15-16 Haziran Direnişi’nin 56. yılında konuşan DİSK Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Özkan Atar, 12 Eylül sonrası kurulan emek rejiminin ve neoliberal politikaların sendikal hakları hâlâ baskıladığını söyledi. Atar, işçi sınıfının yeniden güç kazanmasının yolunun sınıf sendikacılığı ve konfederasyonlar arası ortak mücadeleden geçtiğini vurguladı.

1970’te Adalet Partisi iktidarının sendika yasasında yapmayı tasarladığı değişikliği protesto etmek amacıyla başlayan daha sonra geniş kitlelerin katıldığı bir harekete dönüşen 15-16 Haziran direnişinin 56. yıldönümünde, Türkiye’de emek mücadelesi ve sendikal hakların durumunu Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Özkan Atar Niha+’ya değerlendirdi.
Atar, Türkiye’de sendikal hakların ve işçi örgütlenmelerinin durumunun geçmişe kıyasla zayıflamış olsa da hala işçi sınıfının ve emeğin ortak iradesinin kurulabileceğini anlattı.

“15-16 Haziran bir sınıfın iradesine sahip çıkmaktı”
Atar, 12 Eylül sonrasında kurulan emek rejiminin hâlâ yürürlükte olduğunu belirtirken sendikal örgütlenmenin hukuki engeller, işveren baskısı ve sarı sendikacılık nedeniyle ciddi biçimde sınırlandığını söyledi:
“15-16 Haziran 1970’de Türkiye işçi sınıfı sendikal örgütlenme özgürlüğüne ve iradesine sahip çıkmıştı. Bir sınıf olarak siyaset sahnesine damgasını vurdu ve 1970’li yıllar boyunca da bu etki sınıfsal ve toplumsal mücadele alanında hissedildi. İşçi sınıfının mevzi kazanmasına tahammülü olmayan sermaye ve iktidar sahipleri, önce 12 Mart 1971’te sonrasında ise çok daha sistematik sonuçları olan 12 Eylül 1980 darbesiyle işçi sınıfının bir sınıf olarak davranabilme kapasitesini baltaladılar. 12 Eylül’ün ardından inşa ettikleri emek düzeni ne yazık ki bugün hâlen hayatta. Darbe hukukunun ürünü olan yetki barajları, işverenlere sağlanan yetki itiraz hakkı, örgütlenmeye çalışan işçilerin işten atılması başta olmak üzere işverenlerin sistematik baskıları, fiilen işçilerin örgütlenme hakkını engelliyor.”
Anayasaya aykırı olarak hükümet eliyle grevlerin “milli güvenlik” gerekçe gösterilerek ertelenmesinin işçilerin en temel haklarından olan grev hakkının elinden alınması anlamına geldiğini belirten Atar, “Bu bağlamda sendikamızın 2025 yılı başında hükümetin grev ertelemesi kararlarına karşı binlerce üyesi ile birlikte greve çıkması, hukuksuz grev yasağına karşı işçi sınıfının çok önemli bir karşı duruşu olarak tarih sayfalarına yazılmıştır” dedi.
“12 Eylül’ün mirasın aktarımını engelledi”
Emek tarihini yorumlarken olay ve olguları tarihsel bağlamına oturtarak etüt etmenin bir zorunluluk olduğunu ifade eden Atar, 1970’lerin başında Türkiye’nin büyük bir siyasal-toplumsal dönüşümden geçmekte olduğunu değerlendirdi. Atar’a göre 15-16 Haziran mirasının günümüze aktarılamamasında Türkiye’deki neoliberal dönüşümün büyük payı var:
“12 Eylül Darbesi öncesinde işçi sınıfına yönelen silahlı saldırılar, başta Kemal Türkler olmak üzere bir çok işçi önderinin katledilerek hayatını yitirmesi bu pratiğin mirasının günümüze ulaşması önünde engellerden birisini teşkil ediyor. Bizzat işçi sınıfına ve örgütlerine karşı yapıldığı aşikâr olan 12 Eylül Darbesi ise işçi örgütlenmelerini dağıtmış, DİSK ve ona bağlı sendikaları kapatmış, kurumsal mirasın yeni nesillere aktarımı akamete uğratmıştır.
Ayrıca bu örgütleri var eden binlerce öncü işçi gözaltına alınmış, hapsedilmiştir. 1990’ların başından itibaren DİSK’in ve bağlı sendikaların tekrar açılması sınıfsal sendikal anlayış ile hareket eden işçi örgütleri açısından bir umut olmuştur. Ancak 12 Eylül’ün işçi sınıfına dayattığı, örgütlenmeyi fiilen engelleyen hukuki çerçeve tüm çabalara karşın kırılamamış, sarı sendikalara ve işveren saldırılarına karşı mücadele edilmiş ancak yetersiz kalınmıştır.
Ayrıca seksenlerin başından itibaren dünyada ve Türkiye’de güç kazanan neoliberal ideoloji ve politikalardan işçi sınıfı hareketleri de nasibini almış, özelleştirmeler, taşeronlaştırma, kısmi süreli ve esnek çalışma modelleriyle işçi sınıfı parçalanmış, işçiler arasındaki dayanışma duygusu zayıflatılmıştır.”
“Günümüz işçi hareketi çok daha parçalı ve dağınık”
Atar, 15-16 Hazirandan hareketle Türkiye işçi sınıfının günümüzdeki mücadele düzeyine ilişkin düşüncelerini şu şekilde açıkladı:
“15-16 Haziran işçi sınıfının uluslararası ve ulusal düzeylerde kendine güveninin, örgütlenme ve eylem yapma kapasitesinin çok daha yüksek olduğu bir dönemdi. Dönemin koşullarında işyerlerinde işçileri karar alma sürecine dahil ederek kararların alındığı, sınıfsal perspektifle, demokratik merkeziyetçi ilkelerle sevk ve idare edilen, yüzünü tüm işçi sınıfına dönen bir eylemdi. Farklı iş kollarından ve sendikalardan işçilerin aynı talep etrafında birleşmesi, en alt düzeydeki işçilerin eylemin öznesi haline getirilmesi, işçi sınıfının o günkü toplumsal-siyasal düzene radikal bir eleştirel tutum içerisinde olması eylem sırasında işçi iradesini de güçlendirmişti.
Günümüz işçi hareketi o güne kıyasla çok daha parçalı, dağınık bir nitelik taşıyor, kolektif eylem kapasitesi zayıflamış durumda. Sermaye birikim rejimi ithal-ikameci modelden ihracata dayalı modele evrildi, üretim yapısı farklılaştı, 12 Eylül’ün emeği zapturapt altına alan uygulamaları kalıcılaştı. 2010 yılından itibaren işçi düşmanı emek rejiminin yanısıra siyaseten de otoriter, günün siyasal ihtiyaçlarına göre şekillenen bir belirsizlik rejimi hakim hale geldi. Öte yandan, kıdem ve ihbar tazminatlarının yanı sıra hak ettikleri ücretleri dahi işverenlerce alıkonulan işçilerin direnişleri ve yeni mücadele pratikleri yaygınlaşmakta.”
Türkiye’de sendikalı çalışma verileri son sıralarda
Türkiye’de sendikalı çalışma verilerinin Avrupa sıralamalarında en sonlarda yer almasını da neoliberal politikalar ile ilişkilendiren Atar, egemen sendikal anlayışların da bu durumu beslediğini ifade etti:
“İlk ve önemli neden, 12 Eylül darbesi sonrasında neoliberal ekonomik politikaların egemen hale gelmesi ve siyasal-hukuki yapının bu politikalara uyumlu hale getirilmesidir. 1980’lerin başından itibaren hızlanan “esnek çalışma” rejimi, sendikalaşmayı zora sokmaktadır. İşçilerin güvenceli istihdam statüsü gün geçtikçe kaybolmaktadır. Böyle bir istihdam ikliminde, sendikalaşmanın sağlayacağı hakların ve iş güvencesinin değeri göreceli olarak düşmekte, aynı zamanda işçilerin sendikal örgütlenmesine dair riskler de artmakta, örgütlenme halinde işten atılma, kara listeye alınma vb. tehditler işçilerin örgütlenmeye mesafeli durmasına yol açmaktadır.
İkincisi, işverenlerin baskısı ve devleti yönetenlerin işçilerin örgütlenmesine set çeken politikalardır. Sendika temsilcileri ve örgütleyicilerine karşı yasal ve fiili baskılar, gözaltı ve tutuklamalar, işten atmalar bu baskının araçlarıdır. Üçüncüsü, işçi sınıfı içinde birliğin sağlanmasına yönelik ideolojik-politik tutum ve davranışlardaki noksanlıklardır. Ortak bir bakış açısı ve mücadele stratejisi eksikliği aşikardır. Bu da sendikalaşma oranlarına doğrudan yansımaktadır. Sonuncusu, sarı sendikaların on yıllar boyunca 12 Eylül’ün emek rejimini kemikleştiren, kastlar yaratan sendikal anlayışlarıdır. Bürokratlaşan, kendi çocuklarına istihdam yaratan bu yapılar sınıf eksenli mücadele yapıları olmaktan ne yazık ki çok uzaktır.”
Son dönemde gündeme gelen sendikalaşma girişimlerine dair de konuşan Atar, sendikacıların tutuklanmasının kabul edilemez olduğunu savundu:
“Sendikalaşma girişimlerine yönelik gözaltı ve tutuklamalar, işten atma, kolluk gücü saldırıları, açıkça işçi sınıfına düşmanca yaklaşan eylemlerdir. İşçiler bırakın örgütlenmeyi, ödenmeyen ücretleri için günlerce, bazen aylarca sürecek hak arayışlarına mecbur bırakılıyor. Bu direnişlerin sonucunda tazminat ve ücretler ağır bedellerle alınmakta, bu mücadele pratikleri sınıf mücadelesi bakışını toplumsallaştırmakta ancak kalıcı örgütlenmeler yaratmak mümkün olamamaktadır. Yine de işçilerin mücadele ederek yükselttikleri her türlü hak talebi değerlidir, küçük-büyük tüm işçi mücadelelerini önemsiyoruz ve dayanışma içerisinde olmaya gayret ediyoruz.”
Günümüzde farklı sendikaların benzer tutumlar alamamasına dair de konuşan Atar, 15-16 Haziran gücünün farklı iş kollarındaki işçilerin aynı talep etrafında bir araya gelmesinden kaynaklandığını hatırlatarak “Bugün DİSK, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ gibi farklı konfederasyonların aynı konuda farklı tutumlar alması, işçi sınıfının mücadele potansiyelini parçalamaktadır. Biz sanayide örgütlü bir sendika olarak farklı konfederasyonların ortak bir talep etrafında birleşerek harekete geçmesinin önemli bir eşiğin aşılması anlamına geleceğini düşünüyoruz” dedi.
“Ne işçi sınıfı yok oldu ne de emek değersizleşti”
Son olarak dünyada ve Türkiye’de de emek mücadelesinin ve sendikal yapıların değiştiğine dair tartışmalara yanıt veren Atar, bu dönüşümün sınıf mücadelesini ortadan kaldıramayacağını savundu:
“40-45 senedir bu tartışma sürüyor, özellikle reel sosyalizmin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte, işçi sınıfının bittiğini ve emek mücadelesinin modasının geçtiğini iddia eden sesler çokça yükseldi. Hatta ileri gidip ‘işçi sınıfına elveda’ diyen teorisyenler de olmuştu. Oysa hakikat bu iddiaların tam tersi: Ne işçi sınıfı ortadan kalktı ne de emek değersizleşti. Bilakis, hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de geçimini salt ücretiyle sağlayan insanların sayısı çığ gibi büyüdü. Bugün asıl değişen şey işçi sınıfının varlığı değil, çalıştıkları fabrikaların, ofislerin yapısının evrimi, üretimin organize edilme biçimleri ve sermayenin emek üzerindeki baskı mekanizmalarıdır.
Bizim örgütlü olduğumuz geleneksel sanayi işçiliği, ekonomik çarkların ana motoru olmayı bugün de sürdürüyor. Fakat artık sahneye milyonlarca yeni aktör de dahil oldu: Kargo emekçileri, kuryeler, dev depolarda çalışan işçiler, çağrı merkezlerinde kulaklıkla sabahlayanlar, yazılımcılar, dijital platformlarda çalışanlar… Bugün bir metal işçisiyle bir motosikletli kuryeyi, bir yazılımcıyla bir depo çalışanını aynı paydada buluşturan şey tam olarak budur. Dolayısıyla sendikal hareketin de yeniden yapılanması kaçınılmaz. Sadece toplu sözleşme ve ücret pazarlığına odaklanan sendikacılık anlayışı, bugün vergi adaletsizliğinden emekli haklarına, konut ve barınma hakkından, dijitalleşmenin getirdiği hak kayıplarına, yapay zekanın istihdamı tehdit etmesine, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına hatta çevre mücadelelerine kadar çok daha geniş bir cephede söz söylemek durumunda.”
Atar, sözlerini tamamlarken sendikal hareketin önündeki temel görevin daha da kitleselleşen işçi sınıfını ortak haklar ve yeniden savaşsız, sömürüsüz bir dünya ideali ve inşası etrafında birleştirebilmek olduğunu kaydetti: “Çünkü işçinin hayatına dokunan her adaletsizlik, doğrudan sendikanın da mücadele alanıdır.”