İsviçre referanduma gidiyor: Göçmenler için yeni tehlike

İsviçre’de, ülke nüfusunun 10 milyonu aşmaması için İsviçre Halk Partisi’nin girişimi ile yapılacak referandum onaylanırsa en çok göçmenler etkilenecek. Mojust Vakfı Yönetim Kurulu üyesi Rüştü Demirkaya, referandumun demokratik bir uygulama olarak görünmesine rağmen çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor.

Foto: 20min/Stefan Lanz

İsviçre 14 Haziran Pazar günü, sağ popülist İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), girişimi ile ülke nüfusunun 10 milyon kişiyle sınırlandırmasını hedefleyen referanduma gidiyor. “10 milyonluk İsviçre istemiyoruz!” adı ile yapılacak olan referanduma öncülük eden göç ve AB’ne yakınlaşmaya karşıtlığıyla biliniyor. SVP yapılacak referanduma daha fazla destek almak için, konut sıkıntısı, yüksek kiralar, artan suç oranlarının göç nedeniyle yaşandığını iddia ediyor. Referandumun girişimcileri bu nedenle, İsviçre’ye göçü sınırlamayı ve nüfusun 2050 yılına kadar 10 milyonu geçmemesini sağlamayı amaçlıyor. Resmi istatistikler, İsviçre nüfusunun 2055 yılında yaklaşık 10,5 milyon kişi olacağını öngörüyor.

SVP referandum talebinde 2050’den önce nüfusun 9,5 milyon eşiğini aşması durumunda hükümet duruma müdahale ederek daha az mülteci kabul etmesini ve mültecilerin aile birleşimini sınırlandırmasını istiyor. Buna rağmen nüfusun 2050’den önce 10 milyonu aşması durumunda ise iki yıl içinde AB ile kişilerin serbest dolaşımına ilişkin anlaşmayı feshetmesi talep ediliyor.

Freedom House 2021 İsviçre Raporu: Kapsamlı Ülke Profili
İsviçre, ademi merkeziyetçi yapısı ve doğrudan demokrasi pratikleriyle dünyanın en özgür ülkelerinden biri olmaya devam ediyor. Ancak rapor, sağ popülizmin yükselişi, göçmen/mülteci hakları ve azınlıklara yönelik bazı kısıtlamalar konularında eleştirel şerhler düşüyor.
Siyasi Haklar
39 / 40
Sivil Özgürlükler
57 / 60
Küresel Özgürlük Skoru
96 / 100
A. Siyasi Haklar (Political Rights)
  • 1. Seçim Süreci (12/12): İsviçre’de hem kanton düzeyinde hem de ulusal düzeyde serbest ve adil seçimler istikrarlı bir şekilde uygulanmaktadır. Federal Konsey’in \”sihirli formül\” (işbirliği ve güç paylaşımı) yapısı, büyük siyasi partilerin yürütme organında adil temsilini güvence altına alır.
  • 2. Siyasi Çoğulculuk ve Katılım (15/16): Doğrudan demokrasi araçları (referandumlar ve halk inisiyatifleri) vatandaşlara güçlü bir yasa yapma gücü verir. Ancak, İsviçre Halk Partisi (SVP) gibi sağ popülist partilerin bu mekanizmayı göçmen karşıtı politikaları anayasal düzleme taşımak için araçsallaştırması dikkat çekicidir. Nüfusun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan göçmenlerin ulusal seçimlerde oy hakkı yoktur.
  • 3. Hükümetin İşleyişi (12/12): Yolsuzlukla mücadele yasaları güçlüdür ve şeffaflık yüksek standartlardadır. Karar alma mekanizmaları hesap verebilirlik ilkesiyle çalışır.
B. Sivil Özgürlükler (Civil Liberties)
  • 1. İfade ve İnanç Özgürlüğü (15/16): Medya özgürlüğü geniş çapta korunmaktadır. Dini özgürlükler anayasal güvence altındadır ancak İslamofobik söylemler zaman zaman siyasette karşılık bulmaktadır (Geçmişteki minare yasağı ve kamusal alanda yüz örtme/burka yasağı tartışmaları bu bağlamda not edilmiştir).
  • 2. Örgütlenme Özgürlüğü (12/12): Sendikal haklar, sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri ve barışçıl toplanma/protesto hakkı hükümet müdahalesi olmaksızın özgürce kullanılabilmektedir.
  • 3. Hukukun Üstünlüğü (15/16): Yargı bağımsızdır ve adil yargılanma hakkı güvence altındadır. Ancak insan hakları örgütleri, sığınmacıların uzun süreli gözaltında tutulması koşulları ve mültecilere yönelik idari süreçlerin şeffaflığı konusunda zaman zaman endişelerini dile getirmektedir.
  • 4. Bireysel Haklar ve Eşitlik (15/16): Kişisel özerklik ve seyahat özgürlüğü tamdır. Cinsiyetler arası ücret eşitsizliği (kadınların erkeklerden daha az kazanması) çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir.
Raporun Kritik Vurgusu: İsviçre her ne kadar “Özgür” statüsünde yer alsa da, doğrudan demokrasinin çoğunlukçu bir araca dönüşerek azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarını daraltma riski (özellikle sağ siyasetin kışkırttığı referandumlar üzerinden) sistemin en kırılgan noktasını oluşturmaktadır.
* Kaynak: freedomhouse.org / Freedom in the World 2021: Switzerland Report

“Hayır oyu verin” çağrısı

İsviçre’de mevcut hükümet dahil birçok parti referandumda hayır oyu kullanma çağrısı yaptı. İsviçre Yeşiller Partisi referandum girişimini “yabancı düşmanlığı” olarak tanımlarken, Sosyal Demokratlar ise “kaos inisiyatifi” tanımını kullanıyor. Merkez partiler ise SVP’nin önerilerinin “yüzeysel çözümler” olduğunu ifade ediyor.SVP’nin taleplerinin referandumda kabul edilmesi için girişimin hem ulusal düzeyde yüzde 50’den fazla oy alması hem de kantonların yarısından fazlasının onayını alması gerekiyor.

“Göç, anayasal olarak sınırlandırılacak”

Referandume ilişkin Niha’ya konuşan Mesopotamia Observatory of Justice (Mojust) yönetim kurulu üyesi ve Cenevre Üniversitesi doktora öğrencisi Rüştü Demirkaya, referandumun ilk başta teknik bir öneri gibi sunulduğunu belirterek, “Ancak bu girişimin asıl anlamı, İsviçre’de göçü anayasal düzeyde sınırlandırmak ve nüfus meselesini güvenlikçi bir siyasal çerçeveye taşımaktır” dedi. Referandumun sadece demografik bir sınır meselisi olmadığını belirten Demirkaya, “Girişimin kabul edilmesi halinde İsviçre’nin Avrupa Birliği ile kurduğu serbest dolaşım ilişkisi, Schengen ve Dublin işbirliği, işgücü piyasası ve mülteci politikası da doğrudan tartışmaya açılabilir. Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre ekonomisinin sağlık, bakım, inşaat, hizmet, araştırma ve eğitim gibi birçok alanı göçmen emeğine dayanıyor. Konut krizinin, kira artışlarının veya kamu hizmetlerindeki baskının kaynağını göçmenlerde aramak politik olarak kolay fakat pratikte etkisi çok farklı boyutlarda görülebilecek bir yoldur” diye konuştu.

İsviçre’de 60 Yıllık Göç Referandumları

1968’den 2026’ya: 20 Halk Oylamasında Tekrar Eden Argümanlar ve Değişen Siyaset

Kaynak: Swissinfo.ch

“Doğrudan demokrasi, tabandaki direnişleri görünür kılıyor. Bu sayede İsviçre, göç eleştirisinin öncüsü haline geldi.” — Siyasi coğrafyacı Michael Hermann

20 Halk Oylaması
60+ Yıl
4 Kabul Edilen
16 Reddedilen
Filtrele:
1960’lar — 1970’ler İşçi göçü ve “yabancılaşma” tartışması
1968 Schwarzenbach Geri Çekildi
1968
Yabancıların Aşırı Artışını Durdurma Girişimi
Zürih Demokratları, yabancı nüfusun yerleşik nüfusun onda birini aşmaması ve her yıl %5 azaltılması talebini dile getirdi.
Geri çekildi (Federal Konsey önlem aldı) Zürih Demokratları
1970 Schwarzenbach Reddedildi
1970
«Yabancıların Aşırı Artışına Karşı» Schwarzenbach Girişimi
Yabancı oranını %10’la sınırlandırmayı, yaklaşık 350.000 kişinin ülkeyi terk etmesini öngörüyordu.
%54 Hayır Ulusal Eylem
1974 Reddedildi
1974
«Yabancılaşma ve Aşırı Nüfusa Karşı» Girişim
Yabancı sayısının 500.000’e indirilmesini ve toplam nüfusun %12’sini aşmamasını talep ediyordu.
%66 Hayır Ulusal Eylem
1977 Reddedildi
1977
Dördüncü Yabancıların Aşırı Artışı Girişimi
Schwarzenbach’ın ılımlılaştırılmış önerisi: Yabancı oranının 10 yılda %12,5’e indirilmesi (yaklaşık 300.000 kişi).
%70,5 Hayır Schwarzenbach
1980’ler Sağ–sol kutuplaşması ve çevreci söylem
1981 Mitenand Reddedildi
1981
Mitenand Girişimi — «Yeni bir yabancı politikası için»
Sol ve dini çevrelerin yabancıların hukuki korumasını güçlendirmek amacıyla başlattığı karşı inisiyatif.
%80 Hayır Sol / Dini çevreler
1984 Reddedildi
1984
«Vatanın Satılmasına Karşı» İnisiyatif
Yabancıların İsviçre’de arazi satın almasını engellemeyi hedefleyen girişim. SVP’nin ilerleyen dönemdeki kampanya estetiğinin habercisi.
%51 Hayır Ulusal Eylem
1988 Reddedildi
1988
«Göçün Sınırlandırılması» Girişimi
Çevresel gerekçeleri öne sürerek göçü ülkeden ayrılanların sayısıyla sınırlandırmayı talep etti.
%67 Hayır Ulusal Eylem
1990’lar — 2000’ler İltica tartışması ve AB serbest dolaşımı
1996 Reddedildi
1996
«Yasadışı Göç Karşıtı» İnisiyatif
SVP; yasadışı giriş yapan sığınmacıların başvurularının işleme alınmamasını talep etti. Parlamento uluslararası hukuka aykırı buldu.
%54 Hayır SVP / İsviçre Demokratları
2000 Reddedildi
2000
«Göçün Düzenlenmesi» Girişimi
AB Serbest Dolaşım Anlaşması öncesinde yabancı nüfusun %18 ile sınırlandırılmasını talep etti.
%64 Hayır SVP
2002 Reddedildi
2002
«İltica Hakkının Kötüye Kullanımına Karşı» Girişimi
Balkan savaşlarından kaçan mültecilere yönelik şüpheci tavrı hedef alarak güvenli üçüncü ülkelerden gelenlerin başvurularını reddetmeyi amaçladı.
%50,1 Hayır SVP
2008 — 2016 Vatandaşlık, İslam ve kitlesel göç dönemine
2008 Reddedildi
2008
«Demokratik Vatandaşlık» Girişimi
Vatandaşlık kararlarında son sözün Federal Mahkeme değil, belediye meclislerine ait olmasını talep etti.
%66 Hayır SVP
2009 minare Kabul Edildi
2009
«Minarelerin İnşasına Karşı» İnisiyatif
11 Eylül sonrası İslamofobik kaygıların tırmandığı ortamda minareli cami inşasını anayasal düzeyde yasakladı.
%57,5 Evet Egerkinger Komitesi
2010 Kabul Edildi
2010
«Suçlu Yabancıların Sınır Dışı Edilmesi» Girişimi
Ağır suç işleyen yabancıların zorunlu sınır dışı edilmesini öngördü. Muhalefet kampanyayı ırkçı bularak eleştirdi.
%52 Evet SVP
2014 kitlesel göç Kabul Edildi
2014
«Kitlesel Göç Karşıtı» Girişim
AB ile serbest dolaşımı hedef alan bu inisiyatif, İsviçre’nin göçü yeniden kotalarla düzenlemesini talep etti.
%50,3 Evet SVP
2014 ecopop Reddedildi
2014
«Aşırı Nüfus Artışına Son» Girişimi
Ecopop derneği, göçü yıllık nüfus artışının en fazla %0,2’siyle sınırlamayı ekolojik gerekçelerle savundu.
%74 Hayır Ecopop
2016 uygulama Reddedildi
2016
Sınır Dışı Uygulamasının Hayata Geçirilmesi Girişimi
2010 inisiyatifini uygulatmak için somut suç listesiyle baskı artırma girişimi. Uluslararası hukuk sorunları gerekçesiyle reddedildi.
%59 Hayır SVP
2020’ler 10 milyon nüfus eşiği ve kapsamlı kısıtlama talepleri
2020 Reddedildi
2020
«Ilımlı Göç İçin» Girişim
AB ile serbest dolaşımın sona erdirilmesini talep etti. “10 milyonluk İsviçre”, kentsel yayılma ve suç oranı argümanları öne çıktı.
%62 Hayır SVP
2021 yüz örtme Kabul Edildi
2021
«Yüzünü Örtme Yasağına Evet» Girişimi
Minare yasağının mirasçısı: Egerkinger Komitesi’nin örtünme yasağı girişimi, analizlerde İsviçre kültür değerlerinin korunması motivasyonuyla kabul edildi.
%51 Evet Egerkinger Komitesi
2026 14 Haziran 2026
2026 — GÜNCEL
«10 Milyonluk İsviçre’ye Hayır» Girişimi
SVP’nin en kapsamlı inisiyatifi: hem sığınma alanını hem AB serbest dolaşımını birlikte kısıtlamayı hedefliyor. 14 Haziran’da oylanacak.
Oylama bekleniyor SVP
SONUÇ
Kaynak: Swissinfo.ch · Veriler SWI swissinfo.ch arşivine dayanmaktadır.

Sağcı parti ülke gündemini belirliyor

İnsiyatifi savunan SVP/UDC’in, uzun süredir İsviçre siyasetinde göçmenleri, mültecileri ve yabancıları toplumsal krizlerin temel nedeni olarak gösterdiğine dikkat çeken Demirkaya şöyle devam etti: “Aşırı sağ popülist bir çizgi izliyor. Partinin sürekli benzer referandumlar gündeme taşıması tesadüf değildir. SVP, doğrudan demokrasi mekanizmasını kullanarak göç, iltica, İslam, suç, ulusal egemenlik ve Avrupa karşıtlığı gibi başlıkları sürekli kamuoyunun merkezinde tutuyor. Böylece diğer partileri de çoğu zaman kendi sosyal ve ekonomik programlarını tartışmak yerine, SVP’nin kurduğu güvenlikçi ve göç karşıtı çerçeveye cevap vermeye zorluyor. Bu anlamda referandumlar yalnızca karar alma araçları değil, aynı zamanda siyasal dili sağa çeken mobilizasyon mekanizmaları haline geliyor.”

“Azınlığın hakları engellenmemeli”

Avrupa’da sağın yükselişine de dikkat çeken Demirkaya, “Fransa’da, Almanya’da, Avusturya’da, İtalya’da ve Hollanda’da olduğu gibi İsviçre’de de göç, ulusal kimlik ve güvenlik meseleleri aynı siyasal hatta birbirine bağlanıyor. İsviçre’nin farkı, bu tartışmaların doğrudan demokrasi yoluyla sık sık halk oylamasına taşınmasıdır. Bu durum demokratik katılım açısından önemli bir gelenek olsa da, aynı zamanda çoğunluk iradesiyle azınlıkların, mültecilerin ve göçmenlerin haklarının daraltılması riskini de beraberinde getiriyor” diye belirtti.

İsviçre’nin insan hakları, tarafsızlık ve insani diplomasi geleneği açısından bu referandumun ciddi bir uyarı niteliğinde olduğunu belirten Demirkaya, İsviçre’nin Cenevre sözleşmeleriyle, mülteci hukuku geleneğiyle ve insani kurumlarla kurduğu tarihsel ilişkinin İsviçre’nin siyasal kimliğinin parçası olarak görüldüğünü söyledi.

Sol ne yapmalı?

Sağ partilerin bu tür girişimlerin toplumsal karşılık bulmasını yalnızca ırkçılıkla açıklamanın eksik kalacağını belirten Demirkaya, “İsviçre’de gerçekten ciddi bir konut krizi, kira artışı, sağlık sisteminde baskı ve sınıfsal eşitsizlik var. Aşırı sağın başarısı, bu gerçek sorunlara yanlış ama basit görünen cevaplar üretmesinden geliyor. Bu nedenle sol, sosyalist ve demokratik güçlerin görevi yalnızca göç karşıtlığını teşhir etmekle sınırlı kalamaz. Konut hakkı, kamu hizmetleri, ücretler, çalışma koşulları ve sosyal adalet ekseninde daha güçlü bir siyasal program üretmek zorundalar. Aksi halde aşırı sağ, gerçek krizleri sahte düşmanlar yaratarak kendi lehine örgütlemeye devam eder” dedi. Demirkaya şöyle devam etti: “Son anketler hayır eğiliminin güçlendiğini gösterse de, göç meselesinin İsviçre siyasetindeki mobilizasyon gücü nedeniyle inisiyatifin geçme ihtimali tamamen dışlanamaz. Ancak kabul edilse de edilmese de bu referandum, İsviçre toplumunun geleceğine dair önemli bir eşiği gösteriyor. Asıl soru şudur: İsviçre geleceğini hak temelli, çoğulcu ve sosyal adaletçi bir toplum olarak mı kuracak, yoksa krizlerini göçmenleri ve mültecileri dışlayarak yönetmeye çalışan kapalı ve güvenlikçi bir ülkeye mi dönüşecek?”

22 Ekim 2023 İsviçre Federal Meclis Seçim Sonuçları
Siyasi PartiOy Oranı (%)Milletvekili Sayısı (Değişim)
SVP (İsviçre Halk Partisi)%28,662
SP (İsviçre Sosyal Demokrat Partisi)%18,041 (+2)
Merkez Parti%14,629
FDP (Hür Demokrat Parti)%14,428
Yeşiller Partisi–23 (-5)
Yeşil Liberaller–10 (-6)
Cenevre Yurttaş Hareketi–2
Evanjelik Halk Partisi–2
Federal Demokratik Birlik–2
Tiçino Birliği–1
* Federal Meclis toplam 200 sandalyeden oluşmaktadır.

Yararlanılan kaynaklar: AFP / ET,JD, Freedom House, AA. İnfografiler, kaynaklardan elde edilen verilerle yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Paşinyan’ın ikinci zaferi: Güney Kafkasya’da değişen dengeler

Ermenistan’da sandıktan ikinci kez zaferle çıkan Nikol Paşinyan, dış politikada bir süredir izlenen “stratejik çeşitlendirme” rotasını seçmenden aldığı güçlü destekle tahkim etti. Bu kritik eşiğin ardından Erivan’ın önündeki en büyük sınav, Batı ile entegrasyon vizyonunu derinleştirirken, Moskova’ya olan mecburi bağımlılığı yönetebilmek olacak.

Nikol Paşinyan, Foto: Bloomberg

Ermenistan’da 7 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, Başbakan Nikol Paşinyan liderliğindeki Sivil Sözleşme Partisi’nin yeniden iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık %56 oy alan Paşinyan, seçmenlerden bir kez daha güçlü bir destek alırken, seçimlere katılım oranı da yaklaşık %59 olarak gerçekleşti. Bu sonuç yalnızca Ermenistan iç siyaseti açısından değil, Güney Kafkasya’nın geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Seçimlerin ardından asıl tartışma, Erivan yönetiminin Rusya ile tarihsel bağlarını nasıl yöneteceği ve Batı ile geliştirdiği ilişkileri hangi ölçüde derinleştirebileceği üzerinde yoğunlaşıyor.

Paşinyan’ın yeniden iktidara gelişi, son yıllarda şekillenen dış politika yöneliminin devam edeceğine işaret ediyor. Ancak bu yönelim, Ermenistan’ın Rusya’dan tamamen kopacağı anlamına gelmiyor. Aksine ülkenin önündeki temel mesele, Moskova ile güvenlik ve ekonomik ilişkilerini bütünüyle sona erdirmeden Avrupa Birliği ve Batılı aktörlerle ilişkilerini geliştirebileceği yeni bir denge siyaseti kurabilmesi olacaktır.

Güven krizinden “stratejik çeşitlendirmeye”

Bu değişimin arka planı, son yıllarda yaşanan güvenlik krizlerinde aranmalıdır. 2018 Kadife Devrimi sonrasında iktidara gelen Paşinyan, ilk yıllarında Rusya ile doğrudan bir kopuş politikası izlemedi. Ancak 2020 İkinci Karabağ Savaşı ve özellikle 2023 yılında Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ üzerinde tam kontrol sağlaması sırasında Moskova’nın beklenen askeri ve siyasi desteği vermemesi, Erivan’da Rusya’nın güvenilir bir müttefik olup olmadığı yönündeki tartışmaları derinleştirdi. Rusya öncülüğündeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (CSTO) Ermenistan’ın beklentilerini karşılayamaması da bu sorgulamayı daha görünür hale getirdi.

Bu süreç Ermenistan’ın dış politikada “stratejik çeşitlendirme” arayışını hızlandırdı. Son iki yılda Avrupa Birliği, Fransa ve ABD ile geliştirilen diplomatik, ekonomik ve savunma alanındaki ilişkiler bu arayışın en somut göstergeleri oldu. Avrupa Birliği’nin mali destek programları, kamu yönetimi reformları, dijital dönüşüm projeleri ve hukukun üstünlüğüne yönelik teknik destek mekanizmaları Erivan’ın Batı ile kurduğu ilişkileri kurumsallaştırmaya başladı. Fransa’nın savunma alanındaki desteği ve Washington’un diplomatik girişimleri de bu süreci tamamlayan unsurlar arasında yer alıyor.

Bununla birlikte Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne kısa vadede tam üyelik yoluna girmesi gerçekçi görünmüyor. Coğrafi konumu, ekonomik yapısı ve güvenlik bağımlılıkları dikkate alındığında önümüzdeki dönemde daha olası senaryo, Avrupa Birliği ile mevcut ortaklık mekanizmalarının derinleştirilmesi, ekonomik entegrasyonun artırılması ve demokratik reformların sürdürülmesi olacaktır. Başka bir ifadeyle Erivan’ın yöneldiği model tam üyelikten ziyade, Avrupa ile daha yoğun ekonomik ve kurumsal entegrasyon olarak şekillenmektedir.

Kremlin’in Bölgesel Nüfuzu ve Ekonomik Kozlar

Bu gelişmeler doğal olarak Rusya tarafından yakından takip edilmektedir. Moskova, Ermenistan’ı yalnızca eski bir Sovyet cumhuriyeti olarak değil, Güney Kafkasya’daki nüfuzunun temel dayanaklarından biri olarak görüyor. Bu nedenle Paşinyan’ın yeniden güçlü bir siyasi destekle iktidarını sürdürmesi Kremlin açısından bölgedeki etkinliğin daha da aşınabileceği yönünde değerlendiriliyor. Son dönemde bazı Ermeni tarım ürünlerine yönelik ithalat kısıtlamaları, enerji fiyatları üzerinden yürütülen tartışmalar ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliğine ilişkin yapılan açıklamalar, Rusya’nın ekonomik araçlarını gerektiğinde kullanabileceğini gösteriyor. Batılı araştırma kuruluşlarının seçim sürecinde Rusya kaynaklı dezenformasyon faaliyetlerine ilişkin değerlendirmeleri de Moskova’nın Ermenistan üzerindeki siyasi etkisini koruma çabasının sürdüğüne işaret ediyor.

Paşinyan yönetiminin dış politikadaki ikinci önemli başlığı ise Azerbaycan ile yürütülen barış müzakereleri olmaya devam ediyor. Sınırların belirlenmesi, ulaşım hatlarının açılması ve diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik görüşmeler yalnızca iki ülke açısından değil, bölgesel istikrar bakımından da belirleyici önem taşıyor. Kalıcı bir barış anlaşmasının sağlanması halinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin de ivme kazanması bekleniyor. Böyle bir gelişme Güney Kafkasya’nda ekonomik iş birliği ve bölgesel ulaşım projeleri açısından yeni fırsatlar doğurabilir.

Ancak seçim zaferi Paşinyan açısından tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Önündeki en önemli sınavlardan biri iç siyasi dengeleri yönetebilmek olacaktır. Özellikle Karabağ’ın kaybedilmesinin ardından oluşan toplumsal travma ve milliyetçi muhalefetin eleştirileri tamamen ortadan kalkmış değildir. Muhalefet, Batı ile yakınlaşmanın ülkenin güvenliğini zayıflattığını savunurken, Paşinyan yönetimi ise uzun vadeli istikrarın ancak bölgesel normalleşme ve ekonomik kalkınma ile sağlanabileceğini ileri sürmektedir. Seçim zaferi hükümete güçlü bir meşruiyet sağlasa da dış politika tercihleri üzerindeki iç siyasi tartışmaların devam etmesi beklenmektedir.

Önümüzdeki dönemde Rusya’nın askeri baskıdan ziyade ekonomik ve siyasi araçları öne çıkarması daha olası görünmektedir. Ermenistan’ın enerji arzı büyük ölçüde Rus şirketlerinin kontrolünde bulunurken, dış ticaretinin önemli bir bölümü de hâlen Rusya ile yürütülmektedir. Bu nedenle Moskova’nın enerji fiyatları, ticaret kotaları, ulaştırma bağlantıları ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliği üzerinden Erivan’a baskı kurma kapasitesi devam etmektedir. Bunun yanında Rusya’nın medya ve bilgi alanındaki etkisini kullanarak kamuoyu üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışması da ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla Kremlin’in Ermenistan üzerindeki etkisi, askeri ittifaklardan çok ekonomik ve siyasi bağımlılık mekanizmaları üzerinden şekillenmeye devam edecektir.

Diğer taraftan Avrupa Birliği’nin Ermenistan’a yönelik desteğinin de belirli sınırları bulunmaktadır. Brüksel demokratik reformlar, ekonomik kalkınma ve kurumsal dönüşüm alanlarında önemli katkılar sunabilse de Rusya’nın uzun yıllardır sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini kısa vadede doldurabilecek kapasiteye sahip değildir. Avrupa Birliği’nin Ermenistan politikası daha çok ekonomik entegrasyon, yatırım, altyapı projeleri ve kamu kurumlarının güçlendirilmesi ekseninde ilerlemektedir. Bu durum Erivan’ın Batı ile yakınlaşmasını mümkün kılarken, Rusya ile doğrudan bir kopuşu da sınırlandırmaktadır.

Dolayısıyla, 2026 seçimlerinin asıl önemli sonucu, Ermenistan’ın dış politika tercihlerini tek kutuplu bir güvenlik anlayışından çıkararak çok yönlü bir diplomasiye dayandırma iradesini sürdürmesidir. Önümüzdeki dönemde Güney Kafkasya’nın geleceği, Ermenistan’ın hangi blokta yer alacağından ziyade; Batı ile ilişkileri geliştirirken Rusya ile zorunlu bağlarını koruyan o hassas dengeyi ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacaktır. 7 Haziran seçimleri yalnızca Ermenistan’ın yeni hükümetini belirlememiş; bölgedeki jeopolitik rekabetin sınırlarını da yeniden şekillendirmiştir.

Ermenistan Seçimleri: Güncel Katılım Verileri ve Siyasi Dağılım
Bölgelere Göre Seçime Katılım Oranları
Kayıtlı Seçmen Sayısı: 2.485.232
Sünik %66,67
Vayots Dzor %65,63
Tavuş %63,40
Aragatsotn %61,70
Kotayk %61,66
Ararat %59,87
Lori %58,59
Erivan %58,46
Armavir %55,80
Şirak %55,46
Geğarkunik %54,60
Seçime Katılan Partiler ve İttifaklar
Parti / İttifakOy OranıSandalye
Sivil Sözleşme%49,8164
Güçlü Ermenistan Yeni%23,2929
Ermenistan İttifakı%9,9412
Müreffeh Ermenistan%3,990
Demokrasi, Hukuk ve Disiplin Partisi Yeni––
Birlik Kanatları Yeni––
Cumhuriyet Partisi––
Meritokratik Parti Yeni––
Herkese Karşı Yeni––
Demokratik Konsolidasyon Partisi Yeni––
Aydınlık Ermenistan––
Ulusal Demokratik İttifak––
Hristiyan Demokrat Parti Yeni––
Ermeni Ulusal Kongresi––
Yeni Güç Yeni––
Reformist Parti Yeni––
Koçari Ulusal Diriliş ve Ulusal Uyanış Partisi Yeni––
Cumhuriyet İçin Partisi Yeni––
* Toplam 1000 geçersiz/boş oy tespit edilmiştir. Tabloda oy oranı belirtilmeyen diğer partiler baraj altı kalmış olup kesin oranları Merkezi Seçim Komisyonu (MSK) onayı sonrasında netleşecektir.

Ermenistan’da seçim: 2,5 milyon seçmen sandık başında

2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılan Ermenistan parlamento seçimleri, ülkenin Rusya ile arasındaki dinamikleri belirleyen bir etken olarak öne çıkıyor.

Fotoğraf tasarım: Niha+

Bugün (7 Haziran) Ermenistan’da yaklaşık 2,5 milyon kayıtlı seçmen, 5 yıl boyunca görev yapacak 101 sandalyeli parlamentoyu belirlemek için yarışan 18 parti ve ittifak arasında seçim yapmak için sandığa gidiyor.

Seçimlere katılan 16’sı parti ve 2’si ittifak olmak üzere 18 siyasi güç kaydolduğu kaydedilirken Ermenistan seçimleri için ülke genelinde 2 bin 5 sandık kurulduğu belirtiliyor. Sandıklar yerel saatle 08.00’de açıldı ve 20.00’de kapanacak.

Çarpıcı olan bir nokta ise bugünkü Ermenistan seçimleri 2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılması. Anayasal çoğunluğu hangi partinin elde edeceği ise henüz bir soru işareti.

Rusya mı Avrupa Birliği mi?

Seçim kampanyası boyunca temel gerilimin, Paşinyan yönetiminin Rusya ile mesafesi ve Azerbaycan ile varılmaya çalışılan barış çerçevesi olduğu görünüyor. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve partisi Sivil Sözleşme Partisi’nin, Ermenistan’ın Rusya bağımlılığını azaltma ve Avrupa Birliği (AB) ile yakın ilişkiler kurma hedefi güttüğü biliniyor.

Rusya’nın tarım ihracatını kısıtlama ve büyükelçisini geri çağırma gibi hamleleri, seçimi fiilen bir jeopolitik referanduma dönüştürüyor. Agos’a göre Paşinyan, muhalefetin seçimlerde kazanmasının Azerbaycan ile ilişkileri bozup yeni bir savaşa neden olabileceğini vurguluyor. Yani eğer muhalefet kazanırsa, Erivan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile yürüttüğü normalleşme ve barış süreci değişebilir veya Avrupa Birliği ile yakınlaşma çabaları son bulabilir.

29 Mayıs’ta ise Astana’da buluşan Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeleri Ermenistan’dan Avrupa Birliği (AB) mi yoksa AEB mi tercihine dair “en kısa sürede” bir referandum istemişti. Paşinyan ise bu öneriyi reddederek 1 Haziran’da “Ermenistan hükümetinin AB ve AEB arasında bir seçim yapmak kaçınılmaz hale gelene kadar” AEB içinde çalışmaya devam edeceğini belirtmişti.

29 Nisan’da Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya Federasyonu’nun Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki Büyükelçisi Kopyrkin, Ermenistan liderliğinin Avrupa Birliği’yle yakınlaşmaya dönük adımlarıyla bağlantılı olarak, istişarelerde bulunmak üzere Moskova’ya geri çağrılmıştır” dedi. Putin ise her iki blokta aynı anda üyeliğin “imkansız” olduğunu söylemişti.

Rusya ayrıca 30 Mayıs’tan beri Ermenistan’dan domates, salatalık, biber, yeşillik ve çilek ithalatına geçici kısıtlama getireceğini bildirilmişti. Rusya, Ermenistan için hayati önem taşıyan ucuz gaz ve petrol tedarikini kesmekle de tehdit ediyor.

Armenpress’teki habere göre, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Birliği’nin Rusya’nın Ermeni ürünlerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle Ermenistan’a yönelik 50 milyon euro’yu aşan bir destek paketi hazırladığını açıklamıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan’ın AB’ye girmesi durumunda Rus pazarına gönderilen ürünlerde AEB standartlarının geçerli olmayacağını belirtmişti.

Anketlere göre Paşinyan’ın partisi önde

Anketler Başbakan Nikol Paşinyan’ın Sivil Sözleşme Partisi’nin büyük farkla önde olduğuna işaret ediyor.

Farklı anket kuruluşlarına göre veriler arasında fark var. 22 Mayıs tarihli Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’nün (IRI) anketinde Sivil Sözleşme yüzde 32, Güçlü Ermenistan yüzde 6 olarak ölçülmüştü. Gallup International Association (MPG) 2–3 Haziran verisinde de benzer olarak Sivil Sözleşme yüzde 32,4’e ulaştı. Anketlerin büyük çoğunluğu, parlamento barajını yalnızca Sivil Sözleşme ve Güçlü Ermenistan’ın aşacağını gösteriyor.

Öte yandan JAMNews’teki seçim haberi, seçmenlerin yüzde 40’ının “hiçbir politikacıya güvenmediğini”, yüzde 23’ünün ise sandık gününde kararsız olduğunu ortaya koyarken beklenen seçmen katılımını ve iktidar partisinin taban genişliğini soru işaretine dönüştürüyor. Paşinyan’ın kazanma ihtimali konuşulsa da seçimin sonuçları büyük oranda sandık gününde kararsız olan seçmenlere bağlı gibi gözüküyor.

Gallup International / MPG · 2–3 Haziran 2026 · Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da açıklandı
Sivil Sözleşme
32,4%
Güçlü Ermenistan
16,4%
Ermenistan İttifakı
15,2%
Müreffeh Ermenistan
8,8%
Birliğin Kanatları
6,2%
Diğerleri
<3,5%
Kaynak: Gallup International Association Ermenistan temsilcisi MPG, 2–3 Haziran 2026, n=1104. Gallup Ermenistan ofisi başkanı Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da kamuoyuyla paylaşıldı.
Sivil Sözleşme / Civil Contract
Nikol Paşinyan
2018 Kadife Devrimi’nden bu yana iktidar partisi. 2021 erken seçimlerinde yüzde 54 ile güçlü çoğunluk elde etmişti. Paşinyan bu seçimde “Dördüncü Cumhuriyet” ve yeni anayasa vaadi üzerine kurulu bir yenileme sözü veriyor. Dış politikada AB ve ABD ile derinleşen iş birliği, Azerbaycan ve Türkiye ile normalleşme gündemin merkezinde.
İktidar
Güçlü Ermenistan / Strong Armenia
Samvel Karapetyan (ev hapsinde)
Ermenistan kamu bütçesinin yarısına denk 4,1 milyar dolarlık servetiyle Rusya-Ermenistan kökenli iş insanı Karapetyan, Haziran 2025’te siyasete girdi. Kilise-hükümet çatışmasında Kilise’yi savundu, ardından tutuklandı. Kampanyayı yeğeni yürütüyor. Seçmen rüşveti iddiaları gündeme geldi. Anayasal olarak başbakan olamaz (Rusya ve Kıbrıs vatandaşlığı).
Rusya Yanlısı
Ermenistan İttifakı / Armenia Alliance
Robert Koçaryan
Eski Cumhurbaşkanı Koçaryan liderliğindeki ittifak bu kez Taşnaksutyun ve yeni kurulan İleri Partisi ile genişledi. Koçaryan, Paşinyan’ı Rusya ile bağları koparmakla suçluyor; Rusya, ABD, Çin ve Fransa güvenceli bir “garantili barış” modelini savunuyor. 1 Mart 2008 olaylarındaki rolü nedeniyle yargılanmış, beraatla sonuçlanmıştı.
Rusya Yanlısı
Müreffeh Ermenistan / Prosperous Armenia
Gagik Tsarukyan
2004’ten bu yana süregelen parti, bu sefer Ana Ermenistan İttifakı ve Demokratik Alternatif ile ortak liste oluşturdu. Seçim öncesinde çift darbe yedi: ittifak ortağı Tevanyan’ın Rusya destekli casusluk iddiasıyla suçlanması ve Tsarukyan’ın geçmişteki tecavüz suçlamasının yeniden gündeme gelmesi.
Muhalefet
Ermenistan Liyakat Partisi / Meritocratic Party
Gurgen Simonyan
2025’te kurulmuş olmasına karşın ankette yüzde 2 ile dördüncü sıraya girdi. Ermenistan’ın Rusya liderliğindeki tüm bloklardan (AEB, KGAÖ, BDT) çekilmesini ve Batı ile tam entegrasyonu savunuyor. Simonyan, 2019–2020 yıllarında Kamu Konseyi’nde görev yapmıştı.
Yeni · Batı Yanlısı
Birliğin Kanatları / Wings of Unity
Arman Tatoyan
Eski Ombudsman Tatoyan, 2020 savaşından bu yana Azerbaycan’ın verdiği zararları raporlayan saha incelemeleriyle tanınıyor. Ancak Dossier Center, partinin kampanyasının Kremlin’le bağlantılı olduğunu ve yasadışı finansman aldığını açıkladı.
Şüpheli Kremlin Bağı
2018
Paşinyan, Kadife Devrim’in ardından iktidara geliyor. Sarkisyan döneminin otoriter elitine karşı yürütülen kitlesel protesto hareketi kazanıyor.
Ekim 2020
44 günlük İkinci Karabağ Savaşı’nda Ermenistan ağır bir askeri yenilgi alıyor. Kitlesel protestolar ve istifa talepleri gündeme geliyor.
Haziran 2021
Erken seçimde Sivil Sözleşme yüzde 54 oyla iktidarını koruyor. Muhalefet öngörülen büyüklükte bir oy desteği toparlayamıyor.
Eylül 2023
Azerbaycan’ın yeni harekâtıyla Dağlık Karabağ düşüyor; etnik Ermeni nüfus zorunlu göçe tabi kalıyor. Ermenistan’da derin travma ve sorgulamalar başlıyor.
Mayıs 2025
Ermenistan parlamentosu AB üyeliği için süreci başlatan yasayı kabul etti. Paşinyan, seçim kampanyasında iki yıl içinde Avrupa’ya vizesiz seyahati sağlama vaadinde bulundu.
Ağustos 2025
Ermenistan-Azerbaycan barış çerçevesi Beyaz Saray’da imzalandı.
Mayıs 2026
Erivan, tarihindeki ilk AB-Ermenistan zirvesine ev sahipliği yapıyor; tüm AB liderleri Erivan’da buluşuyor. ABD Dışişleri Bakanı Rubio 26 Mayıs’ta Erivan’ı ziyaret ediyor. Moskova buna karşılık tarım ihracatını kısıtlıyor, büyükelçisini geri çağırıyor.
7 Haziran 2026
2017’den bu yana zamanında yapılan ilk genel seçim. Sandıklar 08.00’de açıldı, 20.00’de kapanacak.

*İnfografi için yapay zeka araçları kullanılmıştır.

Kaynak: Agos, JAMNews, Armenpress

Sohinda Katliamı: Bir yol, bir baskın ve on bir ölü

“Yerel anlatımlara göre, on bir erkek elleri, ayakları ve gözleri bağlandıktan sonra vurularak öldürüldü. Kimlikleri tespit edilen erkeklerin çoğu çiftçi, tarım işçisi ya da çevre köyler arasında seyahat eden kişilerdi.”

İran, Pakistan ve Afganistan’ın kesişimindeki Belucistan bölgesi. Fotoğraf: Balochwarna News

Fareed Baloch tarafından kaleme alınan ve The Balochistan Post‘ta yayımlanan “Sohinda Katliamı” raporunu Nihaplus okurları için Türkçeye çevirdik.

Sohinda bir şehir merkezi değil, buradan geçenlerin çoğu bu topraklara yabancı değil. Burası, Zehri’nin kırsal bir bölgesi, kuru tepeler, dağınık evler, tarlalar ve meyve bahçeleri arasından geçen bir yol, iş, su ve aile yaşamı konusunda birbirlerine bağımlı olan küçük yerleşim yerlerini birbirine bağlıyor.

Erkekler, her sabah rutin olarak bu yollarda arazilerini kontrol etmek, tarlalarını sulamak, meyve bahçelerine bakmak ya da yakın köylerdeki akrabalarını ziyaret etmek için seyahat ederler. Mesafeler yakındır, burada yapılan yolculuklar tanıdıktır ve yolculuk sebepleri nadiren dikkat çekicidir.

16 Nisan 2026’da, Zehri bölgesinden birkaç erkek Sohinda’dan geçiyordu. Günün sonunda on bir kişi hayatını kaybetmişti. Bir kişi ise ağır yaralı olarak hayatta kalmıştı.

Sohinda’da neler oldu?

O sabah erkekler birlikte yola çıkmamıştı. Yolculukları, aynı kırsal bölgedeki farklı yollardan başlamıştı: Sohinda, Rasa, Zawah ve Lehr çevresindeki tarlalardan, meyve bahçelerinden, aile evlerinden ve küçük yerleşim yerlerinden.

Aileler ve yerel kaynaklar, askeri operasyon sırasında farklı noktalarda durdurulduklarını ve Noorgama’dan yaklaşık beş kilometre uzaklıktaki Sohinda Dinlenme Evi’ne götürüldüklerini söyledi.

Bu anlatımlara göre, erkekler orada elleri, ayakları ve gözleri bağlandıktan sonra vurularak öldürüldü.

Sohinda katliamı sonrasında çekilen bir video. Video: Balochistan Post

Balochistan Post, katliamdan yaralı kurtulan Abdul Salam da dahil olmak üzere, olaydan etkilenen dokuz kişi hakkında ayrıntılı bilgi toplamayı başardı. Kimlikleri tespit edilen erkeklerin çoğu çiftçi, tarım işçisi ya da çevre köyler arasında seyahat eden kişilerdi.

Kalat’ın Kohing bölgesinde yaşayan ve son zamanlarda Zehri’nin Garrari köyünde ikamet eden Mohammad Sharif, o gün tarlalardan dönüyordu. Zehri Ghulam Bhat yakınlarında çiftçi olarak çalışan Sharif, ekinleri sulamaya gitmişti. Ailesini tanıyan yerel bir kaynağa göre, Sharif dönüş yolunda Sohinda’da durduruldu.

Kaynak, “Her gün olduğu gibi tarlalara gitmişti,” diyerek onu rutin işinden dönerken yakalanan bir çiftçi olarak anlattı.

Diğer dördü ise aile ziyareti için seyahat etmişti. Mohammad Ramzan, Habib, Saeed Ahmed ve Imam Bakhsh, Zawah’taki meyve bahçelerinde çalışıyordu ve akrabaları Mohammad Jan Jattak’ın oğlu Mohammad Qasim’i ziyaret etmek için Lehr’e gitmişti.

Başka bir anlatıma göre, Khari Zehri sakini Muheem Khan’ın oğlu Munir Hayat, Wadera Khuda Bakhsh’ın oğlu Wadera Mohammad Hayat ile birlikte Zehri’den ayrılmıştı. Yerel kaynaklar, ikilinin Mohammad Hayat’ın arazisini incelemek ve aile üyeleriyle buluşmak üzere yola çıktıklarını, ancak Rasa’da durdurulduklarını ve daha sonra öldürüldüklerini belirtti.

Haji Miraji’nin oğlu Manzoor Ahmed, Zehri’nin Aarchaeni bölgesinde tarımla uğraşıyordu ve tarım işleri için bir sondaj makinesi kullanıyordu. O da cinayetlerin ardından toplanan ifadelerde kimliği tespit edilen kişiler arasındaydı.

The Balochistan Post tarafından belgelenen olay sonrası görüntü ve videolarda, cesetleri çıkarıldıktan sonra birkaç kurbanın görüntüsü yer alıyordu, bazılarının elleri, ayakları, gözleri bağlı görünüyordu.

Önceki gün

Cinayetler, Belucistan Kurtuluş Ordusu’nun (BLA) Sohinda bölgesinde Pakistan güçleriyle çıkan çatışmalarda iki savaşçısının öldürüldüğünü açıklamasından bir gün sonra meydana geldi.

BLA yaptığı açıklamada, savaşçılarının 15 Nisan’da ilerleyen piyade personelini uzaktan kumandalı bir patlayıcı cihazla hedef aldığını, daha sonra da bölgeye doğru ilerleyen bir konvoya pusu kurduğunu belirtti.

Grup, iki saldırıda 10 Pakistanlı askerin öldürüldüğünü iddia etti. Kendi tarafında ölenlerin isimlerini Tanveer Mengal ve Sadullah olarak açıkladı.

Ertesi gün BLA, Pakistan güçleri ve bölgede “Ölüm Timleri” olarak bilinen devlet destekli silahlı grupların sivilleri gözaltına aldığını ve bunlardan 11’ini vurarak öldürdüğünü iddia etti.

Belucistan’daki silahlı grupları izleyen bir analist, Sohinda’da ölenlerin kimlikleri konusunda çelişen iddiaları değerlendirirken BLA’nın kendi kayıp raporlama uygulamasının önemli olduğunu söyledi.

Analist, “BLA savaşçılarını kaybettiğinde, isimlerini, takma adlarını ve operasyonel rollerini açıklar” dedi.

Sohinda katliamının arka planı

Sohinda’daki cinayetler, Zehri’de aylar süren gerginliğin ardından meydana geldi. Bölge sakinleri, Pakistan güçlerine yönelik silahlı saldırıların ardından defalarca sivil bölgelere uzanan askeri operasyonlar düzenlendiğini, bunun sonucunda evlerin hasar gördüğünü, tarlaların tahrip olduğunu ve günlük yaşamın kısıtlandığını belirtiyor.

Bu döngü, 11 Ağustos 2025’te, Beluç silahlı gruplarının ittifakı olan Baloch Raaji Aajoi Sangar (BRAS) militanlarının Pakistan güçleriyle çatışmaların ardından Zehri’nin bazı bölgelerini ele geçirmesiyle yoğunlaştı. BRAS, militanlarının 13 askeri araçtan oluşan bir konvoya pusu kurduğunu, 37 askeri öldürdüğünü ve askeri teçhizata el koyduğunu açıkladı.

Ölen Pakistanlı askerlerin, tahrip olmuş araçların ve yere serilmiş üniformaların görüntüleri daha sonra sosyal medyada yayıldı.

Bölge sakinleri, bunun ardından gelen askeri müdahalenin militanların bulunduğu mevzilerin ötesine uzandığını belirtti. Evler vuruldu, ekinler, su kaynakları ve güneş enerjisi sistemleri hasar gördü ya da tahrip edildi, aileler keyfi gözaltılar ve zorla kaybedilme vakaları bildirdi.

Eylül ayında, Pandarani kabilesinden üç kişi, evlerine düzenlenen hava saldırısında öldürüldü. İki gün sonra, Tarasani yakınlarında düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısı, taziye ziyaretinden dönen insanları vurdu; Bibi Amna, Lal Bibi ve Muhammed Hassan öldürüldü. 4 yaşındaki bir çocuk ve 65 yaşındaki bir adam da dahil olmak üzere beş kişi yaralandı.

BRAS’ın ilk saldırısı sona erdikten sonra bile, ittifakın gruplarından biri olan BLA, Zehri’nin bazı bölgelerindeki kontrolünü sürdürdüğünü ve Pakistan güçlerinin ilerleme girişimlerini defalarca engellediğini açıkladı. 26 Eylül’de BLA, savaşçılarının Anjeera’da 10 askeri araçtan oluşan bir konvoya pusu kurduğunu, dört araca doğrudan isabet ettirerek ikisini imha ettiğini ve 15’ten fazla Pakistanlı askerin öldürüldüğünü iddia etti.

Sakinlerin ifadesine göre, ertesi gün Pakistan kara birlikleri, silahlı helikopterler, savaş tankları ve çok sayıda askerle Zehri’ye girdi. 1 Ekim’de Noorgama’da düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısında pamuk tarlalarının yakınında oturan 4 sivil öldü.

Sakinlerin ifadesine göre, 4 ve 5 Ekim’e gelindiğinde operasyon sokağa çıkma yasağına dönüştü. Zehri’nin tek sivil hastanesi ele geçirilip askeri kampa dönüştürüldü, hareket özgürlüğü ise süresiz olarak kısıtlandı.

Sokağa çıkma yasağı altında yaşam

Sakinlerin ifadesine göre, takip eden aylarda sokağa çıkma yasağı Zehri’de günlük yaşamın bir parçası haline geldi.

Anjeera, Nichari, Pandran, Noorgama ve Kambi dahil olmak üzere bölgenin büyük bir kısmı askeri kısıtlamalar altında kaldı. Sakinlerin ifadesine göre, köyler arası hareket kısıtlandı, pazarlar baskı altında çalıştı ve aileler gıda, su, yakıt ve ilaç temin etmekte zorlandı.

Bölge sakinlerinin ifadesine göre bölgedeki tek sivil hastane de ele geçirilip askeri kampa dönüştürüldü, bu da yaralı ve hastaların tedavi seçeneklerini oldukça kısıtladı.

Bu kısıtlamalar Zehri’yi dış dünyadan da kopardı. Birçok bölgede internet ve mobil hizmetler kesintiye uğradı. Bu durum, tutuklamaların, kayıpların ve kaybolan kişilerin tam boyutunu doğrulamayı zorlaştırdı.

The Balochistan Post, Sohinda’daki cinayetleri böyle bir ortamda belgeledi. Bölge sakinleri ve yerel kaynaklar, Zehri’deki askeri operasyonların, baskınların ve iletişim kısıtlamalarının boyutuna bakıldığında, başka tanıklıkların da henüz ortaya çıkmamış olabileceğini belirtti.

The Balochistan Post’un edindiği bilgilere göre, haftalarca süren gözetim, baskınlar ve korku ortamının ardından birçok aile bölgeden ayrılıp Khuzdar, Hub Chowki ve diğer kasabalara göç etti.

Zehri’deki durum, Uluslararası Af Örgütü ve Pakistan İnsan Hakları Komisyonu da dahil olmak üzere insan hakları örgütleri tarafından da gündeme getirildi. Bu örgütler, temel hizmetlerin yeniden sağlanması, tutukluların serbest bırakılması ve ihlal iddialarının soruşturulması çağrısında bulundu.

Uluslararası Af Örgütü’nün açıklaması

Uluslararası Af Örgütü, 23 Ekim’de yaptığı açıklamada önde gelen Beluç aktivistler de dahil olmak üzere 32 kişiyi 1997 tarihli Terörle Mücadele Yasası’nın (ATA) 11-EE maddesi uyarınca Pakistan’ın terörist izleme listesine ekleyen Beluçistan hükümetini sert bir şekilde eleştirdi ve bu adımı “insan haklarına ve adil yargılama ilkesine bir hakaret” olarak nitelendirdi.

“Bu karar, Belucistan eyaletinin bazı bölgelerinden yasadışı cinayetlere dair endişe verici haberlerin geldiği bir dönemde alınmıştır. Özellikle endişe verici olan ise, Khuzdar ilçesinin Zehri kasabasında uygulanan sıkı sokağa çıkma yasağıdır, burada 25 Eylül’den bu yana bölgeye giriş ve çıkışlar tamamen yasaklanmış olup, ifade özgürlüğü hakkı tamamen hiçe sayılarak son birkaç aydır internet erişimi kesilmiştir.

Hükümete, tüm aktivistleri hem bu listeden hem de özgürlüklerine haksız kısıtlamalar getiren Çıkış Kontrol Listesi ve Pasaport Kontrol Listesi gibi diğer keyfi tanımlamalardan çıkarması için çağrıda bulunuyoruz. Yetkililer, hukuki süreci takip etmeli ve bu kişilerin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde bu tanımlamaya itiraz edebilmelerini sağlamalı ve terörle mücadele yasalarını uluslararası insan hakları hukukuna uygun hale getirmek için daha kapsamlı adımlar atmalıdır. Ayrıca, Pakistanlı yetkililer, askeri operasyonlar sırasında Zehri’de meydana gelen can kayıpları hakkında acil, tarafsız ve şeffaf bir soruşturma yürütmeli, internet kesintisini derhal kaldırmalı ve tüm güvenlik güçleri uluslararası hukuka uymalıdır.”

Pakistan İnsan Hakları Komisyonu’nun açıklaması

HRCP, isyancılara karşı askeri operasyonların sürdüğü bildirilen Belucistan’ın Huzdar ilçesine bağlı Zehri’de yaşanan ayrım gözetmeyen şiddet olaylarına ilişkin haberler karşısında derin endişesini dile getiriyor. Bir düğün konvoyunun saldırıya uğradığı iddia edilen olayda, küçük çocuklar da dahil olmak üzere birçok kişi hayatını kaybetti. Yerel kaynaklar ayrıca, insanların hareket özgürlüğünün ciddi şekilde kısıtlandığını ve birçok kasabanın fiilen girilemez bölge ilan edildiğini belirtiyor.

Federal ve eyalet hükümetlerini, sivil can kaybına yol açan bu tür olaylarla ilgili acil, şeffaf ve bağımsız bir soruşturma başlatmaya çağırıyoruz. Gazeteciler ve tarafsız gözlemcilerin de olay yerindeki gerçekleri doğrulamak üzere etkilenen bölgeleri ziyaret etmelerine izin verilmelidir.

Pakistanlı yetkililer, sivillerin öldürülmesi, tıbbi bakımın reddedildiği iddiaları veya Zehri’deki sivil hastanenin askeri kampa dönüştürüldüğü haberleri ile ilgili ayrıntılı bir açıklama yapmadı.

Sohinda hâlâ aynı kurak tepeler, tarlalar, meyve bahçeleri ve yerleşim yerleri arasında uzanıyor. Ancak ölenlerin aileleri için bu yol artık sadece kırsal yaşamın rutinini taşımıyor.

Bu yol, sıradan nedenlerle evlerinden ayrılan ve geri dönmeyen erkeklerin anılarını taşıyor.

Beluçlar kimdir?

Beluçlar, Pakistan, İran ve Afganistan’ın kesiştiği Belucistan bölgesinde yaşayan, İranî dillerden Beluçça’yı konuşan ve ağırlıklı olarak Sünni Müslüman olan bir halktır.

Pakistan’da Beluçların yoğunluklu yaşadığı Belucistan eyaletinin Pakistan topraklarının yüzde 44’ünü oluşturduğu biliniyor. Gazete Duvar’ın paylaştığı 2009 tahminlerine göre bu eyalette Beluçlar yaklaşık 7 milyonluk bir nüfusa sahip. İran’da ise en doğuda Ostān-e Sīstān-o Balūchestān (sistan ve Belucistan eyaleti) adıyla bilinen bir eyalet var. İran’daki en büyük bu eyaletin resmî nüfusu 2,4 milyon. Nüfusu Sünni Müslüman Beluçlar ve Şii Müslüman Sistaniler oluşturuyor. 2009 yılı tahminlerine göre Afganistan’da ise 568 bine yakın Beluç yaşıyor.

The Balochistan Post’un 16 Şubat 2023 tarihli bir haberine göre, Beluç halkı önemli bir göç süreci yaşamış ve bu süreç sonucunda dünyanın çeşitli ülkelerine ve bölgelerine yerleşmiştir. Dağınık olmalarına rağmen, toplam Beluç nüfusu yaklaşık 56.656.027 kişi olarak saptanmıştır.

Fotoğraf: Wikipedia

Beluçlar, belli büyük kabile/aşiret liderlerinin kontrolünde şekillenen feodal bir toplumsal yapıya sahiptir. Üç ülkeye ayrılmış devletsiz bir halk olan Beluçlar, yaşadıkları ülkelerdeki merkezi yönetimlerle kültürel ve siyasi haklar konusunda olumsuzluklar yaşamakta, başta Pakistan olmak üzere bulundukları devletler tarafından asimilasyon ve öldürme politikalarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Beluçlar, birçok siyasi parti ve örgüt aracılığıyla maruz kaldıkları öldürme ve asimilasyon politikalarına karşı taleplerini dile getirmektedir. Örneğin, yazıda adı geçen Belucistan Kurtuluş Ordusu (BLA), Pakistan ve İran’ın dağlık Belucistan bölgesinde faaliyet gösteren bir gerilla ordusudur. Temel amacı, bölgeyi Pakistan egemenliğinden çıkararak bağımsız bir Beluç devleti kurmaktır. Baloch Raaji Aajoi Sangar (BRAS) ise Belucistan bölgesinde faaliyet gösteren militan örgütlerin oluşturduğu bir şemsiye ittifaktır.

Kaynak: Gazete Duvar, The Balochistan Post

İran’da öldürülen Waisi’nin yazdığı mektup ortaya çıktı

7 Nisan’da İran ile ABD arasında imzalanan ateşkesten bu yana onlarca Kürt idam edildi, çok sayıda kişi öldürüldü. En son Devrim Muhafızları tarafından katledilen Kürt aktivist Mojtaba Waisi’nin çocuklara hitaben kaleme aldığı mektup ve suluboya tabloları kamuoyunda yankı buldu.

İran-ABD savaşının 40. gününde (7 Nisan’da) başlayan ve en başta iki haftalık olarak belirlenen ateşkes, Pakistan arabuluculuğuyla resmiyette sürmeye devam ediyor. İran, ABD ile müzakerelerine devam ederken bu süre boyunca ülke içinde baskıcı politikalarını sürdürmüş ve siyasi ve “güvenlik” suçlamalarıyla yargılanan birçok Kürt mahkumunu idam etti.

Mojtaba Waisi: “Güç, insanlığa hizmet etmek için kullanılmalı”

İran İslam Devrimi Ordusu tarafından 28 Mayıs’ta Kirmanşan’ın Mehdiye Mahallesindeki (Dare Daraz veya Dîrij) evlerinde, Mojtaba ve Maysam Waisi kaldıkları aile evinde kurşunlanarak öldürüldüler. Bu olaydan sonra, kardeşlerden Mojtaba Waisi’nin kurduğu kütüphanede eğitim gören çocuklara yazdığı mektup ile sanat eserleri ortaya çıktı.

Mojtaba Waisi’nin imzalı tabloları.

Mojtaba Waisi’nin Kürt kadınını tasvir eden imzalı iki eserini suluboya ile yaptığı öğrenildi.

Mojtaba Waisi’nin yazdığı iki sayfalık mektubun Soranice’den Türkçe’ye çevirisi işte şöyle:

“Bazen duygularım, ruhumun kitaplar için kanat çırptığı o kütüphaneye doğru uçar gider. Kütüphanedeki çocukların her birini çok özlüyorum: Mehiya, Mahbub, Sena, Aylin, Servinaz, Hena, Mübin, Diana, Atusa, Hesti, Alov, Negar, Ayda, Terane, Haniye, Aydın, Berhem…

Acaba bir gün onların büyüdüklerini ve geleceklerini görebilecek miyim? Onların geleceğine ve yetişkinliklerine tanıklık edebilecek miyim, bilmiyorum. Ancak kalbimin en derinlerinden her biri için sağlık, bilgelik ve onurlu bir yaşam diliyorum. Onları seviyorum; onlar için bilgi ve bilgelik, insanların hilelerinden ve aldatmalarından uzak durmayı, insanlıkla dolu olmayı ve bunu yansıtmayı, özgürlüğü, hak arayışını, halka hizmet etmeyi ve köklü, asil meşe ağaçları gibi sarsılmaz bir duruşu temenni ediyorum. Sizleri özgür ve aydınlık bir dünyada görebilme umuduyla… Vatanın bayındırlığı ve sizin yüceliğiniz en büyük dileğimdir. Hak sizinle olsun; Hak, sizlerin destekçisi ve sığınağı olsun.

Her koşulda umutsuzluk ve zihinsel gelgitlerle doluyum. Belirsiz bir geleceğe dair umutsuzluk… Ne olacağını bilmemekten, olayların nasıl gelişeceğini kestirememekten kaynaklanan bir umutsuzluk. Bu gidişat nereye kadar sürecek? Bu zalimin ömrünün sonu gelecek mi, yani bu zulüm dönemi sona erecek mi? Yoksa onun yerine başka bir zalim mi yükselecek? Bu kısır döngü yeniden mi tekrarlanacak? Diktatörün iktidarı nasıl yıkılacak ve paramparça edilecek?

Cesurlar canları ve varlıklarıyla özgürlüğün bedelini ödesin de, onursuz ve korkak kişiler güç ve kibrin sahibi olup hükümdarlık ve yönetim tahtına mı otursun? Mücadele eden ve hayatını kaybeden o temiz insanlar geride yalnızca hapishanelerde kalan fotoğraflarını mı bıraksın? Yoldaşlarımın bunca çabasının ve ölümünün sonucu, vatanın geleceğinin gücü yalnızca kendi çıkarları için isteyen kişilerin eline düşmesi mi olacak? Oysa güç, insanlara ve insanlığa hizmet etmek için kullanılmalıdır. Çok geçmeden bu esaretin bağları ve zincirleri yeniden vurulacaktır…

Ama zalimlere karşı mücadele etmek için ayağa kalkmanın hüznü, benim için umutsuzluğun kaynağı değil; aksine hayatın akışının ve yaşamanın anlamının ta kendisidir. Kendi anlamımı verdiğim bu boş ve anlamsız dünyada, yalnızca hayatta kalmak ve ölüm korkusu yüzünden zulüm karşısında baş eğmek, utanç ve aşağılanmadan başka bir şey değildir.

Size sadık olan,

Sizin destekçiniz ve savunucunuz.”

Kürdistan İnsan Hakları Ağı’na (KHRN) göre iki kardeş, kültürel faaliyetleri ve hükümet karşıtı protestolara katılımları nedeniyle güvenlik güçleri tarafından daha önce defalarca baskıya, tehditlere ve gözaltına maruz kalmıştı.

İki kardeşin yaklaşık bir yıl önce, diğer bazı kültür ve edebiyat aktivistleriyle birlikte Darreh Drezh Kürt kütüphanesinin kurulmasına katkıda bulundukları, kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenleyerek yoksul bölgedeki çocuklar ve gençler arasında toplumsal dayanışma alanı oluşturdukları aktarıldı. Ayrıca iki kardeşin kentte yapılan birçok Newroz’un organizasyonuna katıldıkları ve Kirmanşah’ta çeşitli sanat çalışmaları yürüttükleri biliniyor.

Ateşkesten sonra ölümler devam ediyor

İran ile ABD arasında 7 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkesten bu yana İran rejiminin gözaltı, siyasi infaz, idam ve Kürt bölgelerine yönelik saldırıları devam etti. İnsan hakları örgütleri ateşkes sonrasında da bu baskının ve katliamların devam ettiğini raporladı.

7 Nisan ateşkesinden sonra İran rejiminin öldürdüğü ve idam ettiği kişiler

7 Nisan 2026

Mohsen Eslamkhah

Hana İnsan Hakları Örgütü, Bukanlı ve tutuklu Mohsen Eslamkhah’ın İran İslam Cumhuriyeti yargı organları tarafından idam cezasına çarptırıldığını kaydetti.

14 Nisan 2026

Ghazal Mawlan

İran’ın Irak’ta Kürdistan Bölgesi’ndeki muhalif gruplara yönelik İHA saldırısında ağır yaralanan 18 yaşındaki Komala üyesi Ghazal Mawlan yaşamını yitirdi. İnsan hakları örgütleri, bazı hastanelerin siyasi baskı korkusuyla tedavi vermediğini bildirdi.

17 Nisan 2026

PDKI kampına saldırı sonucu 3 kişi öldürüldü

Ateşkes sonrasında İran’a ait insansız hava araçlarının Irak Kürdistanı’ndaki İran Kürdistanı Demokratik Partisi (PDKI) kampına düzenlediği saldırıda üç kişi yaşamını yitirdi. Ölenler arasında iki kadın da bulunuyordu.

2 Mayıs 2026

Nasser Bakerzadeh ve Yaghoub Karimpour

2 Mayıs sabahı erken saatlerde Orumiyeh Merkez Hapishanesi’nde, avukatlarına veya ailelerine haber vermeden Kürt sünni Nasser Bakerzadeh ile engelli Azerbaycanlı Türk Yarsan vatandaşı Yaghoub Karimpour’u gizlice idam edildi. Hapishane yetkililerinin o günden beri cesetlerin teslim edilmesini engellediği kaydedildi. KHRN, her iki kişinin de 30 Nisan’da genel koğuştan şehirdeki bir güvenlik birimine nakledildiğini ve burada video itirafları kaydetmeleri için baskı altına alındıklarını öğrendi.

4 Mayıs 2026

Mehrab Abdollahzadeh

Kürt siyasi tutuklu Mehrab Abdollahzadeh, ailesine veya savunma avukatlarına herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın Orumiyeh Merkez Hapishanesi’nde gizlice idam edildi. Güvenlik güçleri, cesedini ailesine teslim etmeyi reddetti.

21 Mayıs 2026

Ramin Zaleh ve Karim Maroufpour

“Silahlı ayaklanma” suçlamasıyla idam cezasına çarptırılan iki Kürt siyasi tutuklu, Ramin Zaleh ve Karim Maroufpour, 21 Mayıs sabahı erken saatlerde Naqadeh Hapishanesi’nde gizlice idam edildi. Ailelerine ve avukatlarına önceden herhangi bir bildirimde bulunulmadı.

23 Mayıs 2026

Ghazi Kawani

Hana İnsan Hakları Örgütü’ne ulaşan haberlere göre, Sardasht İlçesi’nin Doletu köyünden Kürt bir esnaf olan Ghazi Kawani, 23 Mayıs’ta ağır yaraları sonucu hayatını kaybetti. Kawani, birkaç gün önce Jasousan sınır şeridinde İran İslam Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin doğrudan ateş açması sonucu ağır yaralanmıştı.

28 Mayıs 2026

Waisi kardeşler

Kermanshahlı iki Kürt Yarsani kardeş ve kültür aktivisti olan Mojtaba Veysi ile Meysam Veysi, 28 Mayıs’ta Kermanshah ilinin Dalahu ilçesine bağlı Ghaleh-Kouhesh köyünde İslam Devrim Muhafızları (IRGC) güçleri tarafından öldürüldü.

28 Mayıs 2026

Ramazanpour ve Marefati

Yezd’de yaşayan 38 yaşındaki Esmaeil Ramazanpour ile Kürdistan Eyaleti’nin Saqqez kentinden 30 yaşındaki Kürt sivil Arman Marefati, Aralık 2025-Ocak 2026 protestolarıyla bağlantılı olarak “Tanrı’ya düşmanlık” suçlamasıyla idam cezasına çarptırıldı.

30 Mayıs 2026

Raouf Sheikh-Maroufi ve Mohammad Faraji

Hana İnsan Hakları Örgütü, Yargıtay’ın iki Kürt siyasi tutuklu olan Raouf Sheikh-Maroufi ve Mohammad Faraji’nin idam cezalarını onadığını öğrendi. Bukan’ta ikamet eden ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanmasında gözaltına alınan bu iki kişinin davaları, Cezaların İnfaz Şubesi’ne sevk edildi.

767
Ateşkesten 21 Nisan’a kadar geçen sürede raporlanan gözaltı sayısı.
36
KHRN’nin savaş ve ateşkes sürecinde raporladığı toplam infaz sayısı.
Kaynaklar: Kurdistan Human Rights Network (KHRN), Iran Human Rights (IHRNGO), Center for Human Rights in Iran (CHRI). Kronoloji verileri yalnızca 7 Nisan 2026 ateşkesi sonrasında raporlanan ölüm, infaz ve saldırıları kapsamaktadır.


*Infografi, söz konusu kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Orbán’ın mirası

“Umut edilen o ki bu yeni süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.”

Foto: Cain Burdeau/Courthouse News Service

Carl Rowlands tarafından kaleme alınan ve Tribune‘de yayımlanan bu makaleyi, Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Geçtiğimiz ay, 12 Nisan’da, Viktor Orbán‘ın 16 yıllık iktidarı nihayet yerle bir oldu. Medya manipülasyonu, apaçık yalanlar, iftira ve karalama… Macaristan’daki köhnemiş iktidar kliğinin koltuğunu korumak için başvurduğu bu taktiklerin tamamı seçmenler tarafından ağır şekilde sandığa gömüldü. Sandıktan, Orbán’ın yüzde 37’lik oy oranına karşılık oyların yüzde 55’ini alan Péter Magyar liderliğindeki muhalefet ittifakı ezici bir çoğunlukla çıktı. Büyük şehirlerden küçük kasabalara kadar ülke genelinde son derece etkili bir kampanya yürüten Magyar, rejimin ahlaki çöküşünü ve ekonomik başarısızlıklarını gözler önüne serdi. Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte gençler, zaferi kutlamak için Budapeşte sokaklarına akın etti.

Seçim yarışının ana teması yolsuzluktu. İktidardaki Fidesz; yandaşları adına elektrik santralleri ve oteller satın almaktan Avrupa Birliği (AB) fonlarını zimmete geçirmeye, hatta devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili vakalarını örtbas etmeye kadar uzanan bir dizi suçlamayla karşı karşıya kaldı. Tuna Nehri kıyısında on binlerce destekçisine hitaben yaptığı zafer konuşmasında Magyar, “Sistemin kuklası ve dayanağı olanlar kamusal hayattan çekilmelidir… Bundan böyle bu tarz eylemlerin sonuçsuz kaldığı bir ülke olmayacağız. Bu ülkeyi soyanlar hesap vermelidir” ifadelerini kullandı.

Ancak Macaristan’ın “soyguncu baronlarını” yargı önüne çıkarmak o kadar da kolay olmayabilir. Ana akım analizler ağırlıklı olarak Orbán’ın “illiberal” politikalarına ve çeşitli kamu kurumlarında kurduğu (kurumların bağımsızlığını adım adım baltalayan ve emir kullarını ödüllendiren) kayırmacılık sistemine odaklansa da bu bakış açısı çok daha derin bir dizi sorunu ıskalıyor. Fidesz iktidarı, para ve gücü benzeri görülmemiş bir biçimde harmanlayarak sözde “Ulusal İşbirliği Sistemi” olarak adlandırılan bir tür ahbap-çavuş kapitalizmi inşa etmişti. Bu yapı; parçalanmış ve büyük oranda sendikasızlaştırılmış iş gücünün haklarını gasp ettiği gibi ücretleri ve çalışma koşullarını geriletmiş, “modernleşme”nin bedelini de sıradan işçilerin sırtına yüklemişti.

Tüm bunların sonucunda ortaya çıkan tablo, en iyi niyetli hükümetlerin dahi onarmakta zorlanacağı derin eşitsizliklerin yaraladığı bir toplum oldu. Demokratik hesap verebilirlik ve köklü bir “rejim değişikliği” vaatlerine rağmen Magyar, bu çökmüş sistemi dönüştürmeye yönelik çok az somut taahhütte bulundu. Ülkeyi nasıl yöneteceğine dair bir fikir edinebilmek için, öncelikle devraldığı iktidar yapısını iyi anlamamız gerekiyor.

Çalışma dayatmalı sosyal devlet

Orbán 2010 yılında iktidara geldiğinde Macaristan ekonomisi ağır bir finansal krizin şokunu henüz üzerinden atamamıştı. Ülkeyi Güneydoğu Asya ekonomilerini model alan “gelişmiş” bir ülkeye dönüştürme vaadinde bulunan Orbán, ilk etapta yerli ve geçiş dönemi sonrasında palazlanan oligarkların, küçük işverenlerin ve toprak sahiplerinin oluşturduğu bir koalisyonun desteğini arkasına aldı. Bu kesimler; hükümetin, Macaristan’ın gelişmiş ülkeleri yakalayabilmesi için en iyi yolun liberal-demokratik bir açılımdan değil, tepeden inme bir konsolidasyondan geçtiği tezini benimsedi. Yeni elitler mutabakatı işte bu vaadin etrafında şekillendi.

Fidesz, komünizmin çöküşünün ardından uygulanan acımasız “şok terapisi” programının yarattığı sonuçlardan biri olan iş gücü açığının gölgesinde iktidara gelmişti. Partinin öncelikleri arasında bir tam istihdam rejimi yaratmak yer alıyordu. Bu hedefe ulaşmak için atılan ilk adım, yeniden sanayileşme süreci olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşımla, piyasa dostu politikalar ile doğrudan devlet fonlarını harmanlayarak ülkeye yabancı yatırım çekmek oldu. Ancak iktidar, bununla eş zamanlı olarak işçi haklarını ve çalışma mevzuatını adım adım tırpanlamaya başladı. Özelleştirme ve kemer sıkma politikaları sermayeyi cezbetmek için kullanılırken sosyal yardımlara ve sivil katılıma yönelik saldırılar ise emeği (işçi sınıfını) disipline etmenin bir aracı haline getirildi.

Fidesz’in başlıca ekonomik silahlarından biri, insanları açlıkla terbiye edip çalışmaya mecbur bırakarak iş gücü sorununu çözmek amacıyla işsizlik desteklerini neredeyse tamamen ortadan kaldırmasıydı. İktidar ayrıca, işverenlere 400 saate kadar zorunlu fazla mesai dayatma ve bunun ücretini üç yıla kadar ödememe hakkı tanıyan, 2012 tarihli “kölelik yasası”nı da meclisten geçirdi. Genç kuşakların süregelen dış göçüyle de birleşen bu tür “reformlar,” nihayetinde iş gücü piyasasını esnetmeyi başararak Macarların büyük çoğunluğuna iş imkânı ve bununla beraber katı sınırlar çerçevesinde bir sınıf atlama hayali sağladı.

Fidesz’in sendikacılığa karşı yürüttüğü kampanya, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşürmeyi amaçlayan daha geniş çaplı bir stratejinin parçasıydı. Bir yandan yoksullara ve işsizlere acımasızca muamele edip sosyal yardımları keserek onlara hayatta kalmanın asgari şartları dışında hiçbir şey sunmayan iktidar; diğer yandan büyük bir kısmı Roman kökenlilerden oluşan sanayi işçilerine yönelik fiili bir ırkçı saldırı başlattı. Macaristan VDSZ sendikası lideri Tamás Székely, “Macar işçilerin durumu Avrupa Birliği’ndeki en vahim tablolardan birini oluşturuyor. Düşük ücretler, güvencesizlik ve zayıf koruma…” değerlendirmesinde bulunuyor. Maaşlar çoğu zaman ödenmiyor, çalışma koşulları tehlike saçıyor ve fabrikalar ansızın kapatılıyor.

Diğer yandan Fidesz, işçi sınıfının üst tabakasını kendi saflarına çekmek amacıyla fatura giderlerini kontrol altında tuttu, mesleki eğitimi teşvik etti, esnaf ve zanaatkârların düşük gelir vergisi ödemesinin önünü açtı ve tüm bu adımları çok uluslu şirketlerdeki istihdam yaratma programlarına aktarılan fonlarla destekledi. Bunun sonucunda, belirli becerilere sahip kalifiye elemanlar için oldukça canlı bir iş gücü piyasası oluştu. Hükümet, orta sınıfa ise milliyetçi söylemler, artan emlak fiyatları ve ev sahipliği rantı ile hitap etti. Buna bir de doğurganlık oranını artırmaya yönelik (ancak nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan) bir hamle olarak çocuk yapma şartına bağlanan konut kredilerini eklendi. Emeklilere ise ek ikramiyeler dağıtıldı ve onların da faturalardaki tavan fiyat uygulamasından faydalanması sağlandı.

Ancak bu tabloda pürüzler de yok değildi. Pandemi, Macaristan sağlık sisteminin içler acısı durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. 2022’den itibaren Orbán, artan enflasyona gıda ürünlerine fiyat kontrolleri getirerek yanıt vermeye çalıştı. Ne var ki, tedarikçiler ve perakendeciler basitçe diğer ürünlere zam yapma yoluna gidince, bu hamle standart bir mutfak alışverişinin maliyetini düşürmekte başarısız oldu. Yine de, Orbán modelinin karakteristik özelliği haline gelen “milli Keynesçi” önlemler ile katı hiyerarşik Thatcher sonrası politikaların bu harmanı, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun süre ayakta kalmayı başardı. Karşımızdaki; politikalarını farklı seçmen kitlelerine göre uyarlayarak gücünü sürekli yeniden üreten, bir kesime destek dağıtırken diğerini baskı altına alan hibrit ve adeta şekilden şekle giren bir rejimdi.

Yeni muhalefet

Ancak “Orbánizm,” bu bloğu bir araya getirirken bir yandan da sermaye birikiminin ve otoriterleşmenin ulusal refahı inşa etmenin bir aracı olarak değil; sırf dar bir yönetici kliğin ayrıcalıklarını korumak adına, kendi başına birer amaca dönüştüğü bir toplumun doğmasına yol açtı. İktidarın görev süresi boyunca, hükümetin “heterodoks” ekonomi politikalarının, işçi sınıfı ile emeklilerin maaşları ve giderek artan yaşam maliyetleri arasındaki uçurumu kapatamayacağı, zamanla gün yüzüne çıktı. Orbán sistemi, aslen işçi sınıfının en alt tabakalarını ezmek üzerine kurgulanmış olsa da; günün sonunda mülksüz işçilerden alt-orta sınıflara kadar çok daha geniş bir seçmen kitlesini bu ağır maddi baskılarla karşı karşıya bıraktı.

Bu durum, rejimin kleptokratik eğilimlerinin daha fazla mercek altına alınmasına yol açarak geniş çaplı bir “yolsuzluk karşıtı” hareketin şekillenmesine zemin hazırladı. Fidesz’in genç bir diplomatı ve parti bürokratı olan Péter Magyar, işte bu fırsatı değerlendiren isim oldu. Magyar’ın bizzat partinin içinden çıkmış olması; eleştirilerine, itibarı sarsılmış liberal ve sosyal demokrat partilerin kalıntılarından oluşan demoralize muhalefetin asla ortaya koyamayacağı bir ağırlık ve meşruiyet kazandırdı.

Magyar, 2024 yılında bağımsız medya kanalı Partizan‘a verdiği ve devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili skandalının örtbas edilmesinin ardından hükümeti topa tuttuğu röportajla siyaset sahnesine hızlı bir giriş yaptı. Büyük kitle gösterileri düzenleyerek öncesinde Tisza (hem Macaristan’da bir nehir adı hem de Macarca “Saygı ve Özgürlük” kelimelerinin birleşimi) adında bir mikro parti olan siyasi oluşuma katılıp ardından liderliğini üstlenerek kısa sürede adından söz ettirdi. Aynı yılın ilerleyen aylarında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleri ise onu ülke içindeki iktidar yarışında en avantajlı konuma taşıyan bir sıçrama tahtası işlevi gördü.

Hükümetin bu yükselişe verdiği tepkiyse oldukça hantaldı. Orbán çevresi, Ursula von der Leyen veya Volodimir Zelenski gibi nefret objesi haline getirdikleri diğer figürlere karşı başvurdukları propaganda taktiklerinin aynılarını tekrar devreye soktular. Fidesz’in giderek kendi yarattığı efsaneye inandığı, etrafını (İngiltere ve ABD’den gelen pek çok sağcı da dahil olmak üzere) dalkavuklar ve menfaatçilerle doldurduğu ve artık ülkenin nabzını tutamadığı açıkça hissediliyordu.

Magyar’ın destekçi kitlesinin omurgasını orta sınıf oluştursa da seçimler yaklaştıkça Fidesz’in kendi çıkarlarına hizmet eden otoriterliğinden rahatsız olan hemen herkesi aynı çatı altında toplayarak hitap ettiği kitleyi genişletti. Orbán ve yakın çevresinin peş peşe yaptığı fahiş hatalar da onun işini epey kolaylaştırdı. Örneğin geçtiğimiz yıl Budapeşte Onur Yürüyüşü‘nü yasaklama girişimi, hiçbir siyasi kazanç sağlamadığı gibi geniş bir seçmen kesiminin tepkisini çekerek etkinliğin devasa bir hükümet karşıtı gösteriye dönüşmesine yol açtı. Beraberinde dağlar kadar bürokratik yük getirecek ve potansiyel olarak kendi çocuklarını mahkeme salonlarına sürüklemelerine neden olacak bir protestoyu bastırmaya polisin de hiç hevesi yoktu. Bu yüzden polis müdahale etmek yerine, (normalde katılımcıları tespit edip cezalandırmak için kurulmuş olan) kendi yüz tanıma kameralarının önünden geçmemesi için yürüyüşün güzergâhını değiştirmekle yetindi.

Ortodoks çizgiye dönüş mü?

Birçoklarına göre Magyar, komünizm sonrası geçiş dönemi Macaristan’ından kesin bir kopuşu temsil ediyor: Sosyalist sistemin bıraktığı boşluğu dolduran ve Fidesz’in bir zamanların serbest piyasacı yeni yetmelerini kemikleşmiş bir “eski tüfekler” kliğine dönüştüren paternalizm ve kayırmacılık ağlarından bir kopuş. Bu yaşlılar hegemonyasını kıyasıya eleştiren ve yükseköğretimde giderek tırmanan krizin pençesinde olan gençler, muhalefetin başarısında kilit rol oynadı. Tisza’nın hükümet programı; milliyetçi söylemi ılımlı reform adımlarıyla harmanlayarak ve arasına bir tutam da merkez sol politika serpiştirerek bu geniş koalisyonu bir arada tutmaya yönelik zorlu bir çabanın ürünüydü. Tisza; sosyal işler, çevre ve eğitimden sorumlu olacak “uzmanlık” liyakatine sahip isimlerin liderlik edeceği yeni bakanlıkların kurulmasını planlıyor.

Ne var ki ekonomi alanında, yeni hükümetin ortodoks politikalara dönüşe imza atacağı görülüyor. Harcanabilir geliri büyük ölçüde eriten dudak uçuklatan KDV oranları ve diğer regresif vergilerle birlikte tek oranlı vergi sistemi varlığını koruyacak. Şahıs şirketlerine yönelik son vergi zamları ise öncesinde olduğu gibi son derece düşük seviyelerine geri çekilecek. Servet üzerinden cüzi bir vergi kesintisi görebiliriz; ancak Orbánizm’i ayakta tutan rantçı çıkarlara veya dev tarım holdinglerine meydan okuyacak hiçbir plan ufukta görünmüyor. Tisza’nın Euro’ya geçiş hedefi ise hayata geçirildiği takdirde büyük olasılıkla yeni bir kemer sıkma dalgasını tetikleyecek.

Fidesz, devletin mali gücünü kendi tabanını inşa etmek için kullanırken bir yandan da baş döndürücü bir hızla ülkeye yabancı yatırım çekmeye çalışıyordu. Buna karşılık Tisza ve müttefikleri ise piyasalara güven vererek ve Orbán hükümeti döneminde askıya alınan Avrupa Birliği fonlarının serbest bırakılmasını sağlayarak çok daha istikrarlı ve oturmuş bir iş ortamı yaratmaya çabalayacak. Bu girişimlerinde, en azından bir süreliğine, pekâlâ başarılı da olabilirler. Ancak giderek derinleşen eşitsizliklerin ve küresel ekonomide esen ters rüzgarların gölgesinde, güvenilirliklerini koruyup seçmen kitlelerini bir arada tutmayı başarıp başaramayacakları tamamen ayrı bir soru işareti.

Magyar’ın elde ettiği ezici zaferin yan etkilerinden biri de yüz yılı aşkın bir süredir ilk kez Macaristan Parlamentosu’nda hiçbir “sol” partinin kalmamış olmasıdır. Macaristan Sosyalist Partisi, yeni Orbán karşıtı bloğun yükselişiyle birlikte adeta siyaset sahnesinden silindi. Sosyalistlerden kopan Demokratik Koalisyon da oyların yalnızca yüzde birini alarak meclisteki yerini kaybetti. Şayet yeni bir güç ortaya çıkacaksa, bunun sıfırdan inşa edilmesi gerekecek. Ülkedeki ilerici güçlerin; farklı vizyonlar, çatışan egolar, mali baskılar ve pratik deneyim eksikliği nedeniyle içinde bulunduğu dağınıklık göz önüne alındığında, bu oldukça göz korkutucu bir durum. Ancak 12 Nisan’daki sözde “demokratik devrim” hakkında kesin olarak söylenebilecek bir şey varsa, o da Macaristan’daki siyasi olasılıklar yelpazesini genişlettiğidir. Umut edilen o ki bu süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.

Abdullah A., Instagram paylaşımları sebebiyle vatandaşlıktan çıkarıldı

Ailesiyle birlikte 2 aylıkken Almanya’ya gelen ve geçtiğimiz yıl Almanya vatandaşı olan Abdullah A.’nın vatandaşlığı, Filistin yanlısı Instagram paylaşımları sebep gösterilerek elinden alındı.

Almanya’da Filistin yanlısı protestolar, Foto: Al Jazeera

Almanyalı bağımsız gazeteci Hanno Hauenstein‘ın Jacobin için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Abdullah A., 1990 yılında Lübnan’da doğdu ve henüz iki aylıkken Filistinli ailesiyle birlikte Berlin’e geldi. Almanya; Abdullah’ın büyüdüğü, okula gittiği, çalıştığı ve Almanya vatandaşı olmayı beklediği yerdi. Geçtiğimiz yılın eylül ayında nihayet Almanya pasaportunu aldı. Ancak sadece birkaç hafta sonra Berlin eyaleti, Abdullah’ın vatandaşlığını iptal etti.

Buna sebep olan şey, aralarında Eyalet Göçmenlik Dairesi (LEA) ve iç istihbarat teşkilatının da bulunduğu Berlin makamlarına Almanya basınından gelen bir dizi bilgi talebiydi. Bu bilgi talepleri; aşırı sağcı haber portalı Nius, Berliner Zeitung gazetesi ve influencer/Weltwoche köşe yazarı Anabel Schunke‘den gelmişti. Abdullah’ın vatandaşlığının iptaliyle ilgili dava, Filistin ve İsrail ile ilgili sosyal medya paylaşımları etrafında şekilleniyor. Bu durum, Jacobin‘in özel olarak ulaştığı ve şu anda Berlin İdare Mahkemesi’ndeki acil yargılama sürecinin bir parçası olan belgelerde ortaya çıkıyor.

Davanın merkezinde Almanya’nın 2024 vatandaşlık reformu yer alıyor. Bu reform vatandaşlığa kabulü bazı açılardan kolaylaştırsa da eleştirmenler, kasıtlı olarak geniş ve yoruma açık bir dil kullanıldığını belirtiyor. Ayrıca, Almanya’nın özel “tarihi sorumluluğuna” resmi bir bağlılık şartı getirilmiş olup vatandaşlık süreci genişletildi. Eleştirmenler, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana ve iddia edilen “ithal antisemitizm” tartışmalarının ortasında, bu durumun siyasi söylemlerin keyfi olarak değerlendirilmesine ciddi bir alan açtığını savunuyor.

Abdullah’ın davası, bu tarz yorumlamaların ne kadar hızlı sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Schunke, 26 Eylül’de LEA’ya gönderdiği bilgi talebinde Abdullah’ı “antisemit ve terör destekçisi olduğu iddia edilen biri” olarak tanımladı. Ayrıca Schunke, Abdullah’ın bir gün önce yeni aldığı Almanya pasaportunun fotoğrafını Instagram’da paylaşmış olmasına da atıfta bulundu. Schunke bilgi talebinde, “Böyle kişiler Almanya’da nasıl vatandaşlığa alınabiliyor?” diye sordu. Ayrıca ilgili makamlara şu soruyu da yöneltti: “Bu adamın vatandaşlığa kabulünü gözden geçirmek ve muhtemelen iptal etmek için adımlar atmayı planlıyor musunuz?“

Birkaç gün sonra, LEA’nın vatandaşlığa kabul dairesi başkanı Wiebke Gramm, Schunke ve basından gelen diğer bilgi taleplerini iç istihbarat teşkilatının Berlin Senatosu temsilcisi Claudia Vanoni‘ye ileterek “ivedi şekilde bir değerlendirme” yapılmasını talep etti.

Basından gelen bilgi talepleri, Schunke’nin kendi talebine ekran görüntüsü olarak eklediği ve Nius‘a göre kendi taleplerinde de yer alan bir Instagram hikayesine odaklanıyordu. Görünüşe göre Abdullah, bu hikayeyi Instagram’da paylaşmıştı. Görselde; denize karşı oturmuş, maskeli, Filistin bayraklı ve sırt çantalı iki adam arkadan görülüyor. Adamlar yeşil alın bantları takıyor. Kıyafetleri ve deniz kenarındaki ortam, onların Hamas’ın Gazze’deki silahlı kanadının üyeleri olduklarına işaret ediyor.

Bu yorumlama ise tam olarak kesin değil. Görselde hiçbir silah veya slogan görünmüyor. Görselin üst kısmındaki küçük çubuklar, bu Instagram hikayesinin Abdullah’ın o gün paylaştığı yaklaşık yirmi hikayeden biri olduğunu gösteriyor. Abdullah, Instagram’da görseli yeşil bir kalp emojisiyle birlikte “Heroes of Palestine” (Filistin’in Kahramanları) ifadesiyle paylaşmıştı.

Yetkililerin, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasını gerekçelendirmek için gösterdiği ikinci bir sosyal medya paylaşımında, Hamas’ın 2004 yılında ölen kurucularından Şeyh Ahmed Yasin yer alıyor. Abdullah, Nisan 2025’te Threads platformunda bu görsele bir kalp emojisi ve Filistin bayrağı emojisi eklemişti. Berliner Zeitung ayrıca, Abdullah’ın paylaştığı iddia edilen bir Yasin videosuna da atıfta bulundu.

Berlin makamları bu paylaşımları, Hamas’a yönelik sempatisinin veya bağlantısının açık bir ifadesi olarak yorumluyor. Bunu da büyük ölçüde iç istihbarat teşkilatının değerlendirmelerine dayandırıyorlar. Teşkilat; LEA’nın bilgi talebine yanıt olarak Gramm’a, Abdullah’ın Instagram hesabı daha önce kendileri tarafından bilinmiyor olsa da paylaşımlarının Hamas’a yönelik bir sempatiye işaret ettiğini belirten bir değerlendirme gönderdi.

İç istihbarat teşkilatı, düzenli bir şekilde Filistin karşıtı ve zaman zaman açıkça ırkçı içerikler paylaşan @RakMakkabi adlı bir X hesabını kaynak aldı. Bu hesabın yaptığı bir paylaşım (Görünüşe göre Abdullah’ın vatandaşlığa kabulünü söz konusu Instagram hikayesiyle kamuoyu önünde ilişkilendiren ilk gönderi) X‘te 4 binden fazla beğeni aldı. Gönderi, Schunke’nin Berlin makamlarına yönelik bilgi talebinden sadece saatler önce yayımlanmış ve öncesinde bizzat köşe yazarının kendisi tarafından da yaygınlaştırılmıştı.

LEA, bunun ardından Almanya Vatandaşlık Yasası’nın 35. Maddesi uyarınca, halihazırda tamamlanmış olan vatandaşlığa kabul işlemini “hileli aldatma” gerekçesiyle iptal etmek için yasal süreç başlattı. Yetkililer, Abdullah’ın vatandaşlığa kabul sürecinde Almanya’nın anayasal düzenine olan bağlılığını gerçeğe aykırı bir şekilde teyit ettiğini savunuyor. Davanın merkezinde, Almanya’nın “Nasyonal Sosyalist adaletsizliğe ve bunun sonuçlarına, özellikle de Yahudi yaşamının korunmasına yönelik özel tarihi sorumluluğunu” kabul eden zorunlu beyan yer alıyor. 2024 vatandaşlık reformundan beri bu beyan (10. Madde kapsamında) vatandaşlığa kabul için açık bir şart haline geldi.

Bu gerekçelendirme mantığı sonraki kararlarda da devam ediyor. Berlin Senatosu’nun, Abdullah’ın avukatı Alexander Górski‘ye verdiği ve vatandaşlıktan çıkarma kararına yapılan itirazı reddeden Mart 2026 tarihli yanıtında, “Müvekkilinizin ancak vatandaşlığa kabulünden sonra ortaya çıktığı üzere, kendisi … HAMAS ile bağlantılıdır” ifadesi yer alıyor.

Jacobin‘den gelen detaylı bilgi taleplerine yanıt olarak, Berlin Eyalet Göçmenlik Dairesi ve Senato yönetimi sözcüsü, yetkililerin belirli kişilerle ilgili idari süreçler hakkında yorum yapamayacağını belirtti.

Almanya Barolar Birliği Göç Hukuku Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Başkanı ve avukat Thomas Oberhäuser, Abdullah A.’nın davasını hukuki ve siyasi açıdan önemli buluyor. Abdullah’ın davasında yer almayan Oberhäuser, Yahudi yaşamını korumaya yönelik güçlendirilmiş taahhüdün aynı zamanda 2023’ten bu yana devam eden Filistin yanlısı protestolara da tartışmasız bir yanıt olduğunu belirtiyor.

Oberhäuser, bu davada nihai olarak asıl önemli olanın ifadenin kendisinden ziyade arkasında yattığı varsayılan tutum olduğunu savunuyor. Bir anlamda ispat yükü tersine dönmüş durumda. Yetkililer artık geriye dönük olarak bir kişinin Yahudi yaşamının korunmasıyla çelişen görüşlere sahip olup olmadığına dair çıkarım yapmak zorunda. Oberhäuser, “Yetkililer artık bir ifadenin tam olarak bu maksatla kullanıldığını kanıtlamak zorunda” dedi.

Oberhäuser, vatandaşlık yasasının siyasi söylemleri cezalandırmak için kullanıldığına dair endişeleri anlaşılır buluyor ve durumu şu sözlerle açıklıyor: “Uzun zamandır korktuğum ve hukuken de mümkün olan şey tam olarak bu: Yasama organı; yetkililere, hukuka aykırı olduğuna hükmedilen vatandaşlığa kabulleri iptal edebilecekleri on yıllık bir süre tanıdı.”

Davanın ne kadar siyasallaştığı, medyanın ve siyasetin verdiği tepkilerden açıkça görülebiliyor. Nius, Bild, birkaç yerel Berlin yayın organı ile dpa haber ajansı ve onun aracılığıyla Der Spiegel, Die Zeit ve Süddeutsche Zeitung gibi büyük yayınların tümü, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasına geniş yer ayırdı. Berlin Belediye Başkanı Kai Wegner bile konuya dahil oldu. Wegner, geçtiğimiz kasım ayında X‘te “Vatandaşlığa kabul sürecinde özgür demokratik temel düzene bağlılık bizim için sadece bir formalite değildir. Sistemi kandırabileceğini sanan herkes, Berlin makamlarının ne kadar tutarlı hareket edeceğini görebilir.” şeklinde bir açıklama paylaştı. Wegner aynı paylaşımda, Bild‘in “Vatandaşlığa kabul geri alındı: Berlin, Hamas hayranının Alman pasaportunu elinden aldı“manşetinin bağlantısını da paylaşmıştı.

dpa‘nın aktardığına göre, Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Wiesbaden’de düzenlenen Almanya Federal Kriminal Dairesi konferansının oturum aralarında davaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Bunu açıkça destekliyorum” dedi. Çifte vatandaşları ilgilendiren benzer vakalarda da yetkililerin “onları tespit ettiğimizde” aynı şekilde hareket etmesi gerektiğini söyledi.

Abdullah, suçlamaları reddediyor. Jacobin‘in ulaştığı ve avukatı Górski tarafından sunulan acil itiraz başvurusunda, “Dayanışmam yalnızca ve tamamen Filistin halkına, yani kendi halkımadır” diye belirtiyor. Hamas’a “hiçbir şekilde” destek veya sempati ifade etme niyetinde olmadığını söylüyor ve şiddeti bir araç olarak reddediyor.

Jacobin, dava hakkında Abdullah ile kapsamlı bir şekilde konuştu. Abdullah, vatandaşlığının elinden alınmasını ansızın vuran bir felaket olarak tanımlıyor: “Konuşmayı burada, Berlin’de öğrendim. Arkadaşlarım burada, hayatım burada, her şeyim burada.” Bu nedenle, Almanya’ya olan aidiyetinin iptal edilmesi ona çok daha saçma geliyor. Medyada çıkan haberlerin ardından sosyal çevresindeki birçok kişinin kendisinden uzaklaştığını söylüyor ve ekliyor, “Artık arkadaşlarım ve ailem arasında büyük bir korku hakim.“

Abdullah, yetkilileri aldattığı yönündeki suçlamaları da kesin bir dille reddediyor. “Tarihi sorumluluğu kabul ettiğini” belirten Abdullah, “Almanya’nın bir sorumluluk taşıdığını” söylüyor. İsrail’e yönelik eleştirilerin de bundan net bir şekilde ayrışması gerektiğini savunuyor ve eleştirilerinin açıkça Yahudileri hedef almadığında ısrar ediyor. Abdullah A., kanıt olarak gösterilen sosyal medya paylaşımlarının bağlamından koparıldığını belirten Abdullah, “Hamas’tan hiç bahsetmedim. Benim için mesele öncelikle Filistin bayrağıydı” diyor.

Abdullah A.’nın davası giderek Almanya makamlarının reforme edilmiş vatandaşlık yasasının yorumunu ne kadar esnetmeye istekli olduklarını gösteren bir turnusol testine dönüşüyor. Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılma kararına karşı mücadele ettiği acil yargı sürecinin, Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi ve Avrupa Hukuki Destek Merkezi (ELSC) tarafından desteklenmesinin nedeni de bu.

Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi’nin ifade ve toplanma özgürlüğü uzmanı Paula Zimmermann, Jacobin‘e verdiği bir röportajda, “Bildiğimiz kadarıyla bu, söz konusu paylaşımlara ilişkin herhangi bir cezai kovuşturma veya idari kabahat süreci olmaksızın sosyal medya paylaşımları üzerinden vatandaşlığın derhal iptal edildiği ilk vakadır” dedi.

Zimmermann’a göre bu dava, “iki kademeli bir ifade özgürlüğü sistemi” izlenimi yaratıyor. Almanya’da doğmamış ancak sonradan vatandaşlığa kabul edilmiş kişiler için temel haklar, ek bir şarta bağlı olarak varlık gösteriyor gibi görünüyor. Zimmermann davayı göç ve vatandaşlık hukukunun araçsallaştırılması olarak değerlendiriyor ve yetkililerin Abdullah A. üzerinden ibretlik bir örnek yaratmaya çalıştığını düşünüyor. Aynı zamanda bu vakayı, sözde “ithal antisemitizm” etrafında şekillenen daha geniş siyasi söylemlerin bir parçası olarak değerlendiriyor.

Zimmermann, Abdullah’ın Filistin dayanışma hareketi içinde önde gelen bir aktivist olmamasının özellikle dikkat çekici olduğunu söylüyor ve davanın sindirici bir etki yaratmasının amaçlandığına inanıyor. Böyle bir etkinin şimdiden kendini göstermeye başladığı, Abdullah’ı şahsen tanıyan ve davayı yakından takip eden Berlin merkezli eğitimci Basem Said tarafından da dile getiriliyor. Said, “Biz Filistinliler için vatandaşlığın kaybedilmesi bir gözdağı anlamına geliyor. Pek çok insan artık fikirlerini ifade etmekten son derece korkuyor” şeklinde görüşlerini dile getiriyor.

İptal kararı geçerliliğini korursa Abdullah vatansız kalacak. Almanya’da kalmasına izin verilip verilmeyeceği ve verilecekse bunun ne kadar süreceği ise belirsizliğini koruyor. Oberhäuser’e göre bu dava, vatandaşlık yasasının son yıllarda nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Sonradan vatandaşlığa kabul edilenler artık fiilen, yetkililerin vatandaşlıklarını yeniden iptal edebileceği belirsizliğiyle on yıl boyunca yaşamak durumda kalıyorlar ki bu da pratikte bir tür “deneme süreli vatandaşlık” anlamına geliyor.

Zimmermann da benzer şekilde bu davayı daha geniş bir resmin parçası olarak görüyor: “İfade veya toplanma özgürlüğünün kullanımını, ortada herhangi bir cezai mahkumiyet olmasa bile, göç hukuku aracılığıyla yaptırıma tabi tutmaya yönelik girişimleri giderek daha fazla görüyoruz.” Zimmermann, Berlin makamlarının geçtiğimiz yıl Gazze protestolarının ardından Berlin Senatosu’nun baskısıyla sınır dışı etmeye çalıştığı dört aktivistin yer aldığı “Berlin Dörtlüsü” davasına işaret ediyor. Bu vakalardan birinde, bir Berlin idare mahkemesi yakın zamanda sınır dışı işleminin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.

Abdullah’ın avukatı Górski, Berlin makamlarının davayı nitelendirme biçimini kesin bir dille reddediyor. Yetkililerin, bağlam veya somut bir kanıt sunmaksızın birbirinden kopuk sosyal medya paylaşımlarından yola çıkarak bir dünya görüşü kurguladıklarını savunan Górski’ye göre bu dava, siyasi ve medyatik kampanyaların devletin eylemlerini nasıl giderek daha fazla şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana; sağcı medya kuruluşlarının, STK’lerin ve bireylerin Filistin yanlısı sosyal medya içeriklerini kasıtlı olarak yetkililere ihbar ettiğini ve bu konuda giderek artan bir eğilim gözlemlediğini belirtiyor. Górski, Jacobin‘e yaptığı açıklamada Almanya’da bir “ihbarcılık ruhunun” hakim olduğunu söyledi.

Sosyal medya paylaşımları nedeniyle vatandaşlıkları iptal edilmek istenen birkaç kişiyi temsil eden Górski, “Buradaki tehlike, vatandaşlığın deneme süreli bir vatandaşlığa dönüşmesidir” diyor. Górski, sonradan Almanya vatandaşlığına geçenlerin, ifade ve toplanma özgürlüğü söz konusu olduğunda tamamen farklı bir standarda tabi tutulduğunu savunuyor. Ayrıca, bu eşitsiz muamelenin özgür demokratik düzeni korumak adına meşrulaştırılmasını da iki yüzlü bir çelişki olarak tanımlıyor.

Abdullah için bu durumun sonuçları son derece hissedilir. Şu anda acil bir sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olmasa da vatandaşlığının iptal edilmesi, onu yeniden güvencesiz bir göçmen statüsüne itebilir. Górski, vatandaşlığın kaybedilmesinin varoluşsal bir dışlanma biçimi anlamına geldiğini savunuyor ve ekliyor: “Birdenbire size şu söyleniyor: Buraya ait değilsiniz.“

“Starmerizm”in çöküşü

“Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek tek başına yeterli olmayacaktır.”

Foto: CGTN

İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Jon Trickett‘ın Tribune için kaleme aldığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Britanya’nın uzun süredir devam eden ekonomik ve sosyal krizi çözümsüzlüğünü koruyor. Kapitalist sınıfın Londra’da birkaç kilometrekarelik alana toplanmış ufak bir kesimi ise hakimiyetini giderek artırıyor. Patronların, kâr oranlarını yakalamaya çalışmasıyla birlikte pek çok sektörde ücretlerde acımasız ve aşağı yönlü bir baskı yaşanıyor. Çalışarak elde edilen gelirler düşerken fiyatlar ise artıyor ve barınma masrafları da birçok kişiyi zorluyor. Bu durum da sosyal yardımlara olan bağımlılığın giderek artmasına yol açıyor. Birbiri ardına gelen hükümetler, büyük şirketlerin vergilerini düşürmeye çalıştıkça kamu hizmetlerinin ve şu sıralar inandırıcı bir siyaset yürütmekte zorlanan Britanya devletinin bizzat kendisinin üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadırlar.

Egemen sınıfın bir kesimi, Brexit’in üzerlerindeki baskıları hafifletebileceğini düşünmekteydi ancak referandumdan neredeyse on yıl sonra, AB’den çıkışımız yeni bir iktidar bloku ortaya çıkarmayı başaramadı. Ortaya çıkan sonuç, süregelen bir hegemonya krizi olarak karşımızda durmaktadır. Egemen sınıfın ülkeyi yönetmek için bel bağladığı uzlaşı çökmüş durumda. Siyasetin işlemediğine dair baskın gelen hissin altında yatan asıl açıklama da işte budur.

Bu haftaki yerel seçimler Birleşik Krallık’ın belirli bölgelerinde yapılmış olsa da, ülkenin genel ruh halini net bir şekilde yansıttı. Seçmen, göz ardı edilemeyecek bir karar verdi. İngiltere, Galler ve İskoçya genelinde seçmenler, büyük kitleler halinde İşçi Partisi‘nden ve Muhafazakârlar‘dan yüz çevirdi.

Galler’de bu iki partiye olan destek eriyerek Plaid Cymru ve Reform UK‘e kaydı. Bir zamanlar İşçi Partisi’nin sarsılmaz bir kalesi olduğu varsayılan Londra’da, Yeşiller‘in ilerleyişi bir tepki oyundan çok daha derin bir anlama sahip. Bu anlam da, İşçi Partisi’nin artık ilericilerin sözcülüğünü yapmadığına dair giderek artan inançtır. İskoçya’da İskoç Ulusal Partisi (SNP) yeniden seçimlerde üstünlük sağladı ve Reform, İşçi Partisi’ni üçüncü sıraya itti. Nigel Farage’ın partisinin diğer yerlerde elde ettiği kazanımlar ise hükümetin de oluşumuna katkıda bulunduğu yabancılaşmanın boyutlarını yansıtıyor.

Seçmenler, Muhafazakârları daha 2024’te zaten akıllarından silmişti. Pek çok kişiyse büyük kaygılar taşımalarına rağmen İşçi Partisi’ne yönelmişti. Keir Starmer ve kendi kanadı, rüzgarın tersine estiğini fark etti ve manifestolarını tek bir kelime üzerine inşa etmeye karar verdi: Değişim. Ancak bu, krizin boyutunu kavramaktan uzak bir tutumdu. Starmer ve kliği, iktidarda yalnızca yetkin bir yönetim sergilemeleri halinde ekonomik döngünün Britanya’nın giderek artan ekonomik sorunlarını çözeceğine inanmaya devam ettiler.

Aynı klik ayrıca, Muhafazakârları köşeye sıkıştırmak ve Starmer’ı Farage’ın karşısına konumlandırmak umuduyla merkez sağdaki alanı ele geçirmeyi amaçlayan bir siyasi strateji benimsedi. Bunu yaparken de ilerici seçmenlere İşçi Partisi’ni terk etmekten başka bir seçenek bırakmadılar. Gazze konusundaki savunulamaz tutumları, BAME (Siyahi, Asyalı ve Etnik Azınlık) toplumunun bazı kesimlerinin partiden uzaklaşmasına yol açtı. Aynı zamanda yaşam standartlarını yükseltme konusundaki başarısızlıkları, işçi sınıfı seçmenlerini zor durumda bıraktı. Sonuç, hem sağda hem de solda oluşan bir boşluk oldu. Hayal kırıklığı, kayıtsızlık ve öfke, en belirgin duygusal tepkiler haline geldi. Bugün yerel seçim sonuçları art arda gelirken bu dramatik tabloyu net bir şekilde görüyoruz. İşçi Partisi, kendi kalesi konumundaki bölgelerde ezici bir çoğunluktan tam bir çöküşe sürüklendi.

Britanya’nın üç yıl içinde demokratik dönemin en sağcı hükümetini seçmesine dair artık ciddi bir tehlike söz konusu. Bu felaketin sorumluluğuysa doğrudan İşçi Partisi liderliğine aittir. Starmer ve kendi kanadı, partiyi seçim bağlamında tam bir çıkmaza sürükledi. Bu reddedilişin boyutu, onun parti liderliğine devam etmesini sürdürülemez kılıyor. Starmer, işçi hareketinin ve ülkenin iyiliği için, artık görevi bırakmasına ilişkin net bir takvim belirlemelidir.

Ancak bu noktada dürüst olmamız gerekiyor. Kabine, kendi sonunu hazırlayan bu stratejiyi topluca onaylayıp hayata geçirdi ve birçok İşçi Partisi milletvekili de bunu istekli şekilde destekledi. Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek (gerekli olsa dahi) tek başına yeterli olmayacaktır.

Parti içinde alternatif sesler de vardı. Birçoğumuz; temel hizmetlerin kamu mülkiyetine alınması, adil servet vergileri, kira kontrolleri ve dezavantajlı topluluklara sahici yatırımlar yapılması gibi politikaları defalarca savunduk. Starmer’ın kanadı ise görüşlerimizi sadece görmezden gelmekle kalmadı, aynı zamanda onları açıkça aşağıladı.

Şu an ihtiyaç duyulan şey, aynı şeyleri vaat etmeye devam edecek popüler başka bir isme yönelik kontrollü bir geçiş değildir. İhtiyacımız olan şey bir hesaplaşmadır. İşçi Partisi, hareketin tüm kanatlarının katılabileceği şekilde geleceği üzerine sahici ve demokratik bir tartışma yürütmelidir. Mevcut gidişata karşı uyarıda bulunanlar, bu tartışmanın merkezinde yer almalıdır.

Özel çıkarları kamu yararının üstünde tutan siyasi bir ideoloji, ülke genelinde derin bir huzursuzluk yarattı. Bu, tek bir partinin veya tek bir liderin suçu değildir. Aksine, Margaret Thatcher’dan bu yana gelen her yönetime uzanmaktadır. Bu mirastan kopmaya yönelik sahici bir irade gösterilmedikçe, siyasetçilerin değişim vaatleri kulağa boş gelmeye devam edecektir.

Bu seçimlerin verdiği mesaj daha net olamazdı. İnsanlar seslerinin duyulmadığını ve temsil edilmediklerini hissediyorlar. Bu yüzden de İşçi Partisi’nin mevcut gidişatına kitlesel olarak geçit vermediler. Buna politikaların, önceliklerin ve hedeflerin dönüştürüldüğü yeni bir mutabakatla yanıt vermeliyiz. Britanya solu için acil stratejik sorular, İşçi Partisi’nin ve mevcut hükümetin kaderinin ötesine geçmektedir. Aşırı sağ siyasete karşı direnişin temel direği olmakla gurur duyuyoruz. Önümüzdeki görev, bu direnişi ulusal çapta ilerici bir yenilenme sürecine; yani zenginliği üreten ve hizmetlerimizi ayakta tutan işçi sınıfına hizmet edecek bir siyasete dönüştürmektir. Başka hiçbir şey yeterli olmayacaktır. Seçmen sözünü söylemiştir.

Gazze’ye giden yardım gemilerine İsrail ablukası: 2010–2026

2008’de Free Gaza Hareketi’nin teknesinin Gazze’ye başarıyla ulaşmasından bu yana hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı. 2010’dan 30 Nisan 2026’da İsrail tarafından alıkonulan Küresel Sumud Filosu’na kadar gerçekleşen müdahalelerin kronolojisi.

Hamas’ın Gazze Şeridi’nde seçim yoluyla iktidara gelmesinin ardından 2007’de İsrail, uluslararası sularda yoğun bir abluka uygulamaya başladı. 2010’dan itibaren Gazze’ye doğru yola çıkan hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı. Bu tekneler hem yardım taşıyordu hem de Gazze’ye yönelik ablukanın sona ermesi gerektiği mesajını veriyordu.

İşte tüm büyük müdahalelerin kronolojisi.

Kronoloji · Analiz

İsrail’in Gazze’ye giden yardım gemilerine
müdahaleleri: 2010–2026

  • 2008

    Son Başarılı Geçiş

    Free Gaza Hareketi · 2 tekne

    Free Gaza hareketi, küçük iki tekneyle Kıbrıs’tan yola çıkarak Gazze’ye başarıyla ulaştı. Bu tarihten bu yana hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı.

  • 2010

    Gazze Özgürlük Filosu

    Mavi Marmara dahil 6 gemi

    32-40 farklı ülkeden yaklaşık 600’den fazla insan hakları aktivisti, gazeteci ve yardım görevlisi gemilerde yer alıyordu. İsrail uluslararası sularda gemilere baskın düzenledi. 10 aktivist hayatını kaybetti, birçoğu yaralandı. Dünya genelinde büyük kınama dalgası oluştu; İsrail-Türkiye ilişkileri kopma noktasına geldi. ABD’li diplomatlar, Türkiye ve diğer ülkelerin yalnızca İsrail’i suçlayan bir BM Güvenlik Konseyi bildirisi yayınlatma çabalarını engellemişti.

    10 Ölü · 56 Yaralı
  • 2011

    Özgürlük Filosu II

    10 gemi planlandı

    Yunanistan’dan hareket etmesi planlanan filodaki çoğu tekne, diplomatik baskı ve gemi sabotajları nedeniyle limandan ayrılamadı. Yola çıkan tek gemi (Dignité-Al Karama) İsrail tarafından durdurularak Aşdod’a çekildi, aktivistler gözaltına alınıp sınır dışı edildi.

  • 2015

    Özgürlük Filosu III

    Küçük filo

    İsveç’ten yola çıkıp Atina’dan Gazze’ye doğru ilerleyen filoyu İsrail donanması uluslararası sularda durdurdu ve Aşdod Limanı’na yönlendirdi. Tüm aktivistler gözaltına alınarak sınır dışı edildi. Aktivistler İsrail askerlerinin elektroşok kullandığını aktardı.

  • 2016

    Gazze’ye Kadın Teknesi

    1 tekne

    İsrail, Filistin kıyısından 34 km uzaklıkta güvenlik bölgesi dışında gemiyi durdurdu. Tüm mürettebat gözaltına alınıp sınır dışı edildi, gemi Aşdod’a götürüldü.

  • 2018

    Filistin İçin Adil Gelecek Filosu

    Al Awda + Freedom + 2 yat

    29 Temmuz ve 3 Ağustos’ta her iki ana gemi İsrail donanması tarafından ele geçirildi. Gözaltına alınan aktivistlerin bir kısmı cop ve elektroşok müdahalesine maruz kaldığını bildirdi. Aktivistler sınır dışı edildi.

  • May
    2025

    Vicdan Gemisi (Conscience)

    1 gemi · 30 aktivist

    Dünyanın çeşitli yerlerinden inisiyatiflerin bir araya gelmesiyle oluşturulan ve olası tehlikelere karşı gizli tutulan Özgürlük Filosu Koalisyonu’nun “Conscience” adlı gemisi, Malta açıklarında silahlı insansız hava araçlarıyla iki kez vuruldu. Yangın çıktı, gövdede ciddi delik oluştu. Gemi yolculuğa devam edemedi, hiçbir müdahil taraf sorumluluğu resmen kabul etmedi.

  • Haz
    2025

    Haziran 2025 Özgürlük Filosu

    Madleen · 12 kişi

    Madleen gemisi, İtalya’nın Katanya kentindeki San Giovanni Li Cuti Limanı’ndan Gazze’ye doğru yola çıktı. İsrail kuvvetleri gemiye kimyasal sprey sıkarak baskın yaptı. Gözaltındakiler arasında İsveçli aktivist Greta Thunberg ve Avrupa Parlamentosu üyesi Rima Hassan da bulunuyordu.

  • Tem
    2025

    Hanzala Gemisi

    Hanzala · 21 kişi

    İtalya’nın Syracusa Limanı’ndan 13 Temmuz’da hareket eden Hanzala Gemi’sine baskın yapan İsrail ordusu, 21 aktivisti gözaltına aldı.

  • Eki
    2025

    Küresel Sumud Filosu — 1. Sefer

    44 tekne · 500 aktivist · 44 ülke

    Bu filo, tarihin en büyük sivil deniz konvoyu olarak Barcelona, Tunus ve Yunanistan limanlarından yola çıktı. İsrail, taşınan yardımların Gazze Şeridi yakınındaki Aşkelon limanına bırakılması ve buradan İsrail makamlarınca Gazze’ye taşınması teklifinde bulunmuştu fakat filo bu teklifi reddetti. 41 gemi 29-30 Eylül tarihlerinde İsrail tarafından el konuldu. Gazze karasularına girmeyi başaran bir gemi Gazze kıyısına varamadan alıkonuldu. 2 hukuk gemisi rotasını Kıbrıs’a çevirdi. Geriden seyreden 1 gemi ise 3 Ekim tarihinde İsrail askerleri tarafından el konuldu. İsrail yaklaşık 40 gemiyi durdurdu, 450’den fazla aktivist gözaltına alındı. Nelson Mandela’nın torunu, Greta Thunberg ve çok sayıda milletvekili de gözaltılar arasındaydı.

    450+ Gözaltı
  • Nis
    2026

    Küresel Sumud Filosu — 2. Sefer

    63 tekne · 345 aktivist · 39 ülke

    Barselona’dan yola çıkan filo, Girit açıklarında durduruldu. İsrail 58 gemiden 22’sini ele geçirdi, 400 aktivist arasından ise 211’ini alıkoydu. Türkiye ile 12 ülke ortak kınama bildirisi yayımladı. Gazze’ye 600 mil kadar uzaklıkta yapılan saldırı, şimdiye kadar “en uzak mesafede gerçekleştirilen müdahale” olarak kayda geçti. İsrail’in 30 Nisan günü filoyu durdurmasının ardından Filistin’deki İşgale Karşı Küresel Koalisyonu başkanı AbuKeshek ile Özgürlük Filosu Koalisyonu’nun Yürütme Komitesi üyesi Thiago Avila kaçırıldı ve sık sık Aşkelon’daki kötü muamele ve işkence ile anılan Şikma Hapishanesi’ne nakledildi. Abu Keshek ile Avila şu an açlık grevinde. İsrail mahkemesi, 3 Mayıs’ta Abu Keshek ile Avila’nın gözaltı sürelerini 2 gün uzattı. Kurtulan 17 teknenin Yunan kara sularına girdiği, 14 teknenin ise Yunan kara sularına doğru seyir halinde olduğu biliniyor.

    22 Gemi · 31 Yaralı

Hukuki Çerçeve

UCM / UNCLOS

Uluslararası sularda (12 deniz milinin ötesinde) yabancı sivil gemilerin durdurulması 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nin ihlali olarak değerlendiriliyor. İsrail, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf olmasa da bu hükümler örf-adet uluslararası hukuku bakımından en üst yasal otoritedir.

ICJ Kararı — Ocak 2024

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Güney Afrika’nın açtığı davada İsrail’in Gazze’de “olası soykırım” uyguladığını tespit ederek insani yardım erişimini derhal sağlamasını emretti.

BM Güvenlik Konseyi Res. 2728

25 Mart 2024’te kabul edilen karar, Gazze’ye insani yardım akışının önündeki tüm engellerin kaldırılmasını talep etmişti.

San Remo Kılavuzu

Silahlı çatışmalarda deniz hukukunu düzenleyen bu kılavuz, yasadışı abluka uygulayan tarafın insani yardım gemilerini durdurma hakkına sahip olmadığını açıkça belirtmektedir.

Kaynaklar: Wikipedia · Al Jazeera · Reuters · İHH · Freedom Flotilla Coalition · DW

Küresel Sumud Filosu: Gözaltındaki iki aktivist işkence iddiasıyla açlık grevinde

Küresel Sumud Filosu’nun 3 Mayıs’ta yaptığı basın açıklamasına göre 29 Nisan’daki saldırıda İsrail tarafından alıkonulan aktivistler Saif Abukeshek ve Thiago Ávila, Aşkelon Magistra Mahkemesi’nin kararıyla 5 Mayıs’a kadar tutuklu kalmaya devam edecek.

Açıklamada Adalah (Arap Azınlık Hakları Hukuk Merkezi – İsrail’deki bir insan hakları örgütü) avukatları Hadeel Abu Salih ve Lubna Tuma, duruşmada İsrail’in uluslararası sularda yakalanan yabancı milletten kişiler üzerinde yargı yetkisinin bulunmadığını savunurken her iki aktivisten dövme, uzun süreli kelepçeleme, gözleri bağlı tutma ve denizde tecrit dahil ağır istismar tanıklıkları sundu. Bu muamelenin uluslararası hukukta işkence olarak tanımlandığına dikkat çekildi.

Küresel Sumud Filosu, başta İspanya, İsveç ve Brezilya olmak üzere hükümetleri tutukluların serbest bırakılması, denizde sivil gemilere yönelik saldırının bağımsız soruşturulması ve uluslararası hukuk ihlalleri için yaptırım uygulanması konularında harekete geçmeye çağırdı.

Atina’da Naziler tarafından katledilen 200 komünist anıldı

Yunanistan Komünist partisi (KKE) 1944 yılında Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 Yunanistanlı komünist için bir etkinlik düzenledi. Komünistlerin kurşuna dizildiğini gösteren fotoğraflar, Şubat ayında ortaya çıkmıştı.

Anma etkinliğinin düzenlendiği alan

Atina’da 1944 yılında 200 Yunanistanlı komünistin Naziler tarafından kurşuna dizildiği katliamın fotoğraflarının Şubat ayında ortaya çıkmasının ardından, katledilen komünistleri anmak için ilk defa bir tören düzenlendi.

Katliamın gerçekleştiği Kesariani Atış Poligonu’unda gerçekleşen ve Yunanistan Kominist partisi (KKE) tarafından düzenlenen etkinliğe Yunanlı Komünistler dışında aralarında Türk ve Kürtlerin de bulunduğu çok sayıda farklı halktan kişi katıldı.

“Dünyanın tarihini küçük isimler üzerinden okumak” temasıyla gerçekleşen etkinlikte, KKE Merkez Komitesi Genel Sekreteri Dimitris Kutsumbas idamlara ait fotoğraf belgelerinin yakın zamanda yayımlanmasına dikkat çekti. Kutsumbas, bu görüntülerin toplumda derin bir etki yarattığını ve sarsıcı olduğunu vurguladı.

Kutsumbas, etkinliğin yalnızca partinin bir girişimi olmadığını, aynı zamanda 200 komünistin ölüme giderken gösterdiği onur, cesaret ve gurura bir yanıt niteliği taşıdığını belirtti. Katledinlerin geçmişe ait figürler değil, günümüzde de süren tarihsel ve sınıfsal mücadelenin bir parçası olduğunu ve nihai haklılığın halkın zaferiyle gerçekleşeceğini söyledi.

Anma programı düzenlenen müzik etkinliğinin ardından sona erdi.

Katliam fotoğrafları tesadüfen bulundu

Foto: Greece at WWII Archives

Yunanistan’ın Nazi işgali altında olduğu 1944 yılında Yunan Halk Kurtuluş Ordusu partizanlarının Mora Yarımadası’nda Nazi tümgenerali Franz Krech’i öldürmesinin ardından Naziler misilleme olarak Atina’da 1 Mayıs İşçi Bayramı gününde 200 Yunanlı Komünisti kurşuna dizdi. Kesariani Atış Poligonu’nda gerçekleşen katliam, Almanya’nın işgali sırasında Yunanistan’da işlenen en ağır insanlık suçları arasında yer alıyor. Her yıl düzenlenen anma etkinliklerinden faklı olarak bu yılki etkinlik hem daha kalabalık hem de daha hüzünlü geçti. Nedeni ise yakın zamanda geçtiğimiz Şubat ayında Alman askeri hatıra eşyaları konusunda uzmanlaşmış Belçikalı bir koleksiyoner tarafından satışa sunulan fotoğraflarda ilk defa bu katliam belgelenmiş olmasıydı. Nazi çavuşu Hermann Hoyer’e atfedilen bir albümde bulunan fotoğraflar, Yunanistan’da büyük bir yankı uyandırmış ve fotoğraların güvence altına alınmasını talep edilmişti.

Fotoğraf serisinde, tutukluların bir kapıdan geçirilerek duvar önünde sıraya dizildiği anların yer aldığı belirtiliyor. Kaisariani’deki infaz, Nazi işgali döneminde Yunanistan’da gerçekleştirilen en ağır katliamlardan biri olarak kabul ediliyor.

Foto: Greece at WWII Archives

Misillemelere karşı rehine infazı

Atina’da 200’lerin katliamı olarak geçen bu olay Nazi Almanya’sının tek katliamı değildi. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Alman işgâlinde yaklaşık 600 siyasi tutuklu, Akronaúplia’dan Larisa, Vonitsa ve Korfu’daki kamplara sevk edildi. İşgal boyunca bu kişiler, direniş eylemlerine karşı misilleme amacıyla rehir olarak kullanıldı. Nitekim Haziran 1943’te Kournovo’daki demiryolu sabotajı sonrası 106 tutuklu infaz edildi.

Foto: Greece at WWII Archives

Kesariani’deki 200’lerin infazı ise 27 Nisan 1944’te Yunan Halk Kurtuluş Ordusu birliklerinin Alman Tümgeneral Franz Krech’e yönelik saldırısının ardından gerçekleşti. Krech’in öldürülmesi üzerine Nazi yönetimi sert bir misilleme kararı aldı ve Haydari Toplama Kampı’ndan 200 tutuklunun kurşuna dizileceğini duyurdu. Haydari, işkenceleri ve sert koşullarıyla kötü şöhrete sahip bir kamptı.

Foto: Greece at WWII Archives

İç savaşın da simgelerinden biri

Kaisariani infazı, Nazi işgali sırasında yaşanan en kritik olaylardan biri olarak görülüyor. Olayın, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından ülkede Batı destekli hükümet güçleri ile komünist gruplar arasında patlak veren ve 1949’a kadar süren iç savaşın toplumsal hafızasında da önemli bir yer tuttuğu belirtiliyor. 200’ler anıtı, yalnızca 200 komünist tutsağın değil, işgal döneminde idam edilen, katledilen tüm direnişçilerin sembolü hâline gelmiş durumda. Her yıl 1 Mayıs’ta sendikalar, sol partiler ve sivil toplum örgütleri burada anma törenleri düzenliyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.