İSİG Temmuz ayı raporunu açıkladı: En az 214 işçi ölümü

İSİG Meclisi “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu”nu yayımladı. Rapora göre 18’i göçmen işçi olan en az 214 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Hayatını kaybeden işçilerin yüzde 97’si sendikasız olduğu kaydedildi.

Fotoğraflar: İSİG

İşçi Sağlığı ve Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayımladığı “2026 Temmuz Ayı İş Cinayetleri Raporu” verilerine göre en az 214 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Bu sene ocakta 155, şubatta 129, martta 150, nisanda 190, mayısda 213, haziranda 228 ve temmuzda 214 işçi hayatını kaybetmişti. Bu şekilde 2026’nın ilk 7 ay iş cinayeti sayısı 1279’a yükseldi.

Raporlanan ölümlerin yüzde 84’ünün işçi ve yüzde 16’sının kendi nam ve hesabına çalışan çiftçi, esnaf ve diğer emekçiler olduğunu belirtildi.

Ölümlerin iş kollarına göre dağılımı

Raporda 58 iş cinayetiyle en çok ölümün inşaat ve yol işkolunda meydana geldiği açıklandı. İnşaat kolundaki iş cinayetleri, TOKİ’nin başı çektiği dev Türk inşaat şirketlerinin yurtiçi ve yurtdışı projelerinde ve deprem bölgelerinde yoğunlaşıyor.

Bunu takip ederek toplam 45 işçi ve emekçinin yaşamını yitirdiği tarım/orman işkolu en çok ölümün raporlandığı diğer alan oldu. Kırım Kongo Kanamalı ateşi nedeniyle 3 tarım işçisinin yaşamını yitirdiği bildirildi. Tarım işçilerinin barınma, sıcakta çalışma ve hijyen kaynaklı su kanalları ve ırmaklarda ölümleri öne çıktığı belirtilen raporda bu alanda daha somut önlemlerin alınması gerektiği duyuruldu.

20 işçinin yaşamını yitirdiği taşımacılık kolunda ise lojistiğin büyümesiyle tır, kamyon şoförleri ve hizmetin genişlemesiyle otobüs, taksi şoförleri ve motor kuryelerinin yaşamını yitirdiği belirtildi.

NATO-Ukrayna’nın Karadeniz’deki sivil gemilere saldırması ve Rusya’nın karşılık vermesiyle büyük bir tehlikenin yaşandığı, Türk şirketlerine ait gemilerin vurulduğu belirtilen raporda çoğu göçmen olan deniz işçilerinin ölüm sayısının ise 18 olduğu belirtildi.

Toplamda sektör dağılımı ise 73 sanayi, 60 inşaat, 45 tarım ve 36 hizmet olarak raporlandı.

Rapora göre temmuz ayında en çok öne çıkan iş cinayeti nedenleri arasında sırasıyla trafik ve servis kazası, ezilme ve göçük ile yüksekten düşme yer aldı.

“Çocuk işçiliğine karşı mücadeleye”

Raporda dördü tarım, ikisi metal, ikisi inşaat, ikisi konaklama, biri taşımacılık ve işkolu belirlenemeyen bir çocuk olmak üzere 12 çocuk işçi hayatını kaybetti. İSİG Meclisinin önümüzdeki dönemde iki sacayağından birini “Çocuk İşçiliği ile Mücadele”nin oluşturacağı belirtilen raporda “Sanayide-tarımda-hizmette-inşaatta çocuk işçiliğine, paralı eğitime, mesleki eğitim adı altında kölece çalıştırılmaya, sanal bağımlılığa, uyuşturucuya, kumara, şiddete ve çetelere karşı mücadeleyi hep birlikte örelim!” çağrısı yapıldı.

Rapora göre 14 yaş ve altı 4 çocuk işçi, 15-17 yaş arası 8 çocuk/genç işçi, 18-29 yaş arası 53 işçi, 30-49 yaş arası 86 işçi, 50-64 yaş arası 41 işçi, 65 yaş ve üstü 15 işçi, ve yaşı bilinmeyen 7 işçi hayatını kaybetti.

En az 11 kadın işçi hayatını kaybetti

Raporda temmuz ayında 5’i tarım, 2’si konaklama, 1’i gıda, 1’i çimento, 1’i sağlık ve 1’i belediye olmak üzere en az 11 kadın işçinin hayatını kaybettiği belirtildi. İSİG, “Kadın iş cinayetleri, işçi sağlığı ve güvenliği mücadelesinde somut adımlar atmak zaruri” açıklamasını yaptı.

Göçmen işçi ölümleri: “Güçlü bir örgütlenme ihtiyacı”

Rapora göre, güvencesizlik kıskacında olam işçi sınıfının en kötü durumda çalışmaya zorlanan bileşenlerinden birisi göçmen işçiler. Temmuz ayında 6’sı Suriyeli, 4’ü Hindistanlı, 2’si Afganistanlı, 1’i İranlı ve 1’i Ukraynalı olmak üzere 14 göçmen işçinin hayatını kaybettiği raporlandı. Çoğunluğu Türk denizcilik şirketlerinde çalıştığı belirtilen işçiler için raporda “Şirketin, geminin ve bayrağın farklı ülkelere ait olduğu düşünülünce işçilerin can güvenliği, çalışma koşulları ve sosyal hakları açısından güçlü bir örgütlenme ihtiyacı ortaya çıkıyor” açıklamasıyla güvencesizliğe ve sömürüye karşı göçmen işçiler için örgütlenme ihtiyacı vurgusu yapıldı.

Ölen işçilerin yüzde 97’si sendikasız

Rapora göre temmuz ayında yaşamını yitiren 214 işçiden yalnızca 7 tanesinin sendika üyesi olduğuna ulaşıldı. Yüzde 97’lik bir kısmı oluşturan 207 işçinin ise sendikasız olduğu belirtildi. Sendikalı içişlerin işkolu dağılımı ise 3 belediye, 1 gıda, 1 enerji, 1 tersane ve 1 sağlık olarak raporlandı.

Raporda sendikaların durumu ve veriler açısından iki hususa değinildi. Sendikalarından herhangi bir açıklama olmadığı için metal, enerji, tarım ve belediye işkollarında ölen işçiler içinde başka sendikalı işçiler de olabileceği belirtildi. Kamu çalışanı ve memur sendikalarının durumunun vahimliğine de değinilen raporda “Özellikle sağlık, eğitim, büro ve belediye işkollarında ölen memurların (yüzde 70’i kağıt üzerinde sendikalı olsalar da) hangi sendikaya üye olduklarına dair bilgi almakta zorlanıyoruz. Zira bu sendikalar açısından hem İSİG gündemi çok geri planda hem de alana hakimiyet işçi sendikalarına göre daha zayıf” açıklaması yapıldı.

Raporda temmuz ayında Türkiye’de 55 şehirde ve yurtdışında kısa vadeli çalışmak için gidilen veya Türkiye menşeili şirketlerde çalışan 7 farklı ülkede iş cinayeti tespit edildi. Rapora göre 26 ölümle en çok iş cinayeti İstanbul’da yaşanırken Ukrayna’da 10 işçi yaşamını yitirdi. Antalya’da 9, Aydın, Denizli ve Muğla’da ise 7’şer ölüm kaydedildi.

Son bir aydaki işçi direnişlerine selam gönderildi

Raporda aynı zamanda “Son bir ayda mücadeleleri hala devam eden veya kazanımla sonuçlanan Bursagaz, İBB Ağaç A.Ş., Doruk Madencilik, Özel Sektör Öğretmenleri, Eti Gümüş, BBCA Storex, Panelsan, Of Çaysan, Vakıf Üniversitelerinde İşten Çıkarılan Akademisyenler, EPTA, Ursa Tersanesi, Bacım Sultan Öğrenci Yurdu, Global Tekstil, İnşaat İşçileri, EMO İstanbul Şubesi, GZH Lojistik, Büro Emekçileri, Platform Turizm AŞ, Hödlmayr Lojistik, Van BB İşçileri, Mersin Limanı, Hekimoğlu Döküm, Temel Conta, İÜ Çapa Efsane Kadro Yemekçilik, Beşiktaş Belediyesi, Özel İtalyan Lisesi, Yunus Emre Termik Santrali, Atakum Belediyesi, Nesko Maden, Emekli İşçiler, Körfez Global Tekstil, İstanbul 3. Havalimanı FUGO Yer Hizmetleri, AFP, Torbalı Belediyesi ve adını sayamadığımız onlarca işçi direnişini; Dilovası ve Gayrettepe Ailelerinin mücadelelerini selamlıyoruz…” mesajı verildi.

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Latin Amerika’da soldan sağa: Golan kararının ardından yeni tablo

Kolombiya’daki sağcı de la Espriella hükümeti, İsrail’in 1967’den bu yana işgal ettiği Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanıyan ikinci ülke oldu. Kolombiya’nın eski cumhurbaşkanı Gustavo Petro, göreve veda ederken yeni hükümetin İsrail ile ilişkileri normalleştirme vaadini “ulusal onura hakaret” olarak nitelendirmişti. Bu durum, Latin Amerika genelinde 2023’ten bu yana iktidarlarda soldan sağa geçişlerin olduğu dönemi gündeme getirdi.

Kolombiya Dışişleri Bakanlığı’nın ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformunda pazartesi (10 Ağustos) günü yapılan bir açıklamada, Kolombiya hükümetinin, İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki “egemenliğini ve dış tehditlere karşı kendini koruma hakkını” tanıdığı belirtildi. Açıklamanın devamında ise bunun “İsrail’in ulusal savunması ile vatandaşlarını koruma kapasitesinin temel bir unsuru” olduğu vurgulandı.

Bu şekilde Kolombiya hükümeti, İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki hakimiyetini tanıyan ikinci ülke oldu.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, Kolombiya’nın bu adımı atmasından memnun olduklarını belirterek, Kolombiya Devlet Başkanı Abelardo de la Espriella’ya teşekkür etti.

Golan Bölge Konseyi Başkanı Ori Kallner, bu tanıma nedeniyle Kolombiya’yı tebrik etti. Kallner, bu tanıma işlemini “ahlaki, diplomatik ve stratejik açıdan doğru ve adil” olarak nitelendirdi.

Sağcı de la Espriella hükümeti

Kolombiya’da 24 Haziran’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunu, ABD Başkanı Donald Trump’ın açıkça desteklediği sağcı aday Abelardo de la Espriella, iktidardaki Tarihsel Pakt İttifakı’nın adayı ve solcu Iván Cepeda’yı yaklaşık 250 bin oy farkla (yüzde 49,65’e karşı yüzde 48,70) geride bırakarak kazandı. Suçla mücadele, kamu harcamalarının kısılması ve petrol-doğalgaz sektörünün büyütülmesi vaatleriyle kampanya yürüten de la Espriella, 7 Ağustos’ta görevi devralarak Gustavo Petro’nun dört yıllık iktidarına son verdi. Petro, göreve veda ederken yeni hükümetin İsrail ile ilişkileri normalleştirme vaadini “ulusal onura hakaret” olarak nitelendirmişti.

Venezuela’da Hugo Chavez’in seçimle iktidara geldiği 1998 yılından itibaren bu sol hükümetlerin iktidara geldiği “Pembe Dalga” (Marea Rosa) adlı bir süreç yaşanmıştı. Fakat bu sol hareketler için gelecek, bugün eskisi kadar parlak görünmüyor. Tüm dünyada olduğu gibi Latin Amerika’da da aşırı-sağ her ülkeyi farklı şekilde etkiliyor.

Kolombiya’daki iktidar değişimi, Latin Amerika genelinde 2023’ten bu yana yaşanan sol iktidarlardan sağ iktidarlara geçiş sürecinden bağımsız değil. Özellikle 2025’ten bu yana bölgede yapılan başkanlık seçimlerinin çoğunu sağ veya aşırı sağcı adaylar kazandı.

Donald Trump’ın 7 Mart 2026’da Florida’da topladığı “Amerikalar Kalkanı” zirvesi bu “sağ eğilimin” bir göstergesi. Trump; Arjantin, Şili, El Salvador, Bolivya, Kosta Rika, Ekvador, Honduras, Panama, Paraguay, Dominik Cumhuriyeti ve Trinidad ve Tobago devlet başkanlarını bir araya getirdi. Trump’ın desteğini alan bu iktidarlar, kitlesel tutuklamalar, güvenlik politikaları (polis, ordu, sınır güvenliği) ve hapishane sistemini büyütüyor.

Zaman Çizelgesi

Latin Amerika’da soldan sağa: 2023–2026 arası iktidar değişimleri

Arjantin’den Kolombiya’ya, kıtadaki başkanlık seçimlerinin büyük bölümünü sağ ve liberal-muhafazakâr adaylar kazandı. İşte kronolojik tablo.

Sağcı / muhafazakâr
Liberal / piyasa yanlısı sağ
19 Kasım 2023 — 2. tur
Arjantin Javier Milei Liberter / Liberal

Oyların yüzde 55,8’ini alarak seçildi, 10 Aralık’ta göreve başladı. Ekonomist Milei, kendini “anarko-kapitalist” olarak tanımlıyor, devleti küçültme hedefiyle radikal kemer sıkma politikaları uyguluyor, kamu harcamalarını kesip on binlerce kamu çalışanını işten çıkardı. Milei, İsrail’e açık siyasi destek veriyor, onu Arjantin dış politikasının daha geniş kapsamlı bir yeniden hizalanmasının parçası olarak stratejik bir müttefik şeklinde konumlandırıyor. Ayrıca göreve gelir gelmez Toplumsal Cinsiyet ve Çeşitlilik Bakanlığını kapattı ve şiddeti önleme programlarının bütçesini kesti.

Kasım 2023
Ekvador Daniel Noboa Sağcı

Erken seçimde sol koalisyon adayı Luisa González’i geride bıraktı. 2025’te de “iç silahlı çatışma” ilanı ve suça karşı sert politikalarla yeniden seçildi. Trump yönetimiyle yakın ilişkileri olan Noboa, suçlulara daha sert cezalar verilmesi, milletvekili sayısının 151’den 73’e düşürülmesi ve sınır güvenliğini artırması gibi politikalara sahip olsa da halk bu politikaların çoğunu referandumlarda onaylamıyor.

15 Ağustos 2023 — göreve başlama
Paraguay Santiago Peña Liberal / Muhafazakâr

Uzun süredir iktidardaki muhafazakâr Colorado Parti’den, piyasa ekonomisi ve istikrar vurgusuyla seçildi, bölgedeki en köklü sağ-liberal geleneklerden birini sürdürüyor.

4 Şubat 2024
El Salvador Nayib Bukele Popülist / Otoriter-liberal

Anayasa tartışmalarına rağmen ikinci döneme yüzde 80’in üzerinde oyla seçildi. Bukele’nin çete şiddetine karşı ilan ettiği olağanüstü hal rejimi, Latin Amerika sağının başlıca referanslarından biri haline geldi. Kitlesel tutuklamalar, dev hapishaneler ve yargı süreçlerinin askıya alınmasıyla kurulan bu model, suç oranlarındaki düşüş iddiasıyla pazarlanıyor. Ayrıca kripto para ve serbest piyasa politikalarıyla da bliniyor.

Mayıs 2024
Panama José Raúl Mulino Sağcı

Göç ve güvenlik odaklı kampanyasıyla seçildi. ABD ile sıkı güvenlik ittifakları olan hükümet, Kolombiya sınırında yer alan ve düzensiz göçmenlerin yoğun olarak kullandığı tehlikeli Darién Geçidi ormanlık rotası, asker konuşlandırılarak ve dikenli teller çekilerek kapattı. Emeklilik reformları ve ekonomik kemer sıkma politikaları nedeniyle batı eyaletlerinde patlak veren ölümcül protestolara karşı hükümet yer yer olağanüstü hal (OHAL) ilan etmiş ve sol görüşlü sendika liderlerine yönelik soruşturma süreçleri başlattı.

Mayıs 2024
Dominik Cumhuriyeti Luis Abinader Liberal / Merkez sağ

İlk turda yeniden seçilerek ekonomik istikrar ve piyasa dostu çizgisini sürdürdü.

19 Ekim 2025 — 2. tur
Bolivya Rodrigo Paz Merkez sağ

Sosyalizme Doğru Hareket’in (MAS) neredeyse yirmi yıllık iktidarına son verdi. MAS parlamentoda yalnızca iki sandalyeyle kaldı. Bolivya’nın yeni Başkanı sözü Donald Trump’a getirerek “Dünyanın en önemli hükümetlerinden biriyle yakın bir ilişki kurmayı, 8 Kasım’dan başlayarak çözümlerin bir parçası olmayı ve Bolivya’nın hidrokarbon sıkıntısı çekmemesini sağlamayı” umduğunu söyledi.

30 Kasım 2025
Honduras Nasry Asfura Sağcı

Yüzde 40,3 oyla merkezci rakibi Salvador Nasralla’yı az farkla geçti; sol adayın oyu yüzde 20’nin altında kaldı. Ülkenin rotasını yeniden sağ siyasete, mali kemer sıkma politikalarına ve ABD odaklı dış politikaya çevirdi.

14 Aralık 2025 — 2. tur
Şili José Antonio Kast Sağcı

Komünist Parti adayı Jeannette Jara’ya karşı yüzde 58,2 oyla açık farkla kazandı, diğer başkanlar gibi suç ve göçe karşı sert vaatlerle kampanya yürüttü. Aile köklerinde Nazi Almanyası bağları olduğu iddia edilen Kast, 1972 yılında solcu Devlet Başkanı Salvador Allende’ye karşı yapılan CIA destekli kanlı darbeyle birlikte iktidara gelen General Augusto Pinochet’e olan sempatisini gizleme ihtiyacı duymuyor.

1 Şubat 2026
Kosta Rika Laura Fernández Sağcı

Egemen Halk Partisi adayı olarak seçimi ilk turda kazandı. Bukele tarzında, ülkede yüksek güvenlikli bir mega hapishane inşa etmeyi planlıyor. İktidara geldikten sonra Küba’daki büyükelçiliğini kapattı ve Kübalı diplomatları sınır dışı etti.

21 Haziran 2026 — 2. tur
Kolombiya Abelardo de la Espriella Aşırı sağcı

Trump’ın “tam ve koşulsuz” desteğini alan Espriella, solcu aday Iván Cepeda’yı yüzde 0,3 farkla (yaklaşık 246 bin oy) geçerek Petro döneminin sonunu getirdi. 7 Ağustos’ta göreve başladı, ABD ve İsrail ile ilişkileri güçlendirme ve mega hapishaneler inşa etme sözü verdi. De la Espriella seçim kampanyasını gerilla grupları ve uyuşturucu suçlarıyla sert mücadele söylemi üzerine kurmuştu.

7 Haziran 2026 — 2. tur
Peru Keiko Fujimori Sağcı

Dördüncü adaylığında, solcu Roberto Sánchez’i yaklaşık 50 bin oyla geçerek kazandı. Babası Alberto Fujimori’nin 2000’de görevden ayrılmasının ardından “Fujimorizm”in 26 yıl sonra iktidara dönüşü oldu, 28 Temmuz’da göreve başladı. Fujimori, kampanya boyunca suçla mücadelede sert politikalar izleyeceğini ve bu konuda babasının yöntemlerinden ilham alacağını vurguladı. Alberto Fujimori, görev yaptığı dönemde Maoist örgütlere karşı oluşu ve hiperenflasyonu kontrol altına alması nedeniyle destek toplarken, daha sonra yolsuzluk ve insanlığa karşı suçlardan hüküm giymişti.

Kaynak: Ulusal seçim kurulları, UPI, GIS Reports, Bloomberg, KAS, AA, bianet, Euronews ve ilgili ülkelerin resmi açıklamaları derlenerek hazırlanmıştır.

Ne olmuştu?

İsrail, 1981’de Golan Tepeleri’ni tek taraflı olarak ilhak ettiğini açıklamıştı, ancak ABD hariç uluslararası toplum bu kararı bugüne kadar tanımamıştı. ABD Başkanı Donald Trump, 45. ABD Başkanı olduktan sonra 25 Mart 2019’da Suriye toprağı Golan Tepeleri üzerindeki “İsrail egemenliğini tanıdıklarını” açıklamıştı.

Temmuz ayında Kolombiya, diplomatik ilişkilerin tam olarak yeniden kurulmasını, büyükelçilerin derhal atanmasını ve Kolombiya büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınmasını kararlaştırmıştı. Kolombiya ayrıca, Güney Afrika’nın İsrail’e karşı Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davadan da çekildi. Bu davada Güney Afrika, İsrail’i Gazze’deki İsrail-Hamas savaşı sırasında soykırım işlemekle suçlamıştı.

Saçak Kolektif: “Bizi sokaklardan silemezsiniz”

Taksim’de seks işçisi ve trans kadınlar, sık sık kimliklerine dönük saldırı, tehdit ve tacizlere maruz kalırken trans seks işçisi kadınların dayanışma ağı olan Saçak Kolektif, sosyal medya hesaplarından yayınladığı açıklama ile bu duruma tepki gösterdi.

Trans seks işçilerinin haklarını ve dayanışmasını savunan Saçak Kolektif, son dönemde Taksim bölgesinde trans kadınlara ve seks işçilerine yönelen şiddet, taciz ve tehdit olaylarına karşı sert bir yazılı açıklama yayımladı. Sosyal medya kanalları üzerinden kamuoyuna seslenen kolektif, “Taksim’de seks işçisi kadınlara ve trans kadınlara yönelik saldırılar, tehditler ve tacizler son bulmalıdır!” talebini yineledi.

“Seks işçiliği suç değildir”

Açıklamada, trans kadınların ve seks işçilerinin kimlikleri ile emekleri yüzünden hedef gösterildiğine dikkat çekildi. Hedef göstermelerin ve “Sizi buradan sileceğiz” şeklindeki söylemlerin kişisel bir öfke patlaması değil, aksine marjinalize edilen grupları kamusal alandan tamamen yok etmeyi amaçlayan açık bir şiddet tehdidi olduğu ifade edildi.

Kolektif, var oluşlarının, seks işçiliğinin ve kamusal alanda yer almanın hiçbir şekilde suç sayılamayacağını hatırlatarak şu mesajı verdi:

“Biz bu sokaklarda dün de vardık, bugün de varız. Bizi görünmez kılmaya, sokaklardan kovmaya, korkutmaya ve yalnızlaştırmaya çalışan hiçbir güç karşısında susmayacağız. Seks işçiliği bir suç değildir. Trans olmak bir suç değildir. Kamusal alanda var olmak bir suç değildir. Suç olan, kadınlara ve trans kadınlara saldırmak, tehdit etmek, taciz etmek ve onları şiddet yoluyla sokaktan silmeye çalışmaktır.”

“Özsavunma hakkımız, dayanışma gücümüzdür”

Sokakların kullanım hakkının kimsenin inisiyatifine bırakılamayacağını belirten kolektif, tehditleri kanıksamayacaklarını, şiddeti üstü kapalı bırakmayacaklarını ve kadınlar arasındaki bağı kopardıklarına izin vermeyeceklerini duyurdu.

Açıklama, şu kararlı ifadelerle son buldu:

“Seks işçilerini susturamayacaksınız. Trans kadınları sokaklardan silemeyeceksiniz. Bizi birbirimizden koparamayacaksınız. Korkmayacağız, geri çekilmeyeceğiz, susmayacağız. Taksim başta olmak üzere bulunduğumuz her alanda şiddete karşı dayanışmayı ve örgütlenmeyi büyüteceğiz.”

33 yıllık cezasızlık: Digor Katliamı’nda adalet arayışı sürüyor

14 Ağustos 1993’te Kars’ın Digor ilçesinde koruculuk dayatması, köy baskınları, gözaltılar ve bölgedeki baskıları protesto etmek için yürüyen binlerce kişiye özel harekât polisleri ateş açtı. Altısı çocuk 17 kişi yaşamını yitirdi, resmi kayıtlara 63 yaralı geçti. Açılan davada sekiz özel harekât polisi beraat etti. Türkiye ise yıllar sonra AİHM önünde Digor’daki olay nedeniyle sorumluluk üstlendi.

Digor Katliamı’nın gerçekleştiği yerde 2025 yılında yapılan anma etkinliği, Foto: MA

14 Ağustos 1993 tarihinde Kars’ın Digor ilçesine bağlı köylerde yaşayanlar, yıllardır süren baskılara karşı ilçe merkezine doğru yürüyüşe geçti.

Ev baskınlarının, gözaltıların, koruculuk dayatmasının sona ermesini isteyen farklı köylerden toplanan insanlar Kocaköy çevresinde birleşti. Binlerce kişilir grup Digor’a yaklaşık iki kilometre kala durduruldu. Burada toplanan kalabalığa bir süre sonra özel harekât polisleri ateş açtı. Bunun sonucunda 17 kişi yaşamını yitirdi. Bunların altısı çocuktu.

Resmi kayıtlara göre 63 kişi de yaralandı. Ancak tanıklar ve dönemin bazı anlatımları yaralı sayısının bunun çok üzerinde olduğunu belirtiyor. Korku ve baskı nedeniyle birçok yaralının hastanelere başvurmadığı da tanıklıklarda yer alıyor.

Digor Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. Ancak Digor Katliamı’nda adalet arayışı hâlâ sonuçlanmış değil.

Digor Katliamı’nda yaşamını yitirenler

14 Ağustos 1993’te Digor’da düzenlenen yürüyüş sırasında yaşamını yitiren 17 kişinin isimleri:

17 Kişi
01 Gülcan Çağdavul (8)
02 Selvi Çağdavul (14)
03 Yeter Kerenciler (13)
04 Necla Geçener (14)
05 Zarife Boylu (15)
06 Erdal Buğan (17)
07 Zeynep Çağdavul (19)
08 Hacer Hacıoğlu (20)
09 Suna Çidemal (21)
10 Fatma Parlak (22)
11 Faruk Aydın (27)
12 Cemil Özvarış (39)
13 Gıyasettin Çalışçı (41)
14 Hasan Çağdavul (43)
15 Süleyman Taş (47)
16 Tütiye Talan (66)
17 Nurettin Orun (80)

İsim ve yaş bilgileri olayla ilgili haber ve dava dosyalarına yansıyan resmi kayıtlara göre düzenlenmiştir.

Üç yıl sonra dava açıldı

Katliamın ardından soruşturma başlatıldı. Dönemin SHP Kars Milletvekili Mahmut Alınak ve arkadaşları tarafından hazırlanan rapor Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk’a sunuldu. Raporun Adalet Bakanlığı üzerinden Kars Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaşmasının ardından yargı süreci ilerledi.

Hazırlık soruşturması yaklaşık üç yıl sürdü. 1996 yılında Kars Emniyet Müdürlüğü’nde görevli sekiz özel harekât polisi hakkında “kasten öldürme” ve “kasten öldürmeye teşebbüs” suçlamalarıyla dava açıldı.

Sanık polisler, savunmalarında kalabalık içerisinden kendilerine ateş edildiğini ve roketatar kullanıldığını öne sürdü.

Ancak olay yeri incelemelerinde, özel harekât polislerinin kullandığı silahlara ait boş kovanların dışında bu iddiaları doğrulayacak bir roketatar ya da başka bir silaha ilişkin bulguya rastlanmadığı aktarıldı. Dönemin insan hakları raporlarında da dava dosyasındaki bu çelişkilere dikkat çekildi. Buna rağmen yıllarca süren yargılamanın sonunda sanık polisler beraat etti.

“Meşru müdafaa” gerekçesiyle beraat

40’tan fazla duruşmanın ardından Kars Ağır Ceza Mahkemesi, 24 Şubat 2006’da sekiz özel harekât polisi hakkında “meşru müdafaa” gerekçesiyle beraat kararı verdi.

Böylece 17 kişinin öldüğü, onlarca kişinin yaralandığı olayda sanık olarak yargılanan güvenlik görevlileri cezai sorumlulukla karşılaşmadan davadan çıktı.

Digor dosyasında ortaya çıkan tablo, yıllar sonra avukatlar tarafından da ağır biçimde eleştirildi. Davanın avukatlarından Kahraman Özçağın, yargılamanın uzun aralıklarla sürdüğünü, çok sayıda tanığın dinlenmesi yönündeki taleplerinin kabul edilmediğini ve iç hukukta sonuç alınmasının mümkün görünmediğini belirtiyor.

Özçağın’a göre dosyanın en önemli eksikliklerinden biri, olayın doğrudan tanıkları olan kişilerin mahkeme tarafından yeterince dinlenmemesiydi.

Türkiye, AİHM önünde sorumluluk üstlendi

Türkiye’de sanık polislerin beraat etmesinin ardından bazı aileler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

Başvurularda özellikle yaşam hakkının ihlali, etkili soruşturma yürütülmemesi ve yargılamanın uzun sürmesi gündeme getirildi.

AİHM sürecinde Türkiye dostane çözüm yoluna gitti. 2007’de yayımlanan ve dönemin avukatlarından Tahir Elçi’nin açıklamalarına yer veren bianet haberine göre Türkiye, Digor’da yaşanan olayla ilgili sorumluluğunu kabul etti, yaşam hakkının korunması ve etkili soruşturma yürütülmesi konusunda taahhütte bulundu.

Türkiye’de sanık polisler beraat etti, Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürecinde ise olayla bağlantılı olarak sorumluluk üstlendi.

Fakat AİHM süreci, katliamda ateş açan güvenlik görevlilerinin cezalandırılmasıyla sonuçlanmadı. Ailelere tazminat ödendi. Failler bakımından ise cezasızlık devam etti.

“O acıyla yıllarca yaşamak ölmekten daha acı”

Digor Katliamı’nın tanıkları için dava dosyası kapanmış olsa da 14 Ağustos 1993 kapanmadı. Kasım Çağdavul, yıllar önce verdiği bir söyleşide köylerdeki baskıyı ve koruculuk dayatmasını anlatırken, yürüyüşün bu baskılara karşı gerçekleştiğini söyledi.

Çağdavul’un anlatımına göre binlerce kişi Digor’a doğru yürürken tanklar yolun önünü kesti, özel harekât timleri mevzilendi ve kalabalığın üzerine ateş açıldı. Çağdavul, o gün ablasını ve akrabalarını kaybettiğini anlattı:

“Ölmemek, o acıyı yıllarca taşımaktan daha büyük bir acıdır.”

“Ortalık bir anda mahşer gününe döndü”

Katliamdan yaralı kurtulan Zahir Serbest de yıllar sonra yaşadıklarını anlattı. Serbest, yürüyüş sırasında bacağından vurulduğunu, ardından gözaltına alındığını ve 17 gün boyunca askeri bir birimde tutulduğunu söyledi. Serbest’in anlatımına göre katliam sırasında yaralıların bulunduğu alanda da silah sesleri devam etti.

33 yıl sonra aynı hafıza

13 Ağustos 2026’da yayımlanan bir tanıklıkta, katliam sırasında 15 yaşında olan Suna Karataş da o günü “kıyamet yeri” olarak hatırlıyor.

Karataş, yürüyüş sırasında insanların üzerine ateş açıldığını, insanların kaçıştığını ve yaralıların bulunduğu yerde yaşananları anlattı.

Karataş, köylere baskınların sürdüğünü, insanların gözaltına alındığını ve birçok kişinin yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kaldığını söylüyor.

Digor Katliamı yeniden açılacak mı?

Adalet Bakanı Akın Gürlek, 25 Nisan 2026’da Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın kurulduğunu ve 75 ilde 638 dosya ile 693 maktule ilişkin kapsamlı inceleme başlatıldığını açıkladı.

Bakanlık daha sonraki açıklamalarında bazı faili meçhul cinayet dosyalarının yeniden incelenmesi sonucunda cinayetlerin aydınlatıldığını duyurdu.

Ancak Digor Katliamı’nın bu inceleme kapsamına alınıp alınmadığı konusunda henüz kamuoyuna açık net bir bilgi bulunmuyor.

Dosyanın avukatı Kahraman Özçağın da bu nedenle Bakanlığa başvurarak Digor’un söz konusu listede olup olmadığını öğrenmek istediğini belirtiyor.

Özçağın’ın geçmiş yargı deneyimlerinden hareketle yaptığı değerlendirme ise temkinli:

“Özel tayinli yargıçlarla hakikat açığa çıkmaz”

Avukata göre gerçek bir yüzleşme için yalnızca mevcut yargı mekanizmalarının işletilmesi yeterli değil; devlet arşivlerinin açılması ve bağımsız bir Hakikat Komisyonu kurulması gerekiyor.

Kaynak: MA, bianet, münevverhaber

Sadece Küçükçekmece’de son bir haftada 101 leylek yaşamını yitirdi

Göç yolculuğunda elektrik akımına kapılarak ölen leyleklerin sayısı artıyor. İstanbul Küçükçekmece’de son bir haftada 101 leyleğin öldüğünü, 7 leyleğin ise yaralı olarak bulunduğunu gözlemleyen Erdem Kuruca, “Daha kaçının ölmesini bekleyeceğiz?” diyerek yetkililerin acilen harekete geçmesini talep etti. Ölümlere ilişkin Eko Alan bir imza kampanyası başlattı.

Küçükçekmece Gölü’nün kuzeyindeki Tahtakale’de, göç sırasında dinlenmek ve gecelemek için demiryolu hatlarındaki katener tellerine ve direklere konan leylekler, elektrik akımına kapılarak yaşamlarını yitiriyor. İstanbul Küçükçekmece’de son bir haftada 101 leyleğin öldüğünü, 7 leyleğin ise yaralı olarak bulunduğu gözlemlendi. Eko Alan, her geçen gün yeni ölümlerin ve yaralanmaların yaşandığı bölgede, göç sezonunun başlamasıyla birlikte riskin daha da büyüdüğüne dikkat çekiyor.

Mersin’de 9 Ağustos’ta elektrik direklerine konan leyleklerin elektrik çarpması nedeniyle yaşamını yitirmesinin ardından aynı durum İstanbul Küçükçekmece’deki tren yolundaki elektrifikasyon hattında da tekrarlandı. Leylek ölümlerine ilişkin Eko Alan tarafından bir imza kampanyası başlatıldı. ekoalan.org/leyleklericinacilcagri adresinde yürütülen kampanya kısa sürede yaklaşık 6 bin imzaya ulaştı.

Elektrik iletim ve dağıtım hatları ile demiryolu elektrifikasyon sistemlerinin özellikle göç dönemlerinde kuşlar açısından önemli riskler oluşturabildiğini kaydeden Eko Alan, bu nedenle riskli hatların belirlenmesi ve kuşların konmasını veya elektrik akımına maruz kalmasını önleyecek teknik önlemlerin alınmasının önem taşıdığını belirtti.

“Sorun sadece Küçükçekmece’den ibaret değil”

Leylek ölümlerinin ardından düzenlenen imza kampanyasını örgütleyen Erdem Kuruca, ölümlerin önlenmesi için özellikle demiryolu hatlarının acilen incelenmesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu:

“TCDD Bölge Müdürlüğü, toplu ölümlerin yaşandığı noktada kısa vadede acil önlemler alacağını, uzun vadede ise benzer ölümlerin tekrar yaşanmaması için ilgili uzmanların görüşlerine başvuracağını iletti. Bu gerçekten önemli ve sevindirici bir gelişme. En azından bu noktadaki ölümlerin durdurulması için bir adım atılıyor.

Ancak bizim için önemli olan, bu müdahalenin kalıcı bir çözüme dönüşmesi. Bugün burada yaşanan ölümleri durdurmak elbette çok önemli; fakat aynı sorunun başka bir noktada tekrar yaşanmasını istemiyoruz. Başta Trakya ve Marmara olmak üzere göç yolları üzerindeki riskli demiryolu ve elektrik hatlarının belirlenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekiyor.

Bu nedenle yetkililerden yalnızca mevcut vakaya müdahale edilmesini değil, benzer ölümlerin önüne geçecek kalıcı adımlar atılmasını talep ediyoruz. Bu konuyu gündemde tutmaya ve takip etmeye devam edeceğiz.”

“Mevcut çalışmalar yeterli değil”

Konuyla ilgili açıklama yapan Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Tuba Kılıç Karcı ise şunları söyledi:

“Türkiye; leylek, pelikan, şahin, akbaba ve kartal gibi süzülerek göç eden kuş türleri açısından önemli yaşam alanlarına ev sahipliği yapıyor. Doğa Derneği, bu kuşlar üzerindeki en büyük tehdit olan elektrik çarpmasını engellemek için saha çalışmaları gerçekleştiriyor, elektrik hatlarındaki direklerin yalıtılması ve diğer azaltım önlemlerinin uygulanması konusunda elektrik şirketleriyle birlikte çalışıyor.

Ne yazık ki, mevcut çalışmalar Türkiye’nin geniş coğrafyası ve elektrik hatlarının farklı kurum ve kuruluşların sorumluluğunda bulunması nedeniyle yeterli olmuyor. Elektrik hatlarının planlanmasından direk tiplerinin seçimine, hatların geçtiği güzergâhlardan riskli alanların belirlenmesine kadar tüm süreçler ekolojik açıdan değerlendirilerek tasarlanmalı. Hat sahipleri, uzmanların desteğiyle gerekli azaltım önlemlerini ivedilikle hayata geçirmeli.

İlgili tüm kurumları, göçmen kuşların güvenliğini sağlamak ve bu tehdidi kalıcı olarak azaltmak amacıyla ülke çapında bütüncül bir planlama ve uygulama süreci başlatmaya çağırıyoruz. Doğa Derneği olarak, bu alandaki bilgi ve deneyimimizle gerekli çalışmalara destek vermeye hazırız.”

“Ölümler daha büyük bir soruna işaret ediyor”

Kuş Kolektifi’nden Seda Elhan ise sahadan gelen bilgilerin kayıt altına alınması ve paylaşılması sürecine dikkat çekti:

“Küçükçekmece’de yaşanan ölümlerin ardından Kuş Kolektifi olarak sahadan gelen görüntü ve bilgileri kayıt altına alarak kamuoyuyla ve sivil toplum kuruluşlarıyla paylaştık. Silivri, Mersin ve Eskişehir gibi farklı bölgelerden gelen benzer bildirimler, yaşananların tek bir noktadaki olaydan ibaret olmadığını gösteriyor. Güvenli konaklama alanlarının azalması, kuşların enerji ve demiryolu hatları gibi riskli yapılarda toplanma ihtimalini artırabiliyor. Bu nedenle göç döneminde yaşanan bu tür vakaların yalnızca tek tek olaylar olarak değil, kuşların göç ve konaklama davranışlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Biz de sahadan gelen yeni bilgileri izlemeye, kayıt altına almaya ve ilgili kurumlara aktarmaya devam edeceğiz.”

Göç sezonu başladı

Türkiye’nin kuşlar için en önemli göç yolları üzerinde bulunduğunu, Avrupa-Afrika arası her sonbahar yaklaşık 1 milyon leyleğin İstanbul Boğazı üzerinden uçtuğunu belirten Elhan, başlayan göç sezonu ile birlikte önümüzdeki günlerde çok daha büyük sürülerin bölgeden geçeceğini ve hızlı adım atmanın önemini vurguladı.

Kampanya kapsamında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Ulaşım ve Altyapı Bakanlığı, TEDAŞ, TEİAŞ, Dağıtım Şirketleri ve TCDD ile Doğa Koruma Milli Parklar başta olmak üzere ilgili kurumlara, riskli demiryolu, iletim ve dağıtım hatlarının acilen belirlenmesi, mevcut risklerin incelenmesi ve göç dönemi devam ederken gerekli önlemlerin hayata geçirilmesi için çağrı yapılıyor.

Kampanyacı Kuruca, “Daha fazla leyleğin ölmesini beklemeden harekete geçilmesi gerekiyor,” diyerek herkesten konunun takipçisi olmasını talep ediyor.

Eko Alan hakkında

Eko Alan, uzun yıllara dayanan iletişim, kampanyacılık ve savunuculuk deneyimlerini bir araya getiren doğa savunucuları, kampanyacılar ve iletişim uzmanlarından oluşan bir ekip olarak, ekoloji mücadelesi verenlerin sesini büyütmeyi ve iklim krizinin kesişimsel etkilerine dair farkındalığı artırmayı hedefliyor. Yerel mücadeleleri görünür kılan, kampanyacılık, savunuculuk ve iletişim eğitimleriyle yerel aktörlere ve kurumlara destek sunan, bir imza kampanyası platformu olarak imza kampanyalarının yürütülmesine imkan sunan bir platformdur. Türetim Ekonomisi Derneği bünyesinde çalışıyor.

Türetim Ekonomisi Derneği Hakkında

Türetim Ekonomisi Derneği sosyal girişimciler, sivil toplum uzmanları, araştırmacılar, bilim insanları, ekoloji ve insan hakları aktivistleri, finansal teknolojiler ve sürdürülebilirlik yatırımcıları tarafından Aralık 2015’te, ekolojik ve sosyal açıdan adil iş modellerine yönelik araştırmalar yapmak; iyi uygulamaları güçlendirerek yaygınlaştırmak ve toplumu türetim ekonomisinin doğanın korunması ile sürdürülebilir bir toplum inşası üzerindeki olumlu etkileri hakkında bilgilendirmek amacıyla kuruldu.

Kurulduğu günden beri Türkiye’nin farklı bölgelerinde yer alan, ekolojik ve sosyal açıdan adil üreticiler ile türeticiler arasında doğrudan bir ilişki kurmak ve sürdürülebilir, döngüsel ve adil bir ekonominin tesisi için çeşitli faaliyetler yürütüyor. Bugün derneğin etki alanı içerisinde 770’in üzerinde üretici ve 25 binin üzerinde türetici bulunuyor.

BM sözcüsü: “Barış için atılan adımları destekliyoruz”

TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen ‘Çerçeve Yasası’ Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın onayına sunulurken, BM Genel Sekreter Sözcü Yardımcısı Farhan Haq, barış yolunda atılan tüm adımları desteklediklerini belirtti. DEM Parti ise Çerçeve Yasası’nın meclisten geçmesinin ardından ilk MYK toplantısını yapıyor.

Kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak binilen Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın onayına sunuldu. 467 oyla kabul edilen düzenlemede 87 ret, 7 çekimser oy kullanılmıştı.

Uygulama ne zaman başlayacak?

Meclis’ten geçen düzenlemenin yürürlüğe girmesi için Cumhurbaşkanı’nın onay süreci bulunuyor. Kanun, Erdoğan tarafından onaylanmasının ardından Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girecek. Düzenlemenin yürürlüğe girmesiyle, Çerçeve Yasa’da öngörülen mekanizmaların işletilmesine ilişkin süreç başlayacak.

Ancak sürecin nasıl ilerleyeceğine ilişkin henüz bir netlik bulunmuyor. Yasanın uygulanabilmesi için, güvenlik kurumlarının tespitleri ile Milli Güvenlik Kurulu kararının Resmî Gazete’de yayımlanması sonrasında soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerine ilişkin uygulanacak hükümler yer alıyor. Yasanın resmi gazetede yayınlanmasından önce MGK’nın kararı beklenebileceği belirtiliyor.

BM: Barış yolundaki adımları destekliyoruz

Çerçeve Yasası’nın meclisten geçmesinin ardından dün dünyanın önden gelen basın kuruluşları yasaya ilişkin haberler yaparak sürecin geldiği aşamaya dikkat çekmişti. Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Sözcü Yardımcısı Farhan Haq, New York’taki BM Genel Merkezi’nde düzenlenen günlük basın toplantısında, Türkiye’de kabul edilen düzenlemeye ilişkin soruyu yanıtladı.

Sürecin incelendiklerini belirten Haq, “Türkiye hükümetinin, PKK dahil olmak üzere Kürt gruplarla barış yolunda ilerlemeye yönelik attığı tüm adımları destekliyoruz.”

DEM Parti MYK yasa sonrası ilk kez toplandı

DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, Meclis’te kabul edilen Çerçeve Yasa’yı görüşmek üzere Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan başkanlığında toplandı.

Toplantının ana gündemini, “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” ve yasanın uygulama sürecine ilişkin değerlendirmeler oluştuyor. MYK toplantısında, Eylül ayında gerçekleştirilmesi beklenen kongre sürecinin de ele alınması bekleniyor. MYK toplantısında yapılacak değerlendirmelerin ardından DEM Parti’nin Çerçeve Yasa’nın uygulanma sürecine ilişkin tutum ve çalışmalarının netleşmesi bekleniyor.

Lübnan Ortadoğu’da idamı kaldıran ilk ülke oldu

Lübnan Parlamentosu, idam cezasının ağırlaştırılmış müebbet hapis ve ağır çalışmayla değiştirilmesini kabul etti. Uluslararası Af Örgütü verilerine göre 2025 yılında dünya genelinde idam uygulamaları 1981 yılından bu yana en fazla artan yıl oldu.

Lübnan haritası, Google Maps

Lübnan Parlamentosu, idam cezasını kaldıran yasa teklifini kabul etti. Böylece Lübnan, idam cezasının yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis getiren ilk Arap ülkesi oldu.

Ülkenin 128 sandalyeli parlamentosunda milletvekillerinin çoğunluğu düzenlemeyi desteklerken, Hizbullah’ın parlamento grubu karşı oy kullandı. Adalet Bakanı Adel Nassar, kararı ülke açısından “tarihi bir adım” olarak nitelendirdi.

Yeni düzenlemeyle mevcut idam cezaları, ağır işlerde çalışmayı da içeren müebbet hapse çevrilecek. Ancak ağır çalışma cezasının nasıl uygulanacağına ilişkin ayrıntılar henüz netleşmedi.

2004’ten beri uygulanmıyor

Lübnan’da Ocak 2004’ten bu yana idam cezası infaz edilmiyordu. Buna karşın mahkemeler cinayet ve vatana ihanet gibi suçlar nedeniyle idam kararı vermeyi sürdürüyordu. Uluslararası Af Örgütünün verilerine göre 2024 yılı sonunda ülkede 78 kişi hakkında kesinleşmiş idam cezası bulunuyordu.

BİLGİ KUTUSU: Küresel Çapta İdam Cezası Gerçeği
Ölüm cezası olarak da adlandırılan idam cezası, bir suçun karşılığı olarak kişinin devlet onayıyla öldürülmesidir. Tarih boyunca dünyanın hemen hemen her yerinde uygulanmış olsa da, 2010’lu yıllar itibarıyla birçok ülke bu cezayı tamamen kaldırmış ya da uygulanmasını durdurmuştur.
2022 Yılı İnfaz Rekortmenleri: Küresel çapta en çok idam cezasının uygulandığı ilk beş ülke sırasıyla; Çin, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Amerika Birleşik Devletleri‘dir.
Dünya Genelindeki Durum (2024 İtibarıyla)
%27 53 Ülke İdam cezası hem kanunen hem de uygulamada aktif olarak yürürlüktedir.
%11 22 Ülke Kanunen yürürlükte ancak de facto (uygulamada) kaldırılmıştır. En az 10 yıldır infaz gerçekleştirilmemektedir.
%5 10 Ülke Savaş gibi bazı istisnai haller dışında tamamen kaldırılmıştır. (Örn: Gana, Zambiya)
%56 110 Ülke İdam cezası tamamen kaldırılmıştır. (Örn: Zimbabve, Kazakistan, Sierra Leone)
İdam Cezasının Yürürlükten Kaldırılma Kronolojisi
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından ivme kazanan bu süreçte; 1990’larda 36, 2000’lerde 23, 2010’larda 11 ve 2020’lerde şu ana kadar 7 ülke idamı kaldırdı. (Tüm listeyi görmek için tabloyu kaydırınız)
YılÜlkeO Yılki SayıToplam Ülke
1863Venezuela11
1865San Marino12
1877Kosta Rika13
1903Panama14
1906Ekvador15
1907Uruguay16
1910Kolombiya17
1928İzlanda18
1949Almanya19
1956Honduras110
1962Monako111
1966Dominik Cumhuriyeti112
1968Avusturya113
1969Vatikan114
1972Finlandiya115
1973İsveç116
1976Portekiz117
1978Danimarka, Solomon Adaları, Tuvalu320
1979Kiribati, Lüksemburg, Nikaragua, Norveç424
1980Vanuatu125
1981Yeşil Burun Adaları, Fransa227
1982Hollanda128
1985Avustralya129
1986Marshall Adaları, Mikronezya Federal Devletleri231
1988Haiti132
1989Kamboçya, Lihtenştayn, Yeni Zelanda335
1990Andorra, Çekya, Slovakya, Macaristan, İrlanda, Mozambik, Namibya, Romanya, São Tomé ve Príncipe944
1991Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Slovenya347
1992Angola, Paraguay, İsviçre350
1993Gine-Bissau, Seyşeller252
1994İtalya, Palau254
1995Cibuti, Mauritius, Karadağ, Sırbistan, Güney Afrika, İspanya660
1996Belçika161
1997Nepal162
1998Ermenistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Polonya668
1999Kanada, Türkmenistan270
2000Fildişi Sahili, Malta, Ukrayna373
2002Kıbrıs Cumhuriyeti, Doğu Timor, Birleşik Krallık376
2004Bhutan, Yunanistan, Samoa, Senegal, Türkiye581
2005Meksika, Moldova283
2006Gürcistan, Filipinler285
2007Arnavutluk, Kırgızistan, Ruanda388
2008Özbekistan189
2009Arjantin, Bolivya, Burundi, Togo493
2010Gabon194
2012Letonya, Moğolistan296
2014Madagaskar197
2015Kongo Cumhuriyeti, Fiji, Surinam3100
2016Benin, Nauru2102
2017Gine1103
2019Bosna-Hersek1104
2020Çad1105
2021Kazakistan, Sierra Leone2107
2022Orta Afrika Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine2109
2024Zimbabve1110

‘Genel af’ gündemde

İnsan hakları örgütleri kararı memnuniyetle karşıladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, düzenlemenin Lübnan’ın “zalim ve geri dönüşü olmayan bir cezadan kesin biçimde kopuşu” anlamına geldiğini bildirdi.

Lübnan Parlamentosu ayrıca bazı mahkûmların cezalarının azaltılmasını veya serbest bırakılmasını öngören genel af teklifini görüşüyor. Düzenlemeyle kapasitesinin üzerinde çalışan cezaevlerindeki yoğunluğun azaltılması hedefleniyor.

İdam uygulamaları yüzde 78 arttı

2025 Küresel İdam Cezaları Haritası

Uluslararası Af Örgütü Raporu: 1981’den bu yana kaydedilen en yüksek infaz rakamı.

2.707 Toplam İnfaz
%78 Yıllık Artış
17 Ülke Uyguladı
Dünya Haritası
Amerika Birleşik Devletleri İnfaz Sayısı: 47 Amerika kıtasında idam uygulayan tek ülke.
Avrupa ve Orta Asya İnfaz Sayısı: 0 2025 yılında hiç idam cezası verilmedi ve uygulanmadı.
Mısır (Afrika) İnfaz Sayısı: 23 Kıtada idam uygulayan 3 ülkeden biri.
Suudi Arabistan İnfaz Sayısı: 356 Bunların 240’ı uyuşturucu bağlantılı suçlardan.
İran İnfaz Sayısı: 2.159 İnfazlar bir önceki yıla göre iki kattan fazla arttı.
Çin Halk Cumhuriyeti İnfaz Sayısı: Devlet Sırrı Her yıl binlerce kişinin idam edildiği tahmin ediliyor.
Singapur İnfaz Sayısı: 17 Geçen yılki 9 olan infaz sayısında ciddi artış gözlendi.
* Detayları görmek için haritadaki noktaların üzerine dokunun.

Uluslararası Af Örgütü’nün Tespitleri

Topluma Gözdağı Aracı: 2025’teki dramatik infaz artışında (geçen yıla oranla %78); idam cezasını topluma bir korku ve gözdağı verme aracı olarak kullanan Çin, İran ve Suudi Arabistan gibi az sayıda ülke başrol oynadı.
Uygulayanlar Küresel Azınlıkta: Özellikle Ortadoğu’daki infaz artışına rağmen, küresel düzlemde idam cezası uygulayan ülkeler aslında bir “istisna” konumunda. Dünyadaki ülkelerin üçte ikisinden fazlası idam cezasını hukuken veya uygulamada kaldırmış durumda.
Acımasız İnfaz Yöntemleri: 2025 yılında gerçekleştirilen idamlarda; kafa kesme, asma, zehirli iğne (enjeksiyon), kurşuna dizme ve tartışmalı bir yöntem olan azot gazıyla boğma gibi metotlar kullanıldı.

Uyuşturucu Suçlarının İdamdaki Payı

Rapora göre dünya çapında yapılan infazların %46’sı uyuşturucu bağlantılı suçlarla ilgilidir. 2025’te bu kapsamda toplam 1.257 kişi idam edildi:

İran 998 İnfaz
Suudi Arabistan 240 İnfaz
Singapur 15 İnfaz
Kuveyt 2 İnfaz


Kolombiya son yüzyıldaki en büyük depremini yaşadı: En az 132 ölü

Kolombiya 10 Ağustos sabahı, 1979’dan sonraki en büyük depremini yaşadı. En az 132 kişi hayatını kaybetti, 1500’den fazla konut zarar gördü. 7 Ağustos’ta göreve başlamış olan sağcı de la Espriella hükümeti kamuoyu tarafından eleştirildi.

Fotoğraf: Colombia Reports

10 Ağustos sabah 07.34 saatinde Kolombiya’da merkez üssü San José del Palmar (Chocó) kasabası olarak açıklanan 7.4 büyüklüğünde bir deprem gerçekleşti. Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS), depremin derinliğini yaklaşık 107 kilometre olarak ölçerken Kolombiya Jeolojik Araştırma Kurumu (SGC) derinliği 96 kilometre olarak ölçtü. SGC’ye göre depremden sonra en az 33 artçı sarsıntı da meydana geldi. Deprem, SGC’ye göre 21. yüzyılda Kolombiya’da kaydedilmiş en büyük sismik olay oldu.

Ortak Komuta Merkezi (PMU) raporları ve Hükümet tarafından sunulan resmi bilançoya göre deprem sonucunda 132 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 570 kişi yaralı olarak rapor edildi. Kayıp insan sayısı için birkaç açıklama yapılsa da henüz kesin bir veri bulunmazken enkaz altındaki arama kurtarma çalışmaları sürüyor.

106 metrelik katedral yıkıldı

Resmi raporlara göre, en çok etkilenen bölgeler Cauca vadisi, Caldas ve Chocó oldu.

Yerel ve bölgesel medya, depremden etkilenen Cali’deki Cauca Vadisi, Kahve üçgeni bölgesi ve Chocó gibi birçok şehirden onlarca yıkılmış bina raporladı. Kolombiya’nın en yüksek bazilikası Manziales’te bulunan “Catedral Basílica Metropolitana Nuestra Señora del Rosario de Manizales” isimli tarihi Manizales Katedrali de depremden etkilendi. 106 metre yükseklikteki bu tarihi yapının ana kulelerinden biri ve bazı sütun parçaları kısmen çöktü, ana yapıda hasarlar oluştu. Katedralin yıkılma anının videoları sosyal medyada paylaşıldı.

Manizales Katedrali, yangınlar ve depremlerle defalarca yıkılmasına rağmen, Fransız tasarımı, İtalyan işçiliği ve Kolombiya halkının dayanışmasıyla sürekli restore edilip 1849'dan günümüze gelebilen bir tarihi eserdir.

“En az 1500 konut zarar gördü”

Kolombiya Cumhurbaşkanı Abelardo de la Espriella,10 Ağustos’ta depremin bilançosunu açıkladığı canlı yayında, depremde 1500’den fazla konutun zarar gördüğünü, 37 konut tamamen yok olurken 61 binanın çöktüğünü, 18 sağlık merkezi, 52 okul, 18 yol ve 17 topluluk merkezinin zarara uğradığını söyledi. Bunların yanı sıra altyapılarında hasar gören kapalı ve ticari uçuşlar için faaliyette olan Pereira, Manizales, Quibidó, Armenia, Cartag ve Buenaventura isimli altı havalimanının sarsıntıdan etkilendiğini de açıkladı.

Başkan, sosyal medya platformlarında açıklamaları yaptığı söz konusu canlı yayın esnasında “gülümseyerek sorumsuz ve ciddiyetsiz bir tavır sergilediği”ne yönelik eleştiri topladı.

Henüz haziran ayında 7.2 şiddetinde bir deprem deneyimleyen Venezuela, Dışişleri Bakanı Féllx Plasencia’nın X üzerindeki paylaşımı ile insani yardım ve kurtarma ekibi yardımları sunduğunu belirterek “Venezuela halkıyla en derin dayanışma ve kardeşlik duyguları”nı iletti.

El Salvador Cumhurbaşkanı Nayib Bukele, Kolombiya ile iletişimde olduğunu ve “Kurtarma ekiplerimiz, tıbbi personelimiz, paramediklerimiz, malzemelerimiz ile herhangi bir acil yardım sağlamaya hazırız” mesajını iletti.

Şili, Meksika, Brezilya, ABD ve İsrail: İhtiyaç duyulana kadar temel destek verebileceklerini söyledi.

Trump’ın desteklediği, göreve yeni gelmiş olan sağcı Kolombiya Cumhurbaşkanı Abelardo de la Espriella depremden 3 gün önce, 7 Ağustos 2026 tarihinde göreve başlamıştı. Omar Bula Escobar, Esperilla tarafından atanan 17 diğer bakanla birlikte 8 Ağustos’ta Dışişleri bakanı olarak göreve başlamıştı. Dışişleri Bakanlığının henüz depremin 3. saatinde yayınladığı “Kolombiya, İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıyor” başlıklı açıklaması da Kolombiya halkının bir kısmı tarafından İsrail’in sunmuş olduğu yardım teklifiyle birlikte eleştirildi.

*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.

Beşar Esad için idam kararı verildi

Şam Ceza Mahkemesi, önceki dönem Dera Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı Atıf Necib’in Dera halkına karşı işlenen işkence ve katliamdan sorumlu olmakla suçlandığı davada, eski Suriye lideri Beşar Esad’ın da aralarında olduğu birçok ismi idama mahkûm etti.

Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) güçleri tarafından Kasım 2024’te devrilen eski Suriye lideri Beşar Esad’ın kuzeni Atıf Necib’in Dera halkına karşı işlenen işkence ve katliamdan sorumlu olmakla suçlandığı davada cezalar açıklandı.

Şam Ceza Mahkemesi, önceki dönem Dera Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı Atıf Necib ile eski rejim lideri Beşar Esad’ın kardeşi Mahir Esad’ı öldürme, işkence ve insanlığa karşı suçlardan idama mahkûm etti.

Mahkeme ayrıca eski rejim lideri Beşar Esad’ı de kasten öldürme, işkence, keyfi gözaltı ve insanlığa karşı suç işleme suçlarından idama mahkûm etti.

Duruşma televizyonlardan canlı yayımlanırken, Necib’in mahkeme salonunda demir korkuluklarla çevrili sanık bölümünde beklediği görüldü.

2008-2011 yıllarında Dera’da Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı olarak görev yapan Necib’in yargılanmasına 26 Nisan’da başlanmıştı.

Beşer Esad kimdir?

Beşar Esad, 11 Eylül 1965 tarihinde Şam’da doğdu. Hafız Esad’ın ikinci oğlu olarak dünyaya gelen Esad, Şam Üniversitesi’nde tıp eğitimi aldıktan sonra göz hastalıkları alanında uzmanlaşmak üzere Londra’ya gitti.

Uzun yıllar doktorluk kariyerine odaklanan Beşer Esad, abisi Bassel Esad’ın 1994 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle siyasete girmek zorunda kaldı. Babası tarafından iktidarın yeni varisi olarak belirlenen Beşar Esad, Suriye’ye çağrılarak askeri akademiye girdi ve siyasi görevlere hazırlandı.

Hafız Esad’ın 2000 yılındaki ölümünün ardından yapılan anayasa değişikliğiyle devlet başkanı seçilen Beşar Esad, iktidarının ilk yıllarında reformist bir imaj çizdi.

Batı ile ilişkileri düzeltme çabaları ve ekonomi alanında attığı kademeli adımlar nedeniyle bu dönem “Şam Baharı” olarak adlandırılsa da, kısa süre sonra siyasi muhalefet üzerindeki baskılar yeniden arttı ve Baas Partisi’nin otokratik yönetimi katı bir şekilde devam ettirildi.

2011 yılında Orta Doğu’yu saran “Arap Baharı” gösterilerinin Suriye’ye sıçramasıyla birlikte, Esad yönetimi protestoları sert tedbirlerle bastırmaya çalıştı. Bu durum, ülkede yüz binlerce kişinin ölümüne, milyonlarca insanın yerinden edilmesine yol açan kanlı bir iç savaşa dönüştü.

Rusya ve İran’ın askeri desteğiyle yıllarca iktidarını koruyan Esad rejimi, HTŞ’nin 2024 yılının sonlarında başlattığı saldırı sonucunda sona erdi. 27 Kasım 2024’te başlayan saldırılar Halep, Hama ve Humus’un ardından 8 Aralık sabahı Şam’a ulaştı. Şam’ın düşmesi ve HTŞ’nin idareyi ele geçirmesiyle birlikte Esad 8 Aralık 2024’te Rusya’ya kaçtı.

Türkiye bir asır sonra Kerkük’e geri dönüyor: TPAO, BP’nin ortağı oldu

TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini yürüten BP şirketinde %15 pay aldı. The National Context’e göre bu adım, Türkiye’nin bir asır önce yalnızca royalti hakkı taşıdığı topraklara dönüşü anlamına geliyor. Ayrıca ortaklık yapısı, Ankara’nın bu koltuğu bir kontrol gücüne çevirmesine izin vermiyor.

Foto: The National Context

Türkiye’nin devlet petrol şirketi TPAO, Kerkük petrol sahalarının yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirket British Petroleum (BP) Energy Company of Kirkuk Limited‘in %15’ini satın aldı. The National Context’te yayımlanan analiz, bu hamleyi Ankara’nın bir asır sonra ilk kez resmi bir ekonomik çıkar taşıdığı coğrafyaya dönüşünün bugüne dek atılmış en somut ticari adımı olarak değerlendiriyor.

Anlaşma Ankara’da imzalandı, TPAO Genel Müdürü Cem Erdem ile BP’nin yukarı akış iş geliştirme başkan yardımcısı Andrew McAuslan imzaları attı. Törende Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da yer aldı. İmza, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali el-Zeydi arasındaki görüşmeler öncesinde gerçekleşti. The National Context‘in aktardığına göre bu adım, ConocoPhillips’in ay başında aynı şirkette %42 pay almak üzere el-Zeydi’nin Washington ziyaretinde vardığı anlaşmanın hemen ardından geldi. BP ise kalan %43’lük payla çoğunluk hissesini korumaya devam ediyor.

Sözleşme alanı, Kerkük sahasının Baba ve Avana bölgelerinin yanı sıra Bai Hassan, Cambur ve Habbaz sahalarını kapsıyorken brüt kazanılabilir kaynak, üç milyar varil petrol eşdeğerinin üzerinde. Sahalar Irak devletinin mülkiyetinde kalıyor. North Oil Company ve North Gas Company işletmeci konumunu korurken ortaklar ise üretim ve rezervleri, “geliştirme ve üretim sözleşmesi” şartları uyarınca kayda geçirecek. İmza, Irak–Türkiye ham petrol boru hattı anlaşmasının sona ermesinden bir gün sonra atıldı. İki hükümet de artık bunun yerine kapsamlı bir enerji iş birliği anlaşması istediklerini duyurdu.

1926’ya bakış

The National Context, bu dönüşün büyüklüğünü ölçmek için Türkiye’nin bu topraklarda daha önce para bağladığı tek döneme yani 1926’ya odaklanıyor. Analize göre o zamanki düzenleme, bir yatırım payı olarak bile görülememektedir. Ancak, vazgeçilen topraklar karşılığında verilmiş bir teselli ikramiyesi olarak görülebilmektedir. Analizin hatırlattığına göre 1926 Ankara Antlaşması, eski Musul vilayetini sınırın Irak tarafında bırakan Brüksel Hattı’nı Türkiye’ye kabul ettirmişti. Buna karşılık Ankara’ya, 25 yıl boyunca Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’u vaat edilmişti. Dahası, bu gelirin tamamını tek seferlik 500.000 sterline devretme seçeneği tanındı. Kilit ayrıntı ise şu: söz konusu %10, üretim, ihracat ya da kârdan değil, yalnızca royaltiden kesiliyordu. Üstelik Türkiye’ye Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık kazandırmıyordu.

Royalti, ticaret ve hukuk dilinde telif hakkı veya lisans bedeli anlamlarına geliyor.

The National Context‘in aktardığı rakamlara göre para, Baba Gurgur keşfedilene kadar hareketlenmedi. İlk ödeme 1931’de yapıldı: Irak’ın topladığı yaklaşık 400 bin sterlinlik royaltinin kabaca 40 bin sterlini Ankara’ya aktarıldı; bu tutar 1939’da yaklaşık 223 bin sterline çıktı. Analizin dayandığı Türkiye bütçe kayıtlarına göre %10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürdü, son ve daha küçük ödeme ise 1954’te yapıldı. Bu da Türkiye’nin hakkını 500.000 sterline devredip çıktığı yönündeki yaygın anlatının ya yanlış ya da eksik olduğunu ortaya koyuyor. Matematik, bu hakkın aslında ne kadar değersiz kaldığını da gözler önüne seriyor: brüt satışların zaten küçük bir dilimi olan royaltinin %10’u, Ankara’ya petrolün gerçek değerinin ancak %1’ine yakın bir tutar bırakıyordu. Yazıya göre, Lord Curzon’un bu toprakların önem taşıdığına dair sezgisi ise anlaşmadan bir yıl geçmeden doğrulanmıştı: Kerkük’ün dünyanın en büyük petrol sahalarından birini barındırdığı ortaya çıktı.

Analiz, daha geniş açıdan bakıldığında asıl arka planın 1918 sonrası sınırların paramparça ettiği bölgesel ekonomi olduğunu söylüyor. Sarah Shields’in on dokuzuncu yüzyıl Musul’u üzerine çalışmasına dayanan yazı, ticaret çevresi Avrupa’ya ya da İstanbul’a değil Halep, Bağdat, Şam ve Anadolu içlerine uzanan asırlık bağlara dönük olan, ticaretinin değer olarak yalnızca küçük bir bölümü bu ağın dışına taşan bir kent tablosu çiziyor. Halep, İskenderun üzerinden iç bölgeyi Akdeniz denizciliğine bağlıyordu. Bağdat Demiryolu ise Anadolu’yu, kuzey Suriye’yi ve Mezopotamya’yı modern altyapıyla birbirine bağlamaya çalışan, yarım kalmış bir girişimdi. Kerkük petrol çağına ancak 1927’de girdi. Dolayısıyla bugünün petrol düzeni, ticaretin, kervanların ve demiryollarının çok daha önce zaten oluşturduğu bir haritanın üzerine serilmekteydi.

Fulcrum Doktrini

The National Context, TPAO’nun payını kendi deyişiyle “Fulcrum Doktrini” içinde konumlandırıyor: Washington’ın Irak, Suriye ve Türkiye’de stratejik rotayı belirlediği, ancak işin asıl yükünü enerji ve altyapıyı kaldıraç olarak kullanıp bölgesel oyunculara devrettiği bir düzen.

Kaynak: The National Context

Analizin diplomatik okumasına göre Tom Barrack’ın aynı anda hem Ankara’da ABD Büyükelçisi hem de Suriye ve Irak özel temsilcisi olması bu tabloyu doğruluyor. Yazının aktardığına göre Barrack, görevi devralırken bu üç ülkeyi bölgesel istikrarın dayandığı stratejik nokta olarak nitelemiş ve bunun tek, tutarlı bir Amerikalı muhatap gerektirdiğini söylemişti. Bu düzende Suriye ve Irak, Ankara’daki büyükelçiye bağlandı. Analiz bunu Ankara’nın Washington’ın kuzey Ortadoğu politikasının idari merkezine dönüşmesi olarak okuyor. Ekonomik tablo da bu diplomatik tabloyla uyuşuyor. Haziran ayındaki ABD–Irak ortak açıklaması, Kerkük–Baniyas hattının Akdeniz’e kadar yeniden işler hâle getirilmesine destek verdi. Bu ay Washington’da imzalanan Irak–Suriye boru hattı anlaşması ise projenin mühendislik ve finansman ayağını ABD öncülüğündeki bir konsorsiyuma bıraktı. Yazıya göre hem kuzeydeki hem batıdaki bu koridorların amacı aynı: Irak’ın Hürmüz Boğazı’na olan bağımlılığını azaltmak.

Analiz, bu çerçevede Kerkük’teki tabloyu, herkesin rolünün özenle belirlendiği bir iş bölümü olarak okuyor: Washington stratejik şemsiyeyi sağlıyor, sermayeyi ve kurumsal işleyişi Amerika ve İngiltere şirketleri üstleniyor, sahayı, boru hatlarını ve bölgeye erişimi Türkiye sağlıyor, egemenlik ve petrolün mülkiyeti ise Irak’ta kalıyor. Analizin dikkat çektiği üzere BP ile ConocoPhillips’in elindeki toplam %85’lik pay, Türkiye’nin ulaşabileceği en üst sınırı da baştan belirliyor. The National Context‘e göre TPAO’nun bu ortaklığa dahil edilmesinin nedeni, Türkiye topraklarının, limanlarının ve boru hatlarının Ankara’yı hiçbir güzergâhın devre dışı bırakamayacağı bir kuzey kapısına dönüştürmesi, ancak ortaklık matematiği, bu payın hiçbir zaman bir kontrol gücüne dönüşmeyeceği şekilde kurgulanmış durumda. Analize göre Türkiye’nin bölgedeki gücü, sonuç belirleyici olmaktan değil, kontrol ettiği koridorlardan, ev sahibi olduğu coğrafyadan ve elindeki onay yetkisinden geliyor.

Bir asrın hikâyesi

Türkiye’nin Kerkük petrolündeki payı: 1926’dan 2026’ya

1926 — Ankara Antlaşması

Türkiye, Musul vilayetini bırakması karşılığında Irak hükümetine ödenecek petrol royaltilerinin %10’unu, 25 yıl boyunca almayı kabul eder. Bu pay üretimden değil, yalnızca royaltiden kesilir; Turkish Petroleum Company’de hiçbir ortaklık sağlamaz.

1931 — İlk ödeme

Baba Gurgur sahasının keşfinin ardından Ankara’ya ilk royalti ödemesi yapılır: yaklaşık 400 bin sterlinlik toplam royaltinin kabaca 40 bin sterlini.

1939 — Yükselen gelir

Ankara’ya aktarılan yıllık tutar yaklaşık 223 bin sterline çıkar.

1952–1954 — Son ödemeler

%10 üzerinden ödemeler 1952’ye kadar sürer, son ve daha küçük ödeme 1954’te yapılır. Ankara’nın payı, petrolün gerçek değerinin ancak yaklaşık %1’ine denk gelir.

2026 — TPAO – BP ortaklığı

TPAO, Kerkük’ün yeniden geliştirilmesini üstlenen yüklenici şirketin %15’ini satın alır — bu kez royalti payı değil, doğrudan şirket ortaklığı olarak.

2026 — Yüklenici şirket ortaklık payı

BP
%43
ConocoPhillips
%42
TPAO
%15

1926 vs. 2026 — hukuki araç farkı

1926: Royalti geliri payı (dışarıdan, üretim/kârdan bağımsız)

2026: Yüklenici şirkette doğrudan hisse ortaklığı

Kaynak: The National Context’te yayımlanan analiz.

1926’dan 2026’ya

Analiz, 1926 ile yapılacak karşılaştırmanın da aynı dikkatle ele alınması gerektiğini vurguluyor. Bir royalti payı ile bir şirket hissesi, birbirinden farklı hukuki araçlardır. Bu yüzden olayı “%10’dan %15’e çıkış” diye okumak, işin özünü kaçırmak olacaktır. Bu artışın salt mali açıdan bir anlamı yok. The National Context, asıl tekrarlanan şeyin kurulan yapının ta kendisi olduğunu söylüyor: 1926’da Londra’da tasarlanan anlaşma, Türkiye’nin toprak talebini, işletmeci şirketin dışından gelen kısa ömürlü bir royalti gelirine dönüştürmüş, sonrasında ise Amerika baskısı, Amerika şirketlerine kalıcı bir %23,75’lik pay kazandırmıştı.

The National Context‘in ulaştığı sonuca göre 2026’da aynı üç unsur (Türkiye’nin çıkarları, İngiltere petrol sermayesi ve Kerkük petrolü) yeniden tek bir çatı altında birleştiriliyor, ancak asıl değişen tek şey, Türkiye’nin bu ortaklık içindeki konumu: 1926’da Bağdat’ın royaltilerinden dışarıdan pay alırken 2026’da ise tasarımı Anglo-Amerikan, egemenliği Irak’a ait bir düzenin içinde, doğrudan yüklenici şirkete ortak oluyor. 1918’den sonra çizilen sınırlar hâlâ yerinde, fakat analizin son vurgusuna göre bu sınırları geçen enerji, güvenlik ve ticaret sistemleri giderek tek ve bütünleşik bir alan gibi işliyor. Türkiye de bu alanın kuzey merkezine yerleşmiş durumda.

*Bu haber, The National Context sitesinde yayımlanan “Turkey Returns to Kirkuk: From a 10% Royalty in 1926 to a 15% Stake in 2026” başlıklı analiz esas alınarak derlenmiştir.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.