Varto ve Karlıova’daki ekoloji mitingi: JES’e hayır

Varto’da ve Karlıova’da hayata geçirilmek istenen JES (Jeotermal Enerji Santrali) projelerine karşı “Doğamıza, suyumuza ve toprağımıza sahip çıkıyoruz” şiarıyla ekoloji mitingleri düzenlendi. Mitinge binlerce vatandaş, ekolojist, hak savunucusu ve siyasetçi katıldı.

Merkezi Amerika’da bulunan Ignis H2 A.Ş. adlı şirket, Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde iki ayrı Jeotermal Enerji Santrali projesi yapmayı planlıyor. Bu projelerin, Karlıova ile Varto arasındaki en az 22 köyü etkilemesi bekleniyor.

Varto’daki ve Karlıova’daki JES projelerine karşı dün (24 Nisan) ve bugün (25 Nisan) miting gerçekleştirildi. Türkiye’nin farklı şehirlerinden binlerce kişi miting alanlarını doldurdu. İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli ve Antalya gibi illerden yüzlerce vatandaş, Varto’daki ve Karlıova’daki mitinglere katılmak üzere onlarca otobüsle yola çıktı.

Mitinglere birçok siyasi partiden milletvekilleri, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve çok sayıda doğa savunucusu katıldı. Doğayı korumak için alanlara yürüyen binlerce kişi, hep bir ağızdan “JES istemiyoruz” dedi.

Varto ve Karlıova’daki mitinglerden bazı kareler:

Varto

Karlıova

Hayvan hakkı savunucuları Ankara’daki eyleme çağırıyor

Hak savunucusu platformlar bütün hayvanseverleri 25 Nisan’da Ankara’daki buluşmaya çağırıyor: “Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.”

Hayvanlara yönelik “katliam yasasına” karşı uzun süredir kitlesel kampanya ve eylemler yapan Ankara’dan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, İstanbul’dan Yaşatacağız Platformu ve İzmir’den İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; yarın (25 Nisan) Ankara’da bir araya geliyor.

Platformlar, tüm hayvan hakkı savunucularını 25 Nisan saat 16.00’da Ankara Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sonlanacak eyleme ve basın açıklamasına çağırıyor.

Herkesi ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye çağırıyoruz

İki yıldır yürürlükte olan katliam yasasına ilişkin ortak açıklama yapan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, Yaşatacağız Platformu ve İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; şunları söyledi:

Katliam yasası yürürlüğe gireli neredeyse 2 yıl oluyor. Bu sürede kaç hayvan katledildi, kaç hayvan işkence gördü, kaç hayvan kan kokan barınaklara hapsedildi, yaşadıkları yerden koparıldı; sayısını dahi bilemiyoruz. Yalnızca kamuoyuna yansıyan vakaları biliyoruz. Bildiklerimiz, duyduklarımız hepimizin kanını dondururken her gün yeni bir katliam ve toplama haberine uyanıyoruz. Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.

Yasa değişiklikleri hayvanlara yönelik nefreti ve şiddeti meşrulaştırıyor, hatta teşvik ediyor, körüklüyor. Bu gidişata dur demek için, toplumun ezici çoğunluğunun yasaya karşı olduğunu vurgulamak için Ankara’dan ses yükselteceğiz. Basın açıklamamıza tüm basın mensuplarını davet ediyor; bu hayati mesele için tüm hayvan hakkı savunucularını da 25 Nisan Cumartesi günü 16.00’da Ankara’da Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sona erecek olan kitlesel eylemimize katılmaya ve ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye davet ediyoruz.

Açıklamada ayrıca, farklı kentlerden Ankara’ya ücretsiz gelmek isteyenler için İstanbul, İzmir, Kocaeli, Tekirdağ, Antalya ve Adana başta olmak üzere birçok kentten ücretsiz otobüs kaldırılacağı aktarıldı.

Ne olmuştu?

Kedi ya da köpek fark etmeksizin sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasını ve bakımevlerinde tutulmasını, bazılarının ise uyutulmasını (öldürülmesini) öngören 7527 nolu Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 2 Ağustos 2024’te Resmi Gazete’de yayımlandı.

Kanun’da değiştirilen maddeler şu şekilde:

MADDE 1- 24/6/2004 tarihli ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Kanunun amacı;” ibaresinden sonra gelmek üzere “insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla” ibaresi eklenmiştir.

MADDE 2- 5199 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (f) ve (j) bentleri aşağıdaki şekilde ve (k) bendinde yer alan “ve hayvanların rehabilite edileceği” ibaresi “, hayvanların sahiplendirilinceye kadar barındırıldığı ve rehabilite edildiği” şeklinde değiştirilmiştir.

“f) Sahipsiz hayvan: Sahipli hayvanlar dışında kalan evcil hayvanları,”

“j) Sahipli hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan ve Bakanlık veri tabanına kaydedilen ev hayvanlarını,”

MADDE 3- 5199 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi yürürlükten kaldırılmış, (d) bendinde yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları sahiplenmek” şeklinde ve (j) bendinde yer alan “ve güçten düşmüş hayvanların korunması” ibaresi “hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakılmaları” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 4- 5199 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında” ibaresi “kanuni istisnalar hariç” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “çevreye olabilecek” ibaresi “insan ve çevre sağlığı için oluşabilecek” şeklinde ve “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı” ibaresi “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı” şeklinde, dördüncü fıkrasının son cümlesi aşağıdaki şekilde ve altıncı fıkrasında yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları hayvan bakımevi kurarak sahiplenmek” şeklinde değiştirilmiştir.

“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir ve rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”

MADDE 5- 5199 sayılı Kanunun İkinci Kısım Dördüncü Bölüm başlığında yer alan “Öldürülmesi” ibaresi “Ötanazisi” şeklinde ve 13 üncü maddesinin başlığı “Hayvanların ötanazisi” şeklinde değiştirilmiş, maddeye birinci fıkrasından önce gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiş ve mevcut ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “Öldürme esas ve usulleri” ibaresi “Öldürme ve ötanazi işlemine ilişkin esas ve usuller” şeklinde değiştirilmiştir.

“Bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununun 9 uncu maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen tedbir uygulanır.

Yerel yönetimler sahipsiz köpeklere ilişkin yürüttüğü iş ve işlemlerde Bakanlar Kurulunun 28/8/2003 tarihli ve 2003/6168 sayılı Kararı ile onaylanan Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi kapsamında gerekli idari tedbirleri almaya yetkilidir.”

MADDE 6- 5199 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan “Tıbbî” ibaresi “Kanunî ve tıbbî” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya aşağıdaki bent eklenmiştir.

“o) Yerel yönetimler adına toplanan sahipsiz hayvanları bakımevi dışında bir yere terk etmek veya bakımevinde barındırılan köpekleri bakımevi dışında bir yere bırakmak.”

MADDE 7- 5199 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve (f) bendi yürürlükten kaldırılmıştır.

“b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin ve sahipsiz hayvanlardan kaynaklı sorunları belirleyip, sorunların çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plan ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak insan, hayvan ve çevre sağlığına ilişkin her türlü önlemi almak,”

MADDE 8- 5199 sayılı Kanunun 19 uncu maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“İnsan, hayvan ve çevre sağlığının korunması amacıyla bakımevleri, hastaneler ve ameliyathaneler kurmak, bunlara ilişkin ilaç, alet ve ekipmanları temin etmek ile bakımevlerinde bakım, rehabilitasyon ve sahiplendirme gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara teşvik veya Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır.”

MADDE 9- 5199 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve bu suretle bulundurduğu” ibaresi “veya sahiplendiği” şeklinde ve fıkranın son cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Söz konusu hayvanlardan sahiplendirilme niteliği olanlar sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevinde barındırılır.”

MADDE 10- 5199 sayılı Kanunun 28 inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde yer alan “ikinci” ibaresi “dördüncü” şeklinde, (j) bendinde yer alan “hayvan başına iki bin” ibaresi “hayvan başına altmış bin” şeklinde ve aynı bentte yer alan “idarî para cezası.” ibaresi “; (o) bendine aykırı davrananlara hayvan başına elli bin Türk lirası idarî para cezası.” şeklinde değiştirilmiş, ikinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.

MADDE 11- 5199 sayılı Kanunun 28/A maddesinin ikinci fıkrasına “birinci” ibaresinden sonra gelmek üzere “, ikinci ve üçüncü” ibaresi eklenmiş ve yedinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.

MADDE 12- 5199 sayılı Kanunun 31 inci maddesinde yer alan “3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu” ibaresi “5996 sayılı Kanun” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 13- 5199 sayılı Kanunun ek 1 inci maddesinin başlığı “Yerel yönetimlerin sorumluluğu” şeklinde değiştirilmiş, birinci fıkrasında yer alan “büyükşehir ilçe belediyeleri ile diğer” ibaresi madde metninden çıkarılmış, fıkraya “korunması ve” ibaresinden sonra gelmek üzere “sahiplendirilinceye kadar” ibaresi, ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “olmayan belediyeler” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile il özel idareleri” ibaresi eklenmiş ve fıkranın üçüncü ve dördüncü cümleleri ile üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir. Rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”

“Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler bakımından, geçici 4 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen kaynağı ayırmayan belediye başkanı ve meclis üyeleri ile ayrılan kaynağı hayvan bakımevi kurmak, sahipsiz hayvanları toplamak, rehabilite etmek veya sahiplendirilinceye kadar bakmak için sarf etmeyen ya da bu kaynağı başka amaçlar için sarf eden belediye başkanı ve belediye yetkililerine altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”

MADDE 14- 5199 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 4- Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar ek 1 inci maddenin birinci fıkrasında belirtilen hayvan bakımevlerini kurmakla ve mevcut bakımevlerinin koşullarını iyileştirmekle yükümlüdür.

Belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar birinci fıkra gereğince hayvan bakımevleri kurmak, rehabilitasyon işlemlerini gerçekleştirmek ve sahipsiz hayvanlara sahiplendirilinceye kadar bakmak için kesinleşmiş en son bütçe gelirlerinin binde beşi oranında kaynak ayırır. Bu oran büyükşehir belediyelerinde binde üç olarak uygulanır. Bu fıkra uyarınca ayrılan ödenekler başka bir amaç için kullanılamaz.

Belediyelerce bu maddenin ikinci fıkrasında belirlenen oranların üzerinde yapılan harcamaların yüzde 40’ı, tevsik edilmesi kaydıyla ilgili belediyeye Hazine ve Maliye Bakanlığınca aktarılır. Ancak, aktarılacak tutar hiçbir şekilde ikinci fıkrada belirlenen oranların yüzde 40’ını geçemez. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenir.

Kedi ve köpek sahipleri, hayvanlarını en geç 31/12/2025 tarihine kadar dijital kimliklendirme yöntemleriyle kayıt altına aldırmak zorundadır.”

MADDE 15- 5199 sayılı Kanunun;

a) 5 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “veya ona bakan” ibaresi, dördüncü fıkrasında yer alan “ve kontrollü hayvanları bulundurma ve” ibaresi ile 17 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “ev hayvanları ile” ibaresi metinden çıkarılmış,

b) Üçüncü Kısım İkinci Bölüm başlığında yer alan “ve Hayvan Koruma Gönüllüleri” ibaresi kanun metninden çıkarılmış ve 18 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.

MADDE 16- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 17- Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür

15 Ağustos 2024: Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 16 maddesinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması talebiyle dava açmıştı.

8 Mayıs 2025: AYM Genel Kurulu, sokakta yaşayan hayvanların yaşam hakkını ihlal eden ve kamuoyunda tepkilere yol açan düzenlemeyle ilgili iptal başvurusunu reddetti.

22 Ağustos 2025: İstanbul Valiliği, okulların açılmasına kısa bir süre kalmasını gerekçe göstererek sokakta yaşayan köpeklerin acilen toplatılmasına karar vermişti.

6 Kasım 2025: Ankara Valiliği sokakta yaşayan hayvanları beslemeyi yasakladı. Karara uymayanlara ise Kabahatler Kanunu kapsamında ceza uygulanacağını duyurmuştu.

24 Kasım 2025: İstanbul Valiliği sokakta yaşayan köpekleri beslemeyi yasakladı.

Mart 2026: Ankara Valiliği’nin sokakta yaşayan hayvanları besleme yasağı kararı, iptal edildi.

4 Nisan 2026: İstanbul Valiliği, sahipsiz köpeklerin toplanarak bakımevlerine götürülmesi için mayıs ayı sonuna kadar süre tanındığını duyurdu.

JES’lere karşı Karlıova ve Varto’da iki büyük miting düzenleniyor

Muş’un Varto (Gimgim) ve Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçelerinde yapılması planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine dönük tepkiler devam ediyor. Projeye karşı 24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da ise Karlıova’da ekoloji mitingleri düzenlenecek. Bölge halkı, herkesi bu mitinglere katılmaya çağırıyor.

Amerikalı Ignis H2 A.Ş. tarafından Varto ve Karlıova’da iki ayrı JES projesi hayata geçirilmek isteniyor. Uzmanlar ve bölge sakinleri, bu projelerin sadece doğayı değil, aynı zamanda bölgedeki yaşamı da yok edeceğine dikkat çekiyor. Söz konusu projeler, Karlıova ve Varto arasındaki 22 köyü doğrudan etkileyecek.

Karlıova

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Sakaören (Siqavêlan), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde, IGNIS H2 A.Ş. tarafından yürütülen “Jeotermal enerji arama” çalışmaları kapsamında en az 25 sondaj kuyusu açılması planlanıyor. 3 Ekim 2025’te ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) sürecini başlatan şirket, 1 Nisan’da “ÇED Olumlu” kararı aldı. Bölge halkı bu rapora karşı dava açmaya hazırlanıyor.

Varto

Aynı şirket, Varto’nun Xwarik köyü sınırları içinde de JES projeleri gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bu projenin Varto’da etkileyeceği köyler:

Armutkaşı (Tanzik), Güzelkent (Tatan), Küçüktepe (Hemug), Yeşildal (Çorsan), Çallıdere (Xwarik) ve ona bağlı Dewreşêlî mezrası, Kasman (Qasiman), Onpınar (Ameran), Güzeldere (Zengena), Alabalık (Mengel), Gölyayla (Kuzik), Kartaldere (Civarkan), Dağcılar (Caneseran), Eryurdu (Xaşxaş), Çaylar (Uskira), Tuzlu (Şorik), Taşlıyayla (Şeman), Ozankent (Gadizan), Teknedüzü (Badan).

24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da Karlıova’da JES projesine karşı birçok şehirden gelen ekolojistlerin ve halkların buluştuğu bir miting düzenlenecek. Yapılacak mitinglere; Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, TJA Aktivisti Sebahat Tuncel, DEM Parti Milletvekilleri Ömer Faruk Hülakü, Sümeyye Boz, Ayten Kordu ve çok sayıda ekoloji aktivisti katılacak.

“Doğamızı kimseye teslim etmiyoruz”

Kargapazar köyü sakinlerinden Mahsun Avcı, yaşadıkları toprakların kendileri için tarihi ve inançsal açıdan çok kıymetli olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Burası bizim yaşam alanımız; bu yüzden karşı çıkıyoruz. JES projesi, zararlı maddeler açığa çıkardığı için, toprakları talan ettiği için karşıyız. Ayın 24’ünde Varto’daki kardeşlerimizle birlikte bir miting düzenleyeceğiz; tüm halkımızı bekliyoruz. Ayrıca 25’inde Karlıova’da da bir mitingimiz var, oradaki kardeşlerimizi de bekliyoruz. Gün dayanışma ve kardeşlik günüdür. Toprağımızı talan edenlere karşı dimdik durmalıyız.”

Halil Harmancı da Kargapazar’da kimsenin JES projesini istemediğini ve doğanın yıkıma uğratılmasına razı gelmediklerini ifade ederek şöyle konuştu:

“Biz köyümüzden çıkmayacağız. Ölene kadar, sonuna kadar direneceğiz. Coğrafyamıza göz dikmelerinin sebebi, eşsiz güzellikte olması. Köyümüzde hayvancılık, su var. Çocukluğumuz burada geçti. Köyümüze gelmelerini istemiyoruz.”

Mehmet Harmancı ise Niha+’ya yaptığı açıklamada, talancılara karşı direnişlerinin henüz yeni başladığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“İnsanlık onuruna sahip biri; toprağını, suyunu, doğasını ve yuvasını yıkılması için birilerine teslim eder mi hiç? Bilsinler ki toprağımız ve doğamız, bizim onurumuzdur. Ne yaparlarsa yapsınlar bu alanı ve doğayı onlara vermeyeceğiz, talan etmelerine izin vermeyeceğiz. Mitingden sonra da çalışmalarımıza devam edeceğiz. Gerekli hukuki başvuruları şimdiden yaptık.”

Harmancı, vatandaşlara mitinge katılarak onurlarına sahip çıkmaları çağrısında bulundu: “Suyumuzu, doğamızı ve hayvanlarımızı bu talancılardan korumalıyız.”

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz ise iklim ve maden yasalarının büyük bir hızla çıkarıldığını hatırlatarak, bu kararların tamamen siyasi tercihlerden ibaret olduğunu belirtti. Boz, doğanın “sürdürülebilir enerji” adı altında şirketlerin çıkarına sunulduğunu ve yasaların halka dayatıldığını ifade ederek “Halkı görmeyen, tanımayan yasal düzenlemelerin, demokratikleşmesi ve doğayla, insanla iç içe, halkın taleplerine kulak veren bir hale dönüştürülmesi gerekiyor” dedi.

“Hepimiz Varto’ya”

DBP Muş İl Eşbaşkanı Umut Yılmaz, bu mitingin bölgedeki ilk büyük ekoloji mitingi olacağını belirterek “Hepimiz Varto’ya akalım ve bu doğa talanına ses çıkaralım,” dedi.

ÖHD Muş Şubesi üyesi İsmail Mazlum Saysal ve Muş Belediye Eşbaşkanı Tuba Sayılgan da yaptıkları açıklamalarda projenin sadece geçim kaynaklarını değil, ekosistemi de tehdit ettiğini belirterek katılım çağrısında bulundular.

Bölgedeki deprem riski

Karlıova fay hattı, Bingöl’ün Karlıova ilçesinde iki büyük hattın, yani Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın (DAF) birleştiği ortak noktadır. Bu bölge Karlıova-Bingöl-Göynük hattı üzerinde doğu ve batı yönlerinde uzanmakta olup KAF, DAF ve Varto hatlarıyla birleşerek Erzincan’dan Marmara’ya kadar uzanan tehlikeli bir koridor oluşturmaktadır.

Şirket, Mayıs ayında Varto’nun Çallıdere köyünde (Kargapazar’a yaklaşık 25 kilometre mesafede) aynı hat üzerinde ilk sondajı vurmaya hazırlanıyor.

Fay hatlarını inceleyen sismologlar, Kargapazar’daki sismik boşlukta büyük bir enerjinin biriktiğine ve en az 7 büyüklüğünde bir depremin meydana gelebileceğine dikkat çekiyor. Ayrıca, proje kapsamında sadece Kargapazar köyünde 8 bin 139 metrekarelik bir alan kullanılacak. Proje meraları işgal ederek, bölgenin temel geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı yok edecek. Bunun yanı sıra proje nedeniyle, Karlıova’daki Kürt Alevi vatandaşların kutsal mekanları da olumsuz etkilenecek.

JES projelerinin olası zararları şunlardır:
  • Sondaj sırasında açığa çıkan hidrojen sülfür (H2S) ve ağır metaller (arsenik, bor) yeraltı sularını zehirleyebilir.
  • Yeraltından çıkarılan sıcak su, kontrol edilmediği takdirde nehir ekosistemlerini ve endemik bitkileri yok edebilir.
  • Fay hatları üzerindeki derin sondajlar sismik hareketliliği etkileyebilir.
  • Santrallerin yaydığı kötü koku ve duman, bölgenin temel geçim kaynağı olan hayvancılığı ve arıcılığı bitirme noktasına getirebilir.
  • Yaşam alanlarının bozulmasıyla birlikte 22 köyün boşaltılması ve zorunlu göç gibi riskleri doğurabilir.

Ignis H2 hakkında

2021 yılında ABD’nin Houston kentinde kurulan Ignis H2 Energy, petrol ve gaz sektöründeki deneyimini jeotermal enerjiye aktarmayı hedefleyen bir şirkettir. Türkiye’de İzmir merkezli ofisi üzerinden özellikle Doğu Anadolu bölgesindeki jeotermal kaynaklar üzerine yoğunlaşmaktadır.

2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent’te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto’nun yaklaşık 3’te 1’ini kaplayacak.

Kaynak: Google Maps, Gemini AI, Ignis H2, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Mezopotamya Ajansı (röportajların bir kısmı).

Kargapazar köyü JES’e karşı: “Bilimsel gerçekler gözardı ediliyor”

Kar yağışına rağmen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı eylem düzenleyen Kargapazar Ekoloji Platformu, “Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” dedi.

Bingöl’ün (Çewlig) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazar (Qerxebazar) köyü halkı, Jeotermal Enerji Santrali (JES) projelerine karşı bir eylem düzenledi.

Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova ilçesinde de bir JES projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıkmıştı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan bir alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili. Bu projenin Kargapazar dahil Karlıova’daki 6 köyü kapsadığı biliniyor.

Mezopotamya Ajansı’na (MA) göre, kar yağışına rağmen, halk protestolarını gerçekleştirdi.

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği önünde yapılan eylemde “Jeotermale Geçit Yok” yazılı bir pankart taşındı.

Kargapazar Ekoloji Platformu üyesi Mehmet Ali Harmancı; proje kapsamında yaşam alanlarına, tarım ve hayvancılık yapılan meraların olumsuz etkileneceğini aktardı. Harmancı, bu projenin doğrudan yayılmacı ve emperyalist politikalarla ve kurumlarla ilişkin olduğunu belirterek doğal kaynakların bu politikalar sebebiyle hedeflendiğini anlattı.

Deprem riski binlerce yaşamı tehdit ediyor

Harmancı’nın ardından basın açıklamasını okuyan Kargapazar Ekoloji Derneği üyesi Kasım Demiralp, JES projesinin bilimsel gerçekleri gözardı ederek yapıldığını belirtti:

“Yaşadığımız coğrafya, aktif fay hatlarının bulunduğu, deprem riski yüksek bir bölgedir. Bu hassas yapıya rağmen onlarca jeotermal kuyunun açılmak istenmesi, sadece doğayı değil, insan hayatını da ciddi şekilde tehlikeye atmaktadır. Bilimsel gerçekler göz ardı edilerek yürütülen bu projeler, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir.”

Demiralp, ayrıca fay hatları üzerinde gerçekleştirilecek sondaj ve enjeksiyon işlemlerinin deprem riski taşıdığına ve binlerce insanın yaşam alanını tehdit ettiğine değindi.

“Sağlıklı yaşama hakkımız hiçbir çıkar uğruna yok sayılamaz”

Açıklamada bu duruma ek olarak JES projesinin yeraltı su kaynaklarını kirleteceği, tarım alanlarını verimsizleştireceği, hayvancılığı ve ekosistemi olumsuz etkileyeceğine vurgu yapıldı.

Anayasa’nın 56. maddesindeki “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” kısmı vurgulayan Demiralp, bu hakkın hiçbir proje, hiçbir şirket ve hiçbir çıkar uğruna yok sayılamayacağını ifade etti.

Demiralp sözlerini “Kargapazar ve çevresinde planlanan jeotermal projeler derhal durdurulmalıdır. Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” diyerek sonlandırdı.

Hayvan deneyleri: Zorunluluk mu, sömürü mü?

Hayvan deneylerinin bir gereklilik mi yoksa sistematik bir sömürü mü olduğunu akademisyen ve aktivistlerle konuştuk. Tartışmanın odağında ise hayvanların “feda edilebilir” kabul edilmesi var.

Hayvan deneyleri, hayvan hakları ve etiği bakımından en tartışmalı alanlardan biri. Bir yandan bilimsel gelişmelerin parçası olarak yürütülen deneylerde hayvanlar kullanılırken, diğer yandan hayvan haklarını merkeze alan alternatif yöntemler ise tartışılmaya devam ediyor. Bu tartışmanın merkezinde bilimsel süreçlerin hangi etik yaklaşıma dayandığı ve bilimsel süreçlerin nasıl işlediği soruları yatıyor.

Konuya ilişkin görüşüne başvurduğumuz Gebze Teknik Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uygar Halis Tazebay, hayvan deneylerinin etik kurullardaki süreçlerine ve alternatif metotların ne olduğuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Etik kurul süreci nasıl işliyor?

Hayvan deneylerinin 13. yüzyıldan beri ele alınan bir çelişki ve tartışma barındırdığını ifade eden Tazebay, hayvan deneylerini bilimsel zorunluluk ile etik kaygı arasında verilen bir “taviz” olarak değerlendiriyor. Hayvan deneyleri konusunda bilim insanlarının da bu ikilemde kaldığını söyleyen Tazebay,

“Etik kurulların temel yaklaşımı, hayvan kullanımını doğrudan kabul etmek değil; öncelikle bunun zorunlu olup olmadığını sorgulamak” dedi. Deney başvurularında yalnızca araştırmanın amacının değil, alternatif yöntemlerin olup olmadığının ve kullanılacak hayvan sayısının da detaylı biçimde incelendiğini aktaran Tazebay, “Kaç tane hayvan kullanılacak? Neden o sayı belirlendi? Hayvan kullanılmadan bu iş olmuyor mu? Bunlar sorgulanıyor” dedi.

Türkiye’de hayvan deneyleri etik kurullarının resmi süreci, 2004 yılında çıkan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve 2006 yılında yayınlanan yönetmeliklerle başladı. 2014 tarihindeki yönetmelik ile de Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu (HADMEK) ve Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurullar (HADYEK) yapıları kurulmaya başlandı.

Şirketlerdeki ana odak: Maliyet

Tazebay, şirketlerin hayvan deneylerinden alternatif yöntemlere yönelmeye çabaladığını fakat bunun altında hayvan deneylerinin maliyetli olması gibi kâr ve kapitalist odaklı bir yaklaşım yattığını söyledi. Tazebay, “İlaç şirketleri bir an önce ilacı piyasaya sürmek ister. Bir keşfi ne kadar erken piyasaya çıkartabilirseniz o kadar erken para kazanmaya başlıyorsunuz.” dedi.

Alternatif yöntemler neden sınırlı?

Tazebay, alternatiflerin ne olduğuna dair bilimsel ve teknik detayları da aktardı:

“Hayvan deneylerine alternatif olabilen yaklaşımlardan ilki yapay zeka ve hesaplamalı biyolojiyi kullanarak hayvanları devre dışı bırakmak. Mesela toksikoloji çalışmaları tamamen yapay zeka temelli. İkinci bir yaklaşım da hayvanı mimik edecek yani benzerini oluşturacak şekilde in vitro (laboratuvar ortamında) sistemlere geçmek” dedi.

Alternatif yöntemlerin sınırlayıcı tarafına dikkat çeken Tazebay, “Yapay zeka ve hesaplamalı biyoloji aslında bizim bildiklerimiz temelinde bize sonuç veriyor ama biz hücre ile ilgili her şeyi daha bilmiyoruz. Dolayısıyla biz her şeyi biliyormuşuz gibi bir model oluşturduğumuz zaman oluşturduğumuz model bize tam yanıt vermiyor” diye konuştu. Tazebay, bu nedenle hayvan deneylerinin tamamen ortadan kaldırılmasının mevcut bilimsel bilgi düzeyiyle mümkün olmadığı görüşünü dile getiriyor.

Buna göre, mevcut etik yaklaşım, hayvan kullanımını tamamen reddetmek yerine bu kullanımın nasıl sınırlandırılacağı üzerine.

“Temel sorun hayvanların feda edilebilir kabul edilmesi”

Ancak hayvan hakları savunucularına göre, bu durum yalnızca teknik ve bilimsel değil. Vegan ve ekofeminist bir aktivist olan Özge Özgüner, konuya ilişkin değerlendirmelerinde hayvan yaşamını da merkeze alan bir perspektif sundu.

Hayvan deneylerinin en görünür ve sistematik sömürü biçimlerinden birisi olduğunu belirterek sözlerine başlayan Özgüner, “Hayvan hakları perspektifinden baktığımızda hayvan deneylerindeki temel sorun, hakların tanınması ve ‘acı çekme’ meselesinin ötesinde, hayvanların yaşamlarının insan çıkarları için meşru biçimde feda edilebilir kabul edilmesi. Yani hayvan yaşamı ile insan yaşamının değeri sürekli olarak karşı karşıya getirilerek hayvan sömürüsü meşru kılınıyor.” dedi.

“Şirketler için etik değil, güç ilişkileri belirleyici”

Şirketlerin hayvan deneylerinin etik kısmıyla hiç ilgilenmediğini aktaran Özgüner, “Şirketler, hayvan deneylerini satış yapabilmek için regülasyonlara uyum sağlama ve risk yönetimi açısından teknik bir konu olarak ele alıyorlar. Yani birçok şirket için ‘yapmak zorunda mıyım, değil miyim?’ sorusunun cevabı belirleyici oluyor.” dedi. Günümüzde şirketletin hayvan deneylerine alternatif metotlara yöneliminin her geçen gün arttığını söyleyen Özgüner, bunun nedeninin şirketlerin OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) rehberlerine uyum sağlamak ve uluslararası standartları karşılamak zorunda olduklarını ifade etti. “Bu olumlu gözüken dönüşümün ardında bilimsel etik değil, bilimsel verimlilik hesapları var.” dedi.

Özgüner, hayvan deneylerinin “bilimsel zorunluluk” olarak sunulmasının bilimsel ve ekonomik altyapının yönlendirdiği güç ilişkileriyle ilgili olduğunu anlattı.

“Alternatif yöntemler (in vitro modeller, organoidler, bilgisayar simülasyonları) yeterince desteklenirse ve yaygınlaştırılırsa, birçok deney hayvan kullanımı olmadan yapılabilir.”

Etik kurullar hayvan kullanımını düzenlemeye odaklanıyor

Araştırmalarda kullanılan hayvan modellerinin insanlar üzerinde güvenilir sonuç verme oranının oldukça düşük olduğunu hatırlatan Özgüner, “Hayvanlar üzerinde ne kadar test yapılmış olursa olsun, sonuçta bu yöntemlerin ilk gerçek uygulaması yine insanlar üzerinde gerçekleşiyor. Bu durum, hayvan kullanılan deneylerin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor” dedi. Hayvan haklarının bilimsel etik düzeyde tanınmadığını belirten Özgüner’e göre HADMEK gibi etik kurullar, hayvan kullanımını ortadan kaldırmak yerine düzenlemeyle yetiniyor.

Türkiye’de hayvan deneylerinin büyük ölçüde Avrupa Birliği (AB) mevzuatına uyum çerçevesinde düzenlendiğini söyleyen Özgüner, “Etik kurullar yasal düzlemde deneylerin nasıl yapılacağını düzenliyor. Kozmetik ürünlerde AB uyum mevzuatları gereği hayvan deneyleri yasaklanmış olsa da, ilaç geliştirme ve akademik araştırmalar alanında hayvan sömürüsü devam ediyor” dedi.

Türkiye’de hayvan deneylerini sonlandırmaya yönelik açıklanmış bir takvim veya uzun vadeli bir ulusal strateji olmadığını belirten Özgüner, “Mevcut sınırlamalar uluslararası ticaret standartlarının etkisiyle ortaya çıkıyor. Oysaki, hayvanların bilimsel üretim süreçlerinde yaşam hakkının hiçe sayılmasına ve araçsallaştırılmasına izin veren düşünce biçimi ile bilimsel bir ilerleme sağlanamayacağı çok açık” diye konuştu.

“Kurumsal politikaları dönüştürmeli, alternatifleri desteklemeliyiz“

Özgüner, hayvan deneylerinin tamamen yasaklandığı bir dünyanın mümkün olduğunu söyledi. Dünyada bu deneylerin sonlandırılmasına hayvan hakları açısından yaklaşılmıyor olsa da, geliştirilen alternatiflerin ve hayvanları sömürmeyen yöntemlerin işe yaradığını kanıtlar nitelikte olduğunu aktaran Özgüner, bu yöntemlerin yeterince desteklenmesi halinde hayvan kullanımının büyük ölçüde azaltılabileceğini belirtti.

Özgüner sözlerine şöyle devam etti: “Bunun için de öğrencilerin, bilimsel araştırmacıların, etik kurulların hayvan haklarını tanıyan bir perspektiften eğitim alması sağlanmalı. Mücadele hattı, araştırmalarda hayvan kullanımını reddeden, alternatifleri destekleyen ve kurumsal politikaları dönüştürmeye odaklanan hak temelli bir strateji ile kurulabilir.”

Varto ve Karlıova’da doğal yaşam JES ile tahrip olacak

Amerika merkezli Ignis şirketinin Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapacajı JES projeleri, insan hayatının yanı sıra, doğal hayatı ve diğer canlıların hayatını da derinden etkileyecek.

Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapılacak olan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. ABD merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyorlar.

JES’lerin yapılması durumunda yok olacak olan doğal hayat alanları:

Qasiman / Varto

Arpîran Köyü(Serpmekaya) / Karlıova

Karlıova

Kargapazarı Köyü / Karlıova

Badan Köyü / Varto

Kargapazarı Köyü

Onpınar / Varto

Kargapazarı Köyü Yaylaları

Kargapazarı ve Sakaören Köyleri ovası

Onpınar Köyü / Varto

Goşkar Köyü / Varto

Qasiman / Varto

Kargapazarı-Karlıova

Zengene / Varto

Foto: Varto Ekoloji Platformu’ndan Alev Yılmaz, fotoğrafları Niha+ için gönderdi.

COP31’e karşı alternatif bir irade: Halkların İklim Zirvesi

Halkların İklim Meclisi, Türkiye’de yapılacak olan COP31’e alternatif bir buluşma olarak örgütleniyor. Meclis, “COP’lar dünyayı koruyacak bir çözüm üretmiyor” diyor.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (UNFCCC), tarafından 1992’de kabul edilen ve iklim değişikliğiyle mücadeleyi amaçlayan uluslararası anlaşmaya taraf olan ülkeler, her yıl Taraflar Konferansı (COP) adı verilen zirvelerde bir araya geliyor. İklim finansmanlığı, sera gazı emisyon politikaları, enerji dönüşümü gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantıların 31’incisi bu sene 9 Kasım 2026-20 Kasım 2026 tarihlerinde Türkiye’nin Antalya ilinde yapılacak.

İklim diplomasisinin en kritik anlaşmalarından biri 2015 yılındaki COP21 sırasında yapılan ve 200 ülkenin imzaladığı Paris Anlaşması. Bu anlaşmanın temel hedefi, küresel sıcaklık artışını 2050 yılına kadar 1,5 santigrat derecenin altında tutmak ve ülkelerin kendi emisyon azaltım planlarını düzenli olarak güncellemesi.

Ancak bilimsel raporlar, ülkelerin mevcut uygulamalarının bu hedeflere ulaşmak için yetersiz kaldığını ve yapılan projelerin sürekli sera gazı emisyonlarını ve küresel ısınmayı arttırdığını gösteriyor. Bu nedenle COP toplantıları giderek halk ve ekolojistler tarafından daha sert politik eleştirilere maruz kalıyor.

COP30 geçen sene (2025) Brezilya, Belém’de düzenlenmişti. Zirve öncesinde, konferans trafiğini azaltma gerekçesiyle Amazon yağmur ormanlarının bir bölümünün kesilerek otoyol yapılması büyük tepki çekmiş ve çevre örgütleri tarafından iklim zirvesinin amacıyla çeliştiği yönünde eleştirilmişti.

Bu sene (2026) yapılacak COP31 ise Avusturalya veya Türkiye arasından bir ülkede yapılacaktı. Avusturalya’nın talebi geri çekmesiyle COP31’e Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı netleşti. Avusturalya konferansta başmüzakereci olacak.

9 Kasım 2026 – 20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek olan COP31’den beklenenler ise, iklim krizini yaşayan ülkelerin desteklenmesi, fosil yakıtların kullanımının azaltılması ve yenilenebilir enerji kaynakları için yatırım yapılması. Fakat ekolojistler ve iklim aktivistleri, iklim konferanslarının doğaya ve iklime fayda sağlama amacı gütmediğini söylüyor.

Halkların İklim Meclisi kuruldu

Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması netleşince Ekoloji Birliği, İklim Adaleti Koalisyonu ve Türkiye Çevre Platformu geçtiğimiz 29 Kasım’da bir açıklama yayımlamıştı. Türkiye’nin COP sürecine ev sahipliği yapma girişiminin, çözüm üretmeyen iklim politikalarını meşrulaştırma riski taşıdığı ifade edilen açıklamada, iklim kriziyle gerçek bir mücadelenin ancak uluslararası halkların dayanışmasıyla mümkün olabileceği vurgulandı.

Bu çağrının ardından 16 Aralık’ta Ankara’da bir ön hazırlık toplantısı gerçekleştirildi. Sürecin devamında emek örgütlerine, demokrasi örgütlerine, kadın ve LGBTİ+ örgütlerine, hayvan hakları savunucularına, iklim aktivistlerine, sanatçılar ve akademisyenlere çağrı yapıldı. Böylelikle 20 Şubat’ta Halkların İklim Meclisi kurulduğunu duyurdu. COP31 ile eş zamanlı düzenlenecek Halkların İklim Zirvesi, 15-18 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleşecek.

“Belém’deki deneyimi Türkiye’ye taşımak istiyoruz“

Halkların İklim Meclisi gönüllüsü Çiğdem Özbaş, sürece ilişkin yaptığı değerlendirmede, birçok ülkede COP’lara paralel olarak alternatif halk zirvelerinin düzenlendiğini hatırlatarak şunları söyledi:

“Geçen yıl halkların zirvesi buluşması vardı Belém’de, ona katıldık. Belém’deki buluşmada hem Amazon ormanlarına yönelik saldırılar ifşa edildi hem de halkların kendi yaşam alanlarını savunma hakkı desteklendi. Bu deneyimi Türkiye’ye taşımak istiyoruz. Bu sebeple; Türkiye’de COP31 toplantısı olacağı netleşince Türkiye’deki çevre örgütleri, İklim Adaleti Koalisyonu, Ekoloji birliği ve TÜRÇEP olarak Halkların İklim Zirvesi’ni Antalya’da gerçekleştirmek üzere bir çağrı yaptık.”

“Ekolojik yıkıma karşı birleşik mücadele“

Özbaş; 17 Ocak 2026’da İstanbul’da düzenlenen “Halkların İklim Zirvesi” toplantısına sadece ekoloji hareketini değil, toplumsal muhalefet temsilcilerini, kadın ile gençlik hareketlerini, LGBTİ+’ları ve halkları kapsayacak bir çağrı yaptıklarını ifade etti. Özbaş, mücadeleyi toplumsal bir boyuta ulaştırmanın bu zirvenin amaçlarından birisi olduğunu belirterek,

“Türkiye’de ekolojik saldırılara karşı direnen yerel halkların mücadelesini Antalya’ya taşımak ve ekolojik yıkıma karşı kampanya yürütmek istiyoruz. Doğrudan etkilenen insanların kendi deneyimlerini anlatacağı, uluslararası ve yerel delegasyonların buluşacağı bir alan kurmayı hedefliyoruz” dedi.

“COP’lar çözüm üretmiyor”

COP31’deki zirveye 80 bin kişinin katılmasının beklendiğini söyleyen Özbaş, katılacak kişilerin yalnızca yüzde birlik bir kesimi temsil ettiğini vurguladı. Özbaş, COP zirvelerine ilişkin eleştirileri ve Halkların İklim Meclisi’nin hedeflediği hattı ise şöyle ifade etti:

“Bizim asıl yapmak istediğimiz yeşile boyanmış kapitalizmin sorunlarını çözmekten ziyade uluslararası düzeyde bir iradeyi açığa çıkartmak, o iradenin varlığını göstermek. Egemenlerin bizi kendi gündemleriyle oyalamaya çalıştıkları bir ajandaya mahkum olmadığımızı gösterecek bir buluşma inşa etmeye çalışıyoruz. Bunu da ancak bir hareket inşa ederek yapabileceğimiz görüyoruz.”

İklim krizinin mevcut üretim ve tüketim modeliyle doğrudan bağlantılı olduğunu belirten Özbaş, COP’ların çözüm üretmediğini söyleyerek,

“Bilimsel olarak gezegenin ciddi bir tehdit altında olduğu ortada. Ancak devletler sıcaklığı 1,5 derecede tutma iddiasını bile hayata geçiremiyor. Bunun yerine COP’lar, sermayenin ittirdiği bir silahlanma ekonomisinin parçası oldu. Bu zirveler, halklarımızı ve dünyamızı koruyacak bir çözüme sahip değil. COP30’un gündeminde Amazon’un korunmasına yönelik finansman ihtiyacı koyulmuştu. Ama Amazon ormanlarının metalaştırılmasından bağımsız bir finansman tartışması değildi” diye konuştu.

14 Kasım’a kadar toplantı ve etkinlikler

7-8 Temmuz’da yapılacak NATO zirvesi için de barış buluşmaları düzenleyeceklerini belirten Özbaş, zirveye kadar birçok etkinlik ve kampanya yapacaklarını açıkladı.

“14-18 Kasım tarihlerinde buluşuncaya kadar bir dizi tematik toplantılar, kampanyalar, yerel düzeyde iklim meclisleri inşa ederek bu buluşmaları güçlendirmek istiyoruz. Şu an da bütün yerellerdeki kurum ve bireyleri bilgilendirmek üzere çeşitli toplantılar yapıyoruz.” diye konuyan Özbaş, 14 Kasım’da bir festivalle başlayacaklarını ve 15’inde ise küresel eylem birliği yapılacağını duyurdu.

Özbaş, yapacaklarını eylem ve etkinliklerinin programını ise şöyle açıkladı: “15’inde dünyanın her yerinde mücadelede verenleri sokağa davet ettiğimiz, Antalya’da da büyük eylem yaptığımız bir gün olacak. 16, 17, 18’inde de uluslararası düzeyde bir program düzenleyeceğiz. Bu süreçte panellerle, forumlarla, atölyelerle çok sayıda toplantıyı yapılandırdığımız üç günlük zirve programı inşa edeceğiz.”

“Savaş gündemi önceliğimiz“

İran’da süren savaşı örnek vererek savaşların sürdüğü bir zamanda buluşacaklarını ifade eden Özbaş,

“Uluslararası düzeyde 3. paylaşım savaşının içindeyiz. Nükleer savaş tehditinin tam ortasındayız. O yüzden nükleer ve savaş politikalarının gezegendeki iklim krizini nasıl arttırdığına yönelik bir gündem önceliğimiz olacak. Pasifik ülkeleriyle de buluşacağız. Akdeniz ülkeleri etrafındaki gaz aramaları, denizaltı petrol arayışlarının getirdiği ciddi bir çatışma ortamı var. Akdeniz ülkeleri arasındaki o işbirliğini güçlendirmeyi hedefliyoruz” diye konuştu.

“İklim karşıtı politikalara teslim olmayacağız“

Özbaş, bütün dünyada ve Türkiye’de yükselen iklim karşıtı politikalara dikkat çekerek bu politikalara teslim olmayacaklarını vurgulayarak,

“Paris Antlaşması’ndan sonra kömürden çıkmayı reddeden, mülksüzleşmeyle bütün zeytinliklerimize, tarım alanlarımıza saldıran yeni yasalar çıkmış durumda. Şu anda Akbelen mücadelesini yürüten köylülerden birisi olan Esra’nın tutuklanmış olması dahil bütün direnen hareketlere yönelik bir göz dağı verme, tutuklama, şiddetle sahnenin dışına atma gibi bir niyet var. Ama buna teslim olmayacağız. Türkiye’de de böylesine bir toplumsal hareket olduğunu bütün dünyaya gösterebilecek bir muhalefet odağı olduğumuzu da göstermiş olacağız” dedi.

Özbaş, barış ve demokrasinin mümkün olabilmesi için her türlü desteğe ihtiyaçları olduğunu belirtti.

“Dünya halklarının geleceği için ortak mücadele”

Halkların İklim Meclisi’nin 20 Şubat’ta kuruluşunu ilan ettiği duyuru şu şekilde:

EKOLOJİK YIKIMA KARŞI YAŞAM İÇİN HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ

Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen COP (Conference of Parties – Taraflar Konferansı) süreçleri, küresel iklim krizine gerçek çözümler üretmek yerine çoğu zaman devletler ve şirketler arasında pazarlık alanlarına dönüşüyor. Fosil yakıtlardan çıkış için bağlayıcı kararların ortaya konulamaması, iklim felaketinin giderek ağırlaşan yükünü halkların omzuna bırakıyor.

Yangınlar, seller ve kuraklık artık gündelik hayatımızın parçası. Gıda fiyatları artıyor, su kaynakları azalıyor. Kentler ve tarım alanları betonlaşma baskısı altında kalırken kırsal alanlar parçalanıyor. Ormanlar ve biyolojik çeşitlilik hızla yok oluyor. Gelecek, giderek daha güvensiz, belirsiz ve eşitsiz bir hal alıyor. COP31’in bu yıl Türkiye ve Avustralya ortaklığında Antalya’da düzenlenmesi, iklim krizini derinleştiren politikaların yaşadığımız coğrafyada yeniden ele alınması ihtiyacını doğuruyor.

Bu gidişatın seyircisi olmayı reddeden ve yaşamı savunan özneler, COP31 ile eşzamanlı olarak aynı kentte Halkların İklim Zirvesi’nde buluşuyor. Resmi zirvelerde sesi bastırılan, geleceğin yalnızca piyasa hesaplarına bırakılmasına razı olmayan, suyun ve havanın geleceği için mücadele veren, iklim adaletini eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak görenler, bu alternatif zirvede kendi sözünü kuruyor.

Ekolojik felaket yazgı değil, siyasal tercihlerin sonucu

Küresel sıcaklık artışı geri dönüşü zor eşiklere dayanmış durumda. Aşırı hava olayları olağanlaşıyor, türler hızla yok oluyor, ekosistemler kırılganlaşıyor. Gıda, su ve barınma güvencesi zayıflarken eşitsizlikler derinleşiyor.

Bu yeni tarihsel eşik; fosil yakıt temelli üretim ve tüketim modeli, endüstriyel tarımın yayılması ve sınırsız büyüme ideolojisi tarafından şekillendiriliyor. Atmosferin sınırları bilinmesine rağmen emisyonların artması, bilimsel uyarıların göz ardı edilmesi ve şirket çıkarlarının kamusal yararın önüne geçirilmesi yaşanan yıkımın doğal bir yazgı değil siyasal tercihlerin sonucu olduğunu açıkça gösteriyor.

Eşitsizlik rejimine karşı iklim adaleti

Ekolojik felaket, yalnızca çevresel bir sorun olmanın ötesinde, en az sorumluluğu olanlara en ağır bedeli ödeterek eşitsizlikleri büyüten bir sistem krizi anlamına geliyor. Tarihsel olarak en fazla kirleten küresel kuzeyin yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkım nedeniyle taşıdığı iklim borcu, iklim mücadelesinin temel başlıklarından birini oluşturuyor. İnsan dışı tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte emekçiler, kent yoksulları, köylüler, kırsal topluluklar, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, sağlık açısından kırılgan gruplar ve yerinden edilen halklar bu eşitsizlikten orantısız biçimde etkilenirken artan gıda fiyatları, temiz suya erişimdeki kısıtlar, büyüyen sağlık riskleri ve yaşam alanlarının kaybıyla karşı karşıya kalıyor.

İklim adaleti, eşitlik için verilen kolektif bir mücadele ve ancak gezegeni varoluşsal bir yıkımın eşiğine sürükleyen sistemin köklü biçimde dönüştürülmesiyle mümkün. Bu dönüşümün temelinde fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkış, enerji demokrasisi ve kamusal varlıkların korunması yatıyor. Gıda egemenliği, agroekoloji ve ekosistemlerin onarımı acil öncelikleri oluşturuyor.

Nükleer enerji çözüm teşkil etmiyor; yüksek riskli enerji yatırımları ve savaş ekonomisi, güvenlik üretmezken kırılganlığı derinleştiriyor. Savaşlar yalnızca insan yaşamını değil toprağı, suyu ve havayı hedef alıyor. Bombardımanlar, askeri yığınaklar, yakılan alanlar ve tahrip edilen altyapılar, ekosistemleri onarılamaz biçimde parçalayarak iklim felaketini derinleştiriyor. İklim adaleti mücadelesi, militarizme karşı barışı da savunmayı gerektiriyor.

Dünya halklarının ortak geleceği için demokratik mücadele

Halkların İklim Zirvesi, yaşamı piyasa araçlarına indirgeyen anlayışa karşı kamusal sorumluluğu, toplumsal denetimi ve demokratik katılımı savunuyor. Adalet, tarihsel emisyon sorumlulukları ile iklim krizinden en fazla etkilenen toplumlar arasındaki eşitsizliklerin giderilmesini gerektiriyor.

İklim adaleti yalnızca emisyon hedeflerini değil emeğin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarını, kayıp ve zararların telafisini ve kuşaklar arası adaleti de kapsıyor. Eko-toplumcu bir yaklaşımın geliştirilmesi önceliklendiriliyor.

Hakların İklim Zirvesi, iklim adaletsizliğinin tüm mağdurlarını uluslararası ölçekte bir araya getirme çabasıyla tüm Türkiye’den toplumsal mücadele alanlarındaki örgütlenmelerle bir araya geliyor. Kasımda Antalya’da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi için hazırlıklar sürerken, oluşturulan tematik kozalar ve çalışma grupları dünya halklarının ortak sözünü kurmak ve yaygınlaştırmak için çalışıyor.

İklim felaketi çağında tarafsız olunamaz

Yıkımın sürekliliğini sağlayan politikaların yanında durmakla yaşamdan yana bir dönüşüm iradesi büyütmek arasında seçim yapılması bu ölçüde zaruriyken COP31, fosil yakıtlardan çıkış konusunda güçlü bir irade ortaya koymadan iş insanları ile devlet temsilcilerinin yeni yatırım ve büyüme anlaşmalarının müzakere ettiği bir platforma dönüşme riski taşıyor. Bu tabloda Halkların İklim Zirvesi, yaşamdan yana konumlanıyor. Bu taraf, bir zirve organizasyonunun sınırlarını aşarak halklar arasında kalıcı adalet, dayanışma ve ortak bir gelecek hattını kurma iradesi ortaya koyuyor.

16 Aralık 2025’te üç ekoloji çatı örgütünün ortaya koyduğu bu irade 17 Ocak 2026’da yerel direnişler, emek ve meslek örgütleri, sendikalar, kadın, hayvan hakları, LGBTQI+ örgütleri, gençlik hareketleri, bilim insanları ve sanatçıların katılımıyla büyüdü.

Bu ortak mücadele hattını genişletmek için; ekolojik yıkıma karşı sözünü ve emeğini ortaya koymak isteyen herkesi, Halkların İklim Zirvesi Meclisi etrafında buluşmaya ve 14-18 Kasım’da yapılacak Halkların İklim Zirvesi’nde, COP süreçlerinde sesi duyulmayanların kendi sözlerini kurabilmesi için kolektif iradeyi birlikte büyütmeye davet ediyoruz.

Halkların İklim Zirvesi Meclisi

20 Şubat 2026

JES projesi Karlıova’yı da kuşatıyor: Deprem riski çok büyük

Kanîreş Ekoloji Platformu üyesi Kasım Demiralp: “Bizler köylerimizi, ovalarımızı, dağlarımız hep koruyup kollayacağız.“

Varto ve Karlıova’daki Ignis şirketinin çalışma yürüteceği alan gösteriliyor.

Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçesinde de bir Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıktı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili.

Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi

2023’te Yedisu’da şubesini açan ve Karlıova (Kanîreş) – Varto bölgesinde faaliyet gösteren Amerikalı Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi; Bingöl Karlıova’ya bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde arama ruhsatı elde etmiştir.

2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent'te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto'nun yaklaşık 3'te 1'ini kaplayacak.

Projenin 6 köyü kapsayacak şekilde yapılacağı duyurulduktan sonra, bölge halkı Karlıova Ekoloji Platformunu kurdu. Platform, bölgedeki doğa talanına ve JES projelerine karşı mücadele etmek amacıyla faaliyetlerini sürdürüyor.

Karlıova bölgesini de kapsayan JES projesine dair konuşan Kanîreş Ekoloji Platformu üyesi Kasım Demiralp, Niha+‘a konuştu.

Demiralp, Kanîreş Ekoloji Platformu’nun asıl kurulma amacının bölgedeki doğayı ve yaşam alanlarını korumak, Karlıova halkını ve köylülerini bir araya getirip doğru bilgilendirmek ve bilinçlendirmek olduğunu belirtti:

“Ayrıca yaşamlarımıza kast edenlere karşı birlikte mücadele etme ve karar alma kültürünü geliştirme hedefi de taşıyoruz. Hukuki alanda yapılması gereken adımları atmak, ekolojiyi ve canlıların yaşam alanlarını koruma deneyimine sahip avukatlarla yasal süreci başlatmak aynı zamanda da halkın birlikteliğini ve dayanışmayı geliştirme yönünde mücadele yürütmek; doğal yaşam alanlarımıza yatırım amaçlı yapılan faaliyetlere karşı önceliğimiz olmakta.”

“Licik’teki mücadele deneyimlerinden yararlanıyoruz”

Geçen sene Karlıova’nın Kaynarpınar (Licik) köyündeki derelere ve doğaya yönelik yapılmak istenen projeleri ve köylülerin mücadele verdiğini belirten Demiralp, Kanîreş Ekoloji Platformu’nun bu deneyimlerden faydalanacağını belirtti.

Daha önce Karlıova’da ekolojiyi ve doğal yaşam alanlarını koruma ile ilgili herhangi bir çalışmanın yürütülmediğini ve bu sebeple halkın konu hakkında yeterince fikir sahibi olmadığını ve buna karşı örgütlü olmadığını söyleyen Demiralp, insanlara yaşanacak şeylerden bahsetmenin önemli olduğunu dile getirdi.

Bölgede deprem riski büyük

Projedeki en önemli noktanın deprem ve sonrasında yaratacağı fiziki ve psikolojik yıkım olduğunu anlatan Demiralp, Karlıova’nın üzerinde olduğu fay hattından bahsetti:

“Türkiye’de yer bilimci insanların hep üstünde durdukları aktif faylardan birisi de Kuzey Anadolu Fayı (KAF) diye bilinen Yedisu fay hattıdır. Karlıova konumu ile Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayının (DAF) kesişme noktasında yer almaktadır. Uzmanlara göre aktif fayların üstünde ve etrafında jeotermal kuyuların açılması ve yer altından çıkarılan sıcak suyun işletilip tekrar suyun yer altına basınçlı bir şekilde aktarılması (reenjeksiyon) depremi tetikleme riskini barındırıyor. Yedisu, Karlıova ve Varto’nun bütün köyleri ekolojik katliamın yanında ciddi derecede deprem faktörünün yaratacağı yıkımla da karşı karşıya. Bütün bu bilimsel olgulara rağmen hâlâ burada yaşayan halkın can ve yaşam hakkına kast eden çalışmalar bu şirket tarafından yürütülmektedir. Bizler doğamızı, ormanlarımızı, su pınarlarımızı, derelerimizi ve yaşamlarımızı sonuna kadar savunup bu doğrultuda mücadelemizi sürdüreceğiz.”

TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nın “Türkiye’de Jeotermal Enerji” adlı dosyasına göre, jeotermal enerji üretiminde yeraltına su enjeksiyonu yapılması gibi yüksek basınçlı işlemlerin küçük çaplı sismik aktiviteleri tetikleyebilir.

“Köylerimizi, dağlarımızı koruyacağız”

Demiralp, bu projeye karşı mücadele edeceklerini ve direnişlerine destek olan herkese teşekkür etti:

“Bu bölgenin insanları olarak bizler burada hep vardık ve doğamızla, ormanlarımızla, su pınarlamızla, derelerimizle, meralarımızla ve hayvanlarımızla hep var olmaya da devam edeceğiz. Bizler köylerimizi, ovalarımızı, dağlarımız hep koruyup kollayacağız. Mücadelemizi verirken sesimize ses olan değerli basın emekçilerine, bizlere destek veren bütün STK’lere ve kamuoyuna şükranlarımızı sunuyoruz.”

“Toprağımızı korumak, onurumuzu korumaktır!”

Öte yandan Varto’dan başlayarak Yedisu’ya kadar uzanan Ignis H2 Energy Inc. şirketinin doğa talanına karşı, Varto ve Karlıova halkı eylemlerini birleştireceklerini duyurdu.

Varto Ekoloji Platformu ile Kanîrêş Ekoloji Platformu, siyasi yetkililere ve bütün kamuoyuna ekolojik talana karşı ortak bir acil çağrı metni hazırladı. Acil çağrı metni şu şekilde:

BİNGÖL VE MUŞ HALKINA, VEKİLLERİNE VE TÜM KAMUOYUNA ACİL ÇAĞRI

Bingöl Karlıova’dan Muş Varto’ya, Yedisu hattına kadar uzanan bu kadim coğrafya, bugün kapalı kapılar ardında hazırlanan kirli pazarlıkların ve rant projelerinin hedefindedir. Alınan ruhsatlar ve hazırlanan sahte raporlar, sadece toprağımızı değil; insanımızın yaşam hakkını, geleceğini ve doğasını sermayeye peşkeş çekmektedir. Oynanan oyunun farkındayız!

Karlıova ve Varto üzerinde yürütülen bu “enerji” ve “maden” projeleri, bölge halkını yerinden etme ve meralarımızı insansızlaştırma operasyonudur. Yüzyıllardır bu topraklarda farklı kökenlerden gelse de kardeşçe, omuz omuza yaşayan halkımızın birliği; bu rant oyunlarını bozacak en büyük güçtür.

Vekillerimize ve Siyasi İl Başkanlarına Çağrımızdır:

Meclis kürsüsünden bu talanı haykırın! Tarım ve Enerji Bakanlıklarına verilen önergelerle bu hukuksuz süreci durdurun. Bingöl ve Muş’un kadınları, gençleri ve tüm STK’ları; bu mesele bir parti meselesi değil, bir hayat memat meselesidir.

Ranta Geçit Vermeyeceğiz!

Doğamızı sermayeye kurban eden her imza, çocuklarımızın geleceğinden çalınmıştır. Karlıova’dan Varto’ya kurulan bu direnç hattı; ranta, talana ve doğa katliamına karşı sarsılmaz bir kale olarak duracaktır. Toprağımızı korumak, onurumuzu korumaktır!

Proje bölge halkı için bir ölüm fermanı

DEM Parti Bingöl Milletvekili Ömer Faruk Hülakü, 27 Mart’ta Meclis’te yapmış olduğu basın toplantısında, JES projelerine son verilmesi gerektiğini söyledi.

Hülakü, JES projelerinin Bingöl’ün Kuzey Anadolu Fay Hattı ile Doğu Anadolu Hay Hattı’nın birleştiği bir nokta üzerinde yapılacak olmasının Karlıova ve Varto halkı için bir ölüm fermanı olduğunu belirtti:

“Bingöl depremin sıfır noktasıdır. Kuzey Anadolu Fay Hattı ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın tam birleştiği yerde, Türkiye’nin en kırılgan fay hatlarının olduğu bölgede 1,000-2,000 metre sondaj yapılmasına izin veriliyor. Böyle bir proje teklifiyle nasıl halkın karşısına çıkıyorsunuz?”

Varto JES’e karşı: “Bu topraklar bize Hızır’ın emaneti”

Varto’nun Xwarik (Çallıdere) köyü sınırları içerisinde başlatılacak çalışmayla 16 köyü kapsayan alanda hayata geçirilmek istenen JES projesine karşı bölge halkı tepki gösteriyor.

Muş Valiliği İl Mera Komisyon Başkanlığı, Varto’da (Gimgim) 16 Kürt-Alevi köyünü doğrudan etkileyecek olan, “Jeotermal kaynak arama projesi kapsamında sondaj çalışması” projesine onay verdi. Projeyi Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi adında bir şirket yürütüyor. Köylüler köylerinin ekolojik yıkımla karşılaşacağı gerekçesiyle, bağlı oldukları illerin valiliklerine itiraz dilekçeleri verdiler. Ancak valilikler köylülerin dilekçelerini reddettiler.

Jeotermal enerji, yenilenebilir ve sürdürülebilir bir enerji kaynağı olmasına karşın, çevresel etkileri bakımından birçok ekolojik zarara sebep olması yüzünden eleştiriliyor. Çoğunlukla köy ve tarım arazilerin bulunduğu bölgelere kurulan santraller, kurulduğu yerlerde köy halkını köy boşaltma tehdidi ile karşı karşıya bırakıyor. Birçok ilde bölge halkı, jeotermal enerji santrallerinin (JES) yanı sıra maden ocakları ve diğer enerji projelerinin tarım ve hayvancılık faaliyetlerine, su kaynaklarına ve yaşam alanlarına zarar verdiğini söylüyor.

Varto’nun Xwarik (Çallıdere) köyü sınırları içerisinde başlatılacak çalışmayla 16 köyü kapsayan alanda hayata geçirilmek istenen JES projesine bölge halkı tepkili.

Konuyla ilgili Varto Ekoloji Platformu’ndan Alev Yılmaz ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük Niha+‘ya konuştu.

Alev Yılmaz, JES projesinin bölgedeki köyleri, su kaynaklarını, hayvanları ve inanç merkezlerini tehdit ettiğini belirterek “Varto’yu teslim etmeyeceğiz” dedi.

Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi

2023’te Yedisu’da şubesini açan ve Karlıova (Kanîreş) – Varto bölgesinde faaliyet gösteren Amerikalı Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi; Bingöl Karlıova’ya bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde arama ruhsatı elde etmiştir.

2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent'te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto'nun yaklaşık 3'te 1'ini kaplayacak.
“Kimdir bu Ignis?”

Varto’da faaliyet yürütmek isteyen Ignis adlı şirketin bölgeyi kalkındıracağı yönünde kimi açıklamalarının bulunduğu bilgisini veren Yılmaz, bu söylemlere inanmadıklarını ifade etti:

“Varto ranta verilmiş. Adını bile söylemeye hani zorlandığımız Ignis diye bir şirket. Ignis nedir? Kimdir? Nereden geliyor? Niye geliyor? Bu Ignis‘in hiç işi gücü yok, şey mi diyor? Uzakta bir Varto var, fakirdir. Ben gideyim bir kalkındırayım. Böyle bir şey olabilir mi sizce?”

Halkın istemediği hiçbir şeyin kamu yararına olmayacağını belirten Yılmaz, projeyle ilgili herhangi bir detayın halkla paylaşılmadığını söyleyerek sürecin nasıl başladığını anlattı:

“Ignis‘in buraya gelmesi zaten yeni bir şey değil ama biz yeni duyuyoruz. Problem zaten burada. Halktan hiç kimsenin haberi yok. Çok emrivaki bir durum söz konusu bizim toprakta. Bizim yaşam alanlarımız, bizim varlığımız ama bunun kararını vali veriyor, kaymakam veriyor. Mevcut olan zamandaki muhtar, arkadaşlara bile hiçbir şey anlatılmamış. Belediye ile konuşulmuş. Belediyeye çok farklı şeyler anlatıldığı iddia ediliyor.”

Projenin etkileyeceği köyler: Armutkaşı (Tanzik), Güzelkent (Tatan), Hemug (Küçüktepe), Yeşildal (Çorsan), Çallıdere (Xwarik) ve ona bağlı Dewreşêli mezrası, Kasman (Qasiman), Emera (Onpınar), Zengena (Güzeldere), Mengel (Alabalık), Kuzik (Gölyayla), Civarka (Kartaldere), Canesera (Dağcılar), Xaşxaş (Eryurdu), Uskira (Çaylar), Şorik (Tuzlu), Şeman (Taşlıyayla), Gadiza (Ozankent), Teknedüzü (Badan).

Yılmaz, şirket yetkililerinin proje hakkında yerel yöneticilerle görüşmeler yaptığını ancak gerçek planların halktan gizlendiğini öne sürdü.

“Ignis‘te görev yapan birisi var. O buradaki bürokratlarla, valiyle, kaymakamla, belediyeyle görüşüyor. Kesinlikle bir jeotermal enerji santralinden bahsedilmiyor. Biz sizin 16 tane köyünüzü, mezralarını, inanç merkezlerinizi ranta açacağız demiyorlar. Diyorlar ki sıcak bir su var, onu tespit edeceğiz. Termal oteller, termal havuzlar, seralar yapacağız. Köylülerin burada ısınma ihtiyaçları karşılanacak, diyorlar.”

“Bu sıcak suyun bizi ısıtması mümkün değil”

Yılmaz, şirketin bölge halkını ikna etmek için çeşitli vaatlerde bulunduğunu ancak bu vaatlere inanmadıklarını söyledi:

“Domatesin ana vatanı Antalya’dır, Mersin’dir. Biz kış boyunca domates yemesek ölmüyoruz. Bizi ısıtacaklarmış, kesinlikle bunu da istemiyoruz. Biz tezekle kendimizi ısıtırız. Zaten bizim burada 2,5-3 metre kar yağıyor. Onların o borulardan göndereceği sıcak suyun bizi ısıtması mümkün değil.”

“Daha önce Goşkar Baba’yı talan ettiler“

Planlanan jeotermal santral projesinin sadece santral yapma amacı taşımadığını söyleyen Alev Yılmaz, daha önce yapılan talana dikkat çekti:

“Önce bize HES’ten geldiler. Goşkar Baba’yı talan ettiler. Goşkar köylerini, dağlarımızı parçaladılar. Sularımızı hapsettiler. Şimdi de jeotermal santral kuracaklarını söylüyorlar. Süslü cümleler kuruyorlar ama biz böyle olmayacağını biliyoruz. 16 köyden ve mezralarından bahsediyoruz. Bu köylerin içerisinde inanç merkezlerimiz, kutsal yerlerimiz, her şeyimiz var. Kesinlikle 16 köy ile de sınırlı değil. Sadece jeotermaller değil başka madenler peşinde olduklarını da biliyoruz. Şu an belki de bilmediğimiz kaç tane proje var ellerinde. Bununla ilgili hiç kimse bize gerçek anlamda bilgi vermiyor.”

Deprem riskli bölge

2500 metre derinliğe sondaj yapılacağı söylendiğini aktaran Yılmaz, Varto’nun bir deprem bölgesi olduğuna ve bilim insanlarının uyarılarının dikkate alınması gerektiğine dikkat çekti. Yılmaz, deprem bölgesi olmasından dolayı da bir bilim insanının kendilerine “böyle bir şeye izin vermeyin” dediğini aktardı.

“Endemik türleri yok edecekler”

Bağdan köyünde üç sondaj kuyusu açılmasının planlandığını söyleyen Alev Yılmaz, bunun bölgedeki ekolojik dengeyi bozacağını belirtti:

“3 km yerin dibine girdiğinizde dünyanın toprağı, çamuru çıkacak. Mesela bu çamurda maddeler var. Bunlar doğaya zarar verecekler. Siz bunları ne yapacaksınız, diye sorduğumuzda diyorlar ki biz bunun ihalesini yerel yönetimlere vereceğiz. Yerel yönetim dediğiniz daha cenazemiz olduğunda bir kepçe veremiyor. Götüreceksiniz Mengel Deresi’ne koyacaksınız. Mengel Deresi’nde endemik bir tür olan kırmızı benekli alabalıklar var. Bunları yok edeceksiniz. Ekolojik dengeyi değiştireceksiniz. Burada vaşaklar, kınalı kekliklerimiz var. Özgür yaşıyorlar. Biz dokunmayız onlara. Çünkü bunların hepsi bize Hızır’ın emanetidir.”

“Bütün kadınların yanımda olmalarını istiyorum”

Varto’ya bağlı Çepanik Yaylası’nın, Gundêmîra’nın, Dadina’nın, İnalı’nın maden aramalarıyla talan edildiğini hatırlatan Yılmaz, şirketin “sizi zenginleştireceğiz” söylemlerine karşı olduğunu söyledi.

Yılmaz, Varto’nun ekolojisinin ve kültürel değerlerinin korunması gerektiğini belirterek sözlerini şöyle tamamladı:

“Yılandan çok korkuyorum. Ben her gün yılandan korkmak istiyorum. Ayıların buradan gitmesini istemiyorum. Ben bu mücadeleyi sürdürdüğüm zaman bütün kadınların benim yanımda olmalarını istiyorum. Herkesin sesimizi duymalarını istiyorum. Goşkar Baba’yı, Grêboxa’yı, Şehîdê Qawax’ı, Şehîdê Ciran’ı kesip gittiklerinde bize bir şey kalmayacak. Varto’yu teslim etmeyelim. Burası bizim köyümüz, evlerimiz. Eğer biz elimizi Varto’dan çekersek Hızır da bizi bırakır gider.”

Fotoğraf: Mezopotamya Ekoloji Hareketi

Ödük: Projeler geniş bir coğrafyayı etkileyecek

Mezopotamya Ekoloji Hareketi Eş Sözcüsü Erdoğan Ödük, Muş Ekoloji Platformu’nun kurulduğunu belirterek, bu platformun Varto Ekoloji Platformu ve Goşkar Ekoloji Derneği gibi bölgede faaliyet gösteren kuruluşların birleşiminden oluşturulduğunu söyledi.

Ödük, planlanan projelerin yalnızca Varto’yu değil geniş bir coğrafyayı etkilediğini ifade etti:

“Neticede bu sorun sadece Varto’nun sorunu değil, bölgesel bir problem. Varto’dan başlayıp Karlıova’ya, Bingöl Yedisu’ya kadar uzanan bir jeotermal enerji alanına peşkeş çekme durumu var şu an bölgede. Geçen sene geniş katılımlı bir eylem de yaptık orada, Peri Vadisi’nde.”

Goşkar Vadisi’nde uzun süredir eko-kırım politikaları uygulanıyor

Ödük, Muş’ta ve Kürt bölgelerinde uzun zamandır devam eden eko-kırım politikalarının sadece sermaye odaklı politikalar olmadığını vurguladı.

“Uzun süredir bu Kürdistan coğrafyasında savaş sürecinde eko-kırım olmuş deniyor fakat bu süreçte de yerli ya da yabancı sermaye farklı alanlarda farklı şekillerde ekokırım yapmaya devam ediyor. Muş, Varto’da da yaşanan durum şu an bu. Zaten bölge daha önceki süreçlerde Alparslan 1-2 portrajlarıyla ciddi anlamda bir ekolojik yıkımla karşı karşıya kaldı. Bir sürü köy boşaltıldı. Tarihi sit alanları sular altında kaldı. Ondan sonra Goşkar Vadisi’nde yine Çağlar Elektrik’in 2002’de yapmış olduğu bir HES projesi var.”

“Ekolojik yıkım göçü de tetikliyor”

Goşkar Vadisi’ndeki talanın yalnızca doğayı değil toplumsal yaşamı da etkilediğini söyleyen Ödük, sözlerine şöyle devam etti:

“Bölgede son kalan su, Ava Spî denen bir su. Oradaki halkımız da Alevi inancına mensup insanlar olduğu için bu durum aslında bölgede göçü de tetikliyor. Sadece bir ekolojik yıkımdan ibaret değildir bunlar. Toplumsal sorunları da beraberinde getiriyor.”

Şirketler direnişi kırmaya çalışıyor

“Köylülere bir izin alınacak, sondaj açılacak ama belki yapılır, belki yapılmaz demişler. Bunlar direnişi kırma amaçlı söylemler. Oysa bir Amerikan şirketinin gelip burada araştırma yapmadan tutup 4 milyon dolar verip -en düşük bir sondaj maliyeti o kadardır- sondajı açıp gitmesi mümkün değil.”

Direniş alanı genişletilirse başarıya ulaşır

Bunun sadece yerel bir problem olmadığını anlatan Ödük, halkla birlikte yapacakları bölgesel dayanışma çalışmalarını ifade etti. Varto’da köy toplantıları ve bilgilendirme çalışmalarının sürdüğünü ifade eden Ödük, milletvekilleriyle de görüşmeler yaptıklarını söyledi.

Varto’da eylem birliği

Ekolojik mücadelede halkın rolünün belirleyici olduğunu vurgulayan Ödük, Kürt illerinde yürütülen talan politikalarının Batı’dakilere kıyasla daha fazla kültürel ve toplumsal sebeplere dayandığını vurguladı.

“Karadeniz’in ormanları da bizim ormanlarımızdır. Hindistan’ın ormanları da bizim ormanlarımızdır. Fakat fark şudur. Batı’daki mevcut durum, bir sermaye odağı etrafında gelişen bir durum söz konusu. Buradaki sorun sadece sermaye sorunu değil. Bunu net bir şekilde Alpaslan 1-2 barajlarında da gördük. Şu an Cizre’de yapılmayı düşünülen Nerbüş Deresi üzerindeki barajda da gördük. Bunu GAP projesi dahilinde boşaltılan köylerde de gördük. O devasa Ilısu barajında, HasanKeyf’in yok edilmesinde, kültürel hafızanın yok edilmesinde gördük. Bu durum sadece Kürdistan’da yaşayan halkların problemi de değil.”

Ödük, Kürt bölgelerindeki ekolojik yıkıma uluslararası ve yerel ekoloji örgütlerinin daha fazla dikkat göstermesi gerektiğini söyledi.

“Biz kalkıp Karadeniz’in ormanlarına da kaz dağlarına da ses çıkarabildik. Çukurova’da kullanılan pestisitlere karşı da arkadaşlarımız orada çalışıyor. Bu doğa bizim ortak yaşam alanımız. Yok olduğu zaman ne ideolojik tarafı kalır ne bir etnik köken tarafı kalır ne bir kültürel tarafı kalır. Dolayısıyla Batı’daki ekoloji örgütlerinin de Kürdistan’a bu şekilde yaklaşması lazım. Yani burası bittiği zaman, tükendiği zaman zararı onlar da görecektir.”

Varto Ekoloji Platformu basın açıklaması yaptı

Varto Ekoloji Platformu 7 Mart’ta bir basın açıklaması yapan platform üyelerine DEM Parti Milletvekili Sümeyye Boz Çakı da destek verdi.

Baraj ve HES toplumsal hafızayı nasıl yok eder?

Kürt illerinde toplumsal hafızayı ve yaşam alanlarını talan eden baraj ve HES projeleri bölgedeki halk ve canlılar için hâlâ önemli bir tehdit oluşturmakta.

Kürt İllerinde Baraj ve HES Kuşatması

Baraj ve HES Nedir?

Barajlar, suyun önünü keserek büyük yapay göller oluşturan yapılardır. Hidroelektrik santraller (HES) ise bu suyun akış gücünü kullanarak elektrik üretir. Ancak bu süreç, nehirlerin doğal akışını bozarak ekosistemi köklü biçimde değiştirir.

Kürt illerinde inşa edilen baraj ve HES projeleri yalnızca enerji üretimi değil, aynı zamanda ekolojik, kültürel ve toplumsal dönüşüm araçları olarak uygulanmaktadır.

Politik Arka Plan

Barajlar, uzun süredir uygulanan güvenlik politikalarının bir parçası olarak bölgeyi yeniden şekillendirme aracı haline getirildi. Dicle ve Fırat nehirlerinde Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında inşa edilen -Devlet Su İşleri’nin tanımıyla- “güvenlik” barajları yapılarak birçok insanın ve canlının yaşam alanları talan edildi.

Ekonomik Gerçeklik

Projelerden elde edilen elektrik Kürt illerine değil, batı illerine ve dış pazarlara aktarılmaktadır. Bölge halkına ekonomik fayda sağlanmamaktadır. Baraj ve HES projeleri sıcaklık, su ve yağmur gibi doğal etkenleri değiştirerek ve tarım alanlarını yok ederek bölge halkının daha da yoksullaşmasına sebep olmuştur.

Göç ve Yıkım

Köyler boşaltıldı veya sular altında bırakıldı, insanlar zorunlu göçe maruz kaldı, toplumsal ve kültürel miras yok edildi.

Dicle–Fırat Havzasında Baraj Kuşatması

Fırat Nehri, toplam 50 baraj
Ana barajlar:
Keban → Karakaya → Atatürk → Birecik → Karkamış
Dicle Nehri, toplam 41 baraj
Ana barajlar:
Ilısu → Kralkızı → Dicle → Cizre
SONUÇ:
• Yapay göller oluşturuluyor
• Nehirlerin doğal akışı kesiliyor
• Su aşağı havzalara ulaşamıyor
• Yağış düzenini ve nem oranını değiştiriyor
• Sıcaklık ve rüzgar rejimini bozuyor
• Kuraklık hızla artıyor
• Tarım alanları verimsizleşiyor
• Ekosistem dengesi çöküyor
• Bölge halkı göçe zorlanıyor
• Toplumsal hafıza talan ediliyor

Yeni Projeler

  • 89 HES + 28 baraj projesi (2015 sonrası)
  • ÇED onay oranı: %99
  • 2026 başında Bingöl ve Erzurum’da 4 yeni proje onayı

Çarpıcı Örnekler

Adıyaman ve Urfa – Atatürk Barajı: Kenan Evren döneminden itibaren yapımı planlanan Atatürk Barajı sebebiyle 34 köy sular altında kaldı, Neolitik döneme ait Samsat Antik Kenti ve kaya mezarları gibi yapılar sular altında..
Batman, Hasankeyf – Ilısu Barajı: 199 köy sular altında kaldı, 15 bin kişi göç etti, 12 bin yıllık tarih yok edildi.
Van, Erciş – Zilan Vadisi: HES projeleriyle nehir sistemi bozuldu, Van Gölü’nü besleyen su kaynakları zarar gördü, endemik türler yok olma riskiyle karşı karşıya kaldı.
Bingöl, Genç / Amed, Licê (Sarım Havzası): HES projesi bölgenin ünlü bal üretimini tehdit etti, ekosistem dengesini bozdu.
Amed – Silvan Havzası: Baraj çalışmaları sırasında patlatmalar Taş Köprü gibi tarihi yapılara zarar verdi, binlerce ağaç kesildi, 50 köy risk altında.
Muş, Varto – Alparslan Barajları: 2019 yılında Alparslan 1 ve 2 Barajları nedeniyle 60 hane ve 500 nüfuslu Tepe köyü tamamen sular altında kaldı.
Urfa – Birecik Barajı: Baraj sonrası yerleşimin %85’i sular altında kaldı, birçok tarihi höyük ve yaşam alanı yok edildi.
Elazığ – Keban Barajı: Keban barajının yapılmasıyla 39,300 hektarlık alanın içinde bulunan yerleşim yerleri arasından en az 59 köy, 26 mezra ve 6 kom tamamen sular altında kalmıştır.
Amed, Eğil – Dicle Barajı: Diyarbakır’ın Eğil ilçesindeki 1986 yılında yapımına başlanan ve 1997’de su tutmaya başlayan Dicle Barajı’nın açılan kapaklarından birinin kopması sonucu 2 bin 400 yıllık tarihi yapılar da sular altında kaldı.
Şırnak – Nerdüş Barajı ve Cizre Barajı: Şırnak’ın Cizre ilçesine bağlı olan ve 1990’lı yılların başında yakılarak boşaltılan 150 hanelik Çağlayan (Şax) köyü Nerdüş HES ve sulama barajı projesiyle su altında bırakılacak. Gabar ve Cûdî dağlarını birbirinden ayıran Kasrik Boğazı gibi yapılar ise Cizre Barajı sebebiyle sular altında kalacak.
Baraj ve HES projeleri, enerji üretiminin ötesinde bir coğrafi ve toplumsal dönüşüm aracı olarak kullanılmaktadır. Ekosistem yıkımı, tarihsel mirasın yok edilmesi ve halkın yerinden edilmesi, bu projelerin en ağır sonuçlarıdır.

İnfografi için yapay zeka ChatGPT’den yararlanıldı. Kaynak: Yeşil Gazete, Yeni Yaşam; Sönmez, M. E. (2012). Barajların Mekân Üzerindeki Olumsuz Etkileri ve Türkiye’den Örnekler. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11(1), 213–231. https://dergipark.org.tr/tr/pub/jss/issue/24240/256977

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.