İran’da öldürülen Waisi’nin yazdığı mektup ortaya çıktı

7 Nisan’da İran ile ABD arasında imzalanan ateşkesten bu yana onlarca Kürt idam edildi, çok sayıda kişi öldürüldü. En son Devrim Muhafızları tarafından katledilen Kürt aktivist Mojtaba Waisi’nin çocuklara hitaben kaleme aldığı mektup ve suluboya tabloları kamuoyunda yankı buldu.

İran-ABD savaşının 40. gününde (7 Nisan’da) başlayan ve en başta iki haftalık olarak belirlenen ateşkes, Pakistan arabuluculuğuyla resmiyette sürmeye devam ediyor. İran, ABD ile müzakerelerine devam ederken bu süre boyunca ülke içinde baskıcı politikalarını sürdürmüş ve siyasi ve “güvenlik” suçlamalarıyla yargılanan birçok Kürt mahkumunu idam etti.

Mojtaba Waisi: “Güç, insanlığa hizmet etmek için kullanılmalı”

İran İslam Devrimi Ordusu tarafından 28 Mayıs’ta Kirmanşan’ın Mehdiye Mahallesindeki (Dare Daraz veya Dîrij) evlerinde, Mojtaba ve Maysam Waisi kaldıkları aile evinde kurşunlanarak öldürüldüler. Bu olaydan sonra, kardeşlerden Mojtaba Waisi’nin kurduğu kütüphanede eğitim gören çocuklara yazdığı mektup ile sanat eserleri ortaya çıktı.

Mojtaba Waisi’nin imzalı tabloları.

Mojtaba Waisi’nin Kürt kadınını tasvir eden imzalı iki eserini suluboya ile yaptığı öğrenildi.

Mojtaba Waisi’nin yazdığı iki sayfalık mektubun Soranice’den Türkçe’ye çevirisi işte şöyle:

“Bazen duygularım, ruhumun kitaplar için kanat çırptığı o kütüphaneye doğru uçar gider. Kütüphanedeki çocukların her birini çok özlüyorum: Mehiya, Mahbub, Sena, Aylin, Servinaz, Hena, Mübin, Diana, Atusa, Hesti, Alov, Negar, Ayda, Terane, Haniye, Aydın, Berhem…

Acaba bir gün onların büyüdüklerini ve geleceklerini görebilecek miyim? Onların geleceğine ve yetişkinliklerine tanıklık edebilecek miyim, bilmiyorum. Ancak kalbimin en derinlerinden her biri için sağlık, bilgelik ve onurlu bir yaşam diliyorum. Onları seviyorum; onlar için bilgi ve bilgelik, insanların hilelerinden ve aldatmalarından uzak durmayı, insanlıkla dolu olmayı ve bunu yansıtmayı, özgürlüğü, hak arayışını, halka hizmet etmeyi ve köklü, asil meşe ağaçları gibi sarsılmaz bir duruşu temenni ediyorum. Sizleri özgür ve aydınlık bir dünyada görebilme umuduyla… Vatanın bayındırlığı ve sizin yüceliğiniz en büyük dileğimdir. Hak sizinle olsun; Hak, sizlerin destekçisi ve sığınağı olsun.

Her koşulda umutsuzluk ve zihinsel gelgitlerle doluyum. Belirsiz bir geleceğe dair umutsuzluk… Ne olacağını bilmemekten, olayların nasıl gelişeceğini kestirememekten kaynaklanan bir umutsuzluk. Bu gidişat nereye kadar sürecek? Bu zalimin ömrünün sonu gelecek mi, yani bu zulüm dönemi sona erecek mi? Yoksa onun yerine başka bir zalim mi yükselecek? Bu kısır döngü yeniden mi tekrarlanacak? Diktatörün iktidarı nasıl yıkılacak ve paramparça edilecek?

Cesurlar canları ve varlıklarıyla özgürlüğün bedelini ödesin de, onursuz ve korkak kişiler güç ve kibrin sahibi olup hükümdarlık ve yönetim tahtına mı otursun? Mücadele eden ve hayatını kaybeden o temiz insanlar geride yalnızca hapishanelerde kalan fotoğraflarını mı bıraksın? Yoldaşlarımın bunca çabasının ve ölümünün sonucu, vatanın geleceğinin gücü yalnızca kendi çıkarları için isteyen kişilerin eline düşmesi mi olacak? Oysa güç, insanlara ve insanlığa hizmet etmek için kullanılmalıdır. Çok geçmeden bu esaretin bağları ve zincirleri yeniden vurulacaktır…

Ama zalimlere karşı mücadele etmek için ayağa kalkmanın hüznü, benim için umutsuzluğun kaynağı değil; aksine hayatın akışının ve yaşamanın anlamının ta kendisidir. Kendi anlamımı verdiğim bu boş ve anlamsız dünyada, yalnızca hayatta kalmak ve ölüm korkusu yüzünden zulüm karşısında baş eğmek, utanç ve aşağılanmadan başka bir şey değildir.

Size sadık olan,

Sizin destekçiniz ve savunucunuz.”

Kürdistan İnsan Hakları Ağı’na (KHRN) göre iki kardeş, kültürel faaliyetleri ve hükümet karşıtı protestolara katılımları nedeniyle güvenlik güçleri tarafından daha önce defalarca baskıya, tehditlere ve gözaltına maruz kalmıştı.

İki kardeşin yaklaşık bir yıl önce, diğer bazı kültür ve edebiyat aktivistleriyle birlikte Darreh Drezh Kürt kütüphanesinin kurulmasına katkıda bulundukları, kültürel ve sanatsal etkinlikler düzenleyerek yoksul bölgedeki çocuklar ve gençler arasında toplumsal dayanışma alanı oluşturdukları aktarıldı. Ayrıca iki kardeşin kentte yapılan birçok Newroz’un organizasyonuna katıldıkları ve Kirmanşah’ta çeşitli sanat çalışmaları yürüttükleri biliniyor.

Ateşkesten sonra ölümler devam ediyor

İran ile ABD arasında 7 Nisan 2026’da ilan edilen ateşkesten bu yana İran rejiminin gözaltı, siyasi infaz, idam ve Kürt bölgelerine yönelik saldırıları devam etti. İnsan hakları örgütleri ateşkes sonrasında da bu baskının ve katliamların devam ettiğini raporladı.

7 Nisan ateşkesinden sonra İran rejiminin öldürdüğü ve idam ettiği kişiler

7 Nisan 2026

Mohsen Eslamkhah

Hana İnsan Hakları Örgütü, Bukanlı ve tutuklu Mohsen Eslamkhah’ın İran İslam Cumhuriyeti yargı organları tarafından idam cezasına çarptırıldığını kaydetti.

14 Nisan 2026

Ghazal Mawlan

İran’ın Irak’ta Kürdistan Bölgesi’ndeki muhalif gruplara yönelik İHA saldırısında ağır yaralanan 18 yaşındaki Komala üyesi Ghazal Mawlan yaşamını yitirdi. İnsan hakları örgütleri, bazı hastanelerin siyasi baskı korkusuyla tedavi vermediğini bildirdi.

17 Nisan 2026

PDKI kampına saldırı sonucu 3 kişi öldürüldü

Ateşkes sonrasında İran’a ait insansız hava araçlarının Irak Kürdistanı’ndaki İran Kürdistanı Demokratik Partisi (PDKI) kampına düzenlediği saldırıda üç kişi yaşamını yitirdi. Ölenler arasında iki kadın da bulunuyordu.

2 Mayıs 2026

Nasser Bakerzadeh ve Yaghoub Karimpour

2 Mayıs sabahı erken saatlerde Orumiyeh Merkez Hapishanesi’nde, avukatlarına veya ailelerine haber vermeden Kürt sünni Nasser Bakerzadeh ile engelli Azerbaycanlı Türk Yarsan vatandaşı Yaghoub Karimpour’u gizlice idam edildi. Hapishane yetkililerinin o günden beri cesetlerin teslim edilmesini engellediği kaydedildi. KHRN, her iki kişinin de 30 Nisan’da genel koğuştan şehirdeki bir güvenlik birimine nakledildiğini ve burada video itirafları kaydetmeleri için baskı altına alındıklarını öğrendi.

4 Mayıs 2026

Mehrab Abdollahzadeh

Kürt siyasi tutuklu Mehrab Abdollahzadeh, ailesine veya savunma avukatlarına herhangi bir bildirimde bulunulmaksızın Orumiyeh Merkez Hapishanesi’nde gizlice idam edildi. Güvenlik güçleri, cesedini ailesine teslim etmeyi reddetti.

21 Mayıs 2026

Ramin Zaleh ve Karim Maroufpour

“Silahlı ayaklanma” suçlamasıyla idam cezasına çarptırılan iki Kürt siyasi tutuklu, Ramin Zaleh ve Karim Maroufpour, 21 Mayıs sabahı erken saatlerde Naqadeh Hapishanesi’nde gizlice idam edildi. Ailelerine ve avukatlarına önceden herhangi bir bildirimde bulunulmadı.

23 Mayıs 2026

Ghazi Kawani

Hana İnsan Hakları Örgütü’ne ulaşan haberlere göre, Sardasht İlçesi’nin Doletu köyünden Kürt bir esnaf olan Ghazi Kawani, 23 Mayıs’ta ağır yaraları sonucu hayatını kaybetti. Kawani, birkaç gün önce Jasousan sınır şeridinde İran İslam Cumhuriyeti silahlı kuvvetlerinin doğrudan ateş açması sonucu ağır yaralanmıştı.

28 Mayıs 2026

Waisi kardeşler

Kermanshahlı iki Kürt Yarsani kardeş ve kültür aktivisti olan Mojtaba Veysi ile Meysam Veysi, 28 Mayıs’ta Kermanshah ilinin Dalahu ilçesine bağlı Ghaleh-Kouhesh köyünde İslam Devrim Muhafızları (IRGC) güçleri tarafından öldürüldü.

28 Mayıs 2026

Ramazanpour ve Marefati

Yezd’de yaşayan 38 yaşındaki Esmaeil Ramazanpour ile Kürdistan Eyaleti’nin Saqqez kentinden 30 yaşındaki Kürt sivil Arman Marefati, Aralık 2025-Ocak 2026 protestolarıyla bağlantılı olarak “Tanrı’ya düşmanlık” suçlamasıyla idam cezasına çarptırıldı.

30 Mayıs 2026

Raouf Sheikh-Maroufi ve Mohammad Faraji

Hana İnsan Hakları Örgütü, Yargıtay’ın iki Kürt siyasi tutuklu olan Raouf Sheikh-Maroufi ve Mohammad Faraji’nin idam cezalarını onadığını öğrendi. Bukan’ta ikamet eden ve “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanmasında gözaltına alınan bu iki kişinin davaları, Cezaların İnfaz Şubesi’ne sevk edildi.

767
Ateşkesten 21 Nisan’a kadar geçen sürede raporlanan gözaltı sayısı.
36
KHRN’nin savaş ve ateşkes sürecinde raporladığı toplam infaz sayısı.
Kaynaklar: Kurdistan Human Rights Network (KHRN), Iran Human Rights (IHRNGO), Center for Human Rights in Iran (CHRI). Kronoloji verileri yalnızca 7 Nisan 2026 ateşkesi sonrasında raporlanan ölüm, infaz ve saldırıları kapsamaktadır.


*Infografi, söz konusu kaynaklardan elde edilen bilgilerden yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.

Orbán’ın mirası

“Umut edilen o ki bu yeni süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.”

Foto: Cain Burdeau/Courthouse News Service

Carl Rowlands tarafından kaleme alınan ve Tribune‘de yayımlanan bu makaleyi, Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Geçtiğimiz ay, 12 Nisan’da, Viktor Orbán‘ın 16 yıllık iktidarı nihayet yerle bir oldu. Medya manipülasyonu, apaçık yalanlar, iftira ve karalama… Macaristan’daki köhnemiş iktidar kliğinin koltuğunu korumak için başvurduğu bu taktiklerin tamamı seçmenler tarafından ağır şekilde sandığa gömüldü. Sandıktan, Orbán’ın yüzde 37’lik oy oranına karşılık oyların yüzde 55’ini alan Péter Magyar liderliğindeki muhalefet ittifakı ezici bir çoğunlukla çıktı. Büyük şehirlerden küçük kasabalara kadar ülke genelinde son derece etkili bir kampanya yürüten Magyar, rejimin ahlaki çöküşünü ve ekonomik başarısızlıklarını gözler önüne serdi. Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte gençler, zaferi kutlamak için Budapeşte sokaklarına akın etti.

Seçim yarışının ana teması yolsuzluktu. İktidardaki Fidesz; yandaşları adına elektrik santralleri ve oteller satın almaktan Avrupa Birliği (AB) fonlarını zimmete geçirmeye, hatta devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili vakalarını örtbas etmeye kadar uzanan bir dizi suçlamayla karşı karşıya kaldı. Tuna Nehri kıyısında on binlerce destekçisine hitaben yaptığı zafer konuşmasında Magyar, “Sistemin kuklası ve dayanağı olanlar kamusal hayattan çekilmelidir… Bundan böyle bu tarz eylemlerin sonuçsuz kaldığı bir ülke olmayacağız. Bu ülkeyi soyanlar hesap vermelidir” ifadelerini kullandı.

Ancak Macaristan’ın “soyguncu baronlarını” yargı önüne çıkarmak o kadar da kolay olmayabilir. Ana akım analizler ağırlıklı olarak Orbán’ın “illiberal” politikalarına ve çeşitli kamu kurumlarında kurduğu (kurumların bağımsızlığını adım adım baltalayan ve emir kullarını ödüllendiren) kayırmacılık sistemine odaklansa da bu bakış açısı çok daha derin bir dizi sorunu ıskalıyor. Fidesz iktidarı, para ve gücü benzeri görülmemiş bir biçimde harmanlayarak sözde “Ulusal İşbirliği Sistemi” olarak adlandırılan bir tür ahbap-çavuş kapitalizmi inşa etmişti. Bu yapı; parçalanmış ve büyük oranda sendikasızlaştırılmış iş gücünün haklarını gasp ettiği gibi ücretleri ve çalışma koşullarını geriletmiş, “modernleşme”nin bedelini de sıradan işçilerin sırtına yüklemişti.

Tüm bunların sonucunda ortaya çıkan tablo, en iyi niyetli hükümetlerin dahi onarmakta zorlanacağı derin eşitsizliklerin yaraladığı bir toplum oldu. Demokratik hesap verebilirlik ve köklü bir “rejim değişikliği” vaatlerine rağmen Magyar, bu çökmüş sistemi dönüştürmeye yönelik çok az somut taahhütte bulundu. Ülkeyi nasıl yöneteceğine dair bir fikir edinebilmek için, öncelikle devraldığı iktidar yapısını iyi anlamamız gerekiyor.

Çalışma dayatmalı sosyal devlet

Orbán 2010 yılında iktidara geldiğinde Macaristan ekonomisi ağır bir finansal krizin şokunu henüz üzerinden atamamıştı. Ülkeyi Güneydoğu Asya ekonomilerini model alan “gelişmiş” bir ülkeye dönüştürme vaadinde bulunan Orbán, ilk etapta yerli ve geçiş dönemi sonrasında palazlanan oligarkların, küçük işverenlerin ve toprak sahiplerinin oluşturduğu bir koalisyonun desteğini arkasına aldı. Bu kesimler; hükümetin, Macaristan’ın gelişmiş ülkeleri yakalayabilmesi için en iyi yolun liberal-demokratik bir açılımdan değil, tepeden inme bir konsolidasyondan geçtiği tezini benimsedi. Yeni elitler mutabakatı işte bu vaadin etrafında şekillendi.

Fidesz, komünizmin çöküşünün ardından uygulanan acımasız “şok terapisi” programının yarattığı sonuçlardan biri olan iş gücü açığının gölgesinde iktidara gelmişti. Partinin öncelikleri arasında bir tam istihdam rejimi yaratmak yer alıyordu. Bu hedefe ulaşmak için atılan ilk adım, yeniden sanayileşme süreci olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşımla, piyasa dostu politikalar ile doğrudan devlet fonlarını harmanlayarak ülkeye yabancı yatırım çekmek oldu. Ancak iktidar, bununla eş zamanlı olarak işçi haklarını ve çalışma mevzuatını adım adım tırpanlamaya başladı. Özelleştirme ve kemer sıkma politikaları sermayeyi cezbetmek için kullanılırken sosyal yardımlara ve sivil katılıma yönelik saldırılar ise emeği (işçi sınıfını) disipline etmenin bir aracı haline getirildi.

Fidesz’in başlıca ekonomik silahlarından biri, insanları açlıkla terbiye edip çalışmaya mecbur bırakarak iş gücü sorununu çözmek amacıyla işsizlik desteklerini neredeyse tamamen ortadan kaldırmasıydı. İktidar ayrıca, işverenlere 400 saate kadar zorunlu fazla mesai dayatma ve bunun ücretini üç yıla kadar ödememe hakkı tanıyan, 2012 tarihli “kölelik yasası”nı da meclisten geçirdi. Genç kuşakların süregelen dış göçüyle de birleşen bu tür “reformlar,” nihayetinde iş gücü piyasasını esnetmeyi başararak Macarların büyük çoğunluğuna iş imkânı ve bununla beraber katı sınırlar çerçevesinde bir sınıf atlama hayali sağladı.

Fidesz’in sendikacılığa karşı yürüttüğü kampanya, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşürmeyi amaçlayan daha geniş çaplı bir stratejinin parçasıydı. Bir yandan yoksullara ve işsizlere acımasızca muamele edip sosyal yardımları keserek onlara hayatta kalmanın asgari şartları dışında hiçbir şey sunmayan iktidar; diğer yandan büyük bir kısmı Roman kökenlilerden oluşan sanayi işçilerine yönelik fiili bir ırkçı saldırı başlattı. Macaristan VDSZ sendikası lideri Tamás Székely, “Macar işçilerin durumu Avrupa Birliği’ndeki en vahim tablolardan birini oluşturuyor. Düşük ücretler, güvencesizlik ve zayıf koruma…” değerlendirmesinde bulunuyor. Maaşlar çoğu zaman ödenmiyor, çalışma koşulları tehlike saçıyor ve fabrikalar ansızın kapatılıyor.

Diğer yandan Fidesz, işçi sınıfının üst tabakasını kendi saflarına çekmek amacıyla fatura giderlerini kontrol altında tuttu, mesleki eğitimi teşvik etti, esnaf ve zanaatkârların düşük gelir vergisi ödemesinin önünü açtı ve tüm bu adımları çok uluslu şirketlerdeki istihdam yaratma programlarına aktarılan fonlarla destekledi. Bunun sonucunda, belirli becerilere sahip kalifiye elemanlar için oldukça canlı bir iş gücü piyasası oluştu. Hükümet, orta sınıfa ise milliyetçi söylemler, artan emlak fiyatları ve ev sahipliği rantı ile hitap etti. Buna bir de doğurganlık oranını artırmaya yönelik (ancak nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan) bir hamle olarak çocuk yapma şartına bağlanan konut kredilerini eklendi. Emeklilere ise ek ikramiyeler dağıtıldı ve onların da faturalardaki tavan fiyat uygulamasından faydalanması sağlandı.

Ancak bu tabloda pürüzler de yok değildi. Pandemi, Macaristan sağlık sisteminin içler acısı durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. 2022’den itibaren Orbán, artan enflasyona gıda ürünlerine fiyat kontrolleri getirerek yanıt vermeye çalıştı. Ne var ki, tedarikçiler ve perakendeciler basitçe diğer ürünlere zam yapma yoluna gidince, bu hamle standart bir mutfak alışverişinin maliyetini düşürmekte başarısız oldu. Yine de, Orbán modelinin karakteristik özelliği haline gelen “milli Keynesçi” önlemler ile katı hiyerarşik Thatcher sonrası politikaların bu harmanı, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun süre ayakta kalmayı başardı. Karşımızdaki; politikalarını farklı seçmen kitlelerine göre uyarlayarak gücünü sürekli yeniden üreten, bir kesime destek dağıtırken diğerini baskı altına alan hibrit ve adeta şekilden şekle giren bir rejimdi.

Yeni muhalefet

Ancak “Orbánizm,” bu bloğu bir araya getirirken bir yandan da sermaye birikiminin ve otoriterleşmenin ulusal refahı inşa etmenin bir aracı olarak değil; sırf dar bir yönetici kliğin ayrıcalıklarını korumak adına, kendi başına birer amaca dönüştüğü bir toplumun doğmasına yol açtı. İktidarın görev süresi boyunca, hükümetin “heterodoks” ekonomi politikalarının, işçi sınıfı ile emeklilerin maaşları ve giderek artan yaşam maliyetleri arasındaki uçurumu kapatamayacağı, zamanla gün yüzüne çıktı. Orbán sistemi, aslen işçi sınıfının en alt tabakalarını ezmek üzerine kurgulanmış olsa da; günün sonunda mülksüz işçilerden alt-orta sınıflara kadar çok daha geniş bir seçmen kitlesini bu ağır maddi baskılarla karşı karşıya bıraktı.

Bu durum, rejimin kleptokratik eğilimlerinin daha fazla mercek altına alınmasına yol açarak geniş çaplı bir “yolsuzluk karşıtı” hareketin şekillenmesine zemin hazırladı. Fidesz’in genç bir diplomatı ve parti bürokratı olan Péter Magyar, işte bu fırsatı değerlendiren isim oldu. Magyar’ın bizzat partinin içinden çıkmış olması; eleştirilerine, itibarı sarsılmış liberal ve sosyal demokrat partilerin kalıntılarından oluşan demoralize muhalefetin asla ortaya koyamayacağı bir ağırlık ve meşruiyet kazandırdı.

Magyar, 2024 yılında bağımsız medya kanalı Partizan‘a verdiği ve devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili skandalının örtbas edilmesinin ardından hükümeti topa tuttuğu röportajla siyaset sahnesine hızlı bir giriş yaptı. Büyük kitle gösterileri düzenleyerek öncesinde Tisza (hem Macaristan’da bir nehir adı hem de Macarca “Saygı ve Özgürlük” kelimelerinin birleşimi) adında bir mikro parti olan siyasi oluşuma katılıp ardından liderliğini üstlenerek kısa sürede adından söz ettirdi. Aynı yılın ilerleyen aylarında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleri ise onu ülke içindeki iktidar yarışında en avantajlı konuma taşıyan bir sıçrama tahtası işlevi gördü.

Hükümetin bu yükselişe verdiği tepkiyse oldukça hantaldı. Orbán çevresi, Ursula von der Leyen veya Volodimir Zelenski gibi nefret objesi haline getirdikleri diğer figürlere karşı başvurdukları propaganda taktiklerinin aynılarını tekrar devreye soktular. Fidesz’in giderek kendi yarattığı efsaneye inandığı, etrafını (İngiltere ve ABD’den gelen pek çok sağcı da dahil olmak üzere) dalkavuklar ve menfaatçilerle doldurduğu ve artık ülkenin nabzını tutamadığı açıkça hissediliyordu.

Magyar’ın destekçi kitlesinin omurgasını orta sınıf oluştursa da seçimler yaklaştıkça Fidesz’in kendi çıkarlarına hizmet eden otoriterliğinden rahatsız olan hemen herkesi aynı çatı altında toplayarak hitap ettiği kitleyi genişletti. Orbán ve yakın çevresinin peş peşe yaptığı fahiş hatalar da onun işini epey kolaylaştırdı. Örneğin geçtiğimiz yıl Budapeşte Onur Yürüyüşü‘nü yasaklama girişimi, hiçbir siyasi kazanç sağlamadığı gibi geniş bir seçmen kesiminin tepkisini çekerek etkinliğin devasa bir hükümet karşıtı gösteriye dönüşmesine yol açtı. Beraberinde dağlar kadar bürokratik yük getirecek ve potansiyel olarak kendi çocuklarını mahkeme salonlarına sürüklemelerine neden olacak bir protestoyu bastırmaya polisin de hiç hevesi yoktu. Bu yüzden polis müdahale etmek yerine, (normalde katılımcıları tespit edip cezalandırmak için kurulmuş olan) kendi yüz tanıma kameralarının önünden geçmemesi için yürüyüşün güzergâhını değiştirmekle yetindi.

Ortodoks çizgiye dönüş mü?

Birçoklarına göre Magyar, komünizm sonrası geçiş dönemi Macaristan’ından kesin bir kopuşu temsil ediyor: Sosyalist sistemin bıraktığı boşluğu dolduran ve Fidesz’in bir zamanların serbest piyasacı yeni yetmelerini kemikleşmiş bir “eski tüfekler” kliğine dönüştüren paternalizm ve kayırmacılık ağlarından bir kopuş. Bu yaşlılar hegemonyasını kıyasıya eleştiren ve yükseköğretimde giderek tırmanan krizin pençesinde olan gençler, muhalefetin başarısında kilit rol oynadı. Tisza’nın hükümet programı; milliyetçi söylemi ılımlı reform adımlarıyla harmanlayarak ve arasına bir tutam da merkez sol politika serpiştirerek bu geniş koalisyonu bir arada tutmaya yönelik zorlu bir çabanın ürünüydü. Tisza; sosyal işler, çevre ve eğitimden sorumlu olacak “uzmanlık” liyakatine sahip isimlerin liderlik edeceği yeni bakanlıkların kurulmasını planlıyor.

Ne var ki ekonomi alanında, yeni hükümetin ortodoks politikalara dönüşe imza atacağı görülüyor. Harcanabilir geliri büyük ölçüde eriten dudak uçuklatan KDV oranları ve diğer regresif vergilerle birlikte tek oranlı vergi sistemi varlığını koruyacak. Şahıs şirketlerine yönelik son vergi zamları ise öncesinde olduğu gibi son derece düşük seviyelerine geri çekilecek. Servet üzerinden cüzi bir vergi kesintisi görebiliriz; ancak Orbánizm’i ayakta tutan rantçı çıkarlara veya dev tarım holdinglerine meydan okuyacak hiçbir plan ufukta görünmüyor. Tisza’nın Euro’ya geçiş hedefi ise hayata geçirildiği takdirde büyük olasılıkla yeni bir kemer sıkma dalgasını tetikleyecek.

Fidesz, devletin mali gücünü kendi tabanını inşa etmek için kullanırken bir yandan da baş döndürücü bir hızla ülkeye yabancı yatırım çekmeye çalışıyordu. Buna karşılık Tisza ve müttefikleri ise piyasalara güven vererek ve Orbán hükümeti döneminde askıya alınan Avrupa Birliği fonlarının serbest bırakılmasını sağlayarak çok daha istikrarlı ve oturmuş bir iş ortamı yaratmaya çabalayacak. Bu girişimlerinde, en azından bir süreliğine, pekâlâ başarılı da olabilirler. Ancak giderek derinleşen eşitsizliklerin ve küresel ekonomide esen ters rüzgarların gölgesinde, güvenilirliklerini koruyup seçmen kitlelerini bir arada tutmayı başarıp başaramayacakları tamamen ayrı bir soru işareti.

Magyar’ın elde ettiği ezici zaferin yan etkilerinden biri de yüz yılı aşkın bir süredir ilk kez Macaristan Parlamentosu’nda hiçbir “sol” partinin kalmamış olmasıdır. Macaristan Sosyalist Partisi, yeni Orbán karşıtı bloğun yükselişiyle birlikte adeta siyaset sahnesinden silindi. Sosyalistlerden kopan Demokratik Koalisyon da oyların yalnızca yüzde birini alarak meclisteki yerini kaybetti. Şayet yeni bir güç ortaya çıkacaksa, bunun sıfırdan inşa edilmesi gerekecek. Ülkedeki ilerici güçlerin; farklı vizyonlar, çatışan egolar, mali baskılar ve pratik deneyim eksikliği nedeniyle içinde bulunduğu dağınıklık göz önüne alındığında, bu oldukça göz korkutucu bir durum. Ancak 12 Nisan’daki sözde “demokratik devrim” hakkında kesin olarak söylenebilecek bir şey varsa, o da Macaristan’daki siyasi olasılıklar yelpazesini genişlettiğidir. Umut edilen o ki bu süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.

Abdullah A., Instagram paylaşımları sebebiyle vatandaşlıktan çıkarıldı

Ailesiyle birlikte 2 aylıkken Almanya’ya gelen ve geçtiğimiz yıl Almanya vatandaşı olan Abdullah A.’nın vatandaşlığı, Filistin yanlısı Instagram paylaşımları sebep gösterilerek elinden alındı.

Almanya’da Filistin yanlısı protestolar, Foto: Al Jazeera

Almanyalı bağımsız gazeteci Hanno Hauenstein‘ın Jacobin için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Abdullah A., 1990 yılında Lübnan’da doğdu ve henüz iki aylıkken Filistinli ailesiyle birlikte Berlin’e geldi. Almanya; Abdullah’ın büyüdüğü, okula gittiği, çalıştığı ve Almanya vatandaşı olmayı beklediği yerdi. Geçtiğimiz yılın eylül ayında nihayet Almanya pasaportunu aldı. Ancak sadece birkaç hafta sonra Berlin eyaleti, Abdullah’ın vatandaşlığını iptal etti.

Buna sebep olan şey, aralarında Eyalet Göçmenlik Dairesi (LEA) ve iç istihbarat teşkilatının da bulunduğu Berlin makamlarına Almanya basınından gelen bir dizi bilgi talebiydi. Bu bilgi talepleri; aşırı sağcı haber portalı Nius, Berliner Zeitung gazetesi ve influencer/Weltwoche köşe yazarı Anabel Schunke‘den gelmişti. Abdullah’ın vatandaşlığının iptaliyle ilgili dava, Filistin ve İsrail ile ilgili sosyal medya paylaşımları etrafında şekilleniyor. Bu durum, Jacobin‘in özel olarak ulaştığı ve şu anda Berlin İdare Mahkemesi’ndeki acil yargılama sürecinin bir parçası olan belgelerde ortaya çıkıyor.

Davanın merkezinde Almanya’nın 2024 vatandaşlık reformu yer alıyor. Bu reform vatandaşlığa kabulü bazı açılardan kolaylaştırsa da eleştirmenler, kasıtlı olarak geniş ve yoruma açık bir dil kullanıldığını belirtiyor. Ayrıca, Almanya’nın özel “tarihi sorumluluğuna” resmi bir bağlılık şartı getirilmiş olup vatandaşlık süreci genişletildi. Eleştirmenler, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana ve iddia edilen “ithal antisemitizm” tartışmalarının ortasında, bu durumun siyasi söylemlerin keyfi olarak değerlendirilmesine ciddi bir alan açtığını savunuyor.

Abdullah’ın davası, bu tarz yorumlamaların ne kadar hızlı sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Schunke, 26 Eylül’de LEA’ya gönderdiği bilgi talebinde Abdullah’ı “antisemit ve terör destekçisi olduğu iddia edilen biri” olarak tanımladı. Ayrıca Schunke, Abdullah’ın bir gün önce yeni aldığı Almanya pasaportunun fotoğrafını Instagram’da paylaşmış olmasına da atıfta bulundu. Schunke bilgi talebinde, “Böyle kişiler Almanya’da nasıl vatandaşlığa alınabiliyor?” diye sordu. Ayrıca ilgili makamlara şu soruyu da yöneltti: “Bu adamın vatandaşlığa kabulünü gözden geçirmek ve muhtemelen iptal etmek için adımlar atmayı planlıyor musunuz?

Birkaç gün sonra, LEA’nın vatandaşlığa kabul dairesi başkanı Wiebke Gramm, Schunke ve basından gelen diğer bilgi taleplerini iç istihbarat teşkilatının Berlin Senatosu temsilcisi Claudia Vanoni‘ye ileterek “ivedi şekilde bir değerlendirme” yapılmasını talep etti.

Basından gelen bilgi talepleri, Schunke’nin kendi talebine ekran görüntüsü olarak eklediği ve Nius‘a göre kendi taleplerinde de yer alan bir Instagram hikayesine odaklanıyordu. Görünüşe göre Abdullah, bu hikayeyi Instagram’da paylaşmıştı. Görselde; denize karşı oturmuş, maskeli, Filistin bayraklı ve sırt çantalı iki adam arkadan görülüyor. Adamlar yeşil alın bantları takıyor. Kıyafetleri ve deniz kenarındaki ortam, onların Hamas’ın Gazze’deki silahlı kanadının üyeleri olduklarına işaret ediyor.

Bu yorumlama ise tam olarak kesin değil. Görselde hiçbir silah veya slogan görünmüyor. Görselin üst kısmındaki küçük çubuklar, bu Instagram hikayesinin Abdullah’ın o gün paylaştığı yaklaşık yirmi hikayeden biri olduğunu gösteriyor. Abdullah, Instagram’da görseli yeşil bir kalp emojisiyle birlikte “Heroes of Palestine” (Filistin’in Kahramanları) ifadesiyle paylaşmıştı.

Yetkililerin, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasını gerekçelendirmek için gösterdiği ikinci bir sosyal medya paylaşımında, Hamas’ın 2004 yılında ölen kurucularından Şeyh Ahmed Yasin yer alıyor. Abdullah, Nisan 2025’te Threads platformunda bu görsele bir kalp emojisi ve Filistin bayrağı emojisi eklemişti. Berliner Zeitung ayrıca, Abdullah’ın paylaştığı iddia edilen bir Yasin videosuna da atıfta bulundu.

Berlin makamları bu paylaşımları, Hamas’a yönelik sempatisinin veya bağlantısının açık bir ifadesi olarak yorumluyor. Bunu da büyük ölçüde iç istihbarat teşkilatının değerlendirmelerine dayandırıyorlar. Teşkilat; LEA’nın bilgi talebine yanıt olarak Gramm’a, Abdullah’ın Instagram hesabı daha önce kendileri tarafından bilinmiyor olsa da paylaşımlarının Hamas’a yönelik bir sempatiye işaret ettiğini belirten bir değerlendirme gönderdi.

İç istihbarat teşkilatı, düzenli bir şekilde Filistin karşıtı ve zaman zaman açıkça ırkçı içerikler paylaşan @RakMakkabi adlı bir X hesabını kaynak aldı. Bu hesabın yaptığı bir paylaşım (Görünüşe göre Abdullah’ın vatandaşlığa kabulünü söz konusu Instagram hikayesiyle kamuoyu önünde ilişkilendiren ilk gönderi) X‘te 4 binden fazla beğeni aldı. Gönderi, Schunke’nin Berlin makamlarına yönelik bilgi talebinden sadece saatler önce yayımlanmış ve öncesinde bizzat köşe yazarının kendisi tarafından da yaygınlaştırılmıştı.

LEA, bunun ardından Almanya Vatandaşlık Yasası’nın 35. Maddesi uyarınca, halihazırda tamamlanmış olan vatandaşlığa kabul işlemini “hileli aldatma” gerekçesiyle iptal etmek için yasal süreç başlattı. Yetkililer, Abdullah’ın vatandaşlığa kabul sürecinde Almanya’nın anayasal düzenine olan bağlılığını gerçeğe aykırı bir şekilde teyit ettiğini savunuyor. Davanın merkezinde, Almanya’nın “Nasyonal Sosyalist adaletsizliğe ve bunun sonuçlarına, özellikle de Yahudi yaşamının korunmasına yönelik özel tarihi sorumluluğunu” kabul eden zorunlu beyan yer alıyor. 2024 vatandaşlık reformundan beri bu beyan (10. Madde kapsamında) vatandaşlığa kabul için açık bir şart haline geldi.

Bu gerekçelendirme mantığı sonraki kararlarda da devam ediyor. Berlin Senatosu’nun, Abdullah’ın avukatı Alexander Górski‘ye verdiği ve vatandaşlıktan çıkarma kararına yapılan itirazı reddeden Mart 2026 tarihli yanıtında, “Müvekkilinizin ancak vatandaşlığa kabulünden sonra ortaya çıktığı üzere, kendisi … HAMAS ile bağlantılıdır” ifadesi yer alıyor.

Jacobin‘den gelen detaylı bilgi taleplerine yanıt olarak, Berlin Eyalet Göçmenlik Dairesi ve Senato yönetimi sözcüsü, yetkililerin belirli kişilerle ilgili idari süreçler hakkında yorum yapamayacağını belirtti.

Almanya Barolar Birliği Göç Hukuku Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Başkanı ve avukat Thomas Oberhäuser, Abdullah A.’nın davasını hukuki ve siyasi açıdan önemli buluyor. Abdullah’ın davasında yer almayan Oberhäuser, Yahudi yaşamını korumaya yönelik güçlendirilmiş taahhüdün aynı zamanda 2023’ten bu yana devam eden Filistin yanlısı protestolara da tartışmasız bir yanıt olduğunu belirtiyor.

Oberhäuser, bu davada nihai olarak asıl önemli olanın ifadenin kendisinden ziyade arkasında yattığı varsayılan tutum olduğunu savunuyor. Bir anlamda ispat yükü tersine dönmüş durumda. Yetkililer artık geriye dönük olarak bir kişinin Yahudi yaşamının korunmasıyla çelişen görüşlere sahip olup olmadığına dair çıkarım yapmak zorunda. Oberhäuser, “Yetkililer artık bir ifadenin tam olarak bu maksatla kullanıldığını kanıtlamak zorunda” dedi.

Oberhäuser, vatandaşlık yasasının siyasi söylemleri cezalandırmak için kullanıldığına dair endişeleri anlaşılır buluyor ve durumu şu sözlerle açıklıyor: “Uzun zamandır korktuğum ve hukuken de mümkün olan şey tam olarak bu: Yasama organı; yetkililere, hukuka aykırı olduğuna hükmedilen vatandaşlığa kabulleri iptal edebilecekleri on yıllık bir süre tanıdı.”

Davanın ne kadar siyasallaştığı, medyanın ve siyasetin verdiği tepkilerden açıkça görülebiliyor. Nius, Bild, birkaç yerel Berlin yayın organı ile dpa haber ajansı ve onun aracılığıyla Der Spiegel, Die Zeit ve Süddeutsche Zeitung gibi büyük yayınların tümü, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasına geniş yer ayırdı. Berlin Belediye Başkanı Kai Wegner bile konuya dahil oldu. Wegner, geçtiğimiz kasım ayında X‘te “Vatandaşlığa kabul sürecinde özgür demokratik temel düzene bağlılık bizim için sadece bir formalite değildir. Sistemi kandırabileceğini sanan herkes, Berlin makamlarının ne kadar tutarlı hareket edeceğini görebilir.” şeklinde bir açıklama paylaştı. Wegner aynı paylaşımda, Bild‘in “Vatandaşlığa kabul geri alındı: Berlin, Hamas hayranının Alman pasaportunu elinden aldı“manşetinin bağlantısını da paylaşmıştı.

dpa‘nın aktardığına göre, Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Wiesbaden’de düzenlenen Almanya Federal Kriminal Dairesi konferansının oturum aralarında davaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Bunu açıkça destekliyorum” dedi. Çifte vatandaşları ilgilendiren benzer vakalarda da yetkililerin “onları tespit ettiğimizde” aynı şekilde hareket etmesi gerektiğini söyledi.

Abdullah, suçlamaları reddediyor. Jacobin‘in ulaştığı ve avukatı Górski tarafından sunulan acil itiraz başvurusunda, “Dayanışmam yalnızca ve tamamen Filistin halkına, yani kendi halkımadır” diye belirtiyor. Hamas’a “hiçbir şekilde” destek veya sempati ifade etme niyetinde olmadığını söylüyor ve şiddeti bir araç olarak reddediyor.

Jacobin, dava hakkında Abdullah ile kapsamlı bir şekilde konuştu. Abdullah, vatandaşlığının elinden alınmasını ansızın vuran bir felaket olarak tanımlıyor: “Konuşmayı burada, Berlin’de öğrendim. Arkadaşlarım burada, hayatım burada, her şeyim burada.” Bu nedenle, Almanya’ya olan aidiyetinin iptal edilmesi ona çok daha saçma geliyor. Medyada çıkan haberlerin ardından sosyal çevresindeki birçok kişinin kendisinden uzaklaştığını söylüyor ve ekliyor, “Artık arkadaşlarım ve ailem arasında büyük bir korku hakim.

Abdullah, yetkilileri aldattığı yönündeki suçlamaları da kesin bir dille reddediyor. “Tarihi sorumluluğu kabul ettiğini” belirten Abdullah, “Almanya’nın bir sorumluluk taşıdığını” söylüyor. İsrail’e yönelik eleştirilerin de bundan net bir şekilde ayrışması gerektiğini savunuyor ve eleştirilerinin açıkça Yahudileri hedef almadığında ısrar ediyor. Abdullah A., kanıt olarak gösterilen sosyal medya paylaşımlarının bağlamından koparıldığını belirten Abdullah, “Hamas’tan hiç bahsetmedim. Benim için mesele öncelikle Filistin bayrağıydı” diyor.

Abdullah A.’nın davası giderek Almanya makamlarının reforme edilmiş vatandaşlık yasasının yorumunu ne kadar esnetmeye istekli olduklarını gösteren bir turnusol testine dönüşüyor. Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılma kararına karşı mücadele ettiği acil yargı sürecinin, Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi ve Avrupa Hukuki Destek Merkezi (ELSC) tarafından desteklenmesinin nedeni de bu.

Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi’nin ifade ve toplanma özgürlüğü uzmanı Paula Zimmermann, Jacobin‘e verdiği bir röportajda, “Bildiğimiz kadarıyla bu, söz konusu paylaşımlara ilişkin herhangi bir cezai kovuşturma veya idari kabahat süreci olmaksızın sosyal medya paylaşımları üzerinden vatandaşlığın derhal iptal edildiği ilk vakadır” dedi.

Zimmermann’a göre bu dava, “iki kademeli bir ifade özgürlüğü sistemi” izlenimi yaratıyor. Almanya’da doğmamış ancak sonradan vatandaşlığa kabul edilmiş kişiler için temel haklar, ek bir şarta bağlı olarak varlık gösteriyor gibi görünüyor. Zimmermann davayı göç ve vatandaşlık hukukunun araçsallaştırılması olarak değerlendiriyor ve yetkililerin Abdullah A. üzerinden ibretlik bir örnek yaratmaya çalıştığını düşünüyor. Aynı zamanda bu vakayı, sözde “ithal antisemitizm” etrafında şekillenen daha geniş siyasi söylemlerin bir parçası olarak değerlendiriyor.

Zimmermann, Abdullah’ın Filistin dayanışma hareketi içinde önde gelen bir aktivist olmamasının özellikle dikkat çekici olduğunu söylüyor ve davanın sindirici bir etki yaratmasının amaçlandığına inanıyor. Böyle bir etkinin şimdiden kendini göstermeye başladığı, Abdullah’ı şahsen tanıyan ve davayı yakından takip eden Berlin merkezli eğitimci Basem Said tarafından da dile getiriliyor. Said, “Biz Filistinliler için vatandaşlığın kaybedilmesi bir gözdağı anlamına geliyor. Pek çok insan artık fikirlerini ifade etmekten son derece korkuyor” şeklinde görüşlerini dile getiriyor.

İptal kararı geçerliliğini korursa Abdullah vatansız kalacak. Almanya’da kalmasına izin verilip verilmeyeceği ve verilecekse bunun ne kadar süreceği ise belirsizliğini koruyor. Oberhäuser’e göre bu dava, vatandaşlık yasasının son yıllarda nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Sonradan vatandaşlığa kabul edilenler artık fiilen, yetkililerin vatandaşlıklarını yeniden iptal edebileceği belirsizliğiyle on yıl boyunca yaşamak durumda kalıyorlar ki bu da pratikte bir tür “deneme süreli vatandaşlık” anlamına geliyor.

Zimmermann da benzer şekilde bu davayı daha geniş bir resmin parçası olarak görüyor: “İfade veya toplanma özgürlüğünün kullanımını, ortada herhangi bir cezai mahkumiyet olmasa bile, göç hukuku aracılığıyla yaptırıma tabi tutmaya yönelik girişimleri giderek daha fazla görüyoruz.” Zimmermann, Berlin makamlarının geçtiğimiz yıl Gazze protestolarının ardından Berlin Senatosu’nun baskısıyla sınır dışı etmeye çalıştığı dört aktivistin yer aldığı “Berlin Dörtlüsü” davasına işaret ediyor. Bu vakalardan birinde, bir Berlin idare mahkemesi yakın zamanda sınır dışı işleminin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.

Abdullah’ın avukatı Górski, Berlin makamlarının davayı nitelendirme biçimini kesin bir dille reddediyor. Yetkililerin, bağlam veya somut bir kanıt sunmaksızın birbirinden kopuk sosyal medya paylaşımlarından yola çıkarak bir dünya görüşü kurguladıklarını savunan Górski’ye göre bu dava, siyasi ve medyatik kampanyaların devletin eylemlerini nasıl giderek daha fazla şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana; sağcı medya kuruluşlarının, STK’lerin ve bireylerin Filistin yanlısı sosyal medya içeriklerini kasıtlı olarak yetkililere ihbar ettiğini ve bu konuda giderek artan bir eğilim gözlemlediğini belirtiyor. Górski, Jacobin‘e yaptığı açıklamada Almanya’da bir “ihbarcılık ruhunun” hakim olduğunu söyledi.

Sosyal medya paylaşımları nedeniyle vatandaşlıkları iptal edilmek istenen birkaç kişiyi temsil eden Górski, “Buradaki tehlike, vatandaşlığın deneme süreli bir vatandaşlığa dönüşmesidir” diyor. Górski, sonradan Almanya vatandaşlığına geçenlerin, ifade ve toplanma özgürlüğü söz konusu olduğunda tamamen farklı bir standarda tabi tutulduğunu savunuyor. Ayrıca, bu eşitsiz muamelenin özgür demokratik düzeni korumak adına meşrulaştırılmasını da iki yüzlü bir çelişki olarak tanımlıyor.

Abdullah için bu durumun sonuçları son derece hissedilir. Şu anda acil bir sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olmasa da vatandaşlığının iptal edilmesi, onu yeniden güvencesiz bir göçmen statüsüne itebilir. Górski, vatandaşlığın kaybedilmesinin varoluşsal bir dışlanma biçimi anlamına geldiğini savunuyor ve ekliyor: “Birdenbire size şu söyleniyor: Buraya ait değilsiniz.

“Starmerizm”in çöküşü

“Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek tek başına yeterli olmayacaktır.”

Foto: CGTN

İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Jon Trickett‘ın Tribune için kaleme aldığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Britanya’nın uzun süredir devam eden ekonomik ve sosyal krizi çözümsüzlüğünü koruyor. Kapitalist sınıfın Londra’da birkaç kilometrekarelik alana toplanmış ufak bir kesimi ise hakimiyetini giderek artırıyor. Patronların, kâr oranlarını yakalamaya çalışmasıyla birlikte pek çok sektörde ücretlerde acımasız ve aşağı yönlü bir baskı yaşanıyor. Çalışarak elde edilen gelirler düşerken fiyatlar ise artıyor ve barınma masrafları da birçok kişiyi zorluyor. Bu durum da sosyal yardımlara olan bağımlılığın giderek artmasına yol açıyor. Birbiri ardına gelen hükümetler, büyük şirketlerin vergilerini düşürmeye çalıştıkça kamu hizmetlerinin ve şu sıralar inandırıcı bir siyaset yürütmekte zorlanan Britanya devletinin bizzat kendisinin üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadırlar.

Egemen sınıfın bir kesimi, Brexit’in üzerlerindeki baskıları hafifletebileceğini düşünmekteydi ancak referandumdan neredeyse on yıl sonra, AB’den çıkışımız yeni bir iktidar bloku ortaya çıkarmayı başaramadı. Ortaya çıkan sonuç, süregelen bir hegemonya krizi olarak karşımızda durmaktadır. Egemen sınıfın ülkeyi yönetmek için bel bağladığı uzlaşı çökmüş durumda. Siyasetin işlemediğine dair baskın gelen hissin altında yatan asıl açıklama da işte budur.

Bu haftaki yerel seçimler Birleşik Krallık’ın belirli bölgelerinde yapılmış olsa da, ülkenin genel ruh halini net bir şekilde yansıttı. Seçmen, göz ardı edilemeyecek bir karar verdi. İngiltere, Galler ve İskoçya genelinde seçmenler, büyük kitleler halinde İşçi Partisi‘nden ve Muhafazakârlar‘dan yüz çevirdi.

Galler’de bu iki partiye olan destek eriyerek Plaid Cymru ve Reform UK‘e kaydı. Bir zamanlar İşçi Partisi’nin sarsılmaz bir kalesi olduğu varsayılan Londra’da, Yeşiller‘in ilerleyişi bir tepki oyundan çok daha derin bir anlama sahip. Bu anlam da, İşçi Partisi’nin artık ilericilerin sözcülüğünü yapmadığına dair giderek artan inançtır. İskoçya’da İskoç Ulusal Partisi (SNP) yeniden seçimlerde üstünlük sağladı ve Reform, İşçi Partisi’ni üçüncü sıraya itti. Nigel Farage’ın partisinin diğer yerlerde elde ettiği kazanımlar ise hükümetin de oluşumuna katkıda bulunduğu yabancılaşmanın boyutlarını yansıtıyor.

Seçmenler, Muhafazakârları daha 2024’te zaten akıllarından silmişti. Pek çok kişiyse büyük kaygılar taşımalarına rağmen İşçi Partisi’ne yönelmişti. Keir Starmer ve kendi kanadı, rüzgarın tersine estiğini fark etti ve manifestolarını tek bir kelime üzerine inşa etmeye karar verdi: Değişim. Ancak bu, krizin boyutunu kavramaktan uzak bir tutumdu. Starmer ve kliği, iktidarda yalnızca yetkin bir yönetim sergilemeleri halinde ekonomik döngünün Britanya’nın giderek artan ekonomik sorunlarını çözeceğine inanmaya devam ettiler.

Aynı klik ayrıca, Muhafazakârları köşeye sıkıştırmak ve Starmer’ı Farage’ın karşısına konumlandırmak umuduyla merkez sağdaki alanı ele geçirmeyi amaçlayan bir siyasi strateji benimsedi. Bunu yaparken de ilerici seçmenlere İşçi Partisi’ni terk etmekten başka bir seçenek bırakmadılar. Gazze konusundaki savunulamaz tutumları, BAME (Siyahi, Asyalı ve Etnik Azınlık) toplumunun bazı kesimlerinin partiden uzaklaşmasına yol açtı. Aynı zamanda yaşam standartlarını yükseltme konusundaki başarısızlıkları, işçi sınıfı seçmenlerini zor durumda bıraktı. Sonuç, hem sağda hem de solda oluşan bir boşluk oldu. Hayal kırıklığı, kayıtsızlık ve öfke, en belirgin duygusal tepkiler haline geldi. Bugün yerel seçim sonuçları art arda gelirken bu dramatik tabloyu net bir şekilde görüyoruz. İşçi Partisi, kendi kalesi konumundaki bölgelerde ezici bir çoğunluktan tam bir çöküşe sürüklendi.

Britanya’nın üç yıl içinde demokratik dönemin en sağcı hükümetini seçmesine dair artık ciddi bir tehlike söz konusu. Bu felaketin sorumluluğuysa doğrudan İşçi Partisi liderliğine aittir. Starmer ve kendi kanadı, partiyi seçim bağlamında tam bir çıkmaza sürükledi. Bu reddedilişin boyutu, onun parti liderliğine devam etmesini sürdürülemez kılıyor. Starmer, işçi hareketinin ve ülkenin iyiliği için, artık görevi bırakmasına ilişkin net bir takvim belirlemelidir.

Ancak bu noktada dürüst olmamız gerekiyor. Kabine, kendi sonunu hazırlayan bu stratejiyi topluca onaylayıp hayata geçirdi ve birçok İşçi Partisi milletvekili de bunu istekli şekilde destekledi. Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek (gerekli olsa dahi) tek başına yeterli olmayacaktır.

Parti içinde alternatif sesler de vardı. Birçoğumuz; temel hizmetlerin kamu mülkiyetine alınması, adil servet vergileri, kira kontrolleri ve dezavantajlı topluluklara sahici yatırımlar yapılması gibi politikaları defalarca savunduk. Starmer’ın kanadı ise görüşlerimizi sadece görmezden gelmekle kalmadı, aynı zamanda onları açıkça aşağıladı.

Şu an ihtiyaç duyulan şey, aynı şeyleri vaat etmeye devam edecek popüler başka bir isme yönelik kontrollü bir geçiş değildir. İhtiyacımız olan şey bir hesaplaşmadır. İşçi Partisi, hareketin tüm kanatlarının katılabileceği şekilde geleceği üzerine sahici ve demokratik bir tartışma yürütmelidir. Mevcut gidişata karşı uyarıda bulunanlar, bu tartışmanın merkezinde yer almalıdır.

Özel çıkarları kamu yararının üstünde tutan siyasi bir ideoloji, ülke genelinde derin bir huzursuzluk yarattı. Bu, tek bir partinin veya tek bir liderin suçu değildir. Aksine, Margaret Thatcher’dan bu yana gelen her yönetime uzanmaktadır. Bu mirastan kopmaya yönelik sahici bir irade gösterilmedikçe, siyasetçilerin değişim vaatleri kulağa boş gelmeye devam edecektir.

Bu seçimlerin verdiği mesaj daha net olamazdı. İnsanlar seslerinin duyulmadığını ve temsil edilmediklerini hissediyorlar. Bu yüzden de İşçi Partisi’nin mevcut gidişatına kitlesel olarak geçit vermediler. Buna politikaların, önceliklerin ve hedeflerin dönüştürüldüğü yeni bir mutabakatla yanıt vermeliyiz. Britanya solu için acil stratejik sorular, İşçi Partisi’nin ve mevcut hükümetin kaderinin ötesine geçmektedir. Aşırı sağ siyasete karşı direnişin temel direği olmakla gurur duyuyoruz. Önümüzdeki görev, bu direnişi ulusal çapta ilerici bir yenilenme sürecine; yani zenginliği üreten ve hizmetlerimizi ayakta tutan işçi sınıfına hizmet edecek bir siyasete dönüştürmektir. Başka hiçbir şey yeterli olmayacaktır. Seçmen sözünü söylemiştir.

Gazze’ye giden yardım gemilerine İsrail ablukası: 2010–2026

2008’de Free Gaza Hareketi’nin teknesinin Gazze’ye başarıyla ulaşmasından bu yana hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı. 2010’dan 30 Nisan 2026’da İsrail tarafından alıkonulan Küresel Sumud Filosu’na kadar gerçekleşen müdahalelerin kronolojisi.

Hamas’ın Gazze Şeridi’nde seçim yoluyla iktidara gelmesinin ardından 2007’de İsrail, uluslararası sularda yoğun bir abluka uygulamaya başladı. 2010’dan itibaren Gazze’ye doğru yola çıkan hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı. Bu tekneler hem yardım taşıyordu hem de Gazze’ye yönelik ablukanın sona ermesi gerektiği mesajını veriyordu.

İşte tüm büyük müdahalelerin kronolojisi.

Kronoloji · Analiz

İsrail’in Gazze’ye giden yardım gemilerine
müdahaleleri: 2010–2026

  • 2008

    Son Başarılı Geçiş

    Free Gaza Hareketi · 2 tekne

    Free Gaza hareketi, küçük iki tekneyle Kıbrıs’tan yola çıkarak Gazze’ye başarıyla ulaştı. Bu tarihten bu yana hiçbir sivil yardım gemisi İsrail ablukasını kıramadı.

  • 2010

    Gazze Özgürlük Filosu

    Mavi Marmara dahil 6 gemi

    32-40 farklı ülkeden yaklaşık 600’den fazla insan hakları aktivisti, gazeteci ve yardım görevlisi gemilerde yer alıyordu. İsrail uluslararası sularda gemilere baskın düzenledi. 10 aktivist hayatını kaybetti, birçoğu yaralandı. Dünya genelinde büyük kınama dalgası oluştu; İsrail-Türkiye ilişkileri kopma noktasına geldi. ABD’li diplomatlar, Türkiye ve diğer ülkelerin yalnızca İsrail’i suçlayan bir BM Güvenlik Konseyi bildirisi yayınlatma çabalarını engellemişti.

    10 Ölü · 56 Yaralı
  • 2011

    Özgürlük Filosu II

    10 gemi planlandı

    Yunanistan’dan hareket etmesi planlanan filodaki çoğu tekne, diplomatik baskı ve gemi sabotajları nedeniyle limandan ayrılamadı. Yola çıkan tek gemi (Dignité-Al Karama) İsrail tarafından durdurularak Aşdod’a çekildi, aktivistler gözaltına alınıp sınır dışı edildi.

  • 2015

    Özgürlük Filosu III

    Küçük filo

    İsveç’ten yola çıkıp Atina’dan Gazze’ye doğru ilerleyen filoyu İsrail donanması uluslararası sularda durdurdu ve Aşdod Limanı’na yönlendirdi. Tüm aktivistler gözaltına alınarak sınır dışı edildi. Aktivistler İsrail askerlerinin elektroşok kullandığını aktardı.

  • 2016

    Gazze’ye Kadın Teknesi

    1 tekne

    İsrail, Filistin kıyısından 34 km uzaklıkta güvenlik bölgesi dışında gemiyi durdurdu. Tüm mürettebat gözaltına alınıp sınır dışı edildi, gemi Aşdod’a götürüldü.

  • 2018

    Filistin İçin Adil Gelecek Filosu

    Al Awda + Freedom + 2 yat

    29 Temmuz ve 3 Ağustos’ta her iki ana gemi İsrail donanması tarafından ele geçirildi. Gözaltına alınan aktivistlerin bir kısmı cop ve elektroşok müdahalesine maruz kaldığını bildirdi. Aktivistler sınır dışı edildi.

  • May
    2025

    Vicdan Gemisi (Conscience)

    1 gemi · 30 aktivist

    Dünyanın çeşitli yerlerinden inisiyatiflerin bir araya gelmesiyle oluşturulan ve olası tehlikelere karşı gizli tutulan Özgürlük Filosu Koalisyonu’nun “Conscience” adlı gemisi, Malta açıklarında silahlı insansız hava araçlarıyla iki kez vuruldu. Yangın çıktı, gövdede ciddi delik oluştu. Gemi yolculuğa devam edemedi, hiçbir müdahil taraf sorumluluğu resmen kabul etmedi.

  • Haz
    2025

    Haziran 2025 Özgürlük Filosu

    Madleen · 12 kişi

    Madleen gemisi, İtalya’nın Katanya kentindeki San Giovanni Li Cuti Limanı’ndan Gazze’ye doğru yola çıktı. İsrail kuvvetleri gemiye kimyasal sprey sıkarak baskın yaptı. Gözaltındakiler arasında İsveçli aktivist Greta Thunberg ve Avrupa Parlamentosu üyesi Rima Hassan da bulunuyordu.

  • Tem
    2025

    Hanzala Gemisi

    Hanzala · 21 kişi

    İtalya’nın Syracusa Limanı’ndan 13 Temmuz’da hareket eden Hanzala Gemi’sine baskın yapan İsrail ordusu, 21 aktivisti gözaltına aldı.

  • Eki
    2025

    Küresel Sumud Filosu — 1. Sefer

    44 tekne · 500 aktivist · 44 ülke

    Bu filo, tarihin en büyük sivil deniz konvoyu olarak Barcelona, Tunus ve Yunanistan limanlarından yola çıktı. İsrail, taşınan yardımların Gazze Şeridi yakınındaki Aşkelon limanına bırakılması ve buradan İsrail makamlarınca Gazze’ye taşınması teklifinde bulunmuştu fakat filo bu teklifi reddetti. 41 gemi 29-30 Eylül tarihlerinde İsrail tarafından el konuldu. Gazze karasularına girmeyi başaran bir gemi Gazze kıyısına varamadan alıkonuldu. 2 hukuk gemisi rotasını Kıbrıs’a çevirdi. Geriden seyreden 1 gemi ise 3 Ekim tarihinde İsrail askerleri tarafından el konuldu. İsrail yaklaşık 40 gemiyi durdurdu, 450’den fazla aktivist gözaltına alındı. Nelson Mandela’nın torunu, Greta Thunberg ve çok sayıda milletvekili de gözaltılar arasındaydı.

    450+ Gözaltı
  • Nis
    2026

    Küresel Sumud Filosu — 2. Sefer

    63 tekne · 345 aktivist · 39 ülke

    Barselona’dan yola çıkan filo, Girit açıklarında durduruldu. İsrail 58 gemiden 22’sini ele geçirdi, 400 aktivist arasından ise 211’ini alıkoydu. Türkiye ile 12 ülke ortak kınama bildirisi yayımladı. Gazze’ye 600 mil kadar uzaklıkta yapılan saldırı, şimdiye kadar “en uzak mesafede gerçekleştirilen müdahale” olarak kayda geçti. İsrail’in 30 Nisan günü filoyu durdurmasının ardından Filistin’deki İşgale Karşı Küresel Koalisyonu başkanı AbuKeshek ile Özgürlük Filosu Koalisyonu’nun Yürütme Komitesi üyesi Thiago Avila kaçırıldı ve sık sık Aşkelon’daki kötü muamele ve işkence ile anılan Şikma Hapishanesi’ne nakledildi. Abu Keshek ile Avila şu an açlık grevinde. İsrail mahkemesi, 3 Mayıs’ta Abu Keshek ile Avila’nın gözaltı sürelerini 2 gün uzattı. Kurtulan 17 teknenin Yunan kara sularına girdiği, 14 teknenin ise Yunan kara sularına doğru seyir halinde olduğu biliniyor.

    22 Gemi · 31 Yaralı

Hukuki Çerçeve

UCM / UNCLOS

Uluslararası sularda (12 deniz milinin ötesinde) yabancı sivil gemilerin durdurulması 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nin ihlali olarak değerlendiriliyor. İsrail, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf olmasa da bu hükümler örf-adet uluslararası hukuku bakımından en üst yasal otoritedir.

ICJ Kararı — Ocak 2024

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), Güney Afrika’nın açtığı davada İsrail’in Gazze’de “olası soykırım” uyguladığını tespit ederek insani yardım erişimini derhal sağlamasını emretti.

BM Güvenlik Konseyi Res. 2728

25 Mart 2024’te kabul edilen karar, Gazze’ye insani yardım akışının önündeki tüm engellerin kaldırılmasını talep etmişti.

San Remo Kılavuzu

Silahlı çatışmalarda deniz hukukunu düzenleyen bu kılavuz, yasadışı abluka uygulayan tarafın insani yardım gemilerini durdurma hakkına sahip olmadığını açıkça belirtmektedir.

Kaynaklar: Wikipedia · Al Jazeera · Reuters · İHH · Freedom Flotilla Coalition · DW

Küresel Sumud Filosu: Gözaltındaki iki aktivist işkence iddiasıyla açlık grevinde

Küresel Sumud Filosu’nun 3 Mayıs’ta yaptığı basın açıklamasına göre 29 Nisan’daki saldırıda İsrail tarafından alıkonulan aktivistler Saif Abukeshek ve Thiago Ávila, Aşkelon Magistra Mahkemesi’nin kararıyla 5 Mayıs’a kadar tutuklu kalmaya devam edecek.

Açıklamada Adalah (Arap Azınlık Hakları Hukuk Merkezi – İsrail’deki bir insan hakları örgütü) avukatları Hadeel Abu Salih ve Lubna Tuma, duruşmada İsrail’in uluslararası sularda yakalanan yabancı milletten kişiler üzerinde yargı yetkisinin bulunmadığını savunurken her iki aktivisten dövme, uzun süreli kelepçeleme, gözleri bağlı tutma ve denizde tecrit dahil ağır istismar tanıklıkları sundu. Bu muamelenin uluslararası hukukta işkence olarak tanımlandığına dikkat çekildi.

Küresel Sumud Filosu, başta İspanya, İsveç ve Brezilya olmak üzere hükümetleri tutukluların serbest bırakılması, denizde sivil gemilere yönelik saldırının bağımsız soruşturulması ve uluslararası hukuk ihlalleri için yaptırım uygulanması konularında harekete geçmeye çağırdı.

Atina’da Naziler tarafından katledilen 200 komünist anıldı

Yunanistan Komünist partisi (KKE) 1944 yılında Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 Yunanistanlı komünist için bir etkinlik düzenledi. Komünistlerin kurşuna dizildiğini gösteren fotoğraflar, Şubat ayında ortaya çıkmıştı.

Anma etkinliğinin düzenlendiği alan

Atina’da 1944 yılında 200 Yunanistanlı komünistin Naziler tarafından kurşuna dizildiği katliamın fotoğraflarının Şubat ayında ortaya çıkmasının ardından, katledilen komünistleri anmak için ilk defa bir tören düzenlendi.

Katliamın gerçekleştiği Kesariani Atış Poligonu’unda gerçekleşen ve Yunanistan Kominist partisi (KKE) tarafından düzenlenen etkinliğe Yunanlı Komünistler dışında aralarında Türk ve Kürtlerin de bulunduğu çok sayıda farklı halktan kişi katıldı.

“Dünyanın tarihini küçük isimler üzerinden okumak” temasıyla gerçekleşen etkinlikte, KKE Merkez Komitesi Genel Sekreteri Dimitris Kutsumbas idamlara ait fotoğraf belgelerinin yakın zamanda yayımlanmasına dikkat çekti. Kutsumbas, bu görüntülerin toplumda derin bir etki yarattığını ve sarsıcı olduğunu vurguladı.

Kutsumbas, etkinliğin yalnızca partinin bir girişimi olmadığını, aynı zamanda 200 komünistin ölüme giderken gösterdiği onur, cesaret ve gurura bir yanıt niteliği taşıdığını belirtti. Katledinlerin geçmişe ait figürler değil, günümüzde de süren tarihsel ve sınıfsal mücadelenin bir parçası olduğunu ve nihai haklılığın halkın zaferiyle gerçekleşeceğini söyledi.

Anma programı düzenlenen müzik etkinliğinin ardından sona erdi.

Katliam fotoğrafları tesadüfen bulundu

Foto: Greece at WWII Archives

Yunanistan’ın Nazi işgali altında olduğu 1944 yılında Yunan Halk Kurtuluş Ordusu partizanlarının Mora Yarımadası’nda Nazi tümgenerali Franz Krech’i öldürmesinin ardından Naziler misilleme olarak Atina’da 1 Mayıs İşçi Bayramı gününde 200 Yunanlı Komünisti kurşuna dizdi. Kesariani Atış Poligonu’nda gerçekleşen katliam, Almanya’nın işgali sırasında Yunanistan’da işlenen en ağır insanlık suçları arasında yer alıyor. Her yıl düzenlenen anma etkinliklerinden faklı olarak bu yılki etkinlik hem daha kalabalık hem de daha hüzünlü geçti. Nedeni ise yakın zamanda geçtiğimiz Şubat ayında Alman askeri hatıra eşyaları konusunda uzmanlaşmış Belçikalı bir koleksiyoner tarafından satışa sunulan fotoğraflarda ilk defa bu katliam belgelenmiş olmasıydı. Nazi çavuşu Hermann Hoyer’e atfedilen bir albümde bulunan fotoğraflar, Yunanistan’da büyük bir yankı uyandırmış ve fotoğraların güvence altına alınmasını talep edilmişti.

Fotoğraf serisinde, tutukluların bir kapıdan geçirilerek duvar önünde sıraya dizildiği anların yer aldığı belirtiliyor. Kaisariani’deki infaz, Nazi işgali döneminde Yunanistan’da gerçekleştirilen en ağır katliamlardan biri olarak kabul ediliyor.

Foto: Greece at WWII Archives

Misillemelere karşı rehine infazı

Atina’da 200’lerin katliamı olarak geçen bu olay Nazi Almanya’sının tek katliamı değildi. İkinci Dünya Savaşı’ndaki Alman işgâlinde yaklaşık 600 siyasi tutuklu, Akronaúplia’dan Larisa, Vonitsa ve Korfu’daki kamplara sevk edildi. İşgal boyunca bu kişiler, direniş eylemlerine karşı misilleme amacıyla rehir olarak kullanıldı. Nitekim Haziran 1943’te Kournovo’daki demiryolu sabotajı sonrası 106 tutuklu infaz edildi.

Foto: Greece at WWII Archives

Kesariani’deki 200’lerin infazı ise 27 Nisan 1944’te Yunan Halk Kurtuluş Ordusu birliklerinin Alman Tümgeneral Franz Krech’e yönelik saldırısının ardından gerçekleşti. Krech’in öldürülmesi üzerine Nazi yönetimi sert bir misilleme kararı aldı ve Haydari Toplama Kampı’ndan 200 tutuklunun kurşuna dizileceğini duyurdu. Haydari, işkenceleri ve sert koşullarıyla kötü şöhrete sahip bir kamptı.

Foto: Greece at WWII Archives

İç savaşın da simgelerinden biri

Kaisariani infazı, Nazi işgali sırasında yaşanan en kritik olaylardan biri olarak görülüyor. Olayın, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinin ardından ülkede Batı destekli hükümet güçleri ile komünist gruplar arasında patlak veren ve 1949’a kadar süren iç savaşın toplumsal hafızasında da önemli bir yer tuttuğu belirtiliyor. 200’ler anıtı, yalnızca 200 komünist tutsağın değil, işgal döneminde idam edilen, katledilen tüm direnişçilerin sembolü hâline gelmiş durumda. Her yıl 1 Mayıs’ta sendikalar, sol partiler ve sivil toplum örgütleri burada anma törenleri düzenliyor.

Eurovision 2026’da İsrail boykotu: 5 ülke yarışmadan çekildi

Bu sene Viyana’da gerçekleşecek olan 70. Eurovision yarışması; İsrail’in bu sene de yarışmaya katılıyor olması sebebiyle İspanya, Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda tarafından boykot ediliyor.

Bu yıl yetmişincisi düzenlenecek olan Eurovision Şarkı Yarışması, Avusturyalı şarkıcı JJ’nin “Wasted Love” şarkısı ile 2025 yarışmasını kazanmasının ardından Mayıs ayında Viyana’da düzenlenecek.

Birçok ülke, 1973’ten beri Eurovision’a katılan ve dört kez birincilik elde eden İsrail’in bu sene de yarışmaya katılmasını boykot ediyor.

Avrupa Yayın Birliği (EBU), Aralık ayındaki toplantısında İsrail’in yarışmadan çıkarılması konusunu oylamaya sunmayı reddetmişti ve beş ülke – İzlanda, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İspanya – İsrail’in tekrar katılacak olması nedeniyle 2026 Eurovision yarışmasından çekildiklerini açıklamıştı.

Bazı ülkeler, geçen sene Yuval Raphael ile ikinci olan İsrail’in 2025’te kuralları ihlal ettiğini iddia etmişti. EBU’nun yürüttüğü soruşturmanın sonucunda herhangi bir usulsüzlük bulunmadı, ancak katılımcı ülkelerden bazılarının İsrail’e yönelik eleştirilerine yanıt olarak kurallarda değişikliğe gidildiği aktarıldı.

Değiştirilen kurallara göre, artık herkes 20 yerine sadece 10 oy verebilecek ve kamu kurumları dahil hiçbir üçüncü taraf yarışmacı lehine kampanya yapamayacak.

Büyük beşli”den İspanya, Eurovision’daki finansal desteğini geri çekti

İspanya’nın kamu yayın kuruluşu RTVE, yarışmanın tarafsızlık misyonunun “sürdürülemez hale geldiğini” söyleyerek 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’nı yayınlamayacağını duyurdu. Bu, İspanya’nın yarışmaya 1961’de katılmaya başlamasından bu yana ilk kez ülkede yarışmanın yayınlanmayacağı anlamına geliyor. İspanya, aynı zamanda yarışmadan finansman desteğini geri çekti.

Eurovision’un “büyük beşli”sinden birisi olarak anılan İspanya, bu sebeple yayın kuruluşları Avrupa Yayın Birliği’ne (EBU) yarışmaya en büyük mali katkıyı sağlayan ülkeler arasında yer alıyor. Büyük beşli arasında İspanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya da yer alıyor.

Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda da bu yılki yarışmaya katılmayacaklarını doğruladı.

Hollandalı yayın kuruluşu AVROTROS, Eurovision 2026’yı yayınlamayacaklarını, çünkü Gazze’de yaşanan insani acıların, basın özgürlüğünün bastırılmasının ve siyasi müdahalenin temel değerleriyle bağdaşmadığını belirtmişti.

Anadolu Ajansı muhabirine konuşan Slovenya’nın kamu yayıncısı RTV’nin başkanı Natalija Gorscak, EBU’nun Ukrayna’daki savaşın başlamasından sadece bir hafta sonra Rusya’yı Eurovision’dan men ettiğini, ancak İsrail’i reddetmeye cesaret edemediğini söylemişti.

İrlanda ulusal yayın kuruluşu RTÉ, 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını ve yarışmayı yayınlamayacağını duyurmuştu. İrlanda Başbakanı Taoiseach Micheal Martin, ulusal yayıncı RTÉ’nin çekilme kararını tam desteklediğini açıklamıştı. Martin, Gazze’deki savaşta sağlık çalışanları ve gazetecilerin olağanüstü cesaret gösterdiğini vurgulayarak boykotun Gazze’de öldürülen gazetecilerle bir dayanışma eylemi olduğunu ifade etmişti.

İzlanda’nın yetkili yayın kuruluşu RUV’un Aralık 2025’te yaptığı açıklamada ülkenin bu seneki Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını duyurmuştu. RUV Genel Müdürü Stefan Eiriksson, mevcut koşullarda Eurovision’a katılmalarının mümkün olmadığını aktarmıştı.

Eurovision 2026’ya 35 ülke katılıyor

EBU, 15 Aralık 2025’te 35 ülkenin Eurovision 2026’ya katılacağını duyurmuştu. Yarışma takvimi şu şekilde:

  • 12 Mayıs: Birinci Yarı Final’de Moldova, İsveç, Hırvatistan, Yunanistan, Portekiz, Gürcistan, Finlandiya, Karadağ, Estonya, İsrail, Belçika, Litvanya, San Marino, Polonya ve Sırbistan yarışacak.
  • 14 Mayıs: İkinci Yarı Final’de Bulgaristan, Azerbaycan, Romanya, Çekya, Ermenistan, İsviçre, Kıbrıs, Letonya, Danimarka, Avustralya, Ukrayna, Arnavutluk, Malta, Norveç ve Lüksemburg sahne alacak.
  • 16 Mayıs: her yarı finalden gelen 10’ar ülke; ev sahibi olan Avusturya, Fransa ve Look Mum No Computer’ın “Eins, Zwei, Drei” şarkısıyla katılan Birleşik Krallık ile Büyük Final’de buluşacak.

Eurovision’a katılan ülkelerin çoğu Avrupa’dan, fakat Avustralya 2015’te Eurovision’un 60. yıl dönümü kutlamalarına davet edildikten sonra her yıl yarışmalara katılmaya başladı. Buna rağmen kurallara göre, Avustralya’nın kazanması durumunda yarışmaya ev sahipliği yapamaz.

Orta Doğu’nun Yeni Güç Aktörleri: Pakistan, Avrupa’nın Yerini Aldı

Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin.

Foto: Xinhua

Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in UnHerd için yazdığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.

Geçtiğimiz hafta İran ile ABD arasında son dakikada sağlanan kırılgan ateşkes duyurulduğunda, Pakistan yıllardır elde ettiği en büyük diplomatik zaferine imza attı. Hafta sonu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da Amerikalılar ile İranlı mevkidaşları arasında gerçekleşen ve 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasındaki en üst düzey temas olma özelliği taşıyan görüşme başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak yaşanan bu hayal kırıklığına rağmen güçlükle sağlanan ateşkes, Pakistan’ı küresel gelişmelerin merkezine oturtmayı başardı. Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı ziyaret öncesinde Pekin ile Washington arasında yürütülen gizli diplomaside arabuluculuk yapmasından bu yana Pakistan, ABD ile başlıca hasımlarından biri arasındaki diplomatik ilişkilerde böylesine kritik bir rol üstlenmemişti.

Pakistan, son dönemdeki bu diplomatik çabalarında yalnız değildi: Türkiye ve Mısır da perde arkasında tarafları uzlaştırmaya yardımcı olurken aktarılanlara göre Çin de kritik bir dönemeçte ağırlığını koymuştu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, tüm bu sürece sağladığı “paha biçilmez destek” için Suudi Arabistan’a ayrıca teşekkür etti. Yürütülen diplomasi trafiği öylesine kapsamlıydı ki bazı kesimler geçtiğimiz haftalarda yaşananların, ateşkesi sağlamak için inisiyatif alan ülkelerin öncü rol oynayacağı savaş sonrası yeni bir bölgesel düzenin ilk temellerini attığını belirtiyor. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan‘ın İngilizce baş harflerinden oluşan ve kimi zaman “STEP” olarak anılan dörtlü yapının, bir yandan İsrail’e karşı bir denge unsuru olarak hareket ettiği, diğer yandan ise İran’la barışçıl şekilde bir arada yaşamayı sürdürmek için potansiyel bir mekanizma olarak öne çıktığı ifade ediliyor.

Bu gelişme, mevcut eğilimleri daha da pekiştiriyor. Savaşta arabuluculuk rolünün tamamen Batı dışı ülkeler tarafından üstlenilmesi, daha iddialı bir “Küresel Güney” in yükselişini sürdürdüğünü gösteriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da karşımıza, nüfuzu giderek azalan bir ABD ve dikkat çekici biçimde denklemde yer almayan bir Avrupa çıkıyor.

Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları geçtiğimiz ay iki kez bir araya geldi. Bu görüşmelerin ilki Riyad’daki İslam ülkeleri zirvesinde, ikincisi ise savaşın başlamasından bu yana türünün ilk örneği olan çok taraflı bir diplomatik toplantı kapsamında İslamabad’da gerçekleşti. İran, ABD ve Çin’le iyi ilişkiler yürüten Pakistan’ın bu toplantıya ev sahipliği yapması oldukça mantıklıydı. İkinci toplantının başlıca amacı bir ateşkes sağlamaktı; ancak bu görüşme, çok daha büyük bir gelişmenin tohumlarını da ekmiş olabilir. Yeterli diplomatik irade sağlandığı takdirde, bu ülkelerin bir araya gelmesi; silah tedarikinden giderek ortadan kaybolan güvenlik garantilerine kadar pek çok alanda bölgenin ABD’ye olan bağımlılığının azalması anlamına gelebilir.

Kuvvetle muhtemeldir ki zayıflayan ABD’nin geride bıraktığı boşluğu doldurmak için bölgesel güçlerin devreye girmesi gerekecek. New York Times‘a göre, bölgede Amerikan birlikleri tarafından kullanılan 13 askeri üssün önemli bir kısmı, “neredeyse barınılamaz durumda” olarak nitelendiriliyor. George Washington Üniversitesi Orta Doğu Siyaset Bilimi Projesi Direktörü Marc Lynch, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, “Bu, Amerikan hegemonyasının fiziksel mimarisidir ve İran, yalnızca bir ay gibi kısa bir sürede bunu fiilen işlevsiz hale getirdi” ifadelerini kullandı. Ortaya çıkan bu yeni gerçeklik, büyük olasılıkla koordineli bir yanıtı gerektirecektir. Eski ABD Suudi Arabistan Büyükelçisi Chas Freeman ise durumu bana şu şekilde ifade etmişti: “Batı Asya da tıpkı Avrupa gibi, artık Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) yerini alacak yeni bir düzen arayışı içinde.

Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları, Foto: Kashmir Observer

Dört ülkenin de barışın tesis edilmesi ve korunması konusundaki çıkarları ortak. Suudi Arabistan savaş başlamadan önce buna karşı çıkmış olsa da defalarca İran’ın misilleme saldırılarının hedefi olması, ülkenin çatışmanın ortasında tutum değiştirmesine yol açtı. Birkaç hafta sonra Suudiler, savaşı ABD başlattıysa yine ABD’nin bitirmesi gerektiğine karar verdiler. Yine de bu dörtlü inisiyatife katılmaları, onların bir yandan da diplomatik riskleri dengeleyerek her ihtimale karşı pozisyon aldıklarını gösteriyor. Öte yandan Pakistan ve Türkiye’nin, İran’daki rejimin yaşayabileceği olası bir çöküşünün etkilerinin kendi sınırlarına sıçramasından endişe etmek için haklı nedenleri var. Gulf State Analytics CEO’su Giorgio Cafiero durum hakkında bana şu değerlendirmede bulundu: “İran ulus devletinin çökmesi halinde, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinde kaosun daha da derinleşme potansiyelini, Pakistan hükümetiyle savaşan silahlı gruplar fırsata çevrilebilir.

Benzer şekilde, İran ile 534 kilometrelik bir sınırı paylaşan Türkiye, olası bir rejim çöküşü veya ABD ve İsrail’in kışkırtmasıyla patlak verecek bir ayaklanma durumunda Kürt militan grupların sınır ötesi bir güvenlik tehdidi oluşturabileceğinden endişe duyuyor. Diğer yandan Mısır’da hızla artan enerji fiyatları ve başta Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığını etkileyen ticaret yollarındaki aksamalar, halihazırda kırılgan olan ekonomi üzerinde daha fazla baskı yaratmış durumda. Pakistan’ın ekonomik durumu da bir o kadar hassas: Savaş başladığında ülke, tarihinin en yıkıcı ekonomik krizlerinden birinden henüz yeni yeni toparlanmaya başlamıştı. Pakistan’ın başka endişeleri de vardı: Ülke, İran’ın ardından dünyadaki en büyük ikinci Şii nüfusa ev sahipliği yapıyor. Nitekim İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney‘in geçtiğimiz ay bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürülmesinin ardından Pakistan’da polis ile protestocular arasında çıkan çatışmalarda en az 26 kişi hayatını kaybetti. Pakistan’daki Şii nüfusun büyük bir kısmı, Hamaney’i kendi ruhani liderleri olarak kabul etmekteydi.

Daha da önemlisi, bu dört ülkenin tamamı ABD Başkanı Donald Trump ile iyi ilişkiler kurma ve bu ilişkileri koruma konusunda oldukça istekli bir tutum sergiliyor. Hepsi de Trump’ın sözde “Barış Kurulu“nun kurucu üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca Trump’ın ikinci döneminde ikili ilişkilerde de dikkate değer ilerlemeler kaydedilmekteydi. Geçtiğimiz yıl Trump, Körfez’e yaptığı bir ziyaretten Suudi Arabistan’ın ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım taahhüdünde bulunduğunu gururla duyurarak dönmüştü.

Türkiye-ABD ilişkileri de daha sağlam bir zemine oturmuş gibi görünüyor. Bu gelişmenin temelinde hem Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki kişisel uyum hem de ABD’nin gözden geçirilmiş politikası yatıyor: Trump yönetimi geçtiğimiz yıl Suriye üzerindeki yıkıcı yaptırımları kaldırdı ve Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri‘nin (HSD) Suriye ordusuna entegre edilmesini destekledi. Bu iki gelişme de Türkiye’nin Esad sonrası Suriye için en temel talepleri arasında yer almaktaydı.

Pakistan hükümeti geçtiğimiz yıl Trump’ı 2026 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiğini duyururken, Pakistan genelkurmay başkanı ve ülkenin fiili yöneticisi Mareşal Asım Munir, Beyaz Saray’da “Trump’ın favori mareşali” olarak anılıyor. Keza Trump, geçtiğimiz yıl Gazze’deki sözde ateşkesi duyururken de bunu Mısır’ın tatil beldesi Şarm El-Şeyh’te, üzerinde gösterişli harflerle “Orta Doğu’da Barış” yazan bir arka planın önünde gerçekleştirmişti.

Tüm bu Trump tarzı karşılıklı sırt sıvazlamalara rağmen, İsrail ve ABD’nin İran’a açtığı savaş kaçınılmaz olarak bazı ülkeleri kendi pozisyonlarını gözden geçirmeye itti. Pek çoğu için Amerikalılar, hem güvenilir birer müzakereci hem de güvenliğin garantörü olma vasıflarını yitirmiş durumda. Freeman bu durumu şöyle açıklıyor: “Trump yönetimi tarafından görevlendirilen elçiler, sürpriz saldırılara zemin hazırlayan yanıltmacalara defalarca alet olmaları ve amatörce beceriksizlikler sergilemeleri nedeniyle İran nezdinde ‘istenmeyen kişi’ (persona non grata) konumundalar.” Freeman ayrıca, İran’a yönelik İsrail-ABD saldırılarının, bölgedeki birçok müttefike karşı nasıl kayıtsız kalındığını da gözler önüne serdiğini belirtiyor. Freeman, “ABD’nin bu ülkeleri İran’a karşı savunamayacağı ve askeri önceliği onlara değil İsrail’e verdiği artık açıkça görülmüştür” ifadelerini kullanıyor.

Gelinen noktada şurası ise çok net: Bölge ülkelerinin, “İran’la barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilmek ve İsrail’in doğrudan ya da dolaylı tehditlerinin yanı sıra İsrail saldırganlığına verilen koşulsuz Amerikan desteğiyle başa çıkabilmek için kendi bölgelerinde yeni bir güvenlik mimarisine” ihtiyaçları var.

Son yaşanan gelişmelerin daha güçlü bir bölgesel işbirliğine zemin hazırlaması kuvvetle muhtemel. Kaldı ki bu süreç, İran’a yönelik son savaş başlamadan çok önce zaten ciddi bir ivme kazanmıştı. Geçtiğimiz yıl İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının Washington’dan yalnızca cılız bir tepki görmesinin ardından Pakistan ve Suudi Arabistan, bir Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzaladı. Tıpkı NATO’nun 5. Maddesi’nde olduğu gibi bu anlaşma da “ülkelerden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine birden yapılmış sayılacağını” hükme bağlıyor. Bu hamle, Suudilerin savunma konusunda artık ABD’ye bel bağlamadıklarının bir işareti olarak geniş çapta yankı bulmuştu.

Ocak ayında, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktına katılmayı değerlendirdiği basına yansımıştı. Bu durum, sözde bir “Müslüman NATO’su” tartışmalarını alevlendirmişti. Ancak bırakın bunun mümkün olup olmamasını, böyle bir gelişme muhtemelen henüz ufukta görünmüyor. Öte yandan, daha dar kapsamlı ve parçalı savunma paktlarının kurulması ise oldukça güçlü bir olasılık. Uzmanlar, bu ülkelerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğuna dikkat çekiyor: Türkiye geniş bir savunma sanayi altyapısına sahipken Pakistan’ın nükleer silahları var. Suudilerin finansmanı ise her iki ülkenin de zorluk çeken ekonomileri için adeta bir can simidi olacak gibi görünüyor.

Öte yandan Avrupa ise adeta ortalarda yok. Avrupa Birliği’nin bölge ve dünya genelindeki nüfuzu, yakın tarihin en düşük seviyesine gerilemiş durumda. Bütün dikkatini yalnızca Ukrayna’ya veren Avrupa, fiilen tek gündemli bir kıta haline geldi. Nitekim, Avrupa’nın İran Savaşı’na yönelik arabuluculuk çabalarında esamesi dahi okunmadı. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, geçtiğimiz çarşamba günü ateşkese desteğini göstermek üzere Körfez’e gideceğini duyurduğunda İngiltereli acizliğinin ve önemsizliğinin vücut bulmuş hali olarak sosyal medyada ağır alay konusu oldu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de ateşkese desteğini ve Pakistan’ın arabuluculuğuna duyduğu minnettarlığı dile getirdiğinde Avrupa’nın sergilediği pasif tutum nedeniyle benzer tepkilerin ve kınamanın hedefi oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise geçtiğimiz çarşamba günü Trump’ı, ABD’yi NATO’dan çekme tehditlerini hayata geçirmekten vazgeçirmek için apar topar ABD’ye uçtu. Rutte, CNN‘e verdiği yaltaklanma dolu röportajda dünyanın, “Trump’ın liderliği sayesinde” daha güvenli bir yer haline geldiğini savundu. İspanya ile birlikte Avusturya ve Fransa’nın bağımsız irade göstermeye yönelik bazı cılız hamleleri istisna tutulursa Avrupalı liderlerin büyük çoğunluğu itaatkâr birer tebaa rolü oynamaktan gayet memnun görünüyor.

İran heyeti barış görüşmelerine katılmak için İslamabad’da, Foto: Xinhua

Avrupa’nın bu itaatkâr tavrı, Türkiye’nin girişken tutumuyla tam bir tezat oluşturuyor. Öyle ki Ankara, şekillenmekte olan yeni düzeni kendi vizyonuna göre yönlendirme konusunda özellikle kararlı görünüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 28 Mart’ta İslamabad’da gerçekleştirilen dörtlü toplantıya hareket etmeden önce İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, bölgenin kendi sorunlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine vurgu yaptı. Fidan, “Bölgemiz artık dış müdahalelere karşı savunmasız kalmamalı. Ortak bir vizyon ve çabayla bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor. Bunu da bölgesel sahiplenme anlayışıyla başaracağız” dedi.

“Bölgesel sahiplenme” kavramı, Türkiye hükümetinin son yıllarda üzerinde sıklıkla durduğu ve teşvik ettiği bir yaklaşım. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Caner durum hakkında bana şunları aktardı: “Bu kavram, bölgedeki büyük gelişmelerin Türkiye’yi doğrudan etkilediği, dolayısıyla Türkiye’nin bu sürecin gidişatını şekillendirmek adına sürece dahil olmak gibi bir yükümlülüğü bulunduğu anlamına geliyor. Şayet bölge dışı büyük güçler pervasızca ve sorumsuzca hareket ediyorsa, bölge ülkeleri inisiyatif alarak sorumluluğu bizzat üstlenmek zorundadır.

Dörtlü girişimin diğer üyeleri de bu görüşe katılmakta. Bir Pakistanlı yetkili, durumu bana şu şekilde ifade etti: “Bu dört ülke birlikte, bölgede çok uzun zamandır eksikliği hissedilen, işbirliğine dayalı ve eylem odaklı bir diplomasi modelini temsil ediyor.

Ancak geçtiğimiz çarşamba günü Financial Times, Pakistan’ın arabuluculuğunun aslında o kadar da kendi inisiyatifiyle gerçekleşmediğini iddia etti. Habere göre Trump, Pakistan’a bir ateşkes sağlama talimatı vermişti. Zira iddialara göre ABD teklifin, “Müslüman çoğunluğa sahip komşu bir devlet tarafından iletilmesi halinde” İran’ın bunu kabul etme ihtimalinin daha yüksek olacağına inanıyordu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in yaptığı bir gaf da Pakistan’ın Trump’ın isteklerini harfiyen yerine getirdiği yönündeki spekülasyonları körüklemişti. Başbakan, ateşkes teklifini X platformunda paylaşırken yanlışlıkla metne “taslak — Pakistan Başbakanı’nın X mesajı” şeklinde bir konu başlığını da eklemişti. Bazı kesimler bunu, Şerif’in ekibinin bizzat Trump yönetimi tarafından kaleme alınmış bir açıklamayı paylaştığının kanıtı olarak yorumladı.

Ancak benimle isminin gizli tutulması kaydıyla görüşen Pakistanlı bir yetkili, Pakistan’ın yalnızca Trump adına hareket ettiği yönündeki imâlara karşı çıktı. Yetkili durumu şu sözlerle ifade etti: “Başarılı bir kolaylaştırıcı rolü üstlenebilmek için her iki tarafın da güvenini kazanmanız ve masaya oturmanın kendi çıkarlarına daha uygun olacağı yönünde ortak bir inanca sahip olmalarını sağlamanız gerekir. Dolayısıyla, taraflardan birinin Pakistan’ı belirli bir rol oynamaya zorlaması gibi bir durum söz konusu dahi olamaz.

Diğer üç STEP ülkesi de dünyaya kendilerini birer “barış elçisi” olarak tanıtma arzusunda. Geçtiğimiz kasım ayında Giza’daki Büyük Mısır Müzesi’nin açılış töreninde Mısır savaş uçakları gökyüzünde, “Barış diyarına hoş geldiniz” yazılı bir pankart dalgalandırdı. Ülke, kendisini “istikrarsız bir bölgede barışın ve medeniyetin feneri” olarak konumlandırma konusunda son derece istekli bir tutum sergiliyor.

Son yıllarda Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasındaki pek çok barış görüşmesine ev sahipliği yaptı ve Batı’nın arabuluculuğuna güvenilir bir alternatif olarak öne çıkmak amacıyla iki dünyanın “tam ortasında” yer alan coğrafi konumunu etkin bir şekilde kullandı. Trump’ın ikinci döneminin başlarında ise Suudi Arabistan, ABD ile Rusya arasında gerçekleştirilen üst düzey müzakereler için adeta kırmızı halı serdi.

Duruma şüpheci yaklaşanlar ise ülkelerin bu “barış elçisi” olarak markalaşma çabasını bir tür “barış maskesi takma” (peace-washing), yani otoriter liderlerin içeride giderek büyüyen sıkıntılardan dikkatleri başka yöne çekmek ve dünyaya insancıl bir yüz göstermek için başvurdukları bir girişim olarak yorumlama eğiliminde olabilirler. Buna rağmen, en sert eleştirmenler dahi muhtemelen bu barış girişimlerinin hiç olmamasındansa var olmasını yeğleyecektir.

Dörtlü inisiyatifin yürüttüğü diplomasinin daha kalıcı bir yapının tohumlarını taşıyıp taşımadığını ise zamanla göreceğiz. JD Vance, pazar sabahı İslamabad’daki başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden ayrılırken yakın zamanda bir barış anlaşmasına varılması ihtimalinin hala masada olduğunu ima etmişti. Mevcut çatışmalarda sergilenecek başarılı bir arabuluculuk, daha sağlam temellere dayanan bir bloğun kök salması için dörtlüye ihtiyaç duyduğu özgüveni ve ivmeyi kazandırabilir.

Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin. Siyasi iradeye ve diplomatik vizyona sahip olanlar açısından bu durum, yeni bir düzenin doğuşuna zemin hazırlayacaktır.

Macaristan’da 16 yıllık iktidarın sonu: “Otoriter” sağdan “sevimli” sağa

Macaristan’da aşırı sağcı Orban ve partisi Fidesz, 16 yıllık iktidarını kaybetti. Merkez sağda bulunan Magyar ve partisi Tisza ise, büyük bir seçim zaferi kazandı.

Peter Magyar, seçim zaferinin ardından Macaristan Parlamentosu karşısında konuşuyor, Foto: Xinhua

Macaristan’da dün (12 Nisan) yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda bulunan aşırı sağcı Victor Orban‘ın partisi Fidesz (Macar Yurttaş Birliği), iktidarını kaybetti. 2024’e kadar Orban çevresinde bulunan ve sonrasında Fidesz’ten ayrılan ve merkez sağ çizgide bulunan Peter Magyar ile partisi Tisza (Saygı ve Özgürlük Partisi) büyük bir başarı elde etti.

Sandıkların neredeyse tamamının açıldığı seçimin sonuçlarına göre Tisza, 199 üyesi bulunan mecliste 138 sandalye kazandı. Buna karşın Fidesz-KDNP ittifakı 55 sandalyede kalırken aşırı sağcı Mi Hazank 6 vekillik kazandı. Tisza’nın 133 sandalyeyi geçmesi ise anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa eriştiğini gösteriyor.

Seçim Sonuçları · 12 Nisan 2026
Macaristan Genel Seçimleri:
Açılan sandık: %98,94
199
Toplam Sandalye
Tisza (138)
Fidesz-KDNP (55)
Mi Hazánk (6)
Tisza
138 sandalye
Ulusal Liste
45
Bireysel
93
Oran
%69,3
Fidesz – KDNP
55 sandalye
Ulusal Liste
42
Bireysel
13
Oran
%27,6
Mi Hazánk
6 sandalye
Ulusal Liste
6
Bireysel
0
Oran
%3,0
Kaynak: Macaristan Ulusal Seçim Ofisi (NVI) – Grafik: Nihaplus

Aynı zamanda bu seçim, 1989'dan beri Macaristan'da yapılan en geniş katılımlı seçim olarak kayıtlara geçti. Seçmenlerin %79,56'sının oy kullandığı seçim, hem Macaristan hem de Avrupa'da son dönemdeki en yüksek katılımlı seçimlerden biri oldu. 2022 yılında altı partili bir ittifakın Orban'a karşı kaybettiği seçime katılım oranı yüzde 69,59'du. Seçime katılım oranının yüksek olması, Magyar'ın seçimi kazanmasındaki etkenlerin başında geliyor.

Magyar, bu seçimde Orban'ın kaleleri olarak adlandırılan kırsal kesimlerde de büyük başarı elde etti. 2022'de Fidesz, kaleleri Szabolcs-Szatmár-Bereg ve Hajdú-Bihar bölgelerindeki altışar sandalyenin tamamını kazanmasına rağmen Orban dün, Szabolcs-Szatmár-Bereg'de 3, Hajdú-Bihar'da ise sadece 1 vekillik kazanabildi.

Seçim sistemi ve etkileri

Macaristan, Türkiye veya diğer Avrupa ülkelerine göre daha farklı bir seçim sistemine sahip. 2010'da yeniden iktidara gelen ve üçte ikilik anayasal çoğunluğa erişen Orban hükümeti, seçim sisteminde değişikliğe gitmişti. Değişen bu sisteme göre, tek turlu seçimlere geçilmiş ve ülke 106 dar bölgeye bölünmüştü. Bu bölgelerin her birinden 1 milletvekilinin seçilmesinin yanında ulusal listeden de 93 milletvekili seçilecekti. Ayrıca partilerin dar bölgelerde aldıkları oylardan arta kalanların da ulusal listeye dahil edilmesi, iktidar partisine büyük bir avantaj sağlıyordu.

Victor Orban seçimi kaybettiğini açıklıyor, Foto: Xinhua

Fidesz, kendisine büyük bir avantaj sağlayan bu seçim sistemiyle ülkeyi yıllarca yönetmesine karşın bu seçimde gelen dip dalgasıyla seçmenlerin tercihi muhalefetten yana olunca ibre tersine döndü ve Tisza adeta bir tsunami etkisi yaratarak anayasal çoğunluğu elde etti. Tisza, bu sistem sayesinde oyların %53,07'sini almasına karşın meclisin %69,3'ünü kontrol edecek.

Peter Magyar ve Tisza

16 Mart 1981 Budapeşte doğumlu olan Peter Magyar [soyadı Macarca'da "Macar" anlamına geliyor], gençliğinde Fidesz içerisinde bulunuyordu. 2024'te partiyle tüm ilişiğini kestiğini açıkladığı zamana kadar parti içinde ve devlete bağlı çeşitli kurumlarda görevler aldı. 2003 yılında Judit Varga ile evlendi ve evlilikleri 2023'e kadar sürdü. Varga 2019'da Adalet Bakanı oldu. Magyar için, 2024'te patlayan Çocuk Esirgeme Kurumu'ndaki çocuk istismarı skandalı bir dönüm noktası oldu.

Bu skandala adı karışan bir müdürün cumhurbaşkanlığı affından yararlanmasıyla birlikte ülkenin ilk kadın Cumhurbaşkanı Katalin Novak ve Adalet Bakanı Judit Varga, görevlerinden istifa etti. Bu istifalar ülke kamuoyunda, daha ileri soruşturmaların önünü kapatmak için verilen kurbanlar olarak görüldü. Bu dönemde Magyar, Adalet Bakanı'nın eski eşi olarak bir podcast yayınına konuk oldu. Bu yayında söylemleri ve değindiği noktalarla popülerliği ve bilinirliği artan Magyar, o dönem her ne kadar siyasete girmek konusunda kesin bir şey söylemese de sonrasında 2024 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri için aday olacağını açıkladı.

Foto: Xinhua

Magyar ve çevresi, seçime girmek için bir parti kurmak yerine halihazırda var olan ve faal durumda olmayan Tisza'dan aday oldular. Seçim sonucunda %30'a yakın oy alarak AP'ye seçilen Magyar, bu vakitten sonra Orban hükümeti tarafından bir rakip olarak görüldü. Bu süre içerisinde iktidar tarafından Magyar'a özel hayatıyla ilgili çeşitli suçlamalar yöneltildi. Bunların bir sonucu olarak Eylül 2024'te Orban hükümetine yakın Başsavcı Peter Polt, AP'den Magyar'ın dokunulmazlığının kaldırılmasını resmi olarak talep etti ancak AP bunu reddetti.

2026 seçimlerinde, Orban iktidarına son vermek amacıyla yer alacağını açıklayan Magyar ve Tisza; Momentum, MSZP (Sosyalist Parti), LMP (Yeşiller), Párbeszéd (Diyalog) ve Jobbik gibi partilerin, "muhalefetin en güçlü adayını" destekleme kararıyla geniş bir toplumsal desteği yanında buldu.

Tisza'nın vaatleri

Tisza'nın Şubat 2026'da yayımladığı "İşleyen ve İnsani Bir Macaristan" başlıklı seçim manifestosunda yer alan vaatler; ekonomiden sağlığa uzanan bir yapılanmayı hedefliyor. Parti temel gıda ve ilaçlarda KDV'yi düşürmeyi, asgari ücretlilerin gelir vergisini azaltmayı vaat ediyor. Bununla birlikte, eğitimde zorunlu yaşı 18'e yükseltip öğretmenlerin maaşlarına %25 zam yapmayı planlarken Orban hükümetinin getirdiği ve dünya kamuoyunda pek çok tartışmaya yol açan güney sınırındaki tel örgüleri muhafaza edeceğini, yasadışı göç konusunda katı bir tutum sergilenmeye devam edileceğini ve AB/NATO müttefikliğine bağlı kalırken Avrupa dışından misafir işçi alımını durduracağını belirtiyor.

Orban ve kaybedenler kulübü

Orban hükümeti, hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le iyi ilişkilere sahip olmasıyla dikkat çekiyordu. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa Birliği (AB) tarafından dondurulan Rusya varlıklarının Ukrayna lehine kullanılması tasarısını veto etmesiyle ön plana çıkan Orban, Brüksel'deki AB bürokratlarıyla da anlaşmazlıklar yaşıyordu.

Orban ve Vance Budapeşte'de, Foto: Xinhua

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić'le de iyi ilişkilere sahip olan Orban, seçimden yalnızca günler önce ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'i başkent Budapeşte'de ağırlamıştı. Burada Orban lehine bir miting düzenleyen Vance, mitingte Trump'ı da telefonla aradı. ABD'nin Orban'a destek verdiğini belirten Vance, AB'yi Macaristan'ın seçim kampanyasına müdahale etmek ve sansürle suçladı. Vance sözlerine şöyle devam etmişti: "Brüksel'deki bürokratlar Macaristan ekonomisini yok etmeye çalıştılar, Macaristan'ı enerjide daha az bağımsız hale getirmeye çalıştılar, Macar tüketiciler için maliyetleri arttırmaya çalıştılar."

Magyar'a tebrik mesajları

Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinden liderler Magyar'ı seçim zaferi için tebrik etti. Dün gece oyların henüz yarısı sayılmışken Başbakan Victor Orban yenilgiyi kabul ederek Magyar'ı kutladı. İlerleyen saatlerde ve bugün de Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodemir Zelensky, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz gibi isimler de tebrik açıklamaları yaptı. ABD Başkanı Donald Trump ise henüz bir açıklama yayımlamadı.

Ayrıca, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel ve şu anda tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Magyar'ı kutladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise henüz Macaristan'daki seçimlerle ilgili bir açıklama yapmadı.

Birleşik Krallık’ta göçmenlik düğümü: Gözler Mayıs’ta

Sibel Güler, Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi hükümetinin yaklaşık 1,6 milyon göçmeni doğrudan etkileyecek yeni düzenlenlemelerini ve yarattığı belirsizliği sorguluyor.

Sibel Güler yazdı.

Birleşik Krallık’ta yaşayan göçmenler, yaklaşık bir yıldır büyük bir belirsizlik atmosferinin içinde bulunuyor. Mayıs 2025’te İşçi Partisi hükümeti tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “White Paper” olarak bilinen Göçmenlik Bülteni, göçmenlik sisteminde bazı değişiklikler önermiş, söz konusu öneriler Şubat 2026’ya kadar kamu görüşüne açılmıştı. Bu sürece ek olarak, İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un geçtiğimiz Kasım ayında yaptığı açıklamayla göçmenlerin yaşadığı belirsizlik katlandı. Mahmood, göçmenlerin kalıcı oturum hakkı (indefinite leave to remain) elde edebilmesi için gereken sürenin ciddi biçimde artırılacağını duyurdu. Düzenlemenin geriye dönük olarak da uygulanacağının açıklanması göçmenlerin tepkisini çekerken, izlenen politika iktidardaki İşçi Partisi içinde görüş ayrılıklarına neden oldu.

Önerilen değişiklikler neler?

Gündemdeki düzenleme Birleşik Krallık’a yalnızca yeni gelecek göçmenleri değil, halihazırda ülkede yaşayan ve 2026 ile 2030 arasında kalıcı oturum kazanabilecek yaklaşık 1,6 milyon göçmeni de doğrudan ilgilendiriyor. Tartışılan en önemli değişiklik, kalıcı oturum için gereken sürenin 5 yıldan 10 yıla çıkarılması.

Bu 10 yıllık sürenin ise belirli şartlara bağlanması öngörülüyor:

  • Sosyal yardım almamak
  • Ulusal Sigorta katkı paylarını düzenli ödemek
  • Sabıka kaydının bulunmaması
  • Yüksek seviyede İngilizce bilmek
  • Toplum içinde gönüllü faaliyetlere katılmak

Bununla birlikte, kalıcı oturum için gerekli sürenin duruma göre değişebileceği de belirtiliyor. Buna göre:

  • İngilizceyi lisans düzeyinde konuşabilenler için süre 9 yıl olacak
  • Daha yüksek vergi diliminde olanlar 5 yılda, en üst vergi dilimindekiler ise 3 yılda kalıcı oturuma hak kazanabilecek
  • Kamu hizmetinde çalışanlar 5 yıl sonunda bu hakka erişebilecek
  • Gönüllü faaliyetlerde bulunanlar için süre 5 ila 7 yıl arasında değişebilecek
  • 12 aydan az sosyal yardım alanlar 15 yılda, 12 aydan fazla alanlar ise 20 yılda kalıcı oturum elde edebilecek
  • Belgesiz ve “suç sayılan” yollarla Birleşik Krallık’a gelen mülteciler ise ancak 30 yıl sonra kalıcı oturum alabilecek
  • Yasal yollarla gelip iltica hakkı kazanan mülteciler de 20 yıl sonra kalıcı oturuma başvurabilecek
  • Mülteci statüsünden çalışma ya da öğrenci vizesine geçenler ise daha erken kalıcı oturum hakkı elde edebilecek

İlk kurban mülteciler!

Mahmood’un Mart ayında açıkladığı ve 2 Mart 2026 itibarıyla yürürlüğe giren bir diğer düzenleme ise mülteci statüsüne ilişkin. Buna göre, bu tarihten sonra mülteci statüsü kazananlara yalnızca “geçici koruma” verilecek.

Yeni sistemde, ilticası kabul edilen kişilerin statüsü her 2,5 yılda bir yeniden değerlendirilecek. İnceleme sonucunda geldikleri ülkenin “güvenli” ilan edilmesi halinde bu kişiler sınır dışı edilebilecek. Güvenlik riskinin sürdüğüne karar verilirse, süresiz oturum hakkı için 20 yılın tamamlanması gerekecek. Oysa önceki uygulamada mültecilere genellikle 5 yıllık koruma veriliyor ve bu sürenin sonunda kalıcı oturum başvurusu yapılabiliyordu.

Bu değişiklik, Birleşik Krallık’ın iltica sisteminde son 30 yılda yapılan en kapsamlı değişikliklerden biri olarak değerlendiriliyor. Mahmood’un hayata geçirdiği bu model, insan hakları açısından sert şekilde eleştirilen Danimarka sığınma sisteminden esinlenerek hazırlanan bir model.

Mahmood, düzenlemenin amacını Birleşik Krallık’ın düzensiz göç için bir “çekim merkezi” olmasının önüne geçmek olarak açıklarken, hükümet de artan sığınma başvurularının kamu hizmetleri üzerindeki yükü artırdığını, bu nedenle bu düzenlemeye gidildiğini savunuyor.

Öte yandan Birleşik Krallık medyasında farklı bir yorum öne çıkıyor. Hükümetin, göçmen karşıtı söylemleriyle öne çıkan Nigel Farage liderliğindeki sağcı Reform UK partisinin yükselişine karşı bu düzenlemeyi yaptığı dile getiriliyor. Hükümetin göçmen politikaları “aşırı sağa hitap etmekle” eleştirilirken, Farage ise İçişleri Bakanı’nın “bir Reform Partisi destekçisi gibi konuştuğunu” dile getirdi. Aşırı sağcı aktivist Tommy Robinson ise hükümetin yaptığını “vatanseverler için bir zafer” olarak nitelendirdi.

Göçmenler ve sivil toplumdan tepki

Göçmenler ve sivil toplum örgütleri (STÖ) ise düzenlemeleri yoğun biçimde eleştiriyor. Göçmen kuruluşları, bu değişikliklerin göçmenler için daha fazla belirsizlik yaratacağını, oturum hakkı almanın uzaması nedeniyle göçmenler üzerinde önemli mali ve ruh sağlığı problemlerinin oluşacağını vurguluyor.

Özellikle mültecilerin her 2,5 yılda bir değerlendirmeye tabi tutulması, sürekli bir belirsizlik ve güvencesizlik hali yaratacağı gerekçesiyle sert eleştiriliyor. Sivil toplum temsilcileri bu durumu açıkça “işkence” olarak tanımlıyor.

Birleşik Krallık’a 5 yıl sonunda kalıcı oturum alabilecekleri beklentisiyle gelen göçmenler ise kendilerini “kandırılmış” hissediyor. Türkiye’den “Nitelikli İşçi Vizesi” ile gelen bir işletme yöneticisinin sözleri bu duyguyu özetliyor: “Evimi satıp geldim. Şimdi geri dönsem Türkiye’de bir ev alamam. Kalsam ne kadar süre göçmenlik dairesi kapısında sürüneceğim belli değil. Resmen kandırıldık.”

Migrants’ Rights Network’ün, göçmenlerin başlattığı “Not a Stranger” kampanyasıyla birlikte yürüttüğü ve göçmenlerin görüşlerini öğrenmeyi amaçlayan anketin sonuçları da tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:

  • Katılımcıların büyük çoğunluğu yüksek düzeyde hayal kırıklığı (%80), endişe (%79), kaygı (%75) ve yalnızlık (%47) yaşadığını belirtirken, umut düzeylerinin düşük olduğunu ifade ediyor
  • %81’i göç sisteminin tüm göçmenlere eşit davranmadığını düşünüyor
  • %92’si göç konusundaki kamusal söylemin kötüleştiğini ve ırkçılığın arttığını dile getiriyor
  • %69’u ise mevcut atmosferin, uzun vadede Birleşik Krallık’ta kalıp kalmama kararlarını sorgulamalarına yol açtığını söylüyor.

İşçi Partisi içinde gerilim

Göçmenlik düzenlemeleri üzerinden yürüyen tartışmalar, İşçi Partisi içinde de gerilimi tırmandırıyor. Parti içindeki görüş ayrılıkları giderek daha görünür hale gelirken, bazı milletvekilleri düzenlemeleri gerekli görüyor; diğerleri ise hükümetin göç politikalarının hem yanlış olduğunu hem de insan haklarına aykırı olduğunu savunuyor.

İşçi Partisi milletvekili Tony Vaughan değişikliklere karşı çıkarak 100 meslektaşı tarafından imzalanan bir mektubu içişleri bakanına gönderdi. Vaughan BBC’ye yaptığı açıklamada izlenen politikanın nitelikli göçü caydıracağını ve bunun hazineye “milyarlarca” pounda mal olacağını belirtti.

Öte yandan, İçişleri Bakanı Mahmood’un yeni kuralları yalnızca ülkeye yeni gelecek göçmenlere değil, halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara da uygulama niyeti, partinin eski genel başkan yardımcısı Angela Rayner tarafından “İngiliz değerlerine aykırı” sözleriyle eleştirildi. Kulislerde, Rayner ile birlikte Emily Thornberry dahil olmak üzere önemli isimlerin, özellikle halihazırda ülkede bulunanlar ve kamu sektöründe kritik görevlerde çalışan göçmenler için muafiyet talep ettiği konuşuluyor.

Hükümetin göçmenlik düzenlemelerine karşı çıkan İşçi Partili milletvekilleri, bakanların geri adım atmaması halinde Parlamento’da sembolik bir oylamayı zorlayarak parti içindeki bölünmeleri görünür kılmakla tehdit ediyor.

İçişleri Bakanlığı ise düzenlemelere ilişkin kamudan 200 bin görüş alındığını ve değişikliklerin halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara nasıl uygulanacağının hala değerlendirildiğini açıkladı.

Sınav Mayıs’ta

Göçmenlik düzenlemeleri konusunda Mayıs ayında Birleşik Krallık Parlamentosu’nda yapılacak görüşmeler kritik önem taşıyor. Ancak 7 Mayıs’ta gerçekleştirilecek yerel seçimler de bu görüşmeler kadar kritik. Kamuoyu yoklama uzmanlarına göre, İşçi Partisi’nin göçmenlik düzenlemeleri dahil birçok politikası bu seçimlerde sınavdan geçecek.

Uzmanlar, özellikle göçmen nüfusun yoğun olduğu Londra başta olmak üzere pek çok seçim bölgesinde İşçi Partisi’nin ciddi oy kaybı yaşayacağını düşünüyor.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.