İranlı uzmanlar: “Savaş, karşıtlığı büyütüyor”

2 haftalık ateşkes ilanı ile şimdilik durulan “İran Savaşı”nın İran toplumunda bulunan fay hatlarını derinleştirdiğini söyleyen Emami ve Talebi, görünen şeyin “umut verici” olmadığını belirtti.

28 Şubat’ta ABD – İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşında, 8 Nisan tarihi itibariyle iki haftalık ateşkes ilan edildi. Ancak hem karşılıklı saldırıların olduğu süre zarfında hem de ateşkes sürecinde savaşın etkileri ve geleceği tartışılmaya devam ediyor. İran’da yaşananları ve savaşın İran halkları üzerindeki etkilerini sosyolog Dr. Mehrdad Emami ve İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuştuk.

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın, toplumun siyasal eğilimlerini de değiştirdiğini belirten Dr. Mehrdad Emami, savaş öncesi milyonlarca İranlının rejim karşıtı protestolarda yan yana geldiğini hatırlattı. Savaştan iki ay öncesine kadar süren bu protestolara orta ve alt sınıfın öncülük ettiğini belirten Emami, “Bu protestolar için yarı devrimci bir durumdan bile bahsedilebilirdi. Birçok merkezi bölgede İranlılar devletin devrilmesi talebiyle sert protestolar gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda da büyük bir katliam yapıldı devlet tarafından” diye konuştu.

Geçtiğimiz Aralık ve Ocak aylarında yaşanan protestolarda Pehleviciliğin etkilerinin olduğunu iddia eden Emami, “İran dışında yayın yapan uydu kanallarının bir çoğu Pehlevici kanallar. Batı tarafından da desteklenen bu kanalların Masha Amini protestoları sonrasında özgürlükçü akımlara kıyasla bu akımın aşırı sağcı, milliyetçi bir akım olarak örgütlenmiş olması öngörülemez bir durum değildi. Bir diğer neden ise, Mahsa Amini protestoları sonrası solcuların ve feministlerin kendine önder bir figür yaratamaması ile de ilişkilidir” dedi.

Emami: Pehlevicilik çelişkileri derinleştirdi

Bir ayı geride bırakan İran savaşında resmî açıklamalara göre 3000’den fazla kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlatan Emami, savaşın büyük bir toplumsal travma yarattığını ve Pehlevicilik akımının da çelişkileri derinleştirdiğini ifade etti:

“Günümüze kadar sol ve feminist hareketleri vatan hainliği ile suçlayan İran milliyetçiliği bugün ABD ve İsrail’in peşinde savaşın devamını savunuyor. Nitekim, İran’da bugün milyonlarca insan mevcut rejime karşı olsa ve bunu bedelini çeşitli biçimlerde ödese bile bugün yaşanan bu saldırılar, ortak bir düşmana karşı birleşme eğilimini güçlendiriyor. Rejim karşıtı da olsa insanlar her gün bombalanıyor. Mülkleri zarar görüyor, yaşamları tehdit altında kalıyor. Bu da savaşın son bulması talebini güçlendiriyor” dedi.

Rejim tarafından uzun yıllardır baskı altında olan azınlıkların eğilimlerinin de değiştiğini belirten Emami şöyle devam etti:

“İran’daki uluslaşma sürecinin bir sonucu olarak Pehlevi döneminden beri baskı altında olan ve İran İslam Cumhuriyeti’nin de bu mirası devralmasından kaynaklı ezilmeye devam eden azınlık halklarının yaşadığı bölgeler, son dönemlerdeki isyanların merkezi olmuştu. Çünkü kapitalizmin doğası gereği çevre bölgeler merkeze göre daha az gelişmiştir. Oysa bu bölgeler kaynak bakımından oldukça zengin olmasına rağmen bu bölgelerde yaşayan halklar oldukça yoksul durumdalar. Yine de Aralık-Ocak protestolarında bu bölgelerdeki katılımın azdı. Bu durum da protestolara öncülük eden milliyetçi akımın tepkisini topladı. Sonuç olarak Masha Amini ve son dönemde yaşanan diğer toplumsal hareketliliklerde birleşen bu rejim karşıtı kesimler bugün daha parçalı bir görüntü içerisinde.”

“Siyasal islam hafife alınmamalı”

“İran’da siyasal islamcıların hafife alınmaması gerektiğini” savunan Emami, “Zira sol, 1979 devrimini bu nedenle kaybetmişti. İran – Irak savaşını hatırlayalım. 8 yıl süren bu savaşta İran, oldukça genç ve bugüne kıyasla çok daha meşru bir devlete sahipti. Çünkü gerek toplum gerekse de uluslararası kamuoyu bu devletin gerçek yüzünü henüz görmemişti. Nitekim savaş beklenenden çok daha uzun sürdü” değerlendirmesinde bulundu.

Savaşı savunan Pehlevi taraftarlarının da süren savaş konusunda ayrıştığını belirten Emami, “Çünkü İranlı yurttaşlar ABD’nin kendi politikalarını uygulamak için sivilleri öldürdüğünü ve İran’ın altyapılarını bombaladığını görüyorlar. Burada ABD kamuoyunun da etkisi büyük. Çünkü ABD kaynakları da bu müdahalenin yanlışlığını sorguladı ve ABD’nin İran’ın elindeki petrol, nükleer güç ve menzil gücünü sınırlamak istediği zamanla anlaşılmaya başlandı” diye konuştu.

Talebi: “Savaş sahadan çok medyada sürüyor”

İran’da süren savaşın İran halklarının günlük yaşamını nasıl etkilediğini değerlendiren gazeteci Reza Talebi, İran medyasının savaşın neresinde durduğuna dair soruya, İranlıların slogandan ve inkârdan öteye geçemeyen İran resmi medyası ile gelir üretme kaygısıyla hareket eden uluslararası medya arasında sıkışmasının üzücü olduğunu belirtti.

Talebi, yazılı medyanın da nefes alamaz durumda olduğunu ve toplumun sosyal medya platformlarına hapsolduğunu savundu.

“Gerilim seviyesi yüksek”

İran’da yaşayan Kürtlerin ve diğer azınlık halklarının pozisyonlarına ve geleceğe dönük senaryolara dair de konuşan Talebi sözlerine şöyle devam etti:

“İran’daki Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçlar hakkındaki tüm tartışmalara hakim değilim ancak toplumsal ve etnik faylar İran için yeni değil ve sadece savaşa bağlı da değildir.

Söz konusu faylar tabii ki savaş koşullarında daha da derinleşir ve yeni çatışmalara yol açabilir. Gerilim seviyesi yüksektir. Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçların yanı sıra dindar ve seküler gibi ayrımlar da mevcuttur ve bu çatlaklar bugün tam anlamıyla görünmese de çok tehlikelidir. Eğer süreç doğru yönetilmezse Suriye ve Afganistan’dakine benzer durumlar mümkündür.

Nitekim, İran için net bir gelecek görememekle beraber her konuda ‘uzmanmış’ gibi de davranamayacağım. Yanılıyor olabilirim ama gördüğüm manzara umut verici de değil. İran toplumu kırılgan ve değişken bir yapıda, belki bu ortak acılar bir denge yaratabilir.”

Satranç dünyası yeni şampiyon adayını arıyor

FİDE tarafından düzenlenen 2026 adaylar turnuvasında dünya satranç şampiyonlarına rakip olmak için dünyanın önde gelen 8 kadın ve erkek oyuncusunun mücadelesi sürüyor.

Foto: Fide

Uluslararası Satranç Fedarasyonu (FİDE) tarafından her iki yılda bir gerçekleşen Adaylar Turnuvası bu yıl Güney Kıbrıs’ın Pegaia kentinde yapılıyor. 28 Mart’a başlayan turnuvanın 16 Nisan’da bitmesi planlanıyor. Dünyanın en iyi 8 kadın ve 8 erkek oyuncusunun yarıştığı turnuvada birinci gelenler, mevcut dünya şampiyonu ile unvan maçına çıkmaya hak kazanıyor.

Peki FİDE’ye kayıtlı 360 binden fazla oyuncu arasından bu 8 kişi nasıl seçiliyor? Turnuvaya katılacak oyuncular son iki yılda FİDE tarafından düzenlenen turnuvaların şampiyonu veya Dünya Kupası’nda dereceye girmiş oyunculardan oluşuyor. Bunun dışındaki tek oyuncu ise raiting sıralamasına en yüksek puanı olan oyuncu katılabiliyor.

Anna Muzychuk / Fotoğraf: Maria Emelianova-Chess.com

Erkeklerde Hikaru Nakamura ile kadınlarda Bibisara Assaubayeva bu sene turnuvaya katılmaya hak kazananlar arasında. Her oyuncunun birbiri ile karşılıklı birer kez siyah ve beyaz taşlarla oynadığı turnuva boyunca en fazla puanı toplayan kişi, dünya şampiyonun karşısına çıkacak. Toplam 14 karşılaşmanın yapılacağı turnuvada 10. karşılaşmalarda erkeklerde Javokhir Sindarov 8 puanla lider iken kadınlarda ise 6 puanla Vaishali Rameshbab turnuvayı önde götürüyor.

Adaylar turnuvasına kim nasıl katıldı ?

2026 FİDE Adaylar Turnuvası
Kim Nasıl Katıldı?
♟ Erkekler
OyuncuKatılım Yolu
Fabiano Caruana · ABD2024 FİDE Circuit Şampiyonu
Hikaru Nakamura · ABDFİDE Rating (Dünya Sıralaması)
Anish Giri · Hollanda2025 FİDE Circuit Şampiyonu
Javokhir Sindarov · Özbekistan2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Praggnanandhaa R · Hindistan2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Andrey Esipenko · FİDE/Rusya2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Wei Yi · Çin2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Matthias Bluebaum · Almanya2025 Dünya Kupası İlk 3 Derecesi
♛ Kadınlar
OyuncuKatılım Yolu
Zhu Jiner · Çin2024–25 FİDE Kadınlar Grand Prix Şampiyonu
Aleksandra Goryachkina · FİDE2024–25 Kadınlar Grand Prix İkincisi
Divya Deshmukh · Hindistan2025 Kadınlar Dünya Kupası Şampiyonu
Tan Zhongyi · Çin2025 Kadınlar Dünya Kupası Üçüncüsü
Vaishali Rameshbabu · Hindistan2025 Kadınlar Grand Swiss Şampiyonu
Kateryna Lagno · FİDE2025 Kadınlar Grand Swiss İkincisi
Bibisara Assaubayeva · KazakistanFİDE Etkinlik Puanı / Rating
Anna Muzychuk · UkraynaKoneru Humpy’nin çekilmesiyle (Yedek Listesi)
NihaPLUS Kaynak: FİDE · 2026 Adaylar Turnuvası

Kadınlar kategorisinin galibi, mevcut Kadınlar Dünya Şampiyonu Ju Wenjun ile bu yılın sonbaharında unvan maçına çıkmaya hak kazanacakken, erkekler kategorisinin kazananı ise mevcut dünya şampiyonu Gukesh Dommaraju ile karşılaşacak.

Dünyanın 1 numarası turnuvada yine yok

Gelmiş geçmiş en iyi satranç oyuncuları arasında gösterilen ve dünya 1. Ünvanını halen koruyan Magnus Carlsen beklendiği gibi bu senede turnuvada yer almadı. 2013, 2014, 2016, 2018 ve 2021 yıllarında üst üste 5 kez dünya şampiyonu olarak kırılması güç bir rekor kıran Carlsen 2023’te unvan maçına çıkmayı red ederek bundan sonra dünya şampiyonluğu turnuvasına katılmayacağını ilan etmişti. Satranç dünyası uzun bir süredir klasik satrancın yerini dolduracak arayışlar içinde. Siyah ve beyaz taşların karşılıklı yaptığı 3.hamlede 121 milyondan fazla seçeneğin olduğu bu oyunda oyuncular 8 saate varan uzun ve yorucu oyunlar oynamak zorunda.

Fabiano Caruana ve Magnus Carlsen / Fotoğraf: Mike Klein – Chess.com

Gelişmiş bilgisayar teknolojisi ile açılış, oyun ortası ve oyun sonu gibi teorilerin neredeyse ezberlendiği klasik satranca alternatif olarak Freestyle Chess, (Serbest Stil Satranç) bu satranç sitilinde piyonlar klasik satrançta olduğu gibi aynı yerlerinde kalırken diğer tüm klasik satrançtakine aykırı olarak değişik yerlere diziliyor. Bu formatın ilk fikri tıpkı Carlsen gibi açılış hamlelerinin ezberlenmiş olmasının gerçek yaratıcılığı öldürdüğünü belirten dünya şampiyonu Bobby Fischer tarafından ortaya atıldı. 1996’da Arjantin’in Buenos Aires kentinde “Fischer Random Chess” (Fischer Rastgele Satrancı) adıyla dünyaya tanıtılan bu sitil 20 yıl sonra FİDE’nin turnuvalarına girebildi. Burada amaç artık ezberlenmiş oyun açılışlarından çıkarak oyuncuları daha farklı düşünmeye sevk etmek. Klasik satrancın yorucu temposuna karşın Hızlı (Rapid), Yıldırım (Blitz) ve Kurşun (Bullet) gibi oyunlarda 1-3-5 dakikalık oyunlarda satrancın daha geniş kesimlere ulaşmasına neden oldu. FİDE 2025 verilerine göre dünya genelinde aktif 360 bin satranç oyuncusu varken, dünya genelinde satranç oynayanların sayısının 600 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Dünyanın en büyük satranç portalı olan Chesscom’un üyesi sayısı 250 milyonu aşarken her gün bu platformda 20 milyonu aşkın oyun oynanıyor.

Satrancın tarihçesi

Satrancın ilk ortaya çıkışı kesin olarak bilinmemekle birlikte, günümüzden en az 4000 yıl önce Mısır’da oynandığına dair bulgular piramitlerdeki kabartmalarda bulunmaktadır. Yine Çin ve Mezopotamya’da da milattan öncesine kadar bir tarihi bulunuyor. Oyunun bugünkü adını alması, MS 3. – 4. yüzyıllarda Hindistan’da, oyuna Çaturanga denmesi ile başlar. Satranç ile ilgili ilk yazılı belgeler Hindistan’dan kalmadır. Daha sonra satranç İran’a, onlardan Araplara, Endülüslüler sayesinde de İspanya üzerinden Avrupa’ya yayılmıştır. İspanyol Lucena’nın ilk basılı satranç kitabında (1497) satrancın o zamanki yeni kuralları açıklanmasının ardından o zamandan bugüne kadar, satranç oyununun kuralları değişmeden gelmiştir. İspanya’dan sonra, İtalya, Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’da satranç hızla yaygınlaştı. 15. yüzyılda İspanyol Lucena, 17. yüzyılda İspanyol El Greco, 18. yüzyılda Fransız Philidor’un satranç kitapları bulunmakta.

19. yüzyıl sonlarında satrancın büyük yıldızları belirdi: Anderssen, Morphy, Rubinstein ve Steinitz. 1850’lerden başlayarak, güçlü oyuncuların katıldığı turnuvalar yapılmaya başlandı. Sonunda, 1886’da o zamanın en kuvvetli iki satranç oyuncusu arasında, ilk dünya satranç şampiyonluk karşılaşması oynandı: Steinitz ve Zukertort. Steinitz bu maçı, 10 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 yenilgi (+10 -5 =5) alarak kazandı.1917 Sovyet Devrimi ile birlikte satrancı bir çeşit ulusal spor olarak gören Sovyetler, uzun yıllar boyunca dünya satranç şampiyonluğunu elinde bulundurdu.

Kasparov ve Deep Blue

Soğuk savaş yıllarında da satranç, Sovvyetler ve ABD arasında bir nevi “entelektüel” savaş olarak adlandırıldı. 1972 yılında ABD’li Bobby Fischer Sovyet rakibi Boris Spassky’i yenerek Sovyetlerin satrançtaki üstünlüğüne kısa bir süre son vermeyi başardı. Fischer ve Spassky’in bu mücadelesi Pawn Sacrifice (Şah Mat) filmi ile de beyaz perdeye aktarılmıştır. 1975 yılında Fischer’in dünya şampiyonluk maçına çıkmaması üzerine Anatoly Karpov yeni dünya şampiyonu ilan edilerek bu ünvanını 1985 yılına kadar korudu. 1985 yılında ise Garry Kasparov 15 yıl sürecek dünya satranç şampiyonluğu ünvanını kazanmayı başardı. Dünya şampiyonu olarak bilgisayar ile ilk oynayan kişi de olan Kasparov, 1996 yılında IBM tarafından geliştirilen Deep Blue adlı süper bilgisayarla yaptığı maçı 4-2 kazanırken ertesi yıl yapılan rövanş maçında geliştirilen Deep Blue, 11 Mayıs 1997’de Kasparov’u 3.5 – 2.5’lik skorla yenerek dünya şampiyonunu mağlup eden ilk bilgisayar olmuştur.

1886’dan Bugüne
Dünya Satranç Şampiyonları
OyuncuŞampiyonluk Yılları
Klasik Dönem
Wilhelm Steinitz1886 – 1894
Emanuel Lasker1894 – 1921
José Raúl Capablanca1921 – 1927
Alexander Alekhine1927 – 1935 · 1937 – 1946
Max Euwe1935 – 1937
Sovyet Dönemi
Mikhail Botvinnik1948 – 1957 · 1958 – 1960 · 1961 – 1963
Vassily Smyslov1957 – 1958
Mikhail Tal1960 – 1961
Tigran Petrosian1963 – 1969
Boris Spassky1969 – 1972
Soğuk Savaş & Bölünme Dönemi
Robert J. Fischer1972 – 1975
Anatoly Karpov1975 – 1985 · 1993 – 1999 (FİDE)
Garry Kasparov1985 – 1993 · 1993 – 2000 (ACP/Klasik)
Alexander Khalifman1999 – 2000 (FİDE)
Viswanathan Anand2000 – 2002 (FİDE)
Vladimir Kramnik2000 – 2006 (Klasik/Brain Game)
Ruslan Ponomariov2002 – 2004 (FİDE)
Rustam Kasımcanov2004 – 2005 (FİDE)
Veselin Topalov2005 – 2006 (FİDE)
Vladimir Kramnik2006 – 2007 (Birleşik Unvan)
Viswanathan Anand2007 – 2013
Modern Dönem
Magnus Carlsen2013 – 2023 (5 unvan · gönüllü çekildi)
Ding Liren2023 – 2024
Gukesh Dommaraju2024 – Mevcut Şampiyon
* 1993–2006 yılları arasında FİDE ve klasik/ACP kolları ayrı şampiyonluk unvanları taşıdı. Kramnik’in 2006 zaferinin ardından unvan yeniden birleşti.
NihaPLUS Kaynak: FİDE

Satrançla ilgili kitap ve film önerileri

Filmler:

*Piyon Fedası (2014)
*Bobby Fischer'ı Ararken (1993),
*İlham veren Katwe Kraliçesi (2016)
* The Queen's Gambit (2020) (Mini dizi)

Kitaplar:

*Stefan Zweig - Satranç
*Bobby Fischer - Satranç Öğretiyor
*Aron Nimzowitsch - Benim Sistemim

Berlin’de Sosyalistler Mezarlığı: Ölüler Bizi Uyarıyor!

Sosyalistler Mezarlığında, Alman Sosyalist Hareketi’nin tarih kitaplarına kazınmış devrimcileri ile kimsenin adını bilmediği kahramanlar yan yana yatar.

Foto: Wikipedia

Berlin’in Friedrichsfelde semtinde, büyük bir parkın sessizliği içinde yürürken karşınıza çıkan bir taşa kazınmış üç kelime, “Die Toten mahnen uns.” Türkçesiyle “Ölüler bizi uyarıyor.” Bu cümleyle bir anda etrafınızda sloganların ve marşların yankılandığı bambaşka bir zaman başladığını hissediyorsunuz; burası, Zentralfriedhof Friedrichsfelde. Yani Sosyalistler Mezarlığı…

1880’de Berlin Belediyesi, 25 hektarlık bu alanı satın aldığında, burayı mezar bahçesi olarak tasarlaması için peyzaj mimarı Hermann Mächtig’i görevlendirir. Açıldığı dönemde, inanç farkı gözetmeyen, tüm Berlinlilere açık ilk belediye mezarlığı olur. Fakir zengin ayrımı yapılmaz… Şehrin yoksulları buraya gömülür, cenaze masraflarını belediye karşılar. Bu yüzden “Armenfriedhof”, yani “Yoksullar Mezarlığı” adıyla anılır.

Bir yanda kentin zengin ailelerinin bakımlı ve görkemli kabirleri, diğer yanda bazılarında isim bile olmayan binlerce yoksul Berlinlinin kabirleri bu mezarlıkta bulunur… Burada, hayatta sahip oldukları tek şey bedenleri olanlar, ölümde zenginlerle “eşitlenmiştir”.

Ve yine burada, Alman Sosyalist Hareketi’nin tarih kitaplarına kazınmış devrimcileri ile kimsenin adını bilmediği kahramanlar yan yana yatar.

1933 ile 1945 yılları arasında Faşizme karşı savaşırken ölen 327 erkek ve kadının isimlerini kaydeden kırmızı mermer levha. Foto/Wikipedia

Mezarlığın kaderini değiştiren cenaze

7 Ağustos 1900… Alman Sosyalist hareketinin öncülerinden Wilhelm Liebknecht, yıllarca editörlüğünü yaptığı sosyalist Vorwärts gazetesinde geç saatlere kadar çalıştıktan sonra evine dönerken beyin felci geçirir ve 74 yaşında hayatını kaybeder. 12 Ağustos’ta Berlin, tarihinin en kalabalık cenaze törenlerinden birine tanık olur. Şehrin merkezinden Friedrichsfelde Mezarlığı’na uzanan korteje on binlerce kişi katılır.

Bu tören ve törene katılan kalabalık yalnızca Liebknecht’i uğurlamaz; mezarlığın da yazgısını değiştirir. Liebknecht’in buraya defnedilmesi, Friedrichsfelde’yi bir anda işçi hareketinin mabedine dönüştürür. Onun mezarı, bir anıt gibi kuşaklar boyunca sosyal demokratların, sosyalistlerin, antifaşistlerin buluşma noktası olur. Ardından Ignaz Auer, Paul Singer, Carl Legien, Theodor Leipart gibi işçi hareketinin diğer önderleri de buraya defnedilir. Böylece Friedrichsfelde, “Sosyalistler Mezarlığı” adını alır ve Berlin’deki halk mücadelesinin sembolik haritasına işlenir. Daha sonra her yeni defin, taşlara kazınan yazılar ve dikilen heykellerle mezarlığa yeni anlamlar ekler. Her heykel, sessiz ama haykıran bir manifesto olur.

Rosa burada: “Vardım,varım, varolacağım”

1919 Ocak ayı, Berlin sokaklarının Spartaküs Ayaklanması’na sahne olduğu, Spartakistler ile Freikorps birlikleri (paramiliter güçler) arasındaki çatışmalarla inlediği zamanlardır. 15 Ocak 1919’da aralarında Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in de olduğu yüzü aşkın devrimci, Freikorps birlikleri tarafından katledilir. Kimisi çatışmalarda, kimisi yargısız infazlar ile kurşuna dizilerek…

Ocak 1989’da Rosa Luxemburg’u anmak için üst düzey Doğu Almanya liderlerinin katıldığı program. Foto/ Wikipedia

Karl Liebknecht ve 33 kişinin cenazesi, 25 Ocak’ta Sosyalistler Mezarlığı’na defnedilir. Artık Karl, babası Wilhelm Liebknecht ile aynı mezarlıktadır. Rosa ise öldürüldükten sonra kaybedilir; bedeninin bulunması ayları alır. Daha sonra atıldığı Landwehr Kanalı’nda Mayıs 1919’da bulunarak bu mezarlığa defnedilir. Rosa faşistlerin en korktuğu devrimcilerdendir, ki cenazesini kaybetmek isterler, unutulsun isterler. Ama başaramazlar, Rosa şimdi Sosyalistler Mezarlığında ve son yazdığı yazıdan “Devrim, yarın çoktan gürültülü biçimde yükselecek ve sizin dehşetinize borazanlarınıza şöyle ilan edecek: Vardım, varım, var olacağım!” diyor.

Yıkım ve yeniden yapım

Sosyalistler Mezarlığı için 1926 yılı yeni bir dönüm olur. 13 Haziran 1926’da kırmızı tuğlalarla örülü bir küp şekliyle devrimci hareketin dayanıklılığını ve duvara sıralanıp kurşuna dizilen devrimcileri anlatan “Revolutionsdenkmal (Devrim Anıtı)” açılır. Ancak Nazi rejimi, devrim hatırasını 1935’te dinamitle yok eder.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Berlin’in doğusunda kurulan Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR), işçi hareketinin sembollerini yeniden yüceltmek ister. 14 Ocak 1951’de, Sosyalistler Mezarlığı’nın merkezinde yeni bir yer açılır: “Gedenkstätte der Sozialisten (Sosyalistlerin Anma Yeri)”. Anma yerinin tam ortasına porfirden yapılmış büyük bir taş dikilir. Dikilitaşın üzerinde yalnızca üç kelime yazar: “Die Toten mahnen uns (Ölüler bizi uyarıyor)”… Sade, kısa, ama her okuyanın iliklerine işleyen bir cümle…

1926’da Ludwig Mies van der Rohe tarafından tasarlanan ve hayatını kaybeden Spartakistlerin anısına yapılmış anıt, 1935’ten sonra 3. Reich tarafından yıkıldı. Foto/Wikipedia

Anıt, DDR döneminde devlet törenlerinin vazgeçilmez mekânı olur. Doğu Almanya’nın son dönemlerinde ise mezarlık parti elitlerinin ve devlet bürokrasisinin mezarlığı haline gelirken, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Almanya’nın birleşmesiyle birlikte mezarlık yeni definlere kapatılır. Mevcut mezarlar ise hâlâ ayakta, birer taş bellek gibi tarihi saklar.

Sessizlikte Yankılanan Çağrı

Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, Sosyalistler Mezarlığı’nda düzenlenen resmî törenlerdeki kalabalıklar azalsa da her Ocak ayında binlerce insan soğuğa aldırmadan Rosa’yı ve Karl’ı anmak için buraya gelir. Mezarlığın dış yarım dairesindeki Hitler döneminde direniş ağlarında yer almış 327 antifaşistin mezarı da unutulmaz. Onlar arasında işçiler, sendikacılar, öğretmenler ve sıradan insanlar vardır; sıradan ama cesur insanlar…

Taşa kazınan o cümle ise, mezarlıktan ayrılan ziyaretçilerin kulaklarında çınlamaya devam eder; “Ölüler bizi uyarıyor!” Bu, sadece bir hatırlatma değil; geçmişin derslerini bugüne ve yarına taşıyan bir çağrıdır. Ve herkes kendisine şu soruyu sorar; bizim coğrafyamızdaki ölüler de bizi uyarıyor mu?

Her yıl tekrarlayan felaket: Afganistan’da sel 77 can aldı

Mart sonunda yeniden başlayan seller Afganistan’da en az 11 ilde onlarca can aldı.

Afganistan ve Pakistan bölgelerinde her yıl olduğu gibi bu yıl da sel felaketi Mart sonunda baş gösterdi. Dün ayrıca (4 Nisan) Afganistan’da 5,8 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Afganistan Ulusal Afet Yönetim Kurumu, 26 Mart’tan bu yana ülke genelinde yağış ve seller sebebiyle 77 kişi hayatını kaybettiğini ve 137 kişinin yaralandığını duyurdu. Son 48 saatte ise 26 kişinin deprem, sel, toprak kayması ve yağış sebeplerinden ötürü yaşamını yitirdiği açıklandı.

Geçen sene, Afganistan’da yaşanan bir deprem felaketinde en az bin ölü vardı.

Yoğun hava koşullarının 130 evi yok ettiğini ve 430 eve de hasar verdiğini açıklayan afet kurumu, en az 240 hayvanı da öldürdüğünü söyledi.

Afganistan Kadın Haber Ajansı’nın (AWNA) haberine göre Samangan şehrinde şiddetli yağış sonucu üçü kadın olmak üzere 4 kişi yaralandı. 3 Nisan gecesi Kabul’de yaşanan deprem sonrası binaların çökmesi sonucu ise kadınların ve çocukların da dahil olduğu bir aileden 8 kişi hayatını kaybetmişti.

Afganistan’da neden sel bu kadar yoğun?

Yılın başında yaşanan yoğun kar yağışı ve yağmur, Afganistan’da bahar aylarında yüzlerce veya binlerce kişiyi öldüren ciddi sel felaketine sebep oluyor. Afganistan, artan sıcaklık ve yağışlarla iklim değişikliğinden en sert etkilenen ülkelerden biri.

Afganistan’daki ölümlerin başlıca sebepleri; yağışların şiddetinin artması, kurak toprağın bu yağışı emememesi ve dağlık alanlardan eriyerek gelen kar suları oluyor. Bu afetlerin özellikle Mart – Mayıs döneminde görüldüğü biliniyor.

Evlere ve insanlara en önemli boyutta hasar veren felaketlerden birisi de de toprak kayması. Ormansızlık ve yağış miktarında artış gibi etkenler, toprak kaymasının ana sebeplerinden sayılıyor.

Yugoslavya Çağırıyor

Yugoslavya bölünürken yaşanan savaşlarda yabancı ülkelerden savaşçılar da bulunmaktaydı. Paramiliter gruplarda bulunan bu savaşçıların bazılarıysa ilerleyen yıllarda Suriye ve Ukrayna gibi ülkelerdeki çatışmalara da katılacaktı.

Kuşatma altındaki Sarajevo, Foto: Remembering Srebrenica

Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in The Baffler için yazdığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

*Editör notu:

1991-2001 arasında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin dağılması sürecinde büyük yıkıma yol açan bir dizi savaş oldu. Bu süreçte NATO ve Batı ülkeleri, siyasi ve askeri müdahaleleriyle savaşın ve Yugoslavya’nın dağılması sürecinde önemli rol oynadı.

Yugoslav savaşları ölmeyecek. Geçtiğimiz yılın sonbaharında, Bosnalı Sırp liderliğinin 1990’larda zengin Batılı turistler için “keskin nişancı seferleri” düzenleyerek onları Sarajevo’nun (Saraybosna) üzerindeki tepelere getirdiği ve Bosnalı sivilleri vurmalarına izin verdiği haberi ortaya çıktı. Yeni gelen iddialara göre ise bu Batılı sadistler, İtalya’nın Trieste şehrinde buluşuyor ve oradan Yugoslav charter havayolu şirketi Aviogenex ile Belgrad’a uçuyordu. Ardından Saraybosna çevresindeki Sırp kontrolündeki tepelere götürülüyor ve burada sivillere ateş etmelerine izin veriliyordu. Fiyatlarsa oldukça yüksekti: hedef başına 92 bin ile 116 bin dolar arasında. Çocukları vurmak en pahalısıydı, bir erkeği vurmak bir kadını vurmaktan daha pahalıydı. Yaşlılar ise bedavaya vurulabiliyordu.

“Keskin nişancı seferleri” iddiaları, Balkanlar’da kutuplaşmaya yol açtı. Bu iddialarla ilgiliyse çeşitli görüşler mevcut. Ancak münferit sadistlerin varlığı inkar edilmiyor. Hatta Rus yazar ve provokatör Eduard Limonov’un, 1992’de Sarajevo tepelerinde dönemin Republika Srpska’sının Başkanı Radovan Karadžić ile birlikte yer aldığı kötü şöhretli görüntüleri bile var (1993’te aşırı sağcı filozof Aleksandr Dugin ile birlikte Ulusal Bolşevik Partisi’ni kuran Limonov, siyasi olduğu kadar estetik nedenlerle de o on yıl boyunca şiddete karşı giderek artan bir hayranlık geliştirmişti. Sırp paramiliter lider “Arkan” (Željko Ražnatović) hakkında, “Zeki ve yakışıklı gangsterleri her zaman sevmişimdir,” dediği söylenir). Görüntülerde Karadžić, Limonov’a Saraybosna’nın bir Sırp şehri olduğunu, bir saldırıdan sonra şehrin üzerinde yükselen dumanın bazen “tamjan” (Ortodoks Hristiyan ibadetlerinde kullanılan günlük bir tütsü) gibi göründüğünü ve Yugoslavya’daki silah piyasasının “çok kirli bir iş” olduğunu söylüyor. Öyle ki Karadžić, Sırpların NATO’dan bile silah satın aldığını iddia ediyor.

Yabancı sadistlerle ilgili her zaman fısıltılar vardı. Bazen bunlar, elit bir Batılı müşteri kitlesi için Balkan “snuff” filmlerinin üretildiği The Life and Death of a Porno Gang (2009) ve A Serbian Film (2010) gibi Sırp korku sineması örneklerinde karşılık buluyordu. Ancak çoğu zaman izleyiciler, bu temanın tamamen mecazi olduğunu varsayıyordu. Belki de Bosnalıların “Evin CNN’e çıksın” bedduasında olduğu gibi savaşın TV’de gösterilmesine ya da ülkenin “ilk internet savaşı” olarak dağılmasına bir yorum olarak gördüler. Yeni filizlenen internet, insanları birbirine bağlayarak milliyetçi hükümetlerin bilgi yayılımı üzerindeki tekelini zayıflatıyor ve bu yeni teknolojinin doğası gereği demokratik olduğuna dair bir efsane yaratıyordu. Ayrıca dış dünyanın savaşları neredeyse eşzamanlı ve müşterek yollarla izlemesine olanak tanıyordu.

Eduard Limonov, Sarajevo tepelerindeki Sırp mevzilerinde sivil halka ateş ederken; Foto: United24 Media

Ancak keskin nişancı seferlerinde görüldüğü üzere, çatışmadaki yabancılar yalnızca televizyondaki savaş muhabirleri ve ilk internet kullanıcıları değildi. Sarajevo’daki iddia edilen keskin nişancı turistlerinin yanı sıra savaş dönemi Yugoslavya’sı, her biri kendi kutsal savaşını veren mücahit savaşçılar, Batılı neo-Naziler ve Rusyalı Kazaklar için bir çekim merkezine dönüştü. Bazıları ise para, heyecan ve hayatlarındaki dertlerinden kaçmak isteyen daha soğukkanlı paralı askerlerdi.

Belki de diğerleri tarihe tanıklık etmek amacıyla gelmişti. Birçoğu, o dönem yeni bir çağın başladığını hissetmişti ve haklılardı. Yugoslav Savaşları, hem başka savaşlara da katılacak deneyimli yabancı savaşçılar hem de başlangıçta amaçlanandan çok farklı hedeflere hizmet etmek üzere kullanılan yeni bir insani mantık ortaya çıkardı. Eğer “kısa yirminci yüzyıl” Sarajevo’da tüm dünyaya yankılanan o silah sesiyle başladıysa, belki de yine orada sona erdi.

Sosyalist “kardeşlik” atışması

Milenyumun son yılları, Soğuk Savaş sonrası aşırı küreselleşmenin yaşandığı bir küresel bağlantılılık zamanıydı. Yeni yeni gelişmekte olan internet ve canlı yapılan küresel televizyon yayıncılığı, bunun sadece iki erken tezahürüydü.

Müdahale etmeme ilkesi 1648 Westphalia Barışı’ndan bu yana uluslararası ilişkilerin bir kuralıydı ama küreselci liberaller, egemenliği bir engel olarak görüyorlardı. Onların gözünde bir devletin kendi toprakları üzerindeki mutlak otoritesi, işledikleri insan hakkı ihlallerinin denetlenmesinden kaçmak isteyen diktatörler tarafından sıklıkla kalkan olarak kullanılıyordu. Dünya 2000 yılına yaklaşırken, Atlantik eksenindeki liberaller insan haklarını savunmak için yürütülen savaşı savundular. Yeni çağda sınırlar anlamsızlaşacak, uluslararası ticaret engelsiz bir şekilde akacak ve bilgi her yere özgürce yayılacaktı. Çekyalı oyun yazarı ve liberal demokrat Václav Havel, “İnsanlar devletten daha önemlidir. Devlet egemenliği putu, kaçınılmaz olarak yıkılmalıdır” sözüyle bu durumu destekliyordu. Avrupa Birliği’nin kurucu belgesi olan Maastricht Antlaşması Şubat 1992’de imzalandı ve Avrupa vatandaşlığı kavramını sundu. Bu, geleceğe doğru kesintisiz bir yürüyüşün habercisi oldu. Küreselci liberaller, çok taraflı yönetişim ve uluslarüstü kurumlar sistemi aracılığıyla iradelerini dünyaya dayatmaya çalıştılar. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) lider olacağı genel olarak kabul görse de bunu kuracağı ittifaklar aracılığıyla yapacaktı.

Bu sırada Güneydoğu Avrupa’da Yugoslavya’nın dağılması ise bu sürecin tam tersini temsil etmekteydi. “Kardeşlik ve Birlik” mottosunu öne çıkaran çok kültürlü, çok uluslu ve çok inançlı bir sosyalist devlet parçalanıyordu. Batılı siyasi elitler Brüksel’de şampanyalar patlatıp insan hakları adına yeni bir kozmopolit çağın doğuşunu kutlarken Balkan halkları; dışlayıcı milliyetçilikleri ve kan ile toprağa dair ilkel takıntılarıyla bu yeni dünyada gerici bir tezat oluşturuyordu. Küreselci liberaller, sadece bu eski şovenizmi yenebildikleri takdirde onu yirminci yüzyılın diğer tüm dehşetleriyle birlikte geride bırakabileceklerinden emindiler. Bu nedenle The New York Times, NATO’nun 1999’da Yugoslavya’ya yönelik insani müdahalesini “21. yüzyılın erken gelişi” olarak tanımladı. Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Milošević’in 5 Ekim 2000’de devrilmesi ise Hollywood yapımcıları tarafından “20. yüzyılın son devrimi”, İngiltereli tarihçi Timothy Garton Ash tarafından ise kısaca “son devrim” olarak adlandırıldı.

Foto: Borgen Media

Ancak daha yakından bakıldığında, Batı’nın liberal emperyalizmi ile Balkanların arkaik milliyetçilikleri nihayetinde o kadar da uyumsuz değildi. Amerikalı yazar Robert D. Kaplan, 1990’ların Balkan savaşlarını Ortodoks Sırplar, Katolik Hırvatlar ve Bosnalı Müslümanlar arasındaki “kadim etnik nefretlere” bağlamıştı. Bu savaşlar ilkel bir niteliğe sahip olsa da bizzat çatışmaların kendisi tamamen moderndi. Bu yeni savaş türü milenyumun doğasına tıpkı kişisel bilgisayarlar kadar uygundu. Farklı ülkelerden bölgeye varan savaşçılar, Yugoslavya’nın dağılması boyunca pasif kalan uluslararası toplumun birçok üyesinden çoğu zaman daha etkiliydiler. NATO çatışmalara iki kez müdahale etti: 1995’te Bosnalı Sırp güçlerine karşı, 1999’da ise Kosova Savaşı sırasında. Bu müdahaleler, gecikmiş hamleler olarak görüldü ve eleştirildi. Buna karşılık yabancı paramiliter savaşçılar daha kararlı hareket etti ve uzun vadeli bir etki bıraktı. Yugoslavya Savaşları, gelecekteki savaşçılar için bir tür kuluçka alanına ve sonra dünyaya yayılan bir modele dönüştü. Bir Balkanlı’nın dediği gibi: “Yugoslav Savaşları bitmedi, sadece dünyaya yayıldı.

Küçük ekranlarda şehitlik

Bazıları Bosna’yı “modern cihadın beşiği” olarak adlandırmıştır. Suudi Arabistanlı bir gönüllünün ifade ettiği gibi, “Bosna, modern cihatçı hareketin anlatısının temellerini atmıştı.” Bu anlatı şu şekildeydi: “Uluslararası toplum” ve özellikle Batı, Avrupa’da Müslümanlara yönelik bir soykırımın devam etmesine izin veriyordu. BM ve Batılı hükümetler, sunmak istedikleri iyi niyetli tablonun aksine, eli kolu bağlı aktörler değillerdi. Eylemsizliklerinin temelinde, Müslümanların hayatlarını kaybetmelerine karşı süregelen bir kayıtsızlık yattığı düşünülüyordu. BM Güvenlik Konseyi tarafından 1991 yılında uygulanan silah ambargosu, eski Yugoslavya’daki tüm taraflara silah ve askeri teçhizat teslimatını durdurarak Bosna’nın kendini savunma kabiliyetini engellemişti.

Bu yeni çağda Bosna, dünya çapındaki Müslümanlar ve özellikle de Batı’daki diasporalar için önemli bir odak noktası haline geldi. Bosnalılara yardım etmek amacıyla kurulan hayır kurumları gelişti. Müslüman ülkeler BM’de Bosna adına lobi faaliyetleri yürüttü, Bosna hükümetine insani ve ekonomik yardım gönderildi. Bangladeş, Mısır, Ürdün, Pakistan ve Türkiye, BM ve NATO güçlerine asker katkısında bulundu. İran, silah ambargosuna meydan okuyarak gizlice askeri yardım gönderdi. Ancak pek çok Müslüman için bu kadarı yeterli değildi. 1992’den itibaren dünyanın dört bir yanından Müslüman gönüllüler Bosna’ya gelmeye başladı. Bunların bazıları savaş gazileriydi.

Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi, savaşta pişmiş mücahitleri aniden yeni bir çatışma arayışında bırakmıştı. 1992 ve 1995 yılları arasında Bosna Savaşı, Bosna hükümet güçlerinin safında savaşacak iki bin ile beş bin arasında Müslüman gönüllüyü kendine çekti. Bu yönüyle Bosna Savaşı benzersizdi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana gerçekleşen pek çok küresel cihat arasında Bosna, yabancı savaşçıların tanınmış bir hükümetin safında savaştığı nadir örneklerden biriydi. Bosna Ordusunun bir parçası olarak faaliyet gösteren bu birliklerin en organize olanı El Mücahit’in çoğunluğu yabancı gönüllülerden oluşmaktaydı. Birliğin Mehurići köyü yakınlarında düzenli dua edilen, alkol, küfür, zina ve domuz eti yasağının yanı sıra, sigara yasağı da dahil olmak üzere katı İslami uygulamalar dayattığı bir eğitim kampı vardı. Sigara tiryakisi Bosna’da bu kurallar dikkate değerdi. Bazı yabancı savaşçılar, savaş aralarında köydeki çocuklara Kuran öğreterek aynı zamanda İslami öğretmenlik de yapmaktaydılar.

Mücahitler, işkence ve kafa kesme eylemleri gibi vahşi eylemleriyle ün salmışlardı. Bu durum, özellikle 11 Eylül’den sonra, yeni bağımsızlığını kazanmış Bosna Hersek için ileride siyasi bir yük haline gelecekleri anlamına geliyordu. Pek çok yabancı savaşçı yerel halktan insanlarla evlenip savaştan sonra Bosna’da kalsa da Amerikalılar onların varlığını potansiyel bir güvenlik tehdidi olarak gördü ve yetkililere onları tasfiye etmeleri için büyük baskı uyguladı. 1995 Dayton Anlaşması, yabancı savaşçıların Bosna’yı terk etmesini şart koşuyordu. Ancak yeni hükümet, savaşmalarının bir ödülü olarak bazı mücahitlere çoktan Bosna vatandaşlığı vermişti. 11 Eylül’den sonra Bosna Hersek Bakanlar Kurulu, ABD’nin Sarajevo Büyükelçiliği ile istişare ederek vatandaşlık yasasında değişikliğe gitti ve bu adım, savaş sırasında ve hemen sonrasında vatandaşlık alan kişilerin durumunun yeniden incelenmesini sağladı. Bunun sonucunda yaklaşık bin kişinin Bosna vatandaşlığı iptal edildi.

Bosna Savaşı’nda yer alan mücahitler, Foto: Geostrategic Media

Teröre karşı savaşın ardından Bosna’yı gizli cihatçı tehdidinden arındırma çabaları nispeten başarılıydı ancak kusursuz değildi. Bosna, yalnızca sınırlı sayıda deneyimli savaşçı tedarikçisi olarak değil, aynı zamanda bir propaganda kaynağı olarak da sonraki cihatlar için bir toplanma noktası haline gelecekti. 1990’ların sonlarına ait Yeşil Kuşların Kalplerinde ve Bosna Şehitleri adlı iki belgesel, dünya çapındaki Müslümanları diğer cihatlarda savaşmaya çağırarak radikalleşme için popüler araçlar haline geldi. Bunlar, on yılı aşkın süre sonra dahi Suriye İç Savaşı’na katılacak savaşçıları devşirmek için hala kullanılmaktaydı. Cihatçı propagandanın yayılması büyük ölçüde internet aracılığıyla kolaylaştırıldı ve her iki belgesel de Bosna Savaşı’nda gazi olan bir İngiltereli’nin yönettiği Azzam.com tarafından yayımlandı.

Başlangıçta ses kaseti formatında dağıtılan Yeşil Kuşların Kalplerinde, adını şehitlerin ruhlarının “Yuvaları Yüce Olan’ın tahtından sarkan avizelerde bulunan” yeşil kuşların kalplerinde cennete yükseldiği inancından almaktadır. Metin, silah ve savaş sesleri üzerine kaydedilmiş sözlü bir anlatım eşliğinde, Sırplara ve Hırvatlara karşı savaşan Bosnalı şehitlerin hikayesini anlatıyordu. Bunu yaparken de hayatını kaybeden gerçek savaşçılara ait biyografik bilgileri fantastik ve rüya benzeri imgelerle harmanlıyordu. Eser, cihatçı çevrelerde büyük bir yankı uyanmıştı. Bildirildiğine göre Londra’daki 7/7 intihar bombacılarının üzerinde Yeşil Kuşların Kalplerinde bulunuyordu ve bunun, İngiliz “ayakkabı bombacısı” eyleminin suç ortağı Saajid Badat’ın radikalleşmesinde de rol oynadığı söyleniyordu. Yeşil kuşlar, Bosna Savaşı’nın sona ermesinden çok sonra bile güçlü bir sembol olarak kalmaya devam edecekti. Suriye İç Savaşı’na yönelik çevrimiçi eleman toplama faaliyetlerinde cihatçılar, Instagram’da şehitlere adanan gönderilerde, genellikle yeşil bir kalp emojisiyle birlikte #greenbirds etiketini kullandılar.

Bosna Şehitleri, ilk İngilizce mücahit videosu olarak tanıtılmıştı. Bunun yanında Arapça olarak da yayımlanmıştı. İki bölümlük bu video, Bosna Savaşı’nın hikayesini daha geniş bir çatışmanın, yani Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü savaşın bir parçası olarak anlatıyordu. Video, çoğu zaman şiddetli ölümler nedeniyle feci şekilde deforme olmuş, hayatını kaybeden savaşçılara ait kapsamlı görüntüler içeriyordu. Bosna Şehitleri, video yayımlandığında henüz nispeten tanınmayan Usame bin Ladin’in bir görüntüsüyle sona eriyordu.

Gerçekten de Suriye’deki çatışmalar, bazı radikalleşmiş Boşnakların yanı sıra Bosna Savaşı’nın pek çok gazisini, dindaşlarının safında savaşmaları için kendine çekti. Sünni ihyacı ve köktendinci bir hareket olan Selefilik, 1990’larda ağırlıklı olarak laik olan Bosna toplumuna mücahitler tarafından getirilmişti. Seyrek de olsa bu akım kalıcı oldu. Savaştan sonra Bosna’daki Selefiler, Suudi parasıyla camiler inşa ettiler ve bu da Suriye ve Irak’ta, çoğunlukla IŞİD ve El Nusra Cephesi saflarında savaşacak eleman devşirmek için nispeten verimli bir zemin oluşturdu. Bu gruplardan ikincisi zamanla, liderliği Aralık 2024’te Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı deviren örgüt olan Heyet Tahrir el-Şam’a, yani HTŞ’ye dönüşecekti. Toplamda, Batı Balkanlar’dan yaklaşık bin kişinin Suriye ve Irak’taki çeşitli cihatçı grupların saflarında savaştığına inanılmaktadır.

Selefi cihatçılık, genellikle arkaik bir barbarlığa dönüş olarak tasvir edilse de o da tamamen moderndir. Sonuçta Bosna’nın mücahitleri, insani müdahaleyi savunan küreselci liberal bloktaki çağdaşlarından çok da farklı değillerdi. Ulus devletin kısıtlamalarından ve soykırımı durdurma ya da önleme konusundaki yetersizliğinden hüsrana uğrayan bu kişiler de uluslarüstü bir kimliğe, yani ümmete, yönelik kozmopolit bir kaygıyla hareket ediyorlardı. Telekomünikasyon alanındaki yeni gelişmeler sayesinde birbirleriyle iletişimleri artan bağlanan bu savaşçılar, küresel Müslüman topluluğunu bölmek ve yozlaşmış laik rejimleri ayakta tutmak için bir araç olarak gördükleri dışlayıcı milliyetçi fikirlerden de nefret ediyorlardı. Mücahit Komutanı Ebu Abdülaziz’in ifade ettiği gibi cihat, “(Allah’ın) kelamını yüceltmek için milliyetçi bir dava, kabileci bir dava” anlamına geliyordu. Suudi Arabistan’dan Mehurići’ye gelen komutan bir Newsweek muhabirine, “Ben İslam’dan geliyorum,” demişti. Bu, “Ben dünya vatandaşıyım” şeklindeki mottonun Bosna mücadelesi için yeniden formüle edilmiş haliydi.

Dehşet Süvarileri

Karşı saflarda olmalarına karşın başka inançlardan olanlar da, aynı savaşta savaşmak için uzun mesafeler kat ettiler. Sırplara dindaşları olan Ortodoks Hristiyanlar katıldı ve bunların başını Ruslar çekiyordu. Bazıları, yine komünizmin çöküşünden doğan diğer iki savaş olan Çeçenistan ve Transdinyester’deki taze çatışmalardan geldi. Bazıları, Rusya dize getirildiğinde kendilerini aniden amaçsız bulmuş profesyonel Sovyet askerleriydi. Bazıları biraz para peşindeydi ancak ücretler cüziydi. Republika Srpska Ordusu (VRS) saflarında savaşmaları için Ruslara ayda yaklaşık 155 dolar ödeniyordu. Diğerlerinin ise daha ideolojik motivasyonları vardı. Bunlar, Sırpların zor durumda olduğu anlatısına kapılmışlar ve Ortodoks Hristiyanlığı sözde onu yok etmeye çalışan Müslüman “Türklerden” korumaya yardım ettiklerine inanmışlardı. Sırp milliyetçilerinin hayal dünyasında Boşnaklar bir şekilde Osmanlılara dönüşmüştü. Sırpların dış desteğinin büyük kısmını Ruslar oluştursa da diğer Ortodokslar da Bosna’da savaşmaya geldi. Kesin rakamlar değişiklik gösterse de Lahey belgelerine göre VRS’nin Yunanistan, Romanya ve Rusya’dan 529 ile 614 arasında gönüllüsü vardı. Bu kişiler savaş suçları işlediler ve 1995’te, General Ratko Mladić (tamamen uluslararası toplumun gözetimi altında) Boşnaklara karşı soykırımın gerçekleştirildiği Srebrenitsa’ya girdiğinde onun birlikleri arasında yer alıyorlardı.

Sırplarla beraber savaşan Yunan savaşçılar, 1995, Foto: XYZ Contagion

Ruslar da, tıpkı mücahitler gibi farklı nedenlerle de olsa yerel halk arasında karışık bir şöhrete sahipti. Gazeteciler, sabah kahvaltısında sigara ve rakija ile güne başlayan, alkole düşkün ve umutsuz Rusları anlatıyordu.

1993’te Los Angeles Times’ta çıkan bir haberde, Yuri adında “St. Petersburg’lu bebek yüzlü bir neo-Nazi”, bir gazeteciye Bosna Savaşı için Rusları saflarına katmakla sorumlu olduğunu anlatıyordu. Rusların “Sırplar tarafından beslendiğini, giydirildiğini ve silahlandırıldığını”, bazılarının ise “benzin kaçakçılığı gibi askeri faaliyetlerden ziyade ekonomik faaliyetlere karıştığını” belirtir. Bu tür suç faaliyetleri, Yugoslavya’nın parçalanışının ayrılmaz bir parçasıydı ve savaşların avangard olmasının bir başka yoluydu. Siyaset bilimci Peter Andreas bu konuyla ilgili şöyle yazmıştı:

Bu çatışmalar; insani yardımların, yabancı para birimlerinin, yasadışı ihracatın, cephe hatları arasındaki gizli ticaretin "vergilendirilmesi" ile yağmalanmış malların karaborsa satışıyla kısmen mümkün kılınmaktadır. … Düzenli askeri birliklerin yokluğunda, onlarla birlikte veya bazen onların içinde faaliyet gösteren yarı-özel suçlu muhariplerden faydalanabilirler ve özellikle taraflardan en az birinin düzenli bir ordusu yoksa ve tam teşekküllü bir devlet değilse bu durum çok daha yaygındır.

Sudan’daki daha yakın tarihli çatışma ile doğu Ukrayna’daki savaşın önceki aşamaları da benzer özellikler taşımaktadır. Sudan, Kolombiya kadar uzak yerlerden bile paralı askerler çekmiştir, bunların birçoğu Birleşik Krallık merkezli firmalar tarafından toplanmıştır. Ukrayna’da ise savaş döneminde çalınan yardımlarla ilgili skandallar patlak vermiştir.

Bu tür özellikler savaşları modern kılsa da çatışmalar aynı zamanda belirli ilkel nitelikler de barındırıyordu. Yugoslavya’nın dağılması, komünizm idaresinde uzun süredir bastırılan hareketlerin aniden gün yüzüne çıkışına sahne oldu. Bunların kökeni çoğunlukla sessizce varlığını sürdüren yerel milliyetçiliğe ve dine dayanıyordu. Ancak bazıları adeta yeniden hayata döndürülmüştü ve bunların arasında Kazak geleneğinin dirilişi de yer alıyordu. Kazaklar, çarlar döneminde Rusya’nın yarı göçebe savaşçı sınıfıydı. Rusya İmparatorluğu’nun güney sınırları boyunca yaşayan kanun kaçaklarının ve firari serflerin soyundan geliyorlardı. 1990’ların başlarında Kazak kültürünün yeniden canlanışı, Kazakistanı Bosna Savaşı’na eleman devşirmek için önemli bir merkez haline geldi. 1993 yılında Rostov’da yerel Kazakların lideri, bir gazeteciye “Ortodoks Hristiyanlığın olduğu her yerde savaştık, savaşıyoruz ve her zaman savaşacağız” demişti.

Rus özel askeri şirketi Wagner Grubu’nun yükselişini anlatan Ölüm Bizim İşimiz: Rus Paralı Askerleri ve Özel Savaşın Yeni Dönemi (Death Is Our Business: Russian Mercenaries and the New Era of Private Warfare) adlı kitapta John Lechner, doğu Bosna’da Višegrad yakınlarında savaşmış ve kendini Kazak olarak tanımlayan Alexander Kravchenko ile konuşmaktaydı. Kravchenko, Kazakların üç şeye inandığını savunuyordu: “Ortodoksluk, askerlik hizmeti ve atalara sadakat.” Kravchenko, Bosna’da açıkça monarşist olan ve bazen Çar’ın Kurtları olarak da anılan 2. Rus Gönüllü Müfrezesi RDO-2’de savaşan Igor Girkin isimli biriyle tanıştı. Girkin de Rus’tu ve Kravchenko’nun anlattığına göre en sevdiği konu Rus emperyal tarihiydi. Ayrıca ünlü tarihi savaşları canlandırmayı da çok sevmektedir. Elbette Girkin, daha sonra 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhakında ve Doğu Ukrayna’daki Donbas savaşında öncü bir rol oynayacaktı. Ayrıca aynı yıl doğu Ukrayna üzerinde uçan Malezya Havayolları’nın 17 sefer sayılı uçuşunun düşürülmesindeki rolü nedeniyle Hollanda mahkemesi tarafından gıyabında mahkum edilmişti.

Rusların Bosna Savaşı’na katılımının daha ürkütücü yönlerinden biri de, Batı’ya karşı yakında verileceğine inandıkları savaşın yalnızca provasıydı. Belki de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden, “şok terapisi”nin yarattığı yıkımdan ve liberal demokrasiyle ilişkilendirilen pek çok hayal kırıklığı yüzünden Batı’yı suçluyorlardı. Rusya, süper güç statüsüne döneceği günün hayalini kuruyorlardı. Ya da belki de Sırplara karşı yürütülen savaşı, bir gün Rusya’ya karşı da verilecek olan, Ortodoks Hristiyanlığa yönelik daha geniş çaplı bir savaşın parçası olarak görüyorlardı. Ivan adında bir Kazak, 1993 yılında The Christian Science Monitor‘a verdiği demeçte, bu savaşı Batı’nın “Rusların ve Rusya İmparatorluğu’nun daha fazla yıkıma uğratılmasına yönelik büyük planının bir test alanı” olarak gördüğünü söylemişti. Onun değerlendirmesine göre Sırplar saldırılara karşılık veriyordu: “Demokratik bir Rusya’nın ve demokratik bir Amerika’nın canına okuyorlar ve ben bundan memnunum.”

Aynı yıl Yuri Belyaev Los Angeles Times‘a, “Buradaki rolümüz temel olarak ideolojiktir,” beyanında bulunmuştu. Kendisini “savaşçı adlı metanın ticaretini yapan” bir iş insanı olarak tanımlayan Belyaev, Rusları Bosna’da savaşmak üzere örgütlüyordu. Belyaev şöyle diyordu: “Sırplar da Ruslar da Slavdır ve Sırp tarafında yer almamız onların düşmanlarına bir mesaj vermektedir. Buna ek olarak pratik kaygılarımız da mevcut. Benzer bir durum Rusya’nın başına geldiğinde hazırlıklı olmak adına Yugoslavya çatışmasında deneyim kazanmamız büyük önem taşıyor.”

Aslında Ukrayna, Girkin’in yanı sıra Yugoslavya’dan gelen savaşçılara da yeni bir fırsat sundu. Tıpkı Girkin gibi, Bratislav Živković de yaklaşık yirmi yıl sonra Ukrayna’nın yolunu tutmadan önce Yugoslav Savaşları’nda savaşmıştı. Živković, İkinci Dünya Savaşı’nda antifaşist Partizanlara karşı savaşan Sırp milliyetçisi ve kralcı hareketin yeniden dirilişi olan Çetnik uyanışının ön saflarında yer alıyordu. Yugoslavya’nın dağılması, Tito Yugoslavyası’nda bastırılmış olan Çetnik imgelerinin ve sembollerinin yeniden canlanışına sahne oldu. 2014 yılında Živković, Ukrayna’da ortaya çıktı. Kırım’da Kazak paramiliterlerle koordineli olarak çalışan gayrinizami bir birliğe komuta ediyordu. Gür sakalı ve siyah kürklü Çetnik şapkasıyla Živković, Vice News‘un dikkatini çekti. 2014’te Kırım’dan geçilen bir haberde Vice muhabiri Simon Ostrovsky’ye, “Zorluklar yaşadığımızda Ruslar her zaman Sırp savaşlarında gönüllü olarak yardıma geldiler. Şimdi ise biz onlara yardım etmeye geldik,” demişti. Živković, Ocak 2025’te Kursk harekatı sırasında Ukrayna güçleri tarafından öldürülmüştü.

Yugoslavya’nın dağılmasının etkileri Ukrayna’da da görülüyor. Son savaşlar Batı’nın “Koruma Sorumluluğu” ve insani müdahaleden uzaklaştığını gösterse de, Rusya bu söylemi benimsedi. Vladimir Putin, 2022’de Ukrayna’yı işgalini, NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması öncesindeki Batılı söylemlere benzer ifadelerle savundu. “Rusya’ya umut bağlayan milyonlara karşı yapılan vahşeti durdurmak zorundaydık” demişti. (Benzer şekilde Bill Clinton, 1999’da Kosova için “masum insanları koruyoruz” demişti.)

Kırım’ın 2014’te ilhakı da “Kosova örneği” ile gerekçelendirildi. Putin, Kosova Bağımsızlık Deklarasyonu’na verilen Batı desteğini sık sık emsal gösterdi. Sonuçta, Batı’da bu fikirler zayıflasa da, Batı’nın rakiplerinin politikalarında yaşamaya devam ediyor

“İyi siviller değiliz”

Balkanlar’a akın eden Batı liberalizmi karşıtlarından bazıları çok daha yakın coğrafyalardan geliyordu. Hırvat saflarında yabancı gönüllüler genellikle Avrupa’nın aşırı sağından çıkıyordu. Savaş dönemi propagandası, ulusun geçmişini, özellikle de Sırplara, Yahudilere ve Romanlara karşı işlenen pek çok vahşetten sorumlu bir Nazi kukla devleti olan İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Bağımsız Hırvatistan Devleti’nin karanlık tarihini yeniden yorumlayıp yüceltti. Hem Hırvatistan genelinde hem de Bosna Hersek’te faaliyet gösteren aşırı sağcı bir Hırvat paramiliter grubu olan Hrvatske obrambene snage (Hırvat Savunma Kuvvetleri), Avrupa’dan, özellikle de Almanya’dan benzer düşüncelere sahip birçok sempatizanı kendine çekti. Bu arada, Hırvat Ordusuna bağlı Birinci Uluslararası Müfreze, Osijek yakınlarında konuşlanmıştı ve yaklaşık yarısı yabancı olan yüz civarında savaşçıyı bünyesinde barındırıyordu. Bunlar genellikle Batı’dan geliyordu. Aralarında Fransa, Kanada, İsviçre, Avustralya, İngiltere ve ABD’den gönüllüler bulunuyordu. Birçoğu savaşa komünistlerle çarpışmak için katıldıklarını söylüyordu. Hırvat milliyetçileri de Sırpları tam olarak bu şekilde tasvir ediyordu.

Bosna Savaşı’nda Yunan savaşçılar, Foto: XYZ Contagion

Bu savaşçılara çok az para ödeniyordu. Bir İngiliz belgeseline göre, Osijek yakınındaki İngilizce konuşan birlikte maaş ayda yaklaşık 100 sterlindi. Yine de çoğu para için değil, kişisel nedenlerle gelmişti. Savaşın küresel yapısı ve Avrupa’ya yakınlığı, Batı’dan amaç arayan insanları da çekti. Tarihçi Nir Arielli’ye göre, ister ideolojik ister kişisel sebeplerle gelsinler, hepsini birleştiren şey bir “anlam arayışıydı.” Bu “anlam”, Viktor E. Frankl’ın Friedrich Nietzsche’den aktardığı sözle açıklanır: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, her türlü zorluğa katlanabilir

Hırvat bağımsızlığı davasını sahiplenen pek çok mutsuz insan, uğruna yaşanacak bir şey bulmuştu. Aşk acısı çeken yirmi bir yaşındaki Nicolas adında bir Fransalı, Fransalı gazetecilere Hırvatistan’a geliş nedenini “hayatında aksiyona ihtiyaç duyması ve kendisini sevmeyen, umursamayan bir kıza aşık olduğu için ölmek istemesi” olarak açıklamıştı. İngiltere’den gelen başka bir gönüllü, kendisini sivil hayata ve aile düzeninin kurallarına bağlı tutan eşinin vefatından sonra Hırvatistan’a geldiğini bir belgesel film ekibine anlatırken gözyaşlarına boğulmuştu. Steve adındaki bir diğer İngiliz ise Hırvatistan’a doğru yola çıkarken şunları yazmıştı: “İtiraf etmeliyim ki arkamda pek bir şey bıraktığımı hissetmiyorum.” Hayatlarında gerçekten de pek bir şeyi yoktu. Hırvatistan’daki pek çok yabancı savaşçı bekardı ve “ortalamanın altında” sosyal arka planlardan gelmekteydi. Belki de bu durum, o hayatı riske atmayı daha kolay hale getiriyordu.

Bir diğer öne çıkan hikaye ise Sunfield, Michiganlı yirmi yedi yaşındaki Amerikalı bir kadın olan Collette Webster’ın hikayesidir. Evliliği ve işlettiği küçük market kötüye gitmekteydi. Ailesinin anlattığına göre Sarajevo’lu bir değişim öğrencisiyle arkadaşlık kurmuş olması dışında çatışmayla pek az kişisel bağı bulunmasına rağmen Webster, acil tıp alanında kısa bir eğitim alıp Balkanlar’ın yolunu tutarak içinde bulunduğu koşullardan kaçmaya karar verdi. Oraya vardığında, bir Hırvat askeri birliğine muharebe sıhhiyecisi olarak katılmak üzere başvurdu. 1993 yılında Mostar şehrinde aldığı şarapnel yaraları nedeniyle hayatını kaybetti ve bu savaşta ölen ilk Amerikalı oldu.

Elbette herkesin motivasyonu memleketindeki kişisel sorunları değildi. Bazı gönüllüler, keskin nişancı seferlerinde de rastlanan ve daha sonra bölge sinemasında da alegori konusu yapılan o saf sadizm duygusuyla hareket ediyordu. Sadece zevklerini tatmin etmeye gelmişlerdi. Başka bir İngiltereli’nin belgesel film ekibine söylediği gibi: “Her zaman yasal olarak insan öldürmek istemiştim… Bu hissi yaşamak istiyorum. Herhangi bir uyuşturucunun size verebileceğinden çok daha büyük bir kafa bu.” Bir diğer İngiltereli gönüllü kaskını, “Yorkshire Deşicisi” yazısıyla süslemişti. Bir başkası ise, “Çoğu zaman bunu sadece o heyecan için yapıyorsun,” diyordu. Söylediğine göre birliği savaşçı ruhlu adamlarla doluydu. Gülerek, “Biz iyi siviller değiliz,” diyordu.

Yugoslavya’nın dağılması sırasında Hırvatistan saflarında savaşan gönüllülerin çok azı Jackie Arklöv’den daha büyük bir acımasızlık sergilemiştir. Liberya asıllı bir İsveç vatandaşı olan Arklöv, söylenenlere göre gençlik yıllarında yaşadığı bir kimlik krizinin parçası olarak neo-Nazizmi benimsemişti. Hatta küçük bir çocukken koyu renk derisini kazıyarak beyazlatmaya çalışmıştı. Hırvatistan’daki savaş başladığında adanmış bir faşist olan bu siyahi neo-Nazi, Bağımsız Hırvatistan Devleti’ni yöneten ve gaddarlığıyla nam salmış faşist Ustaša hareketine karşı bir tür saplantılı hayranlık geliştirdi. Onu Hırvatistan’a götüren, Hırvat Savunma Konseyi bünyesindeki Ludvig Pavlović özel birliğine katılacağı saplantısıydı. Hırvat Silahlı Kuvvetleri’nin bir mensubu olarak Arklöv, hamile Boşnak kadınlara işkence etmek de dahil olmak üzere sayısız savaş suçu işledi. İsveç’e döndükten sonra, kendisi gibi neo-Nazi olan suç ortaklarıyla birlikte bir polis memurunun vurulduğu bir banka soygunu gerçekleştirdi. Şu sıralarda 41 yıllık hapis cezasını çekiyor.

Hırvatistan bağımsızlık savaşında savaşanlar, Ukrayna’daki savaşta da önemli roller üstlendiler. Gençliğinde Hırvatistan saflarında savaşan Fransalı Gaston Besson, Ukrayna’nın aşırı sağcı Azov Tugayı’na yabancı savaşçı devşirme faaliyetlerine öncülük etti. Bu kişiler arasında 20 ile 30 civarında Hırvat’ın yanı sıra ABD, Almanya ve Birleşik Krallık’tan gelen savaşçılar da bulunuyordu. Bunlar, faşist figürlerin ve sembollerin yüceltilmesi de dahil olmak üzere, İkinci Dünya Savaşı revizyonizminin benimsenmesi konusunda Ukrayna aşırı sağıyla ortak bir paydada buluşuyordu. Ayrıca, en azından bazı savaşçılar arasında, komünizmin kalıntılarına karşı savaştıklarına dair ortak bir inanç da söz konusuydu.

Azov Tugayı, Foto: WSWS

Besson kendi grubu için, “Biz paralı asker değiliz, hiçbir ücret almayan ve haklı bir dava için savaşan gönüllüleriz” demekteydi. Savaşçı devşirme amacıyla sosyal medyayı oldukça aktif bir şekilde kullanıyordu. 2014 yılında potansiyel yabancı gönüllülere yönelik bir Facebook gönderisinde şunları yazmıştı: “Bela, savaş, macera ve belki de ölüm ya da ciddi yaralanmalardan başka bir şey bulamayacaksınız. Ancak kesinlikle harika anılarınız olacak ve ömür boyu sürecek dostluklar kuracaksınız.” Diğerleri ise çok daha açık bir şekilde ideolojik amaçlar güdüyordu. Bir Hırvat savaş gazisi ve Dinamo Zagreb futbol kulübünün holigan grubu Bad Blue Boys’un eski lideri olan Denis Seler’in, Ukrayna’da savaşmak üzere iki yüz kadar Hırvat’ı bölgeye göndererek yoğun bir eleman devşirme faaliyeti yürüttüğü bildiriliyordu. Seler, “Ukrayna’da beyaz Avrupa ırkı, kültürü ve tarihi için bir savaş veriliyor,” demekteydi.

ABD öncülüğündeki aydınlanmış bir düzenin o milenyumcu vizyonu, bugün herhalde bundan daha uzak olamazdı. Nitekim yeni milenyumun ilk yıllarında yeni bir dünya gerçekten de var oldu. Ancak bu, pek çok küreselci liberalin umduğu gibi çok taraflılığa ve insan haklarına saygıya dayanan insani bir düzen değildi. 1999’da NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasının sözde “insani bir çağı” başlatmasından sadece iki yıl sonra, 11 Eylül saldırıları bunun yerine Küresel Terörle Savaş’ın ve onunla birlikte olağandışı iade ve işkence devrinin habercisi oldu. İnsan hakları ve bunlarla ilişkili yasa ile normlar, aydınlanmış yeni bir dünya düzeninin kurucu bir ilkesi olmak yerine, devletler tarafından etrafından dolaşılması gereken engeller haline geldi.

Devlet eliyle yürütülen bu egemenlik erozyonu, günümüzde de devam etmektedir. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ile İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen’e düzenlediği saldırılar, Batı’nın bir soykırımı durdurmak ya da haydut bir devleti dizginlemek üzere müdahale etmeye hazır olmadığını gözler önüne sermiştir. Hele ki bu yılın başlarında emperyalist amaçlarla Venezuela’yı işgal edip Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçıran ve Atlantikçilerin 1990’larda hayalini kurdukları o aydınlanmış, çok taraflı girişimlerinden fersah fersah uzakta olan ABD’nin buna hiç niyeti yoktu. Trump yönetimi, “sivilleri korumak için güç kullanımının gerekli olabileceğini” öne sürerek geçmişteki insani müdahalelerin dilini ve yasal emsallerini kullanıp bu işgali meşrulaştırmaya bile kalkıştı. Putin ve Trump gibi tartışmasız biçimde anti-liberal olan figürler, artık apaçık saldırganlık eylemlerini “insaniyetçi” retoriğiyle maskelemekten memnuniyet duyuyor ve 1990’ların çarpık bir yansımasını yaratarak dinlemeye niyeti olan herkese şunu hatırlatıyorlar: Yarattığınız emsallere dikkat edin.

Irak petrolünde mart kırılması: İhracat %82 geriledi

Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin petrol ihracatları, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Mart ayı içinde %82 oranında düştü.

Irak’ın mart ayı petrol verileri, ani bir çöküşe işaret ediyor. SOMO verilerini aktaran Reuters’a göre, Irak Mart’ta yaklaşık 18 milyon varil petrol ihraç ederek yaklaşık 2 milyar dolar gelir elde etti.

Şubatta ise ihracat yaklaşık 100 milyon günlük varil, gelir ise 6.814 milyar dolardı. Başka bir ifadeyle, Şubat’ın sonunda kapatılan Hürmüz Boğazı ve bazı petrol tesislerine yapılan saldırılar sebebiyle bir ay içinde hem ihracat hem de gelir bakımından ciddi bir çöküş gözlemlendi.

Rûdaw’ın paylaştığı bilgilere göre, Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam günlük üretimi 4,5 milyon varil seviyesindeydi. Bunun 314 bin varili Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ndeki sahalardan sağlanıyordu. Rûdaw, güncel verilere göre Irak ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin toplam üretiminin, 80 bin varil Kürdistan bölgesinden olmak üzere, günlük 1 milyon 332 bin varile gerilediğini söyledi.

The National Context’in aktardığına göre, Mart ayında 2 milyar dolar gelir elde eden Irak devletinin aylık ortalama toplam harcaması yaklaşık 11.1 trilyon dinar.

18 milyon
Mart ihracatı

Bir ayda 99.87 milyon varilden 18 milyona düştü.

%82
Hacim çöküşü

Şubata kıyasla petrol ihracatındaki azalma.

$2 milyar
Mart geliri

6.814 milyar dolardan 2 milyar dolara geriledi.

Günlük 580 bin
Mart’ta günlük ihracat

Şubattaki günlük 3.567 milyon varilden sert düşüş.

Günlük 1.4 milyon varil
Mart üretimi

Şubatta 4.15 milyon bpd olan üretim seviyesi.

Günlük 200 bin varil
Kuzey hattı

Kerkük’ten Ceyhan’a taşınan petrol çöküşü telafi etmedi.

Çöküşün zaman çizelgesi

ŞUBAT

Irak yaklaşık 99.87 milyon varil petrol ihraç etti. Gelir 6.814 milyar dolara ulaştı.

MART BAŞI

Hürmüz Boğazı kapandı fakat güney çıkışları kısa süre daha çalıştı. Ancak tankerlerin hedef alınma korkusu yüklemeyi kırılgan hale getiriyordu.

25 MART

Kuzeyde Ceyhan hattından yaklaşık günlük 200 bin varil akışı sağlandı. Bunun yaklaşık %20’si Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden, %80’i ise Kerkük’ten kaynaklıydı.

MART SONU

Aylık ihracat yaklaşık 18 milyon varile, günlük ortalama ise 580 bin varile düştü.

Yerelden Cumhurbaşkanlığına: Fransa’da “seçimler dönemi”

Fransa’da yerel seçimler geride kalırken partiler, Eylül’deki Senato ve gelecek sene yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gözlerini dikti. Yerel seçimlerin etkileri hala tartışılırken sonuçların geleceğe nasıl yansıyacağı merak konusu.

Foto: France 24

Fransa’da yerel seçimler, her 6 yılda bir yapılıyor. 2020’nin ardından bu yıl yapılan seçimlerin ilk turu 15 Mart, ikinci turu ise 22 Mart’ta gerçekleşti. Özellikle önümüzdeki eylülde yapılacak olan Senato seçimi ve gelecek yılın nisan ayında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi düşünüldüğünde Fransa, seçimlerle geçecek bir dönemin kapısını araladı. Geride kalan yerel seçime bakıldığındaysa Fransa’nın politik iklimi ve seçmen davranışları üzerine düşünülmesi gereken pek çok konu bulunuyor.

Oy kullanma oranlarına bakıldığında Fransa, tarihindeki en düşük katılım oranlı seçimlerden birini geride bıraktı. 2020’deki yerel seçimlerde Covid-19 pandemisinin de etkisiyle katılım oranı %40’larda kalırken bu seçimde ise böyle istisnai bir durum olmamasına karşın katılım, %57 oldu. Bu oran, ülke tarihindeki [pandemi hariç] en düşük seçim katılım oranı. Neredeyse seçmenlerin yarısının oy kullanmadığı böylesi bir gerçeklik, seçilen belediye başkanları ve meclis üyelerinin meşruiyeti üzerinde soru işaretleri oluşturdu.

Buna en büyük örnekler, Mulhouse ve Châtellerault gibi şehirler oldu. Mulhouse’da Frédéric Marquet, ikinci turda %24,07 oranla belediye başkanı seçildi. Şehrin seçime katılım oranının %46 olduğu düşünüldüğünde Marquet, oy kullanabilecek toplam seçmenin yalnızca %11,1’inin oyunu almış oldu. Châtellerault’da ise katılım oranı %55’lerde seyretti. Seçimi ikinci turda %27,3 oy ile kazanan Anne-Florence Bourat, benzer bir matematikle toplam seçmen sayısının %14,9’una tekabül eden bir temsiliyetle belediye başkanı oldu. Ayrıca ülke geneline bakıldığında 66 orta-büyük ölçekli şehirde temsiliyet oranı ortalama olarak beşte birde kaldı.

Senato’nun kilidi

Tüm bu temsiliyet tartışmalarının ötesinde yerel seçimler, Fransa’nın kapılarını araladığı seçimler dönemi için bir hazırlık ve mevzi kazanma savaşıydı. Eylül’de Senato’daki 348 koltuğun 178’i için Marsilya, Nice, Toulouse, Bordeaux, Rennes, Montpellier, Strazburg, Lyon gibi büyük şehirlerin bağlı bulunduğu onlarca departmanda seçimler yapılacak. Doğrudan halk oyuyla yapılmayan Senato seçimleri için belediye meclisi üyeleri, departman meclisi üyeleri, bölge meclisi üyeleri ve milletvekillerinden oluşan özel bir seçmen kurulu (collège électoral) oluşturuluyor. Burada en büyük payda ise belediye meclisi üyelerinden oluşuyor. Dolayısıyla geçtiğimiz haftaki seçimler, Senato için büyük bir önem arz ediyor.

Foto: The New York Times

Ayrıca, mevcut Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un son dönemini yaşadığı da hesaba katıldığında, Macron sonrası dönemin adım sesleri artık daha yüksek şekilde duyuluyor. Macron’un partisi Rennaissance’ın seçimde erimesi, düşük katılım, sol içindeki bölünmeler ve küçük-orta büyüklükteki şehirlerde sağ partilerin kazandıkları koltuklar, senatoda çoğunluğun yine sağ/muhafazakâr bir çizgide olacağına işaret ediyor. Ayrıca ilk defa büyük bir seçim deneyimi yaşayan Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumis-LFI), özellikle banliyöler ile dar gelirli mahallelerde iyi bir atılım yaptı ve bunun meyvelerini Senato’da da benzer bir şekilde almak istiyor.

Merkezde çatırdama

Senato seçimlerinden 7 ay sonra ise halk, yaklaşık 1 yılın ardından bu sefer cumhurbaşkanlığı için tekrar sandığa gidecek. Le Havre’da seçimi kazanan eski Başbakan Edouard Philippe’in partisi Horizons (Ufuk), yaklaşık 450 belediyede başa geldi. Bu da Renaissance gibi merkezde bulunan Horizons’un 2027 için kayda değer bir kazanım sağladığını gösteriyor. Renaissance’ta ise buna karşın bir yol arayışı mevcut. Eski Başbakan Gabriel Attal partinin merkezde kalma tutumunu sürdürme eğilimindeyken pek çok başka isim, rotalarını sağa çevirdiler. Macron, cumhurbaşkanlığına veda ederken “Macronizm” de bir yol ayrımında gibi görünüyor.

İktidarda olmasına karşın adaylarının başarısız sonuçları, Macron cephesi için yereldeki örgütlenmesinin kök salamadığının bir göstergesi oldu. Özellikle eski Kültür Bakanı Rachida Dati’nin Paris’te ve eski Başbakan François Bayrou’nun Pau’da aldıkları yenilgiler, iktidarın çarkının artık dönmediğinin ilanıydı. Yine de bu durumu terse çevirmek adına denenen ve seçmenlerin karşısına “bağımsız, ideolojisiz, logosuz, partisiz” çıkma stratejisi, Bordeaux’da başarılı olmasına karşın erimeyi durdurmaya yetmedi.

Foto: RFI

Macron bloğunun aldığı yaraya rağmen seçimde gözle görülür bir atılım yapan Horizons ve Philippe’in yolu, 2027 için açık görünüyor. Buna rağmen, Christian Estrosi’nin Nice’te aşırı sağ Ulusal Birlik (Ressemblement National-RN) adayı Eric Ciotti’ye kaybetmesi, geleneksel sağ ve aşırı sağın bir araya geldiği takdirde merkez/merkez sağın işinin zorlaştığını gösteriyor.

Solda zaferler ve bölünme tartışmaları

Sol ittifakların Paris, Marsilya, Lyon gibi büyük şehirlerdeki seçim zaferleri düşünüldüğünde seçimden kazançlı çıkan taraflardan biri de Fransa solu gibi görünüyor. Fakat daha derinlemesine bakıldığında solda ittifak tartışmaları kampanya sürecinden beri hız kesmeden devam ediyor.

Sol içerisinde yapılan tartışmaların en önemlilerinden biri, radikal sol olarak görülen ve sağın seçmen gözünde “öcü”leştirmeye çalıştığı LFI’yle ittifak yapılıp yapılmayacağı, eğer yapılacaksa bunun sandıkta ne şekilde tezahür edeceğiydi. Sosyalist Parti yönetimi, daha öncesinde LFI ile ittifak yapılmayacağını duyurmasına rağmen ilk turun ardından hem sol ittifakın hem de LFI’nin ciddi oy aldığı bazı kentlerde listeler birleştirildi ve yeni ittifaklar yapıldı.

Bu, Lyon ve Nantes gibi bazı kentlerde sandığa olumlu yansırken başta Toulouse olmak üzere başka kentlerde hüsranla sonuçlandı. Toulouse’da ilk turu birinci tamamlayan LFI adayı François Piquemal’in arkasında birleşen ve kâğıt üstünde %50’yi geçen sol, aşırı sağın LFI’nin önünü kesmek için muhafazakâr Cumhuriyetçiler’in (Les Republicains-LR) ardında birleşmesiyle seçimi kaybetti. Paris’te ise Emmanuel Grégoire, rakibi Rachida Dati’ye 10 puan fark atarak seçimi kazandı. Bu seçimin LFI ile ittifaka karşı olan sosyalistler adına önemli yanıysa Sosyalist Parti ve Yeşiller’in başını çektiği sol ittifakın, LFI olmadan bu başarıyı elde etmiş olmasıydı.

Jean-Luc Melenchon, Foto: BFM TV

İşte böyle bir iklimde sosyalistler, kazanılan belediyelerin yanı sıra kayıpların sebeplerini arıyorlardı. Bu arayışta ise partinin bazı isimleri hesabı LFI’ye kesti. Sağ seçmenlerin gözündeki “Mélenchon” algısı ve LFI’nin radikal söylemleri gibi argümanlarla partinin bazı üst düzey isimleri, ilerleyen dönemlerde LFI ile ittifak kurulması halinde seçim zaferi yaşamanın imkânsız olduğunu savunuyor. Öte yandan başka üst düzey isimlerse ittifak kurulması fikrine bu kadar keskin yaklaşmıyor.

Bu tartışmalar bir yana LFI, seçim performansından oldukça memnun. 2020 yerel seçimlerini pas geçen parti, bu seçimde banliyö ve dar gelirli mahallelere yönelik geliştirdiği seçim stratejisinin meyvelerini topladı ve buralarda kayda değer seçim zaferleri elde etti. Bunun yanında nüfusu 100 binden fazla pek çok büyük kentte %10 barajını geçerek ikinci tura katılma hakkı elde etti. Saint-Denis belediyesini henüz ilk turda kazanan Jean-Luc Mélenchon’un partisi, işçi sınıfı ve göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Roubaix ve Vénissieux gibi şehirlerde de ipi göğüsledi.

Sağın rotası

Aşırı sağ, 2027 için umutlarını hâlâ korumasına karşın yerel seçimlerde alınan sonuçlar bölgeden bölgeye oldukça farklılaştı. Nice’te Estrosi’ye karşı Ciotti’nin seçimi kazanması, aşırı sağ adına sembolik bir zafer oldu. Ancak kuzeye geldiğimizde Le Havre’da RN ve Cumhuriyet için Sağcılar Birliği (Union des droites pour la République-UDR) adayı Franck Keller, %11,12 oy alabildi. Bu gibi örnekler, aşırı sağın bölgeden bölgeye, şehirden şehre gözle görünür ciddi oy değişimleri yaşadığını gösteriyor.

Bu durumun bir diğer sebebi de aşırı sağın yerel örgütlenme bağlamında gereken atılımı sağlayamaması olarak karşımıza çıkıyor. 2020’de 400 şehirde liste çıkaran RN’in bu seçime 600 listeyle girmesine karşın yine de yerel örgütlenmenin eksikliği göze çarpıyor. RN Milletvekili Alexandre Loubet, “Aday bulamadığımız yerler var ve kötü bir aday çıkarmaktansa hiç aday çıkarmamayı tercih ederim” şeklindeki açıklamasıyla bu duruma dair bir bakış açısı sunmuştu. Ayrıca RN lideri Jordan Bardella, “RN, tarihinin en büyük atılımını gerçekleştiriyor. Daha önce hiç bu kadar çok seçilmişimiz olmamıştı” sözleriyle partisinin seçim performansına dair memnuniyetini dile getirmişti.

Eric Ciotti, Foto: 20 Minutes

Geleneksel sağ ise büyük şehirlerde beklediğini bulamadı. Paris, Marsilya, Lyon gibi şehirlerde sol ittifakın adaylarına karşı seçimler ikinci tura taşınmasına karşın birinci parti olunamadı. Üstelik LR, ülkenin güneydoğusunda kuvvetli olmasına karşın buradaki konumunu aşırı sağa karşı kaybetme korkusuyla yüzleşiyor. LR Senatörü Dominique Estrosi Sassone’un “Oldukça sağda yer alan seçmen tabanından sağın birleşmesi yönünde bir baskı var ama bu yeni keşfettiğimiz bir şey değil” şeklindeki yorumu da durumdan çıkış formülünü sağın ve aşırı sağın yakınlaşması olarak çiziyor.

Fransa’da yerel seçimlerin ikinci turu: Büyük kentlerde sonuçlar belli oldu

Fransa’da yerel seçimlerin ikinci turu dün gerçekleşti. Paris, Marsilya, Lyon gibi şehirlerde sol ipi göğüslerken Nice’de aşırı sağ kazandı.

Grégoire, seçimi kazanmasının ardından bisikletiyle Hôtel de Ville’e gidiyor, Fotoğraf: The Local France

Fransa’da yerel seçimlerin ikinci turu dün (22 Mart) gerçekleşti. İlk turda alınan oy oranları üzerinden %10’un üzerinde oyu bulunan adayların katılım hakkı kazandığı seçimde, şehirleri 6 yıl boyunca yönetecek belediye başkanları belirlendi.

İlk turda şehirlerin %96’sında adayların %50’yi geçerek seçilmesine karşın çoğunluğun sağlanmadığı yaklaşık bin 500 şehirde ikinci tur seçimleri yapıldı. Nüfusu 100 binden fazla olan 42 şehrinse 38’inde seçim ikinci tura kalmıştı.

Kilit şehirlerde sonuçlar
Paris

Paris’te ilk turun ardından belirsizlik hakimdi. Radikal sol La France Insoumis (LFI) adayı Sophia Chikirou, ikinci turda da seçime katıldı. Bu da sol oyların bölünmeye devam edeceğini gösteriyordu. Buna karşın merkez sağ Horizons-Renaissance ittifakının adayı Pierre-Yves Bournazel, ilk turda ikinci sırayı alan sağ ittifak adayı Rachida Dati ile listelerini birleştirdi. Aşırı sağın adayı Sarah Knafo ise ikinci turdan çekildi. Dün gece gelen sonuçlar, ilk turu önde tamamlayan Emmanuel Grégoire’ın bu turda %50,5 oyla seçimi kazandığını gösterdi. Grégoire’ı sağ ittifakın adayı Dati takip ederken Chikirou ise %8’de kaldı.

KESİN SONUÇLAR

Yerel Seçimler 2. Tur – Paris

22 Mart 2026
Seçmen Sayısı1.404.863
Katılım Oranı%61,6
Geçersiz/Boş%2,1
Toplam Koltuk163
Emmanuel GRÉGOIRE SEÇİLDİ Sol İttifak (Sosyalistler + Çevreciler) 103 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%50,5
Rachida DATI Sağ İttifak (Cumhuriyetçiler) 51 Delege
%41,5
Sophia CHIKIROU LFI (Boyun Eğmeyen Fransa) 9 Delege
%8,0
Kaynak: Le Monde | Grafik: NihaPlus

Lyon

Lyon’da ilk turda halihazırda belediye başkanı olan yeşiller ve sol ittifak adayı Grégory Douchet, rakibi sağ ittifak adayı Jean-Michel Aulas’ı az bir farkla geçmişti. İlk turun ardından ise %10,4 oy alan LFI adayı Anaïs Belouassa-Cherifi ile Douchet, listelerini birleştirdi. Bunun sonucunda ise sağ ve sol ittifaklar arasında geçen ikinci turu Douchet, %50,7 oy oranıyla kazandı. Rakibi Aulas ise %49,3 oy aldı.

KESİN SONUÇLAR

Yerel Seçimler 2. Tur – Lyon

22 Mart 2026
Seçmen Sayısı321.188
Katılım Oranı%66,1
Geçersiz/Boş%2,6
Toplam Koltuk73
Grégory DOUCET SEÇİLDİ Yeşiller ve Sol İttifak 46 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%50,7
Jean-Michel AULAS Merkez Sağ (Coeur Lyonnais) 27 Delege
%49,3
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

Marsilya

Marsilya’da ilk turun ardından ikinci turda adaylar arasında zorlu bir yarış bekleniyordu. LFI adayı Sébastien Delogu, aşırı sağcı Rassemblement National (RN) adayı Franck Allisio’nun seçilmesini engellemek adına ikinci turdan çekildi. Bunun üzerine 3 adayın yarıştığı ikinci turda halihazırda belediye başkanı olan sol ittifak adayı Benoît Payan, %54,3 oy alarak seçimi kazandı. RN adayı Allisio ise %40,3’te kaldı.

KESİN SONUÇLAR

Yerel Seçimler 2. Tur – Marsilya

22 Mart 2026
Seçmen Sayısı555.469
Katılım Oranı%55,4
Geçersiz/Boş%2,2
Toplam Koltuk111
Benoît PAYAN SEÇİLDİ Geniş Sol İttifak (Sosyalistler + Çevreciler) 73 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%54,3
Franck ALLISIO Ulusal Birlik (RN) – Aşırı Sağ 34 Delege
%40,3
Martine VASSAL Merkez Sağ (Çeşitli Sağ Gruplar) 4 Delege
%5,4
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

Bordeaux

Bordeaux’da ilk turda üçüncü sırada bulunan bağımsız sağcı aday Philippe Dessertine, ikinci turdan çekildi. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un partisi Renaissance adayı Thomas Cazenave ile halihazırda belediye başkanı olan yeşiller ve sol ittifakın adayı Pierre Hurmic ikinci turda karşı karşıya geldi. Yakın oy oranlarıyla tamamlanan ikinci turda Cazenave, %50,9 oy alarak rakibi Hurmic’i geride bıraktı. Hurmic, 2020’deki yerel seçimlerde belediye başkanı seçildiğinde şehirdeki 73 yıllık sağ hakimiyetine son vermişti. Dün gecenin ardından sağ, Bordeaux’yu yönetmeye tekrar geri döndü.

KESİN SONUÇLAR

Yerel Seçimler 2. Tur – Bordeaux

22 Mart 2026
Seçmen Sayısı174.176
Katılım Oranı%57,0
Geçersiz/Boş%3,1
Toplam Koltuk65
Thomas CAZENAVE SEÇİLDİ Merkez İttifakı (Renaissance) 49 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%50,9
Pierre HURMIC Yeşiller ve Sol İttifak 16 Delege
%49,1
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

Lille

Lille’de LFI adayı Lahoaria Addouche, halihazırda belediye başkanı olan sosyalist aday Arnaud Deslandes’a çok yakın bir oy oranıyla ilk turu bitirmişti. Geçtiğimiz hafta yeşiller ve sosyalistler bir ittifak kurdu. Bunun sonucunda ise Deslandes, %49,3 oy alarak seçimi kazandı. Addouche ise %33,7 oy aldı.

KESİN SONUÇLAR

Yerel Seçimler 2. Tur – Lılle

22 Mart 2026
Seçmen Sayısı126.088
Katılım Oranı%52,3
Geçersiz/Boş%1,4
Toplam Koltuk61
Arnaud DESLANDES SEÇİLDİ Sol İttifak (Sosyalist Parti + Çevreciler) 47 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%49,3
Lahouaria ADDOUCHE LFI (Boyun Eğmeyen Fransa) 10 Delege
%33,7
Matthieu VALET Ulusal Birlik (RN) 2 Delege
%9,0
Violette SPILLEBOUT Merkez İttifakı (Renaissance) 2 Delege
%8,0
Kaynak: Le Monde | Nihaplus

Nice

Nice’de ilk turu RN adayı Eric Ciotti, halihazırda belediye başkanı olan Christian Estrosi’nin önünde ilk sırada tamamlamıştı. Bu turda ise %37,2 oy alan Estrosi’nin önünde %48,5 oy alan Ciotti, belediye başkanı seçildi. LFI’nin dahil olmadığı sol ittifak adayı Juliette Chesnel-Le Roux ise ikinci tura katılma kararı aldı ve seçimi üçüncü sırada tamamladı.

KESİN SONUÇLAR

Yerel Seçimler 2. Tur – Nıce

22 Mart 2026
Seçmen Sayısı229.109
Katılım Oranı%55,9
Geçersiz/Boş%1,9
Toplam Koltuk69
Eric CIOTTI SEÇİLDİ UDR (Aşırı Sağ İttifakı) 52 Delege (Meclis Çoğunluğu)
%48,5
Christian ESTROSI Sağ İttifak (Horizons) 13 Delege
%37,2
Juliette CHESNEL-LE ROUX Yeşiller ve Sol İttifak 4 Delege
%14,3
Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

Diğer şehirlerde sonuçlar

Pau‘da 2014’ten bu yana belediye başkanlığı yapan eski Başbakan François Bayrou, ilk turu önde kapatmasına karşın bu turda %41,1 oy aldı. Geniş sol ittifakın adayı Jérôme Marbot ise %42,4 oyla seçimi kazandı. İki aday arasında sadece 344 oy fark vardı.

Nimes‘de ilk turu önde kapatan RN adayı Julien Sanchez, komünist aday Vincent Bouget’ye karşı seçimi kaybetti. Şehir, öncesinde muhafazakar Les Republicains tarafından yönetilmekteydi.

Roubaix‘de ilk turu büyük farkla önde tamamlayan LFI adayı David Guiraud, bu turda oyların %53,2’sini alarak belediye başkanı oldu. En yakın rakibiyse %25,5 oy alan bağımsız sağcı aday Alexandre Garcin oldu. Roubaix, Jean-Luc Mélenchon ve LFI’ye desteğin en yüksek olduğu şehirlerden olarak biliniyor.

Fotoğraf: Politico

Toulouse‘da LFI ve çeşitli sol partiler arasında ilk turun ardından yapılan ittifak, kağıt üstünde %50’yi geçmeye yetse de seçimi %53,8 oy alarak Jean-Luc Moudenc kazandı. Sol ittifakın desteklediği LFI adayı François Piquemal ise %46,1’de kaldı.

Sol içi tartışmalar

Seçim sonuçları, sol içinde ikinci tur için kurulan ittifaklarla ilgili tartışmaları da gündeme getirdi. Merkez solun LFI ile kurduğu ittifaklar, Lyon ve Nantes gibi bazı şehirlerde başarılı olurken Limoges, Brest, Clermont-Ferrand ve Poitiers gibi şehirlerde ise yenildi. Ayrıca LFI’nin kendi adayıyla ikinci tura katıldığı Paris ve Marsilya’da sosyalistler ve yeşiller, seçimden galibiyetle ayrıldı.

LFI’den Manuel Bompard, kaybedilen belediyeler için diğer sol partileri suçladı. Sosyalist Milletvekili Jérôme Guedj ise “Değerlerimize sahip çıkmalıyız. Sol, LFI ile ittifak yaparsa kazanamaz” dedi.

Bu söylemler ve sonuçlar, Fransa solu içerisindeki birleşme tartışmaları üzerinde soru işaretleri oluşturdu. Paris ve Marsilya’da LFI olmadan gelen başarılı sonuçlar, Sosyalist Parti içerisinde “bağımsız hareket etmekten” yana olanların elini güçlendirirken Lyon’daki sonuçlar ise ittifakın hâlâ bir gereklilik olduğunu savunanların argümanını güçlendiriyor.

Aşırı sağ sorusu
Eric Ciotti, Fotoğraf: Politico

Fransa’da aşırı sağın adaylarına karşı birleşme geleneğinin bu seçimde uygulanmadığı bazı şehirlerdeki sonuçlar, seçmenlerin bu refleksi kendilerinin gösterdiğini kaydetti. Partiler arası ittifak bağları zayıflasa da seçmenler bazı şehirlerde RN adaylarının karşısındaki en güçlü adaya yöneldi. Bir çok şehirde RN ilk turda elde ettiği başarılı sonuçları bu sebeple ikinci turda koruyamadı.

Aynı zamanda sonuçlar, 2027’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için de bir gösterge işlevi görüyor. RN, kazanan belediye başkanlarından kendilerini göstermelerini ve “yönetemezler” algısını kırmaya çalışmalarını istedi. Bu şekilde aşırı sağ, cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyasında belediyelerdeki başarılı performansını seçmenlere sunmak istiyor.

Kaynak: Le Monde

Hasarlı doğal gaz tankeri için ekolojik felaket uyarısı

Bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler, bu ayın başlarında Akdeniz’de vurulan Rus yapımı sıvılaştırılmış doğal gaz tankerinin ekolojik ve güvenlik bakımından acil risk oluşturduğu konusunda uyarıda bulundu.

3 Mart’ta uluslararası medya kuruluşları, Rusya’ya ait bir sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tankeri olan Arctic Metagaz’ın Akdeniz açıklarında alev aldığını ve hasarlı bir şekilde Akdeniz’de yüzdüğünü bildirmişti.

Rusya, “gölge filoya” ait olan geminin Ukrayna deniz insansız hava araçları (İHA) tarafından saldırıya uğradığını öne sürdü. Ancak Ukrayna bu iddialara ilişkin henüz bir açıklama yapmadı.

Gölge filo, yaptırım uygulanan ülkelerin (Rusya, İran, Venezuela vb.) petrol ve petrol ürünlerini uluslararası kısıtlamaları aşarak taşımak için kullandığı tanker filosudur. Bu kavram, özellikle Rusya’nın 2022 Ukrayna işgali sonrası Batı ülkelerinin Rusya petrolüne fiyat tavanı uygulamasının ardından gündeme gelmiştir. Batı'nın enerji yaptırımlarını ve fiyat tavanlarını aşmayı hedefleyen bu gemiler, sahte konum verileri gibi belirli yöntemlerle ile uluslararası denetimlerden kaçmaktadır.

Reuters, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık tarafından yaptırım uygulanan geminin Malta kıyıları yakınlarında alev aldığını bildirdi. Bazı haber kaynakları ise olayın Libya kıyılarına daha yakın bir noktada meydana geldiğini aktardı.

Bu saldırılar acil risk oluşturuyor

Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Malta Başbakanı Robert Abela, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides ve İtalya Cumhurbaşkanı Pedro Sánchez; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e 18 Mart’ta hasarlı tankerin yol açacağı risklere ilişkin bir mektup yolladı. Mektupta, geminin Malta ile İtalya arasında uluslararası sularda sürüklendiği belirtilerek durumun çifte bir kriz yarattığı vurgulandı.

AB ülkeleri, son dönemde Akdeniz ve Karadeniz’de gemilere yönelik saldırıların arttığını belirterek bu durumların deniz güvenliği ve deniz ekosistemi açısından “acil risk” oluşturduğunu vurguladı. Mektupta, olayın uluslararası hukuk çerçevesinde soruşturulmasının ve sorumluların hesap vermesi gerektiğinin hayati önem taşıdığı ifade edildi.

Mektupta geminin taşıdığı özel LNG yükü ve hasarlı durumu nedeniyle AB deniz alanının kalbinde büyük bir ekolojik felaket ihtimalinin doğduğu kaydedildi. Ayrıca Avrupa Deniz Güvenliği Ajansı’nın (EMSA) devreye girerek deniz gözetimi, kirlilik izleme ve teknik destek sağlaması istendi.

Reuters‘ın aktardığına göre, İtalya Sivil Savunma Ajansı 18 Mart’ta yaptığı açıklamada son iki haftadır Akdeniz’de sürüklenen hasarlı tankerin artık Libya’nın arama ve kurtarma sularına girdiğini duyurdu.

Pakistan sınır kasabası gıda ve yakıttan mahrum kaldı

Gazeteci Akbar Notezai, Pakistan ve İran sınırına çekilen çitlerin sınır kasabasındaki halka ekonomik ve toplumsal etkilerini anlatıyor.

Belucistan’daki Pakistan-İran sınır kapısı, Tafran. Fotoğraf: Arab News

On yıllardır İran’dan yapılan ithalat, İran ve Afganistan ile sınırı olan Belucistan eyaletinin Chagai şehrinde bulunan ücra bir kasaba olan Taftan’ın nüfusunu ayakta tutuyordu. Taftan’dan 600 kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti Quetta’da yaşayan 19.259 Belucistanlı, gıda ve petrol konusunda büyük ölçüde İran’a bağımlıydı.

28 Şubat’ta başlayan protestoların ardından iki komşu ülke arasındaki sınır kapatıldı. Bu durum, Taftan ve eyaletteki diğer sınır bölgelerini fiyat değişimlerine karşı savunmasız bıraktı. Bu, ilk kez yaşanan bir durum değildi. Yakın geçmişte, bölgedeki güvenlik sorunları sık sık bu tür sınır kapatmalarına yol açmıştı.

Binlerce Pakistanlı şu anda hayatlarından endişe duyarken sınır geçişlerinin her iki tarafındaki kamyon şoförleri mahsur kalmış durumda ve kolay bozulan malları yavaş yavaş bozuluyor. Yerel bir iş adamı olan Mohammad Ilyas, “Bu temel ihtiyaçlar gecikirse açlıktan öleceğiz” dedi. Sürücülerden Haleem Baloch, İran’ın Sistan-Belucistan bölgesine patates taşıdığını, ancak sekiz gündür mahsur kaldığını ve ürünlerinin bozulmaya başladığını söyledi.

Yükselen fiyatlar

“Depoyu 1500 rupiye (238,02 TL) doldurdum,” dedi Asif Baloch, Ramazan sırasında Taftan’daki çarşıda onunla karşılaştığımda. “Savaştan önce bir litre benzin 190 rupi (30,15 TL) idi, grevlerden sonra ise 250 rupi (39,67 TL) oldu.” İran petrolü satan yerel bir dükkan sahibine göre ise bu fiyatlar o zamandan beri %157’lik bir artışla 500 rupiye (79,34 TL) fırladı.

Sınır çitleri ve sınır ticareti

909 kilometrelik Pakistan-İran sınırı boyunca belirli bölgelerin çitle çevrilmesine, ülkeleri harekete geçmeye zorlayan bir dizi olayın sonucunda 2018-2019 yıllarında başlandığı bildiriliyor. Bu gelişmelerin merkezinde, 2003 yılında Abdul Malik Reki tarafından kurulan ve yönetilen Sünni Beluç militan grubu Jundullah’ın (Tanrı’nın Askerleri) ortaya çıkışı yer alıyordu.

İran’ın baskısı altında, iki taraf daha iyi bir güvenlik yönetimi için sınırı ortaklaşa çitle çevirme konusunda uzlaştı. The Economic Development of Balochistan kitabının yazarı ve kalkınma analisti Syed Fazl-e-Haider, bu durumun sınır ötesi ticareti etkilediğini söyledi.

Bu durum, sınır ötesi ticareti daha da zorlaştırdı. Zira 2013 yılında ABD, Pakistan’a İran ile herhangi bir petrol ve doğalgaz anlaşmasını yasaklayan yaptırımlar uygulamıştı. Amerikan baskısına dayanamayan Pakistan, komşu ülkeyle yaptığı doğalgaz boru hattı anlaşmasını hayata geçiremedi. Sonuç olarak, İran petrolü yasal olmayan kanallardan kaçak olarak ülkeye getirilmeye başlandı. Pakistan İstihbarat Raporu’na göre, İranlı tüccarlar her yıl 1 milyar ABD dolarından fazla değerde yakıtı Belucistan’a kaçak olarak sokuyor.

Çitlerin etkisi

Sınır çitleme önlemlerinden etkilenen tek sınır kasabası Taftan değildi. Belucistan’ın Washuk bölgesindeki bir sınır kasabası olan Mashkhel’den Zamyad marka kamyonet şoförü Ghaffar Reki: “İran ile sınır ticaretimiz, ABD ve İsrail öncülüğündeki İran saldırılarından çok önce durma noktasına gelmişti.”

Ghaffar Reki, “Petrol hariç, İran malları Washuk’a gelmiyor. Günlük ihtiyaçlarımızı ya Quetta’dan ya da Taftan’dan satın alıyoruz ve nakliye masrafları nedeniyle üç katı ücret ödemek zorunda kalıyoruz” diye ekledi. Ghaffar, geçmişte İran ile Pakistan arasındaki sınırın açık olduğunu söyledi. Kız kardeşinin Reki Baloch aşiretinden birisiyle evlendiği için Belucistan’ın İran tarafında yaşadığını ancak son beş yıldır onu ziyaret edemediğini ve birbirlerinden kopuk kaldıklarını söyledi.

Ekonomist Kaiser Bengali, halkını öncelikli görmeyen Pakistan hükümetini suçluyor ve hükümetin Belucistan’daki halkının hayatını kolaylaştırmakla ilgilenmediğine inanıyor.

Quetta Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ayub Mariani: “İranlılar tarafından herhangi bir engel yok. Pakistan ile ticaret hacmini artırmaya hevesliler. Ama biz ilgilenmiyoruz.”

Yerel araştırmacı Muhammed Arif, sınırın her iki tarafındaki Beluçların artan ticaret kısıtlamalarıyla karşı karşıya olduğunu ve İran-Pakistan siyasi ilişkilerinin de bir etken olduğunu söyledi: “İki ülke arasında güven eksikliği var. Bu da aralarındaki ticareti zorlaştırıyor.

Aceleyle eve dönüş

Pakistanlı yetkililere göre, ABD ve İsrail’in saldırılarının hemen ardından İran’da yaşayan 35.000 Pakistanlı vatandaş, Belucistan’daki Taftan ve Gabd-Rimdan sınır kapılarından Pakistan’a dönecek.

Tahran’da yaşayan öğrenci Ali Nawaz, şehre yönelik saldırıları duyar duymaz hemen eve dönmeye karar verdiğini belirterek, korkunun çok büyük olduğunu ekledi: “Pakistan’a canlı olarak dönemeyeceğimizi düşündük.”

İran sınırındaki Chaghi, Washuk, Gwadar, Kech ve Panjgur ilçeleri sınır ötesi ticarete tamamen bağımlıyken Belucistan'ın geri kalanı dolaylı olarak bağımlıdır.

Ekonomist Bengali, İran’dan gıda ve petrol girişinin durması halinde, sınır kasabalarındaki halk için yıkıcı ekonomik sonuçlar doğacağını vurguladı. “Quetta hariç, Belucistan’da Pakistan Devlet Petrol Şirketi’ne (PSO) ait benzin istasyonları neredeyse hiç yok ve olanlar da çok az.”

Kısa bir süre önce Taftan’a yaptığım ziyaret sırasında, sınırın sınırlı ticaret için açık olduğunu gördüm. İran’dan temel ihtiyaç maddelerini getiren bir hamal olan Amanullah, ailelerin halihazırda karşı karşıya olduğu ve savaşla daha da kötüleşen zorluklara dikkat çekti: “Beslemem gereken beş çocuğum var ve sınır açıkken günde 2000 rupi (317,36 TL) kazanıyordum. O zaman bile, ailemin masraflarını karşılamak için borca girmek zorunda kalıyordum.”

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.