Hayvan hakkı savunucuları Ankara’daki eyleme çağırıyor

Hak savunucusu platformlar bütün hayvanseverleri 25 Nisan’da Ankara’daki buluşmaya çağırıyor: “Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.”

Hayvanlara yönelik “katliam yasasına” karşı uzun süredir kitlesel kampanya ve eylemler yapan Ankara’dan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, İstanbul’dan Yaşatacağız Platformu ve İzmir’den İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; yarın (25 Nisan) Ankara’da bir araya geliyor.

Platformlar, tüm hayvan hakkı savunucularını 25 Nisan saat 16.00’da Ankara Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sonlanacak eyleme ve basın açıklamasına çağırıyor.

Herkesi ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye çağırıyoruz

İki yıldır yürürlükte olan katliam yasasına ilişkin ortak açıklama yapan Hayvan Yaşam Özgürlük İnisiyatifi, Yaşatacağız Platformu ve İzmir Yaşam Hakkı Savunucuları; şunları söyledi:

Katliam yasası yürürlüğe gireli neredeyse 2 yıl oluyor. Bu sürede kaç hayvan katledildi, kaç hayvan işkence gördü, kaç hayvan kan kokan barınaklara hapsedildi, yaşadıkları yerden koparıldı; sayısını dahi bilemiyoruz. Yalnızca kamuoyuna yansıyan vakaları biliyoruz. Bildiklerimiz, duyduklarımız hepimizin kanını dondururken her gün yeni bir katliam ve toplama haberine uyanıyoruz. Katliam yasanın yürürlüğe girmesi ile yurt çapında artan hayvana yönelik şiddet, işkence ve katliam vakaları arasında bağlantı olduğunu görmek hiç zor değil.

Yasa değişiklikleri hayvanlara yönelik nefreti ve şiddeti meşrulaştırıyor, hatta teşvik ediyor, körüklüyor. Bu gidişata dur demek için, toplumun ezici çoğunluğunun yasaya karşı olduğunu vurgulamak için Ankara’dan ses yükselteceğiz. Basın açıklamamıza tüm basın mensuplarını davet ediyor; bu hayati mesele için tüm hayvan hakkı savunucularını da 25 Nisan Cumartesi günü 16.00’da Ankara’da Kolej metrosu önünde başlayıp Sakarya Caddesi’nde sona erecek olan kitlesel eylemimize katılmaya ve ‘Barınaklarda hayat yok, sokaklarda olacak’ demeye davet ediyoruz.

Açıklamada ayrıca, farklı kentlerden Ankara’ya ücretsiz gelmek isteyenler için İstanbul, İzmir, Kocaeli, Tekirdağ, Antalya ve Adana başta olmak üzere birçok kentten ücretsiz otobüs kaldırılacağı aktarıldı.

Ne olmuştu?

Kedi ya da köpek fark etmeksizin sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasını ve bakımevlerinde tutulmasını, bazılarının ise uyutulmasını (öldürülmesini) öngören 7527 nolu Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 2 Ağustos 2024’te Resmi Gazete’de yayımlandı.

Kanun’da değiştirilen maddeler şu şekilde:

MADDE 1- 24/6/2004 tarihli ve 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun 1 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Kanunun amacı;” ibaresinden sonra gelmek üzere “insan, hayvan ve çevre sağlığı gözetilmek kaydıyla” ibaresi eklenmiştir.

MADDE 2- 5199 sayılı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrasının (f) ve (j) bentleri aşağıdaki şekilde ve (k) bendinde yer alan “ve hayvanların rehabilite edileceği” ibaresi “, hayvanların sahiplendirilinceye kadar barındırıldığı ve rehabilite edildiği” şeklinde değiştirilmiştir.

“f) Sahipsiz hayvan: Sahipli hayvanlar dışında kalan evcil hayvanları,”

“j) Sahipli hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan ve Bakanlık veri tabanına kaydedilen ev hayvanlarını,”

MADDE 3- 5199 sayılı Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi yürürlükten kaldırılmış, (d) bendinde yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları sahiplenmek” şeklinde ve (j) bendinde yer alan “ve güçten düşmüş hayvanların korunması” ibaresi “hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakılmaları” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 4- 5199 sayılı Kanunun 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında yer alan “, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında” ibaresi “kanuni istisnalar hariç” şeklinde, üçüncü fıkrasında yer alan “çevreye olabilecek” ibaresi “insan ve çevre sağlığı için oluşabilecek” şeklinde ve “Çevre ve Şehircilik Bakanlığı” ibaresi “Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı” şeklinde, dördüncü fıkrasının son cümlesi aşağıdaki şekilde ve altıncı fıkrasında yer alan “hayvanlara bakan veya bakmak” ibaresi “hayvanları hayvan bakımevi kurarak sahiplenmek” şeklinde değiştirilmiştir.

“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir ve rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”

MADDE 5- 5199 sayılı Kanunun İkinci Kısım Dördüncü Bölüm başlığında yer alan “Öldürülmesi” ibaresi “Ötanazisi” şeklinde ve 13 üncü maddesinin başlığı “Hayvanların ötanazisi” şeklinde değiştirilmiş, maddeye birinci fıkrasından önce gelmek üzere aşağıdaki fıkralar eklenmiş ve mevcut ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “Öldürme esas ve usulleri” ibaresi “Öldürme ve ötanazi işlemine ilişkin esas ve usuller” şeklinde değiştirilmiştir.

“Bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununun 9 uncu maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen tedbir uygulanır.

Yerel yönetimler sahipsiz köpeklere ilişkin yürüttüğü iş ve işlemlerde Bakanlar Kurulunun 28/8/2003 tarihli ve 2003/6168 sayılı Kararı ile onaylanan Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi kapsamında gerekli idari tedbirleri almaya yetkilidir.”

MADDE 6- 5199 sayılı Kanunun 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan “Tıbbî” ibaresi “Kanunî ve tıbbî” şeklinde değiştirilmiş ve fıkraya aşağıdaki bent eklenmiştir.

“o) Yerel yönetimler adına toplanan sahipsiz hayvanları bakımevi dışında bir yere terk etmek veya bakımevinde barındırılan köpekleri bakımevi dışında bir yere bırakmak.”

MADDE 7- 5199 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiş ve (f) bendi yürürlükten kaldırılmıştır.

“b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin ve sahipsiz hayvanlardan kaynaklı sorunları belirleyip, sorunların çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plan ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak insan, hayvan ve çevre sağlığına ilişkin her türlü önlemi almak,”

MADDE 8- 5199 sayılı Kanunun 19 uncu maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“İnsan, hayvan ve çevre sağlığının korunması amacıyla bakımevleri, hastaneler ve ameliyathaneler kurmak, bunlara ilişkin ilaç, alet ve ekipmanları temin etmek ile bakımevlerinde bakım, rehabilitasyon ve sahiplendirme gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara teşvik veya Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır.”

MADDE 9- 5199 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin birinci fıkrasında yer alan “ve bu suretle bulundurduğu” ibaresi “veya sahiplendiği” şeklinde ve fıkranın son cümlesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Söz konusu hayvanlardan sahiplendirilme niteliği olanlar sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevinde barındırılır.”

MADDE 10- 5199 sayılı Kanunun 28 inci maddesinin birinci fıkrasının (ı) bendinde yer alan “ikinci” ibaresi “dördüncü” şeklinde, (j) bendinde yer alan “hayvan başına iki bin” ibaresi “hayvan başına altmış bin” şeklinde ve aynı bentte yer alan “idarî para cezası.” ibaresi “; (o) bendine aykırı davrananlara hayvan başına elli bin Türk lirası idarî para cezası.” şeklinde değiştirilmiş, ikinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.

MADDE 11- 5199 sayılı Kanunun 28/A maddesinin ikinci fıkrasına “birinci” ibaresinden sonra gelmek üzere “, ikinci ve üçüncü” ibaresi eklenmiş ve yedinci fıkrasında yer alan “hayvan koruma gönüllüsü,” ibaresi madde metninden çıkarılmıştır.

MADDE 12- 5199 sayılı Kanunun 31 inci maddesinde yer alan “3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu” ibaresi “5996 sayılı Kanun” şeklinde değiştirilmiştir.

MADDE 13- 5199 sayılı Kanunun ek 1 inci maddesinin başlığı “Yerel yönetimlerin sorumluluğu” şeklinde değiştirilmiş, birinci fıkrasında yer alan “büyükşehir ilçe belediyeleri ile diğer” ibaresi madde metninden çıkarılmış, fıkraya “korunması ve” ibaresinden sonra gelmek üzere “sahiplendirilinceye kadar” ibaresi, ikinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan “olmayan belediyeler” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile il özel idareleri” ibaresi eklenmiş ve fıkranın üçüncü ve dördüncü cümleleri ile üçüncü fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“Bakımevlerine alınan hayvanlar Bakanlık veri sistemine kaydedilir. Rehabilite edilen köpekler, sahiplendirilinceye kadar hayvan bakımevlerinde barındırılır.”

“Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler bakımından, geçici 4 üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen kaynağı ayırmayan belediye başkanı ve meclis üyeleri ile ayrılan kaynağı hayvan bakımevi kurmak, sahipsiz hayvanları toplamak, rehabilite etmek veya sahiplendirilinceye kadar bakmak için sarf etmeyen ya da bu kaynağı başka amaçlar için sarf eden belediye başkanı ve belediye yetkililerine altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”

MADDE 14- 5199 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 4- Büyükşehir belediyeleri, il belediyeleri ve nüfusu yirmi beş bini aşan belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar ek 1 inci maddenin birinci fıkrasında belirtilen hayvan bakımevlerini kurmakla ve mevcut bakımevlerinin koşullarını iyileştirmekle yükümlüdür.

Belediyeler 31/12/2028 tarihine kadar birinci fıkra gereğince hayvan bakımevleri kurmak, rehabilitasyon işlemlerini gerçekleştirmek ve sahipsiz hayvanlara sahiplendirilinceye kadar bakmak için kesinleşmiş en son bütçe gelirlerinin binde beşi oranında kaynak ayırır. Bu oran büyükşehir belediyelerinde binde üç olarak uygulanır. Bu fıkra uyarınca ayrılan ödenekler başka bir amaç için kullanılamaz.

Belediyelerce bu maddenin ikinci fıkrasında belirlenen oranların üzerinde yapılan harcamaların yüzde 40’ı, tevsik edilmesi kaydıyla ilgili belediyeye Hazine ve Maliye Bakanlığınca aktarılır. Ancak, aktarılacak tutar hiçbir şekilde ikinci fıkrada belirlenen oranların yüzde 40’ını geçemez. Bu fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Hazine ve Maliye Bakanlığınca belirlenir.

Kedi ve köpek sahipleri, hayvanlarını en geç 31/12/2025 tarihine kadar dijital kimliklendirme yöntemleriyle kayıt altına aldırmak zorundadır.”

MADDE 15- 5199 sayılı Kanunun;

a) 5 inci maddesinin birinci fıkrasında yer alan “veya ona bakan” ibaresi, dördüncü fıkrasında yer alan “ve kontrollü hayvanları bulundurma ve” ibaresi ile 17 nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “ev hayvanları ile” ibaresi metinden çıkarılmış,

b) Üçüncü Kısım İkinci Bölüm başlığında yer alan “ve Hayvan Koruma Gönüllüleri” ibaresi kanun metninden çıkarılmış ve 18 inci maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.

MADDE 16- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 17- Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür

15 Ağustos 2024: Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 16 maddesinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması talebiyle dava açmıştı.

8 Mayıs 2025: AYM Genel Kurulu, sokakta yaşayan hayvanların yaşam hakkını ihlal eden ve kamuoyunda tepkilere yol açan düzenlemeyle ilgili iptal başvurusunu reddetti.

22 Ağustos 2025: İstanbul Valiliği, okulların açılmasına kısa bir süre kalmasını gerekçe göstererek sokakta yaşayan köpeklerin acilen toplatılmasına karar vermişti.

6 Kasım 2025: Ankara Valiliği sokakta yaşayan hayvanları beslemeyi yasakladı. Karara uymayanlara ise Kabahatler Kanunu kapsamında ceza uygulanacağını duyurmuştu.

24 Kasım 2025: İstanbul Valiliği sokakta yaşayan köpekleri beslemeyi yasakladı.

Mart 2026: Ankara Valiliği’nin sokakta yaşayan hayvanları besleme yasağı kararı, iptal edildi.

4 Nisan 2026: İstanbul Valiliği, sahipsiz köpeklerin toplanarak bakımevlerine götürülmesi için mayıs ayı sonuna kadar süre tanındığını duyurdu.

JES’lere karşı Karlıova ve Varto’da iki büyük miting düzenleniyor

Muş’un Varto (Gimgim) ve Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçelerinde yapılması planlanan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesine dönük tepkiler devam ediyor. Projeye karşı 24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da ise Karlıova’da ekoloji mitingleri düzenlenecek. Bölge halkı, herkesi bu mitinglere katılmaya çağırıyor.

Amerikalı Ignis H2 A.Ş. tarafından Varto ve Karlıova’da iki ayrı JES projesi hayata geçirilmek isteniyor. Uzmanlar ve bölge sakinleri, bu projelerin sadece doğayı değil, aynı zamanda bölgedeki yaşamı da yok edeceğine dikkat çekiyor. Söz konusu projeler, Karlıova ve Varto arasındaki 22 köyü doğrudan etkileyecek.

Karlıova

Bingöl’ün Karlıova ilçesine bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Sakaören (Siqavêlan), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde, IGNIS H2 A.Ş. tarafından yürütülen “Jeotermal enerji arama” çalışmaları kapsamında en az 25 sondaj kuyusu açılması planlanıyor. 3 Ekim 2025’te ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) sürecini başlatan şirket, 1 Nisan’da “ÇED Olumlu” kararı aldı. Bölge halkı bu rapora karşı dava açmaya hazırlanıyor.

Varto

Aynı şirket, Varto’nun Xwarik köyü sınırları içinde de JES projeleri gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bu projenin Varto’da etkileyeceği köyler:

Armutkaşı (Tanzik), Güzelkent (Tatan), Küçüktepe (Hemug), Yeşildal (Çorsan), Çallıdere (Xwarik) ve ona bağlı Dewreşêlî mezrası, Kasman (Qasiman), Onpınar (Ameran), Güzeldere (Zengena), Alabalık (Mengel), Gölyayla (Kuzik), Kartaldere (Civarkan), Dağcılar (Caneseran), Eryurdu (Xaşxaş), Çaylar (Uskira), Tuzlu (Şorik), Taşlıyayla (Şeman), Ozankent (Gadizan), Teknedüzü (Badan).

24 Nisan’da Varto’da, 25 Nisan’da Karlıova’da JES projesine karşı birçok şehirden gelen ekolojistlerin ve halkların buluştuğu bir miting düzenlenecek. Yapılacak mitinglere; Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Çiğdem Kılıçgün Uçar, TJA Aktivisti Sebahat Tuncel, DEM Parti Milletvekilleri Ömer Faruk Hülakü, Sümeyye Boz, Ayten Kordu ve çok sayıda ekoloji aktivisti katılacak.

“Doğamızı kimseye teslim etmiyoruz”

Kargapazar köyü sakinlerinden Mahsun Avcı, yaşadıkları toprakların kendileri için tarihi ve inançsal açıdan çok kıymetli olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Burası bizim yaşam alanımız; bu yüzden karşı çıkıyoruz. JES projesi, zararlı maddeler açığa çıkardığı için, toprakları talan ettiği için karşıyız. Ayın 24’ünde Varto’daki kardeşlerimizle birlikte bir miting düzenleyeceğiz; tüm halkımızı bekliyoruz. Ayrıca 25’inde Karlıova’da da bir mitingimiz var, oradaki kardeşlerimizi de bekliyoruz. Gün dayanışma ve kardeşlik günüdür. Toprağımızı talan edenlere karşı dimdik durmalıyız.”

Halil Harmancı da Kargapazar’da kimsenin JES projesini istemediğini ve doğanın yıkıma uğratılmasına razı gelmediklerini ifade ederek şöyle konuştu:

“Biz köyümüzden çıkmayacağız. Ölene kadar, sonuna kadar direneceğiz. Coğrafyamıza göz dikmelerinin sebebi, eşsiz güzellikte olması. Köyümüzde hayvancılık, su var. Çocukluğumuz burada geçti. Köyümüze gelmelerini istemiyoruz.”

Mehmet Harmancı ise Niha+’ya yaptığı açıklamada, talancılara karşı direnişlerinin henüz yeni başladığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

“İnsanlık onuruna sahip biri; toprağını, suyunu, doğasını ve yuvasını yıkılması için birilerine teslim eder mi hiç? Bilsinler ki toprağımız ve doğamız, bizim onurumuzdur. Ne yaparlarsa yapsınlar bu alanı ve doğayı onlara vermeyeceğiz, talan etmelerine izin vermeyeceğiz. Mitingden sonra da çalışmalarımıza devam edeceğiz. Gerekli hukuki başvuruları şimdiden yaptık.”

Harmancı, vatandaşlara mitinge katılarak onurlarına sahip çıkmaları çağrısında bulundu: “Suyumuzu, doğamızı ve hayvanlarımızı bu talancılardan korumalıyız.”

DEM Parti Muş Milletvekili Sümeyye Boz ise iklim ve maden yasalarının büyük bir hızla çıkarıldığını hatırlatarak, bu kararların tamamen siyasi tercihlerden ibaret olduğunu belirtti. Boz, doğanın “sürdürülebilir enerji” adı altında şirketlerin çıkarına sunulduğunu ve yasaların halka dayatıldığını ifade ederek “Halkı görmeyen, tanımayan yasal düzenlemelerin, demokratikleşmesi ve doğayla, insanla iç içe, halkın taleplerine kulak veren bir hale dönüştürülmesi gerekiyor” dedi.

“Hepimiz Varto’ya”

DBP Muş İl Eşbaşkanı Umut Yılmaz, bu mitingin bölgedeki ilk büyük ekoloji mitingi olacağını belirterek “Hepimiz Varto’ya akalım ve bu doğa talanına ses çıkaralım,” dedi.

ÖHD Muş Şubesi üyesi İsmail Mazlum Saysal ve Muş Belediye Eşbaşkanı Tuba Sayılgan da yaptıkları açıklamalarda projenin sadece geçim kaynaklarını değil, ekosistemi de tehdit ettiğini belirterek katılım çağrısında bulundular.

Bölgedeki deprem riski

Karlıova fay hattı, Bingöl’ün Karlıova ilçesinde iki büyük hattın, yani Kuzey Anadolu Fay Hattı (KAF) ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın (DAF) birleştiği ortak noktadır. Bu bölge Karlıova-Bingöl-Göynük hattı üzerinde doğu ve batı yönlerinde uzanmakta olup KAF, DAF ve Varto hatlarıyla birleşerek Erzincan’dan Marmara’ya kadar uzanan tehlikeli bir koridor oluşturmaktadır.

Şirket, Mayıs ayında Varto’nun Çallıdere köyünde (Kargapazar’a yaklaşık 25 kilometre mesafede) aynı hat üzerinde ilk sondajı vurmaya hazırlanıyor.

Fay hatlarını inceleyen sismologlar, Kargapazar’daki sismik boşlukta büyük bir enerjinin biriktiğine ve en az 7 büyüklüğünde bir depremin meydana gelebileceğine dikkat çekiyor. Ayrıca, proje kapsamında sadece Kargapazar köyünde 8 bin 139 metrekarelik bir alan kullanılacak. Proje meraları işgal ederek, bölgenin temel geçim kaynağı olan tarım ve hayvancılığı yok edecek. Bunun yanı sıra proje nedeniyle, Karlıova’daki Kürt Alevi vatandaşların kutsal mekanları da olumsuz etkilenecek.

JES projelerinin olası zararları şunlardır:
  • Sondaj sırasında açığa çıkan hidrojen sülfür (H2S) ve ağır metaller (arsenik, bor) yeraltı sularını zehirleyebilir.
  • Yeraltından çıkarılan sıcak su, kontrol edilmediği takdirde nehir ekosistemlerini ve endemik bitkileri yok edebilir.
  • Fay hatları üzerindeki derin sondajlar sismik hareketliliği etkileyebilir.
  • Santrallerin yaydığı kötü koku ve duman, bölgenin temel geçim kaynağı olan hayvancılığı ve arıcılığı bitirme noktasına getirebilir.
  • Yaşam alanlarının bozulmasıyla birlikte 22 köyün boşaltılması ve zorunlu göç gibi riskleri doğurabilir.

Ignis H2 hakkında

2021 yılında ABD’nin Houston kentinde kurulan Ignis H2 Energy, petrol ve gaz sektöründeki deneyimini jeotermal enerjiye aktarmayı hedefleyen bir şirkettir. Türkiye’de İzmir merkezli ofisi üzerinden özellikle Doğu Anadolu bölgesindeki jeotermal kaynaklar üzerine yoğunlaşmaktadır.

2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent’te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto’nun yaklaşık 3’te 1’ini kaplayacak.

Kaynak: Google Maps, Gemini AI, Ignis H2, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Mezopotamya Ajansı (röportajların bir kısmı).

FİSA: 789 çocuk devlet ihmali sonucu yaşamını yitirdi

Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2025 raporuna göre 2025’te kamu kurumlarındaki ihmal nedeniyle 103 çocuk yaşamını kaybederken devlet ihmali sonucu 789 çocuk yaşamdan koparıldı.

Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği (FİSA) Çocuk Hakları Merkezi, Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2025 raporunu yayımladı. Raporun girişinde Siverek ve Maraş’ta gerçekleşen okul saldırılarının münferit olmadığını belirten FİSA, bu tablonun çocukların yaşam hakkını korumakta yetersiz kalan yapısal bir sorunun sonucu olduğunu söyledi.

Rapordaki bilgilere göre, 2025 yılında Türkiye’de en az 892 çocuk önlenebilir nedenlerle yaşamını yitirdi. Bunların 599’u oğlan, 251’i kız çocuğu olurken 42’sinin cinsiyetine ise ulaşılamadığı belirtildi.

Raporda verilen bilgiye göre, çocuklar, en güvende olması gereken alanlarda üretilen şiddet sonucu yaşamını kaybediyor. Şiddet sonucu yaşamını yitiren çocuklardan 21’i akran şiddeti, 20’si ev içi şiddet, 14’ü çocuk cinayetleri ve 14’ü toplumsal cinsiyet temelli şiddet kapsamında yaşamını kaybetti. FİSA’ya göre bu veriler çocuk koruma sisteminin önleme ve koruma mekanizmalarının yeterince işlemediğini ve şiddetin farklı biçimlerinin birbirini beslediğini sorgulatıyor.

Raporda öne çıkan bulgular şu şekilde:

Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu · 2025
892
çocuk yaşamını kaybetti
2025 yılında Türkiye’de en az 892 çocuk önlenebilir nedenlerle hayatını kaybetmiştir. Raporda yer alan tüm vakalar öngörülebilir ve büyük ölçüde önlenebilir niteliktedir.
Cinsiyet dağılımı
Oğlan — 599 (%67.2)
Kız — 251 (%28.1)
Belirsiz — 42 (%4.7)
Ana kategoriler
103
Devlet tarafından gerçekleştirilen yaşam hakkı ihlalleri
  • Sağlık hizmetlerinde ihmal51
  • Eğitim hizmetlerinde ihmal31
  • Spor/kültürel etkinlikler9
  • Bakım hizmeti sırasında4
  • Yerel yönetim hizmetleri4
  • Sınır geçişlerinde3
  • Kolluk kuvvetleri ihmali1
789
Devletin ihmali sonucu gerçekleşen yaşam hakkı ihlalleri
  • İhmal (trafik, yangın, boğulma vb.)509
  • İş cinayetleri115
  • Şiddet69
  • Şüpheli ölümler35
  • İntiharlar33
  • Bireysel silahlanma18
  • Karşıt grup çatışmaları9
  • Afetler1
115
İş Cinayetleri
Çocuk işçi ölümü: 95 · İşyeri kazası: 20
69
Şiddet Sonucu Ölümler
Akran: 21 · Ev içi: 20 · Çocuk cinayeti: 14 · TCT şiddeti: 14
35
Şüpheli Ölümler
Nedeni netleşmemiş vakalar
33
İntiharlar
Yapısal sorunların yansıması olarak ele alınıyor
18
Bireysel Silahlanma
Düğün, ev içi, yorgun mermi vb.
9
Karşıt Grup Çatışmaları
Silahlı grup kavgaları
İl dağılımı — en çok vaka gerçekleşen iller
74
URFA
57
İSTANBUL
40
BOLU
38
GAZİANTEP
38
KONYA
28
DİYARBAKIR
28
KOCAELİ
27
ADANA
27
HATAY
25
MERSİN
Çocuk yaşam hakkı ihlallerinin il dağılımı incelendiğinde, Urfa (74), İstanbul (57), Bolu (40), Gaziantep (38) ve Konya (38) illerinde en yüksek sayıda çocuk yaşamını kaybetmiştir. Bu illeri Adana (27), Hatay (27), Diyarbakır (28), Kocaeli (28) ve Mersin (25) izlemektedir.

Güreh: Soykırım aynı zamanda bir tasfiyedir

Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.

1915 Soykırımı’nda trene bindirilen Ermeni kafilesi

1915 Ermeni Soykırımı’nın ardından hayatta kalan insanların bir kısmı, Müslümanlaştırılarak hayatta kaldılar. Uzun yıllar soykırımın etkisinden kaynaklı olarak kimliklerini gizleyen bu insanların bir kısmı zaman içerisinde kimliklerinin arayışına girdiler. Asimilasyonun bir çeşidi olarak değerlendirilen bu durum için belli kriterlere göre seçilen Ermeniler zorla Müslümanlaştırıldı. Ayrıca özellikle on iki yaş ve altı çocuklar ya yetimhanelerde toplanıp ya da Müslüman evlere dağıtılarak Türk-İslam kültürüne göre yetiştirildi. Bu ikisinin haricinde kadınlar ve özellikle genç kızlar zorla Müslüman yapıldıktan sonra Müslüman erkeklerle evlendirildi.

Yazar Nişan Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti.

Yazar Güreh, 24 Nisan 1915 Soykırımının yıl dönümünde soykırımı, Müslümanlaştırılmış Ermenileri ve toplumsal hafızaya etkilerini Niha+’a değerlendirdi. Nişan Güreh 1915 soykırımının bir başlangıç değil, uzun bir tasfiye sürecinin doruk noktası olduğunu belirterek, Ermeni soykırım sürecinin literatürde 1915 ile sınırlandırılmasının yetersiz olduğunu etti ve süreci 1860’lara kadar dayandırdı:

“1894-1895 Sason ve Zeytun isyanları, 1909 Adana katliamları ve 24 Nisan 1915 gerçekliği var. Kamuoyunda sadece 256 aydın olarak bahsedilir ama gerçekte toplumda önde gelen 2 bin 400 kişi tutuklanıp katledildi.”

Güreh, 24 Nisan operasyonunu “iktidarın bir toplumu savunmasız bırakmak için önce örgütlü ve politik kesimini pasivize etme stratejisi” olarak tanımladı.

Osmanlı’nın “İslamlaştırma” siyasetinden İttihat ve Terakki dönemine

İslamlaştırma sürecinin köklerinin Abbasi halifeliğine kadar uzandığını belirten Güreh, tarihsel bir sürekliliğe işaret etti. Özellikle 1915 sürecinde Arap dünyasındaki bazı İslam alimlerinin takındığı tutumu hatırlatarak şunları söyledi:

“Soykırım başladığında, köklü bir ortak hafızaya sahip olan bazı Arap İslam alimleri devletin politikalarına karşı durarak, ‘Ermeniler bizim dostumuz ve komşumuzdur’ şeklinde fetvalar vermişlerdir. Bu vicdani duruş, Arap coğrafyasında katliamın yayılmasını engellemiştir.”

Nişan Güreh, Osmanlı Devleti’nin ekonomik temelinin gayrimüslim tebaaya dayandığını vurguladı. 1900’lü yılların başında Osmanlı Devleti’nin Ermenilerin İslamlaşmasını sınırlayan bir yasa çıkardığını aktaran Güreh, bunun sebebinin Ermenilerin Müslüman olmasının devleti vergi kaybına uğratması olduğunu belirtti. İttihat ve Terakki dönemiyle birlikte, pozitivist ve milliyetçi bir vatan anlayışı hakim olduğunu belirten Güreh, müslümanlaştırmanın kadınların ve çocukların zorla alıkonulması gibi ağır asimilasyon uygulamalarına dönüştüğünü anlattı.

Güreh, bu süreçte katliamlar ve zorunlu din değiştirmeler yoluyla Ermeni mülklerine el koyduğunu belirterek, özellikle kadınların yaşadığı travmalara değindi ve “zorla evlendirmelerin” aslında sistematik bir şiddet ve tecavüz pratiği olduğunu vurguladı.

1990’larda yaklaşık 50 bin Müslümanlaşmış Ermeni’nin, kimliğine dönmek istediğini ancak Ermeni toplumunun buna hazır olmadığını söyleyen yazar Güreh, yeni kuşaklarda bir uyanış başladığını ifade etti:

“Önceden bizde ‘makbul Ermeni, Hristiyan olandır’ anlayışı hakimdi. Oysa Y ve Z kuşaklarıyla bu ulus-kültür anlayışı çatırdıyor. Artık kalıcı evlilikler var, politik duruşlar var. Kendilerini bulmaya çalışan insanlar var. Artık kimliklerin hem kamusal alanda hem de Ermeni dünyası tarafından desteklenerek yaşayabileceği bir mekanizmaya ihtiyaç var.”

Soykırımdan kurtulan Ermeni çocuklar

“Tarih, farklı kültürlerin zenginlik olduğunu öğretmeli”

Güreh, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin hikayelerini genellikle sessizce ve fısıldayarak aktardığını, bunun temel sebebinin ise güvenlik kaygısı ve toplumsal baskı olduğunu belirtti. Elazığ’dan Amerika’ya uzanan parçalanmış aile hikayeleri üzerinden örnekler veren Güreh, şu ifadeleri kullandı:

“Elazığ’da bu konuda konuşmak gerçekten sıkıntılı. Bu konularla ilgili yayın yapan bir arkadaşın evi yıkıldı. Sabancı Üniversitesi’nde bir akademik çalışmaya müdahale olundu. İnsanlar geçmişlerini araştırdıklarında bazen akrabanı buluyorsun ve seni reddediyor mesela. İki kimlik arasında kalıyor bu insanlar.”

“Hafızamız bizi biz yapan kodları barındırıyor ancak hep geçmişe takılıyoruz ve geleceğe dair bir şey koyamıyoruz” diyen yazar, tarihin insanlara farklı kültürlerin bir zenginlik olduğunu öğretmesi gerektiğini belirtti.

“Katili değil, hayatı savunanı kahramanlaştırmalıyız”

Toplumsal yüzleşmenin nasıl mümkün olabileceğine dair ise Güreh, “kahraman” tanımının değişmesi gerektiğini ifade etti:

“Türkiye toplumunda soykırım denildiğinde insanlar bireysel bir savunma mekanizmasıyla ‘ben katil miyim?’ diye soruyor. Mesele bu değil. Mesele, sevdiklerini kaybetmiş birinin acısını anlamaktır. Bugün soykırım ve katliamlarda rol alanlar kahramanlaştırılıyor. Eğer biz ölümü ve şiddeti savunanları değil, o bedeli ödeyen, hayatı kurtaranları model alırsak, gerçek yüzleşme o zaman başlar.

Dünyada her yerde milliyetçi akıl var. Biraz inatçı olmak gerek. Başka ülkelerde, ‘yabancı cennetlerde’ yaşayabiliriz ama asıl olan kendi cennetini burada kurabilmektir. Hayatta kalma inadı. Ermeni toplumu dağlarda kurulmuş, hiç olmayan yerlerde çalışarak, üreterek kurulmuş. Hem kendimizi hem de bizim gibi düşünenleri yaşatmak için inatla burada kalmalı ve bu dayanışmayı birlikte örmeliyiz.”

1990’lı yılların düşünsel dünyasındaki tartışma iklimine dikkat çeken Güreh, bu dönemde birçok konunun özgürce konuşulabildiğini ancak bunun ağır bedellerle sonuçlandığını ifade etti.

“Soykırım hala devam ediyor”

Soykırım kavramını sadece tarihsel bir olay değil, sürekliliği olan bir olgu olarak tanımlayan Nişan Güreh, şu ifadeleri kullandı:

“Soykırım bitmiş bir mesele değil, farklı biçimlerde devam eden bir süreç. Ankara’nın göbeğinde Êzidi kadınlar pazarlanıyor. Bugün Gazze’de soykırımlar devam ediyor. Ruanda soykırımı dünyanın gözü önünde oldu. Bizim gibi insanların buna karşı tepki geliştirmesi gerekiyor.”

“Genç kuşaklara tartışma alanları açmalıyız”

Genç kuşağa umutla baktığını ifade eden Güreh, gençlerle kurulacak iletişimin yönteminin önemine dikkat çekti:

“Z ve Alfa kuşakları bizden daha zeki ve kültürel olarak farklı bir algıya sahipler. Onları sanıldığından daha ‘anarşist’ ve özgürlükçü buluyorum. Ancak onlara ‘her şeyi ben bilirim’ diyen despotik bir liderlik anlayışıyla değil, fikirlerine değer veren, tartışma alanları açan ve doğru bilgiyi aktaran bir yöntemle yaklaşmalıyız.”

Geçmişte Hrant Dink Vakfı gibi kurumların sağladığı “seyahat fonları” ve kültürel değişim programlarının toplumlar arasındaki diyaloga etkisini hatırlatan Güreh, gençliğin dünyayı tanıması ve örgütlenmesi için yeni imkanlar yaratılması gerektiğini vurguladı.

Tarihsel süreçte bölgedeki halkların iç içe geçtiğini ve birbirlerinin dillerini bilerek barış içinde yaşadığını hatırlatan yazar Güreh, günümüzdeki kısıtlamaları eleştirdi. Dünyaca ünlü caz sanatçısı Tigran Hamasyan’ın Kars’ta konser vermeye çalışırken yaşadığı zorlukları ve engellemeleri örnek göstererek demokratik kesimlerin bu baskılara karşı daha güçlü bir duruş sergilemesi gerektiğini ifade etti.

Güreh, farklı kültürlerin sadece Diyarbakır gibi belirli merkezlerde değil, her yerde özgürce yaşandığı bir zemin oluşturulması gerektiğini söyleyerek sözlerini sonlandırdı.

Asadur’un hikayesi

Nor Zartonk İnisiyatifi, 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın yıl dönümü dolayısıyla 19 Nisan Pazar günü Şişli’deki Nostalji Kitap & Kahve’de “Müslümanlaştırılmış Ermeniler” konusunu işleyen bir etkinlik düzenledi. Etkinlikte yönetmenliğini Mehmet Emin Yıldız’ın üstlendiği, hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur‘un (Hüsamettin Kurultay) hikâyesini anlatan “Asadur: Kayıp Kimliğin İzinde” belgeseli izleyiciyle buluştu.

Kimliğe geç kalmış bir dönüş

Belgesel’de hayatının büyük bölümünü Müslüman kimliğiyle geçirdikten sonra ileri yaşlarda Ermeni kimliğiyle yeniden bağ kurmaya çalışan Malatyalı Asadur’un hikayesini anlatıyor. Ancak bu hikaye yalnızca bireysel bir arayış değil, aynı zamanda yıllar süren baskı, sessizlik ve asimilasyon politikalarının izlerini taşıyan kolektif bir hafızaya da işaret ediyor.

Belgesel, onlarca yıl süren baskı ve sessizliğin ardından kimliğini açıkça yaşamaya başlayan Asadur’un hikayesi üzerinden 1915 sonrası hayatta kalmak için kökenlerini gizlemek zorunda kalan ailelerin deneyimlerine de ışık tutuyor. Bu yönüyle Asadur’un yolculuğu, bastırılmış bir hafızanın yeniden ortaya çıkışını simgeliyor.

Belgesel boyunca dikkat çeken bir diğer şey ise Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin özellikle dil üzerinden yeniden inşa edilmesi. Asadur’un Ermenice öğrenmeye başlaması, gündelik hayatında kelimeleri yeniden sahiplenmesi, kimliğin yalnızca doğuştan gelen bir aidiyet değil, zamanla yeniden kurulmak zorunda kalınan bir süreç olduğunu ortaya koyuyor.

68 kuşağından kimlik sahiplenmeye

Belgesel, Türk ve Müslüman olarak büyüyen Asadur’un, 1960’lı yılların öğrenci hareketleriyle politikleşmesini ve 60 yaşından sonra etnik kimliğini keşfetme yolculuğunu kendi ağzından aktarıyor. Asadur’un 68 kuşağı içindeki tanıklıkları, dönemin politik figürlerinden İbrahim Kaypakkaya ile kendi köyünde geçen hikâyesi ve Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) kadar uzanan politik yaşamı; belgeseli sadece bir kimlik arayışı değil aynı zamanda Türkiye’nin siyasi tarihine tutulan bir ayna haline getiriyor.

Gösterimin ardından düzenlenen panelde Alexis Kalk ve Öndercan Muti, Nişan Güreh’in moderatörlüğünde Müslümanlaştırılmış Ermeni kimliğinin tarihsel ve toplumsal boyutlarını tartıştı. Nişan Güreh, “Asadur, yurtlarını terk etmemek adına Müslümanlaşmak zorunda kalan binlerce aileden birinin üyesiydi” dedi. Belgeselde Asadur’un çocukluğunda Ermeni mezarlarını ve kiliseyi taşladığını anlattığı sahneler, salonda derin bir sessizlik yarattı. Kendi köklerini bilmeden gerçekleştirdiği bu eylemin ileride büyük bir travmaya ve kişilik dönüşümüne yol açması, asimilasyonun insan ruhundaki yıkıcı etkisini gözler önüne seriyordu.

​Kimliğin inşasında dil

Panelde söz alan Alexis Kalk, Asadur ile yollarının bir Ermenice kursunda kesiştiğini belirterek belgeselin yapım sürecine dair bilgiler paylaştı. Kalk, Asadur’un kimliğiyle kurduğu ilişkinin dil üzerinden şekillendiğini vurguladı:

“Asadur, Ermenice ile olan bağını gündelik hayatının içine yerleştiriyordu. Kavanozların üzerine baharatların, ağaçların üzerine isimlerini Ermenice, Kürtçe ve Türkçe yazıp asması, kimliğini dil üzerinden geri kazanma çabasının somut bir örneğiydi.“

Kalk, Asadur ile ikinci kez Kamp Armen direnişi sırasında karşılaştıklarını belirterek, 70 yaşında bir Ermeni yetiminin yıkılmak istenen bir yetimhanede adalet nöbeti tutmasının sembolik önemine değindi. Bu durumun, soykırımın etkilerinin mekânsal ve toplumsal olarak günümüzde de devam ettiğinin bir göstergesi olduğunu ifade etti. Kalk’ın aktardığı Asudur’un “Soykırım hâlâ sürüyor” ifadesi, mekânsal hafızanın yok edilmesinin de bu sürekliliğin bir parçası olduğunu belirtiyordu.

Toplu şiddet ve arşivsizlik

Araştırmacı Öndercan Muti ise 1915 sürecini yalnızca “devlet şiddeti” olarak tanımlamanın yetersiz kalacağını, bunun aynı zamanda toplumsal katılımla gerçekleşen bir “toplu şiddet” olduğunu ifade etti. Müslümanlaştırılmanın birçok kişi için bir tercih değil, bir hayatta kalma stratejisi olduğunu belirten Muti, Hemşinli Ermeniler gibi farklı deneyimlerin de bu kimlik çeşitliliğinin parçası olduğunu vurguladı. Muti Asadur’un hikâyesindeki en dikkat çekici unsurun”arşivsizlik” olduğunu söyledi:

“Kurumsal ve yazınsal bir literatürün olmaması, bireyin kendi kültürel mirasına sahip çıkmasını zorlaştırıyor. Asadur, yetişkin bir birey olarak bu kimliği tek başına ve el yordamıyla inşa etmek zorunda kaldı. 1915’te sadece insanlar değil, bir halkın geleceğe dair arşivi ve hafızası da yok edildi.“

Panelin ardından Ermeni yazar Nişan Güreh, Anadolu’daki Ermeni toplumunun yaşadığı tarihsel süreci ve “Müslümanlaştırılmış Ermenileri” değerlendirdi.

Etkinlikte ayrıca soykırımın 111. yılında, nefret cinayetiyle hayatını kaybeden Sevag Balıkçı ve Garbis Balıkçı da anıldı.

Kürt Gazeteciler Günü kutlanıyor

Bundan 128 yıl önce Mîqdat Mîdhad Bedirxan, Mısır’ın Kahire kentinde Kurdistan gazetesini çıkararak Kürt gazeteciliğinin meşalesini yaktı. Tüm zorluklara, işkencelere, cinayetlere ve sürgünlere rağmen bu gelenek devam ediyor.

Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesinin alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıyordu. Bu gazeteciliğin karakteri, onu diğer pek çok basın biçiminden ayırmakta ve siyasi-kültürel araştırmalar için önemli bir kaynak haline getirmektedir.

Kurdistan’dan Rojî Kurd, Jiyan, Hawar, Ronahî, Rojname, Welat, Azadiya Welat ve daha nicesine kadar Kürt gazeteciliği; zorluklara, işkencelere, katliamlara ve sürgünlere rağmen yoluna devam ediyor.

Kürt Gazetecilik Tarihi (1898–2026)

Kürt gazeteciliği başlangıcından itibaren sadece bir bilgi aracı değil; ulusal kimliğin aynası, dil mücadelesi alanı ve devletsiz bir ulusun siyasi platformu oldu. Kürdistan’ın dört parçasındaki her yayın, aynı zamanda hem basın hem direniş hem de kültürel hafıza niteliği taşıdı.
I. BAŞLANGIÇ DÖNEMİ: KAHİRE ve SÜRGÜN (1898–1908)

Kurdistan — İlk Kürt Gazetesi

22 Nisan 1898 tarihinde Mîqdad Midhat Bedirxan, Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı.

[Görsel: 1898 Kurdistan Gazetesi İlk Sayısı]
“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”

Basım yerleri: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), Güney İngiltere (25–29), Cenevre (30–31).

II. İSTANBUL DÖNEMİ (1908–1918)

Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)

6 Haziran 1913’te Hêvî cemiyeti Rojî Kurd dergisini çıkardı. Kapatılmasının ardından Hetawî Kurd adıyla devam etti.

[Görsel: Rojî Kurd Dergisi Kapağı]

Jîn ve Kurdistan (1916–1918)

1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürt bağımsızlığını savunan Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. Bu yayın, Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıdır.

III. GÜNEY VE SOVYETLER (1919–1932)

Pêşkewtin ve Süleymaniye

Kürdistan bölgesinde çıkan ilk gazete olan Pêşkewtin (1920–1922) Süleymaniye’de yayımlandı. Daha sonra Pîremêrd editörlüğündeki Jiyan (1926) bu dönemin sembolü oldu.

Riya Teze (1930–) — Sovyet Kürdistanı’nın Sesi

25 Mart 1930’da Erivan’da yayına başladı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organı olarak hizmet verdi.

[Görsel: Riya Teze Gazetesi Başlığı]
IV. HAWAR DÖNEMİ (1932–1943)

Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi

15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar yayımlandı. Celadet, bugün hala standart olarak kullanılan Latin temelli Kürt alfabesini bu dergiyle hayata geçirdi.

[Görsel: Hawar Alfabesi ve Dergi Sayısı]

Başlıca Yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Cegerxwîn, Osman Sebrî.

V. MEHABAD CUMHURİYETİ (1945–1946)

Kurdistan Gazetesi

11 Ocak 1946’da Mehabad’da kuruldu. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşasa da Kürt medya tarihinde devletleşme düzeyinde özel bir yer edindi.

VI. & VII. ÖZGÜR BASIN GELENEĞİ (1990–2016)

Özgür Gündem ve Apê Musa

30 Mayıs 1992’de Özgür Gündem yayına başladı. Kürt aydını Musa Anter (Apê Musa) 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da suikast sonucu şehit edildi.

[Görsel: Musa Anter – Apê Musa]

Binaların Bombalanması (1994)

2-3 Aralık 1994 gecesi Özgür Ülke gazetesinin merkezleri bombalandı. Ersin Yıldız hayatını kaybetti.

Gazete AdıYılDurum
Özgür Gündem1992Kapatıldı (1994)
Özgür Ülke1994Bombalandı
Azadiya Welat2006Kapatıldı (2016)
VIII. KADINLARIN ROLÜ

Gurbetelli Ersöz (1965–1997)

Türkiye’de bir günlük gazetenin (Özgür Gündem) ilk kadın genel yayın yönetmeni. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.

Modern Kurumlar: JINNEWS ve JIN TV (İlk kadın uydu kanalı, 2018).

IX. UYDU DEVRİMİ: MED TV

MED TV (1995–1999)

İlk Kürt uydu kanalı. Mart 1995’te yayına başladı. Kürtler için bir medya devrimi ve dilin standartlaşması için bir dönüm noktası oldu.

X. SONUÇ VE TARİHSEL KRONOLOJİ

Tarihsel Dönüm Noktaları

TarihOlay
1898Kurdistan, Kahire (İlk Gazete)
1932Hawar, Şam (Alfabe Devrimi)
1946Kurdistan, Mehabad
1995MED TV, Avrupa (İlk Uydu TV)
2018JIN TV

Kürt gazeteciliği, sürgünden dijitale 128 yıllık bir direniş geleneğidir.

Kaynaklar: Wikipedia, Encyclopaedia Iranica, KurdîLit, CPJ, RSF, Cambridge History of the Kurds.

I. Kurdistan, İlk Kürt Gazetesi

22 Nisan 1898 tarihinde, Botan Miri Bedirxan Paşa’nın oğlu Mîqdad Midhat Bedirxan (1858–1915), Kahire’de Kurdistan adıyla ilk Kürt gazetesini yayımladı. Osmanlı sansürünün gölgesinde, ülke dışında; Cenevre, Londra ve Folkestone’da basıldı ve toplam 31 sayı çıktı. Son sayısı 1902 yılında yayımlandı.

Mîqdad Midhat Bedirxan, ilk sayıda amacını şu sözlerle dile getirmiştir:

“Her seferinde Kürtlere okumanın ve bilimin faydalarından biraz bahsedeceğim. İnsan okumakla ve bilimle her şeyi anlar. Kürtlerimiz diğer milletler kadar eğitimli değil. Bu yüzden dünyanın halinden habersizler.”

Basım yerleri sırasıyla şöyledir: Kahire (1–5), Cenevre (6–19), tekrar Kahire (20–23), Londra (24), İngiltere’nin güneyi (25–29), Cenevre (30–31). Kardeşi Abdurrahman Bey de son dönemlerde yayın sorumluluğunu üstlenmiştir.

Kurdistan sadece bir bilgi kaynağı değil, ideolojik bir platformdu. Kürtçeyi entelektüel ifade ve direniş aracı olarak kabul ederek gelecek yüzyılın temelini attı.

II. İstanbul Dönemi (1908–1918)

Rojî Kurd ve Hetawî Kurd (1913–1914)

27 Temmuz 1912’de Kürt Öğrenci Derneği Hêvî İstanbul’da kuruldu. 6 Haziran 1913’te dernek Rojî Kurd dergisini çıkardı. Dört sayı sonra hükümet tarafından kapatıldı. Aynı dönemde Yekbûn (1913, 3 sayı) yayımlandı. 24 Ekim 1913’te dergi ismini değiştirerek Hetawî Kurd oldu. Aslında aynı yayındı, sadece isim değiştirerek devam etti. İsimlerin tanımı ilgi çekicidir: Roj Kurmancîde, Hetaw ise Soranîde aynı anlama (Güneş) gelmektedir.

Jîn ve Kurdistan (1916–1918)

1916 yılında Süreyya Bedirxan, İstanbul’da Kürtlerin bağımsızlığını talep eden Türkçe haftalık Jîn (Yaşam) gazetesini çıkardı. 1917–1918 yıllarında ise haftalık Kurdistan’ı yayımladı. Şunu netleştirmek gerekir: İstanbul’daki bu Jîn Türkçe idi ve Pîremêrd’in Süleymaniye’deki Jîn gazetesinden tamamen farklıydı.

III. Güney ve Sovyetler (1919–1932)

Pêşkewtin ve Süleymaniye

Bizzat Kürdistan coğrafyasında çıkan ilk Kürtçe gazete olan Pêşkewtin (İlerleme), İngiliz yönetimi altında 1920-1922 yılları arasında Süleymaniye’de yayımlandı. 118 sayı basıldı. Ardından bir yayın silsilesi geldi:

  • Bangê Kurdistan (1922, 14 sayı)
  • Rojî Kurdistan (1922–1923, 15 sayı)
  • Jiyanewe (1924–1926, 56 sayı)
  • Jiyan (1926–1938, 556+ sayı, Pîremêrd’in editörlüğünde)
  • Zarî Kurmancî (1926–1932, Revanduz, 30 sayı)

Pîremêrd ve Jiyan-Jîn: Asıl adı Tewfîq Mehmûd Hemze olan, mahlasıyla Pîremêrd (1867 – 19 Haziran 1950), Süleymaniye’de doğmuştur. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi ve 19 Haziran 1950’deki ölümüne kadar devam ettirdi. Aynı zamanda Qutabxaney Zanistî adıyla ilk özel Kürt okulunu da kurmuştur.

Riya Teze (1930–) – Sovyet Kürdistanı’nın Sesi

25 Mart 1930’da Erivan’da Marogulov ve Şamilov alfabesiyle basıldı. Ermenistan Komünist Partisi’nin Kürtçe yayın organıydı. Başlangıçta üç Ermeni Kürtolog (Kevork Paris, Hraçya Koçar ve Harûtyûn Mkirtçyan) tarafından yönetildi; daha sonra 1934’te Cerdoy Gênco genel yayın yönetmeni oldu. Stalin döneminde durduruldu; 1955’te Kiril alfabesiyle yeniden yayına başladı. Mîroyê Esed (1919–2008), 1989 yılına kadar gazetenin müdürlüğünü yaptı.

IV. Hawar Dönemi (1932–1943)

Celadet Alî Bedirxan ve Hawar Dergisi

Türkiye’den sürgün edildikten sonra Celadet Alî Bedirxan, 15 Mayıs 1932’de Şam’da Hawar’ı yayımladı. 1932-1935 ve 1941-1943 yılları arasında toplam 57 sayı çıktı.

Hawar, Kurmancî Kürtçesi ile yayımlanan ilk medya kurumu olduğu için özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle 2006’dan beri 15 Mayıs, Kürt Dil Bayramı olarak kutlanmaktadır.

Celadet, Kuzey Kurmancîsi için Latin temelli bir alfabe oluşturdu; bu alfabe “Hawar Alfabesi” veya “Bedirxan Alfabesi” olarak bilinir ve günümüzde hala standarttır. Amacı şuydu: “Hawar bilimin sesidir. Bilim insanın kendini tanımasıdır; kendini tanımak bize özgürlük ve mutluluk yolunu açar.”

Başlıca yazarlar: Celadet ve Kamûran Bedirxan, Rewşen Bedirxan, Qedrî Can, Cegerxwîn, Osman Sebrî, Nûredîn Zaza, Ekrem Cemîl Paşa, Ahmed Namî.

Roja Nû ve Stêr, Kamûran Bedirxan tarafından Beyrut’ta yayımlandı. Nûdem (1992–2001, Stockholm, 40 sayı, Firat Cewerî editörlüğünde) “İkinci Hawar” olarak adlandırıldı.

Rewşen Bedirxan

Çoğunlukla erkeklerin egemen olduğu bir alanda Rewşen Bedirxan, Hawar’ın yazarları arasında aktif bir yazar olarak yerini aldı. Öncü bir örnektir.

V. Mehabad Kürt Cumhuriyeti (1945–1946)

11 Ocak 1946’da, kısa süreli Kürt Cumhuriyeti döneminde, bölgenin ilk Kürtçe gazetesi olan Kurdistan kuruldu; toplam 113 sayı çıktı. Bununla birlikte Kurdistan adlı edebiyat dergisi de (16 sayı) yayımlandı.

İran ordusu 15 Aralık 1946’da Mehabad’a girdiğinde Kürt matbaası kapatıldı, Kürtçe eğitim yasaklandı ve okul kitapları dahil tüm Kürtçe kitaplar yakıldı. 31 Mart 1947’de Kadı Muhammed idam edildi. Mehabad Cumhuriyeti sadece 11 ay yaşadı ancak Kürt medya tarihinde özel bir yer edindi.

VI. Güney (1950–1990)

Güney Kürdistan

1950–1963 yılları arasında Bağdat ve Süleymaniye’de pek çok yayın çıktı:

  • Hîwa (1957–1963, Bağdat, 36 sayı)
  • Xebat (1959–1961, Bağdat, 462 sayı)
  • Ray Gel (1959–1962, Kerkük, 34 sayı)
  • Azadî (1959–1961, Revanduz, 56 sayı)

1968’den sonra Baas işgaliyle Kürt basını baskı altına girdi. 1988’de Enfal ve Halepçe kimyasal saldırısıyla bu süreç ağır bir darbe aldı.

Diaspora

1970’li yıllardan itibaren Kürt medyası Avrupa’ya (Almanya, İsveç, Fransa, Belçika) taşındı ve burada devam etti. Bu yayınlar partilere bağlıydı ve içerikleri çoğunlukla siyasiydi.

“Rojname” Gazetesi (8 Mayıs 1991)

90’lı yılların başında Kürtçe üzerindeki yasak biraz gevşeyince, Kürt aydın ve gazetecileri günlük habercilik alanında adımlar atmak istedi. Bu gazete, Kuzey Kürdistan ve Türkiye tarihinde uzun bir sessizliğin ardından, “Kürt Gerçeği” temelinde çıkan ilk günlük gazete denemesi olarak kabul edilir. Rojname sadece bir sayı basılabildi. Çıktığı gün Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından toplatılma ve yasaklanma kararı verildi.

VII. Kuzey Özgür Basın (1992–2016)

Özgür Gündem (1992–1994)

30 Mayıs 1992’de Ragıp Duran’ın yönetiminde Özgür Gündem yayına başladı, tirajı 60.000’e ulaştı. Ocak Işık Yurtçu döneminde tiraj 100.000’i buldu.

Sistematik Cinayetler (1990–1995):

1990-1995 yılları arasında çoğu özgür basından olan onlarca gazeteci öldürüldü: Bu tarihsel süreçte 76 kurban “özgür basın şehitleri” olarak anılmaktadır.

Apê Musa’nın Öldürülmesi, 20 Eylül 1992

Musa Anter (1920 – 20 Eylül 1992), Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “Apê Musa” olarak tanınan, seçkin bir Kürt yazar ve aydınıydı; Özgür Gündem, Yeni Ülke ve Welat gazetelerinde yazıyordu. “49’lar Davası”nda Kürtçe propaganda suçlamasıyla yargılanmıştı. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da bir pusuda öldürüldü. Cinayeti “faili meçhul” olarak kaldı. 2008’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi mahkûm etti.

Binaların Bombalanması, 2–3 Aralık 1994

Özgür Gündem 14 Nisan 1994’te kapatıldı. İki hafta sonra Özgür Ülke açıldı. 2–3 Aralık 1994 gecesi İstanbul Kadırga’daki teknik merkez, Çağaloğlu bürosu ve Ankara bürosu aynı anda bombalandı. Ulaştırma görevlisi Ersin Yıldız hayatını kaybetti, 20’den fazla çalışan yaralandı.

Kronoloji (1992–2016):

İsimBaşlangıçAkıbet
Özgür Gündem199214 Nisan 1994’te kapatıldı
Özgür Ülke19942–3 Aralık 1994’te bombalandı
Gündem1995Kapatıldı
Ülke1996Kapatıldı
Özgür Gündem (Yeni)2011Ağustos 2016’da kapatıldı

Welat ve Azadiya Welat

22 Şubat 1992’de İstanbul’da haftalık olarak yayımlandı; 1991’deki yasağın kaldırılmasının ardından Türkiye’deki ilk Kürtçe gazetedir. 1996’da Azadiya Welat oldu. 2003’te merkezini Diyarbakır’a taşıdı, 2006’da günlük gazete oldu. 8 Ağustos 2018’de OHAL kapsamındaki KHK ile kapatıldı.

VIII. Kadınların Rolü

Rewşen Bedirxan

Hawar ekolünde aktif bir yazar olarak yer aldı. İlk Kürt basını döneminde öncü bir örnektir.

Gurbetelli Ersöz (1965–1997)

Kimyagerdi ve Elazığ/Palu doğumluydu. 1990’da siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı ve iki yıl cezaevinde kaldı. 23 Nisan 1993’te Özgür Gündem’de çalışmaya başladı ve genel yayın yönetmeni oldu; böylece sadece Kürt medyasının değil, Türkiye’nin de ilk kadın günlük gazete genel yayın yönetmeni oldu. 10 Aralık 1993’te gazete binası kuşatıldı; Ersöz 17 arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. 13 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklanarak Sağmalcılar Cezaevi’ne gönderildi. Mahkemede savcı 15 yıl hapsini istedi; Harold Pinter, Noam Chomsky ve CPJ ona destek verdi. 3 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı, Haziran 1994’te serbest bırakıldı. Gazeteci olarak çalışmasına izin verilmediği için 1995’te PKK’ya katıldı. 8 Ekim 1997’de bir çatışmada hayatını kaybetti. 8 Ekim, Kürt Kadın Gazeteciler Günü olarak kutlanmaktadır.

Jinha, Jinnews ve Jin TV

JINHA, Kadın Haber Ajansı olarak faaliyete başladı. 2016’da Türkiye devleti tarafından kapatıldı; sonrasında JINNEWS adıyla devam etti. JIN TV, 8 Mart 2018’de Dünya Kadınlar Günü vesilesiyle, çalışanlarının tamamı kadın olan ilk uydu kanalı olarak yayına başladı.

IX. Uydu Devrimi: MED TV ve Sonrası (1995–2010)

MED TV (1995–1999)

1994 yılında İngiltere Bağımsız Televizyon Komisyonu’ndan (ITC) lisans aldı ve Mart 1995’te deneme yayınlarına başladı. İlk Kürt uydu kanalıydı; Kürtlerin özellikle Türkiye tarafından öldürüldüğü, sürgün edildiği ve tutuklandığı bir dönemde Kürtler için bir medya devrimi oldu. Batı’da her Kürt evinde uydu antenleri vardı ve onlarca aile akşamları kendi dillerinde haberleri dinlemek için toplanıyordu. Türkiye devletinin talebi üzerine MED TV’nin lisansı 23 Nisan 1999’da iptal edildi. Sonrasında:

  • Medya TV açıldı ancak Fransız yetkililerce kapatıldı.
  • Roj TV (2003, Danimarka) kapatıldı.
  • Nûçe TV, Stêrk TV ve diğerleri art arda açıldı.

Avrupa Haber Ajansları

İlk Kürt haber ajansı 2000 yılında Almanya’da Dam adıyla kuruldu, sonra Frankfurt’ta Mezopotamya Haber Ajansı (MHA) oldu. MHA’nın Alman polisi tarafından kapatılmasının ardından, 2005’te Belçika’da Fırat Haber Ajansı (ANF) kuruldu.

X. Rojava (2011–2019)

21 Ocak 2014’te, Mehabad Cumhuriyeti’nin yıl dönümü vesilesiyle Kamışlı’da Demokratik Özerk Yönetim ilan edildi. Aynı yıl IŞİD Şengal’e saldırdığında Kürt gazeteciliği kilit bir rol oynadı: Ezidi toplumunun sesini dünyaya duyurdu. Kobanê kuşatması sırasında Dengê Kobanî radyosu direnişin sesi oldu.

XI. Başlıca Şahsiyetler

Bedirxan Ailesi

İsimYaşamKatkı
Mîqdad Midhat Bedirxan1858–1915Kurdistan (1898) — Kurucu
Süreyya Bedirxan1883–1938Jîn (1916), Kurdistan (1918)
Jeladet Alî Bedirxan1893–1951Hawar (1932–1943), Alfabe
Kamûran Bedirxan1895–1978Roja Nû, Stêr (Beyrut)
Rewşen Bedirxan—Hawar ekolü yazarı

Pîremêrd (1867–1950)

Gerçek adı: Tewfîq b. Mehmûd Hemze. Süleymaniye’nin Gwêje mahallesinde doğdu. Şair, yazar ve gazetecidir. 1926’da Jiyan’ın başyazarı, 1932’de müdürü oldu; 1938’de Jiyan’ın adını Jîn olarak değiştirdi. İlk özel Kürt okulu olan Qutabxaney Zanistî’yi kurdu. 19 Haziran 1950’de Süleymaniye’de vefat etti.

Musa Anter — Apê Musa (1920–1992)

Mardin Nusaybin’in Zivinge köyünde doğdu. “49’lar Davası”nda mahkûm edildi. Özgür Gündem ve Yeni Ülke’de yazıyordu. 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da JİTEM tarafından öldürüldü.

XII. Zorluklar ve Engeller

Sistematik Yasaklar

Türkiye’de 1924’ten 1991’e kadar Kürtçe yayın yapmak açıkça yasaktı. Sonrasında Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. Maddesi ve ardından 314. Madde ile Kürt gazeteciler mahkûm edildi.

2016 Kitlesel Kapatmalar

2016–2018 OHAL döneminde, KHK’lar ile:

  • Azadiya Welat kapatıldı (Ağustos 2016)
  • JINHA kapatıldı (2016)
  • IMC TV kapatıldı (2016)
    Onlarca gazeteci tutuklandı ve mahkûm edildi.

XIII. Dijital Çağ (2010–2026)

Dijital medya üç büyük değişiklik getirdi:

  • Çoğaldı: Sosyal medya, web siteleri ve Kürtçe podcastler arttı.
  • Zayıfladı: Yazılı medyanın finansal modeli çöktü; pek çok gazete kapandı.
  • Yenilendi: ANHA, ANF, Rudaw, Kurdistan 24; küresel bir dijital Kürt medyası modeli geliştirdiler. Ancak çoğu siyasi partilere veya iktidarlara bağlı durumdadır.

Sonuç

TarihOlay
22 Nisan 1898Kurdistan, Kahire — Mîqdad Midhat Bedirxan
6 Haziran 1913Rojî Kurd, İstanbul
25 Mart 1930Riya Teze, Erivan
15 Mayıs 1932Hawar, Şam — Jeladet Alî Bedirxan
11 Ocak 1946Kurdistan, Mehabad — Mehabad Cumhuriyeti
30 Mayıs 1992Özgür Gündem, İstanbul
22 Şubat 1992Welat, İstanbul
20 Eylül 1992Apê Musa’nın Öldürülmesi
2–3 Aralık 1994Özgür Ülke’nin Bombalanması
Mart 1995MED TV — İlk Uydu TV
8 Ekim 1997Gurbetelli Ersöz’ün Öldürülmesi
8 Mart 2018JIN TV
2026Yolculuk devam ediyor

Kürt gazeteciliği 128 yılı aşkın süredir baskı ve zorluklarla karşı karşıya. Kahire’den dijital platformlara, sürgünden savaşa, Bedirxan ailesinden Jinnews ve Jin TV kuşağına kadar bu gelenek sürmektedir.

*İnfografikler Gemini ve ChatGPT ile hazırlanmıştır.

İnsan haklarının durumu: Küreselde sistemsel adaletsizliğe karşı direniş

Uluslararası Af Örgütü’nün raporu; ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık ve İsrail gibi ülkeler başta olmak üzere ülkelerin yaptığı hukuksuzluğu, ayrımcılığı ve hak ihlallerini ortaya koyarken bunlara direniş gösteren halklar tarafından yeni bir insanlık tarihi yazıldığını söylüyor.

Uluslararası Af Örgütü 2025 yılındaki sınırlı gelişme alanlarıyla birlikte hükümetler ve diğer aktörler tarafından işlenen yaygın ihlalleri, hesap verebilirlik eksikliklerini ve sistemsel adaletsizlikleri Nisan 2026’da rapor olarak yayımladı.

144 ülkenin değerlendirildiği, 406 sayfalık Dünyada İnsan Haklarının Durumu 2025/26 raporunda, özellikle ABD, İsrail ve Rusya’nın etkisiyle 2025 yılında uluslararası hukukun önemli boyutta sarsıldığını vurguladı. İsrail’in ateşkese rağmen hukuk dışı yerleşimler ve yardım engellemeleriyle soykırıma devam ettiğine; Lübnan, İran gibi ülkelerde de saldırılarını genişlettiğine dikkat çekildi.

Dünya, kurumsal cezasızlığın ve devlet şiddetinin en karanlık dönemlerinden birini yaşarken, direnişin de aynı oranda yayıldığını aktaran rapordaki göre; birçok Avrupa ülkesindeki liman işçileri, İsrail’e giden silah sevkiyatlarını durdurmak için gövdelerini siper ederek küresel bir dayanışma ağı kurarken Endonezya’dan Peru’ya kadar uzanan gençlik hareketleri, 2025 yılında sistemsel adaletsizliği hedef alarak sokakları “dönüşümün mekanı” haline getirdi.

“İnsan hakları tarihini yazmamızın zamanı geldi”

Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnés Callamard, raporun başında şunları kaydetti:

“Bu dönemin temel farkı şu: En güçlü aktörler kontrol, cezasızlık ve kâr amacıyla doğrudan insan haklarının ve uluslararası kural esaslı düzenin temellerine saldırıyor. Orta Doğu’da giderek şiddetlenen çatışmalar, bu kural tanımazlığın sonucu. ABD-İsrail’in BM Şartı’na aykırı olarak başlattığı, İran’ın gelişigüzel misillemelerini tetikleyen saldırılarının ardından çatışmalar hızla sivillere ve sivil altyapıya yönelik açık bir savaşa dönüştü ve bölgede zaten derin acılar çeken insanların ızdırabını artırdı. Çatışmalar artık dünyanın dört yanındaki ülkeleri de sararak her yerde halkları etkiliyor ve milyonlarca insanın geçim kaynaklarını tehdit ediyor.“

Direnişin aynı zamanda nelerin dönüştürülmesi gerektiğini de netleştirmek olduğunu belirten Callamard, son 80 yılda inşa edilmiş her şeyi yok etmekle tehdit edilen halklar olarak değişim cesareti gösterilmesi gerektiğini söylüyor:

“Yalnızca bir zamanlar yaşadığımız dünyanın bakış açısıyla insan haklarını savunmakla kalmamalı, eşiğinde olduğumuz dünya için de dönüşen ve dönüştürücü bir insan hakları vizyonu tahayyül etmeliyiz. Buradan başlayarak, birlikte tüm yaratıcılığımızla, kararlılığımızla ve direncimizle o dönüşümü gerçekleştirmeliyiz. Tarih salt başımıza gelen bir şey değildir. Bizim de yazdığımız bir şeydir. İnsanlık adına, insan haklarının tarihini yazmamızın zamanı geldi.”

Rapora göre, Türkiye ile birlikte Angola, Kamerun, Ekvador, Endonezya, Kenya, Madagaskar, Pakistan, Peru gibi ülkelerde hukuka aykırı güç kullanımından kaynaklanan protestocu ölümleri belgelendi. Afganistan, Belarus, Burkina Faso, Çin, Küba, Mali, Myanmar, Nikaragua, Kuzey Kore, Pakistan, Rusya, Uganda ve Venezuela gibi bazı ülkelerde ise korku yaymak için insan hakları savunucularını, aktivistleri, gazetecileri ve diğerlerini zorla kaybettiği aktarıldı. İran ve Suudi Arabistan dahil diğer birçok ülke ölüm cezasına başvurdu.

Türkiye’de temelsiz soruşturmalar ve mahkumiyetler arttı

Rapor, Türkiye’deki kolluk görevlileri tarafından protestoculara yönelik işkence ve hak ihlalleri iddiaları ile cezasızlık uygulamalarını gündeme getirdi. Ayrıca rapor, insan hakları savunucularına yönelik temelsiz soruşturmaların ve mahkumiyetlerin arttığına dikkat çekti. Yürütmenin yargıya müdahalesi daha da derinleştiğini belirten raporda Türkiye ile ilgili öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Türkiye’de ayrımcılığın devam ettiğini belirten rapor, Türkiye’nin LGBTİ+’ları ve LGBTİ+ haklarını savunanları kriminalize eden yasa tekliflerini gündeme getirdiğini ve Macaristan gibi Türkiye’nin de Onur Yürüyüşleri’ni yasakladığını aktardı. Düzenlenen Trans Onur ve Onur Yürüyüşleri’nde kolluk kuvvetlerince hukuka aykırı güç kullanıldığı kayda geçirildi. Türkiye’nin LGBTİ+ derneklerine yönelik yasakları da kayda geçti.
  • Türkiye’de İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından yüzlerce barışçıl protestocunun gözaltına alınması kayda geçildi. CHP’ye yönelik yapılan operasyonlar ile birlikte İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan 19-26 Mart 2025 protestolarında hukuka aykırı güç kullanıldığı belirtildi.
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararına ve Avrupa Konseyi’nin 2022 yılında Türkiye hakkında ihlal prosedürü başlatmasına rağmen Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi isimlerin hapishanelerden serbest bırakılmadığını kayda geçti.
  • Van Büyükşehir Belediyesi’nin seçilmiş başkanı Abdullah Zeydan’ın yargılandığı davada hapis cezası alması üzerine yapılan protestolarda kolluk kuvvetleri ve yargı tarafından hukuka aykırı güç kullanıldığı tespiti yapıldı.
  • Raporda, 1 Mayıs protestolarındaki hak ihlallerine ve ev baskınlarına dikkat çekildi.
  • 2025 yılında erkeklerin 294 kadın cinayeti işlediği, 297 kadının ise şüpheli koşullarda ölü bulunduğu belirtildi.

Ortadoğu’da ve Kuzey Afrika’da artan şiddet ve ayrımcılık

Raporda Ortadoğu başta olmak üzere farklı aktörler tarafından uygulanan saldırıların arttığına dikkat çekildi. Öne çıkan tespitler ise şu şekilde:

  • İsrail’in Gazze’de 2025 yılında da devam eden saldırılarında yaklaşık 27 bin Filistinli öldürüldü (kurbanların %60’ı kadın ve çocuk). Konutların ve sivil altyapının sistematik imhasıyla yaşam koşulları yok edildi. Gazze’de 18 yıllık abluka sıkılaştırıldı; yarım milyon insan kıtlıkla karşı karşıya bırakıldı, tıbbi tahliyeler yasaklandı.
  • İsrail; Lübnan, İran, Katar, Suriye ve Yemen’e de askeri saldırılar düzenledi. İran’da sivil yerlerin (Evin Cezaevi gibi) hedef alınması savaş suçu kapsamında değerlendirildi. Suriye’de Esad yönetiminin devrilmesiyle yeni bir dönem başlasa da mezhep temelli katliamlar sürdü. Yemen’de ise ABD‘nin yardımları kesmesiyle insani kriz derinleşti. Libya’da milis gruplar arasındaki çatışmalar sivil ölümlerine yol açtı.
  • Mısır, Tunus, Suudi Arabistan ve Irak gibi ülkelerde bağımsız olmayan yargı sistemleri aracılığıyla siyasi güdümlü hapis cezaları verildi. İran, Cezayir ve Tunus’ta barışçıl protestolar şiddet ve keyfi gözaltılarla bastırıldı.
  • Tunus ve Cezayir’de Siyah mültecilere yönelik ırkçı saldırılar ve toplu sınırdışı uygulamaları arttı. Libya, mülteciler için işkence ve keyfi gözaltı merkezi olmayı sürdürdü. Irak ve İran gibi ülkelerde yasalar, kadınları ikinci sınıf vatandaş konumunda tutan ayrımcı maddeleri korumaya devam etti.
  • LGBTİ+’lar cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri sebebiyle gözaltına alınmaya, hapis ve ölüm cezalarıyla yargılanmaya devam etti.

Devletlerin çoğu ABD, Rusya, İsrail ve Çin’in saldırgan eylemlerini engellemede isteksizdi

  • 2026 başında ABD ve İsrail’in Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nı ihlal ederek İran’a karşı hukuksuz güç kullanımı, İran’ın İsrail’e ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine karşı misilleme saldırılarını tetikledi. İsrail, Lübnan’daki saldırılarını artırdı. ABD’nin İran’da bir okula yönelik hukuksuz saldırısında 100’den fazla çocuğun öldürülmesinden tüm tarafların enerji altyapısını hedef alan yıkıcı saldırılarına kadar, çatışmalar milyonlarca sivilin hayatını tehlikeye attı ve enerji, sağlık, gıda ve suya erişimini olumsuz etkiledi.
  • ABD, İsrail ve Rusya, uluslararası hesap verebilirlik mekanizmalarını, özellikle de Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) daha da zayıflattı. Trump yönetimi, UCM çalışanlarına, mahkemeyle işbirliği yapan kuruluşlara ve İşgal Altındaki Filistin Toprağı’na İlişkin BM Özel Raportörü’ne yaptırım uygularken, Rusya mahkemeleri UCM yetkilileri hakkında yakalama kararları çıkardı.
  • Devletlerin çoğu; ABD, Rusya, İsrail veya Çin’in gerçekleştirdiği saldırgan eylemlere karşı engelleme mekanizmalarını etkinleştirmekte isteksiz davrandılar veya engellemediler.
  • Eylül’de ABD ordusu, Latin Amerika, Karayip Denizi ve Pasifik Okyanusu’nda açıkça yargısız infazlar gerçekleştirirken Rusya, Ukrayna’ya yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı.
  • Birleşik Krallık’ta, hükümetin İsrail ordusunun operasyonlarındaki rolüne karşı çıkan bir doğrudan eylem ağı olan Palestine Action’ı muğlak terörle mücadele yasaları uyarınca yasaklı örgüt ilan etti. Birleşik Krallık genelinde 2 binden fazla kişi, yasaklama kararını barışçıl biçimde protesto ettikleri için gözaltına alındı.

Hak ihlalleri, ayrımcılık ve ağır işkenceler dünya genelinde arttı

  • Afganistan, Çin, Mısır, Hindistan, İran, Kenya, Birleşik Krallık, ABD ve Venezuela hükümetleri 2025 yılında protestoları şiddetle bastırdı, terörle mücadele ve güvenlik yasaları üzerinden muhalefeti kriminalize etti, zorla kaybetmeler ve infazlar gerçekleştirdi. Afganistan ve Myanmar’da tutuklulara elektrik şoku ve cinsel istismar gibi ağır işkenceler uygulandığı kayda geçti.
  • Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Myanmar’daki birçok silahlı grup sivilleri hukuk dışı bir biçimde öldürdü.
  • Brezilya Rio de Janeiro’da sivil ve askeri polislerin düzenlediği yoksul mahallelerde uyuşturucuyla mücadele operasyonunda çoğu Siyah ve yoksulluk içinde yaşayan 120’den fazla kişi öldürüldü, çok sayıda yargısız infaz bildirildi.
  • Afganistan’da Taliban, kadınların okula gitmesini, çalışmasını ve serbestçe seyahat etmesini yasaklayarak saldırgan politikalarını tırmandırdı.
  • İran’da yetkililer, muhtemelen onlarca yıldır gerçekleştirilen en ölümcül baskı kapsamında Ocak 2026’da protestocuları katletti.
  • 2025’te Gen Z protestoları Endonezya, Kenya, Madagaskar, Fas, Nepal ve Peru gibi onlarca ülkeye yayıldı. 2026 boyunca protestocular, ABD’nin göçmenlere yönelik şiddetli ve militarist baskınlarına karşı Los Angeles’tan Minneapolis’e sokak sokak örgütlendi.
  • Avrupa ve Orta Asya‘da Romanlara, LGBTİ+’lara ve Müslüman veya Yahudi olduğu varsayılan kişilere yönelik fiziksel ve sözlü saldırı bildirimlerinde ciddi bir artış yaşandı.
  • Pakistan’daki seller milyonları yerinden ederken Yeni Delhi dünyanın en kirli havasına sahip kenti oldu. Pasifik adaları ise yükselen deniz seviyesi nedeniyle varoluşsal tehdit altında. Birçok ülkede iklim aktivistlerine yönelik sürgünler ve hukuk dışı güç kullanımı arttı.

İsrail’e karşı küresel direniş artışta

  • Soykırıma ve İsrail’e silah akışına karşı küresel aktivizm genişledi; Fransa, Yunanistan, İtalya, Fas, İspanya ve İsveç’te liman işçileri silah sevkiyatı rotalarını durdurmaya çalıştı. Aktivizm ve hukuki baskı, birçok devletin İsrail’e silah ihracatını kısıtlamasını veya yasaklamasını sağladı. Artan sayıda devlet İsrail’in soykırım işlediğini kabul etti. Bazı devletler İsrail’i uluslararası hukuk ihlallerinden sorumlu tutmayı amaçlayan Lahey Grubu’na katıldı, Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) İsrail’e açtığı davaya katkı sundu.
  • BM İnsan Hakları Konseyi, Afganistan hakkında bağımsız bir soruşturma mekanizması ile Doğu Kongo Demokratik Cumhuriyeti hakkında veri toplama ve soruşturma komisyonu kurdu, İran hakkında veri toplama misyonunun görev süresini uzattı.
  • Raporda, 2026’da İspanya hükümetinin İsrail’e karşı ilkeli bir duruş sergilediği belirtildi.

Raporun tamamı için tıklayınız.

“Solun alternatif bir kozmopolitizme ihtiyacı var”

Siyaset kuramcısı Lea Ypi, liberal küresel düzenin krizleri arasında yeni bir sol yaratmak için solun devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı ile yüzleşmesi gerektiğini söylüyor.

Amerika merkezli sosyalist yayın mecrası olan Jacobin dergisi editörü Meagan Day’in Londra Ekonomi Okulu’nda (LSE) Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü Lea Ypi ile yaptığı bu söyleşiyi Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Günümüzde liberal uluslararası düzene yönelik alışılagelmiş eleştiriler genellikle sağ kanattan yükseliyor: Ulus devletin mutlak üstünlüğü, küresel kurumların birer kurgudan ibaret olduğu ve kozmopolit elitlerin sıradan halkın çıkarlarını göz ardı ettiği iddiası… Liberallerin bu eleştirilere yanıtı ise İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen uluslararası düzeni, onun desteklediği ekonomik sistemle bir tutup her ikisini de koşulsuz savunmak oluyor.

Bu iki pozisyondan da tatmin olmayan siyaset kuramcısı Lea Ypi, bizi “alternatif kozmopolitizm” adını verdiği bir anlayış geliştirmeye çağırıyor. Yani derinleşen eşitsizlik, yükselen otoriterleşme ve tırmanan savaşlarla baş edebilecek bir sol enternasyonalizm.

LSE’de Ralph Miliband Siyaset ve Felsefe Profesörü olan Ypi, komünist Arnavutluk’ta büyüdü ve sistemin çöküşünü bir çocuk olarak yaşadı. Bu deneyimlerini Free: Coming of Age at the End of History (Özgürlük: Tarihin Sonunda Büyümek) adlı anı kitabında kaleme aldı. Son kitabı Indignity: A Life Reimagined‘da (Haysiyetsizlik: Yeniden Kurgulanan Bir Hayat) benzer şekilde ailesinin tarihinden yola çıkarak savaşlar arası dönemde faşizmin yükselişine ışık tutuyor. Ypi’nin yazıları, kişisel hikayeleri siyaset felsefesiyle harmanlarken özellikle liberallerin ve sosyalistlerin paylaştığı “özgürlük” değerinin tarihsel ihanetlerini inceliyor.

Jacobin’den Meagan Day ile yaptığı bu söyleşide Ypi, küresel sağ dalgasının jeopolitik olarak yeniden hizalanmadan ziyade ideolojik bir yakınlaşma olduğunu ve bu durumun iki dünya savaşı arasındaki dönemle ürkütücü benzerlikler taşıdığını savunuyor. Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı analiz eden Ypi, MAGA (Make America Great Again) hareketinin radikalleşmesinin neden tanıdık bir yükseliş mantığı izlediğini açıklıyor ve göçün kültürel değil temelde bir sınıf meselesi olduğunu vurguluyor.

Ypi ayrıca ailesinin geçmişine dayanarak mevcut krizin ölçeğine uygun bir sol siyaset inşa etmek istiyorsak hem devlet sosyalizminin hem de sosyal demokrasinin ulus devlet sınırlarına hapsolmuş başarısızlıklarıyla dürüstçe yüzleşmemiz gerektiğini belirtiyor.

Meagan Day: İran’daki mevcut kaosu göz önüne aldığımızda, söze jeopolitik düzenin çöküşünden başlamak oldukça isabetli görünüyor. Birleşmiş Milletler’den Bretton Woods kurumlarına kadar, liberal küreselciliğin tüm mimarisinin ya parçalandığına ya da işlevsizleştiğine şahitlik ediyoruz. Sizce bu durum kurumların bir başarısızlığı mı, yoksa en başından beri vaat ettiklerini sunamadıklarının bir kanıtı mı?

Lea Ypi: İkisinin birleşimi diyebilirim. Bu kurumların her zaman sömürgeci kalıpların ve belirli bir ekonomik sistemin hizmetinde olduğu ve zengin ülkelerdeki elitleri dünyanın yoksul kesimlerine karşı koruduğu söylenir. Bu doğru bir anlatıdır ancak bu kurumlar, aynı zamanda liberalizmin dışlayıcı eğilimlerini dengeleme çabalarının da bir sonucudur. Bunlar, evrensel özgürlük vaadini tam olarak gerçekleştiremeseler de bu özgürlüğü yayma mücadelesinin bir parçasıydılar.

Şu an tanık olduğumuz çöküşü genellikle sadece jeopolitik terimlerle; yani Çin’in yükselişi veya ABD ile Avrupa arasındaki krizler üzerinden okuma eğilimindeyiz. Oysa karşımızdaki asıl tablo, ideolojik bir kırılmanın tetiklediği jeopolitik bir çatışmadır. Bir başka deyişle, ulus devletin mutlak üstünlüğünü savunan sağcı bir dünya görüşünün şahlanışını izliyoruz. Bu bakış açısı; etno-merkezci, etno-milliyetçi bir temele dayanıyor ve odağına ‘kozmopolit liberal elitlerin’ eleştirisini yerleştiriyor.

Bu fenomene Avrupa’dan Orta Doğu’ya, ABD’ye kadar her yerde rastlamak mümkün. Sağ cenahın paylaştığı ortak ideolojik zemin şu: ‘Güçlü olan haklıdır; güç sahipleri dilediğini yapar, zayıflar ise payına düşen acıya katlanmak zorunda kalır.

MD: Küresel sağda ideolojik olarak yeni bir şey mi doğuyor? Yoksa sağ her zamanki gibiydi de sadece şimdi cesaretlenip dizginlerinden mi boşaldı?

LY: İki dünya savaşı arasındaki dönemde, faşizmin yükseldiği yıllardaki liberal kozmopolit elit eleştirisine çok benziyor. Birçok kişi faşizmi sadece muhafazakârlık sanıyor ama faşizmin, dünyanın nasıl olması gerektiğine dair kurucu bir anlayışı var. Faşizm, Birinci Dünya Savaşı ve ekonomik krizden sonra zaten var olan o liberal enternasyonalizm eleştirisine sahip çıkıyor.

Şu anki fark, bu eleştirinin liberal kapitalizme ve küreselleşmeye yönelik “hegemonik” eleştiri haline gelmiş olmasıdır. Savaşlar arası dönemde, statükoya karşı sınıfsal bir perspektiften gelen sol eleştiri de mevcuttu. Bugün ise mevcut düzene yönelik eleştiriler ezici bir çoğunlukla sağdan geliyor. Ana akım sol ise kendi kapitalizm eleştirisini yeniden inşa etmekte zorlanıyor.

MD: Muhafazakârlık ile faşizm arasındaki farkı biraz daha açabilir misiniz?

LY: Bu bir yöntem farkıdır. Faşizm bir tür “devrimci muhafazakârlıktır.” Statükodan kopuşun çok daha radikal olması gerektiğini düşünür çünkü statükoyu liberal varsayımlara çok bağlı görür. Muhafazakârlık ise daha reformist bir yol izler. Geleneksel değerlere ve geleneklere bağlıdır ama dünyayı yıkıp ulus, medeniyet üstünlüğü veya ırksal homojenlik vizyonuna göre onu yeniden kurma fikrine o kadar kapılmaz.

Muhafazakârlık liberal düzenle daha çok uzlaşırken faşizm çok daha yıkıcı ve “yaratıcı” bir enerjiye sahiptir. Faşizmin özünde, güç ve ahlak arasındaki ilişkiye dair Nietzscheci bir anlayış vardır. Bu, liberal evrenselcilikten çok farklıdır. Faşizm, gücün kendi kendini haklı çıkardığına ve buna aykırı ahlaki iddiaların sadece zayıfların şikâyetleri olduğuna inanır.

MD: Trumpizmin yükselişi ya da Viktor Orbán ve Jair Bolsonaro gibi isimler, yükselen bir faşizm dalgasının kanıtı mı sizce?

LY: Hepsi farklı çıkmazlardan doğuyor. Orbán, Doğu Avrupa’da liberal kozmopolitizmin başarısızlığından ve 90’ların “şok terapisinden” çıkmıştır. Trump ve Bolsonaro ise kendi tarihlerinden süzülüp gelmişlerdir. Ancak başlangıçları ne kadar farklı olursa olsun, tüm bu yörüngeler daha “ütopik bir faşizm” yönünde birleşiyor gibi görünüyor.

MAGA’nın başlangıçta faşist olduğunu düşünmüyorum. Orada bir radikalleşme süreci işliyor. Bu hareketlerin, neden vaatlerini gerçekleştiremediklerini açıklamak için ütopik bir vizyona ihtiyaçları var. İktidarda olmanıza rağmen fiyatlar neden hala bu kadar yüksek? Seçmenlerinizi oyalamak için her geçen gün daha dışlayıcı bir hiyerarşi ütopyasına, yani ideolojik bir hedef saptırmaya ihtiyacınız oluyor.

MD: Geçenlerde Amerikan siyasetinde küçük bir skandal okumuştum: Miami Genç Cumhuriyetçiler grubunun sohbet kayıtları sızdı. Üniversiteli sağcı gençler, ezoterik Hitlerci Julius Evola ve Heinrich Himmler’in “Agartha” kavramı (ezoterik, gizemli faşist konseptler) hakkında memeler paylaşıyorlardı. Dediğiniz gibi, bunun MAGA’nın DNA’sında olduğunu sanmıyorum. Bu kesinlikle ideolojik bir tırmanış.

LY: Kesinlikle. Son kitabım için 1920 ve 30’larda faşizmin yükselişini incelerken benzer bir ideolojik tırmanış gördüm. Bugün Hitler ve Nazileri düşündüğümüzde doğrudan zirve noktasına, yani Holokost ve toplama kamplarına odaklanıyoruz. Fakat Hitler’in iktidarının ilk yıllarında, ondan endişe eden liberaller şöyle diyordu: “Bakın, Yahudi karşıtı yazılarını kaldırttı, çünkü tabanının çok ileri gittiğini anladı.” İnsanlar kendi kendilerini “Göründüğü kadar kötü değil” diyerek rahatlatıyordu. Nazi Almanyası’nda bile olaylar geliştikçe şekillenen bir taviz verme ve geri çekilme diyalektiği vardı.

MD: Almanya’da faşizmin tırmanışını inceleyip sıradan insanların kendilerini nasıl “kaynayan kazandaki ıstakozlar” gibi bulduklarını görmekten daha ürkütücü bir şey yok sanırım. Savaşlar arası dönemle bugünkü paralellikler hakkında ne düşünüyorsunuz?

LY: Gerçek paralellikler olduğunu düşünüyorum. Sağcı faşist tırmanış, liberal kapitalist krize verilen bir yanıttır. Bu 20’lerde de böyleydi, şimdi de böyle. Tarih birebir tekerrür etmez ama sağın yükselişini, bir yanda sosyal demokrasinin, diğer yanda liberal kapitalizmin başarısızlıklarına verilmiş bir tepki olarak okuyabiliriz.

MD: Ama o dönemde güçlü bir sol vardı, bugün ise (tartışılır ama) pek yok.

LY: Hem evet hem hayır. İspanya İç Savaşı, gerçek bir sol enternasyonalizmin görüldüğü son andı. Ondan sonra sol hem sosyalist hem de sosyal demokrat kanadıyla ulus devlete hapsoldu. Bu haliyle de, özünde sınır ötesi olan mevcut krize yeterli bir cevap üretemez. Bugün solun eksikliği, kapitalizm eleştirisini nereye taşıyacağına dair net bir vizyonu olan geniş, uluslararası bir cephe kuramamasıdır.

MD: Bu sırada sağ, çok etkili bir şekilde birbirine kenetlenmiş uluslararası bir proje örüyor gibi görünüyor.

LY: Evet ve bunu henüz iktidara gelmeden yapmaya başladılar. Steve Bannon’ı ve Avrupa ile Amerika’daki çeşitli sağ hareketleri birbirine bağlamadaki rolünü düşünün. Ulus ve devlet ideolojisi etrafında zaten geniş bir sınır ötesi hareketlilik vardı. Onlar, “kapitalizm sınır ötesidir, dolayısıyla ona sağdan getirilecek her eleştiri de sınır ötesi olmalıdır” diyordu. Bu isimler gezip ağlar kurdular; düşünce kuruluşları, haber platformları ve bağlayıcı figürler… İktidar olmayı beklemiyorlardı.

MD: Solun bunu başaramamasının sebebi nedir?

LY: Kapitalizm eleştirisinin bir “sınıf projesi” olarak terk edilmesi. Elimizde çevreci sol, feminist sol, ırkçılık karşıtı sol var ve evrenselciliğe yönelik öyle bir eleştiri gelişti ki, bu kimlik temelli mücadeleleri tek bir vizyonda birleştirmek zorlaştı. Paradoksal bir şekilde sol, sağın çatışmaları anlama biçimi olan “kültüralist” yaklaşımı miras aldı. Meseleyi sadece ırkçılık veya cinsiyet üzerinden tartışıp, bu eleştirileri daha geniş bir üretim biçimi eleştirisine oturtamıyorlar.

Solun asıl eksikliği “alternatif bir kozmopolitizm.” 90’ların sonu ve 2000’lerin başında İtalya’da öğrenciyken “başka bir küreselleşme mümkün” diyen hareketin (alter-globalization) yükseldiği zamandı. Porto Alegre’de Dünya Sosyal Forumu vardı. Ancak bu hareket, neoliberalizmin “başka bir siyasete gerek yok, sadece doğru politikalara ihtiyaç var” diyen hegemonyası tarafından boğuldu.

Sokaklarda olan bizler, Soğuk Savaş’ın bittiğini ve başka bir alternatif olmadığını anlamayan “romantik aptallar” olarak görülüyorduk. Kaybettiğimiz şey buydu ve şimdi geri kazanmaya çalıştığımız şey de bu.

MD: Sol, haklı sebeplerle ulus devlete hep şüpheyle yaklaştı. Ancak yakın tarihte güçsüzlerin sesini duyurabildiği mecra çoğunlukla burası oldu. Ulus devletin kurtarılacak bir yanı var mı?

Lea Ypi: Pragmatik olarak evet çünkü ulus devlet cebri gücün merkezidir. Gücü ele geçirmek ve kullanmak istiyorsanız, nerede olduğunu bilmeniz gerekir. Aksi takdirde toplumsal mücadele “her yerde ve hiçbir yerde” kalır.

Fakat insanların ulus devlete bu kadar umut bağlamasının nedeni, 1920 ve 30’larda “ulusun imparatorluğa karşı” olmasıydı. Milliyetçilik o dönemde demokratik temsili olmayan imparatorluklara, kiliselere ve monarşilere karşı ilerici bir güçtü. Lenin ve Luxemburg gibi isimlerin yazılarında ilerici olarak sunulmasının nedeni buydu.

Ama artık imparatorluklar bitti. Ulus devletin kendisi artık eski düzenin bir temsilcisi. Milliyetçilik artık en “makul” halinde bile ilerici değil, sadece “ötekinin” dışlanmasıdır. İnsanlar “etnik milliyetçilik” ile “sivil milliyetçilik” arasında ayrım yapmak istiyor ama sonuçta bir sınır varsa, içeridekiler ve dışarıdakiler arasında bir fark vardır. Bu kaçınılmaz olarak dışlayıcıdır. Artık farklı bir dönemdeyiz ve farklı bir analize ihtiyacımız var.

MD: Bu noktada, göç konusunda ciddi kaygıları olan bir kamuoyuna karşı sol kendini nasıl konumlandırmalı?

LY: Öncelikle söylemi, göçün “ahlakileştirilmesinden” kurtarmalıyız. Solun tartışmaları genelde şöyle ilerliyor: “Sınırlar keyfidir, seyahat özgürlüğü temel haktır, insanlar neden serbestçe dolaşamasın?” Bu o kadar ahlaki bir seviyede tartışılıyor ki, göçmenlerin liberal savunusuyla sol savunusu arasındaki farkı anlamak zorlaşıyor.

Göç, ancak Küresel Güney’den Küresel Kuzey’e doğru olan asimetrik güç ilişkileri içinde gerçekleştiğinde bir “sorun” olarak görülüyor. Kimse Kanada’dan ABD’ye veya Avustralya’dan İngiltere’ye göçten endişe etmiyor. Göçten sadece geniş güç asimetrilerini yansıttığında endişeleniyoruz. Ve bu asimetriler savaşların, ekonomik krizlerin ve çevresel yıkımların sonucudur.

Göç bir sebep değil, sonuçtur. Eğer sorunu gerçekten çözmek istiyorsanız, nedenlerine müdahale etmelisiniz. İşte Sağın burada bir cevabı yok. “Başkalarının pahasına kendi ülkemizi yeniden büyük yapacağız” demek, sadece dünyada daha fazla savaş, daha fazla kriz ve daha fazla felaket dolayısıyla da daha fazla göç getirir.

Sınıf boyutunu öne çıkarmak da çok önemli. Sınırlar bazıları için hiç bu kadar açık, bazıları içinse hiç bu kadar kapalı olmamıştı. Hatta sağın iktidarda olduğu yerlerde bile. Trump, zincirlenmiş insanların sınır dışı edilme görüntülerini paylaşırken, bir yandan da Rus oligarkların yatırımcı vizesi almasının ne kadar kolay olduğuyla övünüyordu.

“Altın vizeler”, yatırım yoluyla vatandaşlık programları… Sağ, zenginler için sınırları açmaya dünden razı. Eğer asıl endişe kültürel bir karma ve entegrasyonsa, neden aynı kültürel geçmişten gelen biri için göç bu kadar zorken diğeri için bu kadar kolay? Göç bir kültür değil, sınıf meselesidir.

MD: Siz 1989 civarında büyüdünüz ve anılarınızda bu dönemi zafer dolu bir zamandan ziyade oldukça muğlak bir dönüm noktası olarak anlatıyorsunuz. Post-komünist deneyimden bugünkü istikrarsızlık hakkında düşünebileceğimiz faydalı şeyler çıkar mı?

LY: 1990’ların geçiş dönemi literatüründe ilginç bir kavram vardır: “Üçlü geçiş.” Eski komünist ülkeler aynı anda hem piyasa ekonomisi kurmak, hem meşruiyet yapılarına sahip demokratik devletler inşa etmek, hem de toprak sorunlarını (Yugoslavya veya Sovyetler Birliği gibi çok uluslu birimlerdeki milliyetçi çatışmalar) çözmek zorundaydı. Akademisyenler bu üçünün aynı anda olamayacağını çünkü bu toplumlarda aracı kurumların (sendikalar, canlı bir sivil toplum, gerçek partiler) olmadığını söylüyordu.

İlginç olan şu ki; insanlar bunu sanki Batı sabit duruyormuş gibi söylüyorlardı. Batı’nın en iyi dönemini (sosyal demokrasinin altın çağı, piyasalar üzerindeki kısıtlamalar, kitlesel üye partileri) referans alıp Doğu’nun buna yetişmesi gerektiğini savunuyorlardı. Oysa onlar bu tartışmaları yaparken, o referans aldıkları aracı kurumlar Batı’da bir bir yıkılıyordu. Thatcher ve Reagan dönemiydi; sendikalar yok ediliyor, partiler “kartel partilere” dönüşüyordu. Doğu’nun yönelmesi gereken her şey Batı’da kaybediliyordu.

Batı sosyal demokrasisinin kazanımlarını işçi hareketine değil de liberalizme mal eden ideolojik bir operasyon yapılıyordu. Aynı anda işçi hareketi yok ediliyordu. İşçi hareketinin başardığı her şeyin kredisini, o başarıyı mümkün kılan yapıları yıkarak topluyorlardı. Doğu için öngörülen o durum (ekonomik başarısızlıkları gizlemek için kültürel meseleleri kullanan otoriter sağcı liderler) sonunda hem Doğu’da hem de Batı’da yaşandı. Yani geçiş Doğu’dan Batı’ya değil, Batı’dan Doğu’ya doğru oldu.

MD: Novara Media‘da Aaron Bastani ile yaptığınız söyleşiden bir anektod paylaşmak istiyorum: Ailenizin komünizm döneminde uğradığı zulüm ve buna rağmen sonrasında sosyalist değerlere bağlı kalmaya devam etmeleri. Amerikalıların bu konuda duyduğu tek şey şudur: “Ailem komünizm altında yaşadı, zulüm gördü ve ben size bunun asla yürümeyeceğini söyleyecek yetkinlikteyim.” Ancak pek çok sosyalist de komünizm altında zulüm gördü ve sosyalist değerlere bağlılıklarını korudu. Ailenizde bu süreç nasıl işledi?

LY: Büyükbabam bir sosyal demokrattı ve bu yüzden Arnavutluk’un komünist yönetimi tarafından zulme uğradı. Ancak 1920’lerin ve 30’ların sosyal demokratı, bugünkü anlamımızdan farklıydı. O dönemin sosyal demokratları demokrasi ile kapitalizmin bağdaşabileceğini düşünmüyorlardı. Sosyal demokrasi, kökenlerinde bugün ona atfettiğimizden çok daha radikal bir projeydi.

O dönemde sosyal demokratlar ve komünistler arasındaki tek gerçek fark devrim ve dolayısıyla “öncü” ile halk arasındaki ilişkiydi. Bernstein ve Luxemburg arasındaki büyük tartışma yöntem üzerineydi (reform mu devrim mi?), ama hedefler aynıydı. Temel varsayım şuydu: Gerçek bir demokrasi istiyorsanız, kapitalizmi dizginlemeli ve nihayetinde aşmalısınız.

Arnavutluk gibi yerlerde, sosyalizm inşa etme projesi, imparatorluğun çöküşünden bir ulus devlet çıkarma projesiyle birleşti. Bu da sosyalizmin demokratik araçlarla kurulmadığı anlamına geliyordu. Ortaya garip bir hibrit çıktı: Piyasalar üzerinde kontrol vardı ama işleyen bir kamusal alan, demokratik meşruiyet veya parti içi demokrasi yoktu. Bazı önemli ölçütlere göre sosyalistti ama aynı zamanda çizginin dışına çıkan sosyalistlere ve sosyal demokratlara karşı bile çok baskıcıydı.

Buna karşılık, demokratik bir sosyalizm hayal edebiliriz. Sosyalist bir anayasaya ve farklı türde sosyalist partilere sahip bir sosyalist devlet mümkündür. Hatta çok partili bir sistem meşruiyet ve hesap verebilirlik açısından gerçekten güçlü yardımcıdır. Öyleyse neden Arnavutluk gibi örneklerle tipleştirilen o çok dar sosyalizm anlayışını “tek tanım” olarak kabul ediyoruz, hem de devlet sosyalistleri tarafından bastırılan tüm o alternatif sosyalistlere rağmen?

İnsanlar bazen bana kendi ailemi önemsemediğimi ima ediyor. Ama ailemi önemsemek, neden büyükbabamın her zaman haksız bulduğu tarafa geçmemi gerektirsin ki? O her zaman sorunun kapitalizm olduğunu düşündü. Arnavutluk’taki komünizm altında acı çekmiş olması, kapitalizmin bir sorun olmaktan çıktığı anlamına gelmiyordu. Köklerime sadık kalmak, sosyalizmin ne olduğunu düşmanlarının tanımlamasına izin vermemek demektir.

MD: Sanırım yeni sosyalistler bazen bu noktada kafa karışıklığı yaşıyor. Kendi kapitalizm eleştirilerini oluşturdular ve şimdi dünya iki rakip kampa ayrılmış gibi görünüyor, onlar da doğru tarafta olmak istiyorlar. Bu tabloyu nüanslandırmak kritik önemde.

LY: Doğru; gerçekte solu yeniden inşa etmek için 20. yüzyılın her iki başarısızlığıyla da hesaplaşmak gerekiyor: Devlet sosyalizminin başarısızlığı ve sosyal demokrasinin ulus devlet kökenli versiyonunun başarısızlığı. Devlet sosyalizmi, ulus devlete bağlılığı, demokrasi eksikliği ve seyahat, örgütlenme, ifade özgürlüğü gibi “birinci kuşak” özgürlükleri ihmal etmesi yüzünden başarısız oldu. “Öyle yapmaları gerekiyordu, o yüzden sorun yok” diyemezsiniz. Sosyalizm her zaman eşitlikle ilgiliydi ama sadece eşitlikle ilgili değildi; her zaman aynı zamanda özgürlükle ilgiliydi.

Aynı zamanda sosyal demokratların kapitalizmle nasıl uzlaştıkları ve bunun 90’lardaki neoliberalizm dalgalarına nasıl yol açtığı konusunda da çok eleştirel olmalıyız. Her iki başarısızlık da ulus devlete göbekten bağlı. Alternatif bir yol her ikisinden de ders almalı. Bir yanda kapitalizm eleştirisini, diğer yanda ulus devlet eleştirisini geri kazanmalıyız. Ulus devlet, sınır ötesi sermaye (Kuzey ve Güney arasında işleyen, emperyalizm ve küresel kaynak çatışmaları yaratan sermaye) eleştirisiyle bağdaşmayan meşruiyet yapılarına ihtiyaç duyar.

MD: İran’daki olaylar sürerken aklınızdan neler geçiyor?

LY: Savaş; siyasi ve ekonomik krize “kendi ülkeni yeniden büyük yapma” sözüyle yanıt verme eğiliminin mantıklı sonucudur. Ulus devlet etrafında inşa edilen bir dünya görüşü, zorunlu olarak dünyanın güçlülere ait olduğu ve güçlülerin kendilerine uymayan her şeyi yok etme hakkına sahip olduğu fikri üzerine kuruludur. Savaş, bu mantığın uç noktasına taşınmış halidir.

Fakat bu İran meselesinde asıl ilginç olan, ABD’nin bunu ahlaki olarak meşrulaştırma ihtiyacı bile duymaması. Irak Savaşı’nı düşündüğünüzde, liberal enternasyonalistler bunun uluslararası normlar ve adaletle ilgili olduğunu açıklamak için büyük çaba sarf etmişlerdi. Ulus devletin ötesinde bir gerekçelendirme ihtiyacı vardı. Mantık sadece çıplak güçten ibaret değildi. Şimdiyse bu ihtiyacın çok azaldığını görüyoruz.

MD: Bu durum, liberal kurumsalcılığın zayıflığını yansıtıyor gibi. Belki de sağın, liberal düzenin etik değerlerine hiç başvurmadan, doğrudan kendi şartlarıyla savaş yürütebildiği bir noktaya vardık.

LY: Evet. Ancak pasifistliği (barışçılığı) savunurken, bunu sadece “liberal uluslararası düzene saygı duymalıyız” temelinde yapmamak önemli, çünkü o düzen zaten her zaman kusurlu ve asimetrikti. Gerçek bir barışçılık ancak her iki sorun da aşıldığında mümkündür: Bir yanda kapitalizm, diğer yanda sosyalist bir dünyanın gerçekleşmesinin önündeki engel olarak ulus devlet. Mevcut kurumları sadece şu anki halleriyle savunmakla sınırlı kalmayan bir uluslararası kurumlar vizyonu var.

Gelecek için on maddelik bir program sunabilir miyim bilmiyorum. Mevcut zamanın analizi ve geçmişte neyin yanlış gittiğinin eleştirisiyle başlarsınız, oradan da bu eleştiriyi ileriye taşıyacak demokratik kurumları inşa edersiniz. Ama bunun mutlaka “alternatif bir kozmopolitizm” biçimini alması gerektiğini düşünüyorum. Küreselleşmiş dünyadaki çatışmaları anlamlandırmanın en tutarlı yolu budur.

İlayda Zorlu için Kadıköy’de yapılan eylemde 79 gözaltı

Polis babasının tabancasından çıkan kurşunla hayatını kaybeden İlayda Zorlu için İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Süreyya Operası önünde düzenlenen eyleme polis müdahale etti.

Hatay’da aile evinde polis babasının beylik tabancasından çıkan kurşunla yaşamını yitiren Karadeniz Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisi İlayda Zorlu için İstanbul, İzmir ve Ankara’da eylem yapıldı.

İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde düzenlenen eylem polis ablukasına alındı.

Eyleme katılan gençler, çevik kuvvet ekiplerinin sert müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Eylem alanındaki gençlerden 79’u polis araçlarına götürülerek gözaltına alındı.

Gençlerin gözaltına alınmasının ardından halk polislere tepki gösterdi.

Ankara’daki eylemde de çok sayıda kişi gözaltına alındı

Evrensel’in haberine göre, Ankara’da gençlik örgütlerinin Yüksel Caddesi’nde düzenlediği basın açıklamasına polis biber gazıyla müdahale etti ve çok sayıda genç gözaltına alındı.

3 şehirde yapılan basın açıklamalarında, Zorlu’nun polis tarafından eylemlere katıldığı yönünde ailesinin sürekli arandığı ve bu durumun aile içinde baskı ve tehditlere yol açtığı ifade edildi.

Avukatlar: “Kötü muameleye yönelik beyanlarımız ifade tutanağına geçirilmedi”

Kadıköy’de gözaltına alınan 79 kişinin durumunu takip eden avukatların aktardığına göre, Vatan Emniyet’e götürülen gençlerin ifade işlemleri gece 2.30’da başladı.

Vatan Emniyet önünde açıklama yapan avukatlar, ifade veren gençlerin ve avukatlarının kolluk memurlarının uyguladıkları kötü muameleye yönelik beyanlarının ifade işlemi sırasında sorumlu olan polis memurları tarafından ifade tutanaklarına geçirilmediğini belirtti. Avukatların ifade tutanaklarına itiraz etmesinin ardından ifade işlemlerinin durdurulduğu ve gözaltına alınan kişilerin sağlık durumuna dair görüşmek isteyen avukatların görüşme taleplerinin reddedildiği aktarıldı.

Avukatlar, kritik durumda olduğunu düşündükleri 3 kişiyle görüşebildiklerini ve 3 kişinin bedenlerinde çeşitli morluklar ve darp izleri olduğunu belirtti.

İfade işlemlerinin durması ardından gençler savcılığa sevk edildi. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve TCK 301 (Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini ile devletin kurum ve organlarını aşağılama) kapsamında ifadeleri alınacak gençlerin bugün öğlen vakitlerinde Anadolu Adliyesi’ne sevk edilmeleri bekleniyor.

Eurovision 2026’da İsrail boykotu: 5 ülke yarışmadan çekildi

Bu sene Viyana’da gerçekleşecek olan 70. Eurovision yarışması; İsrail’in bu sene de yarışmaya katılıyor olması sebebiyle İspanya, Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda tarafından boykot ediliyor.

Bu yıl yetmişincisi düzenlenecek olan Eurovision Şarkı Yarışması, Avusturyalı şarkıcı JJ’nin “Wasted Love” şarkısı ile 2025 yarışmasını kazanmasının ardından Mayıs ayında Viyana’da düzenlenecek.

Birçok ülke, 1973’ten beri Eurovision’a katılan ve dört kez birincilik elde eden İsrail’in bu sene de yarışmaya katılmasını boykot ediyor.

Avrupa Yayın Birliği (EBU), Aralık ayındaki toplantısında İsrail’in yarışmadan çıkarılması konusunu oylamaya sunmayı reddetmişti ve beş ülke – İzlanda, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İspanya – İsrail’in tekrar katılacak olması nedeniyle 2026 Eurovision yarışmasından çekildiklerini açıklamıştı.

Bazı ülkeler, geçen sene Yuval Raphael ile ikinci olan İsrail’in 2025’te kuralları ihlal ettiğini iddia etmişti. EBU’nun yürüttüğü soruşturmanın sonucunda herhangi bir usulsüzlük bulunmadı, ancak katılımcı ülkelerden bazılarının İsrail’e yönelik eleştirilerine yanıt olarak kurallarda değişikliğe gidildiği aktarıldı.

Değiştirilen kurallara göre, artık herkes 20 yerine sadece 10 oy verebilecek ve kamu kurumları dahil hiçbir üçüncü taraf yarışmacı lehine kampanya yapamayacak.

“Büyük beşli”den İspanya, Eurovision’daki finansal desteğini geri çekti

İspanya’nın kamu yayın kuruluşu RTVE, yarışmanın tarafsızlık misyonunun “sürdürülemez hale geldiğini” söyleyerek 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’nı yayınlamayacağını duyurdu. Bu, İspanya’nın yarışmaya 1961’de katılmaya başlamasından bu yana ilk kez ülkede yarışmanın yayınlanmayacağı anlamına geliyor. İspanya, aynı zamanda yarışmadan finansman desteğini geri çekti.

Eurovision’un “büyük beşli”sinden birisi olarak anılan İspanya, bu sebeple yayın kuruluşları Avrupa Yayın Birliği’ne (EBU) yarışmaya en büyük mali katkıyı sağlayan ülkeler arasında yer alıyor. Büyük beşli arasında İspanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya da yer alıyor.

Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda da bu yılki yarışmaya katılmayacaklarını doğruladı.

Hollandalı yayın kuruluşu AVROTROS, Eurovision 2026’yı yayınlamayacaklarını, çünkü Gazze’de yaşanan insani acıların, basın özgürlüğünün bastırılmasının ve siyasi müdahalenin temel değerleriyle bağdaşmadığını belirtmişti.

Anadolu Ajansı muhabirine konuşan Slovenya’nın kamu yayıncısı RTV’nin başkanı Natalija Gorscak, EBU’nun Ukrayna’daki savaşın başlamasından sadece bir hafta sonra Rusya’yı Eurovision’dan men ettiğini, ancak İsrail’i reddetmeye cesaret edemediğini söylemişti.

İrlanda ulusal yayın kuruluşu RTÉ, 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını ve yarışmayı yayınlamayacağını duyurmuştu. İrlanda Başbakanı Taoiseach Micheal Martin, ulusal yayıncı RTÉ’nin çekilme kararını tam desteklediğini açıklamıştı. Martin, Gazze’deki savaşta sağlık çalışanları ve gazetecilerin olağanüstü cesaret gösterdiğini vurgulayarak boykotun Gazze’de öldürülen gazetecilerle bir dayanışma eylemi olduğunu ifade etmişti.

İzlanda’nın yetkili yayın kuruluşu RUV’un Aralık 2025’te yaptığı açıklamada ülkenin bu seneki Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını duyurmuştu. RUV Genel Müdürü Stefan Eiriksson, mevcut koşullarda Eurovision’a katılmalarının mümkün olmadığını aktarmıştı.

Eurovision 2026’ya 35 ülke katılıyor

EBU, 15 Aralık 2025’te 35 ülkenin Eurovision 2026’ya katılacağını duyurmuştu. Yarışma takvimi şu şekilde:

  • 12 Mayıs: Birinci Yarı Final’de Moldova, İsveç, Hırvatistan, Yunanistan, Portekiz, Gürcistan, Finlandiya, Karadağ, Estonya, İsrail, Belçika, Litvanya, San Marino, Polonya ve Sırbistan yarışacak.
  • 14 Mayıs: İkinci Yarı Final’de Bulgaristan, Azerbaycan, Romanya, Çekya, Ermenistan, İsviçre, Kıbrıs, Letonya, Danimarka, Avustralya, Ukrayna, Arnavutluk, Malta, Norveç ve Lüksemburg sahne alacak.
  • 16 Mayıs: her yarı finalden gelen 10’ar ülke; ev sahibi olan Avusturya, Fransa ve Look Mum No Computer’ın “Eins, Zwei, Drei” şarkısıyla katılan Birleşik Krallık ile Büyük Final’de buluşacak.

Eurovision’a katılan ülkelerin çoğu Avrupa’dan, fakat Avustralya 2015’te Eurovision’un 60. yıl dönümü kutlamalarına davet edildikten sonra her yıl yarışmalara katılmaya başladı. Buna rağmen kurallara göre, Avustralya’nın kazanması durumunda yarışmaya ev sahipliği yapamaz.

Son üç ayda 432 işçi iş cinayetine kurban gitti

İSİG Meclisi’nin Ocak, Şubat ve Mart’ta yayınladığı iş cinayeti raporlarına göre iş cinayetine kurban giden 432 işçi arasından en az 425’i sendikasızdı.

İş Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin aylık iş cinayeti raporlarına göre, 2026 başından bu yana en az 432 işçinin iş cinayetlerinde öldü. Mart ayında yayınlanan raporda, güncel verilere göre Ocak ayında 155, Şubat ayında 129, Mart ayında ise 148 iş cinayeti gözlemlendiği ifade edildi.

İSİG meclisi Mart ayı raporuna BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılmasını isteyerek başladı.

Üç aylık verilerde öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Ocak, Şubat ve Mart aylarını kapsayan verilerde göre ölen işçilerin yaklaşık olarak yüzde 98.6 (432 işçiden en az 425’i) kadarı sendikasız.
  • İSİG’in verilerine göre, son üç ayda da en çok iş cinayetinin görüldüğü işkolunun inşaat, ikinci olarak da taşımacılık oldu. 2026 başından bu yana inşaat işkolunda en az 89 ölüm, taşımacılık işkolunda ise 67 ölüm olduğu aktarıldı.
  • İş cinayetlerine kurban giden 432 işçi arasından en az 25’i kadın, en az 25’inin ise göçmen olduğu aktarıldı. İş cinayetlerinde ölen 0-17 yaş çocuk sayısı ise 12.
  • Son üç ayda ölen işçilerin yaklaşık yarısının 30-49 yaş aralığında olduğu biliniyor.
  • Şubat ve Mart aylarında yaşanan iş cinayetlerinde en çok görülen ölüm sebebi trafik/servis kazası olurken Ocak ayında ise öne çıkan sebep ezilme oldu. Son üç ayda en çok görülen ölüm sebepleri sırasıyla trafik/servis kazası, yüksekten düşme, ezilme/göçük altında kalma ve kalp krizi veya beyin kanaması oldu.
  • Son üç ayda İstanbul’da gerçekleşen iş cinayetleri sayısı 52, Antalya’da gerçekleşenlerin sayısı ise 25. En çok iş cinayetlerinin gerçekleştiği şehirler İstanbul ve Antalya olarak öne çıktı.

2026’nın İlk 3 Ayında İş Cinayetleri

432
Toplam ölüm
%98.6
Sendikasız
89
İnşaat
67
Taşımacılık

Aylara göre iş cinayetleri

Ocak 155
Şubat 129
Mart 148

Öne çıkan veriler

425
En az sendikasız işçi ölümü
25
En az kadın işçi
25
En az göçmen işçi
12
0-17 yaş çocuk işçi

Yaş aralıklarına göre ölümler (3 ay toplamı)

6
0-14 yaş
6
15-17 yaş
74
18-29 yaş
195
30-49 yaş
104
50-64 yaş
19
65+ yaş

İşkolları

İnşaat 89
Taşımacılık 67

Şehirlere göre öne çıkan tablo

İstanbul 52
Antalya 25

Ölüm nedenleri

Trafik / servis kazası
Yüksekten düşme
Ezilme / göçük
Kalp krizi / beyin kanaması

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.