İranlı uzmanlar: “Savaş, karşıtlığı büyütüyor”

2 haftalık ateşkes ilanı ile şimdilik durulan “İran Savaşı”nın İran toplumunda bulunan fay hatlarını derinleştirdiğini söyleyen Emami ve Talebi, görünen şeyin “umut verici” olmadığını belirtti.

28 Şubat’ta ABD – İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşında, 8 Nisan tarihi itibariyle iki haftalık ateşkes ilan edildi. Ancak hem karşılıklı saldırıların olduğu süre zarfında hem de ateşkes sürecinde savaşın etkileri ve geleceği tartışılmaya devam ediyor. İran’da yaşananları ve savaşın İran halkları üzerindeki etkilerini sosyolog Dr. Mehrdad Emami ve İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuştuk.

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın, toplumun siyasal eğilimlerini de değiştirdiğini belirten Dr. Mehrdad Emami, savaş öncesi milyonlarca İranlının rejim karşıtı protestolarda yan yana geldiğini hatırlattı. Savaştan iki ay öncesine kadar süren bu protestolara orta ve alt sınıfın öncülük ettiğini belirten Emami, “Bu protestolar için yarı devrimci bir durumdan bile bahsedilebilirdi. Birçok merkezi bölgede İranlılar devletin devrilmesi talebiyle sert protestolar gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda da büyük bir katliam yapıldı devlet tarafından” diye konuştu.

Geçtiğimiz Aralık ve Ocak aylarında yaşanan protestolarda Pehleviciliğin etkilerinin olduğunu iddia eden Emami, “İran dışında yayın yapan uydu kanallarının bir çoğu Pehlevici kanallar. Batı tarafından da desteklenen bu kanalların Masha Amini protestoları sonrasında özgürlükçü akımlara kıyasla bu akımın aşırı sağcı, milliyetçi bir akım olarak örgütlenmiş olması öngörülemez bir durum değildi. Bir diğer neden ise, Mahsa Amini protestoları sonrası solcuların ve feministlerin kendine önder bir figür yaratamaması ile de ilişkilidir” dedi.

Emami: Pehlevicilik çelişkileri derinleştirdi

Bir ayı geride bırakan İran savaşında resmî açıklamalara göre 3000’den fazla kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlatan Emami, savaşın büyük bir toplumsal travma yarattığını ve Pehlevicilik akımının da çelişkileri derinleştirdiğini ifade etti:

“Günümüze kadar sol ve feminist hareketleri vatan hainliği ile suçlayan İran milliyetçiliği bugün ABD ve İsrail’in peşinde savaşın devamını savunuyor. Nitekim, İran’da bugün milyonlarca insan mevcut rejime karşı olsa ve bunu bedelini çeşitli biçimlerde ödese bile bugün yaşanan bu saldırılar, ortak bir düşmana karşı birleşme eğilimini güçlendiriyor. Rejim karşıtı da olsa insanlar her gün bombalanıyor. Mülkleri zarar görüyor, yaşamları tehdit altında kalıyor. Bu da savaşın son bulması talebini güçlendiriyor” dedi.

Rejim tarafından uzun yıllardır baskı altında olan azınlıkların eğilimlerinin de değiştiğini belirten Emami şöyle devam etti:

“İran’daki uluslaşma sürecinin bir sonucu olarak Pehlevi döneminden beri baskı altında olan ve İran İslam Cumhuriyeti’nin de bu mirası devralmasından kaynaklı ezilmeye devam eden azınlık halklarının yaşadığı bölgeler, son dönemlerdeki isyanların merkezi olmuştu. Çünkü kapitalizmin doğası gereği çevre bölgeler merkeze göre daha az gelişmiştir. Oysa bu bölgeler kaynak bakımından oldukça zengin olmasına rağmen bu bölgelerde yaşayan halklar oldukça yoksul durumdalar. Yine de Aralık-Ocak protestolarında bu bölgelerdeki katılımın azdı. Bu durum da protestolara öncülük eden milliyetçi akımın tepkisini topladı. Sonuç olarak Masha Amini ve son dönemde yaşanan diğer toplumsal hareketliliklerde birleşen bu rejim karşıtı kesimler bugün daha parçalı bir görüntü içerisinde.”

“Siyasal islam hafife alınmamalı”

“İran’da siyasal islamcıların hafife alınmaması gerektiğini” savunan Emami, “Zira sol, 1979 devrimini bu nedenle kaybetmişti. İran – Irak savaşını hatırlayalım. 8 yıl süren bu savaşta İran, oldukça genç ve bugüne kıyasla çok daha meşru bir devlete sahipti. Çünkü gerek toplum gerekse de uluslararası kamuoyu bu devletin gerçek yüzünü henüz görmemişti. Nitekim savaş beklenenden çok daha uzun sürdü” değerlendirmesinde bulundu.

Savaşı savunan Pehlevi taraftarlarının da süren savaş konusunda ayrıştığını belirten Emami, “Çünkü İranlı yurttaşlar ABD’nin kendi politikalarını uygulamak için sivilleri öldürdüğünü ve İran’ın altyapılarını bombaladığını görüyorlar. Burada ABD kamuoyunun da etkisi büyük. Çünkü ABD kaynakları da bu müdahalenin yanlışlığını sorguladı ve ABD’nin İran’ın elindeki petrol, nükleer güç ve menzil gücünü sınırlamak istediği zamanla anlaşılmaya başlandı” diye konuştu.

Talebi: “Savaş sahadan çok medyada sürüyor”

İran’da süren savaşın İran halklarının günlük yaşamını nasıl etkilediğini değerlendiren gazeteci Reza Talebi, İran medyasının savaşın neresinde durduğuna dair soruya, İranlıların slogandan ve inkârdan öteye geçemeyen İran resmi medyası ile gelir üretme kaygısıyla hareket eden uluslararası medya arasında sıkışmasının üzücü olduğunu belirtti.

Talebi, yazılı medyanın da nefes alamaz durumda olduğunu ve toplumun sosyal medya platformlarına hapsolduğunu savundu.

“Gerilim seviyesi yüksek”

İran’da yaşayan Kürtlerin ve diğer azınlık halklarının pozisyonlarına ve geleceğe dönük senaryolara dair de konuşan Talebi sözlerine şöyle devam etti:

“İran’daki Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçlar hakkındaki tüm tartışmalara hakim değilim ancak toplumsal ve etnik faylar İran için yeni değil ve sadece savaşa bağlı da değildir.

Söz konusu faylar tabii ki savaş koşullarında daha da derinleşir ve yeni çatışmalara yol açabilir. Gerilim seviyesi yüksektir. Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçların yanı sıra dindar ve seküler gibi ayrımlar da mevcuttur ve bu çatlaklar bugün tam anlamıyla görünmese de çok tehlikelidir. Eğer süreç doğru yönetilmezse Suriye ve Afganistan’dakine benzer durumlar mümkündür.

Nitekim, İran için net bir gelecek görememekle beraber her konuda ‘uzmanmış’ gibi de davranamayacağım. Yanılıyor olabilirim ama gördüğüm manzara umut verici de değil. İran toplumu kırılgan ve değişken bir yapıda, belki bu ortak acılar bir denge yaratabilir.”

Kürtler kimsenin vekil gücü değil

“Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir.”

Foto: X/@vvanwildenburg

The Amargi yazarı Elif Sarıcan‘ın Novara Media için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Kürt mücadelesi, Orta Doğu’da süregelen en eski ulusal kurtuluş mücadelelerinden biri. Türkiye, Suriye, Irak ile İran’a yayılan ve 45 milyon Kürt nüfusu barındıran Kürdistan, hem CIA’den hem de İsrail Devleti’nden daha eskiye dayanır. Fakat Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı başladığından beri, Kürdistan’ın 2025 sonlarında bir Langley odasında üretildiğini düşünürseniz kimse size kızmaz.

Bölgedeki devletlerin, bölgesel amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı sayısız strateji var. İsrail; Arap devletleri, Türkiye ve İran’a karşı koz oluşturabilmek için yıllar boyunca Orta Doğu’daki azınlıklarla yakın ilişkiler geliştirdi ve şu an yaşanan savaşın da bundan bir farkı yok. Mart başında CNN‘in aktardığına göre CIA, aylardır Irak-İran sınırındaki Kürt güçlerini silahlandırmaya çalışıyor. Axios, Mossad tarafından kurgulanan ve CIA’in desteklediği planın detaylarını ortaya çıkardı. Plana göre Kürt güçleri, Kuzey İran’da bir tampon bölge oluşturmak ve rejimi devirmek için İran’da daha fazla iç isyanı teşvik etmek amacıyla sahada bir vekil güç olarak kullanılacaktı.

Ancak ABD-İsrail’in, İran’ı bombalama ve bu yılın başında patlak veren protesto hareketlerinden faydalanma planı işe yaramadı. [Son zamanlarda] abartılı açıklamalarının birinde Trump, İran’daki rejim karşıtı eylemcilere “bir sürü” silah yolladıklarını iddia etti ve Kürt aracıları bu silahları almakla suçladı. İran ise ABD-İsrail saldırılarına, bölgedeki önemli ekonomik merkezleri hedef alarak karşılık verdi. Kürdistan, savaşa dahil olmamasına karşın bu bölgelerin içindeydi. İran, Irak’taki vekil gücü Haşdi Şabi’yi kullanarak Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin başkenti Erbil dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı.

Ancak başarısızlık, daha derindeki bir şeyi gün yüzüne çıkardı: Ne ABD-İsrail tarafı ne de İran rejimi, İran’ın karmaşık sosyolojisini dikkate almamıştı. Bunun bedelini ise Kürtler ödüyordu.

İran’ın kuzeybatısında bulunan Doğu Kürdistan, İran’da güvenlik önlemlerinin en üst düzeyde olduğu bölgedir. Oradaki Kürt toplumu, tüm ülkenin maruz kaldığından daha yoğun bir gözetim ve polis mekanizmasıyla yaşıyor. Bu durum, bölgeyi iki şekilde baş hedef haline getiriyor: Kontrolün devamını sağlamaya çalışan bir rejim ve İran’ın güvenlik altyapısını zayıflatmayı amaçlayan bir yabancı askeri güç. Kürt bölgeleri, hem rejimin baskıları hem de ABD-İsrail bombalamaları nedeniyle orantısız şekilde etkilendi. Tek başına bu gerçek, farklı bir yaklaşım gerektirmektedir. Emperyalist bombardıman ve otoriter baskı arasında yanlış tercih yapmayı reddeden bir üçüncü yol.

Elbette, 45 milyonluk bir ulustan sanki tek bir aktörmüş ve tek bir telefon numarası varmış gibi “Kürtler” olarak bahsetmek açık bir sorundur. Batı’daki çoğu insanın Kürt siyasi yaşamıyla tanışması, IŞİD’e karşı yapılan bölgesel savaşa dayanmaktadır. Bu dönemde Halk Savunma Birlikleri (YPG), Kadın Savunma Birlikleri (YPJ) ve sonrasında Suriye Demokratik Güçleri (QSD), ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyonla ilişkiler geliştirmişti. Ancak burada, Rojava’daki Kürt güçlerinin [Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi], IŞİD karşısında kendi topraklarını savunmayı koalisyon onlarla ilgilenmeden çok daha uzun süre önceden beri sürdürdüğü de belirtmek gerekiyor.

Yine de, Suriye’deki ilişkinin (ne kadar irdelenmeyi hak ederse etsin) bir vekalet ilişkisi olmadığı göz önüne alındığında, bazıları “Kürtlerin” ilk düşünülen vekil güç olmasına şaşırmış olabilir. Diğerleri ise tam tersi bir nedenden ötürü bunu şaşırtıcı bulabilir: Bölgedeki en büyük Kürt güçlerinin birçoğu, hem ABD’nin hem de İsrail’in ideolojik projelerine özünde ve açıkça karşıdır. Vekil güç planının görünürdeki en muhtemel motivasyonu, Kürt savaşçıların savaşa hazır olma durumlarının ve deneyimlerinin doğrudan kabulü ile İsrail’in bölgesel çıkarlarını ilerletmek için etnik azınlıkları bir nüfuz aracı olarak kullanmaya yönelik daha geniş stratejisinin birleşimiydi. Tüm bunlar bir araya geldiğinde “Kürtler,” ideal aday haline geldi. CIA’den “bilgi sızması” açıkça bir tesadüf değil, gerilimin yüksek olduğu anda kullanılan bir kamuoyu baskısı silahıydı. Bölgedeki Kürt güçlerini ikna etmek için kullanılacak argüman ise bilinen en eski kural olacaktı: Düşmanınızın düşmanı dostunuzdur.

Buna rağmen, Doğu Kürdistan’da faaliyet gösteren bir düzine Kürt partisi oldukça farklı bir şey söylüyordu: Başkalarının savaşında savaşmayacaklardı. Onlar satılık asker değiller. Mevcut konjonktürde kendi çıkarları bulunuyor ve bunların başında halklarının kendi kaderini tayin hakkı ve demokratik bir İran geliyor. Elbette ABD ve İsrail’in çıkarlarının gerçekleşmesi için demokratik bir İran zorunlu değil. Bu da Kürtlerin taleplerinin her zaman gözden çıkarılabilir olduğu anlamına gelmekteydi. Batı’daki analizlerin hâkim sorusu, Kürtlerin savaşa “dahil olup olmayacağı” yönündeydi. Sanki Kürtlerin siyasi varlığı, kimin tarafında yer aldıkları sorusuyla başlayıp bitiyormuş gibi. Bugüne dek ABD-İsrail planından somut bir netice çıkmadı. Kürt güçleri; hem ABD ve İsrail ile hem de İran rejimiyle görüşmeler yürüttüklerini yalanlamadı. Ancak görünüşe göre, öncelikleri hala kendi çıkarları olmaya devam ediyor: Kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük.

Kürt ulusu homojen bir yapıya sahip değil. Partileri ve hareketleri, seküler milliyetçilerden Marksistlere ve demokratik konfederalistlere (Kürt lider Abdullah Öcalan tarafından geleneksel ulus devlete bir alternatif olarak geliştirilen; yerel demokrasi, toplumsal cinsiyet özgürlüğü ve ekolojiyi merkeze alan siyasi bir model) kadar geniş bir yelpazeye yayılıyor. Fakat bu kesimlerin hepsi tek bir konuda hemfikir: Başkasının savaşında piyon olunmayacak. Şubat sonlarında beş İranlı Kürt siyasi partisi, uzun zamandır beklenen bir koalisyon çerçeve anlaşmasına imza attı. İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu, yıllar süren bir diyaloğun ürünü ve İran’daki Kürt siyasi saflarının tarihsel olarak parçalanmış olması nedeniyle büyük önem taşıyor. Bu parçalanmışlık, devlet aktörlerinin Kürtlerin pazarlık gücünü zayıflatmak ve mücadelelerini sulandırmak için uzun süredir istismar ettiği bir durumdu.

Bu anlamda koalisyon, alet edilmeye karşı bir öz savunma eylemiydi: Herhangi bir dış gücün birleşik bir siyasi duruşu araçsallaştırması, birbiriyle rekabet halindeki bir düzine yapıyı araçsallaştırmasından çok daha zordu. Ayrıca koalisyon, savaşın başlamasından bu yana sessiz kalmadı. İttifak, 2 Mart’taki ilk ortak açıklamasında “bu savaşın İran halklarının savaşı olmadığını” ilan etti. Kürt toplumunu teyakkuzda ve koordinasyon içinde kalmaya çağırdı. Kürt bölgelerinde konuşlu İran silahlı kuvvetlerini rejimden kopmaya davet etti ve çok kritik bir şekilde bireysel intikam eylemlerine karşı uyarı yaparak bunun yerine itidale ve kamu kurumlarının korunması yönünde çağrıda bulundu. Bu açıklama, Kürt toplumunu eşzamanlı olarak hem İslam Cumhuriyeti’nin savaşından uzaklaştıran hem de görünüşe göre tabandan yükselecek demokratik bir geçişin zeminini hazırlamayı amaçlayan bir beyandı.

Soldaki bazı kesimler “maddi gerçekliğin” üçüncü bir yolu işlevsiz kıldığını ve emperyal merkezlerde yaşayan bizlerin, kendi hükümetlerimizin suç ortaklığına karşı durmaya odaklanmamız gerektiğini savunacaktır. Bu anlaşılabilir bir örgütlenme ilkesi olsa da iki şey göz ardı ediliyor. İlk olarak; burada yaşayan, kalpleri anavatanlarıyla atan ve bu meselenin soyut bir jeopolitik veya politik sorun değil, aileleri ile halkları için bir hayatta kalma meselesi olan toplulukları görmezden geliyor. İkinci olarak; iki şeyin aynı anda doğru olabileceği gerçeğini es geçiyor: Batı emperyalizminin şiddetine karşı çıkarken, aynı zamanda sırf Ocak ayında bile kendi halkından yüzlerce kişiyi katleden bir rejimi meşrulaştırmayı reddedebiliriz. Bir kez daha yeniden şekillendirilen bir bölgedeki tüm halkların kurtuluşu için üçüncü bir yol inşa etmenin, hiç bu kadar acil olduğu bir dönem yaşanmamıştı

Aynı anda birden fazla gerçeklik söz konusu. İslam Cumhuriyeti Kürtlere yönelik tutumunu değiştirmiş olsaydı, Kürtler İran’a karşı potansiyel “vekil güçler” bile olmazlardı. Bu, İran halkının savaşı değildir. Ve bu savaş yalnızca topraklar üzerinde değil, bizzat Orta Doğu’nun gelecekteki istikameti üzerinden veriliyor. Asıl mesele hangi vizyonun galip geleceğidir: ABD-İsrail nüfuzuyla şekillenen mi, yoksa İran rejimi ve müttefikleri tarafından şekillenen mi? Sahadaki halkların birçoğu için, özellikle de her iki tahakküm biçimi altında yaşamış olanlar için, bu iki vizyonun görünüşü farklı olabilir, ancak özleri çarpıcı şekilde birbirine benzerdir. Bunların her ikisi de süregelen bir özgürlüksüzlük sunuyor.

Bu durumu bazılarının, bilhassa da siyasi duruşlarını birine karşı çıkmak için diğerini savunmanın şart olduğu ikili bir karşıtlık üzerine kuranların, kabullenmesi zor olabilir. Fakat gerçek şu ki, üçüncü yol sadece bir gereklilik değildir. Doğu Kürdistan’da çağrısı yapılan köy meclislerinden, Kürt koalisyonunun İran’daki tüm ezilen uluslarla işbirliği ve demokratik yönetim ısrarına kadar halihazırda inşa edilmektedir. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, şu ya da bu güçle dogmatik bir biçimde hizalanmak değil, ilkelere sadakattir: Kendi kaderini tayin hakkı, demokratik yönetim ve bölgedeki tüm halkların özgürleşmesidir. Asıl mesele yalnızca kimin tarafında olduğumuz değildir. Asıl mesele şu: Biz neyi savunuyoruz?

İran’ın Irak üzerindeki etkisi ne olacak?

ABD-İsrail saldırıları ve Hürmüz Boğazı krizi Ortadoğu’daki dengeleri sarsarken İran-Irak ilişkileri tartışmalı hale geliyor. Ekonomik kırılma ve siyasi gerilim, Irak’ı nasıl bir duruma itebilir?

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve gerilimler, önümüzdeki süreçte dış politikalardaki dengelerin nasıl değişeceği sorularını beraberinde getiriyor. Bu sorulardan birinin odağında ise İran ve Irak arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği yer alıyor.

ABD-İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar bölge ülkelerinden en fazla Irak’ı etkiliyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla Irak’taki petrol ihracatının %82 oranda düşmesi de bunun somut sonuçlarından birisi.

Tarihsel arka plan

İran ve Irak’taki bölgesel dinamikler, tarihsel olarak Şii ve Sünni ekseninde rekabet ve çatışma içeriyor.

Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi ve Körfez’deki etkisini artırmaya çalışıyordu. O dönemler 1968’de Baas Partisi’nin kanlı bir şekilde iktidara gelişiyle 1979’da Irak Cumhurbaşkanı olan Saddam Hüseyin, Kürtlere ve Şiilere yönelik baskı ve katliam politikası gütmekteydi. Bu iki ülkenin arasında 1975’te imzalanan Cezayir Antlaşması, İran ve Irak sınırları arasında kalan Şat’ül Arab su yoluna dair anlaşmazlıkları kalıcı olarak çözmemişti.

İran, 1979 yılındaki “İslam Devrimi”nden sonra ABD’yle tüm diplomatik ilişkilerini keserek, bağımsız bir dış politika siyaseti izlemeye başladı. Devrimden bir yıl sonra Saddam Hüseyin, Cezayir Antlaşması’nı bahane ederek İran’a savaş açtı ve İran içindeki karışıklıktan yararlanmak istedi. İran-Irak Savaşı olarak bilinen bu savaşın temel sebeplerinden birisi ise Şat’ül Arab nehrinin hangi bölgesinin hangi devlete ait olduğunun belirlenmesiydi.

İran-Irak Savaşı, Eylül 1980’de Irak’ın İran’ı işgaliyle başlayan ve 8 yıl süren, yaklaşık 1 milyon insanın öldüğü bir savaştır ve 1988’de Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla başlangıç sınırlarına dönülmesiyle sonuçlanmıştır. Irak, savaş boyunca yalnızca İran askerlerine değil, kendi ülkesindeki Kürtlere (Halepçe Katliamı, Enfal, Feyli katliamları) de karşı yoğun kimyasal silah kullanmıştır. Bu dönemde her iki ülkede Kürtleri birbirine karşı kullanmak istemiştir. Barzani ve Talabani Saddam’dan kaçarak Tahran’a sığınırken, İran’ın en büyük Kürt örgütlerinden biri olan IKDP’nin Lideri Dr. Abdurahhman Kasımlo ise Bağdat’a sığınmak zorunda kalmıştır.

2003 yılındaki 2. Körfez Savaşı’ndan (ABD’nin Irak işgali) sonra Irak’ta Baas rejiminin son bulması ile İran, Irak’taki hakimiyetini arttırmaya başladı. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden bu yana İran ve Irak önemli bölgesel ittifak güçleri haline geldi. Ekonomik, askeri ve siyasi boyuttaki bu ittifak Şii ağırlıklı nüfus yapısına ve IŞİD gibi ortak güvenlik tehditlerine karşı birlik oluşturmaya dayanıyordu.

Bölgesel kırılma

3 Ocak 2020’de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, 2023 Gazze soykırımıyla ve Lübnan Hizbullah’ına yönelik İsrail’in saldırıları ile 2024’te üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarının öldürülmesi, Tahran’ın bölgedeki etkinliğini azalttı.

1988 yılında biten İran-Irak savaşının ardından İran, oluşturmak istediği “Şii Hilali” projesi ile bir yandan İsrail ve Körfez ülkeleri ile yaşadığı gerilimi ve savaşı kendi topraklarından uzakta tutmayı amaçlarken, diğer yandan Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisini arttırmayı hedefliyordu. Fakat Suriye’deki Baas Rejimi’nin devrilmesi, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan saldırıları, Yemen’de İran destekli Şii gruplara, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın saldırıları gibi durumlar; İran’ın bölgedeki müttefiklerinin zayıflamasına bu durum beraberinde İran’ında zayıflamasını beraberinde getirdi.

27 Temmuz 2025’te Haşdi Şabi’nin Irak Bağdat’taki Tarım Bakanlığı saldırısı sonucu yapılan soruşturma Haşdi Şabi tugay komutanlarının görevden alınması ve gözaltılarla sonuçlanmıştı. Hatta 2026 Mart’ta “Irak İslami Direnişi” çatısı altındaki bazı gruplar, Irak Terörle Mücadele Servisi ile ABD askerlerinin iş birliği yaptığı iddiası üzerinden Irak Ulusal İstihbarat Servisi’nin bir yerleşkesine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Bu durum, Irak’ın Haşdi Şabi ile kurduğu dengenin bozulmaya başladığına dair bir tartışmalara yol açtı.

Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), 2014’te IŞİD’e karşı kurulan, 2018’den itibaren Bağdat hükümetine bağlı ve yasal olarak orduya entegre, ancak büyük ölçüde İran destekli ve Şii milis ağırlıklı bir yapı. Irak İslami Direnişi (IRI) ise İran destekli Şii milis grupların oluşturduğu, Haşdi Şabi’nin aksine gayri resmi bir çatı yapıdır.

Not: Haşdi Şabi içindeki grupların saldırı düzenlediği Irak Ulusal İstihbarat Servisi de ABD’nin Irak işgali sonrasında, 2004 yılında kuruldu ve başına ABD ile yakın ilişkileriyle bilinen Sünni Muhammed Abdullah Şehvani getirildi.

Mart 2025’te ABD’nin Irak’ın İran’dan elektrik ithalatı yapmasına olanak tanıyan izni sona erdirerek İran üzerindeki baskıyı arttırma girişimini de unutmamak gerek. Irak, artık İran’dan sınırlı biçimde elektrik alabiliyor hale geldi ve bu da Tahran’ın Bağdat’taki siyasi etkisini azaltmış durumda. Bu bağlamda, ABD’nin Irak ile kurduğu ilişkilerdeki ana politikalardan birinin; İran’ın vazgeçilmez bir tedarikçi olmamasını sağlamak olduğu söylenebilir.

İran ile Irak arasındaki anahtar Şii toplumunda

Irak’taki 2019 gösterileri, İran’ın Irak’taki etkisine ve belli yolsuzluklara yönelik halk protestosuydu. Medyaya yansıyan bilgilere göre, bu gösteriler doğrudan İran’ın Irak’taki siyasi etkisini hedef alıyordu ve bu da İran’a dair toplumsal rızanın kaybolduğunu gösteriyordu. Fakat çoğunluğu Şii olan ve mezhepçiliğin derin etkilerinin görüldüğü Irak toplumunda, son parlamento seçimleri Haşdi Şabi’ye yakın birçok milletvekilinin seçildiğini gösteriyor. Bu medyaya yansıtılanla gerçeklik arasındaki çelişki, İran ve Irak arasındaki ilişkinin Şii toplumunu esas alan bir toplumsal temeli olduğunu gösteriyor.

Irak’ta dini dağılım

%85
Irak nüfusunun Müslüman oranı
%60
Müslüman nüfus içinde Şii oranı (ortalama)

İran; Irak içerisindeki Dawa Partisi, Irak İslam Yüksek Konseyi (ISCI) ve Bedir Örgütü gibi Şii gruplarla tarihi bağlara sahiptir. Nuri el-Maliki gibi Tahran’a yakın figürler aracılığıyla hükümet oluşumlarında, Irak’ın iç politikalarında ve Irak’taki Kürt siyasetinde kilit rol oynamaktadır.

İran’ın desteklediği Lübnan merkezli Hizbullah, Haşdi Şabi ve Irak İslami Direnişi gibi milis örgütlerinin; İsrail’e ve ABD’ye karşı mücadele ettikleri için Şii toplumunda önemli bir etkisi vardır. İran’daki Şii devlet ile Irak’taki Şii toplum arasındaki bağ, bu yapılar sayesinde üretilmiştir.

İran’ın Irak’taki ekonomik ve siyasi etkisi

İran’ın nükleer silah için kullanılabilecek %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık 440 kilograma ulaşması da nükleer ve askeri anlamda hala silah sanayisi işlevini önemli ölçüde koruduğunu gösterse de Irak ile enerji bağımlılığının ne kadar kırılacağı ve İran’ın bölgesel nüfuzunu ne kadar koruduğu tartışmalı.

Irak’ın güney petrol ihracatı durduruldu, Kürtlerin yaşadığı bölgeler de dahil Irak, İran’ın insansız hava araçları tarafından vuruldu ve Irak Hürmüz Kanalı’nın kapatılmasının ekonomik sonuçları derinleşiyorken Irak ve İran arasında ekonomik ve siyasi bir çatlağın olduğunu söylemek mümkün. Irak ise bu noktada hem Amerika’ya hem de İran’a yakın bir denge politikası izliyor.

Fakat Rûdaw’ın haberine göre, 5 Nisan’da Irak, İran’a Hürmüz Boğazı’nı Irak’a açtığını duyurduğu için teşekkür etti. Bu durum, İran’ın Irak’taki etkisini de devam ettirmek için kontrollü bir “ödül” hamlesi olabilir.

Kısacası kendine bağlı milis gruplarla Lübnan ve Yemen gibi bölgelerde vekalet savaşı veren İran, şu an Irak’ta çeşitli bölgelere ve uluslararası güçlere saldırarak üzerindeki baskıyı hafifletmeyi ve yaymayı amaçlıyor. Fakat vekil güçler, her zaman kontrol edilebilir mi?

İran’ın bölgedeki vekil güçleri

İran, bölgedeki etkisini yalnızca doğrudan devlet ilişkileriyle değil, farklı ülkelerde desteklediği silahlı ve siyasi yapılar üzerinden de kuruyor.

Lübnan

İran’ın en güçlü vekili Hizbullah, Tahran’ın bölgedeki en etkili nüfuz araçlarından biri olarak öne çıkıyor.

Irak

İran destekli Şii milisler, özellikle Haşdi Şabi içindeki gruplar üzerinden Irak siyasetinde ve güvenlik alanında etkili oldu.

Suriye

Esad dönemi boyunca İran’a bağlı milisler ve Hizbullah, Suriye sahasında rejim lehine aktif rol oynadı.

Yemen

Yemen’de Husiler, İran’ın bölgesel vekil ağı içinde en çok öne çıkan yapılardan biri olarak değerlendiriliyor.

Gazze

Gazze’de Hamas ve İslami Cihad, İran’ın İsrail karşıtı bölgesel hattında destek verdiği başlıca aktörler arasında yer alıyor.

Kürtler ABD silahı aldı mı? PJAK’tan yanıt, PDKI’dan açıklama

PJAK ve PDKI temsilcileri, Trump’ın Kürtler’in ABD’nin gönderdiği silahları aldığı açıklamalarını yalanladı.

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Nisan 2026 tarihinde Fox TV’de yayınlanan bir habere göre, “İran protestolarından sonra Kürtler üzerinden silah yolladık. Sanırım Kürtler silahları kendileri aldı” dedi.

Trump’ın 5 Nisan tarihli bu açıklamasının doğru olup olmadığını Niha+ olarak PJAK Dışişleri Komitesi Üyesi Zegrus Enderyarî’ye sorduk. Enderyarî, bu konunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Ayrıca PJAK olarak kendileri ile ABD arasında, bu tarzda bir ilişkinin olmadığını da belirtti.

Zegrus Enderyarî İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun (CPFIK) ABD ile böylesi bir iletişimin olup olmadığı sorusuna da aynı şekilde “Koalisyon olarak da böyle bir şey yok” cevabını verdi.

PDKI de yalanladı

Bu arada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI) ABD Temsilcisi Hejar Berenji de sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama ile “İran Kürdistan Demokrat Partisi olarak, Fox News tarafından bildirilen bilgileri kesinlikle reddediyoruz. Herhangi bir yönetimden silah aldığımız yönündeki iddialar yanlıştır ve gerçeği yansıtmamaktadır.” dedi.

Trump daha önce de açıklama yapmıştı

İran’a yönelik saldırıların başladığı 28 Şubat tarihinden bir kaç gün sonra, 5 Mart’ta Trump Kürtler’in savaşa dahil olması tartışmaları ile ilgili olarak “Kürtler İran’a saldırı düzenlemek isterse yapsınlar. Bunu yapmak isterlerse harika olur” demişti.

8 Mart’ta ise Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.

İran’daki ekolojik hasar: Savaşın etkileri büyüyor

Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.

Fotoğraf: Wikipedia

EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ

Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.

CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.

300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı

CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.

232
Risk analizi yapılan olay

Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.

123
Etkilenen askeri tesis

26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü

Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.

Hasarın yoğunlaştığı başlıklar

43+

ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.

20 km

Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.

12+

Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.

30

Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi

Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı

  1. İran
  2. Irak
  3. İsrail
  4. Kuveyt
  5. Ürdün
  6. Kıbrıs
  7. Bahreyn
  8. Katar
  9. BAE
  10. Suudi Arabistan
  11. Umman
  12. Azerbaycan

Risk zinciri

1. Aşama

Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.

2. Aşama

Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.

3. Aşama

Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.

4. Aşama

Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.

5. Aşama

Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.

Tahran özelinde kritik veri

CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.

İran’ın iklim yapısı

35.5%

Aşırı kurak (hyper-arid)

29.2%

Kurak (arid)

20.1%

Yarı kurak (semi-arid)

5%

Akdeniz iklimi

10%

Nemli bölgeler

Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.

İran neden zaten kırılgandı?

Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.

~10 milyon

Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.

450

Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.

~100 milyon

Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.

Altyapı ve eşik verileri

30 köy

Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı

7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.

2 Mart

Natanz saldırısı

Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.

5 km

Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.

~150

Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri

Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.

CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri

  1. Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
  2. Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
  3. Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
  4. Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
  5. Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
  6. Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
  7. Çevresel yönetimde zayıflama

Ana çerçeve

CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.

Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.

Heşdi Şabi üslerine bir ayda 83 saldırı düzenlendi

Irak’ta son bir ayda Heşdi Şabi üslerine karşı toplam 83 saldırı gerçekleşti: 73 milis öldü, 61 milis ise yaralandı.

Erbil merkezli Rûdaw’ın aktardığına göre, Irak genelinde Heşdi Şabi’ye bağlı üs ve kontrol noktaları son bir ayda yoğun saldırıların hedefi oldu.

28 Şubat ile 2 Nisan arasındaki bir ayı aşkın süreçte, çoğu hava araçlarıyla gerçekleştirilen saldırılarda toplam 83 bombardıman kaydedildiği söylenirken 73 milisin hayatını kaybettiği, 61 milisin ise yaralandığı biliniyor. Ölenler arasında aynı zamanda tabur komutanları ve operasyon sorumluları da bulunuyor.

En zarar gören grup Hizbullah oldu

Rûdaw’a göre bu süreçte en fazla hedef alınan yapı, İran’a yakınlığıyla bilinen Hizbullah Tugayları (Ketaib Hizbullah) oldu. Gruba bağlı noktaların 8 kez bombalandığı, saldırıların büyük bölümünün Anbar’daki 45. Tugay’a yöneldiğini aktarıldı.

Bu bilgilere göre, en yoğun bombardımanın yaşandığı yer 12 saldırıyla Ninova şehri oldu. Ninova’nın ardından saldırıya uğrayan şehirler ise 11 saldırıyla Anbar, 7 saldırıyla Babil, 6 saldırıyla Selahaddin ve 4 saldırıyla Kerkük şeklinde kayıtlara geçti.

Irak İslam Direnişi 753 saldırı gerçekleştirdi

Diğer taraftan, İran’a yakınlığıyla bilinen ve Irak İslami Direnişi ise 28 Şubat’tan itibaren Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Irak genelinde toplam 753 saldırı düzenlediğini açıkladı. Bu durum, Irak’taki yapıların bölgesel güç dengelerinin parçası olarak hedef alındığını ortaya koyuyor.

İran savaşında bir ay: Kaybedeni, kazanmayanı…


Birinci ayını dolduran İran’a yönelik ABD-İsrail saldırıları ile birlikte İran, Irak savaşının ardından ilk defa savaşı kendi topraklarında karşıladı.

Foto: Rojava’ya düşen bir İran füzesi / Sosyal medya

ABD ve İsrail’in İran’a karşı 28 Şubat 2026 tarihinde başlattığı saldırı, birinci ayını doldurdu. Saldırılarda resmi açıklamalara göre İran’da ölü sayısı 2 bini aştı. Savaşta en büyük sivil kayıplarının olduğu bir diğer yer ise Lübnan oldu. İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasıyla birlikte, Lübnan’a saldırılarının kapasitesi de arttı. Bunun sonucunda bin yüz kişinin yaşamını yitirdiği, bir milyon 200 bin Lübnanlı’nın da yerinden edildiği belirtiliyor. İsrail’in açıklamalarına göre saldırılarda şimdiye kadar 30’a yakın İsrailli, 15 de Amerikan askeri hayatını kaybetti. Savaşın yarattığı yıkım ile birlikte bir diğer darbeyi ise ekonomi aldı. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ile birlikte petrol varil fiyatları 70 dolar bandını aşıp 100 doları geçti. Bu durum başta Avrupa olmak üzere bir çok yerde benzin ve mazot fiyatlarında yüzde 20-30’luk artışların yaşanmasına yol açtı.

İsrail, daha sonra ABD’nin de katıldığı bir saldırı dalgasını 13 Haziran 2025’te gerçekleştirmiş. 12 gün süren bu ilk saldırı günlerinde, aralarında İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Komutanı Hüseyin Selami, Hatam el-Anbiya Karargahı’nın komutanı Gülam Ali Reşid, Gülam Ali Reşid’in yerine atanan general Ali Şadmani, Devrim Muhafızları Hava Kuvvetleri Komutanı Tuğgeneral Amir Ali Hacızade ve Devrim Muhafızları istihbarat birimi direktörü Muhammed Kazimi’nin de bulunduğu çok sayıda isim yaşamını yitirmişti. Bir ayı geride bırakan ve halen devam eden İran’a yönelik saldırılarda ise İran için bilanço çok daha ağır oldu.

Savaş öncesi protestolar

28 Şubat’tan iki ay önce, İran son yılların en büyük protestolarına tanık oluyordu. 28 Aralık 2025 yılında Tahran Kapalı Çarşısı’nda ekonomik kriz ve İran riyalinin çöküşü nedeniyle başlayan protestolar, 2022 yılındaki “Jin Jiyan Azadî” olarak adlandırılan eylemlerin ardından, ülkedeki en kalabalık gösterileri olarak nitelendiriliyor. Tahran’da başlayan ve kısa sürede İran’ın bir çok bölgesine yayılan ve rejim karşıtı protestolara dönüşen kitlesel eylemlere İran çok sert karşılık verdi. ABD merkezli İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), İran içindeki aktivist ağından doğrulanmış bilgilere dayanarak en az 6 binin üzerinde sivilin öldürüldüğünü açıklarken, Time dergisi, İran Sağlık Bakanlığı’ndan iki üst düzey yetkiliye dayandırdığı haberinde, ülke genelindeki sokak çatışmalarında en az 30 bin kişinin öldürüldüğünü yazdı. The Guardian da benzer bir rakam paylaşırken bu rakamın çok üstünde kişinin kaybolduğunu veya tutuklandığını yazdı. 15-16 Ocak 2026 tarihlerinde protestoları büyük ölçüde bastıran Tahran yönetimi, protestolara katılanları ise tutuklamaya devam etti. Tahran, bu süre zarfında içeride bu tarz bir bastırma harekatını gerçekleştiriyorken, gerek ABD gerekse AB üyesi ülkelerin ciddi bir tepkisi ile karşılaşmadı. Bu süre zarfında ABD Başkanı Trump’ın “Protestoculara büyük yardım geliyor” açıklaması en dikkat çekici olanlarındandı. ABD ve İsrail’in yaptığı kimi açıklamalar ile protestoları bu ülkelerin kışkırttığı tezini savunan İran Rejimi, kendi kamuoyunu bu şekilde konsilide ederek protestoların din ve İslam’a karşı olduğunu açıklayarak oluşabilecek daha büyük protestoları kanlı biçimde bastıracağının sinyalini vermiş oluyordu.

Müzakereler ve savaşın başlaması

Bu arada ABD ve İran, müzakere süreci başlattı. Nisan 2025 tarihinde Umman’ın başkende Maskat’ta başlayıp İtalya ve Umman arasında gidip gelen bundan önceki müzakere sürecinin aynı yılın Haziran ayında İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırısıyla sona ermesinin ardından, 6 Şubat 2026’da yine Umman’ın başkente Maskat’ta Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi’nin ev sahipliğinde başladı. Müzakerelerde ABD tarafı, İran’dan uranyum zenginleştirme programını tamamen bitirmesini, elindeki zenginleştirilmiş uranyumu teslim etmesini, balistik füze programını sonlandırmasını ve bölgedeki vekil güçlere desteğini kesmesini talep ederken, İran ise uranyum zengileştirme programının nükleer silah amaçlı olmadığını belirterek bu taleplere karşı çıktı. 26 Şubat’ta Cenevre’de yapılan müzakere görüşmelerinin ardından 28 Şubat tarihinde başlayan ve halen süren saldırılarda İran Rejimi ciddi bir darbe aldı.

Savaş öncesi ABD-İsrail hazırlığı

28 Şubat’ta başlayan ABD ve İsrail saldırıları sonucu İran siyasi ve ekonomik olarak büyük bir darbe almış olsa dahi 47 yıllık rejimini şimdiye kadar korumayı başardı. İsrail ve ABD’nin bu saldırıları, hem Tahran yönetiminin yönetim kabiliyetini ortadan kaldırmayı hem de bölgede vekil güçler eliyle sürdürdüğü “Savaşı kendi topraklarında yapmama” stratejisini bitirmeyi hedefliyordu. İran’a yönelik saldırılar başlamadan önce Husilere yönelik saldırılar ile Suveyş kanalının güvenliği kısmen sağlanıp, İran’ın elindeki en büyük kozlardan biri alınmıştı. Lübnan’da Hizbullah’ın aldığı ağır darbeler, Suriye’de Beşar Esed yönetimin devrilmesi ve İran’ın Irak’ta Şii güçler üzerindeki etkisinin azalması ile savaşı kendi topraklarında ilk defa bu şekilde karşılayan Tahran rejimi için sonunun başlangıcı demek için henüz erken görünüyor.

Savaşın İnsani Bilançosu (1. Ay)
İran (Resmi Ölü Sayısı)2.000+
Lübnan (Hayatını Kaybeden)1.100+
Lübnan (Yerinden Edilen)1.2 Milyon
İran (Hasarlı Yerleşim)10.000

İran savaşı beklemiyor muydu?

28 Şubat tarihinde gerçekleşen saldırıda dini lider Ayetullah Hamaney ile birlikte bir çok üst düzey yetkili ismini saldırılarda kaybeden İran’ın aylardır beklenen bu saldırılara karşı ne kadar hazırlıksız olduğu da ortaya çıktı. İran, körfez ülkelerindeki ABD üslerine misilleme saldırısı yapmış olsa da geniş bir coğrafyaya yayılan bu savaşı zamana yayarak geçiştirmeye çalışıyor. Pentagon’a göre, İran’a yönelik yapılan ilk saldırı 2003 yılında Irak’a yapılan saldırıların iki katı ateş gücüne sahipti.

Savaşın ilk haftasında, İsrail’in düzenlediği ilk hava saldırılarında, İran’ın fiili devlet başkanı ve dünya genelindeki milyonlarca Şii Müslüman için en yüksek manevi otorite olan Ali Hamaney ile birlikte üst düzey general Abdolrahim Mousavi, İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) komutanı Mohammad Pakpour ve Hamaney’in danışmanı Ali Shamkhani de dahil olmak üzere birçok üst düzey yetkili öldürüldü.

Saldırılarının ilk şokunu üzerinden atan İran, bölgedeki İsrail ve ABD üslerine ayrıca Körfez’deki enerji ve askeri hedeflere yüzlerce füze ve insansız hava aracı ile saldırdı. Tahran ayrıca küresel petrol ticareti bakımından önemli bir geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı’nı fiili olarak kapattı.

Karşılıklı saldırılar ve Hizbullah’ın savaşa dahil olması

Savaşın sürdüğü ilk haftada ABD ve İsrail, İran’a günlük saldırılarına devam ederken, ABD, savaştaki ilk kayıplarının Kuveyt’in Port Shuaiba kentindeki bir üsse düzenlenen saldırıda altı askerin öldürülmesi olarak duyurdu. ABD ayrıca Kuveyt üzerinde üç ABD savaş uçağının yanlışlıkla “dost ateşi” sonucu düşürüldüğünü iddia ederken, İran tarafı ise uçakların kendileri tarafından düşürüldüğünü ileri sürdü. İran’a yönelik saldırıların başlamasından iki gün sonra Lübnan’da bulunan Hizbullah, İsrail’e roketler fırlatarak savaşa dahil olmuş oldu. Hizbullah bu saldırıların Hamaney’in öldürülmesine ve 2024 ateşkesini ihlal eden İsrail’in Lübnan’a yönelik günlük saldırılarına bir yanıt olduğunu söyledi. Bu durumun ardından İsrail, Lübnan’a yönelik hem ağır bir bombardıman ile karşılık verirken ayrıca kara harekatı başlattı.

Savaşın ilk haftasında Trump, askeri harekatın amacının İran halkına “özgürlük” yani rejimi değiştirmek olduğunu söylesede ABD yetkilileri daha sonra İran’ın askeri kapasitesini yok etmek hedefinde olduklarını açıkladı.

Savaşın ilk haftasında İran’da bin üçüzü aşkın insan hayatını kaybederken, en büyük tepkiyi ise tamamı çocuk olan Minab’a bulunan bir okula ABD tarafından düzenlenen saldırı nedeniyle oldu. Bu saldırıda 170’i aşkın çocuk yaşamını yitirirken ortaya çıkan görüntüler bütün dünyada tepki topladı.

Savaşın ilk haftasının sonunda, dünyanın en büyük havaalanlarından bazılarına ev sahipliği yapan bölge ülkelerinde, sivil havacılık faaliyetleri ciddi oranda durdu.

Enerji kaynaklarına saldırı ve Hürmüz Boğazı

Savaşın ikinci haftasında, Irak’ta ABD’ye ait bir askeri yakıt ikmal uçağı düşerken, uçakta bulunan altı mürettebat üyesinin tamamı hayatını kaybetti. İran destekli Iraklı Şii gruplar, uçağın düşürülmesini üstlenirken, ABD ordusu kazanın “düşman ateşi veya dost ateşi nedeniyle” olmadığını söyledi. ABD ve İsrail, İran’a yönelik saldırılarında ilk kez, Tahran’daki petrol depolama tesislerini hedef aldı. Saldırılanda hedef olan tesislerin alev alması ile Tahran semalarında devasa duman bulutları oluştu.

İsrail ise bir yandan İran’a yönelik saldırılarını sürdürürken, diğer yandan, Güney Lübnan’da başlattığı işgali derinleştirerek Beyrut’u ve Dahiye olarak bilinen güney banliyölerini bombaladı. Savaşın başlangıcında Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlayıp buradan geçen gemilere refakat edeceklerini açıklayan ABD Başkanı Trump, bunu gerçekleştiremeyeceklerini itiraf etti. İran bu sürede Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü pekiştirerek boğaz yakınlarında bir çok gemiyi hedef aldı. İran, Suudi Arabistan’a düzenlediği saldırıyla Körfez’deki saldırılarını yoğunlaştırdı ve iki kişiyi öldürdü.

Küresel Enerji Şoku
Varil Başına Petrol Fiyatı
70$ ➞ 110$+
Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Avrupa akaryakıt fiyatlarında %30 artış yaşandı.

Petrol fiyatları tarihi zirveyi gördü

İran savaşın ikinci haftasında yeni dini lider olarak Hamaney’in oğlunu seçerken, ABD’nin taleplerine ise meydan okudu. Savaşın başlangıcından itibaren çelişkili açıklamalarını sürdüren Trump, savaşın yakında biteceğini açıklarken, İsrailli yetkililer ise savaşın bir sınırı olmadığını belirterek daha uzun vadeli süreceğini açıkladı. Savaşın en yoğun sürdüğü bölgelerden olan Lübnan’da ise Hizbullah lideri Naim Kasım, İsrail ile uzun sürecek bir çatışmaya hazır olduklarını açıkladı. Ancak bu dönemde İsrail’in zorunlu tahliye edilmesini istediği yerlerden ayrılan yaklaşık 8 yüz bin kişi yerinden edilirken yaşamını yitiren kişilerin sayısı ise 770’i aştı. İran, ABD ve İsrail saldırılarında yaklaşık 10.000 sivil yerleşim yerinin hasar gördüğünü açıkladı. 8 Mart’ta petrol fiyatları varil başına 110 doları aştıktan sonra hafta içinde tekrar 90 ile 100 dolar arasına düştü. Uluslararası Enerji Ajansı, küresel yakıt arzındaki aksaklıklara yanıt olarak 400 milyon varil ham petrolün piyasaya sürülmesini kabul etti.

İran içinde önemli suikastler

Savaşın 3. haftasında İsrail, İran içinde önemli suikastler gerçekleştirerek, İran’ın güvenlik şefi Ali Larijani ve Besic paramiliter gücü başkanı Gholamrıza Soleimani’yi öldürdü. İran’dan atılan füzeler İsrail hava savunma sistemini aşarak Dimona ve Arad şehirlerinde geniş çaplı hasarlara neden oldu. İsrail’in, Güney Pars doğalgaz sahasına saldırmasına ise İran, Katar’daki sıvılaştırılmış doğalgaz tesisi ile İsrail’e ait bir petrol rafinerisini hedef alarak cevap verdi. ABD bölgedeki askeri varlığını arttırma kararı alarak 10 bin adet insan hava aracı konuşlandırdığını açıkladı. İran’daki doğal gaz tesislerine yapılan İsrail saldırılarının devam etmemesini isteyen Trump, bu konuda İsrail Başbakanı Netanyahu ile görüştüğünü açıkladı. Savaşa ilişkin ilk müzakere girişimleri de ikinci haftada geldi. İran, savaşı sona erdirmek için şartlarını ortaya koydu; bunlar arasında saldırıların tekrarlanmayacağına dair güvence, zararların tazmini yer alıyordu. Savaşın henüz ikinci haftasında ABD’de üst düzey bir istifa geldi. ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent, İran’ın ABD için yakın bir tehdit oluşturmadığını belirtti. Süren savaşın ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiğini kaydederek istifa etti.

Lübnan: Bütün savaşların hedefi

İran Kızılayı, savaşta 204’ü çocuk olmak üzere toplam ölü sayısının bin 444’ü aştığını açıklarken, Lübnan’da ise İsrail saldırılarında ölü sayısı bini geçti ve yerinden edilenlerin sayısı bir milyonu aştı. 14 günlük süre içinde İran’ın bölge ülkelerinin enerji kaynaklarına yaptığı saldırılar küresel piyasayı da etkilemeye devam etti. Katar Energy’nin açıklamasına göre, İran saldırıları Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gaz ihracat kapasitesinin yüzde 17’isini devre bıraktı. Bu durum başta Avrupa olmak üzere Asya’daki enerji piyasaları üzerinde olumsuz etki yarattı.

Savaşın dördüncü haftasında ABD, çatışmaların başlamasından bu yana ilk kez İran’la diplomatik temas kurduğunu açıkladı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı 48 saat içinde tamamen yeniden açmaması halinde İran’ın enerji santrallerini “yok edeceğini” söylemişti, ancak daha sonra bu süreyi önce beş gün, ardından da 10 gün daha uzattı. Trump çelişkili açıklamalarına devam ederken İran’ın ateşkes istediğini belirtti, ancak İranlı yetkililer Trump’un kendi kendine müzakere ettiğini belirterek iddiaları red etti.

Şimdiye kadar çatışmaların dışında kalan Yemen’deki Hussiler ise Kızıldeniz’in İran’a karşı saldırılar düzenlemek için kullanılması veya çatışmanın daha da tırmanması durumunda savaşa katılmaya hazır olduğunu söyledi. Nitekim İsrail ordusunun (IDF) sosyal medya hesaplarından yapılan açıklamada, 28 Mart’ta Yemen’den atılan füzeyi havada imha ettiklerini açıkladı.

Husi milislerin yayın organlarından, Sana merkezli El Mesire televizyonu da, bir Husi sözcüye dayandırdığı haberinde, İsrail’in güneyindeki “hassas askerî hedeflere” füze saldırısında bulunulduğunu doğruladı.

Husilerin de fiilen savaşa dahil olması ile halihazırda İran tarafından bloke edilen Hürmüz Boğazı’nın ardından, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na geçişi sağlayan Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde de gemi trafiğini sıkıntıya girmesi halinde, küresel ekonominin daha da kötüye gitmesinden endişe ediliyor.

Birinci ayını dolduran savaşta şimdiye kadar İran’da ölü sayısı 2 bini aşmışken, Körfez genelinde ise 25 kişinin öldüğü açıklandı. BM verilerine göre İsrail’in Lübnan saldırılarında 1.2 milyon kişi yerinden edilirken, 121’i çocuk bin 100’ü aşkın kişi hayatını kaybetti.

Saldırılarda Öldürülen Üst Düzey Yetkililer
Ali Hamaney (Dini Lider)
Muhammed Bakıri (Gnkur. Bşk.)
Hüseyin Selami (D.M. Komutanı)
Ali Larijani (Güvenlik Şefi)
Muhammed Kazimi (İstihbarat)
Ali Fuladvand (Nükleer Prog.)

Kara harekatı mı müzakere mi?

Washington Post’un 28 Mart’ta Pentagon’a dayandırdığı haberine göre ise Trump yönetimi İran’a birkaç hafta sürecek bir kara harekatı için hazırlık yapıyor. ABD yetkilileri, operasyonun tam ölçekli bir işgalden ziyade sınırlı özel kuvvetler ve piyade baskınlarını içereceğini, ancak yine de birlikleri insansız hava araçları, füzeler ve yol kenarı bombaları gibi tehditlere maruz bırakacağını söyledi. Öte yandan bölgeye binlerce ABD askeri ve deniz piyadesi konuşlandırıldı ve İran’ın en önemli petrol ihracat terminali olan Harg Adası’nın ele geçirilmesi ve Hürmüz Boğazı yakınlarındaki kıyı mevzilerine saldırı da dahil olmak üzere çeşitli seçenekler değerlendiriliyor.

Devrim Muhafızları’na bağlı Tasnim Haber Ajansı’nın aktardığına göre İran İslam Cumhuriyeti Savunma Araştırma ve İnovasyon Teşkilatı’nın (Sapand) Araştırma Bölümü Başkanı Ali Fuladvand, 28 Mart sabahı Burucerd şehrine düzenlenen saldırılarda ailesiyle birlikte öldürüldü. Sepand Örgütü, İslam Cumhuriyeti’nin nükleer askeri programından sorumlusu olarak biliniyor.

1 aylık süre boyunca NATO ve AB ülkelerinden istediği desteği alamadığını belirten Trump, Miami’de basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin İran konusunda “NATO’dan daha fazla” ABD’ye destek olduğunu söyledi ve onlara teşekkür etti. NATO’nun kendilerine destek vermemesini, “Şimdi yaptıklarına bakılırsa, artık yanlarında olmamıza gerek yok, değil mi? Onlar bizim yanımızda değilse, biz neden onların yanında olalım ki?” sözleri ile eleştirirken NATO’nun geleceğini de tartışmaya açtı.

İran savaşı ve Kürtlerin pozisyonu

Türkiye, Irak ve Suriye’de olduğu gibi İran da söz konusu olduğunda akla gelen güçlerden biri de Kürtler. 28 Şubat’ta başlayan saldırıların hemen ertesindeki bir kaç gün içinde özellikle Trump’ın kimi açıklamaları, gözleri İran’daki Kürtler’e çevirdi.

İran’a yönelik savaş başlamadan 5 gün önce bir araya gelen Kürt partileri, “İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu”nun kurulduğunu 22 Şubat Pazar günü ilan etti. İttifakta Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK), İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ), Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK), Kürdistan Emekçiler Topluluğu (Komala) ve İran Kürdistanı Mücadele Örgütü (Sazman-ı Xebat) yer aldı. Bu ittifaka Mart ayında İran Kürdistanı Komala Partisi de dahil oldu. Böylece ittifaktaki güçlerin sayısı 6 oldu. İttifak amacını, “İslam Cumhuriyeti rejiminin tüm meşruiyetini yitirdiği ancak maalesef iktidarda kaldığı İran’daki mevcut siyasi durumda varlığımızı ortaya koymak” olarak ifade etti. Ortak açıklamada ittifakın ana hedefleri “İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ve Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi” olarak belirlendi.

Kürtler ABD’ye güvenmedi

Savaşın ilk haftası ABD medyasında Trump yönetiminin İran’da çatışması için bazı temaslar kurduğunu ve Kürtlerin İran’a saldırması için silah desteği seçeneğini değerlendirdiğini yazarken, Trump 6 Mart’ta yaptığı açıklamada, Kürt grupların İran’a saldırmasının “harika” olacağını söylemişti. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra ise Trump, İranlı muhalif Kürt grupların savaşa dahil olmasına ilişkin bir soruya “Evet, bunu devre dışı bıraktım. Kürtlerin içeri girmesini istemiyorum. Kürtlerin zarar görmesini ya da öldürülmesini görmek istemiyorum. Aramızda iyi bir ilişki var; içeri girmeye istekliler ama onlara içeri girmelerini istemediğimi söyledim. Savaş şu an Kürtler dahil olmadan da yeterince karışık bir durumda” ifadelerini kullandı. Her ne kadar Trump bu açıklamayı yapsada kısa bir süre önce ABD yönetiminin Rojava’da Kürtleri yüz üstü bıraktığı için İranlı Kürt gruplarının Trump’a olan güvensizlikten kaynaklı böyle bir teklifi kabul etmedikleri konuşuluyor.

Federal Irak Kürdistan Bölgesi’nin önde gelen Kürt liderler ile de görüşen Trump’ın, KDP ve YNK’den savaşa katılmalarını istediği iddia edildi. 5 Mart’ta AP’ye konuşan üç Kürt yetkili, ABD Başkanı Donald Trump’ın Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) lideri Mesud Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Bafel Talabani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiğini bildirdi. Yetkililerden biri, Trump’ın Iraklı Kürtlerden İranlı gruplara askeri destek vermelerini ve bu grupların sınırdan serbestçe geçiş yapabilmesi için koridor açmalarını istediğini iddia etti. KYB’den yapılan açıklamada, Talabani’nin Trump ile görüştüğü doğrulanırken, “en iyi çözümün müzakere masasına dönmek olduğu” vurgulandı.

İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu
Bileşenler: PJAK, KDP-İ, PAK, Komala, Sazman-ı Xebat
Trump’ın Talebi: Kürtlerin aktif olarak savaşa girmesi.
Kürtlerin Yanıtı: Güvensizlik nedeniyle sahaya inmeyi reddetme, müzakere vurgusu.

İran’ın Kürtlere saldırıları

Savaşın başlamasının ardından İran’dan olduğu iddia edilen Kürdistan Bölgesi’ne 460’tan fazla İHA ve füze saldırısı düzenlendi. Saldırılarda 14 kişi hayatını kaybederken, 85 kişi yaralandı. 28 Mart günü saldırıların dozu arttırıldı. Neçirvan Barzani’nin konutuna yapılan saldırına KDP yönetimi sert tepki gösterdi. Barzani’nin Duhok’ta bulunan evine düzenlenen saldırıda can kaybı yaşanmazken İran saldırıyı kendilerinin tarafından yapılmadığını iddia etti. Aynı gün açıklama yapan Mesud Barzani de ilk defa açıklamasının tonunu sertleştirerek kendi ofisinin de bu bir aylık süre içinde 5 kez hedef alındığını belirtti. Barzani açıklamasında “Savaş başladığından beri Kürdistan Bölgesi ve Peşmerge karargahlarına 450’den fazla füze ve dron saldırısı yapıldı. Bu süreçte benim ofisime de 5 kez saldırı düzenlendi. Ancak halk içinde bir endişe ve öfke oluşmasın diye bugüne kadar sessiz kaldık” dedi. Bağdat’ın saldırılara karşı tutumunu ‘yetersiz’ olarak niteleyen Barzani şunları söyledi:

“Bu saldırılar açık bir savaş ilanı, büyük bir zulüm ve haksızlıktır. Bu mesele kınama mesajlarıyla, telefon görüşmeleriyle veya kurulan komisyonlarla çözülmez. Iraklı yetkililer artık kendilerini netleştirmeli: Ya bu yasa dışı gruplara engel olamadıklarını itiraf etsinler ya da ciddi bir adım atarak devleti ve Kürdistan Bölgesi’ni korumak için harekete geçsinler.”

Savaşın dünü yarını

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlayan saldırısının hazırlığını yeni yaptığını söylemek yanılgı olur. 2025 yılında 12 gün süren savaşta daha öncesinde başlayan bu savaşın devamı olurken, savaşı kendi topraklarında görmek istemeyen İran’ın bu politikası Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de hakim olduğu, hatta bir nevi hegemonyası altındaki bu bölgelerin son yıllarda etkisiz hale getirilmesi ile başladı. Savaşın başlangıcından bu yana İran’ın bu bölgedeki destekçileri yani Şii’lerden şimdiye kadar ciddi bir destek alamadı. Suriye’deki varlığını tümden kaybeden İran, Lübnan’daki Hizbullah’tan İsrail’e yönelik saldırılar İran’ın beklentisinin çok altında kaldı. Kaldı ki İsrail, Lübnan’dan atılan füzeleri bahane ederek, buradaki işgalini derinleştirdi. Savaşın daha ilk günlerinde Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, hükümetin Hizbullah’ın askeri ve güvenlik faaliyetlerine “derhal geçerli olmak üzere yasak” getirdiğini duyurdu ve Hizbullah üyelerini silahlarını teslim etmeye çağırdı. Lübnan hükümetinin bu kararına rağmen Hizbullah silahlarını teslim etmezken, İsrail, bunu Lübnan’ı işgal için yeni bir gerekçe olarak öne sürdü . Yemen’deki Husiler üzerinde büyük bir etkisi bulunan İran, yıllarca buradaki vekil güçler aracılığı ile Suudi Arabistan ile çatışmaları sürdürdü. 28 Şubat’ta başlayan savaşın ilk gününde, İran’a destek verip İsrail’e ve onun bölgedeki misyonlarına saldıracağını açıklayan Husiler, 28 Mart’a kadar savaşa fiilen dahil olmadı. 28 Mart günü ise İsrail’e füze saldırısında bulunduklarını açıkladılar. Dünyanın en fakir ülkelerinden olan Yemen’deki Husileri yıllar boyunca İran tarafından silahlandırılmıştı, ancak savaş başlamadan çok önce ABD ve İsrail Husilere ait bir çok askeri noktayı bombalamış ve Husilerin elindeki ateş gücünü büyük oranda yok etmişti.

İran’ın Şii’ler üzerindeki etkisi azaldı mı?

İran’ın arka bahçesi gibi gördüğü Irak’ta da işler İran’ın beklediği şekilde gelişmedi. Irak Hükümeti Haşdi Şabi güçlerinin savaştan uzak tutmak için yoğun çaba gösterirken, ABD ise Haşdi Şabi güçlerine yaptığı saldırılarda bile daha çok direkt olarak İran tarafından desteklenen birimleri hedef alması dikkat çekiciydi. Böylelikle ABD, Irak’taki tüm Şii’leri karşısına almayarak ince bir politika yürüttü. Irak’ta bulunan Kürtlerin bir şekilde kendi tarafında olmasını talep eden ABD, Kürtlerden istediği gibi bir cevabı almazken, İran sürekli olarak İranlı muhalif Kürt partilerinin olduğu bölgelere saldırılarını aralıksız sürdürdü. Bu süre zarfında Güney Kürdistan’ın başta Hewlêr ve Süleymaniye olmak üzere bir çok bölgesine gerçekleşen füze saldırıları da İran’ın hanesine yazıldı. Bu saldırıları, Kürtler’in mevcut savaşa katılmalarına yönelik caydırıcı adımlar olarak değerlendirmek mümkün iken, tam tersinden, bu saldırılarla Kürtler’in saldırılara dahil olmasının sağlanması da hedefleniyor olabilir. Sunni olan Kürtlerin İran’a karşı savaşa girmesi ile İran Irak içindeki yalnızca kendisine bağlı Şii güçleri Kürtler ile çatıştırmayacak, Necef merkezli ve İran’a daha mesafeli duran tüm Şii’leri de bu savaşa dahil edebilecektir. Böylelikle savaşın en azından bir bölümünü tekrardan kendi toprakları dışında yürütebilecekti.

İran’ın kendi toprakları dışındaki vekil güçleri böyle iken, içeride ise savaştan iki ay önce başlayan protestoların yeniden başlama tedirginliğini yaşıyor. Rejimin değişmesi için son yıllarda bir çok ayaklanma gerçekleştiren İran’daki halklar her seferinde katliam, tutuklamalar ve ardından toplu idamlar ile bastırılmıştı. Ancak İran, Arap Baharı’nda birkaç günlük protestolarda yönetimi değişen hiçbir Ortadoğu ülkesine benzemiyor. İran’ın köklü devlet yapısı, İslam Rejimi’nin 47 yıllık baskıcı rejimi ile birlikte sivil ve askeri gücü bakımından bölge devletlerinden ayrılan bir çok noktası var. Bütün bunlara rağmen, savaş yakın zamanda biterse bile Tahran rejimini bu savaşın kaybedeni olarak görmek mümkün, ancak ABD ve İsrail’inde bu savaşın kazananı olduğunu söylemek gerçekçi değil.

*Grafikler, yapay zeka aracı Gemini aracılığıyla oluşturulmuştur.

Kürtler: Haberde var, söz hakkı yok


28 Şubat–22 Mart 2026 döneminde uluslararası medyanın İranlı Kürtlere yaklaşımını nicel olarak incelediğimizde ortaya çıkan tablo, görünürlüğün artışından çok görünürlüğün biçimini anlatıyor: Kürtler bu dönemde daha fazla haber konusu oldu, ama büyük ölçüde kendi ağızlarından değil.

Foto: Rudaw

28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ve ABD güçlerinin İran’a başlattığı saldırıların ardından Kürtler ve Kürt siyasi yapıları dünya medyasının gündemine girdi. İran’a yönelik yapılması düşünülen kara operasyonunda kimlerin yer alacağına dair tartışmanın alevlendiği bu dönemde, ABD Başkanı Donald Trump Axios’a bir açıklama yaptı. 5 Mart tarihinde yaptığı açıklamada Trump, “Kürtler İran’a saldırmak istiyorlarsa bence harika. Bunu tamamen desteklerim” dedi. Bu açıklamadan sonra gözler İran Kürtlerinin oluşturduğu yapılara çevrildi.

Ancak aslında Trump’ın bu açıklamasından bir süre önce Kürt örgütleri kendi aralarında bir anlaşmaya varmış ve bir koalisyon oluşturmuşlardı. Trump’ın açıklamasına kadar uluslararası medyanın dikkatini çekmeyen bu adım ile PJAK, İKDP, PAK, Komele ve Xebat adındaki başlıca İranlı Kürt partilerini bir araya getiren İran Kürdistanı Siyasi Güçleri Koalisyonu kuruldu. Temel amacı, İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı ortak mücadele yürütmek, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmak ve İran Kürdistanı’nda öz yönetim olan bu ittifaka Mart ayında İran Kürdistanı Komala Partisi de dahil oldu. Böylece ittifaktaki güçlerin sayısı 6 oldu.

Trump’ın açıklaması ile birlikte uluslararası medyanın odak noktası haline gelen Kürtler ile ilgili, bu süreçte yayınlanan haberlerin sayısında artış olduğu gözlendi. 50’yi aşkın haber incelendiğinde, Kürtlerle ilgili haberlerin son derece dar bir zaman dilimine sıkıştığı görülüyor. Tespit edilen toplam kayıtların yaklaşık yüzde yetmişi 1–8 Mart tarihleri arasında, yani savaşın ilk sekiz gününde yayımlandı. 9–22 Mart arasındaki 13 günlük dönemde ise Kürtlere odaklanan bağımsız kayıt sayısı tek haneli rakamlara düştü; bu dönemin neredeyse tek istisnası Foreign Policy’nin 17 Mart’ta yayımladığı analizdi.

Yoğunlaşmanın doruk noktası 3–7 Mart arasıydı. 3 Mart’ta CNN, CIA’nın Kürt güçlerini silahlandırmaya çalıştığını birden fazla kaynağa dayandırarak ilk kez haberleştirdi. Aynı gün Wall Street Journal, Trump’ın silahlı milisleri, başta Kürtleri desteklemeye açık olduğunu aktardı; Kürdistan bölgesindeki Kürt güçlerinin İran-Irak sınırı boyunca önemli bir askeri kapasiteye sahip olduğu vurgulandı. Yine 3 Mart’ta Reuters, İranlı Kürt milislerin ABD ile İran güvenlik güçlerine nasıl ve nerede saldırılacağını görüştüğünü üç kaynağa dayandırarak haberleştirdi. 5 Mart’ta Bloomberg, İsrail’in Kürt güçlerinin kuzeybatı İran’da mevzi almasının önünü açmaya çalıştığını üst düzey bir İsrail askeri yetkilisine dayandırarak yayımladı. Aynı gün Al Jazeera “ABD hangi Kürt grupları topluyor?” başlıklı kapsamlı açıklayıcısını yayımladı. 7 Mart’ta Chatham House, “İran’daki Kürt gruplar belirsiz ABD son hedefi ortamında riskli bir ikilemle yüz yüze” analizini yayımladı. Bu beş günde yayımlanan Kürt odaklı içerik, önceki iki haftanın ve sonraki iki haftanın toplamını aştı.

Zaten 7-8 Mart’ta Trump bu sefer tam tersi bir açıklama yaptı. Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.

Bu durumun ortaya çıkmasında Kürt grupların öne sürdüğü şartlar belirleyiciydi ve bu şartlar doğrudan kendi açıklamalarında yer aldı. Axios’un aktardığına göre Kürt muhalefet gruplarından bir yetkili “Üstümüzdeki hava temizlenmeden hareket edemeyiz” dedi; 1991 sonrasında Irak Kürtlerine tanınan uçuşa yasak bölgesine benzer bir yapı talep etti. CNN’in haberine göre Kürt gruplar harekete geçmeden önce Trump yönetiminden siyasi güvence de bekliyordu. Komala Genel Sekreteri Abdullah Mohtadi bu koşulları Die Zeit’a şöyle özetledi: “Güçlerimizi mezbahaya göndermeyeceğiz.”

Kaynak yapısı: haberlerde kim konuştu?

Toplam kayıt tabanına göre tahmini dağılım · 28 Şubat – 22 Mart 2026

Anonim ABD/İsrail yetkilisi%50
Kürt lider yazılı açıklaması%25
Doğrudan Kürt lider röportajı%15
İran devlet/resmi kaynakları%10

Öte yandan Kürt grupların 4 Mart’ta yaptığı ortak açıklama, medyadaki “kara harekâtı başladı” haberlerini doğrudan yalanladı. PAK açıklamasında şunları söyledi: “Güçlerimizin Rojhilat’a geçtiğine dair iddialar asılsızdır. Bu açıklamaları kesinlikle reddediyoruz, böyle bir hareket gerçekleşmedi.” PJAK, PDKI ve Komala da aynı gün benzer açıklamalar yaptı. Koalisyonun 2 Mart’taki ilk ortak açıklaması bir harekât ilanı değil, İran’ın Kürt bölgelerindeki silahlı kuvvetlere seslenen siyasi bir çağrıydı. Bu çağrıda “İslam Cumhuriyeti’nin kalıntılarından kendinizi ayırın” deniyordu. KBY İçişleri Bakanlığı bölgenin “komşu bir ülkeye karşı tehdit kaynağı olmadığını” açıklayarak topraklarının harekât üssü olarak kullanılmasına izin vermeyeceğini vurguladı. Trump’ın 8 Mart’taki geri adımı bu şartların yerine getirilmeyeceğini tescil etti.

Bağımsızlık referandumu ve Rojava kıyaslaması

Kürtlerin uluslararası medyadaki görünürlük örüntüsünü anlamak için 28 Şubat öncesindeki iki kırılma noktasıyla karşılaştırma yapılabilir.

2017 Bağımsızlık Referandumu: Kürdistan bağımsızlık referandumunun yapıldığı 2017 yılında uluslararası medya “büyük çaplı” bir ilgi gösterdi. Ancak bu ilginin biçimi bugünkünden yapısal olarak farklıydı. Yüzde 93 evet oyuna karşın uluslararası toplumun neredeyse oybirliğiyle karşı çıkması, ABD, Rusya, İngiltere, Türkiye, İran, medyanın gündem çerçevesini belirledi. Mısır medyasına ilişkin akademik bir çalışma, referandumun Mısır’da “ABD ve İsrail tarafından yönlendirilen bir Siyonist plan” olarak çerçevelendiğini belgeledi. Bu çerçeveleme 2017’de bölgesel Arap medyasında baskın örüntüydü. 2026’da ise durum tersine döndü: İsrail desteği artık bir “tehdit” değil, bir “gerçek” olarak sunuldu ama Kürtler yine büyük güçlerin planlarının nesnesi olarak kaldı.

Ocak 2026, Rojava’ya yönelik saldırılar: Ocak 2026’da Suriye Geçiş Hükümeti’nin Halep’teki Kürt mahallelerine saldırısı -onlarca ölü, hastane çökertilmesi, on binlerce yerinden edilme- uluslararası medyada görece sınırlı yer buldu. Haberciliğin yoğunluğu ve çerçevesi, Şubat–Mart 2026’nın çok gerisinde kaldı. Bu karşılaştırma, uluslararası medyanın ilgisini neyin tetiklediğini gösteren keskin bir örnek sunuyor: Kürtlerin maruz kaldığı şiddet değil, Kürtlerin büyük güç planlarına dahil edilmesi.

Üç dönem karşılaştırması

Kürtlerin uluslararası medyada görünürlük biçimi — 2017, Ocak 2026, Şubat–Mart 2026

Kriter2017 ReferandumuOcak 2026 RojavaŞubat–Mart 2026
Görünürlük düzeyiYüksekDüşükÇok yüksek
TetikleyiciKürt siyasi talebiKürt sivil trajedisiBüyük güç planına dahil edilme
Baskın çerçeveBüyük güç muhalefetiİnsani krizStratejik araç
Özne konumuSiyasi özne (gölgede)MağdurNesne / araç
Kürt sesinin ağırlığıSınırlıÇok sınırlıSınırlı ama artmış
Sivil boyutKısmen varGörece varNeredeyse yok
2017Siyasi özne — ama uluslararası muhalefetin gölgesinde
Ocak 2026İnsani kriz — ama sınırlı ilgiyle
Şub–Mar 2026Stratejik araç — ve büyük ilgiyle

Üç dönemin karşılaştırmalı tablosu şöyle özetlenebilir: 2017’de Kürtler siyasi özne olarak haberleştirildi ama uluslararası muhalefetin gölgesinde. Ocak 2026’da Kürtler insani kriz olarak haberleştirildi ama sınırlı ilgiyle. Şubat–Mart 2026’da ise Kürtler stratejik araç olarak haberleştirildi ve büyük ilgiyle. Görünürlük ile özne konumu bu üç dönemde birbirinden farklı biçimlerde şekillendi.

Yayın organlarına göre dağılım

ABD medyası bu dönemin ana habercilik bloğunu oluşturdu. CNN tek başına en az yedi ayrı Kürt odaklı içerik üretti; bunların beşi 3–5 Mart arasında yoğunlaşıyordu. Axios dört haber yayımladı. Reuters ve AP birer kritik özel haber ürettiler. ABD medyasındaki Kürt habercilik yoğunluğu, diğer tüm ülke medyasının toplamının önünde seyrediyordu.

Yayın organlarına göre dağılım

Kürt odaklı bağımsız haber sayısı ve baskın editoryal çerçeve · 28 Şubat – 22 Mart 2026

BlokYayın organlarıTahmini haber sayısıBaskın çerçeve
ABDCNN, Axios, Reuters, Bloomberg, WSJ, AP, Fox News, CBS, PBS, WashPost~28Stratejik araç
İsrailHaaretz, Times of Israel, Channel 12, i24NEWS, Ynet~15Müttefik güç
Arap (İng.)Al Jazeera İng., Al Arabiya İng.~6Tarihsel ihanet
AvrupaDie Zeit, InsideOver, BBC WS, France 24, Atlantico~5Karma
Düşünce kur.Chatham House, CFR, Atlantic Council, Foreign Policy, FPIF, Soufan~8Analitik
Tespit edilemeyenFT, Economist, Guardian, Le Monde, NHK, Dawn, SCMP vd.Erişim yok

İsrail medyası, Haaretz, Times of Israel, Channel 12, i24NEWS, Ynet, hacim ve içerik açısından ikinci büyük bloku oluşturdu. Bu beş yayın organı birlikte ABD medyasına rakip bir yoğunlukla haberleştirdi; ancak editoryal çerçeve önemli ölçüde farklıydı.

Avrupa medyasında ise BBC Persian’ın Jiyar Gol imzalı PJAK tünel röportajı ve BBC World Service’in PAK savaşçısı röportajı öne çıkan haberler oldu. Die Zeit Komala Partisi genel sekreteri Abdullah Mohtadi röportajıyla öne çıktı; ancak bu içerik asıl etkisini başka yayın organlarının aktarımları üzerinden gösterdi. InsideOver Hijri röportajıyla kıta Avrupasındaki en doğrudan lider muhabirliğini gerçekleştirdi.

Kim konuştu, kim susturuldu?

Ham veri belgesindeki tüm kayıtlar kaynak tipi açısından kodlandığında ortaya çıkan tablo şu: Tespit edilen kayıtların yaklaşık yüzde ellisi anonim ABD veya İsrail yetkililerine dayanıyor. CNN’in 4 Mart haberi “planı bilen birden fazla kişi”ye, Axios’un 5 Mart haberi iki ayrı ABD-İsrail yetkilisine, Reuters’ın 6 Mart özel haberi ise üç anonim kaynağa dayandı.

Doğrudan röportaj yapılan Kürt lider sayısı 22 günde dokuzdu: Abdullah Mohtadi (CNN, IranWire, Die Zeit, Al Arabiya, Atlantico, Newsweek), PJAK Eş Başkanı Amir Karimi (CNN, Axios, AFP, Al Arabiya), PJAK Eş Başkanı Peyman Viyan (Channel 12), Babasheikh Hosseini (Al Jazeera), KDPI Yetkilisi Muhammed Azizi (Fox News), Komala Merkez Komite Üyesi Koosar Fattahi (CBS), PDKI Başkanı Mustafa Hijri (InsideOver, CSM). Bu dağılımın kendisi anlamlı: En fazla röportaj yapılan lider Mohtadi iken, en fazla haber üretilen grup PJAK oldu. Ancak çoğunlukla kendi liderleri yerine anonim kaynaklar ya da ABD yetkililerinin ağzından aktarıldı.

İran devlet medyasının terminolojisi, büyük medyada neredeyse herhangi bir eleştiri eklenmeksizin aktarıldı: “Ayrılıkçı terörist güçler”. Al Jazeera’nın 5 Mart haberinde Press TV’nin “anti-Iran separatist forces” nitelendirmesi ile IRNA’nın IRGC açıklaması yan yana, doğrudan ve bağlamsız biçimde aktarıldı.

Medya Analizi · Harita

İran’da Kürt Bölgeleri: Rojhilat

Batı Azerbaycan, Kürdistan, Kirmanşah ve İlam illeri · Yaklaşık 9 milyon Kürt nüfusu

Urmiye Mahabad Sanandaj ● Marivan Kirmanşah ● İlam TahranBatı Azb. Kürdistan Kirmanşah İlamIRAK TÜRKİYE İRAN ROJHİLAT — DOĞU KÜRDİSTANI Kürt çoğunluklu iller (Batı Azb., Kürdistan, Kirmanşah) Kürt nüfuslu il (kısmen) (İlam) Kürt il merkezi Diğer şehir Başkent (Tahran)Tahmini Kürt nüfusu: ~9 milyon (İran toplam: ~88M)

Kaynak: Wikipedia (Iranian Kurdistan) · Sınırlar şematik olup kesin il sınırlarını yansıtmamaktadır.

Odak noktaları: Haberler neyi anlattı?

Ham veri belgesindeki kayıtlar tematik olarak gruplandırıldığında beş odak noktası ortaya çıkıyor.

ABD-İsrail-Kürt stratejik ilişkisi baskın temayı oluşturdu. Toplam kayıtların yaklaşık yüzde kırkı bu eksende şekillendi. Bu odak Kürtleri haberin nesnesi olarak konumlandırdı: yapıp etmelerinden çok, büyük güçlerin onlara ne yapacağı anlatıldı.

Askeri kapasite ve kara harekâtı spekülasyonu ikinci büyük temayı oluşturdu. Savaşçı sayıları, silahlanma düzeyi, sınır geçişi hazırlığı bu başlık altında kümelendi. 4 Mart’ta geri çekilen kara saldırısı haberi bu temanın en somut ve en sorunlu örneğiydi.

Tarihsel ihanet ve güvensizlik çerçevesi üçüncü temayı oluşturdu. Haaretz’in 7 Mart analizi, Chatham House raporu, Atlantic Council değerlendirmesi ve France 24’ün “piyon” analizi bu çerçeve etrafında şekillendi.

Iraklı Kürtlerin kıskacı dördüncü tema oldu. KRG’nin resmi tarafsızlığı ile İran’ın gerçek saldırıları arasındaki gerilim bu başlık altında yoğunlaştı.

Kürt sivil deneyimi ve insan hakları ise bu dönemin en belirgin yokluğuydu. İran Kürt İnsan Hakları Örgütü Hengaw’ın sivil kayıplara ilişkin uyarısı, Kürt şehirlerinde grevler, kadın örgütlenmesinin varlığı bir iki satırla geçildi, HPJ Komutanı Roken Nereda AFP’nin saha haberinden önce hiçbir yerde ismiyle konuşmamıştı.

Dezenformasyon: Bir olay, beş yayın organı

4 Mart dezenformasyon zinciri

“Kara saldırısı başladı” haberinin doğuşu, yayılması ve yalanlanması

1

İlk iddia

i24NEWS, görüntüsüz ve isimsiz CPFIK yetkilisine dayandırarak “PJAK savaşçıları Marivan dağlarında mevzi alıyor” haberini yayımladı.

i24NEWS · 4 Mart 2026

2

Hızlı yayılma

Axios ve Fox News aynı haberi neredeyse eş zamanlı servis etti. Jerusalem Post da isimsiz kaynağa dayanan benzer iddiayı aktardı.

Axios · Fox News · Jerusalem Post · 4 Mart 2026

3

Çelişkili onay

Channel 12 muhabiri Barak Ravid önce bir ABD yetkilisini kaynak göstererek doğruladı, ardından aynı gün “çelişkili haberler var” diyerek geri adım attı.

Channel 12 / Barak Ravid · 4 Mart 2026

4

Ortak yalanlama

PAK, PJAK, PDKI ve Komala aynı gün ortak açıklamayla haberi reddetti. KRB yetkilisi Aziz Ahmed: “Tek bir Iraklı Kürt sınırı geçmedi.”

PAK · PJAK · PDKI · Komala · KRB · 4 Mart 2026

5

Geri çekilme

Axios ve Fox News haberlerini yayından kaldırdı. Geri çekilme haberi ilk haberin ulaştığı hız ve hacmi yakalamadı.

Axios · Fox News · 4–5 Mart 2026

Beş yayın organı aynı doğrulanmamış haberi yayımladı ya da aktardı. Anonim kaynak bağımlılığı, Kürt siyasi aktörlerinin kendi ağzından doğrulama alınmaması ve gerçek zamanlı doğrulama mekanizmalarının yokluğu bu zincirlemenin temel nedenleridir.

4 Mart bu dönemin en belgelenmiş medya başarısızlığını simgeliyor. Axios ve Fox News, i24NEWS ve Jerusalem Post’un görüntüsüz ve isimsiz kaynakla yayımladığı PJAK savaşçıları haberini neredeyse eş zamanlı servis etti. Channel 12 muhabiri Barak Ravid önce doğruladı, ardından “çelişkili haberler var” dedi. Tüm Kürt partileri aynı gün yalanladı. Beş yayın organı aynı doğrulanmamış haberi yayımladı ya da aktardı; geri çekme haberi aynı hızı ve hacmi yakalamadı.

Notlar: 

Bu çalışma, Claude yapay zeka modelinin elde ettiği verilerin derlenmesi ve düzenlenmesi ile oluşturuldu.

Bu çalışma İngilizce içeriklere ve İngilizce yayın yapan medya kuruluşlarına odaklandı. Bu metodolojik sınır birkaç önemli boşluk yaratıyor.

İngilizce dışı medyayı bu tarama kapsayamadı. Le Monde, Libération, Le Figaro, Corriere della Sera, El País, NHK, Dawn, South China Morning Post, The Hindu gibi yayın organlarının bu dönemde Kürtleri nasıl haberleştirdiği ya da haberleştirip haberleştirmediği incelenmedi.

Arapça medya bu taramada yalnızca Al Jazeera İngilizce ve Al Arabiya İngilizce ile temsil edildi. Bu iki yayın organının Arapça servisleri, Asharq Al-Awsat, Al-Quds Al-Arabi, Al-Araby Al-Jadeed, BBC Arapça, Sky News Arabia ve Körfez medyasının Kürt habercilik kararları bu taramanın kapsamı dışında kaldı.

İngilizce yayın yapan ama abonelik gerektiren yayın organları Financial Times, The Economist, Haaretz'in bazı içeriklerine ulaşılamadı.

Analiz: ABD’nin İran Kürtlerine yönelik net bir planı yok


Şoreş Derwiş, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik süreçte Kürtlerle kurduğu ilişkinin “çelişkili” olduğu ifade ediliyor.

Kürt Araştırmaları Merkezi’nde yayımlanan bir analize göre, ABD’nin İran’daki Kürt partilerine yönelik yaklaşımı “plansız ve parçalı” kalırken, İran Kürdistanı artık Washington için “tercih edilen bir müdahale alanı” olmaktan çıkıyor.

Kürt Araştırmaları Merkezi araştırmacılarından Kürt yazar Şoreş Derwîş tarafından kaleme alınan analizde, ABD’nin İran’daki Kürt siyasi aktörlerle ilişkisine dair değerlendirmeler yer alıyor.

Analizde, Washington’un İran Kürtlerine yönelik “net bir vizyona sahip olmadığı” belirtilerek, son dönemdeki temasların “gecikmiş ve doğaçlama” olduğu ifade ediliyor. Bu durumun, Kürt siyasi çevrelerinde güvensizlik yarattığı vurgulanıyor.

“Yarı acı” bir deneyim ve tarihsel hafıza

Metinde, Kürtlerin ABD ile ilişkilerinde geçmişte yaşanan kırılmaların bugünkü yaklaşımı belirlediği kaydediliyor. Özellikle Suriye’deki son deneyimin Kürtler açısından “yarı acı” olarak tanımlandığı aktarılıyor.

Yazar, İran Kürtlerinin 1946’daki Mahabad deneyimi sırasında ABD’den destek bulamaması ve sonraki dönemlerde yaşanan geri çekilmelerin, bugün hâlâ etkisini sürdürdüğü belirtiliyor.

Trump yönetimine eleştiri

Şoreş Derwiş, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik süreçte Kürtlerle kurduğu ilişkinin “çelişkili” olduğu ifade ediliyor. Trump’ın Kürtleri “iyi savaşçılar” olarak gördüğü, ancak bu desteğin siyasi sonuçlarından kaçındığı belirtiliyor.

ABD’nin, İsrail’in aksine İran’ın parçalanmasını hedeflemediği değerlendirmesi de metinde yer alıyor.

İran’da olası bir Kürt otonomisine bölge ülkelerinin karşı çıktığına dikkat çekilen analizde. Türkiye’nin de bu çizgide yer aldığı belirtilerek, Suriye’deki Kürt deneyiminin İran’da tekrarlanmasına yönelik güçlü bir direnç olduğu ifade ediliyor.

“Üçüncü yol” arayışı

Derwîş’e göre İran’daki Kürt partileri, ne tamamen dış güçlere dayanmak ne de İran rejimine entegre olmak istiyor. Bu durum, “üçüncü yol” olarak tanımlanan bir stratejiye işaret ediyor.

Metinde, İran muhalefetinin Kürtler için yeterli güvence sunmadığı da vurgulanıyor.

ABD’nin süreç içerisinde İran’da kara operasyonuna dayalı bir stratejiden uzaklaştığı belirtilen yazıda bu durumun, Kürt partilerinin sahadaki rolünü sınırladığı ifade ediliyor.

Kürt aktörlerin hava desteği, ağır silah ve siyasi garanti taleplerine Washington’dan karşılık gelmediği de tespitler arasında yer alıyor.

Kürtlerin dış destekle hareket etmesi halinde “iç düşman” olarak damgalanma riskiyle karşı karşıya kalabileceği uyarısı yapılan söz konusu yazının sonuç bölümünde, İran Kürdistanı’nın artık ABD için rejim değişikliği sürecinde kullanılabilecek bir zemin olmadığı savunuluyor. Aynı şekilde Kürtlerin de bu rolü üstlenmekten kaçındığı belirtiliyor.

Çeviri |”İran rejimi Kürtlere has baskı uyguladı”

Paşew İran rejiminin Kürt halkına uyguladığı baskının kendine has özellikler taşıdığını belirterek “Kürt siyasi kültürü geleneksel ‘Divanhan’ (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır” dedi.

Manare Magazine

Kürt şiirinin yaşayan en önemli isimlerinden Abdulla Paşew, ABD-İsrail’in İran’a saldırmasından sonra yaşanan gelişmeler ve Kürtler’in bölgedeki durumuna dair değerlendirmelerde bulundu. Manara Magazine‘den Joseph Hammond’a konuşan Paşew, mevcut çatışmanın Kürtlerin kendi kaderini tayini için bir kapı aralayıp aralamadığını, Kürt siyasi birliğinin önündeki engelleri ve sınırların ötesinde Kürt kimliğini yaşatmada kültürün kalıcı rolünü değerlendiriyor.

İngiltere merkezli sitede İngilizce yapılan söyleşiyi Nihaplus okurları için Türkçe olarak yayınlıyoruz.

Kürtler ve Mevcut Savaş

Abdulla Pashew (1946, Erbil doğumlu), modern Kürt şiirinin en önde gelen seslerinden biridir. Kürt edebi modernizminin öncü figürlerinden olan Pashew, Rusya’nın Moskova kentindeki Moskova Devlet Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış; ardından hayatının ve eserlerinin büyük kısmını sürgün yılları şekillendirmiştir. Onlarca yıl boyunca Almanya, Letonya, Finlandiya ve Rusya dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşamış; bu deneyimler yerinden edilme, kimlik ve Kürt ulusal mücadelesi temalarını sıkça işlediği şiirine derinlemesine nüfuz etmiştir. Kendisi genellikle yaşayan en büyük Kürt şair ve yazarı olarak kabul edilir.

JOSEPH HAMMOND: İran ile ABD-İsrail koalisyonu arasındaki savaş yeni bir stratejik dönemi başlattı. Sizce İran Kürtleri bu çatışmayı bir özerklik fırsatı olarak mı görüyor, yoksa Kürt özlemlerinin dış güçler tarafından bir kez daha kullanılıp sonra terk edileceğine dair bir korku mu var?

ABDULLA PASHEW: İran’daki Kürt meselesi, sadece İran içinde değil, bir bütün olarak Orta Doğu genelinde son derece karmaşıktır. Bir yanda Kürtler, hem kadim hem de modern medeniyetin ortak yazarı olan tüm İran halkları gibi, özellikle din adamlarının ve Ayetullahların teokratik yönetimini pekiştirmesinin ardından ülkenin başına gelen kolektif görkem ve trajedileri paylaşmaktadır. Bu rejim; hakların sistematik olarak gasp edilmesini, ifade özgürlüğünün yokluğunu, kadın haklarının ihlalini, müzik gibi sanatsal faaliyetlerin yasaklanmasını ve giyim tarzı gibi kişisel özgürlüklerin kısıtlanmasını dayatmıştır. Dahası, tek bir din ve mezhebin dayatılmasıyla birlikte yaygın yoksulluk ve işsizlik; devletin ulusal gelirin “aslan payını” bölgesel aşırılıkçı gruplara, silah geliştirme faaliyetlerine ve İsrail ile Amerika gibi hayali düşmanlar uydurarak toplumu “gütmeye” ayırmasından kaynaklanmaktadır.

Bunlar tüm İran halkları için birer felaket olsa da, bu rejimin Kürt halkına uyguladığı baskı kendine has özellikler taşımaktadır; Kürtler için mevcut İran devleti çerçevesinde kalmak bir hayatta kalma meselesidir. İran medeniyetinin tamamının “Fars” mülkü olarak gasp edilmesi ve sonuç olarak Kürtlerin ve diğer ulusların bu mirastan mahrum bırakılması, onların en büyük manevi ve entelektüel sermayesinin yağmalanmasıdır. Kuşkusuz, Avrupa’daki bilimsel ve akademik kurumlar da bu yanlış anlaşılmada önemli bir paya sahiptir. İran tarihinin ve kültürünün “Farslaştırılması”, Fars olmayan halklara karşı işlenmiş büyük bir suçtur.

Kürt dili ve edebiyatının marjinalleştirilmesi, bölgenin gerçek tarihi mirasının bastırılmasıyla birleşince Kürt halkını “sessiz” bir asimilasyona doğru sürüklemektedir. Ağırlıklı olarak Sünni bir azınlık olan Kürtlerin üst düzey makamlara gelmesi engellenmektedir. İslam Cumhuriyeti Kürtçeyi resmi olarak tanımamakta; çocukların ana dillerinde eğitim alması reddedilmekte ve idari ortamlarda Kürtçe konuşulması dahi yasaklanmaktadır. Siyasi partiler yasaklanmıştır ve devlet destekli terörün pençesi, sadece İran içindeki değil, Viyana’da Dr. Qasimlo ve Berlin’de Dr. Şerefkendi suikastlarında görüldüğü gibi yurt dışındaki Kürt liderlere kadar uzanmaktadır.

Ben savaş siperlerinde kazanılan bir özerkliğe inanmıyorum; savaş bağımsızlık için verilir. Özerklik, İsviçre, Birleşik Krallık, Finlandiya ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde görüldüğü üzere, demokrasi “geleneğinin” yeşerdiği ve karşılıklı kabul kültürünün yüksek bir seviyeye ulaştığı bir ülke için en uygun olanıdır. İran mevcut haliyle varlığını sürdüremez; ya parçalanmalı ya da “Orta Doğu’nun İsviçre’sine” dönüşmelidir.

Kürt Birliği ve Siyasi Strateji

JH: Birkaç İranlı Kürt partisi yakın zamanda rejim değişikliği ve Kürtlerin kendi kaderini tayini çağrısında bulunan yeni bir koalisyon kurdu. Sizce bu ittifak gerçek bir Kürt birliğini mi temsil ediyor, yoksa ideolojik ve tarihsel bölünmeler hala büyük bir engel mi?

AP: Doğu Kürdistan’ın Kürt siyasi partilerinin kendilerini bu dönüşümlere ne ölçüde hazırladıkları ciddi bir endişe konusudur. Nihayetinde, şeffaf bir stratejik yetkiyle desteklenen kapsamlı bir pakt, mevcut çatışmalardan çok önce onaylanmış olmalıydı. Yine de, “gecikmiş düzeltici eylem, tam eylemsizlikten iyidir.”

Kürtlerin, Orta Doğu’da Batı ve Amerika Birleşik Devletleri ile tutarlı ve kalıcı bir ittifak peşinde koşan yegane ulus olduğunu belirtmek nesnel bir değerlendirmedir. Onlarca yıldır güçlerimiz benzersiz bir sinerji içinde faaliyet göstermiştir; bu ilişki IŞİD’e karşı yürütülen kampanya sırasında zirveye ulaşmıştır. O savaş meydanlarında Kürt ve Amerikan kanı birbirine karışmıştır; bu, ortak fedakarlıkla yoğrulmuş bir ortaklığın derin bir kanıtıdır.

Ancak Kürt halkı, Batı ile olan tarihsel angajmanlar konusunda derin bir hayal kırıklığına sahiptir. ABD ve Batılı güçlerin kendi ulusal çıkarlarına öncelik vermesi uluslararası ilişkilerin yerleşik bir ilkesi olsa da, küresel devlet yönetiminde asgari bir etik sorumluluk düzeyi korunmalıdır. Çok yakın bir geçmişe bakmak yeterli: ABD, Batı Kürdistan’dan (Rojava) desteğini aniden çekerek Kürt güçlerini şu anda Şam’da konsolide olmuş aşırılıkçı unsurlarla karşı karşıya bıraktı. IŞİD ile savaşta 11.000’den fazla can feda edildikten sonra desteğin aniden kesilmesi, acı bir emsal olarak durmaktadır.

Jeopolitik çıkarlar doğası gereği akışkan olsa da, ahlaki tutarlılıktan yoksun olmamalıdır. Washington ve Avrupa’daki liderler elbette kendi seçmenlerine karşı sorumludur; ancak Kürt liderliği de tüm olası sonuçlar için kapsamlı acil durum çerçeveleri geliştirerek buna karşılık vermelidir. Hem ABD’nin hem de İsrail’in, bölgenin en büyük etnik gruplarından birini oluşturan Kürtlerle ittifak yapmaktan fayda sağladığı aşikardır. İsrail için Kürt halkı, önemli enerji ve su rezervleriyle karakterize edilen stratejik bir coğrafi koridor ve insani derinlik sağlamaktadır. Buna karşılık İsrail, Kürtlere benzersiz teknolojik ve medya yetenekleri sunmakta ve hayati bir kültürel ve diplomatik köprü görevi gören önemli bir Kürt-Yahudi diyasporasıyla bu desteği pekiştirmektedir.

Nihayetinde, Kürt siyasi kültürü geleneksel “Divanhan” (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır. Liderlik, ittifaklarının parametrelerini, bu ortaklıkların spesifik getirilerini ve öngörülen sürelerini net bir şekilde tanımlamalıdır. Kürt hedefleri bu dönüm noktasında süper güçlerin çıkarlarıyla örtüşüyor ancak tekrarlanan ihanetlerin yaraları onları her zamankinden daha temkinli kılıyor.

Kültür, Şiir ve Kürt Kimliği

JH: Onlarca yılınızı Kürt kimliği ve sürgün üzerine yazarak geçirdiniz. Günümüzdeki gibi savaş ve siyasi çalkantı anlarında, şiir ve kültürel bellek Kürt siyasi bilincini şekillendirmede nasıl bir rol oynuyor?

AP: Sadece şiir ve diğer edebi formlar değil; Kürt müziği, dansı ve hem kadınlar hem de erkekler için geleneksel kıyafetler de Kürt yurtseverliğini desteklemede, ortak bir tarihe, kültüre ve coğrafyaya dair derin bir aidiyet duygusunu güçlendirmede hayati bir rol oynamaktadır.

Kitle iletişim araçlarının sınırsız ilerleyişi ve bilgi teknolojisi devrimi, dünya genelindeki Kürtler için elektronik bir “Birleşik Dijital Kürdistan” oluşturdu. Sykes-Picot Anlaşması ile dayatılan yapay sınırları aşarak, daha önce hiç olmadığı kadar manevi bir bağ kuruyorlar. İtiraf etmeliyiz ki, Kürt “dijital devleti” köklü bir kültürün temeli olmadan ortaya çıkamazdı.

16. yüzyılda Kürt şair Melayê Cezîrî kendisini Kürdistan’ın avizesi olarak görüyor; camiyi, kiliseyi, sinagogu ve Ezidilerin kutsal “Laleş”ini tek bir evrensel saygı merceğinden izliyordu. 17. yüzyılda büyük Kürt şair Ehmedê Xanî, Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasındaki 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Kürdistan’ın ilk bölünmesinin trajedisini çoktan hissetmişti. Bu derin Kürt hissiyatı, edebi eserlerinin her yanına canlı bir şekilde yansımıştır. Şair, Kürtleri birleşmeye ve egemenliklerini genel olarak sanat, özel olarak da müzik ve şiir yoluyla tesis etmeye çağırmıştır. Bunlar, hem Kürdistan içinde hem de dünya genelinde Kürtler arasında bağımsızlık ruhunu ilerletmede, ortak bir empati ve kader duygusunu yaymada aktif bir rol oynamıştır. Ayşe Şan ve Hasan Zirak’ın şarkıları sınırları pasaportsuz geçti; Kürt şiiri sınırları sınır muhafızlarından vize almadan aştı. Uzun zamandır şiir ve müzik, Kürt siyasi partilerini ve örgütlerini gözle görülür şekilde geride bırakmıştır.

    Pek çok Kürt partisi iki yıkıcı ideolojik değirmen taşı arasında sıkışıp kalmış durumda: radikal siyasal İslam ve aşırılıkçı Stalinist düşünce. Gerçeklikten kopuk, bu ithal ve köksüz ideolojiler modern çağın sorularına cevap verememektedir. Her iki taraf da din veya sınıf ideolojisi zemininde koşulsuz, mutlak bir “kardeşlik” talep ediyor ancak belirli bir kimliğe inanmıyorlar. En dikenli sorulardan kaçıyorlar: Dilinizin, milli bayramlarınızın, kıyafetlerinizin, şarkılarınızın ve folklorunuzun yasak olduğu bir ülkede kardeşlikten nasıl söz edilebilir? Ataerkil-feodal zihniyetlerin, “büyük birader” komplekslerinin ve efendi-köle dinamiklerinin hakim olduğu bir bölgede, bağımsızlığınızı hakim gücün tanımladığı bir “demokrasiye” nasıl bağlayabilirsiniz?

    Kürt Milliyetçiliğinin Geleceği

    JH: Son zamanlarda Suriye’den İran’a kadar Kürtler, Kürt milliyetçiliğinin güçlü kaldığını ima etmek için “1+1+1+1=1” gibi sloganlar atıyorlar. Kürt milliyetçiliğinin eskisinden daha güçlü olduğunu düşünüyor musunuz?

    AP: Kürt milliyetçiliğinin henüz katılaştığına (tam olarak şekillendiğine) inanmıyorum. Bu güçlü bir duygu ancak hala “tam pişmemiş” durumda ve net bir stratejik çerçeve veya program içine yerleştirilmedi. Şu an var olan şey, büyük ölçüde egemen ulusların zorla yürüttüğü Araplaştırma, Türkleştirme ve Farslaştırma saldırılarına karşı bir tepkidir. Milliyetçilik dediğimde unutmamalıyız ki Kürt milliyetçiliği “çekingen” bir milliyetçiliktir; en yüksek noktasında yurtseverliktir. Kibirli değildir; herhangi bir dili yasaklamaya veya herhangi bir toprağı almaya çalışmaz, Kürtleri diğer halklardan üstün görmez. Bu Kürt yurtseverliğinin özü; dilin, geleneklerin, inançların ve Zagros ile Toros dağlarının ve vadilerinin insanlarının bin yıllık karakterinin korunmasıdır.

    Kürdistan halkının gelenekleri; bu kadim ulusun renkli kültürü, toprağı ve zengin dili, Kürtlere ait olduğu kadar insanlığa da aittir. Kürdistan medeniyetin ana beşiğidir; Kürdistan tarihini ve toprağının, dilinin ve kültürünün kalbini bilmeden insanlığın evrimini gerçekten kavramak mümkün değildir.

    Kürt milliyetçiliği – ya da daha doğru bir ifadeyle Kürt yurtseverliği – aydınlar arasında uzun süredir yeşermiş olsa da, kendisini sistematik olarak örgütlemeyi başaramamıştır. Çoğu Kürt liderin karakteri muhafazakar ve tereddütlü olmaya devam ediyor. Bu parti liderleri daha çok “Büyük Biraderler” veya kabile reisleri gibi davranıyorlar; bağımsızlığı ve özgürlüğü imkansızlıklar olarak görüyorlar. Kürdistan’da parti, aşiretin modern bir biçiminden ibarettir. Müzakerelerde asla kağıt kalem kullanmazlar. Orta Çağ Divanhan tarzında tüm anlaşmaları sözlü olarak yürüten, sadece sözlü vaatlerde bulunup alan “soylu eşkıyalar” gibi hareket ederler.

    İkinci Dünya Savaşı ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında, Kürt bağımsızlığı ilkesi üzerine JK (Komeley Jiyanaway Kurdistan) adlı bir örgüt kurulmuştu. Bu, ilk gerçek bağımsızlık yanlısı örgüttü. Ancak çok geçmeden Sovyetlerin “Halkların Kardeşliği” ve Stalinist ideolojisinin etkisi hedefi “özerklik”e kaydı. O andan itibaren Kürtler; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi demokratikleştirme yükünü üzerlerine aldılar. Fabrikası olmayan ilkel bir tarım ülkesinde, kendi dili yasaklanmış bir halk için öncelik “proletaryanın zaferi” haline geldi. 1959’da Süleymaniye’de bir grup aydın KAJIK’ı kurdu ancak Iraklı ve Kürt partiler bu seçkin grubu “emperyalizmin uşakları” olarak damgaladı ve hareket sonunda dağıldı.

    Şimdi bile, onlarca felaket ve çöküşten sonra – “özerklik” adına yüz binlerce masum Kürdün ölümünden ve binlerce köyün yakılmasından sonra – bağımsızlık fikri şurada burada tartışılıyor. Ben bu vizyonun bir geleceği olduğuna ve hedefine ulaşacağına inanıyorum. Kürdistan’ın bağımsızlığı, Orta Çağ kökenlerini terk etme belirtisi göstermeyen bir Orta Doğu’nun demokratikleşmesinden çok daha kolaydır. Demokrasi ve federalizm aynı madalyonun iki yüzüdür; demokrasi bu bölgede başarılması on yıllar veya yüzyıllar alabilecek uzun, inişli çıkışlı bir süreçtir. O zamana kadar asimilasyonumuz garanti altındadır. Kendilerini korumak ve yok olup gitmekten kaçınmak için Kürtler ülkelerini özgürleştirmelidir. Bağımsızlıklarını artık despot işgalci rejimlerin “demokratikleşmesine” bağlamamalıdırlar.

    Gizliliğe genel bakış

    Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.