Sosyolog Neşe Özgen değerlendirdi

“Sınır artık vize bürolarının kapısında başlıyor”

Sınır ve göç üzerine çalışan Sosyolog Prof. H. Neşe Özgen, Avrupa Birliği’nin göç ve iltica rejiminin son on yıllık dönüşümünü değerlendirdi: “Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”

Fotoğraf: Anadolu Ajansı


İsviçre’nin Zürih kantonundaki geri gönderme merkezinde kalan Dilan ve Nihat Özgün ile 5 çocuğu Türkiye’ye sınır dışı edilmesi girişimi üzerine dayanışma grupları harekete geçti. 3 Ağustos 2026’da Almanya’nın Hessen eyaletinde üç küçük çocuğu Jugendamt tarafından koruma altına alınan Şırnaklı Kürt çift, çocuklarından ayrı bırakılarak Türkiye’ye sınır dışı edildi. Bu örnekler, Avrupa ülkelerindeki göçmenlere dönük uygulamaları gündeme getirdi.

Avrupa Birliği’ne (AB) üye olan ülkelerde gittikçe artan göçmen karşıtı yasalar ve uygulamalar, AB Göç ve İltica Paktı’nın 12 Haziran 2026’da tüm üye ülkelerde fiilen yürürlüğe girmesiyle tekrar basına yansıdı. Bir direktif ve dokuz tüzükten oluşan düzenleme, sınır yönetimi, iltica prosedürleri, AB üyesi devletler arası sorumluluk paylaşımı ve göçmenler için geri dönüş politikalarında önemli değişiklikler yapmayı planlıyor.

Pakta göre sınırda tarama süreci hızlanıyor. Başvurular çok daha kısa sürelerde incelenecek ve kişiler kapalı veya yarı kapalı gözaltı merkezlerinde tutulabilecek. İltica şansı “düşük” görülen veya “sahte belge” kullanan kişilerin başvuruları sınırda kurulan özel tesislerde 12 hafta içinde hızlıca karara bağlanacak.

Pakt, göçmenleri Avrupa ülkelerine gelmesini fiilen zorlaştıracak veya engelleyecek düzenlemeleri sebebiyle birçok insan hakları örgütü tarafından tepki almıştı. Sosyolog Neşe Özgen, bu paktın göçmenler için sınırda çeşitli zorluklara sebep olacağını belirtti.

Pakt’ın yaptığı şey, iltica sisteminin işleyişini biçimde değiştirmek. Eski sistemde temel sorunlardan biri, “Dublin” adı verilen mekanizmaydı. Bu sisteme göre bir iltica başvurusunu inceleme sorumluluğu çoğu zaman kişinin AB’ye ilk girdiği ülkeye, yani İtalya, Yunanistan, İspanya, Malta ve Kıbrıs gibi dış sınır ülkelerine düşüyordu. Artık göç alanında ilk giriş ülkesi olan devletlerin “yükünü hafifletmek” için üye ülkelere ya mülteci kabul etme ya da kabul etmedikleri mülteci başına maddi/operasyonel destek sağlama zorunluluğu getirildi. Fakat göçmenler için bu yeni yasa ve birlikte getireceği fiili uygulamalar burada bitmiyor.

AB’ye “düzensiz” yollarla gelen göçmenler, sınırlarda 7 güne kadar sürebilecek detaylı kimlik, sağlık ve güvenlik taramalarından geçirilecek, ayrıca kabul edilme oranı düşük ülkelerden gelenlerin başvuruları sınırlarda hızlıca değerlendirilecek ve reddedilenler geri gönderilme süreçleri hızlandırılıp doğruca sınır dışı edilecek.

“Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü”

H. Neşe Özgen, Fotoğraf: Yeni Yaşam Gazetesi

Avrupa Birliği’nin göç politikalarındaki güvenlikçi dönüşümü yorumlayan Neşe Özgen, güvenlikçi politikaların başlangıcı olarak 2016’yı işaret etti. Paris saldırılarının ardından o yıl bir araya gelen AB liderlerinin “başka yerlerde bomba patlayabilir, ama bizde olmayacak” mutabakatına vardığını hatırlatan Özgen, dönemin Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzaladığı anlaşmayla Türkiye’nin fiilen “göçmen deposuna” dönüştüğünü söyledi:

“Böylece Türkiye gerçek anlamda girmenin de çıkmanın da zor olduğu bir kapalı kutu haline geldi. Bu arada, kendi vatandaşlarından tehlikeli bulduklarını, mesela demokratları, muhalifler, Kürt politikacıları vb. gitmeleri için adeta sınırı gevşetti. 2015-2019 arası Türkiye’den vatandaş çıkışının en politik olduğu dönem.

Bu dönemde Afrika ve Ortadoğu, Iran, vb göç ise Yunanistan ‘da ve Balkan ülkelerinde durduruldu. Hem Ege Denizi Hem Balkan hattı bir anda en kanlı ve en öfkeli sınırlar haline geldi. Her yıl binlerce insan göç yollarında öldü, ölmeye de devam ediyor.”

“Sınır artık siyasi sınırlardan çok önce başlıyor”

Özgen’e göre bugün AB’nin dış sınırı, coğrafi bir çizgi olmaktan çıkmış durumda:

“AB bölgesinin Türkiye sınırı vize bürolarının kapılarında başlıyor. Ve banka kapılarında. Bugünlerde bankalar, vize ve geçişler için ülke pasaportlarından daha güvenilir garantörler. Yüklü banka hesabınız varsa, pek de zorlanmadan sınırı aşabiliyorsunuz.”

2016 sonrasında Ege Denizi ve Balkan hattının “en kanlı ve en öfkeli sınırlar” haline geldiğini belirten Özgen, aynı dönemde AB’nin dış sınır ajansı Frontex’in bütçe ve yetkilerinin de büyük ölçüde artırıldığına dikkat çekti. Bu süreçte devlet, millet ve sınır gibi kavramların “güvenlik odaklı” bir dille yeniden çerçevelendiğini, mülteci düşmanlığının yükseltildiğini ve kabul politikalarının neredeyse her iki yılda bir değiştirildiğini söyledi.

“Pandemi döneminde göçmen de vatandaş da silikleşti”

Özgen’e göre, 2019-2021 arası pandemi dönemi ayrı bir kırılma noktası. Bu dönemde günlük hayatı düzenleyen kısıtlamaların “sağlık güvenliği” adı altında topluma kabul ettirildiğini savundu:

“2019-2021 arası, yani Corona dönemi, demokrasi güçlerinin ve emek güçlerinin zayıflatıldığı, günlük hayatı düzenleyen regülasyonların bu kez de ‘sağlık güvenliği, yaşam güvenliği’ adıyla topluma onaylatıldığı dönemdir. Artan fiyatlar, azalan işler, bütçelerin sağlık güvenliği adıyla giderek öjenik hayat mottosuna sıkıştırılması, bir yandan ülkelerin vatandaşlarını ve öte yandan da göçmenleri silikleştirdi, görünmezleştirdi, önemsizleştirdi.”

Özgen, 2022’ye gelindiğinde sınır ve göç politikalarının denetimi, yerel STK’lar ve insan hakları örgütlerinden alınıp neredeyse tamamen Frontex gibi askeri yapılarla çalışan hükümetlere devredildiğini söyleyerek “Yine bu dönemde, yerel milisler, şiddet grupları, ırkçı oluşumlar vebenzeri grupların ‘ülke sınırları’nı korumak adıyla göçmenlere saldırısı da normalleştirildi. Bir yandan da hem EU hükümetleri hem de geçiş yolu ülkeleri, kendi vatandaşlarını göçmen karşıtı politikalarla teçhizatlandırdılar, şiddet yükseltildi ve ‘güvenlik’ politikalarının bu kez de ‘şiddet’ yoluyla pratikleştirilmesi normalleştirildi” diye konuştu.

Yeni sistemin en somut sonucu, iltica başvurucusunun AB sınırına geldiği anda karşılaşacağı işlemlerde görülecek. Sınırı geçenler artık yeni sistemde bir ön elemeden geçirilecek. Bu eleme sırasında kişinin kim olduğu, güvenlik riski taşıyıp taşımadığı, sağlık durumu ve özel bir kırılganlığı olup olmadığı kontrol edilecek.

Bu noktada hukuki açıdan “giriş yapmamış sayılma” durumu da söz konusu. Yani, kişi fiziksel olarak bir AB ülkesinin sınırında, transit bölgesinde ya da belirlenen bir merkezinde bulunsa da hukuken ülkeye girmiş sayılmayacak. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), bu durumun iltica hakkı, etkili başvuru hakkı ve hukuka aykırı geri itmeler bakımından ciddi riskler doğurduğunu anlatan bir açıklama yayımladı. Açıklamada HRW, sınır prosedürünün iltica başvurusunun incelenmesi sırasında on iki haftaya kadar gözaltı ve sınır dışı edilmeyi beklerken ek on iki hafta daha gözaltını içerebileceğini kaydetti.

Yeni sistemde “güvenli menşe ülke” kavramı da dikkat çekici. Güvenli menşe ülke, genel olarak istikrarlı, devlet baskısı veya zulüm tehlikesi bulunmayan ülke olarak tanımlanıyor. Böyle bir ülkeden gelen kişinin normal şartlarda uluslararası korumaya ihtiyaç duymadığı varsayılıyor. AB’nin oluşturduğu “güvenli menşe ülkeler” listesinde Bangladeş, Kolombiya, Mısır, Hindistan, Kosova, Fas ve Tunus yer alıyor. Bu durum AB’nin iltica başvurularını kendi ülkesinde değerlendirmek yerine başka ülkelere yönlendirmesinin yolunu açabilir. HRW, bunun iltica sorumluluğunu dışarıya aktarma anlamına gelebileceğini açıkladı.

Diğer bir tehlike ise şu: Bu ülkelerden gelen kişilerin korunmaya ihtiyacı olmadığı varsayılabilir ve başvuru sahipleri aksini kanıtlamadıkça sınır prosedürleriyle hızlıca reddedilip sınır dışı edilebilir.

“Gelişmiş ülkeler iş gücünü köle pazarından seçer gibi alabilecekler”

Asıl eleştiri noktası olan kısımlardan biri ise “güvenli üçüncü ülke” kavramı. Bu kavram, AB üyesi bir ülkenin güvenli kabul ettiği bir üçüncü ülke ile iltica başvurularının AB dışında incelenmesini öngören anlaşma ya da düzenleme yapması anlamına geliyor.

“Güvenli üçüncü ülke”, kişinin kendi ülkesi değil, geçtiği, bağlantısının bulunduğu ya da AB ile anlaşması olan başka bir ülke anlamına geliyor. Örneğin bir kişi ülkesinden ayrılıp başka bir ülkeden geçerek AB’ye geldiyse, AB ülkesi “Bu kişi korumayı o ülkede talep edebilirdi” diyerek başvuruyu esastan incelemeyebilecek.

Özgen, yeni GEAS (Ortak Avrupa İltica Sistemi) düzenlemesiyle AB’nin seçtiği altı ülkede – Türkiye, Mısır, Uganda, Ruanda ve Tunus gibi ülkelerde – göçmenlerin “depolanmaya” başladığını iddia etti. Özgen’e göre bu ülkelere aktarılan sınırlı bütçelerle onbinlerce kişi, demokratik kayıtları tartışmalı bu ülkelerdeki kamplarda üç yıla varan sürelerde tutuluyor, hukuki başvuru, kanıt sunma ve mahkeme süreçlerinin tamamı artık AB toprağı dışında, “güvenli üçüncü ülke” olarak tanımlanan bu kamplarda yürütülüyor:

“Geçmişte az da olsa sağlanan hiç bir insanı destek artık AB ülkelerinde verilmeyecek, göçmenler, hukuki başvuru, ispat, mahkeme, gibi tüm süreçlerini güvenli üçüncü ülke olarak adlandırılan bu ülkelerde tamamlayacaklar. Aile, kadın, çocuk destekleri, hukuki yardımlar, refakatiz çocuklar, sağlık ve eğitim gibi tüm insanı desteklerin de bu ülkelere verilen bütçeyle oralarda hallolması bekleniyor. Başvurular da bu üçüncü ülkelerin kamplarından yapılacak. Gelişmiş ülkeler böylece kendilerine yararlı olabilecek olan işgücünü, sanki köle pazarından seçer gibi buralardan seçip alabilecekler.”

“Yararlı-zararlı göçmen” ayrımı

AB Göç ve İltica Paktı ile Geri Gönderme Tüzüğü’nün resmi gerekçesinin “düzensiz göçü engellemek” olarak sunulduğunu, ancak pratikte iltica hakkının daraldığını ve gözaltı merkezlerinin yaygınlaştığını söyleyen Özgen, dönüm noktası olarak Ocak 2022’yi gösteriyor: eski EASO’nun yerini alan Avrupa Birliği İltica Ajansı’nın (EUAA) faaliyete geçmesi ve Ukrayna savaşıyla devreye giren Geçici Koruma Yönergesi.

Özgen’in aktardığına göre bu dönemde yerleşen “yararlı ve zararlı göçmen” ayrımı, geri gönderme uygulamalarının da temelini oluşturdu:

“Ülkeler ‘yararlı ve zararlı göçmen’ mottosunu Ukrayna savaşının göçüyle birlikte iyice benimsettiler ve ‘zararlı’ bulunan göçmenlerin ilk kayıt ülkelerine iadesi bu zamanlarda başlatıldı. Türkiye, alabildiğine göçmen karşıtı bir ülke olarak ün yapmış olmasına rağmen ‘güvenli geri gönderme ülkesi’ statüsünde yer aldı. Ama örneğin Yunanistan, Ege ve Balkan geçişlerinde ana geçiş ve ilk kayıt ülkesi olmasına rağmen hiçbir zaman güvenli ülke statüsüne sokulmadı ve böylece bir AB ülkesine varmayı başarmış ama ilk kayıtları Yunanistan veya Türkiye’de yapılmış olan göçmen, sadece Türkiye’ye geri yollanmaya başladı. Avrupa sınırları bu dönemde artık içine girseniz dahi içine dahil olamayacağınız, ancak uzak ve sabır çatlatıcı kamplarda 3 yıla varan sürelerde, içeriye kabulü beklediğiniz kamp sınırlarıydı.”

Özgen bu noktada Türkiye’nin, akademik çevrelerden de destek alarak “dünyada en fazla göçmen barındıran ülke” imajını inşa ettiğini, bunun da savaş bölgelerinden gelen bazı silahlı grup mensuplarının ülke içinde meşrulaşmasına zemin hazırladığını iddia etti.

Avrupa’da yükselen sağ ve göçmen karşıtlığı

Avrupa siyasetindeki güç dengelerindeki değişim, AB kurumlarına da yansıdı. Merkez sağ Avrupa Halk Partisi (EPP), ilk kez 27 Avrupa Komisyonu üyesinin 14’ünü bünyesinde topladı.

Ancak sağın yükselişi bununla sınırlı kalmadı. Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) anketlerde ülkenin en güçlü partisi konumuna yükselirken, Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin favorisi olarak öne çıkıyor. İtalya’da ise muhafazakar Başbakan Giorgia Meloni, eski general Roberto Vannacci’nin liderliğindeki yeni bir partinin rekabetiyle karşı karşıya.
Avrupa da bu eğilimin dışında değil. Özellikle ABD yönetiminin sağcı siyasetçilere verdiği destek, bu siyasi hareketlerin güç kazanmasına katkı sağlıyor.

Göçmen karşıtlığı, AfD gibi aşırı sağcı partilerin güvenlikçi politikalarından biri.

Belgesiz Göçmenlerle Uluslararası İşbirliği Platformu’nda savunuculuk görevlisi olarak görev yapan Chiara Catelli, Euronews’e yaptığı değerlendirmede, “Son yıllarda hem geleneksel muhafazakar siyasetçiler hem de sol eğilimli siyasetçiler daha güvenlikçi bir söyleme doğru kademeli olarak yöneldi,” demişti.

“Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”

Özgen’e göre bu durum, AB ülkelerindeki ucuz işgücünün meşrulaştırılmasıyla bağlantılı:

“Aslında artık para konuşuyor her yerde, ve çok para: Güvenlik ve şiddet kıskacında tüm ülkeler. Artan savaş gelirleri, EU hükümetlerinin iştahını kabartıyor, en ucuz işgücünü en ucuza ve en kötü koşullarda çalıştırmak da meşrulaştırılıyor. Ev sahibi ülkelerdeki vatandaşlar da bunu sessizlikle karşılamayı öğrendi maalesef. Kendi refah dengelerinin bozulmasına ve kendi ülkelerinde olası şiddet olaylarına tahammülleri de yok. Sadece devletler değil, halklar da sağcılaştı. Kendisinden olmayan ve aksine söz sahibi olmak isteyen, politik olarak güçlenmiş, etnik ya da ekonomik olarak örgütlenmiş örgütlenmeye teşebbüs edebilmiş göçmen ve işçi kadar düşman hiçbir unsur yok artık. En büyük düşman onlar.

Öte yandan zımni bütçeler, karı artıracak yeni teknoloji, yeni enerji sistemleri vb. girdilerden müthiş para akışları dünyayı sallıyor. Devasa paralar, sanki paralar, vb. kapitalistlerin aç iştahını körüklüyor. Liberaller giderek sağcılaşırken, sağcılar da aşırılaşıyor”

Özgen, bu mekanizmanın yalnızca göçmen işçiyi değil yerli işçiyi de “insan dışı koşullarda” çalışmaya zorlayan bir “yeni kölelik sistemi” ürettiğini savunuyor.

İtalya ve Danimarka, AB kurumları liderlerine hitaben kaleme alınan ve 22 AB hükümeti tarafından imzalanan bir açık mektupta, “çok sayıda düzensiz göçmenin yasallaştırılması gibi çekim unsuru işlevi görebilecek tüm politikaların ele alınması” çağrısı yaptı.

Mektubu imzalamayan tek ülkeler, halihazırda AB Konseyi dönem başkanlığını yürüten İrlanda, İspanya’nın tarihi müttefiki Portekiz, sağcı göç politikalarını eleştiren Fransa ve Lüksemburg oldu.

Ceuta’dan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, özellikle ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li mevkidaşlarının eleştirileriyle karşı karşıya kalmıştı.

Ceuta’da ne olmuştu?

30 Temmuz 2026’da, Fas’ın kuzeyinden (Fnideq/Kastilyahan bölgesinden) 48 saatten kısa sürede yaklaşık 72-80 bin kişi Ceuta’ya (İspanya’nın Fas kıyısındaki özerk şehri) geçti. En az 141 kişi öldü.

Ceuta’ya yönelik düzensiz girişlerin ardından yaşanan göçmen ölümleri ve ardından gelen siyasi tepkiler, Avrupa’daki güvenlikçi söylemlerin arttığını gösteren nitelikteydi.

Madrid, başta Meloni hükümeti olmak üzere AB ülkeleri tarafından eleştirildi. Almanya, Danimarka, İsveç ve Finlandiya da AB’nin dış sınırları üzerindeki kontrolün hızla yeniden tesis edilmesini istemiş ve Schengen içinde kontrollerin geri getirilmesini gündeme taşımıştı.

Ceuta’daki bu olay, Sánchez hükümetinin Ocak 2026’da başlattığı toplu düzenli hale getirme (regularisation) programının, muhalefet ve 22 AB üye devleti liderince “çekim faktörü” olarak işaret edildi. Madrid, AB komisyonunun eleştirilerine rağmen 500 refakatsiz göçmen kızı ana karaya nakletmeye çalıştı. Ağustos sonunda yerleşik halk arasında protestolar büyüdü, göçmen çadır kampları ateşe verildi, Kızılhaç yardımı engellendi, ordu araçlarına taş atıldı.

Ceuta’da yaşananlardan önce İspanya Başbakanı Pedro Sanchez son Avrupa Konseyi toplantısında, ülkeye yasadışı yollardan girmiş yaklaşık yarım milyon göçmeni yasallaştırma planı nedeniyle, AB’li başkanların eleştirilerine maruz kalmıştı.

GÖÇ POLİTİKALARI

27 AB ülkesinde göçmen karşıtı yasa ve uygulamalar

Göç ve İltica Paktı’nın Haziran 2026’da yürürlüğe girmesiyle birlikte, birçok AB üyesi ülke kendi ulusal mevzuatını da sertleştirdi. Sınır kapatmalardan oturum izni kısıtlamalarına, gönüllü dönüş teşviklerinden AB dışı “geri gönderme merkezlerine” uzanan bir tablo.

Öne çıkan uygulamalar
🇸🇪 İsveç
~37.000 $ (350.000 SEK) Gönüllü olarak ülkeyi terk etmeyi kabul eden göçmene kişi başı ödenen “dönüş desteği”
  • Kalıcı oturum izni kaldırıldı: İzinler artık 3 yılda bir yenileniyor.
  • Zorunlu vatandaşlık sınavı: Dil ve toplum bilgisi sınavı şartı getirildi.
  • “Gönüllü dönüş” teşviki: Maddi destekle ülkeyi terke yönlendirme.
🇩🇪 Almanya
5 yıl Vatandaşlık için yeniden zorunlu kılınan ikamet süresi — 3 yıllık “hızlandırılmış vatandaşlık” kaldırıldı
  • Sınır kontrolleri genişletildi: 2015’te başlayan geçici kontroller sürdürülüyor.
  • Koruma statüsü baskısı: ~800 bin Suriyeli, vatandaşlık/yerleşim izni almadıkça sınır dışı riskiyle karşı karşıya.
  • Babalık tanıma denetimi: Oturum izni amaçlı babalık beyanları Yabancılar Dairesi onayına bağlandı.
🇩🇰 Danimarka
AB dışına gönderme Başvuru sahiplerini sonuçlanana kadar AB dışı ülkelere gönderen yasa kabul edildi
  • Süresiz oturum izni geri alınabiliyor: Ağır suça karışanlar için.
  • Sınır dışı işbirliği artırıldı: Suriye ve Afganistan yönetimleriyle.
  • AİHS’in gözden geçirilmesi talebi: İngiltere ile birlikte.
🇮🇹 İtalya
653,5 milyon € Arnavutluk’taki göçmen “geri gönderme merkezleri” için ayrılan bütçe
  • Arnavutluk modeli: Şingin/Gjader geri gönderme merkezleri, mahkeme kararlarına rağmen sürdürülüyor.
  • “Deniz ablukası” yasası: Düzensiz göçü denizden engelleme.
  • Peçe-burka yasağı teklifi: Meloni’nin partisinden.
🇫🇷 Fransa
12 → 4 Sınır dışı kararlarına karşı olası itiraz yolu sayısı bu şekilde azaltıldı
  • A2 Fransızca şartı: Çok yıllık ikamet kartı için dil düzeyi zorunluluğu.
  • Sosyal yardımlarda kısıtlama: Bazı sağlık/sosyal destekler daraltıldı.
  • Aranan listesi: Sınır dışı kararı olanlar için gündemde.
🇳🇱 Hollanda
%25 İşverenin göçmen işçinin maaşından konut kirası için kesebildiği azami oran (2028’de kaldırılıyor)
  • “Acil Mülteciler Yasası” reddedildi: Senato, aşırı sert bulunan bir tasarıyı geri çevirdi (Nisan 2026).
  • Düzensiz göçü suç sayma girişimi: Meclisten geçemedi, tartışma sürüyor.
  • PVV baskısı: Aşırı sağ parti, iltica paketinin daha da sertleştirilmesini istiyor.
🇦🇹 Avusturya
6 ay + 6 ay… Macaristan ve Slovenya ile iç sınır kontrolleri, “göç baskısı” gerekçesiyle defalarca uzatıldı
  • Kalıcı Schengen istisnası: Serbest dolaşım fiilen askıda tutuluyor.
  • Bulgaristan-Romanya Schengen’ine itiraz: Uzun süre geciktirdi.
  • AB dışı geri dönüş merkezleri: Almanya, Danimarka, Yunanistan, Hollanda ile ortak girişimde.
🇬🇷 Yunanistan
3 ay Girit ve Gavdos’a deniz yoluyla ulaşan sığınmacılar için iltica hakkının askıya alındığı süre (2025)
  • Kayıt yapılmadan sınır dışı: BMMYK, Avrupa Konseyi ve insan hakları örgütlerinden sert eleştiri aldı.
  • Savaş bölgelerine geri gönderme: Yemen, Sudan gibi ülkelere yönlendirme iddiaları.
  • Ana geçiş ülkesi statüsü: Ege/Balkan hattında ilk kayıt yükünü taşımaya devam ediyor.
🇵🇱 Polonya
2 ay Belarus sınırından gelenler için 2025’te getirilen iltica başvuru yasağı
  • 2021’den beri sınırda geri itme: Litvanya ve Letonya ile birlikte yasallaştırdı.
  • AB zorunlu kotalarına direniş: Vişegrad Grubu içinde en sert karşı çıkan ülkelerden.
  • Çekya ve İsviçre sınırında kontrol: Kaçakçılık gerekçesiyle sürdürülüyor.
🇭🇺 Macaristan
AB’nin en sert modeli Orbán hükümeti, sınır çitleri ve “ulusal egemenlik” söylemiyle göç karşıtı politikanın kurumsal örneği sayılıyor
  • Transit bölge / sınır çiti uygulamaları: Sırbistan sınırında yıllardır sürüyor.
  • AB kotalarını reddetme: Zorunlu dayanışma mekanizmasına en sert direnen ülke.
  • Avusturya-Slovenya ile ortak sınır kontrolü: Düzenli olarak uzatılıyor.
🇱🇹🇱🇻🇪🇪 Baltık ülkeleri
37 gün Litvanya’da geri itme öncesi kimlik/sağlık/güvenlik taramasının uzayabildiği azami süre
  • Litvanya: Geri itmeyi 2023’te yasallaştırdı, AB Paktı’na rağmen sürdürüyor; 2021’den bu yana 25 binden fazla geçiş engellendi.
  • Letonya, Estonya, Litvanya: 2021’de Belarus sınırından girenler için iltica yasağı çıkardı.
  • Ortak gerekçe: Belarus’un göçü “araçsallaştırdığı” iddiası.
🇫🇮 Finlandiya
31 Aralık 2028 Rusya ile kara sınırının tüm geçiş noktalarının kapalı tutulacağı tarih
  • 200 km tel örgü: Rusya sınırının kritik kesimine örülüyor.
  • “Hibrit saldırı” gerekçesi: Moskova’nın göçü sınıra yönlendirdiği iddiasıyla sınır kapatıldı.
  • Sınır güvenliği yasası: Araçsallaştırılmış göçe karşı sığınma başvurusu almadan geri çevirmeye izin veriyor.
🇪🇸 İspanya
111+ ölü 30 Temmuz 2026’da Ceuta’ya ~72-80 bin kişinin 48 saatten kısa sürede geçtiği krizde
  • Sert söylem, tartışmalı yönetim: Sánchez geçişleri “saldırı” olarak tanımladı; halkın yalnızca %14’ü yönetimi olumlu buluyor.
  • Ceuta/Melilla’dan ana karaya geçiş yasağı: AB Komisyonu tarafından teyit edildi.
  • Vox baskısı: Aşırı sağ, sınırın kalıcı askerileştirilmesini talep ediyor.
Ortak hat — “geri dönüş merkezleri” koalisyonu: Almanya, Danimarka, Avusturya, Yunanistan ve Hollanda, yasal kalış hakkı bulunmayan göçmenleri AB dışındaki üçüncü ülkelere göndermek için ortak bir yol haritasında anlaştı (Eylül 2026). Ceuta krizinin ardından ise İtalya ve Danimarka öncülüğünde Belçika, Almanya, Hollanda, Finlandiya, Çekya, Polonya, Litvanya, Slovenya, Slovakya, Hırvatistan, Bulgaristan, Romanya, Letonya, Estonya, Macaristan, İsveç, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın da imzaladığı ortak bir mektupla, iç Schengen sınır kontrollerinin güçlendirilmeye hazır tutulması istendi — yani neredeyse tüm AB üyeleri bu hatta bir şekilde yer aldı.
Diğer AB üyesi ülkeler
🇧🇪 Belçika

Ceuta sonrası sınır kontrolü mektubuna imza attı; iltica başvurularında AB ortalamasının üzerinde bir yük taşıyor, barınma kapasitesi krizi sürüyor.

🇨🇿 Çekya

Vişegrad Grubu üyesi olarak AB’nin zorunlu yeniden yerleştirme/dayanışma mekanizmasına tarihsel olarak karşı çıkıyor; Polonya ve İsviçre sınırında kontrol uygulamaları oldu.

🇸🇰 Slovakya

Vişegrad Grubu üyesi, “göçmen ülkesi olmak istemiyoruz” çizgisinde; Macaristan sınırında geçici kontroller uyguladı.

🇭🇷 Hırvatistan

Batı Balkan rotasının önemli geçiş ülkelerinden; sınırda geri itme uygulamalarıyla ilgili uzun süredir insan hakları örgütlerinin eleştirisini alıyor.

🇧🇬 Bulgaristan

Türkiye sınırındaki fiziki bariyer ve devriye uygulamalarını sürdürüyor; AB dış sınır bütçesinden pay alan ülkelerden.

🇷🇴 Romanya

Sınır güvenliği kapasitesini AB fonlarıyla güçlendiriyor; Schengen’e tam entegrasyon sürecinde göç kontrolü öne çıkan bir şart olarak öne sürülüyor.

🇸🇮 Slovenya

Avusturya ve Macaristan ile birlikte kaçak göçle mücadele gerekçesiyle iç sınır kontrollerini defalarca uzattı.

🇨🇾 Güney Kıbrıs

Nüfusuna oranla AB’nin en yüksek sığınma başvurusu yüklerinden birini taşıyor; Suriyeli başvurularının bir bölümünü “güvenli bölge” gerekçesiyle askıya aldı.

🇲🇹 Malta

Nüfusuna oranla en fazla sığınmacı kabul eden ülkelerden; AB’nin zorunlu dayanışma mekanizmasında esneklik/muafiyet talep ediyor.

🇮🇪 İrlanda

AB’nin ortak iltica alanına sınırlı katılımı var (opt-out); son dönemde sığınmacı barınma krizi nedeniyle iç tartışma ve göçmen karşıtı protestolar arttı.

🇵🇹 Portekiz

Göreli olarak daha ılımlı politikalarıyla biliniyor; ancak göçmen karşıtı Chega partisinin yükselişiyle iç siyasette tartışma büyüyor.

🇱🇺 Lüksemburg

Görece küçük ölçekli göç yükü; AB ortak politikalarını genel olarak destekleyen bir çizgide.

Büyük ve/veya son dönemde öne çıkan ülkeler ayrıntılı işlendi; kalan 12 ülke için bilgiler daha genel ve özetlenmiş düzeydedir — bu tablo, her ülkenin göç mevzuatının tam bir dökümü değil, genel eğilimi gösteren bir derlemedir.

Sanchez’in kendisi de sınırda düzeni sağlamak için güvenlik öncelikli bir dil benimsedi. Sol hükümetlerin bile göç konusunda sağcılarla benzer bir söylemi kullanmaya başlaması, AB’nin siyasi ağırlık merkezinin sağa kaydığını gösteriyor.


“İspanyol hükümeti, Ceuta halkının güvenliğini sağlamak için devletin tüm kaldıraçlarını, tüm kaynaklarını kullanacak” diyen Sanchez, kitlesel akını “İspanya’nın toprak bütünlüğünün ihlali” olarak nitelendirdi. Bu güvenlik odaklı söylemler, İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nden olan Sanchez’in çelişkili durumunu da ortaya koyarak sağ-sol ayrımı göçmen meselesinde anlamını yitirdiğinin bir örneği haline geldi.

Geri dönüş merkezleri gündemde

AB’nin göç politikasındaki sağa dönüş, haziranda Avrupa hükümetleri ve parlamenterler tarafından onaylanan yeni yasalarla pekişti. Bu paket daha sıkı gözetim önlemleri, serbest dolaşımın kısıtlanması ve üçüncü ülkelerde “geri dönüş merkezleri” kurulmasına imkân tanıyor.


Geri dönüş merkezleri, İtalya’nın Arnavutluk’ta başlattığı tartışmalı bir girişim. Bu merkezler, iltica başvuruları ile geri gönderme kararlarının AB sınırları dışında işlenmesi için tesisler kurulmasını öngörüyor. Hollanda ve Danimarka da bu yaklaşımın en hararetli savunucuları arasında.

Geri dönüş merkezlerine, Sánchez ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron karşı çıktı.

“Gözyaşı Kapısı” petrole kapanıyor: Husiler’den Babülmendep’e abluka

Afrika ile Arap Yarımadası’nı birbirinden ayıran ve petrol ticaretinde Hürmüz Boğazı’na alternatif olan Babülmendep Boğazı, Eylül 2026 itibarıyla fiilen Husilerin kontrolüne geçti.

Temmuz 2026’da Babülmendep Boğazı’nda Suudi Arabistan’a yönelik ilan edilen deniz ablukası Eylül 2026 itibarıyla Yemen’de de facto (fiili) yönetimi elinde tutan Husilerin(Ensarullah Hareketi) sahil şeridinde başlattığı kara harekatıyla somut bir askeri denetime dönüştü.

10 Eylül 2026 tarihinde boğaza stratejik mesafede bulunan liman kenti Muha’nın Zübab ilçesinin ve Perim Adası ile Haniş Adaları’nın denetim altına alınmasıyla ilerleyen süreç, boğazın kontrolünü mümkün kılan tepelere sıçrayarak ve yayılarak sürüyor. Yemen hükümeti Muha’nın düşüşünü Reuters’a doğruladı.

Husi ilerleyişinde başka kritik bir halka ise 11 Eylül’de Babülmendep’in girişindeki küçük volkanik ada Mayun’un ele geçirilmesi oldu. Boğazı ikiye bölen bu adayı kontrol eden güç, geçen her gemiye karşı stratejik bir üstünlük kazanıyor.

Babülmendep, “Gözyaşı Kapısı” anlamına geliyor. Tehlikeli seyir koşulları nedeniyle bu isimle anılıyor. Boğaz, Arap Yarımadası’ndaki Yemen ile Afrika kıyısındaki Cibuti ve Eritre arasında bulunuyor.

Al Jazeera’ya konuşan Avusturyalı siyasetçi Wolfgang Pusztai, Muha’nın alınması durumunda Husilerin Yemen’in Kızıldeniz’e erişimini tamamen keseceğini ve dolayısıyla Babülmendep’i daha kolay kontrol edeceğini ifade etti. Boğazın 20 kilometrelik enini vurgulayan Pusztai, boğaz etrafındaki taktiksel mevzileri ele geçirmenin Kızıldeniz seyrüseferini füzeye gerek kalmadan kitleyecek stratejik bir ilerleme olarak değerlendirdi. Husilerin avantajlı konumunun ise başta Suudi Arabistan olmak üzere uluslararası ticareti baltalayacağını ekledi.

Bölgede askeri gerilim tırmanırken, liman şehri Muha’da geçimini denizden sağlayan ve zaten yıllardır savaşla yaşayan insanlar ateş hattında kaldı. Yaklaşık 1400 Yemenlinin Cibuti’ye kaçtığı bildirildi.

Hürmüz’den sonra sıra Babülmendep’te

Yemen ve Cibuti arasında bir rota sunan ve Orta Doğu’dan gelen petrolün büyük bir kısmını taşıyan boğazın önemi, ABD ile İran arasındaki savaştan dolayı Hürmüz Boğazı’nın kullanılamamasıyla artmıştı. Bu rotanın da devre dışı kalmasıyla gemilerin Ümit Burnu’na yönelmesi ve dolayısıyla maliyetlerin daha da artması bekleniyor. Brent petrol 100 doları gördü.

Bölgedeki uzmanlar, durumu Husilerin deniz ticaretinde tekelleşme çabası olarak okuyor. Husiler yalnızca gemilere saldırmıyor, aynı zamanda boğazdan hangi gemilerin geçeceğine, kimlerin saldırıya uğrayacağına veya imtiyaz göreceğine karar veriyor. Bu da boğazı askeri bir cephe olmaktan çıkarıp siyasi bir kaldıraç haline getiriyor.

Savaş kıyıya vardı

Yemen’deki kriz, 10 yılı aşkındır sürüyor. 2014 senesinde halk öfkesini arkasına alan Ensarullah hareketi, başkent Sana’yı kontrol altına aldı ve ardından güneye ilerledi. Çatışmalar ardından Nisan 2022’de Birleşmiş Milletler öncülüğünde imzalanan ateşkes, tarafların siyasi anlaşma sağlamadığı için ne savaş ne barış ortamı oluşturulabildi.

2023’te Gazze’ye yapılan saldırılarda Filistin halkıyla dayanışma gerekçesiyle Kızıldeniz ve Babülmendep’ten geçen İsrail, ABD ve İngiltere bağlantılı ticari gemileri füze ve İHA’larla hedef almaya başladı.

Çatışmaların fitilini ateşleyen son gelişme, Suudi Arabistan’ın Sana’daki havalimanına yönelik hava saldırısı oldu. Husiler, Babülmendep ablukasını doğrudan bir misilleme eylemi olarak duyurmuştu: “Kuşatmaya kuşatma, tırmandırmaya tırmandırma” diyerek 20 Temmuz’da Suudi Arabistan’a yönelik deniz ablukasını ilan etti.

Bugün ise, Husi kaynakları Suudi güçler Muha şehrinden çekilince şehir yaşamının normale döndüğünü iddia ediyor. AFP’nin haberine göre ise çocuklarıyla kaçan insanlar şehirde tek bir ev bulamadığı, sığınak bile kalmadığını söylüyor.

Türkiye ve Pakistan beklemede

Bu süreçte 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’nın durumu merak konusu. Anlaşmaya göre üç ülkeden birine yönelik saldırı, diğer üye ülkelere yapılmış sayılacak. Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik ambargosuna karşı Türkiye ve Pakistan henüz harekete geçeceğini net olarak duyurmadı.

İslamabad, İran’dan Husiler üzerindeki etkisini kullanmasını ve saldırıların durdurulmasını sağlamasını istedi. İran ise Husileri kontrol etmediğini belirtti. Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, yaptığı açıklamada Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların devam etmesi halinde üç ülkeyi kapsayan güvenlik anlaşmasının devreye girebileceğini söyledi.

Anlaşmanın Türkiye cephesinde ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Suudi Arabistan’dan mevkidaşı Faysal bin Ferhan Al Suud ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Pakt, Riyad tarafından yürürlülüğe sokulmadığı için henüz Türkiye ve Pakistan harekete geçmedi.

Husiler kimdir?

7 Ekim’den bu yana devam eden Filistin-İsrail çatışmaları tırmanırken, ‘bölgesel savaş’ riski de her geçen gün artıyor. 31 Ekim’de ‘Filistin direnişine destek için’ İsrail’i balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef alan Yemen’deki Husiler hakkında bilinenleri derledik.

Yemen’de faaliyet gösteren Ensarullah Hareketi ya da Husiler, ismini kurucusu olan Hüseyin Bedreddin el-Husi’den almıştır. Husiler, ülke nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturduğu tahmin edilen Şiiliğin Zeydilik koluna mensuptur.

Zeydiler, Yemen’in Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetine girdiği 1538’den 1918’e kadar çeşitli aralıklarla Osmanlılar ile mücadele etti. Osmanlı’nın 1918’de Yemen’den çekilmesinin ardından Zeydiler, 1970’e kadar bölgede hâkimiyetini sürdürdü.

1962-1970 yılları arasında ise kraliyet yanlısı Zeydiler, Mısır ordusu destekli Abdullah es-Sellal liderliğindeki cumhuriyetçilerle savaştı. Savaş, cumhuriyetçiler tarafından kazanılsa da Mısır lideri Cemal Abdünnâsır ordusunun binlerce asker kaybetmesinden hareketle, Kuzey Yemen’deki isyancılara yönelik müdahalesini “Mısır’ın Vietnam’ı” olarak nitelendirdi.

Zeydilerin önde gelen kabilelerinden Husiler ise 1979’daki İran İslam Devrimi’nden etkilenen bir gruptu. Çoğunlukla Amran ve Saada bölgelerinde bulunan Husi kabilesinin önderleri Bedreddin el-Husi ve oğlu Hüseyin el-Husi bir süre İran’da yaşadı.

1990’ların başında Hüseyin el-Husi liderliğinde kurulan Ensarullah Hareketi, 1990-2012 yılları arasında Yemen Cumhurbaşkanlığı yapan Ali Abdullah Salih’e karşı aktif bir mücadele yürüttü.

2004 yılında Hüseyin el-Husi’nin Yemen ordusu tarafından öldürülmesinin ardından başlayan Husi isyanı çeşitli aralıklarla 2011’e kadar sürmüş, bu tarihte Arap Baharı’nın da etkisiyle geniş katılımlı bir halk isyanına dönüşmüş ve 21 Şubat 2012’de Ali Abdullah Salih’in başkanlığı bırakmasıyla sonuçlandı.

Husiler ve Suudiler

Salih’in yerine yardımcısı Abdurabbu Mansur Hadi’nin gelmesi ülkedeki ateşi söndürmezken, 2014 Husilerin öncülüğündeki protesto dalgasına güvenlik güçlerinin müdahalesi üzerine çatışmalar başladı. Süreç, Husilerin 21 Eylül 2014’te başkent Sana’yı ele geçirip yönetimi devralmasıyla sonuçlandı.

Yemen’in kuzey komşusu Suudi Arabistan, İran tarafından desteklendiği gerekçesiyle Husilere karşı Mart 2015’te operasyonlara başladı. Bu süreçte Husiler, kısa süreliğine ele geçirdikleri ülkenin güneyindeki ‘başkenti’ olan Aden’den çıkarıldı. Yine de Husiler bu süreçte birçok kez Suudilere ait sınır karakollarına operasyon düzenledi, petrol tesislerini füzeler ve insan hava araçlarıyla hedef aldı.

Kim nereye hakim?

Husiler, başkent Sana ve çevre vilayetleri Zemar, İbb, Reyme, Mahvit ve Amran’ın yanı sıra Sada, Hacce ve Hudeyde vilayetlerinin merkezi ile Beyda ve Cevf’in bir bölümünü elinde bulunduruyor.

Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyon güçleri ve Yemen Başkanlık Konseyi, ülkenin güneybatısında Taiz vilayetine bağlı stratejik Babu’l Mendeb ilçesinden Umman sınırına kadar uzanan Arap Denizi kıyısındaki sahil kentlerinin tümünde kontrolü elinde bulunduruyor.

Geçici başkent Aden başta olmak üzere güneydeki Taiz, Ebyen, Lahic, Hadramevt, Mahra vilayetlerini denetiminde tutan bu güçler, ayrıca ülkenin petrol zengini Marib kentinin yanı sıra Cevf’in bir kısmı ile Dali ve Şebve illerini kontrol ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Aden yönetimine paralel olarak farklı isimler altında eğitip desteklediği Güney Geçiş Konseyi’ne bağlı güçler, ülkenin batı kesiminde Taiz’in sahil ilçelerinden başlayıp güneydeki Aden, Ebyen, Şebve ve Hadramevt’in kıyı bölgelerinde aktif olarak öne çıkıyor.

Yemen’deki çatışmalarda taraflardan biri de El-Kaide. Arap Yarımadası’nın en güçlü yapılanmalarından birine sahip örgüt, ağırlıklı olarak çöl bölgeleri ve bazı sahil kentlerinde etkinliğini sürdürüyor.

6 aylık ateşkes ve insani durum

Birleşmiş Milletler himayesinde taraflar, 2 Nisan 2022’de ateşkese vardı. Altı ay süren ateşkes, 2 Ekim 2022’de sona erdi. O günden bu yana çatışmalar düşük yoğunlukta da olsa devam ediyor.

Yıllardır süren çatışmalarda yaklaşık 377 bin kişi yaşamını yitirdi. Birleşmiş Milletler’in 19 Nisan 2023 tarihli raporuna göre, Yemen nüfusunun üçte ikisinden fazlası (21,6 milyon kişi) insani yardıma ihtiyaç duyarken, 2 milyonu çocuk (nüfusun yüzde 14’ü) olmak üzere 4,5 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi.

Savaş, ülkedeki ekonomik krizin büyümesine ve kıtlığın tetiklenmesine yol açtı.

BM Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) 12 Aralık 2022 tarihli raporuna göre, yaklaşık 2,2 milyon Yemenli çocuk yetersiz beslenme ve aşı yokluğu nedeniyle kolera ve kızamık gibi hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor ve bunların yarım milyondan fazlası 0-5 yaş grubunda.

Kaynakça:

ABD-İran gerilimi

Petrol tankerleri vuruldu, İran tahliye uyarısı yaptı

ABD, gece saatlerinde düzenlediği saldırıda İran’ın petrol tankerlerini hedef aldı. Devrim Muhafızları Ordusu ise misilleme olarak Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerleri vuracağını duyurdu ve personelin tahliyesi için uyarıda bulundu.

Foto: Anka Haber Ajansı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Basra Körfezi’nin kuzeyinde yer alan petrol ihraç terminalinin bulunduğu Hark Adası ile Hürmüzgan Eyaleti’ne bağlı Cask kenti yakınlarında İran’a ait petrol tankerlerini hedef aldı. İran basınında yer alan haberlere göre, Hark Adası ile Cask kenti yakınlarında patlama sesleri duyuldu. Hark Adası’nda patlama seslerinin adada yer alan limanlara yakın bir bölgeden geldiği belirtilirken, Cask kentinde duyulan seslerin denizden geldiği ifade edildi.

İran’ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansı‘nda yer alan haberde, ABD‘nin Hark Adası’na 6,4 kilometre (4 mil) mesafede bulunan küçük bir petrol tankerini füzeyle hedef aldığı ve tanker personelinin tahliye edildiği belirtildi. Haberde, saldırı sonucu herhangi bir can kaybının yaşanmadığı bilgisi yer aldı.​​​​​​​

İran devlet televizyonu ise , Hürmüz Boğazı’na yakın Cask kenti kıyılarında iki petrol tankerinin ABD tarafından hedef alındığını duyurdu. Saldırıya uğrayan iki tankerin personelinin küçük botların yardımıyla kıyıya taşındığı belirtildi. Saldırılar sonucu herhangi bir can kaybının yaşanıp yaşanmadığı konusunda ise bilgi verilmedi.

“Daha geniş bir saldırı olacak”

Öte yandan Amerika merkezli Fox News kanalına konuşan ve adı açıklanmayan üst düzey ABD’li bir yetkili, ABD ordusunun Hark Adası ile Cask kentinde bazı yerleri hedef aldığını doğruladı. Açıklamada, “Hedefler arasında İranlı petrol tankerleri de bulunuyor. Bu, İran’ı ekonomik olarak sıkıştırmaya yönelik daha geniş çaplı bir girişimin parçasıdır. Bu strateji, İran’a ait ham petrol tankerlerini batırmayı ve hizmet dışı bırakmayı da içeriyor,” ifadelerini kullandı.

İran: Bahreyn ve Kuveyt’teki tankerleri vuracağız

İran Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, ABD’nin İran’a ait birkaç petrol tankerine yönelik saldırı düzenlemesinin ardından, Bahreyn ve Kuveyt’teki limanlara yakın petrol tankerlerine tahliye uyarısı yaparak söz konusu tankerleri hedef alacağını duyurdu. Devrim Muhafızları Ordusu Deniz Kuvvetleri, Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan tankerlere tahliye uyarısında bulundu.

“Acil” koduyla yapılan tahliye uyarısında, ABD saldırılarına ortaklık yapmakla suçlanan Kuveyt ve Bahreyn’deki limanlara yakın olan petrol tankerlerinin personelinin tahliye olması istenirken, söz konusu tankerlerin limanda veya demirde bulunmasına bakılmaksızın​​​​​​​ hedef alınacağı belirtildi.

İran’a ait 36 havayolu şirketine yaptırım

ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC), İran’a yönelik “Ekonomik Dışlama Operasyonu” kapsamında ülkenin havacılık sektörüne yönelik yeni yaptırımlar uyguladığı bildirildi.

Açıklamada, İran’ın silah, personel ve yasa dışı kargo taşımacılığında kullandığı havacılık sektörünü destekledikleri gerekçesiyle 36 şirketin yaptırım kapsamına alındığı belirtildi. Söz konusu yaptırımların, İran’ın ABD menşeli hava araçları ve hassas teknolojiler temin etmek amacıyla kullandığı paravan şirketleri de hedef aldığı kaydedildi.

Bu kapsamda İranlı 27 hava yolu şirketi ile farklı ülkelerde faaliyet gösteren 9 uluslararası havacılık şirketi yaptırım listesine dahil edildi.

Yaptırım listesine alınan 27 İranlı hava yolu şirketi arasında Air Shiraz, Asa Jet Airline, ATA Airlines, Atlas Aviation Group, Ava Airlines, Chabahar Airlines, Erwan Airline, Fly Kish Airlines, Fly Persia Airlines, Iran Air Tour, Iran Aseman Airlines, JSky Airlines, Karun Airlines, Kish Airlines, LAD Airways, Mehr Airways, Nasim Air, Pars Air, Qeshm Air, Raimon Airways, Saha Airlines, Sepehran Airlines, Soroush Air, Taban Airlines, Toos Airlines, Varesh Airlines ve Zagros Airlines yer aldı.

Yaptırım kapsamına alınan diğer 9 uluslararası havacılık şirketi arasında ise Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) merkezli Aerobravo Airplane Management and Operation LLC ve ECT Aviation Support LLC, İngiltere merkezli ECT Aviation Support Ltd, Malezya merkezli iCargo Sdn Bhd, Türkiye merkezli MES Kargo Taşımacılık Turizm ve Dış Ticaret Ltd. Şti., S Sistem Lojistik Hizmetleri A.Ş. ve Sky Phoenix Hava Yolları Taşımacılığı Ticaret Ltd. Şti. ile Kazakistan merkezli Tour Invest LLC bulunuyor.

Merkel’den AfD’ye karşı etkin mücadele çağrısı

Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletinde Almanya için Alternatif Partisi’nin (AfD) elde ettiği seçim başarısının Almanya açısından “gerçek bir dönüm noktası” olduğunu söyledi.

Foto: dpa

Almanya’nın eski Başbakanı Angela Merkel, katıldığı bir etkinlikte, AfD‘nin seçim başarısını değerlendirdi. Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) üyesi olan Merkel, seçim sonucunun kendisini derinden sarstığını belirterek demokratik partilere vatandaşlarla doğrudan temas kurma ve özellikle sosyal medyada AfD’nin etkisine karşı daha etkin mücadele çağrısında bulundu.

Merkel, Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçim sonucunun kendisi açısından şok edici olduğunu vurgulayarak, “Almanya Federal Cumhuriyeti tarihinde yaşadığımız bir dönüm noktası, gerçek bir dönüm noktası. Biraz daha duygusal bir şey söyleyecek olursam, bir CDU üyesi olarak kalbim kan ağlıyor, bunu gerçekten söylemeliyim” ifadelerini kullandı.

Merkel, AfD’nin özellikle sosyal medyada ulaştığı geniş kitleye işaret ederek, geleneksel siyasi iletişim yöntemlerinin artık yeterli olmadığını söyledi.

AfD’nin TikTok gibi platformlarda güçlü bir varlık gösterdiğini belirten Merkel, demokratik partilerin “TikTok’a girmiyoruz” diyerek bu gelişmeyi görmezden gelemeyeceğini ifade etti.

AFD’ye karşı kesin bir reçete yok

Merkel, “Bununla yüzleşmeli ve insanları bulundukları yerde yakalamalıyız,” dedi.

Geleneksel kamu yayıncılığı üzerinden seçmenlerin tamamına yeniden ulaşmanın da mümkün olmadığını belirten Merkel, kendisinin büyük önem verdiğini söylediği kamu televizyonunun AfD tarafından ortadan kaldırılmak istendiğine işaret etti.

AfD’nin yükselişine karşı ne yapılması gerektiği konusunda ise Merkel kesin bir reçeteye sahip olmadığını dile getirdi.

Merkel, siyasi partilerin artık bütün seçmenlere aynı sloganla seslenmesinin yeterli olmadığını belirterek, geçmişte CDU’nun genel merkezinden hazırlanan bir sloganın tüm ülkeye aynı şekilde aktarılabildiğini, ancak günümüzde insanların kendi bilgi dünyalarını oluşturduğunu söyledi.

Eski Başbakan, bu nedenle siyasi adayların seçmenlerin karşısına daha hazırlıklı çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.

Ne olmuştu

Aşırı sağcı AfD, Doğu Almanya’da bulunan Saksonya-Anhalt eyaletinde 6 Eylül’de düzenlenen eyalet meclisi seçimlerini yüzde 43,8 oy alarak kazandı ancak tek başına hükümeti kurması için gerekli çoğunluğu elde edemedi.

CDU, 2021’e göre 19,9 puan kaybederek yüzde 17,2 oyla ikinci parti oldu. Bir önceki seçime göre oyunu 0,9 puan artıran Sosyal Demokrat Parti ise yüzde 9,3 ile üçüncü sırada yer aldı. Sosyal Adalet ve Ekonomik Anlayış Partisi de (BSW) yüzde 5,3 oy alarak meclise girmeye hak kazandı.

Almanya medyasında yer alan haberlere göre BSW dışındaki tüm partiler, aşırı sağcı AfD ile hükümet kurmayı reddediyor. Buna göre eyalette BSW’nin, AfD’yi dışarıdan desteklediği bir hükümet kurulabileceği yorumları yapılıyor.

Savaş suçlusu için binler toplandı

Mladić için “gayriresmi devlet cenazesi”

Savaş suçlusu Ratko Mladić’in cenazesi, bugün Belgrad’da “askeri onurlarla” düzenlendi. Sırbistan hükümeti, binlerce kişinin katıldığı cenazeyi resmi olarak “devlet cenazesi” ilan etmedi. Avrupa Birliği “utanç” ve “yüceltme” ifadeleriyle tepki gösterdi. Türkiye’den ilk resmi açıklama ise 8 Eylül’de geldi.

Mladić’in tabutu taşınırken, Foto: EPA/Andrej Cukic

Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan Bosna Savaşı’nda işlenen insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçlarından suçlu bulunarak 2021’de mahkum edilen ve 27 Ağustos’ta Lahey’de Birleşmiş Milletler (BM) gözetimi altında ölen Bosnalı Sırp Ordusu Generali Ratko Mladić için 5 Eylül’deki anma programlarının ardından bugün (7 Eylül), Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da cenaze töreni düzenlendi.

84 yaşında ölen savaş suçlusu, 24 Mart 1994’te intihar eden kızı Ana Mladić’in yanına, Topčider Mezarlığı’na gömüldü.

Mladić’in bedeni, 3 Eylül Perşembe günü Sırbistan hükümetine ait bir uçakla Lahey’den Belgrad’a getirilmişti. Mladić, Askeri Tıp Akademisi’ne (Vojnomedicinska Akademija) otopsi yapılmak üzere götürülürken konvoyun geçiş güzergahında çeşitli noktalarda, üzerlerinde “Ebedi Şan General,” “Hoş Geldin General,” “Kahramanlar Asla Ölmez” gibi ifadeler bulunan pankartların açılması dikkat çekmişti.

Cumartesi günü anma törenleri gerçekleşti

5 Eylül Cumartesi günü Belgrad’da bulunan Sırp Ordu Evi’nde (Dom Vojske) Mladić için anma töreni gerçekleştirildi. Bu anma töreni, fiilen devlet tarafından değil, emekli generaller derneği tarafından organize edildi. Ancak Mladić’in bedeninin Sırbistan hükümetinin kendi uçağıyla, devlet bayrağına sarılı tabutla ve Sırbistan Ordusu askerlerince taşınarak Belgrad’a getirildiği göz önüne alındığında süreç, bölgedeki bağımsız medya kurumları tarafından devletin süreçteki rolünü gizleme çabası olarak yorumlandı.

Foto: EPA/Andrej Cukic

Törene Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Republika Srpska Cumhurbaşkanı Siniša Karan, Republika Srpska Çalışma ve Gazi-Malul Koruma Bakanı Radan Ostojić’in yanı sıra yüzlerce insan da katıldı.

Bu gelişmelerle birlikte, Avrupa Birliği (AB) Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, “Mladić’in ölümünün ardından yaşanan yüceltmelerin, AB’nin değerlerine aykırı olduğunu” belirterek 10 Eylül’de yapacağı Sırbistan ziyaretini iptal etti.

Mladić tribünlerde yer bulmaya devam etti

6 Eylül Pazar akşamı oynanan Kızılyıldız-Partizan futbol müsabakası öncesinde Kızılyıldız’ın taraftar grubu Delije tarafından, Ratko Mladić’in yüzünün tasvir edildiği bir koreografi ve üzerinde “Pravac Potočari*” (İstikamet Potočari) yazan bir pankart sergilendi. Ayrıca maçın başlangıcından önce 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.

Bu anın görüntüleri, kulübün resmi sosyal medya hesabından da paylaşıldı. Mladić’in öldüğü gün olan 27 Ağustos’ta da yine kulübün oynadığı bir müsabakada açılan ve Mladić’i yücelten bir pankart, kulübün resmi sosyal medya hesabından paylaşılmıştı.

Srebrenica Anneleri Derneği, yaptığı açıklamada durumu “Çetnik ideolojinin yeniden canlandırılması” olarak adlandırarak kınadı.

* Pankartın üzerinde bulunan bu ifade, Mladić’in, komutasındaki Bosnalı Sırp askerlere Srebrenica’ya girdikten sonra verdiği emri simgeliyor. BM’nin “güvenli bölge” ilan ettiği kasabada Hollandalı BM Barış Gücü’nün bulunduğu Potočari’deki üs bölgesi, Bosnalı Sırp askerler şehre girdikten sonra halkın sığındığı noktaydı. Buraya sığınan halktan erkekler ayırılarak tutuklandıktan ve BM Barış Gücü üssü terk ettikten sonra ise soykırım gerçekleşmişti. Ayrıca her yıl Srebrenica Soykırımı’nın anıldığı anıt mezarlık da Potočari’de bulunuyor.

Binler savaş suçlusunun cenazesinde

Mladić’in bedeni, bugün sabah saatlerinde Aziz Luka Kilisesi’ne (Crkva Svetog Luke) getirildi. Burada Sırp Ortodoks Kilisesi’nin başı Patrik Porfirije’nin yönettiği ayin düzenlendi. Ayine katılmak için binlerce insan kuyruğa girdi, kuyruğun uzunluğu yüzlerce metreyi buldu.

Ayine katılan insanların üzerlerinde savaş suçlusunu yücelten kıyafetler de bulunuyordu.

Ayin sonrasında Sırbistan Silahlı Kuvvetleri mensubu askerler sıraya dizilirken mezarlığa gidildi. Mladić’in gömülmesi sırasında Sırbistan Ordusu’ndan bir “Onur Birliği,” silahlarıyla üç kez “onur atışı” gerçekleştirdi.

EPA/Andrej Cukic

Savaş suçlusunun cenazesine Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi Željka Cvijanović, Republika Srpska Cumhurbaşkanı Siniša Karan, Republika Srpska Başbakanı Savo Minić, halihazırda siyasi yasaklı olan ve Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi eski üyesi ayrılıkçı Bosnalı Sırp siyasetçi Milorad Dodik, Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Savunma Bakanı Bratislav Gašić, Kültür Bakanı Nikola Selaković, Kamu Yatırımları Bakanı Darko Glišić, Rusya’nın Belgrad Büyükelçisi Aleksandar Bocan-Harčenko gibi pek çok üst düzey isim katıldı. Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ise Özbekistan Cumhurbaşkanı’nın önceden planlanmış ziyaretini gerekçe göstererek cenazeye katılmadı ama oğlu Danilo Vučić cenazede yer aldı. Bu, Sırbistan’daki bağımsız medya kaynakları tarafından Vučić’in yaklaşan genel seçim öncesi hem ülke içerisinde hem de AB’ye uyguladığı kaçamak politikaları olarak yorumlandı.

Kırmızı bültenle aranan Radeta da cenazede

Aşırı sağcı savaş suçlusu Vojislav Šešelj‘in Lahey’de görülen mahkemesinde savunma ekibinde yer alan Vjerica Radeta, o davada iki tanığı tehdit etmek, rüşvet ve gözdağı vermek gibi suçlamalarla aranmasına karşın bugün cenazede kameralara yansıyan isimlerden biriydi.

Foto: BIRN

Sırbistan, İnterpol’ün hakkında kırmızı bülten ile yakalama kararı çıkardığı Radeta’yı teslim etmeyi reddediyor.

Kaçak “devlet cenazesi”

Vučić yönetimi, cenazeyi resmi olarak “devlet cenazesi” ilan etmedi ve ulusal yas ilan edilmedi. Adalet Bakanı Vujić’in ölüm sonrası ilk açıklamasında kullandığı “en yüksek devlet ve askeri onurlarla” ifadesine karşın hükümet sonradan kararı ailenin inisiyatifine bıraktığını söyledi. Sonuçta cenaze yalnızca “en yüksek askeri onurlarla” yapıldı ve “devlet cenazesi” etiketi resmi olarak hiç kullanılmadı.

Foto: Detektor.ba

Buna karşın devlet, fiiliyatta tam bir devlet cenazesinde üstüne düşen hemen her şeyi gerçekleştirdi: Beden, Lahey’den özel bir devlet uçağıyla getirildi, tabutu Sırbistan Ordusu askerleri taşıdı, havalimanında askeri törenle karşılandı, güzergah boyunca güvenlik ve lojistik destek sağlandı. Vreme‘nin haberine göre bu, hükümetin bilinçli bir tercihi. Habere göre hükümetin hedefi, iç kamuoyuna karşı Mladić’in “mirasını koruyan” taraf gibi görünmek iken AB’ye karşı ise “resmi bir tören düzenlemedik” diyebilme esnekliğini korumak olarak belirtiliyor.

Ayrıca hukuki olarak, Sırbistan Ordu Kanunu gereği bir yıldan fazla hapis cezası alan askerler, askeri rütbesini ve buna bağlı haklarını otomatik olarak kaybediyor. Bu sebeple Mladić’e resmi bir “devlet cenazesi” düzenlemek, yasaya aykırı durumda.

Cenazeye tepkiler: “En güçlü ifadelerle kınıyoruz”

Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Elmedin Konaković, bugün gazetecilere yaptığı açıklamada, “bir savaş suçlusuna en yüksek askeri onurların verildiğini” ve “çok sayıda Sırbistan hükümet yetkilisinin hem cenazeye hem de anma törenine katıldığını gördüklerini” söyledi. Cumhurbaşkanı Vučić’in cenazeye katılmayarak “korkakça” davrandığını belirten Konaković, buna rağmen herkesin “Vučić’in bu sürecin fiilen organizatörü, uygulayıcısı ve kişisel olarak en büyük sorumlusu olduğunu bildiğini” belirtti.

Konaković ayrıca Amerika Birleşik Devletleri (ABD), AB ve Birleşik Krallık’a gönderilmek üzere taslak mektupların hazırlandığını açıkladı. Bosna-Hersek’in AB’ye, birliğin “kendi ilkelerine gerçekten saygı gösterip göstermediğini” soracağını ifade etti. Sırbistan’la resmi diyaloğu azaltacağını ve Belgrad’daki Bosna-Hersek büyükelçiliğinden personel çekeceğini duyuran Konaković, görevde olduğu sürece Sırbistan’la ekonomik işbirliği konusunda hiçbir görüşme yapılmayacağını da sözlerine ekledi.

AB Dış İlişkiler Servisi (EEAS) Komisyon Sözcüsü Christian Wigand, 7 Eylül’de yaptığı açıklamada, savaş suçlularının yüceltilmesinin, soykırım inkârının ve tarihi revizyonizmin “en temel Avrupa değerleriyle çeliştiğini ve ne AB’de ne de aday ülkelerde yeri olduğunu” belirtti. Ayrıca Mladić’i “savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçlar işlemiş, kesinleşmiş hükümle mahkum edilmiş bir savaş suçlusu” olarak tanımladı.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty, 4 Eylül’de yaptığı açıklamada, “Srebrenica soykırımı ve insanlığa karşı suçlardan mahkûm edilmiş, ölmüş bir savaş suçlusunun kamuya açık şekilde yüceltilmesinden tiksinti duyduğunu” söyledi. Bunun Bosna-Hersek’te yasal olarak suç teşkil ettiğini ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında korunan bir ifade özgürlüğü olmadığını vurguladı.

Hırvatistan Başbakanı Andrej Plenković, Sırbistan’ın Mladić için bir devlet cenazesi düzenlemesi halinde bunun “AB’ye giden kapıyı kendi eliyle kapatmak” anlamına geleceğini söyledi.

Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prévot, Mladić’e cenaze onurları verilmesinin “utanç verici ve mağdurlara saygısızlık” olacağını söyleyerek bu eylemi “en güçlü ifadelerle kınadığını” belirtti.

ABD Kongre Üyeleri Greg Murphy ve Marc Veasey, cenazenin yapıldığı gün sembolik olarak Srebrenica’daki Potočari Mezarlığı’nı ziyaret ederek soykırım kurbanlarına saygılarını sundu.

Von Der Leyen: “Şok” olduk

Cenaze günü (7 Eylül), Avrupa Komisyonu Baş Sözcüsü Paula Pinho, “Devlet onurlarıyla bir cenaze öngörüldüğünü duymuştuk, ama durumun böyle olmadığını öğrendik.” demişti. Ancak Komisyon Baş Sözcüsü’nün bu açıklamasının ardından 8 Eylül’de Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise cenazedeki görüntülerin “şok edici” olduğunu belirtti. Von Der Leyen, “Cenazeye resmi olarak destek verilmesinin unsurları ve bazı üst düzey Sırp yetkililerin cenazeye katılımı, son derece üzücüdür,” dedi.

Türkiye’den ilk açıklama

Konu ile ilgili ilk Türkiye’den ilk resmi açıklama 8 Eylül Salı günü geldi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, resmi X hesabından yaptığı açıklamada, “Söz konusu mahkeme kararlarının reddedilmesi veya hüküm giymiş faillerin kahramanlaştırılmaya çalışılması, mağdurların ve yakınlarının acılarını derinleştirmekte, aynı zamanda bölgede barış ve uzlaşı yönünde yıllardır kararlılıkla sürdürülen çabalara zarar vermektedir,” dedi. Açıklama, Dışişleri Bakanlığı’nın İngilizce resmi X hesabından da paylaşılırken, Türkçe hesaptan herhangi bir açıklama paylaşılmadı.

Türkiye resmi makamları, tarihsel olarak Srebrenica Soykırımı’nın yıldönümlerinde düzenli olarak açıklamalar yayımlıyor. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmişte “Srebrenica’nın açtığı yaralar hâlâ kanıyor” gibi ifadelerle Boşnak halkına destek mesajları vermekteydi.

Cumhurbaşkanlığı’ndan veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan doğrudan bir açıklama ise yapılmadı.

YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel ise bugün, resmi X hesabından Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in mezarında dua ederken bir fotoğrafını paylaşarak yaptığı açıklamada, “Sırbistan makamlarının bu sorumsuz tutumu kabul edilemez. Bunu yalnızca bir siyasetçi olarak değil, bir insan olarak da kınıyorum,” dedi.

Ratko Mladić, ölümüyle bile eski yaralara tuz basıyor

Bir savaş suçlusunun devlet töreniyle yapılacak cenazesi, hâlâ çok sayıda kişinin Bosna soykırımını inkâr ettiğinin bir hatırlatıcısı.

Foto: Al Jazeera

Serbest gazeteci Kim Willsher‘in kaleme aldığı ve Observer‘da yayımlanan bu makaleyi, Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Sırbistan hükümetinin Ratko Mladić’i devlet ve askeri törenle defnetme kararı, “Bosna Kasabı” olarak adlandırılan bu adamın kurbanlarını ve uluslararası toplumu öfkelendirdi.

84 yaşındaki Mladić, 1992-1995 yılları arasında gerçekleşen Bosna soykırımındaki rolü nedeniyle ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı ve Lahey’de cezasını çekerken öldü. Mladić’in mahkûmiyetine sebep olan suçlar arasında, Holokost’tan bu yana Avrupa’da yaşanan en büyük vahşetlerden olan Srebrenica katliamı ve bin 425 günlük Sarajevo kuşatması da bulunmaktaydı.

Savaşın sona ermesinden sonraki 16 yıl boyunca Mladić; ordunun koruması altında, onu savaş suçlarını soruşturan Birleşmiş Milletler (BM) mahkemesine teslim edecek siyasi ve ahlaki iradeden yoksun Sırp siyasetçilerin kanatları altında Belgrad ve Bosna’da adeta herkesin gözü önünde yaşadı. Dokunulmazlığından o kadar emindi ki, oğlu Darko’nun düğününde, futbol maçlarında ve lüks restoranlarda yemek yerken rahatça boy gösteriyordu.

Ancak siyasetçiler değişir, uluslararası adalet ise ne kadar acı verici derecede yavaş işlese de sabırlı ve ısrarcıdır.

Mladić nihayet 2011 yılında tutuklandı ve Lahey’deki BM mahkemesinde yargılandı. Mahkeme, 2017 yılında onu savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Bu karar, 2021’deki temyiz duruşmasında da onandı.

Ne var ki Sırbistan’da Mladić’in aldığı bu ceza, tarihsel olarak mağdur edildiklerine ve yanlış anlaşıldıklarına inanan bir kesimin gözünde onu bir “şehit” mertebesine yükseltti. Mladić’i Sırp kahramanı olarak nitelendiren aşırı milliyetçi mevcut Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in cenaze töreni hazırlıklarına onay vermesi bu yüzden şaşırtıcı değil. Balkan tarihçileri uzun zamandır, Mladić gibi önde gelen savaş suçlularına odaklanmanın, Belgrad hükümetinin Bosna savaşındaki asıl rolünü göz ardı etmek anlamına geldiğini savunuyor.

Cenaze töreni için henüz bir tarih açıklanmadı ancak Sırp yetkililer Mladić’in cenazesinin “özel bir uçakla” Lahey’den ülkeye getirileceğini belirtti. Yerel basında çıkan haberlere göre Mladić’in vasiyeti, kızı Ana’nın yanına gömülmekti. “Parlak” bir tıp öğrencisi olan Ana, 1994 yılında henüz 23 yaşındayken ailesinin Belgrad’daki evinde babasının silahıyla intihar etmişti.

Savaşı sahada takip eden ve Mladić ile birkaç kez röportaj yapan Hırvat gazeteci ve jeopolitik analist Zoran Kusovac‘a göre onu bir kahraman gibi uğurlamak, Belgrad’ın uluslararası örgütlere bir nevi meydan okuma ve saygısızlık etme biçimi.

Kusovac durumu şu çarpıcı sözlerle özetliyor:

Sırbistan’ın utanması gereken bir savaş suçlusu öldü. Ancak bunun yerine Sırplar, herkesin yüzüne tükürerek Avrupa’ya ve NATO’ya karşı bağımsızlıklarını gösterdiklerini ve meydan okuduklarını düşünüyorlar. Sırbistan kendi ayağına değil, doğrudan kendi yüzüne kurşun sıkıyor. Ratko Mladić’i ait olduğu karanlık bir çukura atmak yerine ona devlet töreni düzenlemek, Sırbistan’ın onun yaptıklarının Sırp emirleriyle yapıldığını zımnen itiraf etmesi demektir ki bu da düpedüz aptallıktır.

Eski Yugoslavya kanlı bir çatışmayla parçalanırken Mladić, Bosnalı Sırp güçlerinin komutanlığına kadar yükselen bir ordu subayıydı. 1992-1995 yılları arasındaki Bosna savaşında çoğu Müslüman olmak üzere yaklaşık 100 bin kişi hayatını kaybetti. On binlerce kadın tecavüze uğradı, milyonlarca insan yerinden edildi.

Mladić’in üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen hala kan donduran sembolik bir görüntüsü var: Temmuz 1995’te BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenica’da küçük bir çocuğun saçını ve yanağını okşadığı ve ona çikolata verdiği o video kaydı. Bu görüntüden sadece birkaç saat sonra Mladić, kasabadaki 8 binden fazla erkek ve erkek çocuğunun katledilmesi emrini verdi ve cesetlerini buldozerlerle toplu mezarlara gömdürdü. Savaş sonrası Avrupa’nın en büyük toplu katliamı olan bu olay, yerel halka silahlarını teslim etmelerini emreden BM barış gücü askerlerinin gözetimi altında gerçekleşmişti.

Aşırı milliyetçi bir Sırp olan Mladić, milletinin tarihine ve Bosnalı Müslümanlar ile Hırvatlardan arındırılmış efsanevi bir “Büyük Sırbistan” kurma fikrine saplantılıydı. Kusovac, Mladić’in Sırp milliyetçiliğini ve mağduriyet psikolojisini yepyeni bir boyuta taşıdığını belirterek şunları ekliyor:

Yüzlerce yıl geriye giderek size Sırbistan’ın tüm tarihini anlatmaya ve Sırpların nasıl hep haksızlığa uğradığını aktarmaya çok meyilliydi. Ona yanıldığını söylerseniz inanılmaz öfkelenirdi. Zorbanın tekiydi. Üstleri ondan çekinir ve ona “hayır” diyemezdi. Astları ise ondan ölesiye korkardı.

Kurbanların aileleri ve sivil toplum örgütleri, Belgrad hükümetinin Mladić’i yüceltme kararının bölgede zaten pamuk ipliğine bağlı olan güvenlik durumunu daha da tehlikeye atabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.

Srebrenica eski belediye başkanı ve şu anda Bosna Hersek’i oluşturan iki siyasi entiteden biri olan Republika Srpska’nın (Sırp Cumhuriyeti) başkan yardımcısı Ćamil Duraković, N1‘e yaptığı açıklamada tehlikeye dikkat çekti: “Asıl sorun, sonrasında gelebilecek olan, siyasi durumu daha da kötüleştirecek ve hatta güvenlik sorunlarına yol açabilecek olan yüceltme ve kutlamalarda yatmaktadır.”

Srebrenitsa Anneleri Derneği Başkanı Munira Subašić ise Mladić’in işlediği suçların birçok Bosnalı Sırp tarafından hâlâ inkar ediliyor olmasına duyduğu derin üzüntüyü şu sözlerle ifade etti:

“Büyük bir savaş suçlusu, Balkanların en büyük suçlusu öldü. Biz kurban anneleri bu acıyı hâlâ ruhumuzun derinliklerinde taşırken… Bizler hâlâ inkarları dinlemek, Ratko Mladić’in Sırplar için nasıl bir kahraman olduğu masallarını duymak zorunda kalıyoruz.”

Nepal selinde son durum: 939 ölü, 3,925 kişi hala aranıyor

26 Ağustos’ta gerçekleşen Nepal’in Rasuwa bölgesindeki sel felaketi sonucu ölü sayısı 939’a ulaştı. Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Kurumu (NDRRMA)’e göre kayıp sayısı 3,925.

Fotoğraf: The Kathmandu Post / Nepal Photo Library

Nepal İçişleri Bakanlığı’na bağlı Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Kurumu (NDRRMA) 31 Ağustos akşamında Rasuwa’daki Bhoste Koshi Nehri’nde gerçekleşen sele yönelik güncel verileri paylaştı. Nepal ve Çin’deki yetkililere göre Nepal’de raporlanan ölüm sayısı 939, toplam kayıp sayısı ise 3,925. Kayıpların 3.655’ini oluşturan Nepallilerin 933’ü Hidroelektrik projeleri işçileri, 45’i Nepal ordusu askeri, 38’i polis personeli, 19’u ise gümrük ve göçmenlik memuru. 592 kişinin ise yabancı olduğu biliniyor.

Tibet’te ise toplam ölüm sayısı 16 iken 546 kişi de kayıp. Yetkililer toplamda 279 kişinin yaralı olduğunu söylüyor.

NDRRMA’ya göre, toplam 20,819 güvenlik personeli kurtarma için sahaya gönderildi ve 2933 Nepalli ile 209 yabancı kurtarıldı. Yetkililer, bu sabah yaptıkları açıklamada şu ana kadar 10.451 kişinin kurtarıldığını belirtmişti.

11 hidroelektrik santralde 933 işçi hala mahsur

Nepal’in Çinli ve Hintli uzmanları yardımıyla ekipler sel sonucu bloke edilmiş hidroelektrik proje tünellerinde sıkışan toplamda 933 işçiye ulaşabilmek için pazartesi günü çalışmaları hızlandırdı. Nepal ordusu, arama kurtarma ekiplerinin mahsur kalan işçilere ulaşabilmek için kontrollü patlamalar ve ekskavatörler ve projektörler kullanarak suyu ve çamuru temizlemeye çalıştığını söyledi. Ekipler iki tünele girdikten sonra üç cesede ulaştığını, diğer kısımların ise çamura gömüldüğünü ve arama çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti. Nepal ordusu sözcüsü Raja Ram Basnet, “Büyük miktarda enkaz biriktirildi ve bu bize tünelleri açmak için büyük bir zorluk teşkil ediyor. Ana odak noktamız tünelleri açmak” dedi.

Kızılhaç ise Çin’in iklim değişikliği etkileriyle açıkladığı felaketten en az 90.000 kişinin etkilenmiş olduğunu tahmin ediyor. Dağlık bir ülke olan Nepal, kronik iç güç kıtlığını gidermek ve güney komşusu Hindistan’a elektrik satma umutlarını sömürmek için Himalaya’nın su kaynaklarından yararlanmaya çalıştığı için yüzyılın başından bu yana Nepal’deki hidroelektrik projelerinde bir patlama yaşandı. Başbakan Balendra Şah ise sel için “benzeri görülmemiş ve yıkıcı bir doğal afet” olduğunu ve hasarın tam değerlendirmesini derlemenin zor olduğunu söyledi.

Risk devam ediyor

Artan yağış gibi kötü hava koşulları ve selden sonra Nepal-Çin sınırı boyunca oluşan bir gölün Nepal’in nehirlerine taşmaya başladıktan sonra yeni selleri tetikleyebileceği endişeleri nedeniyle kurtarma operasyonları birkaç kez askıya alındı. Çin’in devlet televizyonu CCTV, Nepal’de gerçekleşen buzul çöküşünün yakınlarında oyulmuş bir çarpma kraterinin etrafındaki buzulların çökme riski altında kaldığını söyledi. Drone görüntülerinde iki nehir kıyısında da birden çok heyelan birikintisi gözlemlendi, bu da daha fazla çökme ve yeni göllerin oluşumu riski taşıdığını söyledi. Devlet yayıncısı, geçen haftaki selin “küresel ısınmanın uzun vadeli etkileri altında buzul istikrarsızlığından kaynaklandığını” bildirdi ve bunun Tibet platosunda “kriyosfer felaketlerinin yeni ve belirgin bir özelliği” olduğunu söyledi.

Çin Dışişleri Bakanlığı, Pekin’in Nepal’e sürekli olarak meteorolojik ve hidrolojik veriler sağladığını ve Nepal’in afet yardım çabalarını “güçlü bir şekilde desteklemeye” ve iki ülkenin ortak çıkarlarını korumaya devam edeceğini söyledi.

Nepal Polisi ayrıca Rasuwa’daki halkı Bhotekoshi ve Trishuli nehirlerinden alınan balık veya diğer gıda ürünlerini tüketmemeleri konusunda uyardı. Polis, sel sularının cesetleri, ölü hayvanları, atıkları ve diğer kirlenmiş maddeleri nehirlere taşıdığını ve bunun sonucunda suya zararlı patojenlerin karışabileceğini belirtti.

Neler olmuştu?

26 Ağustos’ta Nepal’in Tibet sınırına yakın Rasuwa bölgesinde bulunan Bhotekoshi nehrinde şiddetli bir sel meydana gelmişti. Başta deprem sonucu gerçekleştiği düşünülen selin 5500 metreden 3000 metreye düşen buzul parçasının yarattığı etkiyle gerçekleştiğine ulaşılmıştı. Uzmanlar uydu görüntüleri ve araştırmaları sonucu felaketten 24 saat önce karla kaplı vadideki karların erimiş olduğunu, küresel ısınmanın bağlantılarını anlatmıştı. Kopan buzul parçasının nehirle beraberinde sürüklediği çamur ve enkazla birlikte ölümcül bir sel meydana gelmiş oldu.

Selden sonra ikinci günde raporlanan ölü sayısı 359, kayıp sayısı ise 1500 olarak duyurulmuştu.

Kaynaklar: The Kathmandu Post, Deutsche Welle, Reuters.

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

84 yaşındaki savaş suçlusu öldü

Ratko Mladić’in ölümüne kim ne tepki verdi?

Bosna Savaşı’nda işlenen savaş suçlarından hüküm giyen Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi. Sırbistan Adalet Bakanı, savaş suçlusu Generalin, “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini söyledi.

Ratko Mladić, Lahey’de mahkeme duruşmasında, Foto: UN-IRMCT/Leslie Hondebrink-Hermer

Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan Bosna Savaşı’nda işlenen suçlardan sorumlu bulunan savaş suçlusu Bosnalı Sırp General Ratko Mladić, dün (27 Ağustos) 84 yaşında öldü. Mladić, 2024’ten beri Hollanda’nın Lahey kentinde Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde hastanede bakım altında tutuluyordu.

Mladić, 2017’de Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICTY) devamı niteliği taşıyan Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması (IRMCT) tarafından, işlediği savaş suçları ve Srebrenica Soykırımı’ndan dolayı suçlu bulunarak ömür boyu hapse mahkum edilmişti. Verilen ceza, 2021’de temyiz davasında da onanmıştı.

Sırbistan basınının iddiasına göre Mladić’in ölümünden yaklaşık bir hafta önce Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, sağlık durumunun kötüleştiği gerekçesiyle Mladić’in son günlerini Sırbistan’da geçirmesini Lahey Mahkemesi’nden talep etmiş, fakat bu talebi reddedilmişti.

Mladić’in ölüm haberi ilk olarak Sırbistan İnsan ve Azınlık Hakları Bakanlığı’nın Devlet Sekreteri Lidija Pavićević tarafından dün akşamüstü doğrulandı.

Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi.

Suljagić: Ölmesi, bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor

Srebrenica Anma Merkezi Başkanı Emir Suljagić‘in X hesabından yaptığı açıklamanın bir kısmı şu şekilde:

Ratko Mladić öldü ve bu konuda söylenecek fazla bir şey yok. Bu gerçek de pek bir şeyi değiştirmiyor. Ölüleri geri getirmiyor. Toplu mezarları silmiyor. Mahkeme kararlarını değiştirmiyor. Bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor.

Izetbegović: Mladić, tarihe savaş suçlusu olarak geçecek

Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in oğlu ve sağ görüşlü Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) Genel Başkanı olan Bakir Izetbegović, X hesabından yaptığı açıklamada, “Ratko Mladić, tarihe Lahey Uluslararası Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararının onu tanımladığı biçimde geçecek: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında işlenen en ağır suçlardan müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir savaş suçlusu olarak.” dedi.

Hotić: Rezillik içinde öldü

1995’te Sırp güçleri tarafından eşi ve oğlu öldürülen 82 yaşındaki Kada Hotić, “Mahkemeye şükran duyuyorum çünkü Mladić’i ömür boyu hapse mahkum ettiler ve tahliye etmediler. Öldüğü güne kadar adalet işlemeye devam etti. Rezillik içinde öldü çünkü çok fazla insanı öldürdü,” dedi.

Bosna-Hersek Adalet Bakanı Zukan Helez, Facebook hesabından yaptığı açıklamada, “Mladić’in mahkum bir soykırımcı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın gördüğü en kötü şöhretli savaş suçlularından biri olduğunu,” belirtti.

Helez, “Ölümle affın gelmeyeceğini, toplu mezarların silinmeyeceğini, öldürülen çocukların ve ebeveynlerin geri gelmeyeceğini, geriye yalnızca utanç, hüküm ve suçların kanlı izinin kalacağını” söyledi.

Adalet Bakanı: Devlet töreni yapılacak

Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Mladić’in Sırbistan’da ailesinin belirleyeceği bir yere “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini duyurdu:

“Ratko Mladić, bir generaldir ve protokoller bellidir. Onun rolü biliniyor, ama General Mladić’e ait olan ne varsa mutlaka yerine getirilecektir.”

Ancak Adalet Bakanı Vujić’in bu iddiasına karşın, Sırbistan Ordu Kanunu‘nun 110. maddesinin (1/11), “Bir yıldan uzun koşulsuz hapis, kesinleştiği gün hizmetin sona ermesine yol açar” ve 185. maddesinin (1/3), “Aynı ceza, kesinleştiği gün rütbenin kaybına yol açar; rütbeyle birlikte rütbeye bağlı tüm haklar da kaybedilir” şeklinde hükümler içermesi sebebiyle ömür boyu hapis cezasını çekerken ölen ve kanun uyarınca askerlik hizmetinden çıkarılıp rütbelerini kaybetmesi gereken Ratko Mladić için yasal olarak “devlet töreni” düzenlenmesinin mümkün olup olmadığı, belirsizliğini koruyor.

Sırbistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde 116/2007 sayısıyla yayımlanan ve en son 4 Aralık 2025 tarihli 109/2025 sayılı değişiklikle güncellenen Sırbistan Ordusu Kanunu’na buradan ulaşabilirsiniz.

Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić’in lideri olduğu Sırp İlerici Partisi’nin (SNS) Belgrad Belediye Başkanı Aleksandar Šapić, şahsi Instagram hesabından Mladić’in bir fotoğrafını, “Huzur içinde yat generalim. Ebedi şan ve minnet sana olsun” yazısıyla birlikte paylaştı.

Cumhurbaşkanı Vučić, 28 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, “Lahey’den bize hiçbir şey ulaşmadı,” dedi.

“Lahey’in, Mladić’in parmaklıklar ardında ölmesini istediğini şimdi gördüklerini” söyleyen Vučić, “Generalin, ölmek istediği yerde, Sırbistan’da ölmesine izin vermediler. Bu, emsali ya da haklı gerekçesi olmayan, medeniyet dışı bir davranıştır,” diyerek Sırbistan basınının Mladić’in Sırbistan’a getirilmek istendiği iddialarını da doğrulamış oldu.

Vučić, Sırp yetkililerin, ailesi talep ederse Mladić’in Sırbistan’da onurlu bir şekilde defnedilmesine yardımcı olacağını da sözlerine ekledi. Ancak Adalet Bakanı’nın Mladić’in “en yüksek devlet onuru”yla defnedileceği iddiasına yönelik bir açıklama yapmadı.

Ayrıca Karadağ Meclis Başkanı Andrija Mandić, Mladić’in oğluna taziyelerini ilettiğini resmi X hesabında paylaştı.

Futbol maçlarında anıldı

Sırbistan’ın Kızılyıldız futbol kulübünün (FK Crvena Zvezda) dün 20.00’de UEFA Avrupa Ligi Play-off turu 2. maçında Çekya’nın Viktoria Plzeň takımına karşı deplasmanda 5-1 kaybettiği maçta Kızılyıldız’ın taraftar grubu Delije tarafından açılan ve üzerinde Mladić’e ithafen “General, sonsuz şan ve şükran” yazılı pankart, kulübün resmi X hesabından paylaşıldı.

Delije tribün grubunun kurucusu olan Arkan lakaplı mafya ve tribün lideri Željko Ražnatović, aynı zamanda Yugoslavya’nın dağılması ve Bosna Savaşı döneminin etkin isimlerinden biridir. Sırp Gönüllü Muhafızları ya da “Arkan’ın Kaplanları” olarak bilinen Sırp paramiliter gücünün de başı olan Arkan, savaş sonrasında ICTY tarafından insanlığa karşı suç işlemekle suçlandı. Arkan, Ocak 2000’de suikasta uğradı.

Bosna-Hersek’in iki entitesinden biri olan Republika Srpska’nın (Sırp Cumhuriyeti) Başkenti Banja Luka’dan Borac futbol kulübünün, dün 21.30’da İzlanda temsilcisi Vikingur’a karşı 3-1 kazandığı UEFA Konferans Ligi Play-off 2. maçının öncesinde stadyumda Mladić’in öldüğü anons edilince tribünlerden alkışlar yükseldi. Ayrıca Mladić’i öven bir marş okundu ve “Dünyevi olan küçük bir krallıktır, semavi olan ise daima ve ebediyen. Sırp halkının en büyük savunucusuna ebedi şan*” pankart açıldı.

* Pankarta yazılan bu söz, 1389’da Sırp Krallığı’nın I. Kosova Savaşı’nda yenilmesine dayanıyor. Destana göre Sırp Prensi Lazar, savaştan önceki gece rüyasında Tanrı’nın bir meleği tarafından ziyaret edilmiş ve kendisinden dünyevi bir krallık ile semavi bir krallık arasında seçim yapması istenmiştir. Semavi bir krallığı seçen Lazar, savaşı kaybetmiş ve savaş alanında ölmüştür.

New York Times‘ın spor bölümü olan The Athletic‘in 28 Ağustos tarihli haberine göre UEFA, Kızılyıldız’a karşı üç ayrı gerekçeyle disiplin soruşturması başlattığını bildirdi. Bu gerekçeler arasında “ırkçı ve/veya ayrımcı davranış”, “bir spor etkinliğine yakışmayan bir mesajın iletilmesi” ve “takımın uygunsuz davranışı” yer alıyor.

Srebrenitsa Anma Merkezi, maçın ardından UEFA’yla iletişime geçerek, açılan pankartların “taraftarların davranışına indirgenemeyeceğini” belirtmişti.

Srebrenica Anma Merkezi’nin açıklaması, şu ifadeleri içeriyor:

“Resmi iletişim kanallarını, soykırımdan hukuken mahkum edilmiş bir kişiyi yücelten mesajlar yaymak için bilinçli biçimde kullanan bir kulüp, böyle bir davranışı taraftarların davranışına indirgeyemez.

Bu artık yalnızca taraftarlarla ilgili bir mesele değil, kulübün, UEFA’nın Avrupa futbolunu üzerine inşa ettiği değerlerle kurduğu kurumsal ilişkiyle ilgili bir meseledir.”

BM Genel Sekreteri: Mağdurlarla dayanışma içindeyim

BM Genel Sekreteri António Guterres, sözcüsü Stephane Dujarric aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Sayın Mladić’in suçlu bulunduğu suçlardan zarar gören mağdurlar, hayatta kalanlar ve aileleriyle dayanışma içinde olduğunu” belirtti.

Açıklamada “yargı tespitlerinin kesin biçimde ortaya koydukları olguların tarihsel kaydın bir parçasını oluşturduğunu” belirten Guterres, iktidardaki herkese, yargılanmış olan suçların ciddiyetini inkâr etmekten kaçınma çağrısını yineledi.

Guterres ayrıca, “Srebrenica Soykırımı’nın tarihsel bir olay olarak inkâr edilmesini ve uluslararası mahkemeler tarafından savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırımdan mahkûm edilenleri yücelten her türlü eylemi şiddetle kınadığını” belirtti.

Dodik: Bu bir cinayet

Republika Srpska’nın Bağımsız Sosyal Demokratlar İttifakı (SDSN) partisinin Genel Başkanı, Republika Srpska eski Cumhurbaşkanı, Bosna-Hersek’te Sırp milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden ve halihazırda siyasi yasaklı olan Milorad Dodik, Mladić’in ölümü üzerine “Bu bir cinayet. Mladić’e Sırp milleti tarafından saygı duyuluyordu. Bir komutan olarak Sırpları savunmak için mücadele etti,” dedi.

Šešelj: Mladić şeytanlara karşı savaştı

Aşırı sağcı savaş suçlusu Vojislav Šešelj*, Mladić için yaptığı açıklamada “Mladić şeytanlara karşı uzun zaman savaştı. Onun ölümünü iki veya üç yıl önce bekliyorlardı ama o pes etmedi… Onu öldürdüler,” ifadelerini kullandı.

* Vojislav Šešelj, aşırı sağcı Sırp Radikal Partisi’nin (SRS) kurucusudur. Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı ICTY tarafından Ocak 2003’te suçlanan Šešelj, Şubat 2003’te hakim tarafından suçlamalar onaylanınca Lahey’e giderek teslim oldu. 11 yıl 9 ay ICTY gözetiminde kalan Šešelj’in 2014’te kanser tedavisi için Sırbistan’a dönmesine izin verildi. Sonrasında milletvekili de olan Šešelj 2016’da beraat etse de 2018’de beraat kararı temyizde bozuldu. Fakat Šešelj, tekrar hapse girmedi.

Rusya: Mladić’in sağlık hakkı ihlal edildi

Rusya Dışişleri Bakanlığı Facebook üzerinden, Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği ise X hesabı üzerinden Mladić’in ölümü üzerine açıklamalarda bulundular.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya tarafı, düzenli biçimde Mladić’in Lahey’deki davasını işaret etmiştir. Tutukluluk şartlarına sağlık ve yeterli tedavi gibi temel ihtiyaçlarına saygı duyulmaması da eklenmiştir,” derken Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği tarafından “General Ratko Mladić’in vefatı münasebetiyle ailesine ve yakınlarına içten taziyelerimizi sunarız,” denildi.

Ratko Mladić kimdir?

Ratko Mladić, 1942’de Bosna-Hersek’in Božanovići köyünde doğdu ve Yugoslav Halk Ordusu’nda generalliğe kadar yükseldi. Bosna Savaşı’yla birlikte yeni kurulan Bosnalı Sırp ordusunun (Vojske Republike Srpske-VRS) başkomutanı oldu. Yaklaşık dört yıl süren Sarajevo kuşatması ve Srebrenica’da yaşanan soykırım başta olmak üzere, ordunun eylemlerinden sorumlu en üst düzey askerî figürlerdendi. Savaşın ardından yıllarca firari olarak saklandı ve ancak Mayıs 2011’de Sırbistan’da yakalanarak Lahey’e teslim edildi.

Mladić, ICTY tarafından 2017’de, Srebrenica Soykırımı, insanlığa karşı suçlar ve savaş hukukunun ihlalinden suçlu bulunarak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu ceza, 2021’de temyiz aşamasında da onandı. Mladić, cezasını çekmekteyken uzun süredir devam eden sağlık sorunları nedeniyle Lahey’de BM gözetiminde hastanede 27 Ağustos 2026’da öldü.

Nepal’de düşen buzulun yarattığı selde 389 kişi hayatını kaybetti

26 Ağustos çarşamba sabahı Nepal’in Tibet sınırına yakın Rasuwa’da bulunan Bhotekoshi nehrinde ani şiddetli sel meydana geldi. Nepal polisine göre en az 389 kişi hayatını kaybederken en az 1500 kişi ise hala kayıp. Başta depremden kaynaklandığı düşünülen sel, Himalayalardan düşen buzul parçasının etkisiyle gerçekleşti. Uzmanlar bu afetin küresel ısınma kaynaklı arka planına dikkat çekti.

Fotoğraf: The Kathmandu Post

Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırma Kurumu (USGS) 26 Ağustos Nepal yerel saatiyle sabah 08.37, Çin standart saatiyle 10.52’de Çin ve Nepal sınırına yakın bir bölgede 5.2 büyüklüğünde bir sismik hareket saptadı. USGS, bu sismik hareketin önce 4.4 boyutunda bir deprem olduğunu duyurdu. Sonrasında sismik dalgalanmanın kaynağının ve yakınlardaki sismik istasyonların, uzun dönem sismik dalgalanmalarının ve uydu görüntülerinin incelenmesiyle Himalayalardan bir buzul parçasının düşmesi olduğuna ulaşıldı.

Su kaynakları uzmanı Santosh Nepal, bir buz, kar ve kaya karışımının yaklaşık 5.500 metreden yaklaşık 3.000 metreye düştüğünü tahmin ettiğini söyledi. Nepal, “Görünüşe göre bir kar ve buz kütlesi yaklaşık 5.000 metreden yaklaşık 3.000 metre yüksekliğe düştü” dedi. “Bu kadar yüksekten düştüğü için muazzam bir enerji ürettiğini tahmin ediyoruz” diye belirtti.

Bir dağ nehrine düşen bu parçanın enkaz ve çamuru beraberinde sürüklemesiyle nehir taştı. Saniyede 50 metre hızda hareket eden akıntı kısa süre içerisinde yaşam alanlarını yok eden şiddetli bir sele sebep oldu. Sel, Nepal’in sınır bölgelerindeki çeşitli yolları köprüleri, evleri ve elektrik altyapı projelerini yok etti. Tibet sınırındaki Gyriong Limanı’nı da etkiledi. Bölgeye giden yolları, iletişimi ve elektrik bağlantılarını kesen bir toprak kaymasını tetikledi.

Nepal polisinin aktardığına göre, sel en az 389 kişinin hayatına mal olurken yaklaşık 1.500 kişinin akıbeti hala bilinmiyor.

“Selin arka planında iklim değişikliği var“

Calgary Üniversitesi’nde doçent olan yer bilimcisi Dan Shugar, incelediği uydu görüntülerine göre felaketten önceki 24 saat içinde büyük miktarda kar eridiğini söyledi.

“Vadideki buzulların bir kısmı dün karla kaplıydı ve bugün çoğunlukla çıplak buz. Yani, başka bir deyişle (ve henüz herhangi bir hava durumu istasyonu verisi görmedim), muhtemelen sıcaktı,” dedi.

Birleşmiş Milletler (BM), 2023’te Nepal’in karla kaplı dağlarının küresel ısınma nedeniyle en az son 30 yıl içinde buzlarının üçte birine yakınını kaybettiğini söylemişti.

Yeni Zelanda’daki “Dağlardan Denize” programının baş bilim insanı jeolojik haritalama, yapısal jeoloji, tektonik ve sıvı akışı alanlarında uzman Simon Cox, “İklim değişikliği, yüksek dağ kayalarını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yaratıyor” dedi.

Uzmanlar iklim değişikliğini bu olayın tek tetikleyicisi olarak tanımlamamanın gerektiğini söyledi. Aynı zamanda iklim değişikliğinin yüksek dağ kayasını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yarattığını ve bu hafta görülen türden çöküşleri ve basamaklı tehlikeleri daha sık hale getirdiğini belirtti.

Cox, ısınmanın dik yamaçlarda buz desteğini azaltabileceğini, eriyen suyu artırabileceğini ve dağ yamaçlarını zayıflatabilecek ve bazı noktalarda büyük çöküşleri daha olası hale getirebilecek donma, çözülme ve yağış modellerini değiştirebileceğini de sözlerine ekledi.

Rasuwa’nın üzerinde yeni bir göl oluştu

Uzmanlar, kar ve buz kütlesinin yokuş aşağı aktığına ve bir sele dönüştüğüne, çığ alanının altında büyük bir çöküntü yaratıldığına ve daha sonra orada su birikerek bir göl oluşturduğunu belirtiyor.

Çin medyasına göre ise göl, Lhende Khola’ya akan Chhochen Khola ve Purepu Tsangpo nehirlerinin altında oluştu. Lhende Khola, Rasuwagadhi’de Kerung Khola’ya katıldı. Çin’in Su Kaynakları Bakanlığı’na atıfta bulunan Global Times, perşembe gününe kadar yaklaşık 2 milyon metreküp su biriktiğini bildirdi. Çin devlet televizyonu, önümüzdeki iki ila üç gün içinde 1 milyon metreküp daha birikebileceği ve hacmi potansiyel olarak yaklaşık 3 milyon metreküpe çıkarabileceği konusunda uyardı. Çinli yetkililer, gölü tutan doğal barajın kırılabileceği konusunda uyardı. Nepal’in Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Otoritesi (NDRRMA) de gölün oluşumunu ve genişlemesini doğruladı.

Yaklaşık 0,11 kilometrekareyi kapsayan gölün başka bir sele neden olabileceği riski de bulunuyor. NDRRMA, doğal barajın kırılabileceğini ve aşağı yönde başka bir büyük seli tetikleyebileceğini söyledi. Yetkililer, aşağı akış bölgelerindeki sakinleri ve ilgili tüm kurumları tetikte kalmaya ve gerekli önlemleri almaya çağırdı.

Çalışmalar sürüyor

Nuwokat’taki durumu değerlendirmek için yaptığı seyahatten başkente dönen Nepal Başbakanı Balendra Şah, sosyal medyada bir açıklama yayınladı. Bölgeye ilişkin değerlendirmelerini aktaran Şah, “etkilenen insanlar, yerel halkın temsilcileri, güvenlik personeli, sağlık çalışanları ve kurtarma ve yardım çalışmalarına dahil olan herkesle” doğrudan konuştuğunu söyledi. “Durum hala zorlayıcı. Tüm devlet kurumları tam kapasiteyle çalışıyor. Şimdiki ilk önceliğimiz her vatandaşın hayatını kurtarmak, kayıpları aramak ve kurtarmak, yaralıları tedavi etmek ve etkilenen ailelere acil yardım sağlamak” dedi.

Nepal yetkilileri kasaba ve vadilerde bulunan binlerce kişiye helikopterlerle acil durum malzemeleri ulaştırdı. Nepal polisi, ölü sayısının 389’a ulaştığını açıkladı. Nepal İçişleri Bakanı Sudhan Gurung, odağın hayatta kalanları bulmaya devam ettiğini söyledi. Kurtarma ekipleri, Trishuli çevresindeki en çok etkilenen bölgede çoğu Tibet’te Hindular ve Budistler tarafından saygı duyulan Kailash dağına giden seyyahlar olmak üzere 100 kayıp Hintli ziyaretçiyi ve 25 Çinli işçiyi buldu. 650’den fazla yabancı turist ise hala kayıp. Nepalli yetkililerin ise kayıp yerlilerin sayısını henüz belirlemediği biliniyor.

Savaşlarda veya afetlerde yaralananlara yardım eden uluslararası insani yardım ağı Kızılhaç ise sel sonucu tüm köylerin yok edildiğini ve geçilmeyecek durumda olan yol ve köprülerden dolayı ekiplerin hareket edemediğini ve en az 10 bin ailenin yerinden edildiğini belirtti.

Kaynak: Reuters, Online Khabar, BBC

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

ABD Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” arasından çıkardı

ABD Dışişleri Bakanlığı, Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardığını duyurdu. ABD, geçen sene Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) Yabancı Terör Örgütü statüsünü de kaldırmıştı.

ABD Hazine Bakanlığı’nın pazartesi günü yaptığı açıklamaya göre Dışişleri Bakanlığı Suriye’nin “teröre destek veren ülkeler” listesi arasından kaldırdı. Böylece, statü sebebiyle Suriye’ye ABD dış yardımları, savunma ihracatı ve mali işlemler bakımından gerçekleştirilen kısıtlamaların kalkmasının önü açıldı.

ABD, Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” (SDGT) statüsünü de iptal etti. Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi (OFAC), HTŞ’yi “Özel Olarak Belirlenmiş Vatandaşlar ve Engellenen Kişiler” (SDN) listesinden de çıkardı.

ABD Başkanı Donald Trump, Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesinde, Suriye’nin söz konusu listeden çıkarılacağını duyurmuştu.

ABD tarafından 29 Aralık 1979’da oluşturulan bu “teröre destek veren devletler” listesinde şu an İran, Küba ve Kuzey Kore kaldı. Liste ilk oluşturulduğunda, Libya, Irak, Güney Yemen ve Suriye listedeki ilk ülkeler olarak yer almıştı.

Colani’den teşekkür açıklaması

Suriye Cumhurbaşkanı Colani, Suriye’nin kalkınma, yeniden imar ve inşa sürecine girdiğini söyleyerek ABD Başkanı Donald Trump’a teşekkür etti:

“Büyük Suriye halkı, bunu bir kez daha başardınız. Yaptırımlar üzerinizden kaldırıldı ve kısıtlamalar sona erdi. Allah’tan sizlere hizmet etme konusunda bize yardım etmesini diliyorum.”

Şara’nın terör statüsü geçen sene kaldırıldı

ABD Dışişleri Bakanlığı, El Nusra Cephesi’ni (günümüzdeki HTŞ) 2012’de El Kaide’nin Irak koluyla bağlantılı bir yapı olarak terör örgütü sistemine dahil etmişti. Bakanlık, ayrıca Mayıs 2013’te eş-Şara’yı “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist” olarak listelemişti.

Aralık 2024’te ABD, eş-Şara’nın başına koyduğu 10 milyon dolarlık ödül teklifi iptal etti. ABD Başkanı Donald Trump, 30 Haziran 2025’te, ABD’nin Suriye’ye yaptırımlarını sonlandıran başkanlık kararnamesini imzalamıştı. HTŞ’nin Yabancı Terör Örgütü (FTO) statüsü 8 Temmuz 2025’te kaldırıldı.

El Nusra Cephesi, 2011 yılının sonlarında, Suriye İç Savaşı’nın başlamasının ardından Irak El Kaidesi’nin desteğiyle Ebu Muhammed el-Colani (şu anki adıyla Ahmed eş-Şara) liderliğinde kuruldu. 2013 yılında lideri Cevlani, El Kaide lideri Eymen ez-Zevahiri’ye bağlılık yemin ederek örgütün El Kaide’nin resmi Suriye kolu olduğunu ilan etti. 2016 yılında El Kaide ile örgütsel bağlarını resmi olarak kopardığını açıkladı ve adını “Şam’ın Fethi Cephesi” olarak değiştirdi. Bu yapı, 2017 yılının başlarında diğer muhalif gruplarla birleşerek Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) adını aldı.

OFAC, 7 Kasım 2025’te Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Hüseyin eş-Şara’yı (eski adıyla Ebu Muhammed el-Colani) SDGT listesinden çıkardı. Aynı dönemde, Şara’nın BM yaptırım listesindeki kaydı da Güvenlik Konseyi kararıyla kaldırılmıştı.

Kısaca eş-Şara

Ahmed Hüseyin eş-Şara, 29 Ocak 2025’ten itibaren Suriye cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır. 1982’de Riyad’da doğmuş ve Şam’da büyümüş olan eş-Şara, 2003’te Irak El-Kaidesi’ne katılmış, 2006-2011 yılları arasında ABD güçlerince hapsedilmiştir. Serbest kaldıktan sonra 2012’de El-Nusra Cephesi’ni (El-Kaide’nin Suriye kolu) kurmuş, 2013’te ABD tarafından küresel terörist ilan edilmiştir.

2016’da El-Kaide ile bağını koparmış ve 2017’de kurduğu HTŞ lideri olmuştur. 2017’de kurulan HTŞ çatısı altında İdlib bölgesinde Suriye Kurtuluş Hükümeti adıyla fiili bir yönetim oluşturmuştur.

HTŞ, Kasım 2024 sonunda Esad rejimini devirerek Suriye’de oluşan geçiş hükümetinin başına geçmiştir. Geçiş sürecinde fiili liderlik yaptıktan sonra Ocak 2025’te Suriye cumhurbaşkanı olmuştur.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.