Kurdish Monitoring: Kürtçe’ye yönelik ihlalleri kayıt altına alıyoruz

Kurdish Monitoring koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, devlete ve Kürt toplumuna yönelik diyerek Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: “Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir.

*Şırnak’ta Kürt Dil Bayramı etkinliği / Foto: Yeni Yaşam Gazetesi

Kürtçe’nin kamusal alandaki kullanımına yönelik yasak ve engellemeleri izlemek amacıyla 2024 yılında kurulan Kurdish Monitoring platformunun koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren asimilasyon politikalarını ve girişimin hedeflerini anlattı. Özdemir, Türk ulusal kimliği üzerinden şekillenen devlet yapısının Kürtleri ve Kürtçe’yi sistematik olarak yok saydığını, bu nedenle tüm ihlalleri, belgelenmesi gereken ciddi bir mesele olarak gördüklerini söyledi.

Bir grup gazeteci tarafından 2024 yılında çalışmalarına başlayan Kurdish Monitoring, Kürtçeye yönelik baskıları kayıt altına alıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan asimilasyonun Kürtleri hedef aldığını belirten Özdemir, “Türkiye’de Cumhuriyet’in Türk etnik ulusu üzerinden şekillenen yapısını kurumsal hale getirmek için diğer bütün etnik, dini, kültürel yapılar yok sayıldı, asimilasyona uğratıldı, katliama maruz kaldı. Kürtler ve Kürtçe de bundan nasibini aldı,” diyor. Bu çerçevede Takrir-i Sükûn Kanunu ve Cumhuriyet döneminde çıkarılan diğer yasaların Kürtlerin varlığını yok saydığını, Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklandığını hatırlatan Özdemir, “Amaç, bu topraklar üzerinde yaşayan diğer bütün diller gibi Kürtçe’nin de asimilasyona uğratılması ve ortadan kaldırılmasıydı,” diye ekliyor.

Bu politika bugün de fiilen devam ediyor

Mazlum Özdemir, 1990’lardan sonra bazı yasal düzenlemeler yapılsa da Kürtçe’nin kullanımının halen yasaklandığını vurguluyor: “1990’lardan başlayarak kimi kanuni düzenlemeler yapılıp Kürtçe’nin önündeki kısmi engeller kaldırıldı ancak hem yasal hem de fiziki-pratik olarak, Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımı yasak. İnsanlar sokakta Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğruyor, öldürülüyor. Düğünlerde Kürtçe şarkı söylendiği için sanatçılar, katılımcılar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Kürtçe konserler valiler veya belediye başkanları eliyle yasaklanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek çok kez kaldırdık dediği ve övünerek bahsettiği ‘hapishanelerde annelerin çocuklarıyla Kürtçe konuşması’ hâlâ yasak. Hapishanelere Kürtçe yayınlar giremiyor, Kürtçe yazılan kitaplar hapishane idarelerinin engeline takılıyor, dışarı gönderilemiyor.”

Sistematik baskıyı görünür kılmak için yola çıktık

Girişimin ortaya çıkışını anlatan Özdemir, “Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımının önündeki engellerin görünür olmasını, sistematik bir engelleme politikasının uygulandığını göstermek istiyoruz,” diyor. Bu durumun kamuoyunda bilindiğini ancak çoğu kez gündemin yoğunluğunda unutulduğunu ifade ediyor: “Günün karmaşası içerisinde çoğu kez bunlar okuyup geçtiğimiz bir haber olarak kalıyor. Oysa bu bir dile yönelik ciddi bir ihlal ve bunların sistematik bir halde bir araya getirilmesi gerekiyor. Çünkü engelin kendisi sistematik. Tekil veya münferit değil. Bir politikanın ve ideolojik yaklaşımın sonucunda ortaya çıkıyor bu engel ve yasaklar.”

Raporları şimdilik kamuoyuyla ve medyayla paylaştıklarını belirten Özdemir, raporları ulusal ve uluslararası kurumlar ile paylaşacaklarını söyleyerek, “Konu ulusal olduğu kadar uluslararası boyutu da var. Türkiye, yıllardır Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen ve bunun için kimi çalışmalar yapan bir yer. Buraya üye olmak isteyen bir ülkenin, birliğin insan hakları ve dil hakları ile ilgili yaklaşımını sistematik raporlar halinde sunmak önemli.”

Mazlum Özdemir, verilerini tamamen açık kaynaklardan topladıklarını vurguluyor: “Konvansiyonel medyada, sosyal medyada yayınlanan haberler, sivil toplum kuruluşlarının yayınladıkları açıklama ve raporlar bizim kaynaklarımızı oluşturuyor.” Ancak Kürtçe’ye yönelik baskıların buralarda görünenlerden çok daha fazla olduğunu ekliyor: “Günlük pratiklerimizden de biliyoruz ki sokakta kendi aralarında ya da telefonla Kürtçe konuşanlara gösterilen tepkiler, okulda, bakkalda, hastanede Kürtçe konuşunca görülen tepkiler çok az yansıyor. Gizli ırkçılık sonucu ortaya çıkan engeller, baskılar var.” Buna rağmen fizikî ve teknik altyapının sınırlı olduğunu belirten Özdemir, şimdilik sadece dört ana başlık altında rapor tuttuklarını söylüyor: “Medya, hapishaneler, kamusal alan ve kültür-sanat başlıklarındaki ihlalleri raporluyoruz.”

Devlet bütün kamusal araçları ile asimilasyonu yaydı

Asimilasyon politikalarının araçlarını anlatan Özdemir, devletin okullar, medya ve akademi üzerinden Kürtçe’yi yok saydığını savunuyor. “Cumhuriyet’in asimilasyon politikası, Kürtçe’nin var olmadığı; bunu engelleyemeyince de, bir dil olmadığı üzerinden şekillendi. Politika bu olunca, bunun araçları da devreye girmeliydi. Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklanması için okullar önemli bir araç oldu. Medya başka bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar günümüz dijital teknolojisi ile birleşti,” diyor.

Bu sürecin nasıl işlediğini ise şöyle anlatıyor:

“Okullar, medya, akademi ve diğer bütün araçlar yıllarca bunun propagandasını yaptı, bu politikayı hayata geçirdi. Kürtçe’nin eğitim dili olmasının engellenmesi, çocukların evlerinde konuştukları Kürtçe’yi okulda konuşamamaları, konuştuklarında öğretmenlerin sistematik baskılarıyla karşılaşmaları… Öğretmenler, çocukların evlerinde Kürtçe konuşup konuşmadığını öğrenmek için öğrenciler arasından birine görev veriyor, bu görevli evlerde çocukların Kürtçe konuştuğunu duyduğunda, gördüğünde öğretmene haber vererek o diğer çocukların ceza almasına, dayak yemesine yol açıyordu.”

Özdemir, bu baskı mekanizmasının medya aracılığıyla da sürdürüldüğünü belirtiyor: “Üniversiteler ve burada üretilen yayınlar, yıllarca Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur diye propaganda yaptı. Medya bu politikaların yeniden üretildiği ve yayıldığı mecralar olarak kullanıldı.”

‘Oto-Asimilasyon’ uyarısı

Özdemir’e göre, tüm bu baskılara rağmen Kürtçe yıllarca asimilasyona direndi. Ancak son dönemde “oto-asimilasyon” kavramının da gündeme geldiğini söylüyor. “Son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı,” diyor. Bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Uzun yıllar Kürtçe asimilasyona ciddi bir direnç gösterdi. Yalnız öncesi de olmasına rağmen, son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı. Çünkü bir süredir asimilasyonun ‘başarılı’ olduğuna yönelik kimi düşünceler dile getiriliyor ve oto-asimilasyonun da güçlü bir şekilde görüldüğü kabul ediliyor.”

Köylerde bile anne-babaların çocuklarıyla Türkçe konuşmasının oto-asimilasyonun boyutunu gösterdiğini belirten Özdemir, “Okullarda Kürtçe eğitim olmayınca, Kürtçe televizyon, dijital medya araçları yasaklanıp engellenince ve buna karşı Türkçe medyanın her yere ulaşması için ekstra çaba gösterilince, böyle bir sonucun çıkması şaşırtıcı olmasa gerek,” diyor.

Talepler: Devlete ve topluma

Mazlum Özdemir, Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: Devlete yönelik ve Kürt toplumuna yönelik. Devlete düşen sorumlulukları şöyle sıralıyor:

“Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir. Yani Kürtçe’nin bir eğitim dili olması, bütün eğitim kademelerinde yer alması, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında Kürtçe’ye resmî olarak alan açılması, Kürtçe medya önündeki engellerin ortadan kaldırılması, kültür ve sanat faaliyetlerinin engellenmesinin sona erdirilmesi. Özetle, Kürtçe’nin resmî olarak kabul edilip yaygınlaşması, öğrenilmesi, öğretilmesi için bütün engellerin kaldırılması ve teşvik edilmesi gerekiyor.”

Kürt toplumu ve siyasetinin de sorumlulukları olduğuna dikkat çekiyor: “Bu adımlarla paralel olarak Kürtler de Kürtçe’yi günlük ve kamusal yaşamlarının her alanında kullanmalı ve asimilasyona karşı geçmişteki gibi karşı durmalı. Kürt siyasetine yönelik ise, devlete bu konuda görev ve sorumluluklarını hatırlatmanın yanında kendi iç mekanizmalarında da Kürtçe’yi daha fazla kullanması için eleştirilmeli ve bu yönlü adımlar atması için kamuoyu baskısı oluşturulmalı. Çünkü asimilasyona karşı devletin sorumluluğu ama oto-asimilasyona karşı da Kürt toplumunun ve siyasi hareketinin sorumluluğu bulunuyor.”

Frankfurt’ta bir börekçi: Kürt böreği “Küt” böreği olur mu?

Kürt böreğine Küt böreği denildiği günümüzden yaklaşık 40 yıl önce İzmit’te dükkanına Kürt böreği yazdığı için, börekçi Yusuf’a dava açılmış.

Foto: Ferid Demirel

Frankfurt’ta, Battonstrasse ve Langestrasse’nin kesiştiği köşede mütevazı bir yer var: Dağlayan Börekçilik. Burayı Bingöllü, Yusuf Dağlayan işletiyor. Onun hayatı, Türkiye’de Kürtler üzerine süregelen tartışmalara ve hatta bir hamur işinin ismi kadar basit görünen bir meseleye dair çarpıcı bir pencere açıyor.

Frankfurt’ta bir sabah, kahvaltı yapacak açık bir yer ararken tam sokakların birleştiği noktada tabelasında “Börekçilik” yazan bir dükkan gözüme çarptı. İçeri girdim. Henüz erkendi; dükkan boştu.

Tezgahın arkasında, beni Almanca selamlayan orta yaşlı, saçları dökülmüş, hafif göbekli bir adam duruyordu. Kısa bir konuşmadan sonra Bingöllü olduğunu söyledi. Bir börek sipariş edip oturdum. Tezgah arkasındaki işini bitiren dükkan sahibi, gelip karşıma oturdu.

Karşılıklı tanışmanın ardından, o günlerde Türkiye’de yeniden alevlenen bir tartışmayı açtım: “Kürt böreği” isminin “Küt böreği” olarak değiştirilmesi hakkında ne düşündüğünü sordum.

Yusuf hemen başından geçen bir hikaye anlatmaya başladı. Sadece bir görüş değil; onlarca yıl öncesine uzanan bir hikaye.

“Ben Yusuf Dağlayan,” dedi. “Kiğı ile Pülümür arasındaki Bilece köyünün Bağkıyan mezrasındanım. Bingöl diyemezsin. Kiğı eskiden Dersim’e bağlıydı; ancak 1948’den sonra Bingöl’e bağlandı. Zaten Pülümür ve Dersim bize daha yakındır.”

Sesi, kayıtlardaki yanlışları düzeltmeye alışkın birinin kararlılığını ve kesinliğini taşıyordu.

“1982’de tutuklandım. İşkence gördüm. 12 Eylül dönemiydi. Hem ben hem babam. O zamanlar sağ-sol çatışması vardı; PKK henüz yoktu. Abim okuyordu ama yurt dışına kaçtı. Devlet bize baskı yaptı, bizi içeri aldı. Bu yüzden 1984’ün sonunda İzmit’e gitmek zorunda kaldım.”

Ancak düzenli bir iş bulamadığı için, başının çaresine bakmaya çalıştı:

“SEKA kağıt fabrikasının önünde seyyar arabayla börek satmaya başladım. Para yok. Sadece börek var. Biz de Kürt böreği yaptık. İlk gün beni dövdüler. ‘Burada duramazsın, satamazsın’ dediler. Ertesi gün büyük bir kavga çıktı, ama sonunda orası bizim oldu.”

Yusuf’un anlattığına göre, fabrika bitmek bilmeyen bir insan seli demekti; on bin kişi giriyor, on bin kişi çıkıyordu.

“Sonra işi büyüttük. Dükkan açtık. Beş tane seyyar arabamız ve kendi imalatımız oldu.”

Biz konuşurken içeriye bir tanıdığı girdi. Selamlaştıktan sonra yanımıza oturdu; Yusuf devam etti:

“İzmit’te bana ‘Kürt Yusuf’ derlerdi. Yıl 1987 civarıydı. Dükkanı açtıktan sonra bir gün elime bir mahkeme celbi ulaştı. Mahkemeye gittim. Hakim sordu: ‘Neden tabelana ve menüne Kürt böreği yazdın?”

Foto: Ferid Demirel

“Dedim ki: Bizim köyden İstanbul’a giden Mehmet adında biri var. Biz Kürt Aleviler, her yeni yılda Hızır için perğe yaparız. Yağlı bir ekmektir, insanlarla paylaşırız. Müslümanlar kurban keser, biz bunu yaparız. Hakim bana, ‘Bölücülük yapıyorsun’ dedi.”

Yusuf gülümsedi.

“Dedim ki: Laz böreği var, Çerkez var, Boşnak var… Neden Kürt böreği olmasın?”

Buradan sonra Yusuf başka bir hikayeye geçti; mahkemede de anlattığı ve zamanla böreğin efsanesine dönüşen “Hamal Kürt Mehmet”in hikayesi:

“Mehmet Kürt’tü. Fakirdi. Gemiyle İstanbul’a, Kasımpaşa’ya gitmiş. Hamallık yapmış. Evde yaptığı perğeyi yanında götürmüş yemek için, Galata Köprüsü’nün orada. İnsanlar ne yediğini görmüş. Beğenmişler. Para verip elindeki kiloru (halka) satın almışlar. O gün kendisi aç kalmış ama iyi para kazandığını fark etmiş.”

Böylece daha fazla yapmaya başlamış.

“Satışa başlamış. Günde yüz, iki yüz tane. Bakmış ki hamallıktan kazandığından fazlasını kazanıyor. Karaköy’de Trabzonlu birinin dükkanını kiralamış. O dükkan hala orada. Bir fırın kurmuş. O fırın hala çalışıyor. Kendisi öleli çok oldu. Adı Kürt Mehmet’ti. İnsanlar ona Rengo derdi. Bu dediğim 250 yıl önce.”

Yusuf bu hikayeyi anlattıktan ve savunmasını yaptıktan sonra hakim duruşmaya on dakika ara vermiş. Oturum yeniden başladığında ise sadece, “Gidebilirsin,” demiş. Dava düşmüş.

Ancak aylar sonra yeni bir celp gelmiş. “Bu kez başka bir hakim vardı,” dedi Yusuf. “Dedi ki: ‘Bölücülük yapıyorsun. Arabanda sarı, kırmızı, yeşil renkler var; bunlar bölücü renkler. PKK propagandası yapıyorsun.”

“Dedim ki: Eğer bu renkler bölücü ise, Trakya’dan Kars’a, Trabzon’dan Antalya’ya, İzmir’e kadar… O zaman devlet de mi bölücü? Hakim kaşlarını çattı. ‘Nasıl yani?’ diye sordu. Dedim ki: Her yerde trafik lambaları görüyorum. O renkler çok güzel. Bu yüzden dükkanımda kullandım. Eğer ben bölücüysem, o zaman devlet de bölücüdür.”

Hakim duraklamış ve sonra: “Gidebilirsin.” Dosya kapanmış.

Foto: Ferid Demirel

Yusuf, 1993 yılına kadar İzmit’te çalışmaya devam ediyor. Sonra siyasi davalar peşini bırakmadığı ve hakkında tutuklama kararı çıktığı için firari duruma düşüyor. Beş ay kaçak yaşıyor. Ardından Avrupa yolu görünüyor.

Bulgaristan’a ulaşmak için 15 bin mark ödemiş. Oradan Romanya, Macaristan ve Avusturya’ya geçmiş. Her ülkede bir süre kalmış, siyasi faaliyetlere katılmış. Nihayet Almanya’ya girmeye çalışırken otobanda yakalanmış.

“Yıl 1994” diyor. Bu kez tren istasyonunda bir börekçi dükkanı açıyor: “Malatyalı Şükrü vardı, tren istasyonunun arkasında restoranı vardı. Arkada fırını olan küçük bir boşluk vardı ama kullanmıyordu.”

“Ona dedim ki: Param yok. Açım. Burayı bana kirala. Almanya’ya geleli üç ay olmuştu, iltica talebinde bulunmuştum.”

Şükrü kabul etti. 2 bin 500 marka.

“Yağ aldım, un aldım, tepsiler aldım. Yeniden başladım. Erzurumlu birinin dükkanına börek vermeye başladım. Sonra lahmacun işine girdim. Daha büyük bir yer kiraladım.”

“Beş ayda 150 bin mark kazandım. Bir fırın satın aldım. 40 çalışanım vardı. Hala kaçaktım, Türkiye’de aranıyordum. Ama ayda 60-70 bin mark kazanıyordum. Bir yılı biraz aşkın sürede 1,2 milyon mark biriktirdim.”

Kürt Yusuf’un hikayesi, kendi anlattığı haliyle, asla bir yerde durmuyor. Köyden fabrika kapısına, mahkeme salonundan sınır kapısına, bir ülkeden diğerine akıp gidiyor.

Ve şimdi, hikaye yeniden buraya dönüyor: Frankfurt’a.

Puslu manzaralarda yola çıkmak

Theo Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar” filminin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde, Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz.

*!Puslu Manzaralar filminden bir kare

Theo Angelopoulos’un “Sessizlik” üçlemesinin 1988 yapımlı son filmi olan “Puslu Manzaralar”, metaforik anlamların da çıkarılabileceği, iki küçük kardeşin babalarını bulmak üzere kendi başlarına yola çıkıp Almanya’ya dek sürecek dolambaçlı, puslu, uzun bir yolun, arayışın hikayesidir.

Filmin hemen başında kardeşlerden birinin diğerine uyumadan evvel sürekli anlattığı bir hikaye dinleriz:

“Başlangıçta her yer karanlıkmış ama sonra ışık belirmiş ve bu ışık karanlığı aydınlatmış, topraktan denize kadar, her tarafta çiçekler varmış ve de dağlar çiçeklerin üzerinde kuşlar ve kelebekler uçuyorlarmış.”

Anneleriyle birlikte babasız yaşayan iki çocuk, yalnızca rüyalarında gördükleri babalarını görmek üzere trene birkaç kez kaçak binme girişiminden sonra nihayetinde yalnız başlarına yola çıkmayı başarabilirler. Filmin asıl hikayesini ise yolun kendisi anlatır.

Yolda iken karşılaşmalar yaşar, inancımızı iyi ve kötü deneyimlerle sınarız. Hatta bazen neden yola çıktığımızı, nereye varacağımızı unuturuz. Unutmadığımızda ise yola çıkarkenki benliğimiz ile vardığımızdaki benlik birbirinden farklı olur. Yola çıkmanın, yani zamanın ve mekanın akışkanlığına etkin bir şekilde dahil olmanın dönüştürücü etkisidir bunun böyle olmasını sağlayan.

Babasız büyümek

Babalı büyümek bir tamlığı ifade etmez ama babasız büyümek bir eksikliği ifade eder. Babalı büyümek, sadece biyolojik babanın yanında, arkasında, önünde büyümek değil babanın veya işlevinin olmadığı durumlarda babanın işlevinin yerine getireceği birinin sevgisinde, ilgisinde, güveninde büyümek demektir. Ama böyle bir baba yoksa, bu eksiklik olarak hissedilir ve bu eksiklik kabullenilip tamir edilmediği sürece de ömür boyu babanın bu yapısal ve işlevsel eksikliği farklı alanlarda, bedenlerde sembolik olarak imkansız bir çabayla tamlanmaya çalışılır.

Filmin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz. Nice sürgünlerin ve özellikle 1974’te Kıbrıs harekatının binlerce Yunan ve Rum’un ölümün bir diğer anlamı binlerce çocuğun belki annesiz ama daha çok babasız kaldığı bir döneme denk gelir. Savaşların, diktatörlüklerin ve akabinde yozlaşmanın, kayıpların, sürgünlerin böylesi sonuçları da vardır, ki travmatiktir. Böylesi dönemleri yakın tarihte yaşayan toplumlar “babasız toplumlar” olarak adlandırılabilir ve bu toplumlar daimi sembolik bir baba ihtiyacıyla içlerinden güçlü, sarsılmaz gördükleri popülist siyasetçileri veya diktatörleri kendilerine dahi ne kadar zarar verdiklerini biliyor olsalar bile kurtarıcı ilan edebilir, omuzları üzerinde taşıyabilir, tapınırcasına ölümüne bağlılık duyabilirler. Almanya’da 1. Dünya Paylaşım savaşından sonra Hitler’e duyulan bağlılık veya Türkiye’de kurtarıcı olarak Atatürk’e duyulan bağlılık gibi. Filmde iki çocuk ise böylesi bir arayışa girmeden direkt olarak kendi babalarını aramaktadır.

Filmde iki çocuk Almanya’da olduğunu düşündüğü babalarını bulmak için yola çıkarlar. Peki babanın adı nedir, ne yapmaktadır, neden kayıptır, hangi şehirdedir, neye benzemektedir, hatta gerçekten Almanya’da mı yaşıyordur? Bunlar belirsizdir. Yalnızca gördükleri rüyalarda sesi, yüzü belli belirsiz var gibidir ve karşılarına çıktıklarında da “işte bu bizim babamız” diyeceklerine inanıyor gibidirler. İnançtır bu ve inancın nesnesi olmayabilir ama ihtiyacın vardır. Bu ihtiyaç, film boyunca “bir kez olsun görmek” olarak çocukların ağızlarından, rüyalarından dillendirilir. Çünkü böylelikle eksiklik tamamlanmayacaksa da “babalarının çocukları” olduklarını en azından “kimlik” problemine geçici bir çözüm olarak kayıt altına alabileceklerdir. Babalarını bulabilseler belki ona öfkelerini kusacaklar, belki ağlayacaklar, belki sarılacaklar, belki kaçacaklar… Önemli değildir, önemli olan bulabilmek ve bir babalarının olduğunu kayıt altına almak veya bulamayacak olsalar dahi babasızlığı kayıt altına almak, bunu kabul etmektir.

Yola çıkma cesaretinin kaynağı

Köklerimiz her ne kadar göçebe olsa dahi kültürel ve ekonomik olarak yerleşik yaşam tarzlarımız vardır. Yola çıkmak bu toplumsal sunakta ancak bir zorunlulukla gerçekleşebilir. Bu sadece bir tatil için bile olsa nefes alma, yer değiştirme zorunluluğuyla gerçekleşir. Ötesi yerleşik yaşamın kapitalist etkileri altında savaşlar, zorunlu sürgünler, ekonomik krizler, doğal afetler nedeniyle yola çıkarız. Yola çıktıktan sonra vardığımızda dahi vardığımız yere yerleşik ve aidiyet hissetmeyiz. Günümüz halklarının, özellikle ötekileştirilmiş, yoksullaştırılmış, kayıplar vermiş halklarının genel durumu budur.

Coğrafyalar arasındaki sınırlar da tüm bu zorunluluklara rağmen ölümcül bir problemdir. Sınır problemi filmde çocukların sınır kontrolünde yine sınır dışı edilecekleri üzerinden özüyle tarif edilir: “Para eksik”. Tahrif edilemeyen ancak alternatif yollarla telafi edilmeye çalışılan ölümcül sınırlar. Hem de sınırın ardı her ne kadar idealize edilirse edilsin sınırı geçerken, sınırı geçtikten sonra başa neler geleceği bilinmemesine rağmen sınırı geçme zorunluluğunu duyumsamak.

Ergin olmayan iki çocuğun yalnız başlarına trene kaçak olarak binip adressiz, pusulasız, parasız yola çıkmaları tuhaf görünüyor olsa da bu cesur atılımın ancak bir zorunluluğun gerekliliğiyle açıklanabilir. Bu zorunluluk telafi edilmesi gereken ihtiyacın kendisidir. Filmde biz bu zorunluluğu “babalarını bulmak için yola çıkan çocuklar” olarak izleriz.

Yol boyunca başlarına gelen onca kötü karşılaşmalara, açlığa, üşümelere, kovulmalara, hatta tecavüze değin yaşanan deneyimlere rağmen yoldan vazgeçmemeleri de bunu gösterir. Çünkü bu deneyimler onlara aynı zamanda babasız olmanın ya da evden kaçmış olsalar dahi işlevsel anlamıyla onları koruyan, gözeten birinin yokluğunda başına neler geleceğini, böylesine kötü bir dünyada yalnız başlarına olmanın imkansızlığını da kanıtlar, dolayısıyla babalarını bulmaları şarttır ve pek tabii yoldan dönülmeyecek ve vazgeçilmeyecektir.

Peki çocuklar babalarını bulabilecekler midir? Çocuklar gibi bunu biz de bilemiyoruz. Sadece umut ediyoruz. Bu karşılaşma yaşansın istiyoruz. Ama bulamayacak olsalar dahi, hatta bu yolu salt bir düş peşinde koşmak olduğunu düşünsek bile yola çıkmanın gerekliliğini, yol boyunca yaşanan deneyimlerde iki kardeşin birbirine olan bağlılığı ve dayanışmasının gelişimini ve önemini gözlemleme fırsatını yakalıyoruz. Bu dayanışmanın karşısında hiç bir sınırın, hiç bir eksikliğin engel olamayacağını anlıyoruz.

Hem sınırlara ve aldatan tabelalara rağmen iyi ki yollar vardır, ya olmasaydı?

Kürtler ABD silahı aldı mı? PJAK’tan yanıt, PDKI’dan açıklama

PJAK ve PDKI temsilcileri, Trump’ın Kürtler’in ABD’nin gönderdiği silahları aldığı açıklamalarını yalanladı.

ABD Başkanı Donald Trump, 5 Nisan 2026 tarihinde Fox TV’de yayınlanan bir habere göre, “İran protestolarından sonra Kürtler üzerinden silah yolladık. Sanırım Kürtler silahları kendileri aldı” dedi.

Trump’ın 5 Nisan tarihli bu açıklamasının doğru olup olmadığını Niha+ olarak PJAK Dışişleri Komitesi Üyesi Zegrus Enderyarî’ye sorduk. Enderyarî, bu konunun doğruluğu ya da yanlışlığı hakkında hiç bir bilgilerinin olmadığını söyledi. Ayrıca PJAK olarak kendileri ile ABD arasında, bu tarzda bir ilişkinin olmadığını da belirtti.

Zegrus Enderyarî İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nun (CPFIK) ABD ile böylesi bir iletişimin olup olmadığı sorusuna da aynı şekilde “Koalisyon olarak da böyle bir şey yok” cevabını verdi.

PDKI de yalanladı

Bu arada, İran Kürdistan Demokrat Partisi (PDKI) ABD Temsilcisi Hejar Berenji de sosyal medya hesabından yaptığı bir açıklama ile “İran Kürdistan Demokrat Partisi olarak, Fox News tarafından bildirilen bilgileri kesinlikle reddediyoruz. Herhangi bir yönetimden silah aldığımız yönündeki iddialar yanlıştır ve gerçeği yansıtmamaktadır.” dedi.

Trump daha önce de açıklama yapmıştı

İran’a yönelik saldırıların başladığı 28 Şubat tarihinden bir kaç gün sonra, 5 Mart’ta Trump Kürtler’in savaşa dahil olması tartışmaları ile ilgili olarak “Kürtler İran’a saldırı düzenlemek isterse yapsınlar. Bunu yapmak isterlerse harika olur” demişti.

8 Mart’ta ise Kürtlerin İran’da yeni bir özerk bölge kurma ihtimali ve savaşa dahil olup olmayacakları yönündeki soruya Trump, “Kürtlerle çok dostuz ancak savaşı zaten olduğundan daha karmaşık hale getirmek istemiyoruz. Kürtlerin oraya girmesini istemediğime karar verdim” yanıtını verdi.

Berlin’de Sosyalistler Mezarlığı: Ölüler Bizi Uyarıyor!

Sosyalistler Mezarlığında, Alman Sosyalist Hareketi’nin tarih kitaplarına kazınmış devrimcileri ile kimsenin adını bilmediği kahramanlar yan yana yatar.

Foto: Wikipedia

Berlin’in Friedrichsfelde semtinde, büyük bir parkın sessizliği içinde yürürken karşınıza çıkan bir taşa kazınmış üç kelime, “Die Toten mahnen uns.” Türkçesiyle “Ölüler bizi uyarıyor.” Bu cümleyle bir anda etrafınızda sloganların ve marşların yankılandığı bambaşka bir zaman başladığını hissediyorsunuz; burası, Zentralfriedhof Friedrichsfelde. Yani Sosyalistler Mezarlığı…

1880’de Berlin Belediyesi, 25 hektarlık bu alanı satın aldığında, burayı mezar bahçesi olarak tasarlaması için peyzaj mimarı Hermann Mächtig’i görevlendirir. Açıldığı dönemde, inanç farkı gözetmeyen, tüm Berlinlilere açık ilk belediye mezarlığı olur. Fakir zengin ayrımı yapılmaz… Şehrin yoksulları buraya gömülür, cenaze masraflarını belediye karşılar. Bu yüzden “Armenfriedhof”, yani “Yoksullar Mezarlığı” adıyla anılır.

Bir yanda kentin zengin ailelerinin bakımlı ve görkemli kabirleri, diğer yanda bazılarında isim bile olmayan binlerce yoksul Berlinlinin kabirleri bu mezarlıkta bulunur… Burada, hayatta sahip oldukları tek şey bedenleri olanlar, ölümde zenginlerle “eşitlenmiştir”.

Ve yine burada, Alman Sosyalist Hareketi’nin tarih kitaplarına kazınmış devrimcileri ile kimsenin adını bilmediği kahramanlar yan yana yatar.

1933 ile 1945 yılları arasında Faşizme karşı savaşırken ölen 327 erkek ve kadının isimlerini kaydeden kırmızı mermer levha. Foto/Wikipedia

Mezarlığın kaderini değiştiren cenaze

7 Ağustos 1900… Alman Sosyalist hareketinin öncülerinden Wilhelm Liebknecht, yıllarca editörlüğünü yaptığı sosyalist Vorwärts gazetesinde geç saatlere kadar çalıştıktan sonra evine dönerken beyin felci geçirir ve 74 yaşında hayatını kaybeder. 12 Ağustos’ta Berlin, tarihinin en kalabalık cenaze törenlerinden birine tanık olur. Şehrin merkezinden Friedrichsfelde Mezarlığı’na uzanan korteje on binlerce kişi katılır.

Bu tören ve törene katılan kalabalık yalnızca Liebknecht’i uğurlamaz; mezarlığın da yazgısını değiştirir. Liebknecht’in buraya defnedilmesi, Friedrichsfelde’yi bir anda işçi hareketinin mabedine dönüştürür. Onun mezarı, bir anıt gibi kuşaklar boyunca sosyal demokratların, sosyalistlerin, antifaşistlerin buluşma noktası olur. Ardından Ignaz Auer, Paul Singer, Carl Legien, Theodor Leipart gibi işçi hareketinin diğer önderleri de buraya defnedilir. Böylece Friedrichsfelde, “Sosyalistler Mezarlığı” adını alır ve Berlin’deki halk mücadelesinin sembolik haritasına işlenir. Daha sonra her yeni defin, taşlara kazınan yazılar ve dikilen heykellerle mezarlığa yeni anlamlar ekler. Her heykel, sessiz ama haykıran bir manifesto olur.

Rosa burada: “Vardım,varım, varolacağım”

1919 Ocak ayı, Berlin sokaklarının Spartaküs Ayaklanması’na sahne olduğu, Spartakistler ile Freikorps birlikleri (paramiliter güçler) arasındaki çatışmalarla inlediği zamanlardır. 15 Ocak 1919’da aralarında Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in de olduğu yüzü aşkın devrimci, Freikorps birlikleri tarafından katledilir. Kimisi çatışmalarda, kimisi yargısız infazlar ile kurşuna dizilerek…

Ocak 1989’da Rosa Luxemburg’u anmak için üst düzey Doğu Almanya liderlerinin katıldığı program. Foto/ Wikipedia

Karl Liebknecht ve 33 kişinin cenazesi, 25 Ocak’ta Sosyalistler Mezarlığı’na defnedilir. Artık Karl, babası Wilhelm Liebknecht ile aynı mezarlıktadır. Rosa ise öldürüldükten sonra kaybedilir; bedeninin bulunması ayları alır. Daha sonra atıldığı Landwehr Kanalı’nda Mayıs 1919’da bulunarak bu mezarlığa defnedilir. Rosa faşistlerin en korktuğu devrimcilerdendir, ki cenazesini kaybetmek isterler, unutulsun isterler. Ama başaramazlar, Rosa şimdi Sosyalistler Mezarlığında ve son yazdığı yazıdan “Devrim, yarın çoktan gürültülü biçimde yükselecek ve sizin dehşetinize borazanlarınıza şöyle ilan edecek: Vardım, varım, var olacağım!” diyor.

Yıkım ve yeniden yapım

Sosyalistler Mezarlığı için 1926 yılı yeni bir dönüm olur. 13 Haziran 1926’da kırmızı tuğlalarla örülü bir küp şekliyle devrimci hareketin dayanıklılığını ve duvara sıralanıp kurşuna dizilen devrimcileri anlatan “Revolutionsdenkmal (Devrim Anıtı)” açılır. Ancak Nazi rejimi, devrim hatırasını 1935’te dinamitle yok eder.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Berlin’in doğusunda kurulan Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR), işçi hareketinin sembollerini yeniden yüceltmek ister. 14 Ocak 1951’de, Sosyalistler Mezarlığı’nın merkezinde yeni bir yer açılır: “Gedenkstätte der Sozialisten (Sosyalistlerin Anma Yeri)”. Anma yerinin tam ortasına porfirden yapılmış büyük bir taş dikilir. Dikilitaşın üzerinde yalnızca üç kelime yazar: “Die Toten mahnen uns (Ölüler bizi uyarıyor)”… Sade, kısa, ama her okuyanın iliklerine işleyen bir cümle…

1926’da Ludwig Mies van der Rohe tarafından tasarlanan ve hayatını kaybeden Spartakistlerin anısına yapılmış anıt, 1935’ten sonra 3. Reich tarafından yıkıldı. Foto/Wikipedia

Anıt, DDR döneminde devlet törenlerinin vazgeçilmez mekânı olur. Doğu Almanya’nın son dönemlerinde ise mezarlık parti elitlerinin ve devlet bürokrasisinin mezarlığı haline gelirken, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın birleşmesiyle birlikte mezarlık yeni definlere kapatılır. Mevcut mezarlar ise hâlâ ayakta, birer taş bellek gibi tarihi saklar.

Sessizlikte Yankılanan Çağrı

Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, Sosyalistler Mezarlığı’nda düzenlenen resmî törenlerdeki kalabalıklar azalsa da her Ocak ayında binlerce insan soğuğa aldırmadan Rosa’yı ve Karl’ı anmak için buraya gelir. Mezarlığın dış yarım dairesindeki Hitler döneminde direniş ağlarında yer almış 327 antifaşistin mezarı da unutulmaz. Onlar arasında işçiler, sendikacılar, öğretmenler ve sıradan insanlar vardır; sıradan ama cesur insanlar…

Taşa kazınan o cümle ise, mezarlıktan ayrılan ziyaretçilerin kulaklarında çınlamaya devam eder; “Ölüler bizi uyarıyor!” Bu, sadece bir hatırlatma değil; geçmişin derslerini bugüne ve yarına taşıyan bir çağrıdır. Ve herkes kendisine şu soruyu sorar; bizim coğrafyamızdaki ölüler de bizi uyarıyor mu?

İran’daki ekolojik hasar: Savaşın etkileri büyüyor

Conflict and Environment Observatory (CEOBS) verilerinin ortaya çıkardığı İran’daki çok katmanlı çevresel hasar tablosunu bir infografi olarak derledik.

Fotoğraf: Wikipedia

EKOLOJİ / İRAN / SAVAŞ

Ortadoğu’da süren İran merkezli savaş yalnızca askeri hedeflerle sınırlı kalmıyor. Conflict and Environment Observatory (CEOBS) tarafından yayımlanan son değerlendirmeye göre, savaşın ilk günlerinden itibaren çevresel yıkım sistematik bir boyuta ulaştı.

CEOBS’un paylaştığı verilere göre, 28 Ocak’tan 10 Mart’a kadarki süreçte 300’den fazla çevresel risk içeren olay tespit edildi ve bunların 232’si detaylı risk analizine tabi tutuldu. %77’si kentleşmiş olan İran’da ortaya çıkan tablo yalnızca hava kirliliği değil; deniz kirliliği, kimyasal yayılım, sanayi hasarı gibi uzun vadeli ekolojik bozulma riskini birlikte büyütüyor.

300+
Kayıt altına alınan çevresel risk olayı

CEOBS’un 10 Mart 2026 itibarıyla saptadığı toplam olay sayısı.

232
Risk analizi yapılan olay

Uzaktan doğrulama ve temel çevresel risk değerlendirmesi yapılan olay sayısı.

123
Etkilenen askeri tesis

26
En çok etkilenen alt tür: hava üssü

Askeri nesneler içinde en sık vurulan alt tesis grubu.

Hasarın yoğunlaştığı başlıklar

43+

ABD açıklamasına göre İran donanmasına ait hasarlı ya da batmış olabilecek gemi sayısı.

20 km

Dena firkateyninin torpido saldırısına uğraması sonrası gözlenen petrol sızıntısının uzunluğu. Kıyı şeridindeki bölgeleri ve su ekosistemini tehdit ediyor.

12+

Körfez’de veya limanlarda vurulduğu belirtilen ticari gemi sayısı.

30

Hedef alınan petrol işleme ve depolama tesisi

Çevresel hasar yaratan olayların coğrafi yayılımı

  1. İran
  2. Irak
  3. İsrail
  4. Kuveyt
  5. Ürdün
  6. Kıbrıs
  7. Bahreyn
  8. Katar
  9. BAE
  10. Suudi Arabistan
  11. Umman
  12. Azerbaycan

Risk zinciri

1. Aşama

Askeri üsler, füze tesisleri, limanlar ve petrol altyapıları hedef alınıyor.

2. Aşama

Yangınlar ve ikincil patlamalar yakıt, ağır metal ve toksik madde yayıyor.

3. Aşama

Duman, partikül, dioksin, furan ve organik kirleticiler havaya karışıyor.

4. Aşama

Deniz, kıyı, toprak ve kent ekosistemleri zarar görüyor.

5. Aşama

Biyoçeşitlilik azalıyor, doğal kaynaklar yok oluyor, iklim değişiyor.

Tahran özelinde kritik veri

CEOBS, İsrail’in 7-8 Mart saldırılarında Tahran’daki dokuz milyonluk nüfusun tehlikeli kirlilik düzeylerine maruz kaldığını, is ve kirleticilerin yağışla geri dönmesi nedeniyle “siyah yağmur” etkisinin Tahran’da görüldüğünü aktarıyor.

İran’ın iklim yapısı

35.5%

Aşırı kurak (hyper-arid)

29.2%

Kurak (arid)

20.1%

Yarı kurak (semi-arid)

5%

Akdeniz iklimi

10%

Nemli bölgeler

Atlantic Council’in paylaştığı verilere göre, İran’ın %80’den fazlası kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alıyor. Bu koşullar İran’ı Ortadoğu’da çevresel hasara en hassas ülke yapıyor.

İran neden zaten kırılgandı?

Geopoliticalmonitor’e göre Tahran’daki eski yeraltı qanat/kariz sistemi dahil su altyapısının eskimesi, büyük su kayıplarına yol açıyordu. Bu nedenle normal yağışlı yıllarda bile su kıtlığı ağırlaşıyor. Bazı bölgelerde yeraltı sularının aşırı çekilmesi, geri döndürülemez tarım arazilerinin çökmesine neden oldu. Her yıl on binlerce insan, şiddetli hava ve su kirliliğinden dolayı erken yaşta hayatını kaybettiği biliniyor.

~10 milyon

Tahran şehir merkezi nüfusu. Tahran, çevresi dağlarla çevrili ve kirleticileri tutan coğrafi yapısı nedeniyle yüksek maruziyet riski taşıyan bir metropol. 10 milyon nüfuslu şehir, Alborz sıradağları ile çevrili olup, bu dağlar sıklıkla şehir içinde sis ve kirliliği hapsediyor.

450

Körfez genelinde içme suyu sağlayan tuzdan arındırma tesislerinin sayısı. Tuzdan arındırma sürecinde kullanılan kimyasallar: Sodyum hipoklorit, ferrik klorür ve sülfürik asit. Bu sebeple tesislere verilen hasar, çevreye zarar verir.

~100 milyon

Bu tesislerin içme suyu sağladığı yaklaşık nüfus. Bu da savaşın altyapı boyutunun ekolojik etkisini büyütüyor.

Altyapı ve eşik verileri

30 köy

Hürmüz Boğazı’ndaki Keshm Adası’ndaki tuzdan arındırma tesisine saldırı

7 Mart’taki saldırı sonrası su tedariki etkilenen köy sayısı. İran, saldırı için Amerika ‘yı suçlamıştı.

2 Mart

Natanz saldırısı

Nükleer tesislere dair risklerin yeniden öne çıktığı tarih.

5 km

Kentin kuzeydoğusunda hedef alındığı öne sürülen tesisin yaklaşık uzaklığı.

~150

Savaş başında Körfez’deki demirli ham petrol ve LNG tankeri

Enerji, deniz ve kirlilik riskini büyüten yığılma düzeyi.

CEOBS’nin öne çıkardığı çevresel hasar türleri

  1. Askeri tesislerde yangın ve patlamalar
  2. Petrol depoları ve rafinerilerde kirletici yayılımı
  3. Deniz kirliliği ve petrol tabakaları
  4. Liman ve gemi hasarına bağlı yakıt sızıntıları
  5. Nükleer tesislerde belirsizlik ve potansiyel risk
  6. Tuzdan arındırma tesislerindeki hasar
  7. Çevresel yönetimde zayıflama

Ana çerçeve

CEOBS verileri, İran’daki çevresel hasarın yalnızca hava kirliliği ya da su altyapısıyla sınırlı olmadığını; askeri alanlar, enerji tesisleri, denizcilik, kıyılar, nükleer sahalar ve yönetişim kapasitesi boyunca genişleyen çok katmanlı bir ekolojik yıkım ürettiğini gösteriyor.

Veri notu: Bu tasarım CEOBS’nin 10 Mart 2026 tarihli “Operation Epic Fury: emerging environmental harm and risks in Iran and the region” değerlendirmesindeki sayısal bulgular temel alınarak hazırlandı.

Her yıl tekrarlayan felaket: Afganistan’da sel 77 can aldı

Mart sonunda yeniden başlayan seller Afganistan’da en az 11 ilde onlarca can aldı.

Afganistan ve Pakistan bölgelerinde her yıl olduğu gibi bu yıl da sel felaketi Mart sonunda baş gösterdi. Dün ayrıca (4 Nisan) Afganistan’da 5,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Afganistan Ulusal Afet Yönetim Kurumu, 26 Mart’tan bu yana ülke genelinde yağış ve seller sebebiyle 77 kişi hayatını kaybettiğini ve 137 kişinin yaralandığını duyurdu. Son 48 saatte ise 26 kişinin deprem, sel, toprak kayması ve yağış sebeplerinden ötürü yaşamını yitirdiği açıklandı.

Geçen sene, Afganistan’da yaşanan bir deprem felaketinde en az bin ölü vardı.

Yoğun hava koşullarının 130 evi yok ettiğini ve 430 eve de hasar verdiğini açıklayan afet kurumu, en az 240 hayvanı da öldürdüğünü söyledi.

Afganistan Kadın Haber Ajansı’nın (AWNA) haberine göre Samangan şehrinde şiddetli yağış sonucu üçü kadın olmak üzere 4 kişi yaralandı. 3 Nisan gecesi Kabul’de yaşanan deprem sonrası binaların çökmesi sonucu ise kadınların ve çocukların da dahil olduğu bir aileden 8 kişi hayatını kaybetmişti.

Afganistan’da neden sel bu kadar yoğun?

Yılın başında yaşanan yoğun kar yağışı ve yağmur, Afganistan’da bahar aylarında yüzlerce veya binlerce kişiyi öldüren ciddi sel felaketine sebep oluyor. Afganistan, artan sıcaklık ve yağışlarla iklim değişikliğinden en sert etkilenen ülkelerden biri.

Afganistan’daki ölümlerin başlıca sebepleri; yağışların şiddetinin artması, kurak toprağın bu yağışı emememesi ve dağlık alanlardan eriyerek gelen kar suları oluyor. Bu afetlerin özellikle Mart – Mayıs döneminde görüldüğü biliniyor.

Evlere ve insanlara en önemli boyutta hasar veren felaketlerden birisi de de toprak kayması. Ormansızlık ve yağış miktarında artış gibi etkenler, toprak kaymasının ana sebeplerinden sayılıyor.

“ABD’siz NATO, bildiğimiz NATO olmaz”

NATO’nun kuruluş amacı, bugün geldiği nokta ve Türkiye’nin ittifak içindeki rolü tekrar tartışılırken konuyu değerlendiren akademisyen Müzeyyen Ezel Ünal, Türkiye NATO’da ileri karakol işlevi görüyor” dedi.

NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü), 2. Dünya Savaşı sonrası ABD, İngiltere, Kanada, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, Portekiz, Lüksemburg, İzlanda, Danimarka, Belçika olmak üzere 12 ülkenin imzasıyla 4 Nisan 1949’da kuruldu. NATO’nun kuruluş amacı, kuruluşunda yer alan Batı ülkelerini Sovyetler Birliği’nin “sosyalizmine” karşı korumak ve güç birliği sağlamaktı.

Sovyetler Birliği dağılmasına rağmen varlığını sürdüren NATO, şu an bünyesinde bulunan 32 ülke ile “güvenlik” ve “özgürlük” adı altında birçok siyasi ve uluslararası müdahaleyi sürüdüyor. Türkiye ise 1952’de NATO’ya kabul edildi ve hala NATO’ya dahil.

Ayrıca, 36. NATO zirvesi bu sene 7-8 Temmuz tarihlerinde Türkiye’nin başkenti Ankara’da yapılacak.

Kocaeli Üniversitesi’nde akademisyen olan Müzeyyen Ezel Ünal; 4 Nisan NATO’nun kuruluş yıldönümünde NATO’nun kuruluş amacına, bugün geldiği noktaya ve Türkiye’nin ittifak içindeki rolüne ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulundu.

“NATO yalnızca askerî değil, ideolojik bir bloklaşmanın ifadesiydi”

Ünal’a göre NATO, 1949’da kurulduğunda temel hedefi, 2. Dünya Savaşı sonrası oluşan yeni uluslararası sistemde özellikle Sovyetler Birliği’nden kaynaklandığı iddia edilen güvenlik tehdidine karşı Batı Avrupa’yı kolektif bir “savunma” şemsiyesi altında toplamaktı.

Bu yönüyle NATO’nun sadece askerî bir ittifak olmadığını vurgulayan Ünal, “NATO aynı zamanda transatlantik dünyada siyasi ve ideolojik bir bloklaşmanın kurumsal ifadesiydi” dedi. Kolektif savunma ilkesinin, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayılmasının, bu yapının merkezinde yer aldığını belirtti.

Ancak bu amacın Soğuk Savaş koşullarına ait olduğunu hatırlatan Ünal, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla NATO’nun varlık gerekçesinin de tartışmaya açıldığını söyledi. Buna rağmen ittifakın dağılmadığını, aksine kendini yeniden tanımladığını ifade etti. Ünal, “Terörizm, siber tehditler, bölgesel istikrarsızlıklar ve ‘hibrit savaş’ gibi daha muğlak riskler NATO’nun yeni misyon alanları olarak öne çıktı” dedi ve bugün NATO’nun kuruluş amacının birebir geçerliliğini koruduğunu söylemenin zor olduğunu vurguladı.

Ünal, ortada artık aynı türden, açık ve tanımlı bir bloklar arası askerî tehdit olmamasına dikkat çekerek “Buna karşılık NATO, varlığını sürdürebilmek için tehdit tanımını genişleten ve zaman zaman esneten bir yapı haline gelmiştir.” dedi.

“ABD’nin belirleyici ağırlığı tartışmasız”

NATO’nun ABD çıkarlarına hizmet ettiği yönündeki eleştirileri değerlendiren Ünal, ittifakın temel aktörünün ABD olduğunu açık biçimde ifade etti:

“NATO’nun askerî, teknolojik ve finansal kapasitesine bakıldığında ABD’nin belirleyici ağırlığı ortadadır, burada tartışılacak bir yan yok. NATO’nun kolektif savunma örgütü olmaktan ziyade ABD’nin stratejik çıkarlarına hizmet eden bir yapı olduğu yönündeki haklı eleştiriler de yeni değildir; özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde bu eleştiriler daha da artmıştır.”

Ünal, NATO’nun karar alma süreçlerinde formel olarak eşitlik ilkesine dayansa da pratikte asimetrik bir güç yapısı bulunduğuna dikkat çekti.

Bununla birlikte Avrupa ülkelerinin de kendi güvenlik kaygılarını NATO üzerinden kurumsallaştırdığını hatırlatan Ünal, ABD’nin küresel askerî kapasitesi ve “liderlik” iddiasının ittifakın yönelimini belirlemede hala merkezi olduğunu ifade etti. Ünal, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası genişleme politikasını da ABD’nin jeopolitik nüfuzunu artırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirdi.

“ABD’siz NATO, bildiğimiz NATO olmaz”

İspanya başta olmak üzere Avrupa devletlerinden gelen “ABD NATO’dan çıkarılsın” yönündeki eleştirel söylemleri değerlendiren Ünal, bu tür söylemlerin daha çok sembolik ve siyasi bir itiraz olduğunu belirtti.

“NATO’nun kuruluşundan itibaren ABD yalnızca bir üye değil, ittifakın ana taşıyıcısıdır. Bu nedenle ABD’siz bir NATO’nun bildiğimiz haliyle bir NATO olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz” diyen Ünal, NATO’da bir üyenin çıkarılmasına dair uygulanabilir bir mekanizma bulunmadığını hatırlattı.

“Türkiye NATO’da ileri karakol rolüyle konumlandı”

Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılımını değerlendiren Ünal, ülkenin ittifak açısından Sovyetler Birliği’ne karşı güney kanadında bir “ileri karakol” işlevi gördüğünü ifade etti.

Dönemin iktidarı açısından NATO üyeliğinin iç politikayı tahkim eden bir araç olarak da kullanıldığını belirten Ünal, “Bugün NATO üyeliği ve üslerin gerçekten Türkiye’nin güvenliğine mi yoksa NATO politikalarına mı hizmet ettiği sorusunun daha fazla önem kazanmış durumda.” dedi.

“Adana’daki MNC, NATO’nun yeni stratejisinin parçası”

Adana’da kurulması planlanan Çokuluslu Kolordu (MNC) hakkında konuşan Ünal, bu adımların NATO’nun son dönemdeki ileri konuşlanma stratejisinin bir parçası olduğunu belirtti.

Rusya-Ukrayna savaşı sonrası NATO’nun daha hızlı tepki verebilen askerî yapılar kurma eğiliminin belirginleştiğini ifade eden Ünal, Adana’daki yapılanmanın Türkiye’nin NATO’nun operasyonel planlamasında aktif rolünü sürdürdüğünü söyledi.

“Halihazırda Türk ordusu NATO’ya o denli angaje ve entegre bir ordu ki -tarihsel olarak 1952’den beri böyle- NATO’nun dönemsel planlamalarına göre şekillenmesinde şaşılacak bir yan da yok. Dolayısıyla bir süreklilikten söz ediyoruz.”

“NATO zorunluluğu söylemi egemen ideolojinin bir sonucu”

NATO’nun Türkiye için bir zorunluluk olup olmadığı tartışmasına değinen Ünal, bu meselenin politik bir mesele olduğunu vurguladı. “NATO’nun Türkiye için bir zorunluluk olduğunu söylemek güvenlikçi bir yaklaşımı ifade eder” diyen Ünal, bunun ABD’nin geliştirdiği güvenlik yaklaşımı olduğunu belirtti.

NATO üyeliğinin “tek seçenek” gibi sunulmasının ise Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle kurduğu bağımlılık ilişkisiyle ve egemen ideolojiyle bağlantılı olduğunu ifade etti.

“Kolektif güvenlik ancak eşitlikçi mücadeleyle mümkün”

Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO zirvesi öncesi yükselen protestolara da değinen Ünal, bu tür eylemlerin anti-emperyalist politik tutumları örgütlediğini ve toplumsal mücadeleler açısından ivme yaratma potansiyeli taşıdığını söyledi.

NATO’dan çıkılması ve üslerin kapatılması taleplerinin yalnızca güncel politik talepler olmadığını belirten Ünal, bu taleplerin aynı zamanda alternatif bir dünya tahayyülünün ifadesi olduğunu vurguladı.

Ünal, sözlerini “Kolektif bir güvenlik daha fazla askerî ittifakla değil, eşitlikçi ve sömürüsüz bir dünya için mücadeleyle mümkün olabilir.” diyerek tamamladı.

Müzeyyen Ezel Ünal Hakkında 

lisans eğitimini 2009 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yüksek lisans eğitimini 2014 yılında Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde, doktora eğitimini ise 2022 yılında Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladı. 2014 yılından beri Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Siyasi Tarih Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi olarak çalışmaktadır. Türkiye’nin siyasal ve sosyal yaşamı ve diplomasinin sosyal tarihi üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. İletişim Yayınları'ndan “Cumhuriyetin Diplomatı Olmak: Erken Cumhuriyet Dönemi Büyükelçileri Üzerine Pospografik Bir İnceleme” adlı bir kitabı bulunmaktadır.

Varto ve Karlıova’da doğal yaşam JES ile tahrip olacak

Amerika merkezli Ignis şirketinin Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapacajı JES projeleri, insan hayatının yanı sıra, doğal hayatı ve diğer canlıların hayatını da derinden etkileyecek.

Muş’un Varto ve Bingöl’ün Karlıova ilçelerinde yapılacak olan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, toplam 22 köyün doğal yaşam alanlarını etkileyecek. ABD merkezli IGNIS H2 Enerji Üretim A.Ş. tarafından hayata geçirilecek olan iki ayrı jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı uzmanlar ve bölge halkı, bu projelerin sadece insan hayatını değil, doğal hayatı ve hayvanların hayatını da çok olumsuz edeceğini söylüyorlar.

JES’lerin yapılması durumunda yok olacak olan doğal hayat alanları:

Qasiman / Varto

Arpîran Köyü(Serpmekaya) / Karlıova

Karlıova

Kargapazarı Köyü / Karlıova

Badan Köyü / Varto

Kargapazarı Köyü

Onpınar / Varto

Kargapazarı Köyü Yaylaları

Kargapazarı ve Sakaören Köyleri ovası

Onpınar Köyü / Varto

Goşkar Köyü / Varto

Qasiman / Varto

Kargapazarı-Karlıova

Zengene / Varto

Foto: Varto Ekoloji Platformu’ndan Alev Yılmaz, fotoğrafları Niha+ için gönderdi.

Irak petrolünde mart kırılması: İhracat %82 geriledi

Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin petrol ihracatları, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Mart ayı içinde %82 oranında düştü.

Irak’ın mart ayı petrol verileri, ani bir çöküşe işaret ediyor. SOMO verilerini aktaran Reuters’a göre, Irak Mart’ta yaklaşık 18 milyon varil petrol ihraç ederek yaklaşık 2 milyar dolar gelir elde etti.

Şubatta ise ihracat yaklaşık 100 milyon günlük varil, gelir ise 6.814 milyar dolardı. Başka bir ifadeyle, Şubat’ın sonunda kapatılan Hürmüz Boğazı ve bazı petrol tesislerine yapılan saldırılar sebebiyle bir ay içinde hem ihracat hem de gelir bakımından ciddi bir çöküş gözlemlendi.

Rûdaw’ın paylaştığı bilgilere göre, Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam günlük üretimi 4,5 milyon varil seviyesindeydi. Bunun 314 bin varili Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki sahalardan sağlanıyordu. Rûdaw, güncel verilere göre Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam üretiminin, 80 bin varil Kürdistan bölgesinden olmak üzere, günlük 1 milyon 332 bin varile gerilediğini söyledi.

The National Context’in aktardığına göre, Mart ayında 2 milyar dolar gelir elde eden Irak devletinin aylık ortalama toplam harcaması yaklaşık 11.1 trilyon dinar.

18 milyon
Mart ihracatı

Bir ayda 99.87 milyon varilden 18 milyona düştü.

%82
Hacim çöküşü

Şubata kıyasla petrol ihracatındaki azalma.

$2 milyar
Mart geliri

6.814 milyar dolardan 2 milyar dolara geriledi.

Günlük 580 bin
Mart’ta günlük ihracat

Şubattaki günlük 3.567 milyon varilden sert düşüş.

Günlük 1.4 milyon varil
Mart üretimi

Şubatta 4.15 milyon bpd olan üretim seviyesi.

Günlük 200 bin varil
Kuzey hattı

Kerkük’ten Ceyhan’a taşınan petrol çöküşü telafi etmedi.

Çöküşün zaman çizelgesi

ŞUBAT

Irak yaklaşık 99.87 milyon varil petrol ihraç etti. Gelir 6.814 milyar dolara ulaştı.

MART BAŞI

Hürmüz Boğazı kapandı fakat güney çıkışları kısa süre daha çalıştı. Ancak tankerlerin hedef alınma korkusu yüklemeyi kırılgan hale getiriyordu.

25 MART

Kuzeyde Ceyhan hattından yaklaşık günlük 200 bin varil akışı sağlandı. Bunun yaklaşık %20’si Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden, %80’i ise Kerkük’ten kaynaklıydı.

MART SONU

Aylık ihracat yaklaşık 18 milyon varile, günlük ortalama ise 580 bin varile düştü.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.