlarını insan haklarını elde etmeye dönük siyasi ve sosyal faaliyetlere katmayı, köktenciliğe karşı demokratik ve laik ilkelere dayalı ve kadınların da katılabileceği bir yönetim sisteminin yaratılmasını amaçlamaktadır.

RAWA 1977’de Kabil’de insan hakları ve sosyal adalet için mücadele eden Afgan kadınlarının bağımsız bir sosyal ve politik örgütü olarak çalışmalarına başladı. Daha sonra Meena’nın Kabil’den Pakistan’daki Belucistan Eyaleti’nin Başkenti Quetta’ya gitmesiyle RAWA’nın ana üssü oraya taşındı ve Afgan kadınları için çalışmalar oradan yürütüldü. 27-28 Nisan 1978’de General Muhammed Davud’u devirerek iktidarı alan Afganistan Halk Demokratik Partisi’nin kadın haklarını gündeminin üst sıralarına koymasına rağmen bu konuda fazla adım atmadığını gören Meena, Sovyet işgaline ve Sovyet destekli Afgan hükümetine karşı, ifade özgürlüğünü ve siyasi faaliyeti savunmak için 1979 yılında bir kampanya başlattı, gösteriler ve okullarda toplantılar düzenleyerek kampanyaya desteği güçlendirmeye çalıştı.

Sovyetlerin Afganistan’a girmesi

28 Nisan 1978 tarihinde Saur Devrimi olarak bilinen süreçte Serdar Muhammed Davud Han’ı öldüren Afganistan Halk Demokratik Partisi iktidara geçti.

Sovyetler 1979’da Afganistan’a doğrudan askeri müdahalede bulundu. Meena bunu Afganistan’ın egemenliğinin ihlali ve bir emperyal müdahale olarak gördü. Meena, 1979’da Sovyet rejimine karşı bir kampanya başlattı ve kamuoyunu harekete geçirmek için okullarda, kolejlerde ve Kabil Üniversitesi’nde sayısız yürüyüş ve toplantı düzenledi. RAWA’nın karşı çıktığı yalnızca Sovyet askerleri değildi, Meena öncülüğündeki bu örgüt kadınların özgürleşmesinin devlet tarafından kadınlara “verilebilecek” bir şey olmadığına inanıyordu. RAWA ayrıca ABD ve Pakistan’ı radikal islamcı gruplara para ve silah desteği vermesiyle suçladı. RAWA, Karzai hükümetini eleştirdiği 2009 tarihli bir açıklamada, örgütün durduğu konumu “RAWA, ne ABD’den ne de başka herhangi bir ülkeden bize demokrasi, barış ve refah sunmasını beklemememiz gerektiğine kesin olarak inanmaktadır” şeklinde tanımladı.

RAWA, 13 Kasım 2001’de Birleşmiş Milletler ve dünya kamuoyuna yaptığı açıklamada bombalara da Taliban’a da Kuzey İttifakı’na da karşı olduğunu söyledi. Bunların aksine örgüt, demokratik değerler üzerinde yükselecek, geniş tabanlı bir hükümet kurulmasını talep ediyor.

1981 yılının sonunda, Fransız Hükümeti’nin daveti üzerine Meena, Fransız Sosyalist Partisi Kongresi’nde Afgan direniş hareketini temsil etti. Fransa’nın yanı sıra, birkaç başka Avrupa ülkesini de ziyaret etti ve bu ülkelerin önde gelen şahsiyetleriyle bir araya geldi. 1981’de Avrupa’daki Dünya Sosyalist Kongresi’ndeki Sovyet delegasyonununa insan hakları ve kadın hakları konusunda taviz vermeyeceği mesajını ilettiği konuşması ayakta alkışlandı.

Ölümüne doğru

Afganistan’a döndüğünde, rejimin en önemli hedeflerinden biri haline geldi. Fotoğrafı yaygınlaştırıldı ve ülke içinde seyahatleri kısıtlandı. Okullu kızlar ve üniversiteli kızlar arasında geniş bir destek tabanına sahip olan genç RAWA aktivistleri, kadınların farkındalığını artırmak için Afganistan’ın dört bir yanını dolaştı, Meena ise sahte belgeler kullanarak ve bir burka altında gizlenerek Pakistan’a kaçmayı başardı. Orada mülteci kamplarında dul kadınlar ve çocuklarıyla çalıştı, kadınlar ve kızlar için okuma yazma dersleri düzenledi, ders kitaplarını ülkeye kaçak olarak soktu. Ayrıca kadınların nakış işleri ve halı dokumacılığı yoluyla bağımsız gelir kaynakları geliştirmelerine destek vererek onları ataerkil aile ekonomisine bağımlılıktan kurtarmaya çalıştı.

Kasım 1986’da kocası rejim tarafından kaçırıldı ve öldürüldü.

Meena ise, aktif kadın çalışmaları ve insan hakkı savunuculuğu sonucunda 4 Şubat 1987’de Pakistan’ın Quetta kentinde KhAD (KGB’nin Afganistan şubesi) üyeleri ve radikal islamcılar tarafından suikasta kurban gitti.

Meena, bütün hayatını vatanı ve halkı için mücadeleye adadı. Okuma yazma bilmemenin karanlığına, Afganistanlı kadınlara dayatılan yoksulluk ve yozlaşmaya rağmen, kadınların “uyanacağına” ve özgürlük, demokrasi ve kadın haklarına giden yolu aşacağına dair güçlü bir inancı vardı.

Kaynak: rawa.org, JINHAGENCY

Zonguldak ve Düzce’de Kürt mevsimlik işçilere saldırı

Şırnak’tan Zonguldak’a mevsimlik fındık işçiliği için giden 70’ten fazla Kürt işçinin saldırıya uğradığı görüntüler kamuoyuna yansıdı. Sosyal medyaya yansıyan görüntüler üzerine açıklama yapan DEM Parti Milletvekili Newroz Uysal, adli sürecin başlatıldığını açıkladı. Düzce’de de Kürt mevsimlik işçilere benzer bir saldırının yaşandığı bildirildi.

Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Zonguldak’ın Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı köyüne mevsimlik fındık işçisi olarak çalışmaya giden 70’ten fazla Kürt işçinin iki gündür saldırıya uğradı. Saldırı anındaki görüntüler sosyal medyada paylaşıldı.

DEM Parti Şırnak Milletvekili Newroz Uysal Aslan, sosyal medyaya yansıyan görüntüler ve kamuoyunda oluşan kaygılar üzerine açıklama yaptı. Milletvekili, işçilerin saldırıya uğradığına dair dün akşam bilgi aldığını söyledi. İşçilerin bu (23 Ağustos) sabah saatlerinde partiyle iletişime geçmesinin ardından Zonguldak Valiliği ve Alaplı Kaymakamlığı ile görüşmeler gerçekleştirdiğini belirtti.

İki kez saldırıya uğradılar

Aslan, işçilerle yaptığı görüşmede saldırıya jandarmanın müdahale ettiğini ve işçilerin güvenliğinin sağlandığı bilgisini aldığını paylaştı. Aslan, buna rağmen işçilerin akşam saatlerinde tarladan dönüşte yeniden saldırıya uğradığı belirtti.

Açıklamada, kamuoyuna yansıyan görüntülerde jandarmanın olay yerinde bulunmasına rağmen saldırının gerçekleşmesini engelleyemediğini ifade eden Aslan, işçi ve ailelerinin can güvenliğinin derhal ve etkin biçimde sağlanması gerektiğini vurguladı:

Adli süreç başlatıldı

Açıklamaya göre Alaplı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından saldırıya ilişkin soruşturma başlatıldı.

Mevsimlik tarım işçilerinin geçimlerini sağlamak amacıyla yüzlerce kilometre uzaktan Zonguldak’a geldiği kaydeden Aslan, “Halkımızın can güvenliğinin sağlanması kamu makamlarının sorumluluğundadır” dedi. Aslan, işçilerin ve ailelerinin can güvenliğinin sağlanması, saldırının tüm yönleriyle soruşturulması ve benzer saldırıların yeniden yaşanmaması için sürecin takipçisi olacaklarını belirtti.

*Sosyal medyaya yansıyan görüntüler

Düzce’de de saldırı oldu

Zonguldak’ta mevsimlik tarım işçiliği için bölgeye giden Kürt işçilere yönelik yaşanan ırkçı saldırının ardından benzer bir saldırı da Düzce’de yaşandı. Mardin’den Düzce’nin Cumayeri ve Gümüşova ilçelerine giden Kürt işçiler, kaldıkları yerde saldırıya maruz kaldıklarını Mezopotamya Ajansı’na (MA) aktardı.

İşçiler MA’ya saldırı nedeniyle tedirgin olduklarını ve bölgeden ayrılmayı düşündüklerini söyledi.

*Düzce’deki saldırıya ilişkin görüntüler, Fotoğraf: MA

İşçiler, saldırının akşam saatlerinde kaldıkları evin bahçesinde oturdukları sırada gerçekleştiğini belirterek bir grubun evlerinin bulunduğu yere gelip kendilerine bıçak çektiğini ifade etti.

Düzce’de Kürt işçilere saldıran şahsın gözaltına alındığının açıklamasının ardından 24 Ağustos 2026 tarihinde söz konusu şahsın tutuklandığı kaydedildi.

Olayın ardından açıklama yapan Düzce Valiliği, yakalanan şüphelinin adli süreç sonunda tutuklandığını duyurdu.

Gelişmeye ilişkin sosyal medya hesabından açıklama yapan Düzce Valisi Mehmet Makas, “Gümüşova ilçemizde meydana gelen olayda, alkollü olduğu belirlenen ve 7 ayrı suç kaydı bulunan M.A., elindeki kesici aletle mevsimlik işçilerin ikamet ettiği yerin önüne gelerek tehditte bulunmuştur. Kısa sürede gözaltına alınan şahıs, sevk edildiği mahkemece tutuklanmıştır” ifadelerini kullandı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.