Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş, tarafların sivil ve altyapı hedeflerine yönelik karşılıklı ağır hava saldırılarıyla yeni bir ivme kazandı. Ukrayna, savaşın başından bu yana Rusya topraklarına yönelik en büyük İHA (İnsansız Hava Aracı) saldırılarından birini gerçekleştirdi. Rusya’nın Ukrayna’nın Harkiv bölgesine düzenlediği füze saldırısında çok sayıda sivil hayatını kaybetti.
Ukrayna’nın Rusya saldırısından, Foto: Al Jazeera
Ukrayna, Rusya’nın başkenti Moskova başta olmak üzere birçok bölgeyi hedef alan geniş çaplı bir insansız hava aracı operasyonu düzenledi. Yaklaşık 600’den fazla İHA’nın kullanıldığı bu saldırı, 2022’deki işgalin başlangıcından bu yana gerçekleştirilen en büyük hava dalgalarından biri olarak kayıtlara geçti.
Moskova Hedefte
Moskova Belediye Başkanı Sergey Sobyanin, 600’den fazla İHA’nın başkente yöneldiğini ve bunlardan 180’inin hava savunma sistemleri tarafından düşürüldüğünü açıkladı. Rusya Savunma Bakanlığı ise ülke genelinde ve ilhak edilen Kırım üzerinde toplam 791 Ukrayna İHA’sının engellendiğini iddia etti.
Ukrainian drone strikes on Sunday morning hit the largest Wildberries warehouse in Russia, located in the settlement of Koledino, approximately 30 kilometers south of Moscow.
As a result of the attack, a massive fire broke out on the territory of the facility.
— Status-6 (War & Military News) (@Archer83Able) August 16, 2026
Moskova Valisi Andrey Vorobyov’un açıklamalarına göre, saldırılarda aralarında 10 yaşında bir kız çocuğunun da bulunduğu en az üç kişi yaralandı. Ayrıca, Rusya’nın en büyük e-ticaret şirketi olan Wildberries’e ait bir sanayi deposunda yangın çıktı. Ukrayna, bu şirketin Rus ordusuna lojistik destek sağladığını öne sürüyor.
Ukrayna’nın saldırıları Kırım Yarımadası’nı da etkiledi. Bölgenin en büyük elektrik tedarikçisi Krymenergo, İHA saldırıları nedeniyle güney, kuzeybatı ve doğu kesimlerde geniş çaplı elektrik kesintileri yaşandığını duyurdu.
Rusya’dan Harkiv’e füze saldırısı
Ukrayna’nın İHA saldırılarıyla eş zamanlı olarak Rusya, Ukrayna’nın kuzeydoğusundaki sivil yerleşim yerlerini füzelerle vurdu.
Harkiv Bölgesel Askeri İdaresi Başkanı Oleh Syniehubov, Peçenihy köyüne düzenlenen Rus füze saldırısında 10 sivilin hayatını kaybettiğini ve 17 kişinin yaralandığını bildirdi.
Saldırıda 10 ev, bir kafe, postane, bir mağaza ve en az yedi araç kullanılamaz hale geldi.
💔🇺🇦 Zelensky: This morning, the Russians brutally struck Pechenihy, Kharkiv region – where the post office and shops are located, and around – only residential buildings.
As of now, 10 people are known to have died. Many people are injured.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, saldırıyı “acımasız” olarak nitelendirerek, “Bu Rus saldırısına kesinlikle cevap vereceğiz” ifadelerini kullandı.
Ukrayna Ulusal Polisi, Sumi bölgesine yönelik ayrı bir Rus saldırısında 3 kişinin daha hayatını kaybettiğini ve 3 kişinin yaralandığını raporladı.
Askeri analistlere göre, yaklaşık 1.250 kilometrelik cephe hattındaki çatışmaların yoğun dron ve yer robotu kullanımı nedeniyle kilitlenmesi, tarafları uzun menzilli hava saldırılarına yöneltti.
Kiev yönetimi, yerli üretim uzun menzilli İHA’larla savaşı doğrudan Rusya topraklarına taşıyarak, Rus halkına savaşın sonuçlarını hissettirmeyi ve Vladimir Putin’i barış müzakerelerine zorlamayı amaçlıyor. Ukrayna Dışişleri Bakanı Andrii Sybiha, Putin’in gerçekçi ateşkes önerilerini reddederek savaşı uzattığını belirtti.
İngiliz Times gazetesinin, Birleşik Krallık yapımı İHA’ların Rusya içindeki hedefleri vurmak için kullanıldığına dair haberinin ardından Rusya’dan sert bir açıklama geldi. Rusya’nın Londra Büyükelçiliği, İngiltere’yi uyararak bu eylemlerin “hesabı sorulacak sonuçlar” doğuracağını ifade etti. İngiltere, Ukrayna’ya 2026 yılı sonuna kadar 150 bin İHA tedarik etme taahhüdünde bulunmuştu.
Ukrayna sınırına yaklaşık 500 km uzaklıktaki Moskova’ya yönelik İHA saldırıları, Kiev’in uzun menzilli kapasitesini geliştirmesiyle daha sık hale geldi.
Ukrayna’nın Moskova’ya yönelik ilk başarılı İHA saldırıları 2023 ilkbaharında oldu; ancak bunlar düzensizdi ve az sayıda İHA içeriyordu.
O tarihten bu yana Moskova çevresine kapsamlı hava savunmaları kuruldu – ancak Ukrayna’nın saldırılarında kullandığı İHA sayısı da arttı ve bazıları bu savunmaları aşmayı başardı.
Genel Bilanço Özeti
Aşağıdaki tablo, son 24 saat içinde yaşanan karşılıklı saldırıların bilançosunu özetlemektedir:
Hedef Bölge
Saldırı Türü
Can Kaybı / Yaralı
Hasar Durumu
Harkiv (Peçenihy – Ukrayna)
Rus Füze Saldırısı
10 Ölü, 17 Yaralı
10 ev, kafe, postane ve 7 araç tahrip oldu.
Moskova ve Kırım (Rusya)
Ukrayna İHA Saldırısı
En az 3 Yaralı
Wildberries deposunda hasar; Kırım’da elektrik kesintileri.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yasayı imzalamasının ardından sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, düzenlemenin Meclis’te 467 milletvekilinin desteğiyle kabul edildiğini söyleyerek hayırlı olması dileğinde bulundu. Yasa’nın imzalanmasının ardandan, ilgili madde gereği oluşturulan Kurul, ilk toplantısını 24 Ağustos’ta yapacak.
Recep Tayyip Erdoğan, Foto: X
Kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak bilinen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalandı. Erdoğan’ın imzalaması sonrasında yasa, Resmi Gazete’de yayımlandı.
2024 yılında MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin Meclis açılışında DEM Parti milletvekilleri ile tokalaşması ve sonrasında Abdullah Öcalan’a yaptığı çağrılarla başlayan, 27 Şubat 2025 tarihinde Abdullah Öcalan’ın PKK’yi feshetme çağrısı yapmasıyla günümüze kadar gelen süreç, böylece yeni bir evreye taşınmış oldu.
Meclis’te yer alan partilerin katılımıyla kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu yaptığı toplantıların ardından, Abdullah Öcalan’ı İmralı Cezaevi’nde ziyaret etmiş ve sonrasında da ortak bir rapor hazırlamıştı.
Söz konusu yasa, bu sürecin sonucunda hazırlanmış ve Meclis’te 467 oyla kabul edilmişti.
Yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Milli Güvenlik Kurulu’nun “silah teslimi ve fesih ile ilgili süreci ‘teyit’ ve ‘tespit’ etmesi” gerekiyor. Söz konusu sürecin Eylül ya da Ekim ayı içerisinde gerçekleşeceğine dair görüşler bulunuyor.
Sonrasında PKK gerilalarının, yurtdışında bulunan Kürt siyasetçilerin Türkiye’ye dönmesi ve hapishanelerde bulunan siyasi mahpusların tahliye edilmeleri bekleniyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yasayı imzalamasının ardından sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, düzenlemenin Meclis’te 467 milletvekilinin desteğiyle kabul edildiğini söyleyerek hayırlı olması dileğinde bulundu.
Erdoğan açıklamasında yasanın Meclis’te kabul edilmesini “tarihî bir mutabakat örneği” olarak nitelendirerek, Türkiye’nin huzurlu, müreffeh ve güvenli geleceği için önemli bir adım atıldığını ifade etti.
Sürece katkı sunan siyasi aktörlere teşekkür eden Erdoğan, Cumhur İttifakı ortağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve MHP Grubu ile TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’u özel olarak andı.
AKP Grubu’ndaki milletvekillerine de teşekkür eden Cumhurbaşkanı Erdoğan, farklı siyasi partilerde yer almalarına rağmen yapıcı tutum sergileyen tüm siyasi parti grupları ve milletvekillerine minnettarlığını dile getirdi.
Sürecin bugüne kadar gelmesinde katkısı bulunan devlet kurumları ve görevlilerini tebrik eden Erdoğan, uygulamanın toplumun tüm kesimlerinin hassasiyetleri gözetilerek yürütüleceğini vurguladı.
“Başta şehit yakınları ve gaziler olmak üzere toplumun tamamının hassasiyetlerinin dikkate alınacağını” belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürecin yasanın belirlediği zeminde ilgili kurum ve kurulların koordinasyonunda sürdürüleceğini kaydetti.
Açıklamasında, “Milletimizin tamamının hassasiyetlerini dikkate alan bir yaklaşımla yürüttüğümüz süreci, Kanun’un belirlediği zeminde, ilgili kurum ve kurullarımızın riyasetinde aynı samimiyet ve titizlikle yönetmeye devam edeceğiz” ifadelerine yer verdi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ‘çerçeve yasa’da tanımlanan Kurul’un kanunun yayımlanmasıyla birlikte kurulduğunu ve ilk toplantısını 24 Ağustos’ta gerçekleştirmeyi planladıklarını duyurdu.
Yılmaz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda toplantı ile ilgili şunları kaydetti:
“Gazi Meclisimizde 467 gibi rekor bir oyla kabul edilmesinin ardından, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından imzalanarak Resmi Gazete’de yayımlanan 7595 Sayılı ‘Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’ hayırlı olsun. Kanunda tanımlanan ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında faaliyet gösterecek olan Kurul, Kanun’un yayımlanmasıyla birlikte kurulmuştur. Kurul üyesi Bakanlarımız ve kurumlarımız da kendi sorumluluk alanlarındaki çalışmalarını başlatmıştır.
Kurulun ilk toplantısını 24 Ağustos Pazartesi günü gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Bu toplantıda Kurulumuzun çalışma usul ve esasları ile silahları bırakma ve fesih sürecinin ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulacak alt komisyonlar ele alınacaktır. Ayrıca, Kurul üyelerimizin gündeme getirebileceği ve kurumlarımız arasında koordinasyon gerektiren hususlar üzerinde de değerlendirmeler yapılabilecektir. Kurulumuz, milli birliğimiz, kardeşliğimiz ve huzurumuz için etkin bir koordinasyon içinde çalışacak, 7595 Sayılı Kanun’la tanımlanan tüm görev ve sorumlulukları yerine getirmek için yoğun bir mesai sergileyecektir.”
Yasa’nın Kurul’la ilgili maddesi
Çerçeve Yasa’nın “Takip, koordinasyon ve uygulama” başlıklı 7. maddesinde söz konusu Kurul şu şekilde tanımlanıyor:
MADDE 7- Takip, koordinasyon ve uygulama
(1) Bu Kanun kapsamındaki faaliyetlerin uygulanmasının takibi ve değerlendirilmesi; Kanunun Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben, Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında Adalet Bakanı, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı, Milli Savunma Bakanı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden müteşekkil Kurul tarafından yapılır. İhtiyaç hâlinde Kurul tarafından; alt komisyonlar oluşturulabilir, bakanlık, kurum ve kuruluşların temsilcileri ile gerekli görülen kişiler Kurul ve komisyon toplantılarına davet edilebilir.
(2) Kurul tarafından, sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapılabilir.
(3) 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben bu Kanunun amacı ve kapsamı doğrultusunda; örgütün tamamen tasfiyesi ve bu duruma ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirme yapılabilir. Kurulun gerekli görmesi hâlinde adli, idari ve yasal düzenlemeler konusunda talepte bulunulur.
(4) Bu Kanun uyarınca verilen erteleme kararları, 1 inci maddede belirtilen Milli Güvenlik Kurulu Kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasını müteakiben dönemsel olarak Kurul tarafından değerlendirilir ve gerekli görülmesi hâlinde;
a) Soruşturma ve kovuşturmalar nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, sulh ceza hâkimliğinden veya mahkemesinden,
b) Mahkûmiyet hükümleri nedeniyle doğan hak yoksunluğunun tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılması, infaz hâkimliğinden,
Kurul tarafından talep edilir. Talep hakkında ilgili mercii tarafından karar verilir. Bu kararlara karşı itiraz edilebilir. Bu fıkranın (b) bendi uyarınca talepte bulunulabilmesi için beş yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından kararın verildiği tarihten itibaren iki yıl, on yıl olarak verilen erteleme kararları bakımından ise üç yıl geçmiş olması gerekir.
(5) Kurul, çalışmaları hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisini düzenli olarak bilgilendirir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığınca bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izlemek üzere İzleme Komisyonu kurulur. İzleme Komisyonu, bu Kanun kapsamındaki faaliyetleri izler ve tavsiyelerde bulunabilir.
(6) Kurulun sekreterya hizmetleri Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından yerine getirilir.
Belçika’nın doğusundaki, ülkenin en büyük doğal koruma alanı “Hohen Venn”de çıkan yangını kontrole almak için çalışmalar sürüyor. 14 Ağustos cuma günü başlayan yangının büyümesiyle şu ana kadar yaklaşık 30 kilometre karelik bir alan yok oldu. Yangın, belçika tarihinin en büyük yangını olarak kayda geçti.
Fotoğraf: Avrupa Birliği Sivil Koruma ve İnsani Yardım
Belçika’nın doğusundaki Liège ilinde ve kuzeybatı Almanya’nın bitişik bölgelerindeki Ardenler ve Eifel yaylaları arasında kalan doğa koruma alanı Hohen Venn’de cuma günü başlayan yangın, pazartesi günü itibarıyla yaklaşık 3.200 hektarlık bir alanı etkilemiş durumda ve Alman sınırına yaklaşık 300 metre mesafede ilerliyor. Yangın pazartesi sabahı bölgedeki yağmurla birlikte yavaşlasa da çalışmalar sürüyor.
İkinci gününde rüzgar yönünün etkisi ve hava koşullarıyla büyüyen yangın, Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi verilerine göre 2011’de 1400 hektarlık alana ulaşan yangının iki katından daha fazla bir alanı etkisi altına aldı. Bu yangın, Belçika tarihinin en büyük yangını olarak kayıtlara geçti.
Yangının Hohes Venn-Eifel bölgesindeki geniş turbalık ve doğal alanı etkilemesi, söndürme çalışmalarını daha da güçleştiriyor. Bölgenin bazı noktalarında ulaşım imkanlarının kısıtlı olması da itfaiye araçlarının veya sağlık ekiplerinin yangın hattına doğrudan ulaşmasını engelliyor. Turbalık zeminin yapısı yüzeydeki alevler söndürülse dahi ateşin toprağın altında yanmaya devam edebilmesini sağlayarak yangının tümüyle kontrol altına alınmasını zorlaştırıyor.
*Turbalık alanlar, bataklık ve sulak alanlarda ölen bitkilerin su altında oksijensiz kalarak çok yavaş bir şekilde çürümesi ve birikmesiyle oluşan asidik yapılı doğal alanlar
“Dumandan 5 bin kişi etkilendi”
Yetkililer Waimes belediyesine bağlı Sourbrodt ile Bütgenbach’ın bazı bölgelerinde tedbir amacıyla bölgedeki evleri tahliye etmelerini istedi. Yangının Almanya’ya sıçraması tehlikesi sürerken ise Monschau’da tahliye çağrısı yapıldı. Monschau belediye sözcüsü dumandan 5 bin kişinin etkilendiğini, bu çağrının ise önlem amaçlı olduğunu belirtti. Kalterherberg mahallesindeki 17 evden 30 kişi pazar akşamı tahliye edildi. Tahliye edilenler için bir okulda geçici barınma merkezi oluşturuldu. Yetkililer yangınla birlikte dumanın da sağlık açısından tehlike oluşturduğunu söyledi.
Die Zeit’e göre, Monschau’da içme suyu şebekesinde söndürme çalışmaları kapsamında bölgeden yoğun su çekilmesi, borulardaki akış hızını ve basıncı ani bir şekilde değiştirerek şebekede bulanıklığa da yol açtı. Yerel su idaresi Perlenbach Su Tedarik Birliği, söz konusu bulanıklığın sağlık açısından tamamen zararsız ve tehlikesiz olduğunu duyurdu.
Seferberlik sürüyor
Monschau İtfaiyesi Sözcüsü Tobias Schell, ekiplerin şu an için belirledikleri hattı tutabildiğini ve yangının daha fazla yayılmadığını aktardı. Yer altındaki kömürleşmiş torf katmanlarının içten içe yanması nedeniyle “Bu, haftalarca sürecek bir operasyon olacak” diyen Schell, yangının çıkış nedenine dair henüz bir açıklama yapamayacaklarını belirtirken, bölgede çiftçilerin ve yerel işletmelerin de söndürme çalışmalarına destek verdiğini, halk arasındaki dayanışmanın oldukça güçlü olduğunu vurguladı.
Yangın’ın kontrol altına alınabilmesi için Avrupa ülkeleri Belçika’ya destek oldu. İsveç’ten iki su kepçeli uçak ve büyük bir su deposu olan hollanda helikopteri ile birlikte Almanya silahlı kuvvetlerinden veya Bundeswehr’den iki helikopterin öğlen Belçika’ya varması ve bu gece için iki Norveç helikopteri bekleniyor. Valon Bölgesi Doğa Koruma Kurumu (DNF) ve yerel çiftçiler de ekiplere destek veriyor. Söndürme çalışmalarına ayrıca Lüksemburg, Hollanda, Çekya’dan da destek sağlandı.
Yangınla ilgili sorular için Liège eyalet valisi Hervé Jamar tarafından 1771 numaralı ücretsiz bir hat oluşturuldu.
Kaynak: Die Zeit, Avrupa Birliği Sivil Koruma ve İnsani Yardım, DW
*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.
“Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.”
The Odyssey filminden bir sahne, Kaynak: Screen Rant
Ekonomist ve Yunanistan Maliye eski Bakanı Yanis Varoufakis tarafından yazılan ve UnHerd’de yayımlanan bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Christopher Nolan’ın Odyssey’i, Homeros’un destanını popüler kültürün merkezine geri taşıdı. Sevinilmesi gereken bir başarı bu. Pek çok kişi benden filmi değerlendirmemi istedi, reddettim. Yunan olmak, herkese ait olan, yüzyıllar ve diller boyunca yol alarak yabancıların hayal gücüne yerleşmiş bir eser hakkında konuşmam için bana ayrıcalıklı bir bakış açısı vermiyor. O yüzden şimdilik, Homeros’un ve Nolan’ın kimi temalarını ele alıp, beni geceleri uyutmayan güncel gelişmelere yeniden bakacağım.
Giderek güç kaybeden seçkin yayınlarımızdan giderek yaygınlaşan sosyal medyamıza kadar, herkesin gözü teknooptimistler ile teknofobiler arasındaki çatışmaya dikilmiş durumda. Verimlilik mi adaletten daha önemli? Yapay zekâ bizi özgürleştirecek mi, köleleştirecek mi? Bu tartışmalar bizi hep aynı çember içinde döndürüp duruyor. Yeni bir ışık tutmak yerine yerleşik inançları pekiştiriyor. Bu meseleler üzerine düşünmek için işin özünü kavramaya dair az çok şey bilen antik çağlara gitmekten daha kötüsünü yapabiliriz.
Homeros’un İlyada’sının kalbinde uzun bir “grev”in hikâyesi atar. Destanın 24 kitabından 18’inde, Yunanların en yetkin savaşçısı Akhilleus silahlarını bırakmıştır. Çadırından çıkıp savaşa katılmayı reddeder çünkü Akhalar Kralı Agamemnon’a öfkelidir. Bu öfke, Odysseus’un, Kral’ın daha önceki bir Troya çatışmasından elde edilen ganimete el konulması yönündeki buyruğuyla oluşmuştur. Homeros bize Odysseus’u kurnaz bir kahramandan çok, bir haberci ve otoriter bir kralın uşağı olarak tanıtmayı seçer. Ancak Troyalılar Akhilleus’un can dostu Patroklos’u öldürdüğünde, o Troyalılardan öç almayı Agamemnon’la olan küskünlüğünün üstünde tutar, “grev”ine son verir, çadırından kalkar ve savaş meydanına döner.
İşte o noktada, Akhilleus’un annesi Thetis, Olymposluların tek işe yarayan şeyi, yani imalat tanrısı Hephaistos’a yalvararak oğluna yeni bir zırh yapmasını ister. Olympos’tan atıldığında kendisine bakmış olan Thetis’e borçlu olan Hephaistos, yanardağdaki demirhanesinde işe koyulur. O ateşli karanlıktan büyüleyici bir silah takımı çıkarır: bir kalkan, bir miğfer, bir zırh ve dizlikler. Kalkan bütünün merkezidir. Yeryüzü yaşamının, savaşın, barışın, kozmosun ve insan emeğinin sahneleriyle özenle işlenmiştir yani insan dünyasının bir yansımasıdır. Bu sıradan bir madencilik değildir. Hiçbir ölümlü demircinin biçimlendiremeyeceği bir güçle donatılmış, tanrısal bir el işidir. İnsan emeğinin ya da zekâsının ürünü değil, bir tanrının armağanıdır. Sanki bize gerçek armağanların paha biçilmez olduğunu hatırlatır gibidir.
On yıl sonrasına, Odysseus’a geçelim. Akhilleus artık ölmüştür. Her ne kadar son darbeyi, büyük bir şehri harabeye çeviren bir başka armağan olan at hilesiyle Odysseus vermiş olsa da Akhilleus, Troya’nın yağmalanmasına olanak sağlamak için çok şey yapmıştır. Nolan filminde, Odysseus’u zorlu eve dönüş yolculuğunda pişmanlıklarla boğuşan bir adam olarak resmeder. Yenik Troyalılara davranış biçimi yüzünden suçluluk duyan, anlaşılabilir bir hayatta kalma suçluluğuyla kıvranan, tüm yoldaşlarının birer birer yok oluşunu izlerken tek başına İthaka kıyılarına ulaşmış olmanın sarsılmaz yükünü taşıyan bir adam. Ama Odysseus’un ahlaki yüküne, hak ettiği ek bir suçluluk daha bindirebilecek olan Nolan’ın atladığı bir olay var. Ovidius’un, hâlihazırda hayaletlerle dolu bir adamı daha da huzursuz etmek için külliyata eklediği bir masal.
Ovidius’un Dönüşümler’inde tasavvur ettiği üzere, Troya yerle bir edildikten sonra galip Yunanlar, stratejistleri Odysseus ile en yaman piyade savaşçıları Aias arasında bir iç anlaşmazlığı çözmek zorunda kalır. Mesele şudur: Akhilleus’un tanrısal zırhıyla eve kim dönecek? Uzlaşma sağlanamayınca Yunan önde gelenleri bir mahkeme toplar. Bu kılıçların değil sözcüklerin yarışıdır ve ödül, bir silah takımından çok daha fazlasıdır.
Aias’ın savı basitti. Daha çok savaşmış, daha çok kan dökmüş, daha çok öldürmüştü. Ağır silahları daha iyi kullanabilirdi. Hiçbir zaman hilelerin ya da düzenbazlığın ardına saklanmamıştı. Askere yazılmamak için deli taklidi yapan Odysseus’un aksine, Aias çağrıya seve seve karşılık vermişti. Akhilleus’un zırhı, katıksız, süssüz yiğitliği ve onu kullanmak için gereken beceri sayesinde onun hakkı olmalıydı.
Odysseus, Aias’ın göğüs göğüse çarpışmada daha cesur ve daha yararlı olduğunu kabul ederek önde gelenleri şaşırttı. Ama sonra cesaretten ve adaletten uzaklaşıp verimliliğe döndü. “Yunanlara en iyi kim hizmet etti?” diye sesli sesli düşündü. Kavgalı reisleri barıştıran, Troya’ya sızan, Troya Atı hilesini tasarlayan oydu. Odysseus, kurnazlıktan yoksun gücün kaba kuvvetten ibaret olduğunu ima ediyordu. Zaferi getiren Aias’ın kasları değil, kendi zekâsı olmuştu.
Mahkeme Akhilleus’un silahlarını Odysseus’a verdiğinde, Aias utanca dayanamayarak ve hiçbir teselli bulamayarak kendi kılıcının üstüne atılıp canına kıydı. Onun cesedi de, Odysseus’un eve dönüş yolculuğu boyunca kıvranıp durabileceği diğer bütün pişmanlıklara eklenen güzel bir ilavedir. Zira Nolan’ın anlatımında bu yolculuk, Odysseus’u adımlarından emin, duygusuz ve soğukkanlı bir eylem adamından içine kapanık, kendinden kuşku duyan, ama tam da bu yüzden çok daha insani ve kendimizden bir parça bulabileceğimiz bir karaktere dönüştürür. Öyle bir adama dönüştürür ki, başkalarının başına gelen felaketlerin yükünü, sanki cübbesinin astarına dikilmiş kurşun parçalarıymışçasına üzerinde taşır.
Bunun modern dünya için ne gibi bir yankısı olabilir? Aslında birkaç çıkarım var. İlk olarak, değeri nasıl atfettiğimizi gözler önüne seriyor. Bugün Aias-Odysseus anlaşmazlığı bir mahkemeyle değil, bir ahlaki argüman yarışıyla değil, Sotheby’s ya da Christie’s’in düzenlediği görkemli bir müzayedeyle çözülürdü. Bunun kimseyi şaşırtmayacak olması, her şeyin çılgınca metalaştırılmasının bizi, değeri cüzdanın derinliğine indirgenemez bir şey olarak takdir etme yetimizden nasıl yoksun bıraktığının göstergesidir.
İkinci bir çıkarım, Aias’ın adalete yaptığı çağrıyla Odysseus’un verimliliğe yaptığı çağrı arasındaki çatışmanın hâlâ süregelmesidir. Toplumlarımızın çöpe attığı adaleti bir nebze olsun geri kazanmak için birileri servet vergisi önerir önermez, zenginlerin savunucuları Odysseus’un sorusunu ortaya atarlar: “Ülkede kalarak hazineye en iyi kim hizmet eder? Ultra zenginler mi, yoksa zaten hiçbir yere gidemeyecek olan yoksullar mı?”
Üçüncü bir çıkarım, Homeros’un ve Ovidius’un hikâyelerindeki anlaşmazlık konusuna daha yakından bakmaktan doğuyor. Akhilleus’u el konulması bu kadar öfkelendiren ganimet neydi? Adı Briseis olan bu ganimet, Yunanların başkalarıyla birlikte kaçırdıktan sonra bir ödül, bir köle olarak Akhilleus’a sundukları Troyalı bir kadındı. Agamemnon, tanrı Apollon’u yatıştırmak için kendi köle kadınlarından birini vermek zorunda kaldığında Briseis’i almış ve böylece Akhilleus’u silahlarını bırakmaya itmişti. Homeros, Akhilleus’un bu hırsızlığa duyduğu öfkeyi hissetmemizi ister ki bu mülk, canlı, nefes alan, dehşete düşmüş bir kadın olduğu kadar pekâlâ iyi bir küp şarap da olabilirdi.
Biz çok mu daha iyiyiz? Yunanların ne kadar ilkel olduğuna dair kendimizi teselli etmeden önce, kendi hâlimize eleştirel bir göz atmakta fayda var. Kadınları bir tür mülk olarak gören her ataerkil kavramı yılmadan yeniden diriltip duran bir manosferin yükselişi bir yana, çılgınca metalaştırma bizi şu gülünç inançlara sürükledi: Su sadece bir meta, öğrenciler müşteri, elektrik piyasaları iyi bir fikir, sahte karbon piyasaları atmosferi karbondan arındırmanın verimli bir yolu…
Bir de öteki anlaşmazlık konusu var: Akhilleus’un zırhı. Mahkeme bir gösterişten ibaretti. Ovidius’un bunu bir merak uyandırıcı sahne gibi resmetme çabalarına rağmen, karar hiçbir zaman gerçekten belirsizlik yoktu. Agamemnon ve önde gelenler zaten karar vermişlerdi. Tıpkı bugün adil duruşmaların ve gürültülü Parlamento tartışmalarının, başka yerlerde çoktan kararı verilmiş sonuçlar üzerine sahnelenmesi gibi. Zırhı tanrılar verdi, onu güçlüler dağıttı. Kulağa tanıdık geliyor mu? Belki Ovidius ile Homeros’a fazla anlam yüklüyorum, ama beni hoş görün.
Önümüzde, Hephaistos’un dövdüğü bir yığın sermaye malı duruyor. Onları hiçbir ölümlü üretmedi. Onları ele geçiren ölümlülere, bunları nasıl hak ettikleriyle taban tabana orantısız güçler bahşeden armağanlar olarak Olympos’tan indiler. Akhilleus’un silahları söz konusu olduğunda, bunlar tanrısal olarak üretilmiş yıkım araçlarıydı. Başka durumlarda, mesela Prometheus bize ateşi armağan ettiğinde, tanrıların armağanları üretilmiş üretim araçlarıydı. Her iki durumda da ölümlüler, onlara kimin sahip olacağı uğruna canları pahasına birbirleriyle savaştılar.
Şimdi, geleceğimize geri dönelim. Hephaistos’un silahlarını bulut sermayesiyle değiştirelim. Mesela Amazon’un Alexa’sının ardındaki algoritmalar ve daha yakın zamanda, yapay zekâ botlarının ardındaki büyük dil modelleri. Akhilleus’un zırhının aksine, bu büyülü araçlar tanrısal emekle değil, bizim ortak emeğimizle dövülür. Yaptığımız her alışveriş, yazdığımız her cümle, etiketlediğimiz her görsel, tıkladığımız her bağlantı, bizi kendisini eğitmemiz için eğitmiş olan bir sohbet botuna sunduğumuz her düzeltme… Zırhı biz döktük, hep birlikte. Ama onu biz giymiyoruz. O herhangi bir piyasanın, herhangi bir seçimin, herhangi bir müzayedenin tamamen dışında algoritmalara ve veri merkezlerine sahip olan bir avuç şirket tarafından dağıtılıyor. Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.
Eski usul kapitalizmde sömürü hiç değilse piyasanın kıyafetlerine bürünürdü. Emek gücünü, biçimsel olarak eşitler arasında bir mübadeleye benzeyen bir pazarda satardın. Gelgelelim bu biçimsel özgürlük, fabrika kapısından içeri adımını atar atmaz bozulup giderdi. Çünkü tam o anda kendini, Marx’ın o meşhur vampir benzetmesindeki gibi, “sömürülecek tek bir kas teli kaldığı sürece” son damlasına dek emilen biri olarak bulurdun.
Ovidius’un mahkemesi, Agamemnon’un çoktan verdiği bir kararın süsüydü. Tıpkı Deliveroo [Yemek teslimatı servisi veren bir firma] kuryelerini özgürce dolaşan “ortaklar” gibi sunmanın, onların güvencesizliğini seçme özgürlüğü, hatta girişimcilik olarak süslemesi gibi. Şu anki sistemimiz olan teknofeodalizm, bu kurmacadan bile vazgeçmiştir. Amazon’un algoritmasının sana neyi göstermeye karar verdiğinin bir piyasası yoktur, akışının bugün ne hissetmen gerektiğine karar vermesinin de bir piyasası yoktur. Yalnızca buyruk vardır. Agamemnon’un “arzuma boyun eğeceksin”i artık bir kral yerine bir öneri motoru tarafından çıkarılan ve akıl almaz biçimde kişiselleştirme diline büründürülmüş bir buyruk. Homeros’un çadırından çıkmış değiliz. Sadece Agamemnon’a bir sunucu çiftliği ve birkaç yapay zekâ ajanı verip buna ilerleme dedik.
Ve işte burada özgürlüğün en eski kandırmacası yeniden belirginleşiyor. Uzun zamandır savunduğum üzere, özgürlük, her türlü tahakkümün dışlandığı, etrafı çitle çevrili bir alan olarak basitçe tanımlanamaz. Bunun başlıca nedeni, böyle bir tanımın çiti kimin ördüğünü ve onun dikilmesinin bizzat bir boyun eğdirme biçimi olduğunu görmezden gelmesidir. Silikon Vadisi de bu çiti kusursuzlaştırmıştır. Uygulamayı kapatmakta “özgürsün”, çerezleri reddetmekte özgürsün, artık dostluklarına, müşterilerine, tüm toplumsal varoluşuna ev sahipliği yapan platformu terk etmekte özgürsün yani çöldeki yolcunun, su satan tek satıcıyı reddetmekte özgür olduğu anlamda özgürsün. Bu özgürlük değildir. Bu, seçim diline bürünmüş bir serfliktir. Piyasa mübadelesinin yerini dijital tımarlar aldı ve o tımarların lordları pazarlık etmezler.
Bu da bizi Odysseus’un geri almak için savaştığı hane halkına getiriyor. Nolan, Odysseia’sından bize nostos’un [dünya, sen yokken, senin olan şeylere el koymaya karar verdikten sonra senin olanı geri koparmak için verilen uzun, aşağılayıcı, kurnaz mücadele] dehşetini ve onurunu göstermek istediğini söylüyor. Odysseus uzaktayken talipler yalnızca Penelope’ye kur yapmakla kalmaz, malikâneyi yiyip bitirir, sürüleri boğazlar, şarapları içer ve bir başkasının biriktirdiği serveti, sahibi itiraz edecek konumda olmadığı için sahipsizmiş gibi kullanırlar. Bizim mülkümüze, müştereklerimize, metinlerimize, dikkatimize, ortak yaratıcı ve entelektüel çıktımıza tam olarak olan da budur. Haneyi biz kurduk. Dikkatimiz dağınık bir hâlde dışarı çıktık ve döndüğümüzde onu yenilip yutulmuş halde bulduk. Talipler gece gelen hırsızlar değil, onları içeri kendi davet ettiğimiz platformlardı ve rahatça yerleşip kendi evlerinde gibi oldular.
Odysseus bu mücadele için ikisine de uzun zamandır hayranlık duyduğum iki silah sunar. İlki, kuvvet yerine kurnazlık: Odysseus, Kyklops’un elinden, kendine “Kimse” adını vererek, yani kimliğini stratejik bir hamleyle gizleyerek sağ kurtulur. Üstelik bunu, ekonomimizin bizden tam tersini talep ettiği bir çağda yapar. Öyle bir çağ ki, kimliklerimizi en ince ayrıntısına dek, işlenip kâra dönüştürülebilir bir biçimde, bizi kendimizden daha iyi tanıyarak para kazanan sistemlere teslim etmemizi istiyor. İkincisi, irade gücüne güvenmek yerine dışarıdan bir kısıtlamayı tercih etmek: Odysseus, Sirenlere kendi kararlılığına güvenerek değil, kendini geminin direğine bağlatmayı seçerek karşı koyar. Bu, dışarıdan dayatılan bir kısıtlama biçimidir çünkü yeterince baştan çıkarıcı bir şarkının karşısında akıl tek başına yetersiz kalır. Sonsuz kaydırma bizim Siren şarkımızdır. Bu yarışı hiç kimse yalnızca irade gücüyle kazanamaz. Kazanabildiği ölçüdeyse ancak kendi dışında, sarsılmaz bir şeye bağlanarak kazanabilir: Yani özel şirketlerin hizmet koşullarıyla değil, kamusal güçle sağlamlaştırılmış bir direğe, düzenleme ve kolektif eyleme bağlanarak kazanılabilir. Birey, algoritma karşısında çaresizdir. Yalnızca birbirine kenetlenmiş bir kolektifin bir şansı vardır.
İşte bütün bunlar beni, o eski ve neredeyse unutulmuş anlayışın derinlerinde yatan bir derse getiriyor: Sömürüye dayalı her toplumda, hangi dağıtım düzeni olursa olsun, o düzenin zorbalığı adil ve makul gösteren bir hikâyeye ihtiyacı vardır. Antik dünyaya bu hikâyeyi Homeros ile Ovidius verdi. Kapitalizme bu hikâyeyi piyasalar verdi. Şimdi ise teknofeodalizmin hikâyesini yazma işiyle algoritmalar meşgul. Bizim önümüzdeki görev, Odysseus’u laf yarışında alt edip Akhilleus’un zırhını kazanmak değil. Akhilleus’un yapmaya çalıştığı gibi, başkalarını köle olarak tutma hakkımızı güvence altına almak da değil. Asıl görev, bu yarışın daha en baştan, yani Agamemnon hakemlerin kim olacağına karar verdiği andan itibaren hileli olduğunu nihayet görmek ve buna rağmen eve doğru yelken açmaktır. Çünkü hane hâlâ bizim. Yeter ki onu geri alacak kurnazlığa ve bizi felakete sürükleyecek şarkılara karşı kendimizi direğe bağlayacak cesarete sahip olalım.
Afganistan’da 5 yıldır iktidarda olan Taliban yönetimi, liderleri Hibetullah Ahundzade’ye itaatin zorunlu olduğunu ilan eden ve cihat konusundaki karar yetkisini yalnızca ona veren yeni bir yasa yayımladı. Yasada erkek, kadının “yöneticisi” olarak tanımlanıyor ve kadınlara kocalarını “mutlu etmeleri” ve kendilerine yaptıkları iyilikler için teşekkür etmeleri de emrediliyor.
*Fotoğraf: AWNA
Taliban Adalet Bakanlığı, 16 Ağustos Pazar günü “Nisab-e Muballighin” (Tebliğciler Müfredatı) başlıklı yeni yasa yayımladı. Ahundzade tarafından onaylanan ve altı bölümden oluşan belge, himayeleri altındaki kadınları Taliban’ın belirlediği örtünme kurallarına uymaya zorlamakla yükümlü tutuluyor. Yasada ayrıca erkek “kadının yöneticisi” olarak tanımlanırken, kadınların kocalarını “mutlu etmeleri” gerektiği belirtiliyor.
Adalet Bakanlığı 16 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, Taliban lideri Hibetullah Ahundzade’nin onayının ardından “Tebliğciler Müfredatı”nın bir giriş ve altı bölümden oluşacak şekilde yürürlüğe girdiğini ve resmi gazetede yayımlandığını belirtti.
Yasa, dini yükümlülükler ve ibadetlerden cihada, Taliban liderine itaate, evlilik ve kadınların haklarına ve başörtüsüne kadar birçok konuyu ele alıyor.
Evlilik ve kadınlara ilişkin düzenlemeler
“Koca ve kadının hakları” başlıklı bölümde kadınlardan, “şeriata ilişkin konularda” kocalarına itaat etmeleri isteniyor. Yasada erkek, kadının “yöneticisi” olarak tanımlanıyor ve kadınlara kocalarını “mutlu etmeleri” ve kendilerine yaptıkları iyilikler için teşekkür etmeleri emrediliyor. Buna karşılık kocalar, eşlerinin yiyecek, giysi ve barınma ihtiyaçlarını karşılamak ve mehirlerini ödemekle yükümlü tutuluyor.
Yasa, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesine izin verirken, erkeklerin eşleri arasında “adil davranması” gerektiğini belirtiyor.
“Kadınların genel hakları” başlıklı bölümde ise hiç kimsenin kadına zulmetmemesi veya onu zorlamaması gerektiği belirtiliyor. Evlilik sırasında yetişkin kadının rızasının gerekli olduğu ifade edilirken, bir kadının anlaşmazlığı çözmek amacıyla “baad” olarak başka bir aileye verilmemesi gerektiği kaydediliyor.
*Baad, bir anlaşmazlık veya suçun bedeli olarak kadın ya da kız çocuklarının başka bir aileye verilmesi anlamına geliyor.
Yasaya göre dul bir kadın, ölen kocasının erkek kardeşiyle evlenmek zorunda değil. Dul kadının yeniden evlendiği eşinden mehir alma hakkının bulunduğu ve kadının kocasının, çocuklarının, babasının ve diğer akrabalarının mal varlıkları üzerinde miras hakkına sahip olduğu ifade ediliyor.
Müfredatın “örtünme ve başörtüsü” başlıklı bölümünde erkekler, himayeleri altındaki kadınları yabancı erkeklerin yanında Taliban’ın belirlediği örtünme kurallarına uymaya zorlamakla yükümlü tutuluyor.
Cihatve itaate teşvik
Yeni müfredatın temel başlıklarından biri de cihat. Burada cihat, dini mücadele veya silahlı dini savaş anlamına gelebilen bir kavram olarak kullanılıyor.
Taliban’ın din görevlilerine, halka cihadın tanımını, amacını ve faziletlerini öğretmeleri ve bir mücahidin sahip olması gereken nitelikleri ve davranışları anlatmaları talimatı veriliyor. Din görevlilerinden ayrıca insanları cihada hazırlanmaya ve savaşçılara destek vermeye teşvik etmeleri isteniyor.
Belgede cihat sırasında yaralanmak veya öldürülmek bir “fazilet” olarak tanımlanıyor ve din görevlilerine insanları “şehadete” teşvik etmeleri talimatı veriliyor. Müfredat ayrıca namaz, oruç, abdest, gusül, hac, zekât ve öşür gibi dini ibadetlerin halka öğretilmesini öngörüyor. Bazı dini yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumunda karşılaşılacak cezalar konusunda da insanların uyarılması isteniyor.
Yasa, Taliban’ın en üst düzey liderine itaati zorunlu kılıyor. Belgede, emir “salih bir kişi olmasa dahi” ona itaat etmenin zorunlu olduğu belirtiliyor. Cihatla ilgili konularda yetkinin “İmam (Müminlerin Emiri)” olarak tanımlanan lidere ait olduğu ve hiç kimsenin emirle istişare etmeden ve onun onayını almadan bu konularda harekete geçmemesi gerektiği ifade ediliyor.
Taliban’ın kadın karşıtı yasaları
Bu düzenleme, Taliban’ın iktidara gelişinin beşinci yıl dönümünde gündeme geliyor. Çok sayıda insan hakları kuruluşu ve Birleşmiş Milletler, Taliban’a kadınlar ve kız çocuklarına yönelik kısıtlamaları kaldırması ve onların haklarına saygı göstermesi çağrısında bulunuyor.
Taliban yönetimi tarafından kadınların ve kız çocuklarının eğitim ve istihdamına getirilen kısıtlamalar, medya özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ve katı toplumsal düzenlemeler, Taliban’ın beş yıllık bilançosunun arasında yer alıyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde ortaöğretim ve yükseköğretime erişimi engellenmiş durumda. Kadınlar çalışma hayatı ve kamusal yaşama katılım konusunda da ağır kısıtlamalarla karşı karşıya. Bu uygulamalar Afganistan içinde ve uluslararası alanda geniş çaplı eleştirilere neden oluyor.
Taliban daha önce de kadınların özel ve toplumsal yaşamının çok sayıda alanını hedef alan yasa ve kararnameler çıkarmıştı. 2024 yılında onaylanarak resmi gazetede yayımlanan “İyiliği Emretme ve Kötülükten Sakındırma Yasası”, kadınların kıyafetleri, kamusal alandaki varlıkları, sesleri, hareket özgürlükleri ve yanlarında mahrem bir erkek bulunması gibi konularda kapsamlı düzenlemeler getirmişti. Yasa ayrıca “kötülük” olarak nitelendirilen davranışlara karşı müdahale etmek üzere ahlak polisi görevlilerine çeşitli yetkiler tanımıştı.
2026 yılında ise “Eşlerin Ayrılmasına İlişkin Yönetmelik” gündeme gelmişti. Taliban yetkilileri, belgenin aile içi anlaşmazlıklar ve eşlerin ayrılma taleplerini değerlendiren hakimlere rehberlik etmek amacıyla hazırlandığını belirtmişti. Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA), belgede çocuk yaşta evlilik ve kadınların evlilikte rızası da dahil olmak üzere bazı olası sonuçlara ilişkin endişelerini dile getirmişti.
Bunun yanı sıra, Taliban’ın yargı kurumlarında uygulanmak üzere gönderdiği “Taliban Mahkemeleri Ceza Usul ve Esasları” da insan hakları kuruluşlarının eleştirilerine maruz kaldı. Kuruluşlar, belgede yer alan keyfi cezalar, temel özgürlüklerin ihlali ve adil yargılanma hakkına ilişkin sorunlara dikkat çekti.
Taliban yönetiminde kadına yönelik kısıtlamalar: 2021–2026 kronolojisi
Ağustos 2021’de iktidara gelen Taliban, bugüne kadar kadın ve kızları hedef alan onlarca kararname çıkardı. Çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı.
2021
Ağustos 2021
Karma eğitime yasak getirildi, erkek öğretmenlerin kız öğrencilere ders vermesi yasaklandı. Ortaöğretim düzeyinde kız öğrencilerin okula dönüşü fiilen engellendi.
Eylül 2021
Kadın İşleri Bakanlığı lağvedildi, yerine Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Bakanlığı kuruldu. Meslek sahibi kadınlara “bir sonraki duyuruya kadar” evde kalmaları emredildi.
Aralık 2021
Kadınların mahremsiz (erkek vasi) 72 km’den uzun mesafeye seyahat etmesi yasaklandı. Toplu taşıma araçları bu direktifi uygulamakla yükümlü kılındı.
2022
Mart 2022
Kadınların mahremsiz yurt dışına çıkışı yasaklandı. Okul açılışı ilan edildikten yalnızca birkaç saat sonra kız okulları yeniden kapatıldı, 7. sınıf ve üzeri kız öğrencilerin okullarına kesin yasak getirildi.
Mayıs 2022
Kadınların dışarıda göz hariç tüm vücutlarını örten burka giymesi zorunlu hale getirildi. Mahremsiz toplu taşıma kullanımı yasaklandı, ehliyetin kadınlara verilmesi durduruldu.
Temmuz 2022
Kadın çalışanlara maaş alabilmek için erkek akrabalarını işe göndermeleri teklif edildi. Uçuş görevlisi kadınlar işten çıkarıldı.
Ağustos 2022
Kadınlara yönelik ahlak polisi teşkilatı kuruldu. Üniversitelerde sınıf ayrımı kesinleşti, kadın öğrencilerin okul içinde yüzlerini kapatmaları emredildi.
Kasım 2022
Kadınların halka açık spor salonları, hamamlar, parklar ve eğlence parklarına girişi yasaklandı.
Aralık 2022
Kadınların üniversiteye girişi tamamen yasaklandı. Uluslararası ve yerel STK’larda kadın çalışanlar işten çıkarıldı, aksi takdirde kuruluşların lisanslarının iptal edileceği açıklandı. Bunun üzerine Save The Children, the Norwegian Refugee Council ve CARE gibi bazı uluslararası yardım kuruluşlarının çalışmaları durduruldu.
2023
Mart 2023
Cumhuriyet dönemi mahkemelerince verilen binlerce boşanma kararı geçersiz sayıldı.
Nisan 2023
BM ajanslarında çalışan Afgan kadınlara yasak getirildi. Herat’ta kadınların ve ailelerin bahçeli ya da açık alanlı restoranlara girişi yasaklandı.
Temmuz 2023
Güzellik salonları kapatıldı, ülke genelinde binlerce kadın bu kararla işini yitirdi.
Ekim 2023
Kandahar’da kabul edilebilir tek örtünme biçiminin burka olduğu okullara yazılı olarak bildirildi.
2024
Mart 2024
Taliban lideri Akhundzada, kadınların alenen recmedilmesinin yeniden uygulamaya konulacağını açıkladı.
Ağustos 2024
“Erdem ve Refahı Teşvik, Kötülüğü Önleme Kanunu” yürürlüğe girdi (35 madde). Mevcut tüm kısıtlamalar resmileştirildi, kadınların sesi “mahrem olmayan” erkeklerin yanında alenen duyulamaz hale getirildi. Kadın ve erkeklerin birbirine bakması yasaklandı. Bakanlığa yargı denetimi olmaksızın gözaltı ve cezalandırma yetkisi tanındı.
Aralık 2024
Kadınların hemşirelik ve ebelik okumalarına yasak getirildi. Üniversitelerdeki kadın idari personelin işine son verilmesi için üniversitelere yazılı talimat gönderildi.
2025
Ocak 2025
Uluslararası Ceza Mahkemesi, Taliban lideri Akhundzada ve Baş Yargıç Haqqani hakkında insanlığa karşı suç işledikleri gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı.
Kasım 2025
Afgan kadınların BM ajanslarında çalışması tamamen yasaklandı. İran sınırında kadın doktor ve ebelerin hasta kabul etmesi, personelin başörtüsü gerekçesiyle durduruldu.
2026
Ocak 2026
Yeni Ceza Usul Yönetmeliği yürürlüğe girdi. Kocaların eşlerini, kırık kemik ya da açık yara oluşturmamak koşuluyla, dövmesini meşrulaştıran maddeler içeriyor. Söz konusu yönetmelik üç bölüm, on başlık ve 119 maddeden oluşuyor. Yönetmelik özellikle “golam” (köle) kavramını kullanarak kadınlara, çocuklara yönelik şiddeti yasallaştırıyor.
Mayıs 2026
Adalet bakanlığının 18 No’lu Kararnamesi ile ergenliğe girmiş bir kızın nikaha sessiz kalması evlilik onayı sayılabilir hale getirildi. Yeni ceza kanunu, kadınların kocasının izni olmadan akrabaları ziyaret etmesini suç saydı.
Haziran 2026
Laghman ve Nangarhar illerinde esnafa, mahremsiz alışveriş yapmaya gelen kadınlara satış yapmamaları, aksi takdirde dükkanlarının kapatılacağı ve kendilerinin tutuklanacağı bildirildi.
Not: BM Kadın Birimi verilerine göre Ağustos 2021’den bu yana çıkarılan hiçbir kararname geri alınmadı. Kronoloji, BM Kadın Birimi, Human Rights Watch, Wikipedia ve Hasht-e Subh (8am.media) kaynaklarından derlendi.
Papa 14. Leo, uluslararası topluma seslenerek iki devletli çözüm için harekete geçme çağrısında bulundu.
Papa 14. Leo, Foto: CNS photo/Vatican Media
Katolik Kilisesi’nin ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa 14. Leo, 16 Ağustos Pazar günü (bugün) geleneksel Angelus duasının ardından yaptığı konuşmada Batı Şeria’da Filistinlilere dönük şiddet eylemlerine son verilmesi gerektiği çağrısını yineledi.
Vatikan’ın yayın organı olan Vatican News‘in aktardıklarına göre, bölgede Filistin halkına karşı süregelen saldırıların durdurulması gerektiğini belirten 14. Leo, adil ve kalıcı bir barışın iki devletli çözümle mümkün olacağını ve uluslararası toplumun bu yönde somut adımlar atması gerektiğini ifade etti.
Vatikan’dan geçmişte de benzer çağrılar
Papa 14. Leo, geçmişte de Filistin’de yaşanan saldırılar hakkında açıklamalarda bulunmuştu. Eylül 2025’te Gazze halkına “en derin yakınlığını” dile getiren Papa, Filistinlilerin korku içinde ve kabul edilemez koşullarda hayatta kalmaya çalıştıklarını, kendi topraklarından zorla sürüldüklerini söylemiş ve ateşkes, rehinelerin serbest bırakılması ve uluslararası hukuka uyulması çağrısı yapmıştı.
Başpiskopos Gabriele Caccia da Temmuz 2025’te Birleşmiş Milletler’deki (BM) konuşmasında bugünküne (16 Ağustos) benzer bir vurgu yapmıştı. Ayrıca Vatikan’ın dönemin BM Daimi Gözlemcisi, aynı yıl içerisinde bu tutumu tekrar yineleyerek İsrail ile Filistin’in tanınmış sınırlar içerisinde barış ve güvenlik içinde bir arada yaşamasının hedeflenmesinin gerektiğini, kalıcı ilerlemenin güç kullanarak değil diyalog ile sağlanabileceğini belirtmişti.
Holloway’den Öcalan’a: “Kitaplarını okuduk, şimdi yüzünü görmek, sesini duymak istiyoruz.”
John Holloway, Foto: X/@_Civak_saz1
İrlandalı Marksist düşünür John Holloway, Abdullah Öcalan için bir mektup kaleme aldı. “Sen dünya için bir umutsun” başlıklı mektubunda Holloway, “Seninki bir umut şarkısı, bu karanlığı giderek artan dünyada bizim çaresizce ihtiyaç duyduğumuz umut” dedi.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti’ne teslim edilen mektubun tamamı şöyle:
“Sevgili Abdullah Öcalan,
Şimdi şarkını yüksek sesle ve berrak bir biçimde söyle. Uzun yıllardır güzel şarkılar söylüyorsun, ama bu, kafese kapatılmış bir kuşun şarkısıydı. Artık kafesinden çıkıp ağaçların tepelerinden, çatıların üzerinden, bütün dünyayı dolduracak bir şarkı söylemelisin. Kitaplarını okuduk, şimdi yüzünü görmek, sesini duymak istiyoruz.
Seninki bir umut şarkısı, bu karanlığı giderek artan dünyada bizim çaresizce ihtiyaç duyduğumuz umut. Kürt halkı için umut, ama bundan çok daha fazlası. Devletlere bölünmenin anlamsız ve barbarca biçimiyle trajik bir şekilde parçalanmış Ortadoğu için umut. Oysa yaşamın ortaklaşa akmasına izin verilse pek çok şey çözülebilir. Dünya için de umut, kadınların köleliğinin geçmişin acı bir hatırası olarak kalacağı, bitkilerin, hayvanların ve diğer yaşam biçimlerinin saygıyla ele alınacağı başka yaşam biçimlerinin önünü açan bir umut.
Umut şarkısı aynı zamanda bir reddediş şarkısıdır. Anlamı şudur: ‘Hayır, kabul etmeyeceğiz.’ Egemenlerin vahşetini, savaşın anlamsız gaddarlığını, paranın yıkıcı saltanatını, cinsiyetçiliğin ve ırkçılığın şiddetini kabul etmeyeceğiz. Hayır, yeter; artık daha fazlasını kabul etmeyeceğiz.
Umut şarkısı dünyanın acısını söyler. Hapsedilmenin acısını, işkencenin, ayrımcılığın, aşağılanmanın ve sömürünün acısını. Yaratabileceğimiz onca şeyin engellenmesinin, hayal kırıklığının acısını; hayatın nasıl olması gerektiğine hep birlikte, ortaklaşa karar verdiğimiz zenginlik içindeki bir dünyaya ulaşamamanın acısını.
Söylediğin şarkının gücü, kafesinin parmaklıklarını eğip büküyor. Biz, seni hayranlıkla izleyenler, seni özgür görmek, sesini duymak istiyoruz. Özgürlük için söylediğin şarkının bütün dünyada yankılanmasını istiyoruz. Elbette bir dengbêj şarkısı bu: Umudu, reddedişi, acıyı ve komünal yaşamı bir araya getiren bir şarkı.
Derin bir hayranlıkla, yakında özgür olmanı umuyorum.”
John Holloway kimdir?
1947’de İrlanda’nın Dublin kentinde doğan John Holloway, hukuk, siyaset bilimi ve sosyoloji alanlarındaki çalışmalarıyla bilinen Marksist bir düşünürdür. 1968’de Cambridge Üniversitesi’ni bitiren Holloway, sonrasında Avrupa Koleji’nde çalışmalarına devam etti. Doktorasını 1975’te Edinburgh Üniversitesi’nde siyaset bilimi dalında tamamladı. Holloway, Edinburgh’da çeyrek yüzyıla yakın süre ders verirken devlet, sermaye ve sınıf mücadelesi gibi kavramları merkeze alan araştırmalar yürüttü. İlerleyen yıllarda ağırlığını Meksika’ya veren Holloway, 1993’ten itibaren Benemérita Universidad Autónoma de Puebla’da görev yaparak toplumsal hareketler, özerklik ve kapitalizme karşı direniş biçimleri üzerine yoğunlaştı.
Holloway, Meksika’da Zapatista hareketiyle yakınlık kurarken Açık Marksizm olarak anılan bilinen yaklaşımın temsilcilerindendir. Holloway ayrıca, geleneksel solun kalıplarını sorgulayan, tabandan gelen yaratıcı direnişi ve özgürleşmeyi merkeze koyan bir entelektüel geleneğin temsilcilerinden biridir. 2002’de yayımlanan İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek adlı çalışmasında devrimci dönüşümü devlet aygıtını ele geçirmeye bağlamayan Holloway’e göre göre asıl değişim, insanların günlük yaşamlarında tahakküme karşı açtıkları özerk ve kolektif gedikler aracılığıyla filizlenir. Holloway bu fikri, Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak adlı eserlerinde daha da ileri taşıyarak mevcut toplumsal ilişkilerin içinde yeni yaşam biçimlerinin kurulabileceğini savunmaktadır.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında 1993’te Cizre’de kaybedilen Nadir Nayci’nin akıbetinin açıklanmasını ve sorumluların yargılanmasını istedi.
Fotograf: Mezopotamya Ajansı
Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1116’ncı haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın bu haftaki açıklamasını İkbal Eren okudu.
Eren, gözaltında kaybetmenin yalnızca bir kişinin yaşamdan koparılması anlamına gelmediğini, geride kalan ailelerin de yıllarca belirsizlik, mezarsızlık ve adaletsizlik içinde bırakıldığını söyledi.
“İnsanların akıbetlerinin bilinmediği, mezarlarının bulunmadığı bir yerde toplumsal barıştan ve adaletten söz edilemez” diyen Eren, Nadir Nayci’nin kaybedilme sürecini anlattı. Nayci 65 yaşındaydı ve at arabacılığı yapıyordu.
“Çok istiyorsan kendin git, ara”
Nayci’nin 1993’te Bênamîra (Aşağıçeşme) Köyü’ndeki akrabalarına atlarından birini götürmek üzere evden çıktığını belirten İkbal Eren, kendisinden bir daha haber alınamadığını söyledi. Nayci’nin atının ertesi sabah tek başına eve döndüğünü anlattı.
Eren, ailenin yaptığı araştırmada Nayci’nin Aşağıçeşme Köyü’ne hiç ulaşmadığını öğrendiklerini belirterek şunları söyledi:
“Nadir Nayci’nin Aşağıçeşme’ye ulaşmak için Kuştepe köyünden geçmesi gerekiyordu. O dönem Kuştepe, bölge halkı tarafından JİTEM destekli Hizbullah’ın infaz mekânı olarak biliniyordu. Köy, tank taburunun hemen önündeydi ve taburdan rahatlıkla görülebilecek bir konumdaydı.Bölgede Kuştepe’ye götürülenlerin bir daha geri dönmediği konuşuluyordu. Nadir Nayci’nin oğlu Ramazan Nayci, İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Cemal Temizöz’e giderek babasının kaybolduğunu anlattı. Babasının Kuştepe’de alıkonulduğundan emin olduğunu söyleyerek onu aramak için köye asker gönderilmesini istedi. Temizöz ise bu talebi karşılamadı. Ramazan Nayci’ye, ‘Çok istiyorsan kendin git, ara’ dedi. Ayrıca babasının dağa çıkmış olabileceğini de söyledi.”
“Korucubaşı ölüm emrini verdi”
Nadir Nayci’nin ailesinin korku ve baskı nedeniyle uzun süre savcılığa başvuramadığını anımsatan İkbal Eren, ilk başvurunun 2004 yılında Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapıldığını ve soruşturmanın takipsizlikle sonuçlandığını söyledi.
2009 yılında Kuştepe köyünde ölüm evleri ve kemiklerin bulunmasının ardından ailenin yeniden başvurduğunu aktaran İkbal Eren, “Ramazan Nayci, kemiklerin babasına ait olup olmadığının belirlenmesi amacıyla DNA karşılaştırması yapılmasını istedi. Ancak 2009/432 sayılı dosyada da aile açısından sonuç değişmedi” dedi.
Nadir Nayci’nin kaybedilmesine ilişkin önemli bir tanıklığa da dikkat çeken İkbal Eren, “İtirafçı sanık Mehmet Nuri Binzet, Cizre JİTEM davasında verdiği ifadede Nadir Nayci’nin Hizbullahçılar tarafından gözaltına alındığını, Cizre Belediye Başkanı ve korucubaşı Kamil Atak’ın, Nayci’nin öldürülmesi yönünde emir verdiğini söyledi” ifadelerini kullandı.
“Sorumlular tespit edilip, adalet sağlansın“
33 yıl sonra hala aynı soruları sorduklarını belirten İkbal Eren “Nadir Nayci nerede? Nadir Nayci’nin kaybedilmesine ilişkin iddialar neden etkin biçimde soruşturulmadı? Kuştepe’de bulunan kemiklerin DNA karşılaştırılması neden sonuçlandırılmadı? Tanık anlatımları neden gereği gibi araştırılmadı?” diye sordu.
Kaybedilişinin 33’üncü yılında taleplerinin açık olduğunu vurgulayan İkbal Eren, “Nadir Nayci’nin akıbeti açığa çıkarılsın; kaybedilmesinden sorumlu olanlar tespit edilsin ve etkili bir soruşturma yürütülerek adalet sağlansın” dedi.
Eren, “Kaç yıl geçerse geçsin, Nadir Nayci için, tüm kayıplarımız için, adalet istemekten, devletin hukuk normları içinde hareket etmek zorunda olduğunu hatırlatmaktan vazgeçmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.
Oğlu cezaevinden mektup gönderdi
Açıklamanın ardından Nadir Nayci’nin oğlu Ramazan Nayci’nin cezaevinden gönderdiği mektup okundu. Mektup şöyle:
“1993 yılında Cizre’de kaybedilen Nadir Nayci’nin oğluyum. Babamın kaybedilmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Tam 33 yıldır ondan bir haber bekliyorum. Bir mezarımız olmadığı için bu bekleyiş hiç bitmiyor. Her gün babam çıkıp gelecekmiş gibi hissediyorum. Artık bu belirsizlikle yaşamak istemiyoruz.
Babam kaybedildiğinde Cizre İlçe Jandarma Komutanı ve JİTEM Grup Komutanı olan Cemal Temizöz’ün yanına gittik. Babamın Kuştepe’de tutulduğunu bildiğimizi söyledik. ‘Bu bölge sizin kontrolünüzde. Bize yardım edin, babamı bulun’ dedik. Ama bize yardım edilmedi. Aradan 33 yıl geçti. Babamı bulmak için devletten hiçbir yardım görmedik. Biz devletten yıllardır çok şey istemiyoruz. Sadece babamızın nerede olduğunu bilmek istiyoruz. Kemiklerinin bize verilmesini ve onu kendi ellerimizle toprağa vermeyi istiyoruz.
Buradan Cumhurbaşkanı’na sesleniyorum: Yeter artık bu zulme son verin. 33 yıldır babamızın mezarını arıyoruz. Artık bu bekleyiş bitsin. Babamın mezarını bize verin. Başka hiçbir şey istemiyoruz. Nadir Nayci’nin nerede olduğunu bilmek, onun mezarına ulaşmak ailesi olarak bizim en temel hakkımızdır. Bir evladın 33 yıl boyunca babasının akıbetini bilmeden yaşaması kabul edilemez. Nadir Nayci’nin mezarı nerede? Bu soru 33 yıldır cevapsız bırakıldı. Hakikat ve mezar hakkımız 33 yıldır ertelendi. Bu, devletin bize 33 yıldır ödemediği bir adalet borcudur. Artık beklemek istemiyoruz. Babamın mezarını istiyoruz.”
Açıklamanın ardından meydana karanfiller bırakıldı.
Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.
Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.
12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.
Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.
Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.
İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.
Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri
Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.
3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.
Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.
Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.
41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.
BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur
Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.
BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.
Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.
Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.
5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.
Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.
Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.
Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.
Ödüller
2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü 2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü
İzmir Milletvekili Mustafa Bilici, Aydın Milletvekili Ömer Karakaş ve Antep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban ile 7 belediye başkanı AKP’ye katıldı.
“Milletimizle Çeyrek Asır, Türkiye Geleceğe Hazır” sloganıyla düzenlenen AKP’nin 25. kuruluş yıl dönümü mitingi Ankara Millet Bahçesi’nde gerçekleşti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan törende yaptığı konuşmanın ardından İYİ Parti’den istifa eden Aydın Milletvekili Ömer Karakaş ve Gaziantep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban ile Gelecek Partisi’nden istifa eden İzmir Milletvekili Mustafa Bilici’ye AKP rozeti taktı.
Mustafa Bilici’nin istifasıyla Yeni Yol Partisi’nin milletvekili sayısı, Meclis’te grup kurulabilmesi için gereken 20’nin altına düşerek 19 oldu. CHP Kütahya Milletvekili Ali Fazıl Kasap, Yeni Yol grubunun devam etmesi amacıyla CHP’den istifa ederek Yeni Yol Partisi’ne katıldı. Kasap’ın katılımıyla Yeni Yol Partisi’nin milletvekili sayısı yeniden 20’ye yükselirken, CHP’nin TBMM’deki milletvekili sayısı 44’e düştü.
Erdoğan; CHP’den istifa ederek AKP’ye geçen Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı, Kahramankazan Belediye Başkanı Selim Çırpanoğlu, Domaniç Belediye Başkanı Engin Uysal, Hayrabolu Belediye Başkanı Tuncer Başoğlu ve Eceabat Belediye Başkanı Saim Zileli ile Yeniden Refah Partisi’nden istifa eden Tavşanlı Belediye Başkanı Ali Kemal Derin ve DEM Parti’den ihraç edilen İdil Belediye Başkanı Türkan Kayır’a da rozetlerini taktı.
Kayır’ın DEM Parti’den ihracsüreci
Türkan Kayır 2024’te DEM Parti’den ihraç edilmişti. DEM Parti’den yapılan açıklamada “31 Mart 2024 seçimlerinde İdil halkı %71,27 oy oranıyla iradesini partimizden yana kararlı bir şekilde ortaya koymuştur. Seçimlerin ardından, DEM Parti ve kurumsal yapıları olarak, İdil’de 8 yıl boyunca yaratılan kayyım tahribatlarını ortadan kaldırmayı temel ilkemiz olarak belirledik.
Ancak kayyımların yıllara yaydıkları tahribatların, bu dönem içerisinde bazı kişiler tarafından da devam ettirilmek istendiğini gördük” denilmişti.
Açıklamada, devamla şu ifadelere yer verilmişti:
“Demokratik mücadelemizin değerlerini ve ilkelerini yok sayan, halka hizmeti öncelemeyen, seçilmişlik iradesini hiçe sayan, parti karşıtı zihniyetlerle hareket eden ve ahbap-çavuş ilişkileriyle belediyeyi yönetmeye çalışan yaklaşımların olduğu, ne yazık ki bu 8 aylık süreçte görülmüştür. Partimizin uzun süreli yapıcı uğraş ve çabaları yok sayılmış, kendisinde ısrar eden bir yaklaşım ortaya konulmuştur. Bu nedenle İdil Belediye Eş Başkanı Türkan Kayır, DEM Parti Merkez Disiplin Kuruluna; Belediye Meclis Üyesi Ekrem Şimşek ise DEM Parti Şırnak İl Disiplin Kuruluna sevk edilmiştir. Kayır ve Şimşek hakkında devam eden disiplin süreçleri, kurullarımız tarafından değerlendirilmiş ve sonuçlandırılmıştır. Disiplin kurullarımız, Kayır ve Şimşek’in partimizden ihraç edilmesi yönünde karar vermiştir. Bizler, bir kez daha, bu halkın değerlerini bireysel menfaatlerine alet eden anlayışlara karşı mücadele edeceğimizin sözünü veriyoruz.”
Nisan ayında başladıkları eylemleriyle ses getiren Yıldızlar SSS Holding’e bağlı işletmelerde çalışan madenciler, ödeme sözlerinin yerine getirilmemesi üzerine tekrar eyleme başladı. Bakanlık önünde direnen madencilerinle birlikte aileleri de gözaltına alındı. 13 Ağustos’ta gözaltına alınan 82 madenci 30 saatin ardından serbest bırakıldı, Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu ise hala gözaltında.
Fotoğraf: Bağımsız Maden-İş, X
Bağımsız Maden-İş, 6 Ağustos’ta X hesabından yaptığı açıklamada Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Eti Gümüş’ün Elazığ Maden işletmesinde ve Doruk Madencilik’te çalışan işçilerinin hakların hala ödenmediği sebebiyle 10 Ağustos’ta Ankara’da olacaklarını duyurdu. Söz verilen haklarının ödenmesi için 10 Ağustos’ta Ankara’ya giden madenciler, Holding yönetimiyle görüşme tekliflerini reddederek muhataplarının devlet ve bakanlık olduğunu söyledi ve alacakları ödenene kadar Ankara’dan ayrılmayacaklarını duyurdu. İşçilerin eylemlerini Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne taşımak istedikleri süreçte işçiler, dört gün boyunca polis engeliyle karşılaştı. 13 Ağustos saat 17.00 civarında maden işçileri, işçilerin aileleri, Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun da aralarında olduğu 84 kişi gözaltına alındı.
Ankara’da gözaltına alınan Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik ve Elazığ’daki Eti Gümüş Maden’de çalışan 82 işçi ve Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır serbest bırakıldı. Bağımsız Maden-İş örgütlenme uzmanı Başaran Aksu ise TCK 216 “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla gözaltında tutulmaya devam ediyor.
*Güncelleme: Başaran Aksu 15 Ağustos'ta serbest bırakıldı
Üç günde yüzlerce gözaltı
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın iki ay önce taraflar arasında imzalanan protokolle güvence altına alındığını duyurduğu işçi alacaklarının ödenmemesi üzerine yeniden Ankara’da buluştu.
Bağımsız Maden İş Sendikası, X hesabından yaptığı paylaşımda 10 Ağustos’ta bakanlık önünde eylem yapmak amacıyla toplanan işçilerin taleplerini “Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın verdiği sözü tutması, gasp edilen haklarının Bakanlık tarafından derhal ödenmesi ve hesabının Sebahattin Yıldız ve ailesinden sorulması, Yıldızlar SSS Holding’in bütün işletmelerinin kamulaştırılması” olarak sıraladı.
10 Ağustos’ta bakanlık önünde eylem yapmak amacıyla toplanan, içlerinde Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır’ın da bulunduğu yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bağımsız-Maden İş’in X hesabından yaptığı paylaşıma göre desteğe gelen yurttaşlar ve basın mensupları da gözaltıyla tehdit edildi. Gözaltındaki madenciler 12 saat sonra serbest bırakıldı.
15 günlük eylem yasağı
Bağımsız Maden-İş, çağrısını 11 Ağustos için yineledi. Eylemin başlangıç saati olan 11’den beri polis ablukası altında olduklarını bildiren Bağımsız Maden-İş üyeleri, öğleden sonra tekrar gözaltına alındı. Aynı gün içinde Ankara Valiliği, il genelinde 15 günlük eylem yasağı ilan etti. Daha sonra Bağımsız Maden-İş, çağrısını 12 Ağustos için tekrar yineledi. Gözaltına alınan 80’i aşkın kişi gece saatlerinde serbest bırakıldı.
12 Ağustos’ta metro duraklarının kapatıldığını ve gazetecilerin alandan çıkartıldığını belirten Bağımsız Maden-İş sendikası, üçüncü gün de eylemlerini gerçekleştirmek üzere buluştu. Sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, üçüncü günde de gözaltına alınmaları halde halkı bulundukları yerde işçi hakları için sokağa çıkmaya çağırdı. Üçüncü gün yine polis ablukasında başlayan eylemde gözaltı olmadı. Başaran Aksu, Cuma günü madencilerin Cumhurbaşkanının katılacağı etkinliği aileleriyle ziyaret edip istişare etmek istediklerini açıkladı.
Madenciye “Türkiye Geleceğe Hazır” gözaltısı
Eylemlerinin dördüncü günü olan 13 Ağustos’ta işçiler tekrar polis müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun da aralarında olduğu 82 kişi gözaltına alındı. Polisin müdahalesi sırasında iki madenci fenalaştı. Aynı gün Yıldız SSS Holding başkanı Sabahattin Yıldız, holding binasına giren diğer madencilere gün içinde tüm ödemelerin yapacağına dair söz verdi.
Tüm Türkiye'yi bugün meydanlara çağırıyoruz!
Gözaltına alındık, basının görüntü alması engellendi. Madenciye yönelik bu saldırı tüm işçi sınıfına yapılmıştır. Bu saldırıya ve sansüre karşı tüm Türkiye'yi bulundukları illerde meydanlara çıkmaya çağırıyoruz.
14 Ağustos’ta Bağımsız Maden-İş, işçilerin gözaltı sürelerinin 24 saat daha uzatıldığını açıkladı. Madencilerin gözaltına alınmasını protesto eden aileleri de gözaltına alındı. Bağımsız Maden-İş sendikasının avukatı Lütfi Sabri Batı, yaptığı açıklamada bu gözaltıların işçilerin aynı gün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılacağı, AKP’nin 25. yılı dolayısıyla düzenlenen “Türkiye Geleceğe Hazır” başlıklı mitinge gitme planlarıyla bağlantılı olduğunu söyledi.
Bağımsız Maden-İş’in farklı illerdeki yurttaşlardan destek çağrısı yanıtsız kalmadı. 14 Ağustos’ta Madenci Anıtı önüne çağrı yapan işçilere İstanbul ve İzmir’de sendikanın çağrısı üzerine toplanan çeşitli sendika ve örgütlerle birlikte Portakal Plastik’e bağlı Petrol-İş Gebze Şubesi üyelerinden de destek geldi. Bağımsız Maden-İş, haklarını alana kadar madencilerin direnişe devam edeceğini bildirdi.
Ne olmuştu?
Elazığ’ın Maden ilçesindeki Eti Gümüş işçileri ile Eskişehir’deki Doruk Madencilik işçileri ödenmeyen ücret ve kıdem tazminatları için aylardır haklarını arıyor.
Doruk Madencilik
Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde faaliyet gösteren Doruk Madencilik, 2022 yılında Yıldızlar SSS Holding’e devredildi. Doruk Madencilik işçileri, devir sonrası yaklaşık 300 işçi altı ay ücretsiz izne çıkarıldığını ve ücret ile kıdem tazminatı ödemelerinde ciddi aksamalar yaşandığını kaydetti.
Yıldızlar SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçileri, ödenmeyen maaşlar ve sağlanmayan haklar sebebiyle 13 Nisan’da Eskişehir’den Ankara’ya yürüyüş başlatmış, altı gün süren yürüyüşün ardından 19 Nisan’da Ankara’ya ulaşmışlardı. Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde açlık grevine başlayan işçiler polis müdahalesiyle karşılaşmış, 21 Nisan’da 110 madenci 14 saat gözaltında tutulup serbest bırakılmıştı.
Grev, üç bakanlığın garantörlüğünde varılan uzlaşmanın ardından 28 Nisan’da sona erdi. Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve sendika temsilcilerinden oluşan heyet, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ile görüştü. Görüşmenin ardından Çakır, işçilerin alacaklarının ödenmesi için 15 günlük süre istendiğini ve bakanlıkların sürecin garantörü olduğunu açıkladı. Zorla ücretsiz izne çıkarılan işçılerin bu dönemden doğan haklarının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişlerı tarafından hazırlanacak rapora göre ödenmesi kararlaştırıldı. Müfettiş raporu 20 Temmuz günü Bağımsız Maden-İş’e teslim etti. Sendika, raporda işçilere zorla ücretsiz izinde tutuldukları dönemin ücretlerinin ödenmesi, kıdem tazminatının yanında ihbar tazminatı hakkının da tespit edildiği, altı işçinin ise sendikal baskıya uğradığı kaydedildiğini belirtti.
Bağımsız Maden-İş, verilen süre dolduğunda ödemelerin tamamlanmadığını belirtti.
Eti Gümüş
Bağımsız Maden-İş’in sitesinde yayımladığı bilgi notuna göre, 2004’ten bu yana Yıldız SSS Holding’e bağlı olan Elazığ Maden’deki Eti Gümüş işletmesinde 2 yıla yakın bir zamandır işçilerin ücretinin ödemediği ve işçileri zorunlu ücretsiz izne yollayarak sigorta haklarının engellendiği, işten çıkanların ise kıdem tazminatının ödenmediği kaydedildi. Bağımsız Maden İş, Eti Gümüş’ün üretimin durduğu Kütahya İşletmesi’nde de yaklaşık 950 işçinin kıdem tazminatı ve ücretini alamadığını kaydetti. ardından 18 Temmuz’da Eti Gümüş işçileri direniş başlattıklarını açıkladı ve 24 Temmuz’da Yıldızlar SSS Holding önüne yürüdü.
Bağımsız Maden-İş üyesi Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri 27 Temmuz’da Yıldızlar SSS Holding önünde tekrar oturma eylemine başladı.
30 Temmuz’da Doruk Madencilik işçileri yeniden Yıldızlar SSS Holding önüne geldi. İşçiler, kendilerini holding önündeki ağaçlara zincirledi. Polisin müdahalesiyle işçiler ve sendika yöneticileri gözaltına alındı. Temmuz ayında Bağımsız Maden-İş ve Doruk Maden işçileri, sendikal tazminat, ücretsiz izin dönemi ücreti ve ihbar tazminatı alacaklarının ödenmesi için Yıldızlar SSS Holding ile görüşmeler yaptı. Temmuz ayı sonunda yapılan görüşmelerde maaşların 6 Ağustos’ta yatırılacağı kontratla imza altına alındı. Maaşların 6 Ağustos’ta yatırılması, tazminatların ise üç taksitte ödenmesi kararlaştırılmıştı.
Ancak işçiler, belirlenen tarihte ödeme yapılmadığını açıkladı. Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri için 6 Ağustos’a ertelenen ödeme sözü de tutulmadı. Bunun üzerine, Bağımsız Maden-İş üyeleri 10 Ağustos’ta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde eyleme başladı.