CUMARTESİ ANNELERİ 1117. HAFTADA

Mehmet Mustafa Günkan’ın akıbeti soruldu

Gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan Cumartesi İnsanları/Anneleri 1117. haftada Galatasaray Meydanı’nda Mustafa Mehmet Günkan için adalet istedi.

Cumartesi Anneleri/İnsanları 1117. hafta eylemlerinde 1994 yılından bu yana haber alınamayan Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyü muhtarı Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetini sordu.

Galatasaray Meydanı’ndaki polis bariyerlerinin önünde yapılan açıklamada, inkâr ve cezasızlık politikalarının geçmişten günümüze bir devlet politikası olarak sürdüğü vurgulandı.

Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında oluşturulan toplama alanına götürüldü. Köylüler yaklaşık bir hafta burada tutuldu. Mustafa Mehmet Günkan da bu kişiler arasındaydı.

Açıklamayı Cumartesi İnsanları’ndan Yasemin Bektaş okudu.

Açıklamada, Günkan’ın serbest bırakıldığında ağır işkence gördüğü ve bunun üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulunduğu belirtildi. Günkan’ın İnsan Hakları Derneği’ne başvurduğu ve bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattığı kaydedildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

32 yıldır soruyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?

1117. haftamızda, bizi Galatasaray Meydanı’ndan ayıran polis bariyerlerinin önünden kamuoyuna sesleniyoruz.

1117 haftadır kayıplarımızın hikâyelerini anlatırken yalnızca geçmişte yaşanan ağır hukuksuzlukları hatırlatmıyoruz. Aynı zamanda inkârın bu topraklarda nasıl kökleştiğini, cezasızlığın nasıl bir devlet politikasına dönüştüğünü de anlatıyoruz.

Çünkü biliyoruz ki inkâr ve cezasızlık geçmişte kalmış bir mesele değildir. Bugünümüzü de zehirlemeye devam ediyor; hukukla, adaletle ve demokrasiyle aramıza kalın duvarlar örüyor.

Bugün hikâyesini paylaşacağımız Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin 32 yıldır karanlıkta bırakılması, işte bu duvarın nasıl örüldüğünü gösteren örneklerden biridir.

Mehmet Günkan, Diyarbakır’ın Hani ilçesine bağlı Akçayurt köyünün muhtarıydı.

13 Haziran 1994 tarihinde köy yakınında bir çatışma yaşandı. Sonrasında sabah erken saatlerde jandarma Akçayurt köyüne baskın yaptı ve köyü zorla boşalttı. Akçayurt ve çevre köylerin sakinlerinden oluşan yüzlerce kişi, Topçular Jandarma Karakolu’nun yanında kurulan bir toplama alanına götürüldü. Yaklaşık bir hafta burada tutulan köylüler arasında Mustafa Mehmet Günkan da vardı.

Günkan, bir hafta sonra serbest bırakıldığında ağır işkence görmüştü. Yaşananlar üzerine Ankara’ya giderek hükümet yetkilileri nezdinde girişimlerde bulundu. İnsan Hakları Derneği’ne başvurdu. Bir televizyon kanalında yaşadıklarını anlattı.

3 Ağustos 1994 tarihli Turkish Daily News gazetesinin haberine göre Günkan, yaşadıklarını şöyle anlatmıştı:

“Güvenlik güçleri köyümü yaktılar. Beni Topçular Jandarma Karakolu’na götürüp işkence yaptılar. Kaburgalarım kırıldı. Köy dışında insanları bir araya topladılar ve dört gün boyunca hiçbir şey vermediler. Köyümden toplam 430 kişi şu anda Adana’ya, Diyarbakır’a ve çevre köylere gitmiş durumda. Yiyecek hiçbir şeyimiz yok. Ayrıca tüm ekinlerimizi de yaktılar. Hükümetten yardım istemek için Ankara’ya geldim.”

Günkan, Ankara’dan döndükten sonra köylerine yeniden dönebilmeleri için girişimlerde bulundu. Bu amaçla Hani Topçular Jandarma Karakolu’na başvurdu.

18 Ağustos 1994 günü askerler, Hakan Astsubay tarafından Topçular Jandarma Karakolu’na çağrıldığını söyledi. Günkan karakola gitti. Bir süre sonra karakol binasından çıkarıldı ve askeri bir helikoptere bindirildi.

O günden sonra Mustafa Mehmet Günkan’dan bir daha haber alınamadı.

Ailesi, onun bulunması ve akıbetinin açıklanması için Hani Kaymakamlığı, İlçe Jandarma Komutanlığı, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı nezdinde başvurularda bulundu.

Uluslararası Af Örgütü de 21 Eylül 1994 tarihinde yayımladığı Acil Eylem Çağrısı ile Mustafa Mehmet Günkan’ın güvenliği konusunda duyduğu endişeyi dile getirdi. Af Örgütü; Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe ve İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu’ndan Günkan’ın nerede olduğunun tespit edilmesi için acil önlemler alınmasını ve soruşturmanın sonuçları hakkında bilgi verilmesini talep etti.

Bütün bu başvurulara, tanıklıklara ve çağrılara rağmen, Mustafa Mehmet Günkan’ın akıbetinin açığa çıkarılması ve sorumluların tespit edilerek yargılanması amacıyla etkin bir adli süreç işletilmedi.

Günkan’ın akıbeti karanlıkta bırakıldı. Onu kaybedenler ve kaybedilmesini önleme yükümlülüğünü yerine getirmeyenler cezasızlıkla korundu.

Bu yüzden 32 yıldır aynı soruyu sormaya devam ediyoruz: Mustafa Mehmet Günkan nerede?

Kaç yıl geçerse geçsin; Mustafa Mehmet Günkan için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz.

Cumartesi Anneleri / İnsanları


Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.

Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.

12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.

Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.

Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.

İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.

Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri

Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.

3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.

Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.

Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.

41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.

BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur

Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.

BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.

Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.

Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.

5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.

Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.

Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.

Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.

Ödüller

2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü
2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü

1 işçi öldü, 4’ü ağır 12 işçi yaralandı

Ankara’da maden ocağında göçük meydana geldi

Ankara Çayırhan yeraltı madeninin üretim bölümünde Nisan 2025’te de göçük meydana gelmiş, 14 maden işçisi yaralanmıştı.

Ankara Çayırhan’da göçüğün meydana geldiği maden/ Fotoğraf: AA

Ankara’nın Beypazarı ilçesine bağlı Hırkatepe Mahallesi’ndeki Çayırhan Enerji İşletmesi sahasında cuma günü saat 18.00 sıralarında maden kazası meydana geldi. Meydana gelen maden kazasında işçi Erdi Kahveci öldü, 12 işçi de yaralandı.

Ankara Valiliği tarafından yapılan açıklamada, “İlk tespitlere göre çalışma sahasının arkasında tavan çökmesi sonucu oluşan basınca bağlı olarak savrulmalar neticesinde maden kazası meydana gelmiştir” denildi.

Ankara Valisi Yakup Canbolat, toplamda 20 kişinin göçükten etkilendiğini, yaralı 12 işçinin 4’ünün durumunun ağır olduğunu bildirdi.

Kazada hayatını kaybeden Erdi Tolga Kahveci’nin 34 yaşında ve iki çocuk babası olduğu öğrenildi. Kocabıyık, Kahveci’nin cenazesinin otopsi işlemlerinin ardından Zonguldak’ın Gökçebey ilçesine bağlı Hacı Musa Köyü’nde toprağa verileceğini duyurdu.

İhbar üzerine Olay yerine jandarma, emniyet, itfaiye, AFAD, UMKE ve sağlık ekipleri sevk edildi. Yaralı 8 işçi, ambulanslarla Beypazarı Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

“Tavan çökmesi sonucu oluşan basınç neden oldu”

Ankara Valisi Yakup Canbolat, hastanede açıklama yaptı. Yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Akşam 18.00 gibi bir kömür bloğunun düşmesi sonucu oluşan bir hava basıncından kaynaklı bir kaza yaşandı. Kazada maalesef ki bir vatandaşımızı kaybettik. O halen o galeri içerisinde. Savcımız bir bilirkişi ile birlikte girip o kardeşimizin cesedini de çıkaracaklar. Olayda toplamda 20 kişi etkilendi. Bunun bir kısmı yaralı, bir kısmı da içerideki dumandan, gazdan ve kömür etkisinden, basınçtan etkilenmeler oldu. Bunlardan dört vatandaşımızın durumu ağır. Bundan iki tanesi sevk edildi Bilkent Şehir Hastanesi’ne. İçerideki iki hastamız da Etlik Şehir Hastanesi’ne sevkleri tamamlandı, onlar gönderilecek. Diğer hastalarımızın genel durumu itibariyle iyi.

Bunlara Allah’tan şifa diliyoruz biz. Vefat eden vatandaşımıza da Allah’tan rahmet diliyoruz. Yakınlarına da sabır diliyoruz. Bu olay her boyutuyla adli, idari olarak araştırılacak. Sebebi nedir, bir kusur var mıdır, yok mudur, neden dolayı oluşmuştur; bunları bilirkişi incelemesi, adli inceleme ve idari inceleme sonucunda da karar verilecek. İnsanlarımızın şundan müsterih olmasını istiyoruz; konu her yönüyle mutlaka araştırılacak. Yanlış yapılan bir şey var ise de onun gereği yapılacaktır. Bütün vatandaşlarımıza geçmiş olsun diyorum. Allah beterinden korusun, daha büyük kazalardan korusun inşallah. Bu tür iş kazalarına karşı da tedbirlerimizi, güvenlik tedbirlerimizi her zaman sıkı tutmalıyız. Büyük geçmiş olsun”

Maden-İş: Konunun takipçisi olacağız

Türkiye Maden İşçileri Sendikası (Maden-İş) de konu ile ilgili yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi:

“Ankara’nın Nallıhan ilçesine bağlı Çayırhan Mahallesi’nde faaliyet gösteren Çayırhan Termik Elektrik Üretim ve Madencilik’te elim bir kaza meydana geldi. K sektörü 510 numaralı üretim panosunda yaşanan iş kazasında bir işçi hayatını kaybetti, yaralılar çevrede bulunan hastanelere sevk edildi. Kaza sebebinin, üretim ayağında tavanı tutan şiltlerin arkasında göçük meydana geldiği, göçük nedeniyle hava basıncının oluştuğu ve bu basıncın da savrulmaya neden olduğu bildirildi.

Genel Başkanımız Nurettin Akçul, Genel Başkan Yardımcısı Şeref Zeyrek ve Genel Başkan Yardımcısı Cumhur Yılmaz, acı haberi alır almaz kazanın yaşandığı bölgeye gitmek üzere yola çıktı. Hayatını kaybeden işçimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Konunun yakın takipçisi olacağımızı kamuoyuna bildiririz.”

Kazayla ilgili soruşturma başlatıldı

Ankara Batı Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olay ile ilgili yapılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

“Ankara ili Beypazarı ilçesi Hırkatepe Mahallesi’nde bulunan Çayırhan Enerji sahasında, ilk belirlemelere göre maden işletmesinde kullanılan basınçlı hava sisteminde meydana gelen patlama sonucu 1 işçinin hayatını kaybettiği, 4’ü ağır olmak üzere toplam 11 işçinin yaralandığı olayla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığımız koordinesinde mülhakat Beypazarı Cumhuriyet Başsavcılığınca derhal soruşturma işlemlerine başlanmış olup, soruşturmanın etkin ve kapsamlı şekilde yürütülmesi amacıyla Beypazarı Cumhuriyet Başsavcısı koordinesinde 2 cumhuriyet savcısı ile alanında uzman bilirkişiler görevlendirilmekle, olayda kusur veya sorumluluğu bulunan kişi ya da kişilerin tespiti, delillerin toplanması ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yönelik soruşturma işlemleri titizlikle yürütülmektedir.”

Uzun yıllar Ciner Grubu işletmişti

2019 yılında Ciner gruptan kamuya dönen Çayırhan Termik Santrali ve Maden İşletmesi, 2025 yılında özelleştirilirken Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından hazırlanan sunumda maden kaynağının termik santrale en az 20 sene boyunca yeteceği vurgulanıyordu. Ciner Grubundan devralındıktan sonra kamuya ait en modern teknoloji ile donatılmış maden olma özelliği kazanan işletme, TL’nin o 2025 yılı değeri üzerinden hesaplandığında ve tesislerin 2019 yılı seviyesinde üretim yaptığı kabul edilirse 20 yılda 524 milyar TL’lik potansiyel kazanç, ayrıca tesis ve etrafındaki işçi lojmanı gibi taşınmazlar Akçadağ Gruba 20 milyar TL’ye aktarılmış oldu. İhaleden önce Nallıhan ilçesi büyüklüğünde maden sahası da Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle acele kamulaştırıldı. Yani Akçadağ İnşaat 1 yıllık potansiyel kâr bedeline 20 yıllık geliri kasasına koymuş oldu.

2025’teki göçükte 14 işçi yaralanmıştı

Ankara/Çayırhan Yeraltı Maden İşletmesi’nde Nisan 2025’te göçük meydana gelmiş, 14 işçi yaralanmış, 1 işçi beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırılmıştı.

*Kaynak: AA, Evrensel, Ankara Valiliği, MA

8 Aralık 2024'ten entegrasyona Rojava'nın kronolojisi

Mazlum Abdi: SDG’nin entegrasyon süreci tamamlandı

SDG’nin devlet kurumlarına entegrasyon sürecinde sona gelindi. Mazlum Abdi yaptığı açıklamada, entegrasyonun tamamlandığını belirtirken “kimliğin ve kazanımların korunduğunu” vurguladı.

Foto: picture-alliance/NurPhoto/S. Backhaus

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi, 20 Ağustos 2026’da Kamışlo’nun kuruluş yıldönümünde askeri, güvenlik ve idari kurumların devlet kurumlarıyla entegrasyonunun tamamlanmak üzere olduğunu açıkladı. Abdi, bundan sonraki mücadelenin, hakları Suriye Anayasası’nda güvence altına almaya odaklanacağını vurguladı.

Mazlum Abdi açıklamasında, “Askeri, güvenlik ve idari kurumlarımızı devlet yapılarının kurumlarına entegre etme sürecinin sona erdiğini ve bütünüyle tamamlandığını söylemek isterim” dedi. Abdi ayrıca, Irak, İran ve Türkiye’den Suriye’ye gelen Kürt savaşçıların artık Suriye’den ayrıldığını belirtti.

Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) öncülüğünde Beşşar Esad hükümetinin devrilmesinin ardından günümüze kadar yaşananların ve SDG’nin entegrasyon sürecinin kronolojisini Niha+ okurları için derledik.

Suriye’de yaşananlar ve SDG’nin entegrasyon süreci

Esad sonrası denklem
8 Aralık 2024 Esad rejiminin devrilmesi ve geçiş yönetimi.

HTŞ öncülüğündeki muhalif güçler hızlı bir ilerleyişle Şam’a girerek yarım asırlık Baas iktidarını sona erdirdi. Ahmed eş-Şaraa liderliğinde bir geçiş yönetimi kuruldu. Ülkenin kuzey ve doğusu ise SDG ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kontrolünde kaldı.

Aralık 2024 Kobanê’de süren saldırılar.

Türkiye destekli Suriye Milli Ordusu (SMO) ve Türk Hava Kuvvetleri, Esad’ın devrilmesiyle eşzamanlı olarak Kobanê çevresinde SDG’ye yönelik saldırılarını sürdürdü.

10 Mart Çerçeve Anlaşması
12–23 Şubat 2025 İlk temaslar ve müzakere zemini.

Geçiş hükümeti, 12 Şubat’ta General Ziad el-Ayiş’i entegrasyon sürecini yürütmek üzere cumhurbaşkanlığı özel temsilcisi olarak atadı. 23 Şubat’ta Halk Savunma Birlikleri (YPG) komutanı Sipan Hemo başkanlığındaki SDG heyeti, Şam’da Savunma Bakanlığı yetkilileriyle askeri entegrasyon planlarını görüştü.

10 Mart 2025 Sekiz maddelik çerçeve anlaşma.

Cumhurbaşkanı eş-Şaraa ile Mazlum Abdi, Şam’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arabuluculuğunda sekiz maddelik bir anlaşma imzaladı. Anlaşma, Kuzey ve Doğu Suriye’deki tüm sivil ve askeri kurumların devlete entegrasyonunu, ülke çapında ateşkesi, Kürtlerin “Suriye’nin ayrılmaz parçası” olarak tanınmasını ve vatandaşlık haklarını, sınır kapıları, havaalanı ve petrol-gaz sahalarının devlete devrini öngörüyordu. Uygulama son tarihi ise 2025 yılı sonu olarak belirlendi.

1 Nisan 2025 Halep mahalleleri için 14 maddelik yerel anlaşma.

Geçiş hükümeti ile SDG, Halep’te Kürt nüfusun yoğun yaşadığı Şêx Maqsûd ve Eşrefiye mahalleleri için 14 maddelik bir yerel anlaşma imzaladı. Anlaşma, SDG güçlerinin silahlarıyla Fırat’ın doğusuna çekilmesini ve güvenliğin İçişleri Bakanlığı ile SDG’ye bağlı Asayiş tarafından ortak sağlanmasını öngörüyordu.

3–9 Nisan 2025 Esir takası ve mahallelerden kısmi çekilme.

3 Nisan’da taraflar arasında esir takasının ilk kısmı gerçekleşti. 9 Nisan’da yaklaşık 480 savaşçı 60 askeri araçla Şêx Maqsûd ve Eşrefiye’den ayrıldı. Ancak mahallelerin nihai durumu belirsiz kaldı.

Nisan 2025 Tişrîn Barajı’nın kısmi devri.

10 Mart anlaşmasının ardından atılan adımlar kapsamında Tişrîn Barajı kısmen hükümet güçlerine devredildi. Ortak devriyeler başladı ve SDG cephe hatlarından çekilme taahhüdünde bulundu.

26 Nisan 2025 Rojava’da Kürt Birliği Konferansı.

Kamişlo’da toplanan konferans, birleşik Suriye içinde ademi merkeziyet ve kültürel-siyasi hakların anayasal güvencesini talep eden bir uzlaşı metni yayımladı.

7 Ekim 2025 Şam ziyareti ve ABD arabuluculuğunda askeri mutabakat.

Halep’teki çatışmaların ardından sağlanan ateşkes sonrası Abdi, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ve CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper eşliğinde Şam’a giderek eş-Şaraa ile görüştü. Abdi, SDG’nin orduya bireysel değil “büyük askeri birlikler” halinde katılmasında ısrar etti. Ekim’deki mutabakat, SDG birliklerinin kendi komuta yapılarını koruyarak orduya katılabilmesine kapı araladı.

Aralık 2025 Anlaşmanın uygulanması için son tarih doldu.

10 Mart anlaşmasının uygulama süresi, hükümlerin çoğu hayata geçirilmeden 2025 sonunda doldu. Taraflar karşılıklı gecikme ve engelleme suçlamalarında bulundu. 22 Aralık’ta Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani’nin Şam’daki ortak basın toplantısı sırasında Şêx Maqsûd yakınında çatışmalar çıktı.

Rojava’ya Saldırılar
4 Ocak 2026 Müzakereler somut sonuç olmadan tıkandı.

Şam’daki askeri birleşme görüşmeleri somut bir ilerleme sağlamadan sonuçlandı.

6–10 Ocak 2026 Halep’in tamamı hükümet kontrolüne geçti.

Şêx Maqsûd, Eşrefiye ve Bani Zeyd mahallelerinde beş gün süren yoğun çatışmaların ardından 10 Ocak’ta Kürt güçleri son mahalleden çekildi ve hükümet güçleri Halep’in tamamının kontrolünü ele geçirdi. Binlerce Kürt Efrîn’e ve Fırat’ın doğusuna kaçmak zorunda kaldı. Bundan sonra ise Rojava’ya çok cepheli saldırılar başladı.

16 Ocak 2026 13 sayılı Kararname: Vatandaşlık, Kürtçe ve Newroz.

Eş-Şaraa, 13 sayılı Kararname’yi çıkararak Rojava’lı Kürtlere vatandaşlık verdi. Kürtçe “ulusal dil” olarak tanındı ve Newroz ulusal bayram ilan edildi.

17 Ocak 2026 Fırat’ın batısının askeri bölge ilan edilmesi.

Suriye ordusu, Deir Hafer’den İHA fırlatıldığı gerekçesiyle Fırat’ın batısındaki bölgeyi askeri bölge ilan etti ve askeri harekatı genişletti.

18 Ocak 2026 Al-Ömer petrol sahası ve genel seferberlik çağrısı.

Ülkenin en büyük petrol sahası Al-Ömer ve çevresindeki gaz sahaları geçiş hükümetinin kontrolüne geçti. Aynı gün Özerk Yönetim genel seferberlik ilan ederek halkı öz savunmaya ve “onuru koruma savaşına” çağırdı. Cizîre ve Kobanê’de pek çok kişi seferberliğe katıldı.

18–20 Ocak 2026 Kobanê ve cezaevlerindeki IŞİD mahkumları.

SDG, Kobanê’nin güney cephelerindeki saldırıları püskürttüğünü açıkladı. Cezaevleri konusunda ise ciddi bir kriz yaşandı. Hükümete bağlı gruplar Hasekê’deki el-Şeddadi cezaevinden, yabancılar dahil yaklaşık bin 500 IŞİD mensubunu serbest bıraktı. SDG, koalisyon desteğiyle Rakka’daki el-Aqtan’dan ve el-Hol kampından çekildi.

20 Ocak 2026 İlk ateşkes ve Kobanê kuşatması.

Dört günlük bir ateşkes ilan edildi. Ancak anlaşmadan saatler sonra Kamışlo ve Tirbespî’de patlamalar duyuldu, Kobanê çevresine saldırılar sürdü. Kobanê’ye 20 Ocak’tan itibaren su, elektrik ve internet kesildi. Kuşatma yaklaşık 600 bin kişiyi etkiledi ve haftalarca devam etti.

24 Ocak 2026 Ateşkes 15 gün uzatıldı.

Ateşkes 15 gün uzatıldı. Bu uzatma, büyük ölçüde IŞİD tutuklularının ABD koordinasyonuyla Irak’a naklini gerçekleştirmek için yapıldı. Ateşkese rağmen Kobanê’nin batısındaki köylere yeni saldırılar yapıldığı aktarıldı.

26 Ocak 2026 Kürtçe eğitim için talimat.

Eğitim Bakanlığı, Kürtçe müfredatın ve öğretmen eğitiminin uygulanmasına yönelik talimatlarını yayımladı. Bu, 13 sayılı Kararname’yle tanınan dil haklarının hayata geçirilmesine dönük bir adım olarak sunuldu.

27 Ocak 2026 Trump’ın eş-Şaraa’ya ateşkes çağrısı.

Washington’da artan siyasi baskı ortamında ABD Başkanı Donald Trump, eş-Şaraa’yı arayarak ateşkesin istikrara kavuşturulması ve askeri operasyonların durdurulması çağrısında bulundu.

29 Ocak 2026 Kapsamlı entegrasyon anlaşması

Taraflar, ateşkesi kalıcılaştırmak ve kademeli entegrasyonu başlatmak üzere kapsamlı bir anlaşma açıkladı. Anlaşma, güçlerin cephelerden çekilmesini, İçişleri birliklerinin Haseke ve Kamışlo’ya konuşlanmasını, yerel Asayiş’in devlet yapılarına entegrasyonunu, ağır silahların, sınırların, petrol sahalarının ve ana yolların devlete devrini, özerk kurumların devlete katılmasını içeriyordu.

Devir, atamalar ve entegrasyon
3–6 Şubat 2026 Devlet güçlerinin Haseke ve Kamışlo’ya girişi.

İç güvenlik birimleri, Asayiş’in eşliğinde Haseke ve Kamışlo’ya girdi. 5 Şubat’ta SDG’nin aday gösterdiği Nûreddin Ahmed Îsa, Haseke valiliğine atanarak Şam’dan döndü. 6 Şubat’ta askeri entegrasyon aşamalarını görüşmek üzere bir toplantı yapıldı.

Mart 2026 Sipan Hemo’nun Savunma Bakan Yardımcılığına atanması.

Suriye Savunma Bakanlığı, YPG komutanı Sipan Hemo’yu Savunma Bakan Yardımcısı olarak atadı. Aynı dönemde Şam, Kamışlo Havaalanı’nın ve önemli petrol sahalarının yönetimini devraldı Ayrıca, yerinden edilmiş Kürtlerin Efrîn’e dönüşleri başladı.

Nisan–Mayıs 2026 Entegrasyonda yavaş ilerleme.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Yürütme Konseyi Eş Başkanı İlham Ahmed, ANHA’ya sürecin yavaş ilerlediğini, yeni anayasanın hazırlanması dahil sorunların görüşüldüğünü ve Kürtlerin anayasa komisyonunda yer alacağını söyledi. Sipan Hemo, SDG’den dört tugayın Suriye Arap Ordusu’na dahil edildiğini bildirdi.

4 Ağustos 2026 Abdi-Şaraa görüşmesi

Son olarak Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şaraa, entegrasyon sürecini görüşmek üzere 4 Ağustos’ta Şam’da Mazlum Abdi ile bir araya geldi. Toplantıya Dışişleri Bakanı Şeybani ve İlham Ahmed de katıldı. Toplantı, Şaraa’nın Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani ile bir gün önce yaptığı görüşmenin ardından yapıldı.

20 Ağustos 2026 Entegrasyonun tamamlandığının ilanı.

Mazlum Abdi, Kamışlo’nun kuruluş yıldönümü etkinliğinde askeri, güvenlik ve idari kurumların ulusal devlet kurumlarına entegrasyonunun tamamlanmak üzere olduğunu açıkladı. Abdi, süreçte “kimliğin ve kazanımların korunduğunu” vurgulayarak, bundan sonraki aşamanın Kürtlerin ve tüm bileşenlerin haklarını Suriye Anayasası’nda güvence altına almaya yönelik yoğun bir siyasi çalışmaya sahne olacağını söyledi. Abdi ayrıca, “Yeni Suriye’de her çocuğun kendi anadilinde eğitim görme hakkına sahip olacağını” ifade etti.

Kaynak: Fırat Haber Ajansı (ANF), Hawar Haber Ajansı (ANHA), Rûdaw, The New Region, Al Jazeera, Middle East Council, ecoi.net

Nigel Farage’ın beyhudeliği

“Kendi ara seçimini kurgulamak, bu seçimi kazanmak ve ardından tam da yakasını sıyırmaya çalıştığı parlamento soruşturmasına geri dönmek ne tehditkâr ne de kural yıkıcı bir hareket. Bu tamamen beyhude ve daha da kötüsü, bir alay konusu.”

Nigel Farage, Foto: Kıbrıs Postası

Ash Sarkar tarafından yazılan ve Novara Media‘da yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Kültürdeki en güçlü beyhudelik tasviri nedir? Kayayı tepeye kadar yuvarlayıp ardından düşüşünü izleyen Sisyphus vardır. Veya Escher’in sonu gelmeyen inip çıkan merdivenleri. Ancak bu tasvirlerin arasına artık “Farage’ın ara seçimini” de ekleyebiliriz. Her zaman kazanacağı belli olan, siyasi bağışlarla ilgili soruşturmayı yavaşlatmak niyetiyle şov amaçlı bir adaya karşı yapılan ve şimdi de hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam edecek olan, sonucu önceden bilinen bir seçim. Her neyse, en azından hepimiz biraz eğlendik.

Hatırlayacağınız üzere Nigel Farage, mali durumuyla ilgili artan incelemelerin ardından bir öfke patlamasıyla istifa etmişti. Kripto milyarderi Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlinlik bağışı beyan edip etmemesi gerektiğine dair bir parlamento etik soruşturması başlatılmış, bunun yanı sıra George Cottrell’dan da kayıt dışı destek aldığına dair yeni iddialar gündeme gelmişti. Nigel’ın sözlerine bakılırsa bu, Westminster elitlerinin Brahman sınıfı tarafından kurgulanmış gayrimeşru bir kampanyaydı. (Köklü partilerin hiçbirinin aday çıkarmadığı) bir “halka karşı müesses nizam” ara seçimi…

“Çöp tenekesi” olmayan aday için ezici bir zaferdi. Farage, oyların %63’ünden fazlasını alarak Clacton’da kazanmakla kalmadı, çoğunluğuna bin oy daha ekledi. Ancak yine de Dulwich College mezunu lider tatmin olmamıştı. Reform Partisi lideri oy sayımına katılmayı reddetti. GB News tarafından “siyasi Glastonbury” olarak adlandırılan “Farage-Fest” etkinliğinde destekçilerinden oluşan kalabalığa, “Ezici bir zafer kazanmışken sahnede dikilip… birer hiç olan sıradan kişiler tarafından aşağılanmaya ve küçük düşürülmeye hiç niyetim yok” dedi.

Farage’ın hiçbir zaman büyük bir hayranı olmadığımı öğrenmek sizi şaşırtabilir. Ancak siyaseti kendi suretinde yeniden şekillendirme yeteneği inkâr edilemez. Brexit’i yalnızca sağ kesimin ilgi duyduğu niş bir konu olmaktan çıkarıp gerçeğe dönüştürdü, göçmen tekneleri meselesini tek başına siyasetin gündemine soktu ve genel oy hakkının kabulünden bu yana Muhafazakar Parti’ye yönelik tartışmasız en büyük tek tehdit konumunda. Ancak Farage’ın bu yeni halinde, mağdur, huysuz ve biraz da mızmız tavrında, geçmişteki o durdurulamaz siyasi gücüyle pek uyuşmayan bir şeyler var.

Kabul ediyorum, muhtemelen onun hedef kitlesi değilim. Fakat Nigel Farage’ın kurduğu koalisyonun kilit bir parçası olan muhafazakar seçmenler, yavaş yavaş ona sırt çevirmeye başladı. Geçtiğimiz ağustos ayında muhafazakar seçmenler onu %54 oranında olumlu bulurken, bu mart ayında durum tersine dönerek %42 olumluya karşı %53 olumsuz şeklini aldı. İşçi Partisi’nin Burnham etkisiyle yaşadığı mütevazı sıçrama, partiyi uzunca bir süredir ilk kez anketlerde Reform Partisi’nin önüne taşıdı. 2025’in büyük bölümünde ve 2026’nın başlarında siyasi tablo, ne olursa olsun Reform Partisi’nin ilerleyişini sürdürdüğü yönündeydi. Muhafazakar seçmenler Farage’a kayıyor, İşçi Partisi kan kaybediyor ve Reform’un bir sonraki seçimi gerçekten kazanıp kazanamayacağı giderek daha yüksek sesle dile getiriliyordu. Ancak bu gidişat, en azından şimdilik, duraklamış durumda.

Farage hâlâ ülkenin bir sonraki başbakanı olabilir. Ancak o artık infial yaratan ve liberal müesses nizama rest çeken Brexit’in kötü çocuğu değil. Kendi ara seçimini kurgulamak, Kont Binface’e karşı kampanya yürütmek, bu seçimi kazanmak ve ardından tam da yakasını sıyırmaya çalıştığı parlamento soruşturmasına geri dönmek ne tehditkâr ne de kural yıkıcı bir hareket. Bu tamamen beyhude ve daha da kötüsü, bir alay konusu. Farage Clacton’ı kazanmış olabilir, ancak çok daha önemli bir şeyi kaybetti: O eski aurasını.

Küresel ısınma

Buzulların erimesi ile kayıp dağcıların cesetleri bulunuyor

Artan küresel ısınma ile birlikte buzulların erimesi sonucu yıllar önce kaybolan dağcıların cesedi bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde Pakistan’da 28 yıl önce kaybolan bir dağcının cesedinin bulunmasının ardından İsviçre’de 34 yıl önce kaybolan iki dağcının Belçika vatandaşları olduğu öğrenildi.

Fotoğraf: Pexels.com

İsviçre’nin güneybatısındaki Valais bölgesinde, son yüzyılda kayıp olarak bildirilen kişilerin veritabanını tutan polis, buzulların erimesiyle birlikte, onlarca yıl önce ortadan kaybolmuş kişilerin kalıntılarının giderek daha fazla yüzeye çıktığını söyledi .

Geçtiğimiz ayın sonlarında, İsviçre’nin Luzern Kantonu’nun güneyindeki Trift buzulunun erimesi sonucu ortaya çıkan insan kalıntıları bir yürüyüşçü tarafından geçtiğimiz ay bulunmuştu. Yerel yetkilerin yaptığı açıklamaya göre, yapılan DNA testlerinde kalıntıların 39 ve 41 yaşlarında olan iki Belçikalı yürüyüşçüye ait öğrenildi. Her iki kişi cesetlerinin bulunduğu yerden birkaç kilometre güneyde, 1992 yılında Vaismis Dağı yakınlarında kaybolduklarından beri kayıp durumdaydı . Üç yıl önce, Matterhorn yakınlarındaki bir İsviçre buzulunda bulunan cesedin, 1986’da kaybolan bir Alman dağcıya ait olduğu DNA testleriyle doğrulandı .

Pakistan’da 28 yıldır kayıp olan dağcının cesedi bulunmuştu

Bu ay başlarında Doğu Pakistan’da bulunan ‘Lady Vadisi’ olarak bilinen bölgede koyun otlatan bir çoban, üzerindeki kıyafetleri dahi zarar görmemiş bir dağcının cesedini buldu. Cesedin yanında bulunan kimlik kartında ‘Naseeruddin’ ismi yazıyordu. Polis, kartın sahibinin Haziran 1997’de bölgedeki kar fırtınası sırasında bir buzul çatlağına düşerek kaybolan bir adam olduğunu tespit etti. Bölgenin, son yıllarda azalan kar yağışları nedeniyle buzulların doğrudan güneş ışığına maruz kalmasıyla hızlı bir şekilde erimeye başladığı öğrenildi. İklim değişikliğinin buzul erimesini hızlandırdığını belirten uzmanlar, bulunan cesetlerin bozulmamasını, aşırı soğukta hızlıca donan cesetlerin çürümeyi engellediği gibi buzulun nem ve oksijen eksikliği, bedenin adeta mumyalaşmasına neden olduğunu belirtiyor.

EBU ZUHUR HAVA ÜSSÜ SALDIRISI

İsrail: Türkiye’ye mesaj verdik

İsrail’in Suriye‘nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’nü vurması tartışmaları sürüyor. İsrail Başbakanı Netenyahu saldırı ile Türkiye’ye mesaj verdiklerini söylerken Suriye Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Asad el-Şeybani, Hava Üssü’nde Türkiye’nin kalıcı bir askeri varlığının söz konusu olmadığını saldırıdan birkaç gün önce eğitim amacıyla Türk askerinin üste bulunduğunu söyledi.

Fotograf: AA

Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki İdlib’te bulunan ve yaklaşık 10 yıldır kullanılmayan Ebu Zuhur Askeri Hava Üssüne yönelik hava saldırısı sonrası tarafların açıklamaları devam ediyor. İsrail, saldırıyı Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının genişlemesine ilişkin kaygılarıyla bağlantılı olduğu bildirildi. Türkiye ise hava üssünde Türk askerinin bulunmadığını belirterek saldırıyı kınadı.

İsrail Başbakanlığı saldırı sonrası yaptığı açıklamada saldırıyı, Suriye’nin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığı iddiasıyla açıkladı. Ankara ise üste Türk askeri varlığı bulunduğu yönündeki iddiayı reddetti. Saldırı sonrası açıklama yaparak tansiyonu düşürmeye çalışan ABD’nin Suriye-Irak Özel Temsilcisi ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, saldırıdan önce Ankara’nın bilgilendirilmediğini açıklayarak, İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha güçlü bir “çatışmasızlık mekanizmasına” kurulması çağrısında bulundu.

Çatışmasızlık mekanizması kurulmuştu

2025 yılında Türkiye’nin Hama Hama Hava Üssü’ne yerleşeceği iddiasıyla İsrail bu üsse saldırı düzenlemiş, ardından Türkiye ve İsrailli yetkililer Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de bir araya gelerek çatışmasızlık mekanizması oluşturmuşlardı.

Ankara ile Tel Aviv Suriye hava sahasında karşı karşıya gelme riskini azaltmak amacıyla iletişim ve çatışmasızlık görüşmeleri yürütmüştü. 9 Nisan 2025’te Azerbaycan’da bir araya gelen Türk ve İsrailli heyetler teknik toplantı yapmış, Suriye’de iki ülkenin çatışmasını veya yanlış anlaşılmaları önleyecek bir “çatışmasızlık mekanizması” oluşturulması amaçlanmıştı.

İsrail: Türkiye’nin konuşlanması statükoyu bozar

Ebu Zuhur Hava Üssü’ne yapılan saldırının ardından ilk açıklamayı yapan İsrail Başbakanlığı, Şam yönetiminin Türk askerlerinin Halep yakınlarındaki bir hava üssüne konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığını iddia etti. İsrail bunun kendi güvenliği açısından tehdit oluşturacağı konusunda Suriye’yi daha önce uyardığını ve Şam’ın bu uyarıları dikkate almadığını öne sürdü.

Açıklamada, “İsrail, güvenliğine yönelik tehditlere müsamaha göstermeyecektir ve mevcut duruma geri dönülmesini memnuniyetle karşılayacaktır” ifadelerine yer verildi. İsrail’in açıklamasından sonra Türkiye Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ise, saldırıyı kınarken, Reuters’a konuşan bir Türk yetkili, Ebu Zuhur’da Türk askeri bulunmadığını söyledi.

Saldırıdan birkaç saat önce Türk heyeti üssü ziyaret etmiş

Middle East Institute’nün Suriye Programı Direktörü Charles Lister, bir Türk heyetinin İsrail saldırısından “yalnızca birkaç saat önce üsten ayrıldığını ve İsrail’in ziyaretten haberdar olduğunu” öne sürdü.

AP’ye konuşan iki üst düzey Suriyeli yetkili ise, İsrail hava saldırısından bikr gün önce Türk heyetinin üste bulunduğunu aktardı. Ajans, Türk heyetinin yenileme çalışmalarını incelemek üzere üssü ziyaret ettiğini yazdı.

ABD çatışmasızlık mekanizmasında ısrarcı

Bölgede tansiyonun tırmanmasını istemeyen Washington ise yeni bir çatışmasızlık mekanizması kurulması çağrısında bulundu. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Reuters’a yaptığı açıklamada, İsrail’in operasyonundan önce Ankara’ya bilgi verilmediğini söyledi. Barrack, yaşananların İsrail, Türkiye ve Suriye arasında daha kurumsal bir iletişim ve çatışmasızlık mekanizması oluşturulması gerektiğini gösterdiğini de vurguladı.Washington’ın halihazırda taraflar arasındaki bilgi paylaşımını ve iletişimi kolaylaştıran bir sistem yürüttüğünü söyleyen Barrack, bunun daha güçlü bir yapıya dönüştürülmesi gerektiğini ifade etti ve “Gelecekteki yanlış anlaşılmaları önlemek amacıyla böyle bir mekanizmayı kurmak için aktif şekilde çalışıyoruz” dedi.

Netanyahu: Mesajımızı daha iyi anlamalarını sağladık

İsrail Başbakanı Netanyahu, saldırı sonrası katıldığı bir televizyon programında yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye bir mesaj ilettik ancak görünüşe göre duymadılar. Bu yüzden onu daha iyi anlamalarını sağladık” dedi

Netenyahu, “Türkiye‘nin güneye doğru ilerleyen bir askeri tahkimatına tahammül etmeyeceğiz. Bunu genel hatlarıyla açıkça ifade ettik” dedi. Netanyahu, Türkiye’nin saldırının hedefi olan askeri havalimanına yerleşme niyetinde olduğunu öne sürdü.

Suriye: Kalıcı Türk askeri varlığı oluşturmayacağız

Suriye Geçici Hükümeti Dışişleri Bakanı Asad el-Şeybani ise, ABD merkezli Axios Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, “Bölgede bir Türk üssü kurma, kalıcı bir Türk askeri varlığı oluşturma veya Türk kuvvetlerini konuşlandırma niyetimiz yok”

Şeybani, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) subaylarının İsrail saldırısından günler önce üssü ziyaret ettiğini, ancak bunun “eğitim ve uzmanlık alışverişi alanlarındaki devam eden askeri işbirliği” çerçevesinde olduğunu savundu.

Xanzad: Kürtçe’nin unutulmuş ilk kadın rock grubu

1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubuydu. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde oluşturulan grup, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etkide bulundu.

Foto: thejiyanarchives.com

1980’de Erbil’de kurulan Xanzad, Kürdistan ve Irak’ın bilinen ilk kadın rock grubu olarak tarihe geçti. Kürt müzisyen Wirya Ahmed’in öncülüğünde genç kadınların eğitilmesiyle çalışmalarına başlayan grup, o dönemde Kürdistan’da sahne alan tek kadın müzik topluluğuydu.

Baş vokalist Viyan Fiaq ve flüt sanatçısı Naska Ezadin gibi üyelerin yer aldığı Khanzad, “Mina My Life Mina”, “Khan Amiry” ve “Hop Zindan” gibi şarkılarla hem müzikal hem de toplumsal bir etki yarattı. Grup, Kerkük Kanalı için kayıtlar yaptı ve Irak genelinde festivallerde sahne aldı.

Irak–İran Savaşı ve Baas rejimi baskısı altında sanat faaliyetlerinin kısıtlandığı bir dönemde, Xanzad’ın kamusal alanda varlık göstermesi dikkat çekici bulundu. Grup kısa süre sonra dağıldı, üyelerin bir kısmı yurtdışına gitti, bazıları ise müziği bıraktı. Xanzad’ın kayıtları ve görüntüleri bugün çok az bulunuyor.

Rus LGBT Ağı, mahkemenin “aşırılıkçı” kararı ardından kapandı

St. Petersburg mahkemesinin kararının ardından Rus LGBT Ağı, kapandığını duyurdu. Rusya Yüksek Mahkemesi’nin 2023’te LGBTİ+ topluluklarını aşırılıkçı ilan etmesinden bu yana Rusya’daki LGBTİ+ topluluklarına ve kişilere yönelik “aşırılıkçılık” kıskacı artmaya devam ediyor.

Rus LGBT Ağı (Russian LGBT Network), St. Petersburg’daki bir mahkemenin 27 Nisan 2026’da ağı “aşırılıkçı” ilan etmesinin ardından faaliyetlerini sonlandırdı. Karar sonrası kamuya açık çalışma biçiminin personel, destekçiler ve yardım arayan kişiler için çok riskli hale geldiğini belirten ağ, kararını Telegram üzerinden duyurdu.

Nisan ayında St. Petersburg mahkemesi, Rusya Adalet Bakanlığı’nın açtığı dava üzerine Rus LGBT Ağı’nı “aşırılıkçı” ilan etmişti. Ağ, bu etiketin önceki kamuya açık çalışma biçimini imkansız hale getirdiğini, çünkü destek vermeye çalıştıkları kişiler için riskler yaratabileceğini açıkladı.

2006 yılında kurulan Rus LGBT Ağı, Rusya’daki lezbiyen, gey, biseksüel ve transların haklarını korumak, hukuki destek sağlamak ve toplumsal kabulü artırmak için kurulan, ülkedeki en büyük sivil toplum kuruluşlarından biridir.

Pink News’in aktardığına göre, Rus LGBT Ağı, uluslararası alanda Rusya’da LGBTİ+ hakları savunuculuğu ve kriz desteği için kilit bir merkez olarak tanınıyordu. Ağ, 2010’ların sonlarında Çeçenya’daki zulümden kaçan LGBTİ+’lara yardım çabalarıyla küresel medyada da anılmıştı.

Facebook’ta yayımladıkları açıklamada uzun yıllar boyunca ülke genelinde girişimleri ve aktivistleri bir araya getirdiğini, kuirlere destek sağladığını belirterek “aşırılıkçı” statüsünün aynı şekilde devam etmeyi imkansız kıldığını ekledi.

Rus LGBT Ağı, ciddi bir risk değerlendirmesi sonrasında kapanma kararı aldığını söyledi. Kamuya açık çalışmalara devam etmenin, faaliyetlere katılan, destek veren ya da yardım alan kişileri tehlikeye atabileceğini vurguladı. Baskıcı ortamı kontrol edemeseler de insanlar için ek risk yaratmamak adına ellerinden geleni yapabileceklerini, insanların güvenliğinin her şeyden önce geldiğini belirttiler.

Rusya’da artan “aşırılıkçılık” baskısı

Rus LGBT Ağı’na yönelik verilen bu karar, Rusya Yüksek Mahkemesi’nin 2023’te var olmayan “uluslararası LGBT hareketi”ni “aşırılıkçı örgüt” ilan edip yasaklamasının bir devamı oldu. Bu karar, devletin LGBTİ+ görünürlüğünü ve örgütlenmesini yeni aşırılıkçılık yasaları kapsamında kovuşturma yetkisini genişletti.

Uluslararası Af Örgütü’nün Doğu Avrupa ve Orta Asya Direktörü Marie Struthers, konuya ilişkin Nisan ayında yaptığı açıklamada “2023 yılının Kasım ayında Yüksek Mahkeme, var olmayan ‘uluslararası LGBT hareketi’ni ‘aşırıcı’ olarak yasakladığında, yetkililerin bununla yetinmeyeceği açıktı. Rus LGBT Ağı ve diğer örgütlerin ‘aşırıcı’ olarak nitelendirilmesi, Rus yetkililerin LGBTI bireylere yönelik zulüm ve adaletsizlik zincirinin birer halkasıdır” diye konuştu.

Nisan 2026’da Oryol bölgesindeki bir mahkeme, Adalet Bakanlığı’nın Phoenix Plus kurucusu Yevgeny Pisemsky’ye açtığı dava üzerine, Rusça konuşulan en büyük LGBTİ+ haber sitesi Parni+’yı da “aşırılıkçı örgüt” ilan etmişti. Parni+ gazetecileri de hem “yabancı ajan” hem de “LGBT propagandası” suçlamalarıyla art arda açılan davalar nedeniyle ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı.

Rusya’nın hukuki ve siyasi ortamı, 2013’teki “LGBT propagandası” yasasından bu yana LGBTİ+ haklarının yıllar süren tahribatının bir parçası olarak sertleşmeye devam ediyor.

HRW: İki ayda dokuz LGBTİ+ topluluğu yasaklandı

İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne (HRW) göre, Mart-Mayıs ayları arasında yedi bölgede Rus mahkemeleri, aralarında Rus LGBT Ağı’nın da bulunduğu dokuz LGBTİ+ topluluğunu “aşırılıkçı” olarak nitelendirip yasakladı. HRW’ye göre yasaklanan topluluklar şunlar: St. Petersburg merkezli Coming Out, Yekaterinburg LGBT Kaynak Merkezi, Moskova LGBT+ Girişimleri Topluluk Merkezi, Samara merkezli Irida, Parni+, Rus LGBT Ağı, Kallisto, T9 NSK ve Centre-T.

HRW Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson, LGBTİ+’lara destek verenlerin “suç kapsamına alınmasını yoğunlaştırdığını” belirterek yetkililerin bu asılsız “aşırılıkçılık” suçlamalarına dayanan tüm mahkeme kararlarını ve cezai mahkumiyetleri iptal etmesi gerektiğini söyledi.

LGBTİ+ Hakları

2026 Trans Hakları Endeksi ve Haritası

Transgender Europe (TGEU), ILGA-Europe’un Gökkuşağı Haritası ile iş birliği içinde hazırladığı endekste Avrupa ve Orta Asya’da trans ve non-binarylerin yasal cinsiyet tanınması, iltica, nefret suçları, ayrımcılık yasağı, sağlık ve aile alanlarındaki hak ve erişim durumunu değerlendirdi. Türkiye 32 gösterge üzerinden yalnızca 3 puan alabildi.

Zirvedeki 5 ülke
1
İzlanda 30/32
2
Malta 28/32
3
İspanya 27,18 puan
4
Belçika
5
Norveç
İzlanda neden birinci?

İzlanda, değerlendirilen 32 göstergenin 30’unu karşılayarak listenin zirvesine yerleşti. Ülke yalnızca iltica politikaları ile nefret suçları ve nefret söylemine karşı geliştirilen politikalar başlıklarında puan kaybetti. Son üç yıldır aynı puanı korurken, 2019’dan bu yana puanını 18 artırdı. Almanya da endekste üst sıralarda yer aldı.

Malta ve İspanya

Malta; yasal cinsiyet tanınması, sağlık, aile ve nefret suçları alanlarında tam puan alarak ikinci sırada yer aldı. Üçüncü sıradaki İspanya ise iltica ve sağlık kategorilerinde en yüksek puanı alan ülkeler arasına girdi.

Non-binarylerin tanınmasında öne çıkan 4 ülke
Avusturya Almanya İzlanda Malta

Rapora göre bu dört ülke, non-binarylerin yasal olarak tanınmasına ilişkin tüm kriterleri karşılayan ülkeler oldu.

“Bölgenin büyük bölümünde translara yönelik görünür saldırılar yaşanırken siyasi tepkinin yokluğu endişe verici.”

— TGEU, 2026 Trans Hakları Endeksi değerlendirmesi
Listenin sonu: Türkiye 3 puan, Rusya 0 puan
🇷🇺 Rusya 32 göstergenin hiçbiri karşılanmadı — 0 puan
🇹🇷 Türkiye 32 göstergeden 3 puan
Tacikistan 1 puan
Türkmenistan 1 puan
Özbekistan 1 puan
Gürcistan 1 puan
Azerbaycan 1 puan
Kaynak: PinkNews ve TGEU

Bağımsız sinemacılar: “Filmleri sansürlenen meslektaşlarımızın yanındayız”

Bağımsız sinemacılar, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün yönetmen Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki doğa tahribatını konu alan “Şiirli Oda’nın İzinde” adlı belgeseline verilen desteği geri istemesi üzerine bir açıklama yaptı.

Bingöl Elmas, Fotoğraf: Agos

Kültür ve Turizm Bakanlığı, yönetmen Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki tahribatı ve tarihçi Mükremin Tokmak’ın mücadelesini konu aldığı “Şiirli Oda’nın İzinde” isimli belgeseline verdiği desteği geri çekti. Bunun üzerine bağımsız sinemacılar, “Sanatsal İfade ve Üretim Alanımızı Savunuyoruz” başlıklı bir açıklama yayınladı.

Kapadokya’nın politik ihmalleri

Yönetmen Bingöl Elmas’ın 2005’te taşındığı Kapadokya’daki doğa tahribatına karşı mücadeleyi anlattığı belgeseline yapılan Kültür ve Turizm Bakanlığı desteği geri çekildi, bakanlık desteği faiziyle beraber geri istedi.

Agos’tan Ilgaz Gökırmaklı’nın haberine göre Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, belgesel filmini “başvuru dosyasında yer alan senaryo ve yaklaşım metniyle uyumlu olmadığı” ve “teknik açıdan yeterli bulunmadığı” gerekçeleriyle reddederek film için bu kararı verdi.

İletilen resmi açıklamaya karşın yönetmen Elmas, Bakanlık yetkililerinin kendisine telefon görüşmelerinde filmde Kapadokya’da bakanlığın ihmali olduğunu öne sürdüğü için yapımın politik bir film olduğunu ve bu sebeple desteklenemeyeceğinin söylediğini aktardı.

“Telefon görüşmelerindeki ifadeler sıradan bir sansür uygulamasına mı döndü?”

Bağımsız sinemacılar konuya ilişkin yayınladıkları açıklamada desteğin geri çekilmesini “Rojbash, Kanun Hükmü, ve Oy’una Geldik filmlerine getirilen yasaklamalar sinemacıları hizaya çekmeye çalışan aynı sansürcü siyasetin örnekleri” olarak değerlendirirken Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğüne çeşitli sorular yöneltti.

Filmi teknik açıdan yeterli bulmayan ve senaryoya uygunluğunu tartışan kurulun kimlerden oluştuğunu soran 215 imzacı, telefon görüşmelerindeki ifadeler ve resmî karardaki gerekçelerin farklı olmasının sansür uygulamalarının örtük şekilde yapılmasının sıradan bir uygulamasına dönüp dönmediğini de sorguladı.

Açıklamanın tamamı şöyle:

Sanatsal İfade ve Üretim Alanımızı Savunuyoruz

Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, yönetmen Bingöl Elmas’ın Kapadokya’daki kültürel hafızayı, yerel tarihi ve çevre mücadelesini konu alan Şiirli Oda’nın İzinde adlı belgesel filmini “başvuru dosyasında yer alan senaryo ve yaklaşım metniyle uyumlu olmadığı” ve “teknik açıdan yeterli bulunmadığı” gerekçeleriyle reddederek film için verdiği yapım desteğini faizi ile geri istedi.

Bakanlık tarafından iletilen resmi evrakta karara gerekçe olarak her ne kadar bu şartlar öne sürülse de yönetmenin yetkililerle yaptığı sözlü görüşmelerde belgeselin “politik bulunması” ve Kapadokya’daki tahribata yönelik Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı hedef alan eleştiriler içermesi nedeniyle kabul edilmediğinin dile getirilmesi, resmi yazılı gerekçelerin birer kılıftan ibaret olduğunu gözler önüne serdi. Bakanlığın yasakçı/sansürcü politikalarının ilk örneği bu değil. Sınıflandırma yoluyla gösterim imkânlarının kısıtlanması ve hatta açıkça uygulanan gösterim yasaklarıyla yıllardır karşılaşıyoruz. Son yıllarda birbiri ardına Rojbash, Kanun Hükmü, ve Oy’una Geldik filmlerine getirilen yasaklamalar sinemacıları hizaya çekmeye çalışan aynı sansürcü siyasetin örnekleridir. Bingöl Elmas’ın yaşadığı ise; proje destek süreçlerine ilişkin tarafsızlık şüpheleri ve politik gerekçelerle “kara listeye alınmış” sinemacıların Sinema Destekleme Kurulundaki meslek birliği üyelerine söz hakkı tanınmaksızın değerlendirme dışı bırakıldıkları iddiaları bir yana, destek mekanizmasıyla ilgili şu sorunları da görünür kılıyor: resmi gerekçelerle asıl gerekçelerin uyuşmazlığı, değerlendirme kriterlerinin ve yönteminin keyfiliği, kurulların şeffaflıktan yoksun oluşu. Bu vakanın Kültür ve Turizm Bakanlığının sinema filmi destek süreçlerinde yıllardır süregelen ve kanıksanan sansür/otosansür mekanizmalarını kamusal olarak tartışmaya vesile olmasını umuyoruz.

Kamu desteklerinin, eserlerin tesliminden sonra “politik gerekçelerle” faiziyle geri istenmesi, ekonomik baskı yoluyla sektörü otosansüre zorlayan sistematik bir gözdağı ve cezalandırma yöntemine dönüştü. Oysa düşünce ve sanatsal ifade özgürlüğü anayasal bir haktır. Bunu korumak ve güvence altına almak her şeyden önce devlet kurumlarına düşen bir görev ve sorumluluktur. Eleştiriden arındırılmış, tahrif edilmiş bir gerçeklik dayatması sanatın özüne aykırıdır. Kamu kaynaklarıyla sağlanan sinema destekleri iktidarların ya da bürokratların kişisel veya siyasi beğenilerine göre dağıtılan bir lütuf değildir. Belgesel sinema toplumsal olayları, kamusal politikaları ve kamu kurumlarının uygulamalarını özgün ve eleştirel bakış açılarıyla ele alabilir. Çekim süreçleri bütünüyle öngörülebilir olmadığından filmin senaryosu başvuru dosyasındaki senaryodan farklılaşabilir, birebir aynı kalması beklenemez. Destek süreçlerinin şeffaf, nesnel, hesap verilebilir ve denetlenebilir ölçütlere dayanması; profesyonel ihtiyaçları ve zorunlulukları gözetmesi, her anlamda hakkaniyetli olması beklenir. Bu husus hem sanatçıların sanatsal özgürlüğüne ilişkin yasal güvence, hem de kamu idaresinin ciddiyetine duyulan güven açısından büyük önem taşır.

Öyleyse bu vaka özelinde soruyoruz:

– Telefon görüşmelerindeki ifadeler ile resmî karardaki gerekçelerin farklı olması, sansür uygulamalarının örtük şekilde yapılmasının sıradan bir uygulamasına mı döndü?

– Filmi teknik açıdan yeterli bulmayan ve senaryoya uygunluğunu tartışan kurul kimlerden oluşuyor; belgesel sinema alanında mesleki yeterlilik ve uzmanlığı olan kişilerden mi oluşuyor?

– Filmin teknik yetersizliğinden kasıt nedir? Hangi standartlara ve ölçütlere dayandırılarak bu yargıya varılmıştır?”

– Bir filmde politik eleştiri yapılması kurula göre filmin yetersizliğine mi işaret ediyor?

Kültür ve Turizm Bakanlığını; bu soruları cevaplamaya ve genel olarak sanatsal üretime ve ifade özgürlüğüne yönelik her türlü sansür kararını geri çekmeye ve sinemacıların mağduriyetlerini gidermeye davet ediyoruz.

Filmleri sansürlenen ve gösterimi engellenen meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu, sinemamızı sansür ve finansal baskı kıskacına teslim etmeyeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İmzalar:

  1. Altyazı Sinema Derneği
  2. Documentarist İstanbul Belgesel Günleri
  3. Özgürlük için Sanat İnisiyatifi
  4. Özgür Sanat Meclisi
  5. Seyri Sokak
  6. Sine-Sen
  7. ​​Zîn Kolektif
  8. Adil Okay – Yazar
  9. Adnan Akdağ – Ses Tasarımcısı
  10. Adnan Tataroğlu – Fotoğraf Sanatçısı & Eğitimci
  11. A. Haluk Ünal – Hikaye Anlatıcısı & Yönetmen
  12. Ahmet Asan – Eğitimci
  13. Ahmet Gürata – Öğretim Üyesi
  14. Ali Ergül – Yönetmen
  15. Ali Taner Baltacı – Yönetmen
  16. Alper Şen – Yönetmen
  17. Aram Dildar – Yönetmen
  18. Arda Kavaklıoğlu – Oyuncu
  19. Arîn İnan Arslan – Yönetmen
  20. Arzu Filiz Güngör – Fotoğrafçı
  21. Aslı Filiz – Yapımcı
  22. Asya Leman – Kurgucu & Görsel Sanatçı & Yönetmen
  23. Atlas Hakan Özel – Turizm
  24. Ayça Çiftçi – Sinema Yazarı & Akademisyen
  25. Aykan Özener – Emekli Akademisyen
  26. Aylin Kuryel – Akademisyen & Sinemacı
  27. Aysel Altun – Emekli
  28. Ayşe Ayben Altunç – Yönetmen
  29. Ayşe Çetinbaş – Belgeselci
  30. Aynur Özbakır – Belgesel Yönetmeni & Kurgucu
  31. Aziz Akal – Belgesel Sinemacı
  32. Azra Deniz Okyay – Yönetmen & Senarist & Prodüktör
  33. Bahar Saner – Fotoğrafçı
  34. Belmin Söylemez – Yönetmen
  35. Berat İlk – Yapımcı & Yönetmen
  36. Berke Baş – Belgesel Sinemacı
  37. Berna Güler – Editör
  38. Berrak Samur – Yönetmen
  39. Bilge Taş – Film Festivalleri Araştırmacısı & Eski Festival Organizatörü
  40. Burhan Ökmen
  41. Bülent Boral – Yönetmen
  42. Can Candan – Belgesel Sinemacı & Akademisyen
  43. Can Memiş – Sanat eleştirmeni & Sosyolog
  44. Canan Şeten Kesik – Öğretmen
  45. Ceylan Özgün Özçelik – Yönetmen
  46. Cihad İlbaş – Yönetmen
  47. Çağıl Kaya – Müzisyen
  48. Çayan Demirel – Belgesel Sinemacı
  49. Çınar Doğan – Sinema Emekçisi
  50. Defne Halman – Oyuncu
  51. Deniz Büyükkırlı – Senarist
  52. Deniz Yeşil – Belgesel Sinemacı
  53. Derya Sağlam – Tiyatro
  54. Dilan Engin – Yönetmen
  55. Dilek Metin Sert – Kültür-Sanat Emekçisi
  56. Diren Keser – Gazeteci & Yönetmen
  57. Ebru Aksoy – Belgeselci
  58. Ekrem Buğra Büte – Sinema Yazarı
  59. Elif Ergezen – Belgesel Sinemacı
  60. Emin Alper – Yönetmen
  61. Emin Altan – Emekli
  62. Emine Emel Balcı – Yönetmen
  63. Emine Kart – Fotoğrafçı
  64. Enis Rıza Sakızlı – Belgesel Sinemacı
  65. Eren Kahraman – Sinemacı
  66. Erhan Örs – Kurgucu
  67. Erol Mintaş – Yönetmen & Senarist
  68. Ertuğrul Mavioğlu – Belgesel Yönetmeni
  69. Evrim Kaya – Sinema Yazarı
  70. Eylem Şen – Belgesel Sinemacı
  71. Faruk Uysal
  72. Fatih Pınar – Belgesel Sinemacı
  73. Fatin Kanat – Yönetmen
  74. Feryal Saygılıgil – Akademisyen
  75. Fırat Yücel – Sinema
  76. Funda Alp – Senarist
  77. Gök Akyel – Sinemacı
  78. Gökhan Aktar – Sınıf Öğretmeni
  79. Gökhan Yolcu – Fotoğraf Sanatçısı
  80. Gül Büyükbeşe – Belgesel Sinemacı
  81. Güliz Sağlam – Yönetmen
  82. Gülsevil Tüzün – Emekli Araştırmacı
  83. Gürşat Özdamar – Yönetmen
  84. Hakan Barçın – Belgesel Sinemacı
  85. Hakan Bozyurt – Avukat
  86. Hakan Gönüllü – Emekli
  87. Halil Yetiş – Yönetmen
  88. Hande Yelke – Yönetmen
  89. Haşmet Topaloğlu – Yapımcı & Yönetmen
  90. Hebun Polat – Yönetmen
  91. Hevi Nimet Gatar – Yönetmen & Doktora Öğrencisi
  92. Hilmi Etikan – Belgesel Sinemacı
  93. Hülya Üçpınar – Hukukçu
  94. Hüseyin Yılmaz – Fotoğrafçı
  95. İmre Azem – Belgeselci
  96. İz Öztat – Sanatçı
  97. Jeyan Kader Gülşen – Film Yönetmeni
  98. Kazım Gündoğan – Belgesel Sinemacı
  99. Kazim Taşkın – Reji Asistanı
  100. Kemal Alptekin
  101. Kemal Çavuşoğlu – Biyolog
  102. Koray Kesik – Görüntü Yönetmeni
  103. Korkut Akın – Yönetmen & Eleştirmen
  104. Kutbettin Cebe – Belgeselci
  105. Lisa Çalan – Sinemacı
  106. M. Selma Özinanır – Yapımcı & Yönetmen
  107. Mahmut Wenda Koyuncu – Belgesel Yönetmeni & Kürator
  108. Medet Dilek – Belgesel Sinemacı
  109. Mehmet Emin İsi – Sinemacı
  110. Mehmet Özer – Fotoğrafçı & Şair
  111. Mehmet Sait Şan – Sanat Yönetmeni
  112. Melek Ulagay Taylan –
  113. Melis Birder – Belgeselci
  114. Merve Yıldıran – Yazar & Yönetmen
  115. Metin Avdaç – Yönetmen
  116. Metin Ewr – Senarist & Yönetmen
  117. Metin V. Bayrak – Felsefeci
  118. Mihriban Sezen – Belgesel Yönetmeni
  119. Mizgin Arslan – Yönetmen & Child Therapist
  120. Munevvet Antczak – Mimar
  121. Murat Ayman – Yönetmen
  122. Mustafa Ünlü – Belgesel Sinemacı
  123. Müslüm Kabadayı – Eğitimci Yazar
  124. Müzeyyen Esmer – Emekli
  125. Nadir Öperli – Yapımcı
  126. Nalan Barbarosoğlu – Yazar
  127. Nalan Sakızlı – Belgesel Sinemacı
  128. Nazım Dikbaş – Çevirmen
  129. Nazmi Kırık – Oyuncu
  130. Necati Sönmez – Sinema
  131. Neşet Kutluğ – Emekli
  132. Nevruzham Orhon – Sigortacı, Emekli
  133. Nezahat Gündoğan – Belgesel Film Yönetmeni
  134. Nil Kural – Sinema Yazarı
  135. Nilgün Yoldaş
  136. Nursen Kadayıfçıoğlu – Hekim & Fotoğraf Sanatçısı
  137. Nurten Gül – Emekli Memur
  138. Oktay İnce – Belgeselci
  139. Onur Metin – Gazeteci
  140. Orhan Eskiköy – Yönetmen
  141. Orhan Toraman – Yönetmen
  142. Osman Bayraktaroğlu – Kurgucu
  143. Ozan Çağlar – Yönetmen
  144. Ömer Leventoğlu – Sinemacı
  145. Ömer Tuncer – Belgeselci
  146. Önder Esmer – Belgesel Yönetmeni
  147. Önder Sertçelik – Öğretmen
  148. Özcan Alper – Yönetmen
  149. Özcan Vardar – Kurgucu
  150. Özcan Yaman – Gazeteci
  151. Özkan Küçük – Yönetmen
  152. Özlem Sarıyıldız – Belgesel Filmci
  153. Özgün Gündüz – Yapımcı & Yönetmen
  154. Paşa İmrek – Belgesel Fotoğrafçı
  155. Pelin Esmer – Yönetmen & Senarist
  156. Pınar Kula – Yardımcı Yönetmen
  157. Rabar Ibrahim Hama Ali – Director
  158. Refik Akay
  159. Rengin Azizoğlu – Gazeteci
  160. Reyan Tuvi – Belgesel Sinemacı
  161. Rezan Kaya – Oyuncu
  162. Rûken Tekeş – Yönetmen
  163. Selen Çatalyürekli – Belgesel Sinemacı
  164. Semih Dindar – Gazeteci & Belgesel Sinemacı
  165. Senem Aytaç – Sinema Yazarı
  166. Seray Genç – Sinema Yazarı
  167. Serpil Gönüllü – Emekli
  168. ​​Serra Akcan – Fotoğrafçı & Videografiker
  169. Sevinç Koçak – Editör
  170. Seyhan Akın – Yönetmen
  171. Sezgin Türk – Yapımcı & Yönetmen
  172. Sibel Tekin – Belgesel Sinemacı & Video Aktivist
  173. Sibil Çekmen – Akademisyen
  174. Sidar İnan Erçelik – Yönetmen
  175. Somnur Vardar – Yönetmen
  176. Sonay Ban – Akademisyen & Araştırmacı
  177. Soner Sert – Yönetmen
  178. Sumru – Belgesel Sinema Çalışanı
  179. Suzan Demir – Sinema Eleştirmeni & Gazeteci
  180. Süleyman Karaaslan – Ses Kurgucusu
  181. Şehbal Şenyurt Arınlı – Belgesel Sinemacı
  182. Şeyla Korkut – Belgesel Sinemacı
  183. Şirin Bahar Demirel – Yönetmen
  184. Şirin Erensoy – Akademisyen
  185. Taban Celali – Yönetmen
  186. Tamer Temel – Müzisyen
  187. Tahir Ün – Görsel Sanatçı
  188. Tatlıhan Tuncel – Kurgucu
  189. Tayfur Kesik – Fotoğrafçı
  190. Tekin Süllü – Arkeolog & Sanat Tarihçisi
  191. Tevfik Hoş – Belgesel Yönetmeni & Yerbilimci
  192. Tülin Erarslan – Belgesel Sinemacı
  193. Ulaş Tosun – Belgesel Yönetmeni
  194. Ü. Ufuk Tosun – Aktör & Menajer & Cast direktörü
  195. Ümit Kıvanç – Belgesel Sinemacı
  196. Yalçın Çıdamlı – Emekli
  197. Yağız Köksal – Animatör
  198. Yasemin Ertorun – Oyuncu
  199. Yasemin Mirik – Fotoğraf Sanatçısı
  200. Yasin Ali Türkeri – Yönetmen
  201. Yusuf Aslan – Fotoğrafçı
  202. Yücel Tunca – Fotoğrafçı
  203. Yücel Ünlü – Yönetmen
  204. Zafer Ayden – Sinema Emekçileri Sendikası Denetim Üyesi
  205. Zeynep Dadak – Yönetmen
  206. Zeynep Dinsel – Oyuncu
  207. Zeynep Ünal – Yapımcı
  208. Zekican Sarısoy – Sinema Yazarı
  209. Zöhre Temur – Öğretmen

Türkiye’de mahpus sayısı Ağustos’ta 6 bin kişi arttı

Ağustos 2026 döneminde bir önceki döneme göre hem çocuk mahpus hem de 65 yaş üstü mahpus sayısında artış oldu.

Foto: Adalet Bakanlığı

Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği (CİSST), Ağustos 2026 dönemine ait cezaevleri istatistiklerini açıkladı. Bu istatistiklere göre Türkiye’de bulunan 304.278 kapasiteli 402 hapishanede toplam 433.520 mahpus tutuluyor.

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün (CTE) 03.08.2026 tarihinde kendi internet sitesinde yayınladığı resmi verilerden yola çıkarak elde edilen bu istatistiklere göre, Hapishane tiplerine ve mahpusların hukuki/ceza durumlarına göre kapalı hapishanede 310.901, açık hapishanede 122.619 kişi tutuluyor.

Bunlardan 368.293 kişi hükümlü iken, 65 bin 227 kişi ise tutuklu statüsünde.

Çocuk, kadın ve yaşlı mahpuslar

Resmi açıklamalara yansıyan verilere göre, hapishanelerin fiziki koşullarından en çok etkilenen kırılgan gruplar arasında yer alan 12-18 yaş arası çocuk mahpusların sayısı 4.636 iken bunların 232’si kız çocuğu (90’ı hükümlü, 142’si tutuklu), 4 bin 368’si ise (1.311’i hükümlü, 3.093’ü tutuklu) erkek çocuğu.

21 bin 212 kadının bulunduğu hapishanelerde 6 bin 869 65 yaş üstü birey tutuluyor.

Düzenli paylaşılmayan özel kategorideki mahpuslar

“Hapishanelerde tutulan mahpuslara dair genel veriler resmi kurumlarca düzenli olarak yayınlansa da, LGBTİ+, yabancı, engelli ve hasta mahpuslara ait detaylı veriler kamuoyu ile düzenli olarak paylaşılmamaktadır” diyen CİSST soru önergeleri, bilgi edinme başvuruları ve medya takibi yoluyla ulaştığı verileri de paylaştı.

Buna göre elde edilen veriler şöyle:

  • Annesiyle Birlikte Tutulan Çocuklar: tutulan 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 01.20.2026 tarihinde soru önergesine verilen cevaben 883‘tür.
  • Yabancı Mahpuslar: 16 Eylül 2024 tarihindeki verilere göre hapishanelerde 14.276 yabancı mahpus tutuluyor.
  • LGBTİ+ Mahpuslar: 2018 yılında yapılan bir açıklamaya göre hapishanelerde 200 LGBTİ+ mahpus tutuluyor.
  • Engelli Mahpuslar: 11.10.2025 tarihinde yayımlanan meclis tutanaklarına göre hapishanelerde 476 engelli mahpus tutuluyor.
    • Ortopedik engeli olan: 252 kişi
    • Görme engelli: 96 kişi
    • İşitme engelli: 68 kişi
    • Dil ve konuşma engelli: 34 kişi
    • İşitme ve konuşma engelli: 26 kişi
  • Ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus sayısı 2014 yılında yapılan bilgi edinme başvurusuna verilen cevaba göre 1.453 kişi. Türkiye ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus sayısını düzenli olarak paylaşmıyor ancak 2025 yılı Avrupa Konseyi Cezaevi İstatistikleri (space) raporunda paylaştığı veriye göre toplamda 13.050 müebbet hükümlüsü ve ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü mahpus bulunuyor.

Eğitim, mesleki faaliyetler ve iaşe bedelleri

Mahpusların hapishanede tutulurken hak ve faaliyetlere erişim durumu ile günlük yaşam maliyetleri şu şekilde:

  • Eğitim: 2025 yılında yayımlanan meclis tutanaklarına göre hapishanelerde öğrenimini sürdürebilen mahpus sayısı 77.014’tür.
  • Çalışma: Sigortalı olarak mesleki faaliyette bulunan mahpus sayısı Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un 2024 yılında katıldığı iş fuarı açılışında aktardığına göre 58.500’dür.
  • Günlük İaşe Bedelleri: 23.06.2025 tarihinde CİMER başvurusuna verilen cevaba göre
    • Sağlık problemi olmayan hükümlü/tutuklular ve görevli personel için: 144 ₺
    • Çocuk hükümlü ve tutuklular için: 275 ₺
    • Kurumda annesiyle birlikte kalan çocuklar, hamileler ve süt emziren anneler için: 275 ₺

Hapishanelerde yaşam hakkı ve ölüm vakaları

Avrupa Konseyi Cezaevi İstatistikleri (SPACE) raporlarından derlenen verilere göre, hapishanede hayatını kaybeden mahpus sayıları yıllara göre şu şekildedir:

  • 2018 yılında toplamda 107 mahpus ceza infaz kurumunda,
  • 2019 yılında toplamda 95 mahpus ceza infaz kurumunda,
  • 2020: yılında toplamda 128 mahpus ceza infaz kurumunda,
  • 2021 yılında 101 mahpus ceza infaz kurumunda 345 ceza infaz kurumunun dışında,
  • 2022: 108 mahpus ceza infaz kurumunda 364 mahpus ceza infaz kurumununun dışında olmak üzere toplamda 742 mahpus,
  • 2023 yılında 97 mahpus ceza infaz kurumda 379 mahpus ceza infaz kurumunun dışında olmak üzere toplamda 476 mahpus
  • 2024 yılında 120 mahpus ceza infaz kurumunda 625 mahpus ceza infaz kurumunun dışında olmak üzere toplamda 745 mahpus yaşamını yitirdi.
Türkiye’de Hapishanelerin Genel Durumu: Temmuz vs. Ağustos 2026
Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü (CTE) verilerine göre, 304.278 kapasiteli 402 hapishanede bir ay içerisinde yaşanan nüfus değişimi aşağıda özetlenmiştir. Kapasite ve hapishane sayısı sabit kalırken, toplam mahpus sayısında yaklaşık 6 bin kişilik bir artış kaydedilmiştir.
KategoriTemmuz 2026Ağustos 2026Değişim
Toplam Mahpus427.525433.520+ 5.995 (%1.40)
Kapalı Hapishane307.637310.901+ 3.264 (%1.06)
Açık Hapishane119.888122.619+ 2.731 (%2.28)
Hükümlü363.620368.293+ 4.673 (%1.29)
Tutuklu63.90565.227+ 1.322 (%2.07)
Kırılgan Gruplar ve Özel Kategoriler
KADIN MAHPUSLAR
21.212
Temmuz’a göre +409 artış
65 YAŞ ÜSTÜ
6.869
Temmuz’a göre +674 (%10.88) artış
ÇOCUK (12-18 YAŞ)
4.636
Temmuz’a göre +73 artış
ANNESİYLE KALAN (0-6 YAŞ)
883
Temmuz ayına göre değişim yansımadı
Not: Yabancı mahpus sayısı (14.276), LGBTİ+ mahpus sayısı (200) ve engelli mahpus sayısı (476) Temmuz ve Ağustos güncel resmi açıklamalarında farklılık göstermemiş olup oransal bir değişime uğramamıştır. Veriler arasındaki en dikkat çekici değişim, bir ay içinde %10.88 oranında artan 65 yaş üstü mahpus sayısında görülmektedir.

*İnfografi, CİSST’in verilerinden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.