“Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.”
“O” filminden bir kare
Baran Sarkisyan yazdı.
Stephen King’in “IT” romanından uyarlanarak iki bölümlük mini bir televizyon dizisi formatında 1990* yılında yayınlanmış, korku klasikleri içinde yerini almış bir yapım olan “O” aynı zamanda o yıllardan itibaren başlayan palyaço fobisinin nedenlerinden biri olarak gösterilir.
Filmde O veya Pennywise adıyla anılan palyaço, kurbanları dışında görünmezliği nedeniyle her ne kadar dünya dışı bir varlık olarak bahsedilse de gayet tabii dünyaya içkin, bireysel ve kolektif korkuların bilinçdışı yansımasıdır. Film gösteriminden sonra palyaço fobisinin oluşumu dahi bilinçdışı arzuların ve kaygıların simgesel bir nesneye aktarılmasının sonucudur.
Korkuyla Mücadele Etmek
Umut gibi korku da aklın hayaletlerini yaratır. O hayalet, bir kabus olarak ne kadar bastırılmaya veya unutulmaya çalışılsa da ne kadar çok mülk, kariyer, başarı elde edilse de hatta görülen hayaletleri “gerçek değil” deyip savuşturmaya çalışılsa da o korku veya hayalet, kişinin hayatını kontrol etmektedir; ta ki cesaretle onun karşısına çıkana dek, ta ki onla nasıl mücadele edileceğini öğrenene dek.
Küçük ve yoksul bir kasabada palyaço kılığında bir hayalet dolaşmaktadır, onu bir gören ya ölmektedir ya da ondan kaçmayı başarmaktadır. Öyle bir gizemdir ki kasabada ardı arkası kesilmeyen seri cinayetler sürecinde kimsenin ne sesi çıkmaktadır ne de bir karşı koyuş olmaktadır. Çünkü bu hayalet/canavar/pennywise, kurbanları haricinde görünmez olmasının yanı sıra toplumsaldır. Kasaba halkının korkularının, zaaflarının, kültürünün, kötülüklerinin bir temsili, üretimidir. Tıpkı bir diktatörün, bir seri katilin, bir tecavüzcünün aslında o toplumun ortalama reaktif arzularının vücut bulmuş, eyleme geçmiş olan kişisi gibi. Öte yandan hayalet kurbanlarının korkularına, travmalarına göre fiziksel forma girebildiğinden de aynı zamanda bireysel bir yapıdadır.
Çocukların kötülük karşısında birliği!
Filmde bu kasabada yaşamakta olan 7 çocuğun ortak özelliği, çeşitli nedenlerle dışlanmışlıklarıdır ve “sıradaki kurban” olacağı toplumsal konumları, zayıflıkları, mağduriyetleri, korkuları, kabusları nedeniyle malum olan bu yedi çocuk kasabada tehlike karşısında aslında çok doğal bir güdüyle bir araya gelerek bu birliklerinden aldıkları güçle hem kendilerini tehdit eden çetelerden korurlar hem de karşılarına çeşitli formlarda çıkmakta olan bu canavarın karşısına çıkmaya cesaret ederler. Fakat bu canavarın tam olarak neyin ürünü olduğu bilgisine sahip değildirler, dolayısıyla birlik olmalarının etkisiyle bu canavarı bir süreliğine etkisiz hale getirmeyi başaracak olsalar da nihai bir başarı değildir bu. Sadece çocukların oluşturduğu birlik kötülük karşısında ne kadar dirençli olabilir? Ki bu canavar salt kendi korkularının ürünü değilken, kendi şahsi korkularının dahi toplumsal bir altyapısı mevcutken.
Bu yedi çocuğun da birbiriyle yakın ve uzak pek çok toplumsal problemi vardır. Kimi babasını savaşta yitirmiş, bir baba yoksunluğu yaşamaktadır, kimi babası var olsa da baba şiddetine maruz kalmaktadır, kimi sırf siyahi olduğu için ötekileştiriliyordur, kimi kekeme olduğu için alaya alınıyordur, kimi annesinin esareti altında yaşamaktadır. Onları bir araya getiren bu mağduriyetleri, zayıflıkları ama her şeye rağmen bunlarla mücadele etme zorunluluğudur. Bu nedenle de kendi gruplarına “kaybedenler kulübü” demeyi uygun görüyorlarken aynı zamanda “şanslı yedili” demektedirler çünkü hayatlarını bu birliklerine ve cesaretlerine borçludurlar.
Korkunun Neden Bilgisine Sahip Olmak
Zupančič, Gerçeğin Etiği adlı kitabında her kaygının bir nesnesi olduğunu ironik bir hikayeyle anlatır:
“Bir hasta, yatağının altında bir timsahın saklandığı şikâyetiyle psikanaliste gelir. Birkaç seans boyunca psikanalist hastayı bunun kendi hayâl gücünün ürünü olduğuna ikna etmeye çalışır. Diğer bir deyişle, hastaya bunun tamamıyla ‘öznel’ bir duygu olduğuna ikna etmeye çalışır. Hasta, kendisini tedavi ettiğine inanan psikanaliste gitmeyi bırakır. Bir ay sonra, psikanalist hastayı tanıyan bir arkadaşına rastlar ve ona eski hastasının nasıl olduğunu sorar. Arkadaşı cevaplar: ‘Timsahın yediği arkadaştan mı bahsediyorsun?’ Öyküden alınacak ders ciddî biçimde Lacancıdır (Jacques Lacan): Eğer kaygının bir nesnesi olmadığı fikrinden yola çıkarsak, o zaman özneyi öldüren, onu ‘yiyen’ bu şeye ne diyeceğiz?”
Filme uyarlayacak olursak, kasabada Pennywise gerçek değilse onun kurbanlarını öldürene ne diyeceğiz? Yatağın altındaki timsah gibi Pennywise da gerçektir. Onun bizi yemesini istemiyorsak da onun karşısına çıkmak ve onu üretenin neden bilgisine sahip olmak zorundayız.
Filmin iki etabı ve o iki etap arasındaki pasif süreci vardır. İlki, korkunun karşısına çıkma cesareti gösterme etabıdır. Korkunun görünür kısmının etkisini kırdıktan sonraki süreç ise birliğin çeşitli şehirlere dağılarak bireysel hayatlarını inşa etme ve bireysel olarak bastırma, yok sayma etabıdır. Son etap ise, tehlikenin tekrar ortaya çıkması ve bu korkunun neden bilgisine sahip olarak daha donanımlı bir şekilde ve yine birlik halinde karşısına çıkmaktır. Ve bu karşı çıkışta sadece sonuna kadar dirayetli olanlar yaşamayı hak edecektir. Bu iki etapta ortaya çıkan şey bireysel ve kolektif korkuların ürünleriyle mücadele edilebilir ancak nihai başarı elde edilemez, nihai zafer için o korkuların nedenlerini de bilmek ve esas o nedenleri yok etmek gerektiğidir.
İster kederimizin isterse öfkemizin hatta isterse sevincimizin olsun neden bilgisine sahip olmamak duygularımızın kolaylıkla manipüle edilmesini, hedefini şaşırmasını da beraberinde getireceğinden bize bazen salt duygu veya çaresizliğe bazen de sanrı veya halisünasyona neden olacaktır.
Adı bile olmayan bu varlıktan film boyunca “O” diye bahsedilir, bilinmez, tanınmazdır. Bilindiği takdirde kendini yok edecektir. Çünkü bize keder veren, baskılayan, sınırlayan bir şeyin neden bilgisine sahip olup onunla nasıl mücadele etmeyi öğrendiğimiz takdirde o şey bizde etkisini tümüyle yitirecektir. Ancak bu mücadele süreklilik gerektirmektedir. Karşımıza her an bu canavar bir tanrı, bir iktidar, bir hayalet olarak çıkmaktadır ve “korkmuş et”i çok sevmektedir.
*Film aynı zamanda aynı kitaptan 2017 ve 2019 yılında iki bölüm olarak Andres Muschietti tarafından da yeniden daha modern tekniklerle yorumlanmış ve uyarlanmıştır.
“Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin.“
Foto: Xinhua
Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in UnHerd için yazdığı bu makaleyiNiha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
Geçtiğimiz hafta İran ile ABD arasında son dakikada sağlanan kırılgan ateşkes duyurulduğunda, Pakistan yıllardır elde ettiği en büyük diplomatik zaferine imza attı. Hafta sonu Pakistan’ın başkenti İslamabad’da Amerikalılar ile İranlı mevkidaşları arasında gerçekleşen ve 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasındaki en üst düzey temas olma özelliği taşıyan görüşme başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak yaşanan bu hayal kırıklığına rağmen güçlükle sağlanan ateşkes, Pakistan’ı küresel gelişmelerin merkezine oturtmayı başardı. Nixon’ın 1972’de Çin’e yaptığı ziyaret öncesinde Pekin ile Washington arasında yürütülen gizli diplomaside arabuluculuk yapmasından bu yana Pakistan, ABD ile başlıca hasımlarından biri arasındaki diplomatik ilişkilerde böylesine kritik bir rol üstlenmemişti.
Pakistan, son dönemdeki bu diplomatik çabalarında yalnız değildi: Türkiye ve Mısır da perde arkasında tarafları uzlaştırmaya yardımcı olurken aktarılanlara göre Çin de kritik bir dönemeçte ağırlığını koymuştu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, tüm bu sürece sağladığı “paha biçilmez destek” için Suudi Arabistan’a ayrıca teşekkür etti. Yürütülen diplomasi trafiği öylesine kapsamlıydı ki bazı kesimler geçtiğimiz haftalarda yaşananların, ateşkesi sağlamak için inisiyatif alan ülkelerin öncü rol oynayacağı savaş sonrası yeni bir bölgesel düzenin ilk temellerini attığını belirtiyor. Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve Pakistan‘ın İngilizce baş harflerinden oluşan ve kimi zaman “STEP” olarak anılan dörtlü yapının, bir yandan İsrail’e karşı bir denge unsuru olarak hareket ettiği, diğer yandan ise İran’la barışçıl şekilde bir arada yaşamayı sürdürmek için potansiyel bir mekanizma olarak öne çıktığı ifade ediliyor.
Bu gelişme, mevcut eğilimleri daha da pekiştiriyor. Savaşta arabuluculuk rolünün tamamen Batı dışı ülkeler tarafından üstlenilmesi, daha iddialı bir “Küresel Güney” in yükselişini sürdürdüğünü gösteriyor. Bunun doğal bir sonucu olarak da karşımıza, nüfuzu giderek azalan bir ABD ve dikkat çekici biçimde denklemde yer almayan bir Avrupa çıkıyor.
Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları geçtiğimiz ay iki kez bir araya geldi. Bu görüşmelerin ilki Riyad’daki İslam ülkeleri zirvesinde, ikincisi ise savaşın başlamasından bu yana türünün ilk örneği olan çok taraflı bir diplomatik toplantı kapsamında İslamabad’da gerçekleşti. İran, ABD ve Çin’le iyi ilişkiler yürüten Pakistan’ın bu toplantıya ev sahipliği yapması oldukça mantıklıydı. İkinci toplantının başlıca amacı bir ateşkes sağlamaktı; ancak bu görüşme, çok daha büyük bir gelişmenin tohumlarını da ekmiş olabilir. Yeterli diplomatik irade sağlandığı takdirde, bu ülkelerin bir araya gelmesi; silah tedarikinden giderek ortadan kaybolan güvenlik garantilerine kadar pek çok alanda bölgenin ABD’ye olan bağımlılığının azalması anlamına gelebilir.
Kuvvetle muhtemeldir ki zayıflayan ABD’nin geride bıraktığı boşluğu doldurmak için bölgesel güçlerin devreye girmesi gerekecek. New York Times‘a göre, bölgede Amerikan birlikleri tarafından kullanılan 13 askeri üssün önemli bir kısmı, “neredeyse barınılamaz durumda” olarak nitelendiriliyor. George Washington Üniversitesi Orta Doğu Siyaset Bilimi Projesi Direktörü Marc Lynch, geçtiğimiz perşembe günü yaptığı açıklamada, “Bu, Amerikan hegemonyasının fiziksel mimarisidir ve İran, yalnızca bir ay gibi kısa bir sürede bunu fiilen işlevsiz hale getirdi” ifadelerini kullandı. Ortaya çıkan bu yeni gerçeklik, büyük olasılıkla koordineli bir yanıtı gerektirecektir. Eski ABD Suudi Arabistan Büyükelçisi Chas Freeman ise durumu bana şu şekilde ifade etmişti: “Batı Asya da tıpkı Avrupa gibi, artık Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) yerini alacak yeni bir düzen arayışı içinde.“
Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye Dışişleri Bakanları, Foto: Kashmir Observer
Dört ülkenin de barışın tesis edilmesi ve korunması konusundaki çıkarları ortak. Suudi Arabistan savaş başlamadan önce buna karşı çıkmış olsa da defalarca İran’ın misilleme saldırılarının hedefi olması, ülkenin çatışmanın ortasında tutum değiştirmesine yol açtı. Birkaç hafta sonra Suudiler, savaşı ABD başlattıysa yine ABD’nin bitirmesi gerektiğine karar verdiler. Yine de bu dörtlü inisiyatife katılmaları, onların bir yandan da diplomatik riskleri dengeleyerek her ihtimale karşı pozisyon aldıklarını gösteriyor. Öte yandan Pakistan ve Türkiye’nin, İran’daki rejimin yaşayabileceği olası bir çöküşünün etkilerinin kendi sınırlarına sıçramasından endişe etmek için haklı nedenleri var. Gulf State Analytics CEO’su Giorgio Cafiero durum hakkında bana şu değerlendirmede bulundu: “İran ulus devletinin çökmesi halinde, İran’ın Sistan ve Belucistan eyaletinde kaosun daha da derinleşme potansiyelini, Pakistan hükümetiyle savaşan silahlı gruplar fırsata çevrilebilir.“
Benzer şekilde, İran ile 534 kilometrelik bir sınırı paylaşan Türkiye, olası bir rejim çöküşü veya ABD ve İsrail’in kışkırtmasıyla patlak verecek bir ayaklanma durumunda Kürt militan grupların sınır ötesi bir güvenlik tehdidi oluşturabileceğinden endişe duyuyor. Diğer yandan Mısır’da hızla artan enerji fiyatları ve başta Süveyş Kanalı ile Kızıldeniz’deki deniz taşımacılığını etkileyen ticaret yollarındaki aksamalar, halihazırda kırılgan olan ekonomi üzerinde daha fazla baskı yaratmış durumda. Pakistan’ın ekonomik durumu da bir o kadar hassas: Savaş başladığında ülke, tarihinin en yıkıcı ekonomik krizlerinden birinden henüz yeni yeni toparlanmaya başlamıştı. Pakistan’ın başka endişeleri de vardı: Ülke, İran’ın ardından dünyadaki en büyük ikinci Şii nüfusa ev sahipliği yapıyor. Nitekim İran’ın Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney‘in geçtiğimiz ay bir ABD-İsrail hava saldırısında öldürülmesinin ardından Pakistan’da polis ile protestocular arasında çıkan çatışmalarda en az 26 kişi hayatını kaybetti. Pakistan’daki Şii nüfusun büyük bir kısmı, Hamaney’i kendi ruhani liderleri olarak kabul etmekteydi.
Daha da önemlisi, bu dört ülkenin tamamı ABD Başkanı Donald Trump ile iyi ilişkiler kurma ve bu ilişkileri koruma konusunda oldukça istekli bir tutum sergiliyor. Hepsi de Trump’ın sözde “Barış Kurulu“nun kurucu üyeleri arasında yer alıyor. Ayrıca Trump’ın ikinci döneminde ikili ilişkilerde de dikkate değer ilerlemeler kaydedilmekteydi. Geçtiğimiz yıl Trump, Körfez’e yaptığı bir ziyaretten Suudi Arabistan’ın ABD’ye 600 milyar dolarlık yatırım taahhüdünde bulunduğunu gururla duyurarak dönmüştü.
Türkiye-ABD ilişkileri de daha sağlam bir zemine oturmuş gibi görünüyor. Bu gelişmenin temelinde hem Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki kişisel uyum hem de ABD’nin gözden geçirilmiş politikası yatıyor: Trump yönetimi geçtiğimiz yıl Suriye üzerindeki yıkıcı yaptırımları kaldırdı ve Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri‘nin (HSD) Suriye ordusuna entegre edilmesini destekledi. Bu iki gelişme de Türkiye’nin Esad sonrası Suriye için en temel talepleri arasında yer almaktaydı.
Pakistan hükümeti geçtiğimiz yıl Trump’ı 2026 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiğini duyururken, Pakistan genelkurmay başkanı ve ülkenin fiili yöneticisi Mareşal Asım Munir, Beyaz Saray’da “Trump’ın favori mareşali” olarak anılıyor. Keza Trump, geçtiğimiz yıl Gazze’deki sözde ateşkesi duyururken de bunu Mısır’ın tatil beldesi Şarm El-Şeyh’te, üzerinde gösterişli harflerle “Orta Doğu’da Barış” yazan bir arka planın önünde gerçekleştirmişti.
Tüm bu Trump tarzı karşılıklı sırt sıvazlamalara rağmen, İsrail ve ABD’nin İran’a açtığı savaş kaçınılmaz olarak bazı ülkeleri kendi pozisyonlarını gözden geçirmeye itti. Pek çoğu için Amerikalılar, hem güvenilir birer müzakereci hem de güvenliğin garantörü olma vasıflarını yitirmiş durumda. Freeman bu durumu şöyle açıklıyor: “Trump yönetimi tarafından görevlendirilen elçiler, sürpriz saldırılara zemin hazırlayan yanıltmacalara defalarca alet olmaları ve amatörce beceriksizlikler sergilemeleri nedeniyle İran nezdinde ‘istenmeyen kişi’ (persona non grata) konumundalar.” Freeman ayrıca, İran’a yönelik İsrail-ABD saldırılarının, bölgedeki birçok müttefike karşı nasıl kayıtsız kalındığını da gözler önüne serdiğini belirtiyor. Freeman, “ABD’nin bu ülkeleri İran’a karşı savunamayacağı ve askeri önceliği onlara değil İsrail’e verdiği artık açıkça görülmüştür” ifadelerini kullanıyor.
Gelinen noktada şurası ise çok net: Bölge ülkelerinin, “İran’la barışçıl bir şekilde bir arada yaşayabilmek ve İsrail’in doğrudan ya da dolaylı tehditlerinin yanı sıra İsrail saldırganlığına verilen koşulsuz Amerikan desteğiyle başa çıkabilmek için kendi bölgelerinde yeni bir güvenlik mimarisine” ihtiyaçları var.
Son yaşanan gelişmelerin daha güçlü bir bölgesel işbirliğine zemin hazırlaması kuvvetle muhtemel. Kaldı ki bu süreç, İran’a yönelik son savaş başlamadan çok önce zaten ciddi bir ivme kazanmıştı. Geçtiğimiz yıl İsrail’in Katar’a yönelik saldırısının Washington’dan yalnızca cılız bir tepki görmesinin ardından Pakistan ve Suudi Arabistan, bir Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzaladı. Tıpkı NATO’nun 5. Maddesi’nde olduğu gibi bu anlaşma da “ülkelerden birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine birden yapılmış sayılacağını” hükme bağlıyor. Bu hamle, Suudilerin savunma konusunda artık ABD’ye bel bağlamadıklarının bir işareti olarak geniş çapta yankı bulmuştu.
Ocak ayında, bir NATO üyesi olan Türkiye’nin de Suudi Arabistan-Pakistan savunma paktına katılmayı değerlendirdiği basına yansımıştı. Bu durum, sözde bir “Müslüman NATO’su” tartışmalarını alevlendirmişti. Ancak bırakın bunun mümkün olup olmamasını, böyle bir gelişme muhtemelen henüz ufukta görünmüyor. Öte yandan, daha dar kapsamlı ve parçalı savunma paktlarının kurulması ise oldukça güçlü bir olasılık. Uzmanlar, bu ülkelerin birbirini tamamlayıcı nitelikte olduğuna dikkat çekiyor: Türkiye geniş bir savunma sanayi altyapısına sahipken Pakistan’ın nükleer silahları var. Suudilerin finansmanı ise her iki ülkenin de zorluk çeken ekonomileri için adeta bir can simidi olacak gibi görünüyor.
Öte yandan Avrupa ise adeta ortalarda yok. Avrupa Birliği’nin bölge ve dünya genelindeki nüfuzu, yakın tarihin en düşük seviyesine gerilemiş durumda. Bütün dikkatini yalnızca Ukrayna’ya veren Avrupa, fiilen tek gündemli bir kıta haline geldi. Nitekim, Avrupa’nın İran Savaşı’na yönelik arabuluculuk çabalarında esamesi dahi okunmadı. Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, geçtiğimiz çarşamba günü ateşkese desteğini göstermek üzere Körfez’e gideceğini duyurduğunda İngiltereli acizliğinin ve önemsizliğinin vücut bulmuş hali olarak sosyal medyada ağır alay konusu oldu. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen de ateşkese desteğini ve Pakistan’ın arabuluculuğuna duyduğu minnettarlığı dile getirdiğinde Avrupa’nın sergilediği pasif tutum nedeniyle benzer tepkilerin ve kınamanın hedefi oldu. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ise geçtiğimiz çarşamba günü Trump’ı, ABD’yi NATO’dan çekme tehditlerini hayata geçirmekten vazgeçirmek için apar topar ABD’ye uçtu. Rutte, CNN‘e verdiği yaltaklanma dolu röportajda dünyanın, “Trump’ın liderliği sayesinde” daha güvenli bir yer haline geldiğini savundu. İspanya ile birlikte Avusturya ve Fransa’nın bağımsız irade göstermeye yönelik bazı cılız hamleleri istisna tutulursa Avrupalı liderlerin büyük çoğunluğu itaatkâr birer tebaa rolü oynamaktan gayet memnun görünüyor.
İran heyeti barış görüşmelerine katılmak için İslamabad’da, Foto: Xinhua
Avrupa’nın bu itaatkâr tavrı, Türkiye’nin girişken tutumuyla tam bir tezat oluşturuyor. Öyle ki Ankara, şekillenmekte olan yeni düzeni kendi vizyonuna göre yönlendirme konusunda özellikle kararlı görünüyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 28 Mart’ta İslamabad’da gerçekleştirilen dörtlü toplantıya hareket etmeden önce İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, bölgenin kendi sorunlarının sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğine vurgu yaptı. Fidan, “Bölgemiz artık dış müdahalelere karşı savunmasız kalmamalı. Ortak bir vizyon ve çabayla bu kısır döngüyü kırmamız gerekiyor. Bunu da bölgesel sahiplenme anlayışıyla başaracağız” dedi.
“Bölgesel sahiplenme” kavramı, Türkiye hükümetinin son yıllarda üzerinde sıklıkla durduğu ve teşvik ettiği bir yaklaşım. Sakarya Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü’nden Dr. Öğr. Üyesi Mustafa Caner durum hakkında bana şunları aktardı: “Bu kavram, bölgedeki büyük gelişmelerin Türkiye’yi doğrudan etkilediği, dolayısıyla Türkiye’nin bu sürecin gidişatını şekillendirmek adına sürece dahil olmak gibi bir yükümlülüğü bulunduğu anlamına geliyor. Şayet bölge dışı büyük güçler pervasızca ve sorumsuzca hareket ediyorsa, bölge ülkeleri inisiyatif alarak sorumluluğu bizzat üstlenmek zorundadır.“
Dörtlü girişimin diğer üyeleri de bu görüşe katılmakta. Bir Pakistanlı yetkili, durumu bana şu şekilde ifade etti: “Bu dört ülke birlikte, bölgede çok uzun zamandır eksikliği hissedilen, işbirliğine dayalı ve eylem odaklı bir diplomasi modelini temsil ediyor.“
Ancak geçtiğimiz çarşamba günü Financial Times, Pakistan’ın arabuluculuğunun aslında o kadar da kendi inisiyatifiyle gerçekleşmediğini iddia etti. Habere göre Trump, Pakistan’a bir ateşkes sağlama talimatı vermişti. Zira iddialara göre ABD teklifin, “Müslüman çoğunluğa sahip komşu bir devlet tarafından iletilmesi halinde” İran’ın bunu kabul etme ihtimalinin daha yüksek olacağına inanıyordu. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in yaptığı bir gaf da Pakistan’ın Trump’ın isteklerini harfiyen yerine getirdiği yönündeki spekülasyonları körüklemişti. Başbakan, ateşkes teklifini X platformunda paylaşırken yanlışlıkla metne “taslak — Pakistan Başbakanı’nın X mesajı” şeklinde bir konu başlığını da eklemişti. Bazı kesimler bunu, Şerif’in ekibinin bizzat Trump yönetimi tarafından kaleme alınmış bir açıklamayı paylaştığının kanıtı olarak yorumladı.
Ancak benimle isminin gizli tutulması kaydıyla görüşen Pakistanlı bir yetkili, Pakistan’ın yalnızca Trump adına hareket ettiği yönündeki imâlara karşı çıktı. Yetkili durumu şu sözlerle ifade etti: “Başarılı bir kolaylaştırıcı rolü üstlenebilmek için her iki tarafın da güvenini kazanmanız ve masaya oturmanın kendi çıkarlarına daha uygun olacağı yönünde ortak bir inanca sahip olmalarını sağlamanız gerekir. Dolayısıyla, taraflardan birinin Pakistan’ı belirli bir rol oynamaya zorlaması gibi bir durum söz konusu dahi olamaz.“
Diğer üç STEP ülkesi de dünyaya kendilerini birer “barış elçisi” olarak tanıtma arzusunda. Geçtiğimiz kasım ayında Giza’daki Büyük Mısır Müzesi’nin açılış töreninde Mısır savaş uçakları gökyüzünde, “Barış diyarına hoş geldiniz” yazılı bir pankart dalgalandırdı. Ülke, kendisini “istikrarsız bir bölgede barışın ve medeniyetin feneri” olarak konumlandırma konusunda son derece istekli bir tutum sergiliyor.
Son yıllarda Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasındaki pek çok barış görüşmesine ev sahipliği yaptı ve Batı’nın arabuluculuğuna güvenilir bir alternatif olarak öne çıkmak amacıyla iki dünyanın “tam ortasında” yer alan coğrafi konumunu etkin bir şekilde kullandı. Trump’ın ikinci döneminin başlarında ise Suudi Arabistan, ABD ile Rusya arasında gerçekleştirilen üst düzey müzakereler için adeta kırmızı halı serdi.
Duruma şüpheci yaklaşanlar ise ülkelerin bu “barış elçisi” olarak markalaşma çabasını bir tür “barış maskesi takma” (peace-washing), yani otoriter liderlerin içeride giderek büyüyen sıkıntılardan dikkatleri başka yöne çekmek ve dünyaya insancıl bir yüz göstermek için başvurdukları bir girişim olarak yorumlama eğiliminde olabilirler. Buna rağmen, en sert eleştirmenler dahi muhtemelen bu barış girişimlerinin hiç olmamasındansa var olmasını yeğleyecektir.
Dörtlü inisiyatifin yürüttüğü diplomasinin daha kalıcı bir yapının tohumlarını taşıyıp taşımadığını ise zamanla göreceğiz. JD Vance, pazar sabahı İslamabad’daki başarısızlıkla sonuçlanan görüşmelerden ayrılırken yakın zamanda bir barış anlaşmasına varılması ihtimalinin hala masada olduğunu ima etmişti. Mevcut çatışmalarda sergilenecek başarılı bir arabuluculuk, daha sağlam temellere dayanan bir bloğun kök salması için dörtlüye ihtiyaç duyduğu özgüveni ve ivmeyi kazandırabilir.
Durum ne olursa olsun, artık eski düzene geri dönüş yok. İran’ın ABD ordusunu Orta Doğu’dan tamamen çekilmeye zorlaması pek olası görünmese de Amerika’nın bölgedeki rolünün zayıflayacağı neredeyse kesin. Siyasi iradeye ve diplomatik vizyona sahip olanlar açısından bu durum, yeni bir düzenin doğuşuna zemin hazırlayacaktır.
Macaristan’daaşırı sağcı Orban ve partisi Fidesz, 16 yıllık iktidarını kaybetti. Merkez sağda bulunan Magyar ve partisi Tisza ise, büyük bir seçim zaferi kazandı.
Peter Magyar, seçim zaferinin ardından Macaristan Parlamentosu karşısında konuşuyor, Foto: Xinhua
Macaristan’da dün (12 Nisan) yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda bulunan aşırı sağcı Victor Orban‘ın partisi Fidesz (Macar Yurttaş Birliği), iktidarını kaybetti. 2024’e kadar Orban çevresinde bulunan ve sonrasında Fidesz’ten ayrılan ve merkez sağ çizgide bulunan Peter Magyar ile partisi Tisza (Saygı ve Özgürlük Partisi) büyük bir başarı elde etti.
Sandıkların neredeyse tamamının açıldığı seçimin sonuçlarına göre Tisza, 199 üyesi bulunan mecliste 138 sandalye kazandı. Buna karşın Fidesz-KDNP ittifakı 55 sandalyede kalırken aşırı sağcı Mi Hazank 6 vekillik kazandı. Tisza’nın 133 sandalyeyi geçmesi ise anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa eriştiğini gösteriyor.
Seçim Sonuçları · 12 Nisan 2026
Macaristan Genel Seçimleri:
Açılan sandık: %98,94
199
Toplam Sandalye
Tisza (138)
Fidesz-KDNP (55)
Mi Hazánk (6)
Tisza
138 sandalye
Ulusal Liste
45
Bireysel
93
Oran
%69,3
Fidesz – KDNP
55 sandalye
Ulusal Liste
42
Bireysel
13
Oran
%27,6
Mi Hazánk
6 sandalye
Ulusal Liste
6
Bireysel
0
Oran
%3,0
Kaynak: Macaristan Ulusal Seçim Ofisi (NVI) – Grafik: Nihaplus
Aynı zamanda bu seçim, 1989'dan beri Macaristan'da yapılan en geniş katılımlı seçim olarak kayıtlara geçti. Seçmenlerin %79,56'sının oy kullandığı seçim, hem Macaristan hem de Avrupa'da son dönemdeki en yüksek katılımlı seçimlerden biri oldu. 2022 yılında altı partili bir ittifakın Orban'a karşı kaybettiği seçime katılım oranı yüzde 69,59'du. Seçime katılım oranının yüksek olması, Magyar'ın seçimi kazanmasındaki etkenlerin başında geliyor.
Magyar, bu seçimde Orban'ın kaleleri olarak adlandırılan kırsal kesimlerde de büyük başarı elde etti. 2022'de Fidesz, kaleleri Szabolcs-Szatmár-Bereg ve Hajdú-Bihar bölgelerindeki altışar sandalyenin tamamını kazanmasına rağmen Orban dün, Szabolcs-Szatmár-Bereg'de 3, Hajdú-Bihar'da ise sadece 1 vekillik kazanabildi.
Seçim sistemi ve etkileri
Macaristan, Türkiye veya diğer Avrupa ülkelerine göre daha farklı bir seçim sistemine sahip. 2010'da yeniden iktidara gelen ve üçte ikilik anayasal çoğunluğa erişen Orban hükümeti, seçim sisteminde değişikliğe gitmişti. Değişen bu sisteme göre, tek turlu seçimlere geçilmiş ve ülke 106 dar bölgeye bölünmüştü. Bu bölgelerin her birinden 1 milletvekilinin seçilmesinin yanında ulusal listeden de 93 milletvekili seçilecekti. Ayrıca partilerin dar bölgelerde aldıkları oylardan arta kalanların da ulusal listeye dahil edilmesi, iktidar partisine büyük bir avantaj sağlıyordu.
Victor Orban seçimi kaybettiğini açıklıyor, Foto: Xinhua
Fidesz, kendisine büyük bir avantaj sağlayan bu seçim sistemiyle ülkeyi yıllarca yönetmesine karşın bu seçimde gelen dip dalgasıyla seçmenlerin tercihi muhalefetten yana olunca ibre tersine döndü ve Tisza adeta bir tsunami etkisi yaratarak anayasal çoğunluğu elde etti. Tisza, bu sistem sayesinde oyların %53,07'sini almasına karşın meclisin %69,3'ünü kontrol edecek.
Peter Magyar ve Tisza
16 Mart 1981 Budapeşte doğumlu olan Peter Magyar [soyadı Macarca'da "Macar" anlamına geliyor], gençliğinde Fidesz içerisinde bulunuyordu. 2024'te partiyle tüm ilişiğini kestiğini açıkladığı zamana kadar parti içinde ve devlete bağlı çeşitli kurumlarda görevler aldı. 2003 yılında Judit Varga ile evlendi ve evlilikleri 2023'e kadar sürdü. Varga 2019'da Adalet Bakanı oldu. Magyar için, 2024'te patlayan Çocuk Esirgeme Kurumu'ndaki çocuk istismarı skandalı bir dönüm noktası oldu.
Bu skandala adı karışan bir müdürün cumhurbaşkanlığı affından yararlanmasıyla birlikte ülkenin ilk kadın Cumhurbaşkanı Katalin Novak ve Adalet Bakanı Judit Varga, görevlerinden istifa etti. Bu istifalar ülke kamuoyunda, daha ileri soruşturmaların önünü kapatmak için verilen kurbanlar olarak görüldü. Bu dönemde Magyar, Adalet Bakanı'nın eski eşi olarak bir podcast yayınına konuk oldu. Bu yayında söylemleri ve değindiği noktalarla popülerliği ve bilinirliği artan Magyar, o dönem her ne kadar siyasete girmek konusunda kesin bir şey söylemese de sonrasında 2024 Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri için aday olacağını açıkladı.
Foto: Xinhua
Magyar ve çevresi, seçime girmek için bir parti kurmak yerine halihazırda var olan ve faal durumda olmayan Tisza'dan aday oldular. Seçim sonucunda %30'a yakın oy alarak AP'ye seçilen Magyar, bu vakitten sonra Orban hükümeti tarafından bir rakip olarak görüldü. Bu süre içerisinde iktidar tarafından Magyar'a özel hayatıyla ilgili çeşitli suçlamalar yöneltildi. Bunların bir sonucu olarak Eylül 2024'te Orban hükümetine yakın Başsavcı Peter Polt, AP'den Magyar'ın dokunulmazlığının kaldırılmasını resmi olarak talep etti ancak AP bunu reddetti.
2026 seçimlerinde, Orban iktidarına son vermek amacıyla yer alacağını açıklayan Magyar ve Tisza; Momentum, MSZP (Sosyalist Parti), LMP (Yeşiller), Párbeszéd (Diyalog) ve Jobbik gibi partilerin, "muhalefetin en güçlü adayını" destekleme kararıyla geniş bir toplumsal desteği yanında buldu.
Tisza'nın vaatleri
Tisza'nın Şubat 2026'da yayımladığı "İşleyen ve İnsani Bir Macaristan" başlıklı seçim manifestosunda yer alan vaatler; ekonomiden sağlığa uzanan bir yapılanmayı hedefliyor. Parti temel gıda ve ilaçlarda KDV'yi düşürmeyi, asgari ücretlilerin gelir vergisini azaltmayı vaat ediyor. Bununla birlikte, eğitimde zorunlu yaşı 18'e yükseltip öğretmenlerin maaşlarına %25 zam yapmayı planlarken Orban hükümetinin getirdiği ve dünya kamuoyunda pek çok tartışmaya yol açan güney sınırındaki tel örgüleri muhafaza edeceğini, yasadışı göç konusunda katı bir tutum sergilenmeye devam edileceğini ve AB/NATO müttefikliğine bağlı kalırken Avrupa dışından misafir işçi alımını durduracağını belirtiyor.
Orban ve kaybedenler kulübü
Orban hükümeti, hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le iyi ilişkilere sahip olmasıyla dikkat çekiyordu. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa Birliği (AB) tarafından dondurulan Rusya varlıklarının Ukrayna lehine kullanılması tasarısını veto etmesiyle ön plana çıkan Orban, Brüksel'deki AB bürokratlarıyla da anlaşmazlıklar yaşıyordu.
Orban ve Vance Budapeşte'de, Foto: Xinhua
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić'le de iyi ilişkilere sahip olan Orban, seçimden yalnızca günler önce ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'i başkent Budapeşte'de ağırlamıştı. Burada Orban lehine bir miting düzenleyen Vance, mitingte Trump'ı da telefonla aradı. ABD'nin Orban'a destek verdiğini belirten Vance, AB'yi Macaristan'ın seçim kampanyasına müdahale etmek ve sansürle suçladı. Vance sözlerine şöyle devam etmişti: "Brüksel'deki bürokratlar Macaristan ekonomisini yok etmeye çalıştılar, Macaristan'ı enerjide daha az bağımsız hale getirmeye çalıştılar, Macar tüketiciler için maliyetleri arttırmaya çalıştılar."
Magyar'a tebrik mesajları
Avrupa ve dünyanın pek çok ülkesinden liderler Magyar'ı seçim zaferi için tebrik etti. Dün gece oyların henüz yarısı sayılmışken Başbakan Victor Orban yenilgiyi kabul ederek Magyar'ı kutladı. İlerleyen saatlerde ve bugün de Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodemir Zelensky, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Şansölyesi Friedrich Merz gibi isimler de tebrik açıklamaları yaptı. ABD Başkanı Donald Trump ise henüz bir açıklama yayımlamadı.
Ayrıca, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel ve şu anda tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Magyar'ı kutladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise henüz Macaristan'daki seçimlerle ilgili bir açıklama yapmadı.
Sibel Güler, Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi hükümetinin yaklaşık 1,6 milyon göçmeni doğrudan etkileyecek yeni düzenlenlemelerini ve yarattığı belirsizliği sorguluyor.
Sibel Güler yazdı.
Birleşik Krallık’ta yaşayan göçmenler, yaklaşık bir yıldır büyük bir belirsizlik atmosferinin içinde bulunuyor. Mayıs 2025’te İşçi Partisi hükümeti tarafından yayımlanan ve kamuoyunda “White Paper” olarak bilinen Göçmenlik Bülteni, göçmenlik sisteminde bazı değişiklikler önermiş, söz konusu öneriler Şubat 2026’ya kadar kamu görüşüne açılmıştı. Bu sürece ek olarak, İçişleri Bakanı Shabana Mahmood’un geçtiğimiz Kasım ayında yaptığı açıklamayla göçmenlerin yaşadığı belirsizlik katlandı. Mahmood, göçmenlerin kalıcı oturum hakkı (indefinite leave to remain) elde edebilmesi için gereken sürenin ciddi biçimde artırılacağını duyurdu. Düzenlemenin geriye dönük olarak da uygulanacağının açıklanması göçmenlerin tepkisini çekerken, izlenen politika iktidardaki İşçi Partisi içinde görüş ayrılıklarına neden oldu.
Önerilen değişiklikler neler?
Gündemdeki düzenleme Birleşik Krallık’a yalnızca yeni gelecek göçmenleri değil, halihazırda ülkede yaşayan ve 2026 ile 2030 arasında kalıcı oturum kazanabilecek yaklaşık 1,6 milyon göçmeni de doğrudan ilgilendiriyor. Tartışılan en önemli değişiklik, kalıcı oturum için gereken sürenin 5 yıldan 10 yıla çıkarılması.
Bu 10 yıllık sürenin ise belirli şartlara bağlanması öngörülüyor:
Sosyal yardım almamak
Ulusal Sigorta katkı paylarını düzenli ödemek
Sabıka kaydının bulunmaması
Yüksek seviyede İngilizce bilmek
Toplum içinde gönüllü faaliyetlere katılmak
Bununla birlikte, kalıcı oturum için gerekli sürenin duruma göre değişebileceği de belirtiliyor. Buna göre:
İngilizceyi lisans düzeyinde konuşabilenler için süre 9 yıl olacak
Daha yüksek vergi diliminde olanlar 5 yılda, en üst vergi dilimindekiler ise 3 yılda kalıcı oturuma hak kazanabilecek
Kamu hizmetinde çalışanlar 5 yıl sonunda bu hakka erişebilecek
Gönüllü faaliyetlerde bulunanlar için süre 5 ila 7 yıl arasında değişebilecek
12 aydan az sosyal yardım alanlar 15 yılda, 12 aydan fazla alanlar ise 20 yılda kalıcı oturum elde edebilecek
Belgesiz ve “suç sayılan” yollarla Birleşik Krallık’a gelen mülteciler ise ancak 30 yıl sonra kalıcı oturum alabilecek
Yasal yollarla gelip iltica hakkı kazanan mülteciler de 20 yıl sonra kalıcı oturuma başvurabilecek
Mülteci statüsünden çalışma ya da öğrenci vizesine geçenler ise daha erken kalıcı oturum hakkı elde edebilecek
İlk kurban mülteciler!
Mahmood’un Mart ayında açıkladığı ve 2 Mart 2026 itibarıyla yürürlüğe giren bir diğer düzenleme ise mülteci statüsüne ilişkin. Buna göre, bu tarihten sonra mülteci statüsü kazananlara yalnızca “geçici koruma” verilecek.
Yeni sistemde, ilticası kabul edilen kişilerin statüsü her 2,5 yılda bir yeniden değerlendirilecek. İnceleme sonucunda geldikleri ülkenin “güvenli” ilan edilmesi halinde bu kişiler sınır dışı edilebilecek. Güvenlik riskinin sürdüğüne karar verilirse, süresiz oturum hakkı için 20 yılın tamamlanması gerekecek. Oysa önceki uygulamada mültecilere genellikle 5 yıllık koruma veriliyor ve bu sürenin sonunda kalıcı oturum başvurusu yapılabiliyordu.
Bu değişiklik, Birleşik Krallık’ın iltica sisteminde son 30 yılda yapılan en kapsamlı değişikliklerden biri olarak değerlendiriliyor. Mahmood’un hayata geçirdiği bu model, insan hakları açısından sert şekilde eleştirilen Danimarka sığınma sisteminden esinlenerek hazırlanan bir model.
Mahmood, düzenlemenin amacını Birleşik Krallık’ın düzensiz göç için bir “çekim merkezi” olmasının önüne geçmek olarak açıklarken, hükümet de artan sığınma başvurularının kamu hizmetleri üzerindeki yükü artırdığını, bu nedenle bu düzenlemeye gidildiğini savunuyor.
Öte yandan Birleşik Krallık medyasında farklı bir yorum öne çıkıyor. Hükümetin, göçmen karşıtı söylemleriyle öne çıkan Nigel Farage liderliğindeki sağcı Reform UK partisinin yükselişine karşı bu düzenlemeyi yaptığı dile getiriliyor. Hükümetin göçmen politikaları “aşırı sağa hitap etmekle” eleştirilirken, Farage ise İçişleri Bakanı’nın “bir Reform Partisi destekçisi gibi konuştuğunu” dile getirdi. Aşırı sağcı aktivist Tommy Robinson ise hükümetin yaptığını “vatanseverler için bir zafer” olarak nitelendirdi.
Göçmenler ve sivil toplumdan tepki
Göçmenler ve sivil toplum örgütleri (STÖ) ise düzenlemeleri yoğun biçimde eleştiriyor. Göçmen kuruluşları, bu değişikliklerin göçmenler için daha fazla belirsizlik yaratacağını, oturum hakkı almanın uzaması nedeniyle göçmenler üzerinde önemli mali ve ruh sağlığı problemlerinin oluşacağını vurguluyor.
Özellikle mültecilerin her 2,5 yılda bir değerlendirmeye tabi tutulması, sürekli bir belirsizlik ve güvencesizlik hali yaratacağı gerekçesiyle sert eleştiriliyor. Sivil toplum temsilcileri bu durumu açıkça “işkence” olarak tanımlıyor.
Birleşik Krallık’a 5 yıl sonunda kalıcı oturum alabilecekleri beklentisiyle gelen göçmenler ise kendilerini “kandırılmış” hissediyor. Türkiye’den “Nitelikli İşçi Vizesi” ile gelen bir işletme yöneticisinin sözleri bu duyguyu özetliyor: “Evimi satıp geldim. Şimdi geri dönsem Türkiye’de bir ev alamam. Kalsam ne kadar süre göçmenlik dairesi kapısında sürüneceğim belli değil. Resmen kandırıldık.”
Migrants’ Rights Network’ün, göçmenlerin başlattığı “Not a Stranger” kampanyasıyla birlikte yürüttüğü ve göçmenlerin görüşlerini öğrenmeyi amaçlayan anketin sonuçları da tabloyu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:
Katılımcıların büyük çoğunluğu yüksek düzeyde hayal kırıklığı (%80), endişe (%79), kaygı (%75) ve yalnızlık (%47) yaşadığını belirtirken, umut düzeylerinin düşük olduğunu ifade ediyor
%81’i göç sisteminin tüm göçmenlere eşit davranmadığını düşünüyor
%92’si göç konusundaki kamusal söylemin kötüleştiğini ve ırkçılığın arttığını dile getiriyor
%69’u ise mevcut atmosferin, uzun vadede Birleşik Krallık’ta kalıp kalmama kararlarını sorgulamalarına yol açtığını söylüyor.
İşçi Partisi içinde gerilim
Göçmenlik düzenlemeleri üzerinden yürüyen tartışmalar, İşçi Partisi içinde de gerilimi tırmandırıyor. Parti içindeki görüş ayrılıkları giderek daha görünür hale gelirken, bazı milletvekilleri düzenlemeleri gerekli görüyor; diğerleri ise hükümetin göç politikalarının hem yanlış olduğunu hem de insan haklarına aykırı olduğunu savunuyor.
İşçi Partisi milletvekili Tony Vaughan değişikliklere karşı çıkarak 100 meslektaşı tarafından imzalanan bir mektubu içişleri bakanına gönderdi. Vaughan BBC’ye yaptığı açıklamada izlenen politikanın nitelikli göçü caydıracağını ve bunun hazineye “milyarlarca” pounda mal olacağını belirtti.
Öte yandan, İçişleri Bakanı Mahmood’un yeni kuralları yalnızca ülkeye yeni gelecek göçmenlere değil, halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara da uygulama niyeti, partinin eski genel başkan yardımcısı Angela Rayner tarafından “İngiliz değerlerine aykırı” sözleriyle eleştirildi. Kulislerde, Rayner ile birlikte Emily Thornberry dahil olmak üzere önemli isimlerin, özellikle halihazırda ülkede bulunanlar ve kamu sektöründe kritik görevlerde çalışan göçmenler için muafiyet talep ettiği konuşuluyor.
Hükümetin göçmenlik düzenlemelerine karşı çıkan İşçi Partili milletvekilleri, bakanların geri adım atmaması halinde Parlamento’da sembolik bir oylamayı zorlayarak parti içindeki bölünmeleri görünür kılmakla tehdit ediyor.
İçişleri Bakanlığı ise düzenlemelere ilişkin kamudan 200 bin görüş alındığını ve değişikliklerin halihazırda Birleşik Krallık’ta bulunanlara nasıl uygulanacağının hala değerlendirildiğini açıkladı.
Sınav Mayıs’ta
Göçmenlik düzenlemeleri konusunda Mayıs ayında Birleşik Krallık Parlamentosu’nda yapılacak görüşmeler kritik önem taşıyor. Ancak 7 Mayıs’ta gerçekleştirilecek yerel seçimler de bu görüşmeler kadar kritik. Kamuoyu yoklama uzmanlarına göre, İşçi Partisi’nin göçmenlik düzenlemeleri dahil birçok politikası bu seçimlerde sınavdan geçecek.
Uzmanlar, özellikle göçmen nüfusun yoğun olduğu Londra başta olmak üzere pek çok seçim bölgesinde İşçi Partisi’nin ciddi oy kaybı yaşayacağını düşünüyor.
Banu Cennetoğlu, “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisinde babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramları hakkında düşünmeye çağırıyor.
“ne karanfil ne kurbağa” sergisinden. Foto: artfulliving.com
Sanatçı Banu Cennetoğlu’nun “ne karanfil ne kurbağa” adlı kişisel sergisi 25 Ekim 2025-20 Ocak 2026 tarihleri arasında Yavuz Parlar küratörlüğünde Bursa da İMALAT-HANE’de gösterildikten sonra bir süredir https://nknk-erika.imalat-hane.comadresinde sergileniyor.
Daha önce Türkiye’nin ilk kadın genel yayın yönetmeni olan Gurbetelli Ersöz’ün günlüklerinden okuyan “Yüreğimi Dağlara Nakşettim” kitabını 145 litografi kireçtaşı tabletine nakşederek sergileyen Cennetoğlu, bu sergisinde iktidar, itibar ve inkâr ekseninde meseleye bakıyor.
Bilginin üretimi, tasnifi ve dolaşım politikaları üzerine çalışan Banu Cennetoğlu’nun pratiği, çoğu zaman uzun soluklu araştırmalara, kişisel ve kolektif hafıza kayıtlarına dayanıyor. “ne karanfil ne kurbağa” sergisinde Cennetoğlu, babalık halleri, hak, had, kayıp ve iktidar kavramlarını, hem söz söylemenin hem de söz vermenin muğlaklığı ile düşünmeye çalışıyor. Serginin küratörü Yavuz Parlar. Banu Cennetoğlu ve serginin küratörü Yavuz Parlar’ın bu işbirliği özelinde yürüttükleri yazışmalar, atışmalar ve iç dökmeler, serginin kurgusunu desteklerken, nknk-erika adlı eşlikçi bir yayına dönüşüyor.
Serginin oluşum süreci, klasik bir sergi kurgusundan ziyade, ikilinin birbirleriyle iletişimi ve paylaştığı düşünceler üzerinden şekilleniyor. Dijital bir fikir alışverişi olarak, belki de bir amaç gütmeden, yapılan yazışmalarla süreç başlıyor. Birbirlerine “hadi başlayalım” dedikleri noktada, her gün birinin diğerine bir şey yolladığı ve karşı tarafın buna cevap verdiği bir akış kuruluyor.
“Kişisel olan toplumsal da”
Sergide baba ve uzantıları, kişisel olanın toplumsal olduğuna, toplumsal bellekten imkânsız özürlere uzanan bir araştırma alanı niteliği özelliğini taşıyor.
Sergi bir iktidar, otorite olarak tanımlanan babanın yani sistemin, “devlet babanın” reddine karşı verilen mücadelede kaybedilen, öldürülen babaların çocuklarının, yas ve acı dolu hafızalarımızın hatırlamamıza da yardımcı oluyor.
Banu Cennetoğlu Sina Ergün ile yaptığı bir söyleşisinde sergiyi şöyle tarif ediyor: “Kişisel bir yerden başlarsam, kabaca ve özetle bir musallatlık hâli diyebilirim. Başka türlü olabilmiş babalıkları ve babaları tenzih ederek, babalık benim için hem bireysel hem de toplumsal anlamda kendinden pek memnun ve emin, kibirli, kendi görünmez kitabının egemen doğrularından tereddütsüz (gibi gözüken) bir varoluş.
Kaçınılmaz olarak bu kurulu ve kurgulu tereddütsüzlüğün sürdürülebilirliği için olmazsa olmaz üç illet: iktidar, itibar ve inkâr. Bunları seven, koruyan, savunan ve bulaştıran, itiraz edeni dışlayan, cezalandıran, ‘ıslah’ etmek isteyen, diğerinin sınırlarını ihlal etmeyi kendinde hak görebilen bunu da o kişinin ‘iyiliği için’ yaptığı iddiasıyla meşrulaştırabilen bir yapı diyelim.”
Foto: Artfulliving.com
Kürt meselesinde kayıp yaşamış babalara ve çocuklara bakmak
Sergiye bakarken ve sonrasında söyleşiyi okurken Kürdistan’da yaşanan siyasal şiddete karşı verilen mücadelede sonucunda kaybedilen, öldürülen evlatların babaları ve babalarının ölümüne tanıklık etmek durumunda kalmış evlatların kayıplarını, yas ve acılarının meselesinin barış, demokrasi ve bir arada yaşama kültürüne maliyeti devasa ve yakıcı bir nitelikte olduğunu hatırlatıyor. Bu kayıpların en çok da ailenin, yakın çevrenin içinde yer alanların dünyasında tarifsiz bir acı ve yoksunluğa yol açtığını görüyoruz. Bu yoksunluğun ve acının uzun dönemli etkisi o günün çocuklarının algı ve hafızası üzerinden toplumsallığın bir parçası haline geldiğini, toplumlar açısından da geçmişte yaşanan acılarla yüzleşememe, ihlallerin malum sorumlularının hesap vermesinin önündeki engeller, adalet duygusunun yitirilmesine, karşılıklı güven ve birlikte yaşama umudunun kaybına neden oluyor. Kürt meselesinde kayıp yaşamış babaların ve çocukların üzerinden yeniden bakmaya çalışmanın ”yeniden hafıza” inşası olarak düşünülmesi gerekiyor. Bir yandan baba-evlat ilişkisindeki fay hatlarına sosyopolitik bir çerçeveden bakmak, diğer yandan babalarını devlet güçleri tarafından kaybetmiş çocukların; yoksunluk, yas ve acı dolu hafızalarının tasviriyle başka bir yerden bakmak mağdurun onulmaz bir yılgınlığı ya da sahici bir meydan okuması olarak değerlendirilebiliriz. Unutulmaması gereken diğer bir nokta da bu çocuklarının, bugünün ve geleceğin “yetişkinleri”, belirli bir tarihsel sürece ilişkin duygusal hafızayı yeniden ve yeniden üreten özneler olduğu gerçeğidir.
Babalarının geçmişte yaşadıkları sonuçlarını yüklenmek zorunda kalan veya bırakılan çocukların bireysel zihin ve duygu rotaları üzerinden Kürt meselesinin kökleriyle böylesi bir yüzleşme, bu toplumsallıkların nasıl bireysellikler içinde yeniden yeniden üretildiğine de ışık tutacaktır. Kişisel olanın toplumsal olduğu kadar toplumsal olanın kişisel olduğu babalık mevzusu Hasan Hüseyin Korkmazgilin yazdığı gibi “Ne karanfil Ne kurbağa.”
“Yüreğimi Dağlara Nakşettim” sergisi Lozan Sanat Müzesi’nde sergilendi. Foto: ANF
Banu Cennetoğlu hakkında
Banu Cennetoğlu disiplinlerarası çalışma pratiğinde, arşivleme yöntemlerinden yararlanarak hafıza politikalarını, bilginin üretimini, dağıtımını ve tüketimini sorgular. Kişisel sergilerinin yer aldığı kurumlar arasında Kunsthal Charlottenborg, Kopenhag (2025); Sylvia Kouvali, Atina (2024); K21 Ständehaus, Kunstsammlung Nordrhein-Westfalen, Düsseldorf (2019); Sculpture Center, New York (2019); Chisenhale Gallery, Londra (2018); Bonner Kunstverein (2015); Salonul de proiecte, Bükreş (2013); Kunsthalle Basel (2011) bulunuyor. Birçok karma serginin yanı sıra Berlin, İstanbul, Liverpool, Gwangju, Atina ve Venedik Bienallerine ve Murcia’daki Manifesta 8, Atina/Kassel’deki documenta 14 ve Pittsburgh’daki 58. Carnegie International’a katıldı. İstanbul’da sanatçı kitapları ve basılı malzemelere odaklanan, sanatçı inisiyatifi BAS’ın kurucusu olan Cennetoğlu, Amsterdam’daki Rijksakademie’de danışman olarak görev yapıyor. Sanatçı, İstanbul’da çalışıyor ve yaşıyor.
Feminist akademisyen Pınar Selek, 1998’de elinden alınan araştırmasına rağmen soru sormayı bırakmadı. Selek’in Kürt Hareketi’ne yönelik yürüttüğü çalışma Şubat 2026’da Fransa’da yayınlandı, 27 yıldır yargılandığı dava ise hala sürüyor.
Pınar Selek; araştırmacı, feminist sosyolog ve yazar. Nice Côte d’Azur Üniversitesi’nde sosyoloji öğretim üyesi ve Göç ve Toplum Araştırma Birimi’nin (URMIS) üyesi olan Selek, güç ilişkileri, kolektif eylem ve toplumsal hareketler üzerine çalışıyor. LGBTİ+’lar, seks işçileri, kadınlar, Kürtler ve sokakta yaşayan çocuklar üzerine kaleme aldığı kitapları ve çevirileri de var.
Selek, özellikle sokakta yaşayan çocuklarla birlikte sanat atölyeleri kurdu. Bunlar arasından “Bizim Atölye”, sokaktan toplanan çöplerin dönüştürülüp tekrar sokağa geri kazandırıldığı ve bu çocuklarla birlikte yaptığı tiyatro gösterilerinin, dergi çalışmalarının yer aldığı bir atölyeydi.
Selek, “Sokak Sanatçıları Atölyesi”nin ve Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi kurucularından birisi olarak veya akademik çalışmalarıyla değil, yargıtay tarafından beraatle sonuçlanan davaların yeniden ve yeniden açılmasıyla daha çok kamuoyunun gündemine geldi.
Amargi Kadın Dayanışma Kooperatifi, 2006’da yayın hayatına başlayan feminist teori ve politika dergisi olan Amargi Dergi’yi hayata geçirti. 2015’ten itibaren internet üzerinden devam etmeye başlayan Amargi Dergi, 4 Ağustos 2016’da yayını sonlandırdığını duyurdu.
Selek, 1998’de Mısır Çarşısı’nda gerçekleştirilen bir patlama olayından sorumlu tutularak örgüt üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı ve ciddi işkence görmüştü. Bu suçlamanın ardından bilirkişi raporları ile suçsuz olduğu kanıtlanmasına rağmen Selek’e yönelik soruşturma 27 yıldır sürüyor. Selek, arka arkaya açılan 4 davanın dördünden de beraat etti. Şu an ise hâlâ araştırmalarından dolayı ağırlaştırılmış müebbet hapis istemiyle yargılanıyor.
Davanın seyri, Türkiye yargı tarihinin en tartışmalı süreçlerinden birini oluşturuyor.
Mısır Çarşısı davası
İstanbul, Eminönü’ndeki tarihi Mısır Çarşısı’nda 9 Temmuz 1998 tarihinde meydana gelen ve 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin de yaralandığı patlamadan iki gün sonra Pınar Selek gözaltına alındı.
Birkaç gün sonra bilirkişi raporlarında patlamada bombaya ait hiçbir parça bulunmadığı yazmasına rağmen Pınar Selek, Devlet Güvenlik Mahkemesi askeri hakimliğince tutuklandı.
Olaydan yaklaşık bir ay sonra Abdülmecit Öztürk isimli bir kişinin, “Mısır Çarşısı’na bombalama eylemini Selek ile birlikte gerçekleştirdik” şeklinde ifadesi alındı. Öztürk bu ifadeden üç gün sonra savcılık ifadesinde, “polis ifadesinin işkence altında alındığını ve patlamayla hiçbir ilgisi ve bilgisinin olmadığını” söyledi.
27 yıldır bitmeyen dava
Mısır Çarşısı patlaması davasında İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “patlamadaki bombayı hazırladığı” iddiasıyla yargılanan Pınar Selek, 08.06.2006’da patlamaya neyin neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 2007’de bu kararı bozdu ve mahkemenin hüküm kurmasını istedi. Buna yönelik yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, 23.05.2008’de Selek’in yine beraatına karar verdi. Dosyanın ikinci kez gittiği Yargıtay, Selek için “müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın” demişti. Selek, 9 Şubat 2011’de üçüncü kez beraat etti. 24.11.2013’de ise Pınar Selek‘e ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi, tutuklama yönünde yakalama kararı çıkartıldı. 11.07.2014’de temyiz duruşmasının görüldüğü Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının usulen bozulmasına karar verdi. Bu, Selek hakkında Yargıtay’ın bozduğu üçüncü karar oldu.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21 Haziran 2022 tarihinde İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2014’te vermiş olduğu beraat kararını esastan bozdu ve Pınar’ın “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” ile cezalandırılması gerektiğine karar verdi. 31 Mart 2023 duruşmasında mahkeme, Selek hakkındaki kırmızı bültenle arama ve tutuklama kararının devamına karar verdi.
Yıllarca süren bu hukuki baskıya rağmen Selek, Fransa’da yaşamını ve öğretim hayatını sürdürüyor.
Yargıtay’ın 2023’te bozduğu beraat kararının en son duruşması 2 Nisan 2026’da görüldü. 2 Nisan’da görülen davayı takip eden Özge Özgüner’in aktardığına göre Fransa merkezli URMIS, duruşmada Selek’in akademik bakımdan en yüksek ünvana sahip olduğunu kanıtlayan bir belge sundu. Mahkeme, tutuklama kararının devamına hükmederek duruşmayı 18 Eylül 2026’ya ertelendi.
Davada Selek’in yanında olan Hâlâ Tanığız Platformu’nun basın açıklaması için tıklayın.
Pınar Selek’in bilim hakkını ve nihai beraatini sonuna kadar savunuyoruz
Sosyolog-yazar, akademisyen, feminist aktivist Pınar Selek’i çevreleyen ve 27. yılına giren Mısır Çarşısı kumpası davasında 2 Nisan 2026 Perşembe günü İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir kez daha buluştuk. Her zamanki gibi yurtdışından kalabalık bir heyetin de katıldığı duruşmada Selek’in ifadesinin alınmasına yönelik usuli eksikliklerin tamamlanması sebep gösterilerek yokluğunda tutuklama kararının devamına hükmedildi. Müdafilerin tutuklama ve yakalama kararlarının kaldırılması yönündeki yazılı talepleri de reddedildi. Mahkeme duruşmayı 18 Eylül 2026 Cuma saat 13:00’e erteledi.
Bu duruşmada sosyolog Pınar Selek’in 2015 yılından bu yana üyesi olduğu, URMIS (Unité de Recherche Migrations et Société) araştırma laboratuvarı direktörü Florence Boyer de kurum adına mahkemeye yazılı bir bilgilendirme notu sundu. Laboratuvarın her duruşmaya en az iki temsilciyle katılarak yargı sürecini yakından takip ettiğini belirten Boyer, Selek’e verilen profesörlük ünvanına ilişkin şu güncel bilgileri paylaştı:
“Pınar Selek, Fransa’daki akademik sistemde en üst düzey diploma niteliği taşıyan ve ‘devlet tezi’ olarak adlandırılan profesörlük tezini sosyoloji alanında elde etmiştir. Dört ciltten oluşan tez dosyası; yayımlanmış tüm çalışmalarını, ‘Göçebe sosyoloji: eşikler epistemolojisi’ başlıklı 89 sayfalık genel değerlendirme raporunu ve daha önce yayımlanmamış bir araştırmayı içermektedir. Selek bu akademik unvanı, çalışmalarının Prof. İsabelle Sommier başkanlığındaki bilimsel jüri tarafından kamuoyuna açık olarak değerlendirilmesi sonucunda kazanmıştır. 27 Ocak 2025 tarihinde Paris 8 Üniversitesi’nde gerçekleştirilen savunma toplantısında, alanlarında uzman altı profesörün raporları doğrultusunda dört buçuk saat süren bilimsel müzakere gerçekleştirilmiştir.”
Selek’in otuz yılı aşkın süredir yürüttüğü geniş bir yelpazedeki araştırmalarının literatüre önemli katkılar sunduğunu belirten Boyer, Selek’in sosyoloji disiplinindeki yetkinliğinin teyit edildiğini ve kendisine profesörlük ünvanının verildiğini duyurdu.
Müdafi avukatlardan Akın Atalay, Boyer’nin bilgilendirme notunda mahkeme açısından önem taşıyacağını düşündükleri bir diğer gelişmeyi de şöyle paylaştı:
“Meslektaşımızın yayımlanmamış tek araştırması olan ve 1996–1998 yılları arasında saha çalışması yürüttüğü Kürt toplumsal hareketlerine ilişkin incelemesi de ele alınmıştır. Türkiye’deki dava sürecini de ilgilendiren bu araştırmanın (178 sayfa) bilimsel çerçevesi ve metodolojisi tartışılmış; jüri tarafından yayımlanması tavsiye edilmiştir. Söz konusu çalışma, savunmanın hemen ardından Paris Cité Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır (SELEK Pınar, Lever la tête, Paris, Éditions Université Paris Cité, 2026).”
Tam 27 yıldır suçlu olmadığı bir davadan, bilirkişi ve bomba uzmanlarınca gaz kaçağı olduğu tespit edilen bir patlamadan dört kez beraat eden yol arkadaşımız, bulunduğu her yerden bilim ve aktivizm çalışmalarını verimle sürdürüyor.
Tüm hukuksuzluklar ve dört beraatle tescil edilmiş suçsuzluk apaçık ortadayken, Pınar Selek’i ısrarla müebbet sanıklığa mahkûm etmeye çalışan bu zihniyete karşı sonuna kadar mücadele edeceğiz.
Pınar Selek’in bilim hakkına ve nihai beraatine hep birlikte sahip çıkıyoruz.
Hâlâ Tanığız Platformu
Lever la Tête(Serhildan)– Prologue
Pınar Selek, Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik -kendi deyimiyle yarım bıraktığı- çalışmasını içeren bir kitap yayınladı. İsmi “Başkaldırı” (Lever la Tête) olan bu kitap Universite Paris Cite Yayınları tarafından Şubat 2026’da basıldı. Giriş (prologue) kısmının özeti şöyle:
Pınar Selek, kitaba giriş yazısına başlarken 1995’te 24 yaşındayken Türk devleti ile Kürt hareketi arasındaki savaşın sürdüğü ve Kürt dilinin ve kimliğinin yasaklandığı bir dönemde, Kürt hareketi üzerine sosyolojik bir araştırma başlattığını aktarıyor. Özellikle devletin söylemiyle “terörist”, “şeytan” ve “düşman” gibi yaftalara itiraz ederek “boyun eğmeyen” bir saha çalışması yürüttüğünü belirtiyor.
11 Temmuz 1998’de İstanbul polisi tarafından gözaltına alınmasının ardından tüm araştırma materyallerine el konulduğunu ve uzun bir süre işkenceye maruz kalmasına rağmen görüştüğü kişilerin kimliklerini ifşa etmediğini söylüyor. Bir ay sonra cezaevindeyken, Mısır Çarşısı bombalı saldırısıyla -daha sonra kaza olduğu kanıtlanan bir olayla- ilişkilendirildiğini ve “terörist” olarak yargılandığını aktarıyor: “Gözaltına alınmamdan bir ay sonra, cezaevindeyken, patlamanın bir kaza olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, Türk iktidarının beni asılsız bir şekilde İstanbul’daki Mısır Çarşısı saldırısına karışmakla suçlayarak benden bir terörist yaratmaya karar verdiğini televizyondan öğrendim” diyor. İki buçuk yıl cezaevinde kaldıktan sonra 2006, 2008, 2011 ve 2014’te dört kez beraat etmesine karşın davanın 27 yıldır sürdüğünü de ekliyor.
Bugün, kendisi için “akademik bir sığınak” olarak tanımladığı Fransa’da yaşayan Selek; öğretmeye, araştırmaya ve yazmaya devam ediyor. Bu son kitabında ise yıllarca gündeminde tutamadığı o “yarım kalan araştırmasına” dönüyor. Materyalleri yok edilmiş ama hafızasında ve bedeninde iz bırakmış bu çalışmayı, yazarak hem keşfetmeyi hem de tamamlamayı amaçlıyor.
Pınar Selek’in “Maskeler, Süvariler, Gacılar” (2001), “Barışamadık” (2004), “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” (2008), “Su Damlası” (2008), “Yolgeçen Hanı” (2011), “Yeşil Kız” (2012) ve “Cümbüşçü Karıncalar” (2018) adlı kitapları yayınlandı.
ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı saldırıların ardından, 8 Nisan’da uygulanmaya başlanan 2 haftalık ateşkes kararı sonrası taraflar ilk kez, Pakistan’ın arabuluculuğunda başkent İslamabad’da bir araya geldi.
Foto: Seoul Economic Daily
ABD’li ve İranlı yetkililer, 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda varılan 2 haftalık ateşkesin ardından bugün (11 Nisan) Pakistan’ın başkenti İslamabad’da bir araya geldi. Kalıcı barışın sağlanabilmesi adına gerçekleştirilen bu görüşmelere ABD’yi temsilen Başkan Yardımcısı JD Vance’in başkanlığını yaptığı bir heyet katılıyor. Heyette, ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner ve özel temsilci Steve Witkoff da bulunuyor. İran’ı ise Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf başkanlığındaki heyet temsil ediyor. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de İran heyetinde bulunuyor.
Reuters‘ın iddiasına göre iki ülke de müzakere masasında karşılarında görmeyi tercih ettikleri muhataplarla görüşecek. Görüşmelere aşina olan İranlı yetkililere dayandırılan söylemlere göre JD Vance, İranlılar tarafından Trump’ın çevresindeki en savaş karşıtı isimlerden biri olarak görülüyor. Bu da İranlıları, Vance ile yapılacak görüşmelerden kârlı çıkabileceklerini düşündürüyor. Reuters’a konuşan bir Beyaz Saray yetkilisi ise, İranlıların bu iddialarını yalanladı. Öte yandan başka bir Beyaz Saray yetkilisi, İranlıların görüşmeler için Vance’i işaret ettiklerini fakat bir sebep sunmadıklarını belirtti. Ayrıca, yönetim içi tartışmalara aşina iki kaynağın belirttiğine göre, bazı Beyaz Saray yetkilileri de son haftalarda, pragmatik bir eğilimi olduğunu sezerek Kalibaf’ı muhatap olarak belirlediler.
Trump tarafından İslamabad’a gönderilen Vance, kendisi için de önemli bir sınav verecek. 2028 ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Cumhuriyetçilerin aday adaylığı için adı geçen isimlerden olan Vance’in burada göstereceği performans, onun geleceğini de belirleyecek. Olası başarılı bir anlaşma sağlanması, Vance’in siyasi gücünü artırabileceği gibi, başarısız bir sonuç ise kendisini daha da savaşın yüzü olarak gösterebilir.
Ana gündem maddeleri; taraflar ne istiyor
İran, çatışmaların başlamasından bu yana İsrail’in Hizbullah militanlarına yönelik saldırılarında yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği Lübnan’da da ateşkes istiyor. İsrail ve ABD, Lübnan’ın İran-ABD ateşkesinin bir parçası olmadığını söylerken Tahran, bunun ateşkes kapsamına dahil edilmesinde ısrar ediyor.
İran, ABD’nin dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakmasını ve yaptırımlara son vermesini istiyor. Washington, yaptırımların önemli ölçüde hafifletilmesine açık olduğunun sinyalini verirken, bunun yalnızca İran’ın nükleer programlarından taviz vermesi karşılığında olabileceğini belirtti.
İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki otoritesinin tanınmasını istiyor. ABD ise boğazın petrol tankerlerine ve diğer deniz trafiğine, geçiş ücretleri de dahil olmak üzere, hiçbir sınırlama olmaksızın açılmasını istiyor.
İran’ın altı haftalık savaş boyunca oluşan tüm zararlar için tazminat talep etmesi beklenirken, ABD bu konuda henüz bir açıklama yapmadı.
İran, uranyum zenginleştirmesine izin verilmesini isterken, Trump bu konunun müzakereye kapalı olduğunda ısrar ediyor.
İsrail ve ABD, İran’ın füze kapasitesinin ciddi ölçüde kısıtlanmasını isterken, Tahran ise sahip olduğu füzelerin müzakereye kapalı olduğunu belirtiyor.
İran, ABD muharip güçlerinin bölgeden çekilmesini, tüm cephelerde savaşın sona ermesini ve saldırmazlık taahhüdünde bulunulmasını isterken Trump, bir barış anlaşmasına varılana kadar Orta Doğu’daki askeri unsurlarını bölgede tutacağını belirtiyor.
Kaynak:Reuters
Trump’tan paylaşım
Ayrıca Trump, bugün yaptığı bir sosyal medya paylaşımında “Çin, Japonya, Güney Kore, Fransa, Almanya ve daha pek çok ülke dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine bir iyilik olarak Hürmüz Boğazı’nı temizleme sürecini an itibarıyla başlatıyoruz. İnanılmaz ama, bu işi kendi başlarına yapacak cesarete ya da iradeye sahip değiller” ifadelerini kullandı.
ABD ve İran arasındaki görüşmeler başlarken Lübnan’da ise çatışmalar hâlâ sürüyor. İran’ın görüşmelerdeki gündemlerinden biri Lübnan’ın da ateşkes kapsamına girmesiyken ABD tarafı, Lübnan’ın anlaşmanın bir parçası olmadığını belirtiyor. Öte yandan arabulucu Pakistan da Lübnan’ın anlaşmaya dahil olduğunu söyledi. Bu doğrultuda, İsrailli ve Lübnanlı yetkililerin 14 Nisan Salı günü ABD’nin başkenti Washington DC’de bir araya gelmesi bekleniyor.
Öte yandan Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bugün Erdoğan’la İran-ABD görüşmeleri ve Ukrayna’daki durum üzerine bir görüşme gerçekleştirdiklerini sosyal medya hesabından açıkladı.
6 Nisan’da ABD Başkanı Trump, İran’a Hürmüz Boğazı’nı ticari trafiğe açması için verdiği mühleti 7 Nisan Salı akşamına kadar uzattı. Boğazın açılmaması halinde ise İran’ın elektrik santralleri ve köprüler gibi sivil altyapı hedeflerini vurmakla tehdit etti. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, tehdit altında pazarlık yapmayacaklarını açıkladı. Tahran yönetimi, Pakistan üzerinden iletilen 45 günlük geçici ateşkes önerisini reddederek 10 maddelik kendi taleplerini sundu.
Verdiği mühletin dolmasına saatler kala Trump, sosyal medya üzerinden bir tehdit mesajı paylaştı. Mesajda, “Bu gece koca bir medeniyet yok olacak ve bir daha asla geri getirilmeyecek. Bunun olmasını istemiyorum ama muhtemelen olacak. Ne olacağını bilmiyorum ama galiba olacak. […] Kim Bilir? Uzun ve karmaşık dünya tarihinin en önemli anlarından olan bu gecede öğreneceğiz. 47 yıllık gasp, yolsuzluk ve ölüm nihayet sona erecek” ifadelerine yer verildi.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yaptığı açıklamada, ABD’nin askeri hedeflerinin büyük ölçüde tamamlandığını ve savaşın çok yakında biteceğini belirtti. Vance, İran’ın ya “normal bir ülke olup dünya ticaretine katılacağını” ya da “masaya gelmeyip ekonomik olarak çok kötü bir duruma düşeceğini” ifade etti.
Trump’ın işaret ettiği sürenin dolmasına yalnızca yarım saat kala, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğuyla bir ateşkes adımı atıldı. Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı “Tam, derhal ve güvenli biçimde açmayı” kabul etmesi şartıyla, bombardıman planını iki haftalığına askıya aldığını duyurdu. Trump ayrıca İran’dan üzerinde çalışılabilir 10 maddelik bir öneri aldıklarını, askeri hedeflere çoktan ulaştıklarını ve onları aştıklarını savundu.
2 haftalık ateşkes ilanı ile şimdilik durulan “İran Savaşı”nın İran toplumunda bulunan fay hatlarını derinleştirdiğini söyleyen Emami ve Talebi, görünen şeyin “umut verici” olmadığını belirtti.
28 Şubat’ta ABD – İsrail’in saldırılarıyla başlayan İran savaşında, 8 Nisan tarihi itibariyle iki haftalık ateşkes ilan edildi. Ancak hem karşılıklı saldırıların olduğu süre zarfında hem de ateşkes sürecinde savaşın etkileri ve geleceği tartışılmaya devam ediyor. İran’da yaşananları ve savaşın İran halkları üzerindeki etkilerini sosyolog Dr. Mehrdad Emami ve İranlı gazeteci Reza Talebi ile konuştuk.
İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşın, toplumun siyasal eğilimlerini de değiştirdiğini belirten Dr. Mehrdad Emami, savaş öncesi milyonlarca İranlının rejim karşıtı protestolarda yan yana geldiğini hatırlattı. Savaştan iki ay öncesine kadar süren bu protestolara orta ve alt sınıfın öncülük ettiğini belirten Emami, “Bu protestolar için yarı devrimci bir durumdan bile bahsedilebilirdi. Birçok merkezi bölgede İranlılar devletin devrilmesi talebiyle sert protestolar gerçekleştirdiler. Bunun sonucunda da büyük bir katliam yapıldı devlet tarafından” diye konuştu.
Geçtiğimiz Aralık ve Ocak aylarında yaşanan protestolarda Pehleviciliğin etkilerinin olduğunu iddia eden Emami, “İran dışında yayın yapan uydu kanallarının bir çoğu Pehlevici kanallar. Batı tarafından da desteklenen bu kanalların Masha Amini protestoları sonrasında özgürlükçü akımlara kıyasla bu akımın aşırı sağcı, milliyetçi bir akım olarak örgütlenmiş olması öngörülemez bir durum değildi. Bir diğer neden ise, Mahsa Amini protestoları sonrası solcuların ve feministlerin kendine önder bir figür yaratamaması ile de ilişkilidir” dedi.
Emami: Pehlevicilik çelişkileri derinleştirdi
Bir ayı geride bırakan İran savaşında resmî açıklamalara göre 3000’den fazla kişinin yaşamını yitirdiğini hatırlatan Emami, savaşın büyük bir toplumsal travma yarattığını ve Pehlevicilik akımının da çelişkileri derinleştirdiğini ifade etti:
“Günümüze kadar sol ve feminist hareketleri vatan hainliği ile suçlayan İran milliyetçiliği bugün ABD ve İsrail’in peşinde savaşın devamını savunuyor. Nitekim, İran’da bugün milyonlarca insan mevcut rejime karşı olsa ve bunu bedelini çeşitli biçimlerde ödese bile bugün yaşanan bu saldırılar, ortak bir düşmana karşı birleşme eğilimini güçlendiriyor. Rejim karşıtı da olsa insanlar her gün bombalanıyor. Mülkleri zarar görüyor, yaşamları tehdit altında kalıyor. Bu da savaşın son bulması talebini güçlendiriyor” dedi.
Rejim tarafından uzun yıllardır baskı altında olan azınlıkların eğilimlerinin de değiştiğini belirten Emami şöyle devam etti:
“İran’daki uluslaşma sürecinin bir sonucu olarak Pehlevi döneminden beri baskı altında olan ve İran İslam Cumhuriyeti’nin de bu mirası devralmasından kaynaklı ezilmeye devam eden azınlık halklarının yaşadığı bölgeler, son dönemlerdeki isyanların merkezi olmuştu. Çünkü kapitalizmin doğası gereği çevre bölgeler merkeze göre daha az gelişmiştir. Oysa bu bölgeler kaynak bakımından oldukça zengin olmasına rağmen bu bölgelerde yaşayan halklar oldukça yoksul durumdalar. Yine de Aralık-Ocak protestolarında bu bölgelerdeki katılımın azdı. Bu durum da protestolara öncülük eden milliyetçi akımın tepkisini topladı. Sonuç olarak Masha Amini ve son dönemde yaşanan diğer toplumsal hareketliliklerde birleşen bu rejim karşıtı kesimler bugün daha parçalı bir görüntü içerisinde.”
“Siyasal islam hafife alınmamalı”
“İran’da siyasal islamcıların hafife alınmaması gerektiğini” savunan Emami, “Zira sol, 1979 devrimini bu nedenle kaybetmişti. İran – Irak savaşını hatırlayalım. 8 yıl süren bu savaşta İran, oldukça genç ve bugüne kıyasla çok daha meşru bir devlete sahipti. Çünkü gerek toplum gerekse de uluslararası kamuoyu bu devletin gerçek yüzünü henüz görmemişti. Nitekim savaş beklenenden çok daha uzun sürdü” değerlendirmesinde bulundu.
Savaşı savunan Pehlevi taraftarlarının da süren savaş konusunda ayrıştığını belirten Emami, “Çünkü İranlı yurttaşlar ABD’nin kendi politikalarını uygulamak için sivilleri öldürdüğünü ve İran’ın altyapılarını bombaladığını görüyorlar. Burada ABD kamuoyunun da etkisi büyük. Çünkü ABD kaynakları da bu müdahalenin yanlışlığını sorguladı ve ABD’nin İran’ın elindeki petrol, nükleer güç ve menzil gücünü sınırlamak istediği zamanla anlaşılmaya başlandı” diye konuştu.
Talebi: “Savaş sahadan çok medyada sürüyor”
İran’da süren savaşın İran halklarının günlük yaşamını nasıl etkilediğini değerlendiren gazeteci Reza Talebi, İran medyasının savaşın neresinde durduğuna dair soruya, İranlıların slogandan ve inkârdan öteye geçemeyen İran resmi medyası ile gelir üretme kaygısıyla hareket eden uluslararası medya arasında sıkışmasının üzücü olduğunu belirtti.
Talebi, yazılı medyanın da nefes alamaz durumda olduğunu ve toplumun sosyal medya platformlarına hapsolduğunu savundu.
İran’da yaşayan Kürtlerin ve diğer azınlık halklarının pozisyonlarına ve geleceğe dönük senaryolara dair de konuşan Talebi sözlerine şöyle devam etti:
“İran’daki Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçlar hakkındaki tüm tartışmalara hakim değilim ancak toplumsal ve etnik faylar İran için yeni değil ve sadece savaşa bağlı da değildir.
Söz konusu faylar tabii ki savaş koşullarında daha da derinleşir ve yeni çatışmalara yol açabilir. Gerilim seviyesi yüksektir. Kürtler, Türkler, Araplar ve Beluçların yanı sıra dindar ve seküler gibi ayrımlar da mevcuttur ve bu çatlaklar bugün tam anlamıyla görünmese de çok tehlikelidir. Eğer süreç doğru yönetilmezse Suriye ve Afganistan’dakine benzer durumlar mümkündür.
Nitekim, İran için net bir gelecek görememekle beraber her konuda ‘uzmanmış’ gibi de davranamayacağım. Yanılıyor olabilirim ama gördüğüm manzara umut verici de değil. İran toplumu kırılgan ve değişken bir yapıda, belki bu ortak acılar bir denge yaratabilir.”
İsrail’in 2 Mart’ta yeniden başlattığı Lübnan saldırıları 40. gününe girerken 8 Nisan’da düzenlenen kapsamlı saldırıyla birlikte Lübnan’daki ölü sayısı 1.953’e, yaralı sayısı ise 6.303’e ulaştı. Beyrut’tan Bekaa Vadisi’ne, Nebatiye’den Sur’a kadar onlarca belde yerle bir edildi.
İsrail’in Lübnan’a saldırıları: 2 Mart’tan bu yana bilanço
2 Mart – 9 Nisan 2026
Hayatını kaybeden
1.953+
Yaralı sayısı
6.303+
Yerinden edilen kişi
1.000.000+
Yerinden edilen çocuk
~390.000
Hayatını kaybeden / yaralanan çocuk (2 Mart’tan bu yana)
600+
8 Nisan tek günde ölü
357
Öne Çıkan Gelişmeler
2 Mart
Saldırı Başladı
İsrail, Lübnan’a yönelik kapsamlı saldırıları yeniden başlattı. Bu tarihten bu yana 1.953’ü aşkın kişi hayatını kaybetti; 6.303’ten fazla kişi yaralandı.
8 Nisan
Yoğun Bombardıman
Eş zamanlı hava saldırılarında tek günde en az 33 çocuk hayatını kaybetti, 153 çocuk yaralandı (UNICEF). Toplam 357 kişi öldü. Nebatiye kentinde yoğun bombardıman; Devlet Güvenlik Ofisi vuruldu, 8 güvenlik personeli hayatını kaybetti.
8 Nisan
Sivil Kayıp
Beyrut’un Tallet el-Hayyat mahallesinde Lübnanlı şair Khatun Salma yaşamını yitirdi. Beyrut Tıp Birliği, son saldırılarda 3 üyesinin hayatını kaybettiğini duyurdu.
8 Nisan
Diplomasi
Netanyahu, Lübnan ile doğrudan müzakere yürüteceklerini açıkladı; ancak aynı gün ateşkes olmayacağını da duyurdu. Saldırılar güneyde Kalile, Şehabiyye, Ansariyye, Tulin, Haruf, Şokin ve Mivdon beldelerinde sürdü.
9 Nisan
Hedef Operasyonu
İsrail ordusu, 8 Nisan’daki Beyrut saldırılarında Hizbullah lideri Naim Kasım’ın sekreteri ve yeğeni Ali Yusuf Harşi’nin öldürüldüğünü duyurdu.
9 Nisan
İnsani Boyut
Hükümet Afet Risk Yönetimi Birimi verilerine göre 36.000’den fazla ailenin bulunduğu sığınaklardan yerinden edildi. 2 Mart’tan bu yana 600’den fazla çocuk ya hayatını kaybetti ya da yaralandı; yaklaşık 390.000 çocuk yerinden edildi.
10 Nisan
Uluslararası
İsrail, İspanya’yı ABD liderliğindeki Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi’nden (CMCC) çıkardı. İsrail Dışişleri Bakanlığı, kararın gerekçesini İspanya hükümetinin “açıkça İsrail karşıtı önyargısı” olarak açıkladı.
Ambulans / sağlık hedefleri: Kefr Tibnit (ambulans), Doğu Zavtar (ambulans), Deyr Kanun Ras el-Ayn (ambulans ve itfaiye araçları), Nebatiye (ambulans)
▼ Doğu Lübnan — Bekaa / Baalbek
Baalbek bölgesi: Şamstar (Şemstar), Buvadi
Bekaa Vadisi: Meşgara, Sahmar
Nebi Şit: Hava saldırısı ve yoğun bombardıman
▼ Beyrut ve Çevresi
Dahiye (güney banliyöler): Düzenli bombardıman; Cinah ve Uzai bölgeleri de hedef alındı
Tallet el-Hayyat: Sivil konut bölgesi; şair Khatun Salma burada hayatını kaybetti
8 Nisan: Başkente ön uyarı yapılmadan eş zamanlı ~100 hava saldırısı düzenlendi
İsrail ordusu 8 Nisan’da Beyrut, Bekaa ve Güney Lübnan’daki 100’den fazla Hizbullah komuta merkezi ve askeri tesisini 10 dakika içinde eş zamanlı hedef aldığını açıkladı. Saldırıların büyük bölümünün sivil nüfusun bulunduğu alanlara isabet ettiği belirtildi.
Kaynaklar: UNICEF · Lübnan Sağlık Bakanlığı · Lübnan Resmi Haber Ajansı (NNA) · Lübnan Hükümeti Afet Risk Yönetimi Birimi · Beyrut Tıp Birliği · Anadolu Ajansı · Mezopotamya Ajansı
FİDE tarafından düzenlenen 2026 adaylar turnuvasında dünya satranç şampiyonlarına rakip olmak için dünyanın önde gelen 8 kadın ve erkek oyuncusunun mücadelesi sürüyor.
Foto: Fide
Uluslararası Satranç Fedarasyonu (FİDE) tarafından her iki yılda bir gerçekleşen Adaylar Turnuvası bu yıl Güney Kıbrıs’ın Pegaia kentinde yapılıyor. 28 Mart’a başlayan turnuvanın 16 Nisan’da bitmesi planlanıyor. Dünyanın en iyi 8 kadın ve 8 erkek oyuncusunun yarıştığı turnuvada birinci gelenler, mevcut dünya şampiyonu ile unvan maçına çıkmaya hak kazanıyor.
Peki FİDE’ye kayıtlı 360 binden fazla oyuncu arasından bu 8 kişi nasıl seçiliyor? Turnuvaya katılacak oyuncular son iki yılda FİDE tarafından düzenlenen turnuvaların şampiyonu veya Dünya Kupası’nda dereceye girmiş oyunculardan oluşuyor. Bunun dışındaki tek oyuncu ise raiting sıralamasına en yüksek puanı olan oyuncu katılabiliyor.
Anna Muzychuk / Fotoğraf: Maria Emelianova-Chess.com
Erkeklerde Hikaru Nakamura ile kadınlarda Bibisara Assaubayeva bu sene turnuvaya katılmaya hak kazananlar arasında. Her oyuncunun birbiri ile karşılıklı birer kez siyah ve beyaz taşlarla oynadığı turnuva boyunca en fazla puanı toplayan kişi, dünya şampiyonun karşısına çıkacak. Toplam 14 karşılaşmanın yapılacağı turnuvada 10. karşılaşmalarda erkeklerde Javokhir Sindarov 8 puanla lider iken kadınlarda ise 6 puanla Vaishali Rameshbab turnuvayı önde götürüyor.
Adaylar turnuvasına kim nasıl katıldı ?
2026 FİDE Adaylar Turnuvası
Kim Nasıl Katıldı?
♟
♟ Erkekler
Oyuncu
Katılım Yolu
Fabiano Caruana · ABD
2024 FİDE Circuit Şampiyonu
Hikaru Nakamura · ABD
FİDE Rating (Dünya Sıralaması)
Anish Giri · Hollanda
2025 FİDE Circuit Şampiyonu
Javokhir Sindarov · Özbekistan
2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Praggnanandhaa R · Hindistan
2025 Dünya Kupası (Yarı Finalist)
Andrey Esipenko · FİDE/Rusya
2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Wei Yi · Çin
2025 FİDE Grand Swiss Finalisti
Matthias Bluebaum · Almanya
2025 Dünya Kupası İlk 3 Derecesi
♛ Kadınlar
Oyuncu
Katılım Yolu
Zhu Jiner · Çin
2024–25 FİDE Kadınlar Grand Prix Şampiyonu
Aleksandra Goryachkina · FİDE
2024–25 Kadınlar Grand Prix İkincisi
Divya Deshmukh · Hindistan
2025 Kadınlar Dünya Kupası Şampiyonu
Tan Zhongyi · Çin
2025 Kadınlar Dünya Kupası Üçüncüsü
Vaishali Rameshbabu · Hindistan
2025 Kadınlar Grand Swiss Şampiyonu
Kateryna Lagno · FİDE
2025 Kadınlar Grand Swiss İkincisi
Bibisara Assaubayeva · Kazakistan
FİDE Etkinlik Puanı / Rating
Anna Muzychuk · Ukrayna
Koneru Humpy’nin çekilmesiyle (Yedek Listesi)
NihaPLUSKaynak: FİDE · 2026 Adaylar Turnuvası
Kadınlar kategorisinin galibi, mevcut Kadınlar Dünya Şampiyonu Ju Wenjun ile bu yılın sonbaharında unvan maçına çıkmaya hak kazanacakken, erkekler kategorisinin kazananı ise mevcut dünya şampiyonu Gukesh Dommaraju ile karşılaşacak.
Dünyanın 1 numarası turnuvada yine yok
Gelmiş geçmiş en iyi satranç oyuncuları arasında gösterilen ve dünya 1. Ünvanını halen koruyan Magnus Carlsen beklendiği gibi bu senede turnuvada yer almadı. 2013, 2014, 2016, 2018 ve 2021 yıllarında üst üste 5 kez dünya şampiyonu olarak kırılması güç bir rekor kıran Carlsen 2023’te unvan maçına çıkmayı red ederek bundan sonra dünya şampiyonluğu turnuvasına katılmayacağını ilan etmişti. Satranç dünyası uzun bir süredir klasik satrancın yerini dolduracak arayışlar içinde. Siyah ve beyaz taşların karşılıklı yaptığı 3.hamlede 121 milyondan fazla seçeneğin olduğu bu oyunda oyuncular 8 saate varan uzun ve yorucu oyunlar oynamak zorunda.
Fabiano Caruana ve Magnus Carlsen / Fotoğraf: Mike Klein – Chess.com
Gelişmiş bilgisayar teknolojisi ile açılış, oyun ortası ve oyun sonu gibi teorilerin neredeyse ezberlendiği klasik satranca alternatif olarak Freestyle Chess, (Serbest Stil Satranç) bu satranç sitilinde piyonlar klasik satrançta olduğu gibi aynı yerlerinde kalırken diğer tüm klasik satrançtakine aykırı olarak değişik yerlere diziliyor. Bu formatın ilk fikri tıpkı Carlsen gibi açılış hamlelerinin ezberlenmiş olmasının gerçek yaratıcılığı öldürdüğünü belirten dünya şampiyonu Bobby Fischer tarafından ortaya atıldı. 1996’da Arjantin’in Buenos Aires kentinde “Fischer Random Chess” (Fischer Rastgele Satrancı) adıyla dünyaya tanıtılan bu sitil 20 yıl sonra FİDE’nin turnuvalarına girebildi. Burada amaç artık ezberlenmiş oyun açılışlarından çıkarak oyuncuları daha farklı düşünmeye sevk etmek. Klasik satrancın yorucu temposuna karşın Hızlı (Rapid), Yıldırım (Blitz) ve Kurşun (Bullet) gibi oyunlarda 1-3-5 dakikalık oyunlarda satrancın daha geniş kesimlere ulaşmasına neden oldu. FİDE 2025 verilerine göre dünya genelinde aktif 360 bin satranç oyuncusu varken, dünya genelinde satranç oynayanların sayısının 600 milyonun üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Dünyanın en büyük satranç portalı olan Chesscom’un üyesi sayısı 250 milyonu aşarken her gün bu platformda 20 milyonu aşkın oyun oynanıyor.
Satrancın tarihçesi
Satrancın ilk ortaya çıkışı kesin olarak bilinmemekle birlikte, günümüzden en az 4000 yıl önce Mısır’da oynandığına dair bulgular piramitlerdeki kabartmalarda bulunmaktadır. Yine Çin ve Mezopotamya’da da milattan öncesine kadar bir tarihi bulunuyor. Oyunun bugünkü adını alması, MS 3. – 4. yüzyıllarda Hindistan’da, oyuna Çaturanga denmesi ile başlar. Satranç ile ilgili ilk yazılı belgeler Hindistan’dan kalmadır. Daha sonra satranç İran’a, onlardan Araplara, Endülüslüler sayesinde de İspanya üzerinden Avrupa’ya yayılmıştır. İspanyol Lucena’nın ilk basılı satranç kitabında (1497) satrancın o zamanki yeni kuralları açıklanmasının ardından o zamandan bugüne kadar, satranç oyununun kuralları değişmeden gelmiştir. İspanya’dan sonra, İtalya, Fransa, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’da satranç hızla yaygınlaştı. 15. yüzyılda İspanyol Lucena, 17. yüzyılda İspanyol El Greco, 18. yüzyılda Fransız Philidor’un satranç kitapları bulunmakta.
19. yüzyıl sonlarında satrancın büyük yıldızları belirdi: Anderssen, Morphy, Rubinstein ve Steinitz. 1850’lerden başlayarak, güçlü oyuncuların katıldığı turnuvalar yapılmaya başlandı. Sonunda, 1886’da o zamanın en kuvvetli iki satranç oyuncusu arasında, ilk dünya satranç şampiyonluk karşılaşması oynandı: Steinitz ve Zukertort. Steinitz bu maçı, 10 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 yenilgi (+10 -5 =5) alarak kazandı.1917 Sovyet Devrimi ile birlikte satrancı bir çeşit ulusal spor olarak gören Sovyetler, uzun yıllar boyunca dünya satranç şampiyonluğunu elinde bulundurdu.
Kasparov ve Deep Blue
Soğuk savaş yıllarında da satranç, Sovvyetler ve ABD arasında bir nevi “entelektüel” savaş olarak adlandırıldı. 1972 yılında ABD’li Bobby Fischer Sovyet rakibi Boris Spassky’i yenerek Sovyetlerin satrançtaki üstünlüğüne kısa bir süre son vermeyi başardı. Fischer ve Spassky’in bu mücadelesi Pawn Sacrifice (Şah Mat) filmi ile de beyaz perdeye aktarılmıştır. 1975 yılında Fischer’in dünya şampiyonluk maçına çıkmaması üzerine Anatoly Karpov yeni dünya şampiyonu ilan edilerek bu ünvanını 1985 yılına kadar korudu. 1985 yılında ise Garry Kasparov 15 yıl sürecek dünya satranç şampiyonluğu ünvanını kazanmayı başardı. Dünya şampiyonu olarak bilgisayar ile ilk oynayan kişi de olan Kasparov, 1996 yılında IBM tarafından geliştirilen Deep Blue adlı süper bilgisayarla yaptığı maçı 4-2 kazanırken ertesi yıl yapılan rövanş maçında geliştirilen Deep Blue, 11 Mayıs 1997’de Kasparov’u 3.5 – 2.5’lik skorla yenerek dünya şampiyonunu mağlup eden ilk bilgisayar olmuştur.
1886’dan Bugüne
Dünya Satranç Şampiyonları
♔
Oyuncu
Şampiyonluk Yılları
Klasik Dönem
Wilhelm Steinitz
1886 – 1894
Emanuel Lasker
1894 – 1921
José Raúl Capablanca
1921 – 1927
Alexander Alekhine
1927 – 1935 · 1937 – 1946
Max Euwe
1935 – 1937
Sovyet Dönemi
Mikhail Botvinnik
1948 – 1957 · 1958 – 1960 · 1961 – 1963
Vassily Smyslov
1957 – 1958
Mikhail Tal
1960 – 1961
Tigran Petrosian
1963 – 1969
Boris Spassky
1969 – 1972
Soğuk Savaş & Bölünme Dönemi
Robert J. Fischer
1972 – 1975
Anatoly Karpov
1975 – 1985 · 1993 – 1999 (FİDE)
Garry Kasparov
1985 – 1993 · 1993 – 2000 (ACP/Klasik)
Alexander Khalifman
1999 – 2000 (FİDE)
Viswanathan Anand
2000 – 2002 (FİDE)
Vladimir Kramnik
2000 – 2006 (Klasik/Brain Game)
Ruslan Ponomariov
2002 – 2004 (FİDE)
Rustam Kasımcanov
2004 – 2005 (FİDE)
Veselin Topalov
2005 – 2006 (FİDE)
Vladimir Kramnik
2006 – 2007 (Birleşik Unvan)
Viswanathan Anand
2007 – 2013
Modern Dönem
Magnus Carlsen
2013 – 2023 (5 unvan · gönüllü çekildi)
Ding Liren
2023 – 2024
Gukesh Dommaraju
2024 – Mevcut Şampiyon
* 1993–2006 yılları arasında FİDE ve klasik/ACP kolları ayrı şampiyonluk unvanları taşıdı. Kramnik’in 2006 zaferinin ardından unvan yeniden birleşti.
NihaPLUSKaynak: FİDE
Satrançla ilgili kitap ve film önerileri
Filmler:
*Piyon Fedası (2014) *Bobby Fischer'ı Ararken (1993), *İlham veren Katwe Kraliçesi (2016) * The Queen's Gambit (2020) (Mini dizi)