2 Nisan Otizm Günü’ne ilişkin açıklama yapan DEM Parti, bu günün farklı olanı toplumdan dışlayan ve görünmez kılan anlayışa karşı bir itiraz günüolduğunu belirtti.
Bugün 2 Nisan, Dünya Otizm Farkındalık Günü. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2007 yılında dünya genelinde otizm spektrum bozukluğuna sahip kişilerle ilgili farkındalık oluşturmak amacıyla 2 Nisan’ı Dünya Otizm Farkındalık Günü ilan etti.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Engelliler Komisyonu, Otizmlilerin yaşadıklarına sorunlara ve taleplerine ilişkin yazılı ve videolu bir açıklama yayınladı.
DEM Parti Engelliler Komisyonu Eş Sözcüsü Hatice Betül Çelebi’nin yazılı açıklaması şöyle:
Eğitimden sağlığa, kent yaşamından sosyal politikalara kadar pek çok alanda otistikler ve tüm engelliler erişilemez, parçalı ve dışlayıcı bir sistemin içinde var olmaya zorlanmaktadır. Eğitim hakkı kâğıt üzerinde kalmakta; kapsayıcılık söylemde var olurken, pratikte ayrıştırma sürmektedir. Yetersiz öğretmen istihdamı, kalabalık sınıflar, bireysel farklılıkları gözetmeyen müfredatlar ve piyasa odaklı hizmet anlayışı var olan eşitsizlikleri derinleştirmektedir.
Otizmi bir “bozukluk” olarak tanımlayan anlayışın kendisi ayrımcılığın en görünür biçimlerinden birisidir. Çünkü bu dil; farklılığı değil, norm dışı olanı sorun olarak gören, insanı tek tipe indirgeyen bir bakış açısını her gün yeniden üretir. Oysa otizm bir eksiklik değil insanlığın nöro-çeşitliliğinin doğal bir parçasıdır. Sorun, otistikler ve otistik tavır değildir; onları dışlayan, bastıran ve dönüştürmeye çalışan toplumsal, siyasal ve kurumsal yapılardır.
İhtiyaç duyulan yaklaşım; otistiklerin özerkliğini, özgünlüğünü ve toplumsal katılımını esas alan kamusal politikaların hayata geçirilmesidir. Bu kapsamda eğitim sisteminden kent planlamasına kadar her alanda evrensel tasarım ilkeleri benimsenmeli; fiziksel, dijital, duyusal ve iletişimsel erişilebilirlik bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Otistikler adına konuşma, karar alma ve politika üretme hakkı doğrudan otistiklerin ve ailelerinindir. Bu irade yok sayıldığında ortaya çıkan her politika eksik, yanlı, yanlış ve ayrımcı olmaya mahkûmdur. Gerçek dönüşüm, öznelerin söz ve karar sahibi olduğu demokratik süreçlerle mümkün olacaktır.
Bizler için, 2 Nisan Otizm Günü farklı olanı toplumdan uzaklaştıran, görünmez kılan anlayışa karşı bir itiraz günüdür. Ayrı kurumlar yerine birlikte yaşamı, dışlama yerine kapsayıcılığı, merhamet yerine adaleti savunuyoruz.
Unutulmamalıdır ki erişilebilir olmayan kentler, krizler, yoksulluk ve şiddet ortamları en çok otistikleri ve engellileri etkilemektedir. Bu nedenle afet ve kriz politikaları dahil tüm politikalar nöro-çeşitliliği gözeten bir perspektifle yeniden inşa edilmelidir.
Toplumsal dönüşüm yalnızca fiziksel düzenlemelerle değil, zihniyet değişimiyle mümkündür. Önyargıların, kalıpların ve tek tipçi normların yerine kabulü, anlamayı ve çoğulluğu koymak zorundayız. Her bireyin kendini ifade etme hakkı vardır ve iletişim yalnızca sözle sınırlı değildir. Otistikler için alternatif ve destekleyici iletişim yöntemleri eşit yurttaşlıklarının temel unsurlarındandır.
Bugün çağrımız açıktır: Yardım değil hak, merhamet değil adalet, uyum değil kabul istiyoruz. Farklılıklarımız bir tehdit değil insanlığın zenginliğidir. Otistiklerin özgürleşmesi demokratik, eşitlikçi ve barışçıl bir toplum mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Hatice Betül Çelebi Engelliler Komisyonu Eşsözcüsü 2 Nisan 2026
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan’ı kastederek “Tecridinin kaldırılması halinde TBMM’ye gelerek DEM Parti grubunda konuşmasını ve terörün bittiğini, örgütün tasfiye edildiğini ilan etmesi” çağrısında bulunduğu açıklamasının üzerinden 1,5 yıla yakın bir süre geçti. O günden bu yana hükümetin, adına “Terörsüz Türkiye” dediği ancak genel itibariyle kimilerinin “İkinci Çözüm Süreci”, kimilerinin “Barış Süreci”, “kimilerinin de sadece “Süreç” dediği bu süreçte şimdiye kadar pek çok konu konuşulmuş olsa dahi, sadece Kürt tarafı adımlar atmış bulunuyor. Devlet ve iktidar kanadının Meclis’te grubu bulunan bir parti haricinde bütün partilerin katılımıyla “süreç” komisyonunun kurulması ve uzun erimli bir çalışma takviminden sonra bu komisyonun bir rapor hazırlaması dışında sürecin devamı için gerekli olduğu belirtilen yasal düzenlemelere dair henüz somut bir gelişme bulunmuyor.
1 Ekim 2024’ten 31 Mart 2026 tarihine kadar “süreç” başlığı altında pek çok gelişme yaşandı. Aşağıda konuyla ilgili hazırladığımız geniş kronolojik bilgiyi sunuyoruz.
Yeni Dönemin Sinyalleri
1 Ekim 2024Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti sıralarıyla tokalaşması.
1 Ekim 2024’te TBMM’nin yeni yasama yılı açılışında yaşanan dikkat çekici bir temas, kamuda “yeni bir siyasi iklimin” habercisi olarak yorumlandı. Bahçeli, DEM Parti sıralarına giderek Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan ve diğer milletvekilleriyle tokalaştı. Bu jest hem Meclis salonunda hem de kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Gazetecilerin bu tokalaşmanın anlamını sorması üzerine Bahçeli, “Yeni bir döneme giriyoruz. Dünyada barış isterken kendi ülkemizde de barışı tesis etmeliyiz” dedi.
Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan da Meclis Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, “Artık şu hakikat kabul edilmelidir. Bugün İsrail saldırganlığına karşı hem içeride hem dışarıda çatışma alanlarından çok uzlaşma zeminlerinin öne çıkarılması gerekmektedir” ifadelerini kullandı.
22 Ekim 2024Bahçeli’nin grup toplantısındaki Öcalan çağrısı.
Bu açıklamaları takiben 22 Ekim 2024’te Bahçeli, partisinin grup toplantısında, Öcalan’a doğrudan seslenerek şu çağrıyı yaptı: “Tecridi kaldırılırsa, gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiği, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığını gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. …Hodri meydan, buna varız.”
24 Ekim 2024Ömer Öcalan’ın İmralı mesajı.
24 Ekim 2024’te ise DEM Parti Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bir gün önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüştüklerini açıkladı ve Öcalan’ın şu mesajını paylaştı: “Tecrit devam ediyor. Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim.”
Kayyımların ve Yasakların Gölgesinde Bir Süreç!
30 Ekim 2024Ahmet Özer’in tutuklanması ve kayyım süreci.
Ancak Kürt meselesinde çözüme ve barışa yönelik bu işaretler, devam eden kayyım atamaları ve yasak kararlarıyla gölgelendi. İçişleri Bakanlığı’nın uygulamaları, “Gerçekten Kürt meselesinde çözüm isteniyor mu?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Yerel seçimlerde CHP ve DEM Parti arasında yapılan “kent uzlaşısı” kapsamında Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim 2024’te, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçlamasıyla tutuklandı. Ertesi gün yerine İstanbul Vali Yardımcısı Can Aksoy kayyım olarak atandı.
Kasım 2024DEM Partili belediyelere kayyım atamaları.
Ardından Kasım 2024’te, sırasıyla DEM partili Mardin, Batman, Urfa Halfeti, Dersim ve Van Bahçesaray belediyelerine de belediye eş başkanlarının “terör” cezaları gerekçe gösterilerek kayyım getirildi.
21 Kasım 2024Öcalan’a getirilen yeni avukat görüş yasağı.
Tüm bunların üzerine, 21 Kasım 2024’te, Öcalan’la görüşme talep eden Asrın Hukuk Bürosu avukatları müvekkilleri Öcalan’a 6 Kasım’da yeni bir altı aylık avukat görüş yasağı getirildiğini öğrendi.
26 Kasım 2024Bahçeli’nin temas çağrısını yinelemesi.
26 Kasım’da Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda “22 Ekim 2024 tarihli grup toplantımızdan itibaren ne demişsek aynen yanındayız. İmralı’yla DEM Grubu arasında yüz yüze temasın gecikmeksizin yapılmasını bekliyor, çağrımızı kararlılıkla tekrarlıyoruz” dedi.
DEM Parti Heyeti İmralı’da
28 Aralık 2024DEM Parti milletvekillerinin İmralı ziyareti.
Uzun bir sürenin ardından 28 Aralık 2024’te DEM Parti milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, İmralı’da Öcalan’la görüştü. Heyet ertesi gün kamuoyuyla Öcalan’ın, “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluktur” mesajını paylaştı.
30 Aralık 2024KCK’den çözüm iradesi açıklaması.
Ardından 30 Aralık 2024’te KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat, Medya Haber’e yaptığı açıklamada, “Önderliğimizin ortaya koyduğu çözüm iradesinin arkasındayız. Türk devleti, AKP-MHP iktidarı, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütünen devletin kendisi, gerçek bir çözüm iradesi ortaya koymalıdır” dedi.
Ocak 2024İmralı Heyeti’nin meclis görüşmeleri.
Ocak 2024 boyunca İmralı Heyeti, TBMM’de grubu bulunan MHP, AKP, CHP, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi’yle görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin ardından heyet, 22 Ocak 2025’te Öcalan ile ikinci kez buluştu.
13 Şubat 2025KCK’nin Öcalan’dan gelen mektubu açıklaması.
13 Şubat 2025’te ise KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık Öcalan’dan bir mektup aldıklarını belirterek, “Kürt sorununu savaş zemininden çıkarıp demokratikleşme zeminine çekmek için bir çalışma yürütüyor” dedi. Ancak bu açıklamadan iki gün sonra, 15 Şubat’ta, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişinin yıldönümünde, İçişleri Bakanlığı Van Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atadı.
18 Şubat 2025HDK operasyonları ve tutuklamalar.
Bu gelişmeler olurken, 18 Şubat 2025’te Halkların Demokratik Kongresi’ne (HDK) operasyonlar yapıldı. Aralarında siyasi parti yöneticileri, sendikacılar, sanatçılar ve gazetecilerin bulunduğu 52 kişi gözaltına alındı; 21 Şubat’ta bunların 30’u tutuklandı. HDK Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş bu operasyonları “barışa komplodur” diyerek eleştirdi.
Öcalan’dan “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”
27 Şubat 2025Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”.
DEM Parti heyeti, 27 Şubat 2025’te, İmralı’da Öcalan ile görüştü. Heyet görüşmenin ardından Öcalan’ın mesajını İstanbul’da kamuoyuyla paylaştı.
“Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” başlığını taşıyan mesajda Öcalan şu ifadeleri kullandı: “Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum. Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
1 Mart 2025PKK’nin ateşkes ilanı.
PKK, Öcalan’ın bu çağrısının ardından 1 Mart’ta ateşkes ilan ettiğini duyurdu. PKK’nin yaptığı açıklamada, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın hayata geçmesinin önünü açmak için, bugünden geçerli olmak üzere ateşkes ilan ediyoruz. Bundan öte silah bırakma gibi hususların pratikleşmesini ancak Önder Apo’nun pratik öncülüğü gerçekleştirebilir. Önder Apo’nun istediği şekilde parti kongresini toplamak için hazırız. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için uygun güvenlikli ortamın oluşması ve kongrenin başarısı için de Önder Apo’nun bizzat yönlendirmesi ve yürütmesi gerekir” denildi.
21 Mart 2025Milyonların katıldığı Newroz kutlamaları.
Ardından Kürtler, 21 Mart 2025 Newrozu’nu başta dört parça Kürdistan olmak üzere, dünyanın pek çok kentinde milyonlarca kişinin katılımıyla kutladı. Newroz’a katılım yoğunluğu Kürt basını tarafından Öcalan’ın çağrısına destek olarak yorumlandı.
İmamoğlu Tutuklaması, Sırrı Süreyya’nın “Şüpheli” Ölümü
19 Mart 2025Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanması.
Newroz’un ardından gündem, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sarsıldı. 19 Mart 2025’te, “Kent uzlaşısı” konulu “terör” ve “yolsuzluk” iddialarıyla başlatılan soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan İmamoğlu, 23 Mart 2025 tarihinde tutuklandı. Kürt hareketi İmamoğlu’nun tutuklanmasını sürece yapılan “provakatif bir müdahale” olarak değerlendirdi.
15 Nisan 2025Sırrı Süreyya Önder’in rahatsızlanması ve vefatı.
Çok geçmeden İmralı heyeti üyesi ve DEM Parti İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 15 Nisan günü İstanbul’da geçirdiği kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Önder 18 gün yoğun bakımda yaşam savaşı verdi ancak kurtarılamadı ve 3 Mayıs 2025’te hayatını kaybetti. Binlerce kişi Önder’i son yolculuğuna “Sırrı’ya sözümüz barış olacak” sloganlarıyla uğurladı.
8 Mayıs 2025DEM Parti’nin suikast şüphesi açıklaması.
Cenazeden beş gün sonra DEM Parti, “2 Nisan’da, otopark görevlisi Sırrı Süreyya Önder’in aracını kullanırken lastiklerden gelen sesten şüphelenmiş ve aracı servise götürmüştür. Yapılan incelemede, aracın sol arka lastiğini patlatabilecek, demirden yapılmış keskin bir düzeneğin yerleştirildiği tespit edilmiştir” açıklamasını yaptı. Bu bilginin paylaşılmasının ardından kamuoyunda “Sırrı Süreyya’ya suikast mı yapıldı?” sorusu tartışılmaya başlandı.
PKK Kendini Feshetti, Silahlar Yakıldı
12 Mayıs 2025PKK’nin kendini feshetme kararı.
Önder’in yasının tutulduğu günlerde, 12 Mayıs 2025’te, PKK kendini feshettiğini ve silahları bıraktığını duyurdu. PKK açıklamasında, “Kongremiz çatışmaların devam ettiği, havadan karadan saldırıların sürdüğü, alanlarımız üzerindeki kuşatma ve KDP ambargosunun devam ettiği zorlu koşullara rağmen güvenlikli bir şekilde gerçekleştirildi. …PKK tarihi misyonunu tamamladı. PKK 12. Kongresi, PKK’nin örgütsel yapısının feshedilmesi ve silahlı mücadele yöntemini sonlandırması kararlarını alarak PKK adıyla yürütülen çalışmaları sonlandırdı” dendi. Bu karar üzerine farklı çevrelerde lehte ve aleyhte pek çok tartışma başladı, “Devlet hangi adımları atacak?” sorusu toplumun gündemine oturdu. KCK’den yapılan açıklamada ise, PKK’nin silah bırakmasını istemeyen birçok gücün KCK ile görüşmek istediği duyuruldu.
9 Temmuz 2025Öcalan’ın 1999’dan beri ilk videolu çağrısı.
Öcalan 9 Temmuz 2025’te yeni bir çağrıda bulundu. Ancak bu seferki çağrısı videolu bir çağrıydı. Bu, Öcalan’ın 1999 yılından beri ilk videolu görüntüsüydü. Öcalan videoda “27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nı savunmaya devam etmekteyim” ifadelerini kullanarak, “Sürecin geneli olarak silahların gönüllüce bırakılması ve TBMM’de yetkili ve kanunla kurulması düşünülen kapsamlı komisyon çalışması önemlidir” dedi.
11 Temmuz 2025Barış ve Demokratik Toplum Grubu’nun silah yakma töreni.
Bu videolu mesajda yer alan Öcalan’ın “Önce sen ben kısırlığına düşmeden, adımların atılmasında dikkat ve hassasiyetin gösterilmesi şarttır” sözlerine istinaden KCK ilk adımı attı. KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besê Hozat öncülüğünde 15’i kadın 30 gerilladan oluşan “Barış ve Demokratik Toplum Grubu”, 11 Temmuz 2025’te, pek çok gazeteci ve sivil toplum örgütü temsilcisinin katıldığı bir törenle silahlarını yaktı.
5 Ağustos 2025Meclis’teki komisyonun ilk toplantısı.
Bu töreni takiben, başkanlığını TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un yaptığı, Meclis’te grubu bulunan siyasi partilerin yer aldığı (İYİ Parti hariç) 51 kişilik bir komisyon, çözüm süreci kapsamında ilk toplantısını 5 Ağustos’ta gerçekleştirdi. Komisyonun ismi “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” olarak belirlendi.
Ağustos 2025’ten günümüze yaşananlar
10 Ağustos 2025Bahçeli’nin TV100 açıklaması.
10 Ağustos’ta TV100’e konuşan Bahçeli, sürecin yıl sonuna kadar tamamlanacağını, PKK’nin silahları yakmasının güçlü bir mesaj taşıdığını ifade ederek, “Silah gömülürse tekrar çıkarılabilir; yakmak ise ‘bir daha elimizi silaha sürmeyeceğiz’ demektir” dedi.
19 Ağustos 2025TBMM önünde beyaz toros olayı.
19 Ağustos’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun dördüncü toplantısı öncesinde TBMM önünde beyaz bir toros ateşe verildi.
28 Ağustos 2025DEM Parti’nin İmralı görüşmesi.
28 Ağustos’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Öcalan’ın görüşmede, “Demokratik toplum, barış ve entegrasyonun, bu sürecin üç kilit kavramı olduğunu, bu temelde sonuca ulaşabileceğini belirttiği” ifadelerine yer verildi. Açıklamada ayrıca Öcalan’ın bunun için “bütün boyutlarda adımların ivedilikle atıldığı yeni bir aşamanın gereğine” vurgu yaptığı belirtildi.
25 Eylül 2025DEM Parti’nin yasal düzenleme açıklaması.
25 Eylül’de DEM Parti yaptığı açıklamada Meclis’teki komisyonun dinleme aşamasını tamamlamak üzere olduğunu belirterek, “Meclis açılışıyla birlikte siyasal ve toplumsal aşama olarak nitelendirebileceğimiz birinci aşama, yerini hukuk aşaması olarak tarif ettiğimiz ikinci aşamaya bırakacaktır” dedi. DEM Parti, sürecin ikinci aşamasında Komisyon’un yasama çalışmalarına odaklanacağını belirterek, Geçiş Dönemi Kanunu, İnfaz Kanunu, TMK, TCK ve CMK’daki değişiklikler ile kayyım düzenlemeleri, yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi, ayrımcılıkla mücadele ve anadilinde eğitim gibi konularda öneriler hazırladıklarını duyurdu.
1 Ekim 2025Erdoğan’ın teşekkür mesajı.
1 Ekim’de, TBMM 28. Dönem 4. Yasama Yılı Açılış Toplantısı’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan süreci yürüten Devlet Bahçeli’ye ve DEM Parti’ye teşekkür etti.
7 Ekim 2025Bahçeli’nin komisyon görüşmesi önerisi.
7 Ekim tarihli MHP Meclis Grup Toplantısı’nda Bahçeli, komisyon üyelerinden bir heyetin Öcalan ile yüz yüze görüşmesini önerdi ve SDG’nin silah bırakması için Öcalan’ın çağrı yapmasını istedi.
13 Ekim 2025Asrın Hukuk Bürosu’nun İmralı ziyareti.
13 Ekim’de, Asrın Hukuk Bürosu avukatları İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan’ı ziyaret etti. Öcalan “Umut ilkesi devletin atması gereken bir adımdır. Bu bagajı kaldırması lazım. Bu, binlerce insanı etkileyen bir meseledir” dedi.
26 Ekim 2025KÖH’ün çekilme açıklaması.
26 Ekim’de, PKK kendini feshettiği için Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) Yönetimi adıyla Kandil’de düzenlediği basın toplantısında, Türkiye sınırları içinde çatışma riski oluşturan tüm gerilla güçlerinin “Medya Savunma Alanları”na çekilmekte olduğunu açıkladı. 17 Kasım’da ise silahlı güçlerin Irak’ın kuzeyinde yer alan Zap alanından da çekildiği duyuruldu. KÖH Yönetimi, “atılan bu yeni adımın Türkiye’de barışa ve demokratikleşmeye hizmet edeceğine inandığını” belirtti.
18 Kasım 2025Bahçeli’nin İmralı’ya gitme çıkışı.
18 Kasım’da Bahçeli, MHP grup konuşmasında kimsenin Öcalan ile görüşmemesi halinde üç arkadaşı ile İmralı’ya gideceğini duyurdu.
21 Kasım 2025CHP’nin itirazı ve komisyondan çıkan evet oyu.
21 Kasım’da CHP, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun Öcalan ile görüşmesine karşı olduğunu açıkladı. Aynı gün Komisyonu’nun on sekizinci toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının kapalı oturumunda AK Parti, MHP, DEM Parti, TİP ve EMEP’in “Evet” oyları sonucu Öcalan ile görüşme önerisi kabul edildi.
24 Kasım 2025Komitenin İmralı ziyareti.
24 Kasım’da “Mili Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”ndan, AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin oluşturduğu bir komite İmralı’ya giderek Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirdi.
2 Ağustos 2025Suriye’de başlayan çatışmalar.
Bu arada Ağustos 2025’ten itibaren Suriye ve Rojava’da Türkiye’deki süreci etkileme ihtimali yüksek pek çok gelişme yaşandı. Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile omurgasını Kürtlerin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında, 2 Ağustos 2025’te Deyr Hafir ve El-Kefse yakınlarında ilk çatışmalar yaşandı. Çatışmalar Eylül’de Halep ve çevresinde yoğunlaştı.
26 Aralık 2025Şêx Meqsûd ve Eşrefiye çatışmaları.
26 Aralık’ta, Suriye geçiş hükümetine bağlı silahlı güçler ile Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki Kürt asayiş güçleri arasında çatışmalar başladı. Taraflar, 1 Nisan 2025’te Kürt mahallelerinde sadece Kürt asayiş güçlerinin kalmasını, SDG’nin Halep’te kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini öngören bir anlaşma imzalamıştı. Ancak sonrasında Şam SDG’yi anlaşmaya uymamakla suçlayarak, mahallelerin yakınlarına Suriye ordusu tanklarını konuşlandırdı.
27 Aralık 2025SOHR’un Suriye hükümetinin yolları kapattığına dair açıklaması.
27 Aralık’ta Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Suriye hükümetinin Şêx Meqsûd ve Eşrefiye’ye giden ek yolları kapattığını ve sivillerin bu bölgelere erişimini engellediğini bildirdi.
4 Ocak 2026SDG ve Şam görüşmeleri.
4 Ocak 2026‘da SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi başkanlığındaki Kürt heyeti Şam’da geçici yönetim yetkilileriyle görüştü. Toplantıya ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD karşıtı koalisyonun komutanlarından Kevin Lambert de katıldı. Toplantıdan sonra yapılan açıklamada SDG’nin entegrasyonu konusunun görüşüldüğü ve sonuca ulaşıncaya kadar toplantılara devam edileceği duyuruldu.
Ocak Ayı Başı (Görüşmeler)Paris’te eşzamanlı görüşmeler.
Şam’da SDG ile görüşmelerin yapıldığı günlerde Paris’te de önemli görüşmeler vardı. Görüşmelerde Suriye’yi Dışişleri Bakanı Esad Şabani ve İstihbarat Başkanı Hussein Salameh, İsrail’i ise İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet temsil etti. ABD adına görüşmelere ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile Trump’ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner katıldı. Aynı günlerde Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da Paris’te bulunması dikkat çekti. Görüşmelerin ardından İsrail ve Suriye arasında bazı konularda anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
Birkaç Gün SonraSDG’den Şam toplantısının sabote edildiği açıklaması.
Birkaç gün sonra SDG Genel Komutanlık üyesi Siphan Hemo, 4 Ocak Şam toplantısının sabote edildiğini açıkladı. Hemo, “Oldukça olumlu bir toplantıydı. Çünkü iki taraf da maddeleri kabul etmişti. Hatta uluslararası güçler bu gelişmenin kamuoyuna duyurulmasını istiyordu. Tam bunları konuşurken ismini vermeyeceğim bir devlet yetkilisi içeri girdi. Baktı ki toplantı olumlu geçiyor, istihbarat sorumlusu ve Savunma Bakanını yanına alıp çıktı. Döndüklerinde ‘şu aşamada hiçbir açıklama yapmayacağız. Ayın 7 veya 8’ine bırakalım’ dediler. Bir oyun gelişeceği açıktı. Ama Şêx Meqsûd mu, başka bir yer miydi, henüz belli değildi. Bir oyunun kokusu geliyordu” açıklamasında bulundu.
Ocak Ayı BaşıReuters’ın İsrail-Suriye pazarlığı haberi.
Reuters’ın haberine göre ise Ocak ayı başında Şam, Paris ve Irak’ta kapalı kapılar ardında bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirildi. Paris’teki görüşmede Suriyeli yetkililer İsrail tarafına SDG’ye verdiği desteği kesmesini istedi. Suriye hükümetinin, SDG kontrolündeki bazı bölgelerde sınırlı bir operasyon fikrini de gündeme getirdiği ve çekinceyle karşılaşmadığı belirtildi. İsrail’in ise karşılığında, Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılması başta olmak üzere bir dizi talebini Şam yönetimine kabul ettirdiği ileri sürüldü. Reuters’ın bu haberine Suriye ve ABD’den doğrulama ya da yalanlama gelmedi.
7 Ocak 2026Kürt mahallelerine yönelik artan saldırılar.
7 Ocak 2026’da Suriye geçiş hükümeti Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki tüm Kürt asayiş noktalarını “askeri hedef” ilan etti ve mahallelere yönelik saldırılar arttı. Suriye Arap Ordusu mensubu silahlı kişilerin işlediği savaş suçlarıyla büyük bir insani kriz yaşandı. Çatışmada yaşamını yitiren Kürt kadın asayiş görevlisi Deniz Çiya’nın cansız bedeninin bir binadan, “Allahu Ekber” sloganları eşliğinde aşağı atıldığı görüntüler Kürtlerde infial yaratırken, insan hakları örgütlerinin büyük tepkisine neden oldu.
8 – 11 Ocak 2026Suriye Ordusunun Halep kontrolü.
Yaşanan yoğun çatışmaların ardından Suriye Ordusu 8 Ocak 2026’da Eşrefiye Mahallesi’ne, 11 Ocak 2026’da ise Şêx Meqsûd Mahallesi’ne girerek Halep ilindeki kontrolün Suriye ordusunda olduğunu ilan etti.
9 Ocak 2026AB heyetinin Şam ziyareti.
9 Ocak 2026’da AB Konseyi Başkanı António Costa ve AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Şam’a giderek Ahmed Şara ile görüştü. Von der Leyen Suriye için 620 milyon euroluk destek paketi açıkladı. Kürt mahallelerine yönelik saldırılar devam ederken, AB’nin Şam ziyareti kamuoyunda eleştirilere neden oldu
17 Ocak 2026DEM Parti heyetinin İmralı ziyareti.
17 Ocak 2026’da DEM Parti heyeti İmralı’da Öcalan ile görüştü. Çatışmalar nedeniyle son derece endişeli olduğunu belirten Öcalan, bu durumu Barış ve Demokratik Toplum Sürecini baltalama girişimi olarak değerlendirdi.
17 Ocak 2026Suriye hükümetinin kapalı askeri bölge ilanı.
17 Ocak’ta Suriye hükümeti, SDG kontrolündeki Rakka dahil Fırat’ın batısındaki bölgeyi “kapalı askeri bölge” ilan ederek Tabka’nın bazı bölgelerine taarruz başlattı. SDG’nin Fırat’ın doğusuna çekileceğini açıklamasıyla birlikte Şam yönetimi güçleri kente girmeye başladığını duyurdu.
17 Ocak 2026Erbil toplantısı.
17 Ocak’ta Mazlum Abdi, Özerk Yönetim Dış İlişkiler Dairesi Eş Başkanı İlham Ahmed, Tom Barrack ve KDP Başkanı Mesud Barzani Erbil’de bir araya geldi. Görüşme sonrası Federe Kürdistan Bölgesi Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Her iki taraf, sorunların barışçıl çözümü ve yeni Suriye’nin bileşenleri arasında barış içinde bir arada yaşamın sağlanması için tek yolun diyalog olduğu konusunda hemfikir kaldı” denildi.
18 Ocak 2026Suriye ordusunun Tabka ve Rakka’ya girişi.
18 Ocak’ta Suriye ordusu Tabka, Tabka Barajı ve Tabka Hava Üssü’nü aldı. Ayrıca tüm kasaba ve köyleriyle birlikte Deyrizor’un doğu kırsalının tamamına ve bölgedeki petrol ile doğalgaz sahalarına el koydu. Aynı günün öğlen saatlerinde Arap aşiret güçleri Rakka’nın kontrolünü ele geçirdi ve Suriye ordusu birkaç saat sonra şehre girdi.
18 Ocak 2026Ateşkes ve entegrasyon anlaşması.
18 Ocak’ta SDG ve Suriye geçici hükümeti ateşkes konusunda anlaştı. Ateşkes anlaşmasına göre, Suriye geçici hükümeti Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin askeri ve idari kontrolünü devralacaktı. Buna ek olarak SDG; Suriye’nin kuzeydoğusundaki tüm petrol ve doğalgaz sahalarının ve uluslararası sınır geçişlerinin kontrolünü Suriye geçici hükümetine devredecek, Haseke vilayetindeki sivil kurumlar da Suriye devletine entegre edilecekti.
19 Ocak 2026Rojava Heyeti’nin Şam toplantısını terk etmesi.
19 Ocak’ta Mazlum Abdi başkanlığındaki Rojava Heyeti Şam’da Ahmed Şara başkanlığındaki Şam Yönetimi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüştü. Rojava Heyeti görüşmede bir gün önce ilan edilen ateşkes anlaşmasına eklenmeye çalışılan yeni maddeleri ve oldu bittiye getirilmeye çalışılan tarzı kabul etmediklerini bildirerek toplantıyı terk etti.
20 Ocak 2026Küresel dayanışma eylemleri.
Mazlum Abdi sonuçsuz kalan görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Şam güçlerinin saldırılarına karşı Kürt bölgelerinin korunmasının “kırmızı çizgi” olduğunu vurguladı. Rojava’nın direniş kararı almasıyla, Kürtler 20 Ocak’ta başta dört parça Kürdistan ve Avrupa olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki kentlerde sokaklara çıktı. Rojava ile dayanışma eylemleri Şubat ayına kadar kesintisiz bir şekilde devam ederken, eylemlere Kürtlerin birliği talebi damgasını vurdu.
22 Ocak 2026Sosyal medyada dolaşıma giren saç örgüsü videosu ve protestolar.
Bu arada 22 Ocak’ta büyük tepki toplayan bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. HTŞ, IŞİD ve Türkiye destekli paramiliter yapılarda yer alan Ramî El Deheş’in, Rakka’da yaşamını yitiren YPJ’li bir kadın savaşçının saç örgüsünü kesip “hediye ettiğini” söylediği video dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı. Kadınlar tüm dünyada saç örgüsü protestosu başlattı. Türkiye’de protestoya katılan bazı kadınlar gözaltına alınıp, tutuklandı.
30 Ocak 2026Kapsamlı entegrasyon açıklaması.
30 Ocak’ta Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’ın Şam’da geçici hükümet yetkilileri ile yaptığı görüşmeye ilişkin bir açıklama yayımlandı. Açıklamada, Suriye geçiş hükümeti ile SDG arasında kademeli askeri ve idari entegrasyonu, SDG’ye bağlı üç tugaydan oluşan bir askeri tümen kurulmasını ve Kobani güçleri için de Halep vilayetine bağlı bir tümen bünyesinde ayrı bir tugay oluşturulmasını, Haseke ve Kamışlı’ya İçişleri Bakanlığı güçlerinin konuşlandırılmasını, yerel kurumların devlete entegrasyonunu, Kürt toplumu için sivil ve eğitim haklarının güvence altına alınmasını, yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü içeren kapsamlı bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.
16 Şubat 2026Öcalan’ın değerlendirmesi.
16 Şubat’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan heyet aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Geride bıraktığımız süreç, öz itibariyle şiddet ve ayrışma siyasetinden demokratik siyaset ve entegrasyona geçişi sağlayacak müzakere yeteneğini ve gücümüzü kanıtlamıştır. TBMM Komisyon raporunun temel toplumsal gerçeklerle uyumlu olması gerekir. Sürecin bundan sonraki ilerleyişinde komisyon raporunun bu niteliği son derece önemli olacaktır. ‘Terörü tasfiye’ mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder” dedi.
17 Şubat 2026Komisyonun 60 sayfalık raporu.
17 Şubat’ta “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun hazırladığı 60 sayfalık raporda PKK’nin feshi ve silah bırakma süreci, toplumsal bütünleşme başlıkları yer aldı. Yasal düzenlemelerin “PKK’nin silah bırakmasının fiilen kesinleşmesi ve bunun yürütme organı tarafından tespit edilmesi” şartına bağlandığı belirtildi.
28 Şubat 2026ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırıları.
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail İran’a geniş çaplı hava saldırıları başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney başta olmak üzere çok sayıda üst düzey İranlı yönetici öldürüldü. Buna karşılık İran’ın bölgedeki ABD üsleri ile İsrail topraklarını füzelerle hedef almasıyla, savaş bölgesel ve çok boyutlu bir krize dönüştü.
22 Şubat 2026İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı’nın kurulması.
22 Şubat’ta İran’daki Kürt partileri, “Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı” (İran Kürdistanı Siyasi Güçler İttifakı) adı altında birleşerek İran rejimine karşı ortak bir cephe kurdu. PJAK, KDP-İ, PAK, Komala ve Xebat gibi yapıların yer aldığı koalisyona, 4 Mart’ta İran Kürdistanı Devrimci Emekçiler Topluluğu’nun da katılmasıyla parti sayısı 6’ya yükseldi. Bu arada ABD-İsrail’in Kürtlerle olası bir ittifak arayışı içinde olduğu yönündeki iddialar ABD’li kaynaklarca doğrulanırken, Kürt siyasi hareketinin şu ana kadar yaptığı mesafeli ve temkinli açıklamalar ise dikkat çekiyor.
4 Mart 2026DEM Parti heyetinin Ankara görüşmesi.
4 Mart’ta DEM Parti heyeti Ankara’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet Bakanı Akın Gürlek ile yasal düzenlemeler konusunda bir görüşme gerçekleştirdi.
11 Mart 2026Salih Müslim’in vefatı.
11 Mart’ta PYD Eşbaşkanlık Konseyi üyesi Salih Müslim, bir süredir yaşadığı böbrek yetmezliği nedeniyle Hewler’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Müslim için Kamışlı’da binlerce kişinin katılımıyla cenaze töreni düzenlendi.
21 Mart 2026Newroz kutlamaları ve Erdoğan’ın tepkisi.
21 Mart’ta Kürtler dünyanın birçok kentinde milyonların katılımıyla Newroz’u kutladı. Kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. Mesajında Ortadoğu’da bin yıldır din, mezhep ve kültür savaşlarının devam ettiğini vurgulayan Öcalan, bölgedeki “bastırma, yok sayma, düşmanlaştırma politikalarının yarattığı ayrılıkların bugün emperyal müdahalelere bahane oluşturduğunu” ifade etti. Öcalan, “Newroz vesilesiyle bu yılı tüm Ortadoğu halkları için gerçek bir özgürlük yılına çevirmek, halkların dostluk ve dayanışma geleneğini egemen kılmak bizim elimizdedir” dedi.
Öte yandan Newroz kutlamaları öncesi ve sonrasında “örgüt propagandası yapmak” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet etmek” iddiasıyla 15 kentte toplam 170 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da gözaltına alınanlardan 12 kişi tutuklandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “süreci baltalamaya çalışan provokasyonlar” diyerek, gözaltı ve tutuklamaları savundu. Erdoğan, kutlamalarda Abdullah Öcalan’ın posterlerinin açılmasını ve alanlarda taşınan sarı, kırmızı, yeşil renkleri ise “milletin sinir uçlarıyla oynamak” olarak nitelendirdi.
27 Mart 2026Öcalan’ın İran krizi değerlendirmesi.
27 Mart’ta DEM Parti İmralı Heyeti Öcalan ile görüştü. Öcalan, “Çözmeye çalıştığımız bu büyük soruna dar yaklaşılmaması gerekir. Çünkü Ortadoğu üzerinde derin hegemonik planlar var. Suriye’de sancılı durumlarla birlikte belli ölçülerde olumlu gelişmeler yaşanırken, şimdi de Iran savaşı gündemde. İran savaşında üç çizgi ortaya çıkmıştır: Birincisi, ABD-İsrail çizgisidir. İkincisi, İngiltere’nin başını çektiği bazı uluslararası ve bölgesel güçlerin statükoyu korumaya dönük çizgisidir. Üçüncüsü ise geliştirdiğimiz Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile savunduğumuz demokrasi ve ortak yaşam çizgisidir. İran’daki gelişmeler Türkiye’de yürütülen sürecin haklılığını ve önemini bir kez daha ortaya koymuştur” dedi.
28 Mart 2026AKP’nin hukukçu komisyonu hazırlığı.
28 Mart’ta AKP Grup Başkanvekili Abdulhamit Gül başkanlığında hukukçulardan oluşan bir komisyonun kurulacağı açıklandı. AKP kurmayları “Haziran veya Temmuz’da Meclis gündemine gelmesi hedeflenen geçici bir kod yasa çıkarılacak; genel af ya da torba yasa olmayacak” açıklaması yaptı.
İHD’nin ağır hasta mahpus listesinde yer alan Mehmet Ekim Çam, kaldığı hapishaneden tahliye edildi.
74 yaşındaki ağır hasta mahpus Mehmet Ekim Çam, kaldığı Batman T Tipi Kapalı Hapishanesi’nden tahliye edildi. Çam’ın 3 gün önce Adli Tıp Kurumu’na (ATK) sevk edildiği öğrenildi.
Mehmet Emin Çam, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Siirt İl Eşbaşkanlığı görevini yürütürken 12 Aralık 2012’ta tutuklanmıştı. 10 ayın ardından tahliye edilen Çam, 2022’de tekrar tutuklandı.
İnsan Hakları Derneği, 26 Mart’ta yayınladığı Mehmet Emin Çam için acil çağrıda Çam’ın 25.03.2026 tarihinde Batman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürüldüğünü bildirmişti. İHD’nin paylaştığı bilgilere göre; Çam’ın beyninin sağ kısmında tümörün olduğu, böbrek hastası olduğu ve Çam’ın ileri düzeyde bir kalp hastası olduğu biliniyor. Ayrıca İHD, Çam’ın hapishanede 2 kez kalp krizi geçirdiğini, 2 kez ise böbrek ameliyatı geçirdiğini, sol kolu ve sol bacağında felç bulunduğunu ve beş damarında tıkanıklık olduğunu da aktardı. Bütün bu bulgulara rağmen Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından 03.12.2025 tarihinde “Cezaevinde kalabilir” raporu verildiği ve mahpusun infaz erteleme talepleri 10 Mart’ta reddedildiği belirtildi.
İHD, bu durumun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesindeki yaşam hakkı ile 3. maddesindeki işkence ve insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele yasağının ihlali olduğunu vurgulamıştı.
2025’te hasta mahkum sayısı
İHD 2025 Yılı Hasta Mahpuslar Raporu‘na göre Türkiye Hapishanelerinde tespit edildiği kadarıyla 161’i kadın ve 1251’i erkek olmak üzere en az 1412 hasta mahkum bulunuyor. Rapora göre, 335 mahkumun sağlık durumu ağır.
Bunların arasından 230’u tek başına yaşamını devam ettiremiyor ve 105’inin de desteğe ihtiyacı bulunuyor. 188 mahkumun ise hastalıkları nedeniyle sürekli olarak kontrol edilmesi gerekiyor.
Raporda hasta mahkumların zamanında revire götürülmemesi, 3. basamak sağlık hizmetlerine sevk işlemlerinde ise aylarca sırada bekletilmeleri ve yetersiz beslenme, ısınma ve hijyen koşullarında yaşadıkları belirtilmişti.
Afganistan’daki kadın düşmanı politikalara karşı kadınların sesini duyuran 5 Afgan kadın rapçiyi derleyen AWNA’nın (Afganistan Women’s News Agency) haberini çevirdik.
Afganistan’da 5 kadın rapçi. Sırasıyla Sonita Alizadeh, Paradise Sorouri, Ziba Hamidi, Soosan Firooz ve Elina Afghan. Fotoğraf: AWNA
Afganistan’daki Taliban yönetiminin politikaları; kadınların eğitim hakkını kısıtlıyor, kadına yönelik şiddeti meşru kılıyor, zorunlu kıyafet politikaları ve seyahat özgürlüğüne getirilen sınırlamalarla kadınların hayatını doğrudan etkiliyor. Kadınların sesi yalnızca fiziksel alanlarda değil, kültürel ve sanatsal üretimde de bastırılmaya çalışılıyor.
Afganistan’da Taliban yönetimi tarafından yürütülen politikalar; kadınların kamusal alandaki varlığını sistematik bir biçimde daraltıyor. Bu süreç; eğitim hakkına erişimin engellenmesi, kadına yönelik şiddetin kurumsal düzeyde cezasızlık zırhıyla meşrulaştırılması, katı giyim kodları ve seyahat özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar aracılığıyla toplumsal cinsiyet temelli bir ayrıştırmayı derinleştiriyor. Söz konusu kısıtlayıcı mekanizmalar yalnızca fiziksel hareket alanını değil, aynı zamanda kadınların kültürel görünürlüğünü ve sanatsal üretim kapasitesini de hedef alarak, kadın kimliğine ait kolektif hafızayı ve ifade biçimlerini marjinalleştirmeyi amaçlıyor.
Tam da bu baskı ortamında, erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü ve kadınların çeşitli şiddete ve baskıya maruz kaldığı Afganistan’da; bu genç kadınlar seslerini yükselterek görünmez kılınmaya çalışılan hayatları görünür kılıyor ve protestolarını rap müziği yoluyla ifade ediyor. Halkın büyük bir kesimi, müziğin ritmik sertliği ve yapılan hareketler nedeniyle rap müziğin sadece erkeklere özgü olduğunu düşünüyor ve bu tarzı genç kadınlar için uygun görmüyorlar.
Buna rağmen; Sonita Alizadeh, Ziba Hamidi, Elina Afghan, Soosan Firooz ve Paradise Sorouri gibi genç kadınlar, bu müzik tarzını kullanarak kadın haklarını savunmak adına söylenmemiş sözlerini dile getirmeyi başarıyorlar.
Sonita Alizadeh
Sonita Alizadeh, 1996 yılında Afganistan’ın Herat şehrinde dünyaya geldi. Birkaç yılını İran’ın Elburz eyaletinde mülteci olarak geçiriyor. Beste yapmaya, gitar çalmaya ve şarkı söylemeye 2011 (Hicri Takvimi 1391) yılında başlıyor. 2014 yılında, 166 rap sanatçısı arasından sıyrılarak bin dolarlık ödülün sahibi oluyor. Bu ödülü kazandıktan sonra bir yardım kuruluşunun desteği ve aldığı burs sayesinde, eğitimine Amerika Birleşik Devletleri’nin Utah eyaletinde devam etme imkanı buluyor.
Seslendirdiği rap şarkılarının temaları arasında; Afganistan, siyaset, İran’daki Afgan mültecilere yönelik ayrımcılık ile Afganistan’ın geleneksel toplum yapısındaki Afgan kadınlarının, genç kızlarının ve çocuklarının yaşadığı sorunlar yer alıyor
Ziba Hamidi
Ziba Hamidi, 1997 yılında Pakistan’ın Karaçi şehrinde doğdu. On yılı aşkın bir süreyi mülteci olarak İran’da geçirdi ve eğitimini orada tamamladı. İran’da bulunduğu süre boyunca altı ay kadar müzik eğitimi aldı.
Ziba, halkının yaşadığı acı ve kederleri rap müzik aracılığıyla dile getiriyor.
Elina Afgan
Soyadı olarak ‘Afgan’ ismini kullanan Elina, Mezar-ı Şerif şehrinde doğuyor, 21 yaşındaki sanatçı, Kâbil Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Dört yılı aşkın süredir rap müzik yapan Elina, bu türü bir protesto aracı olarak görüyor. Toplamda 15 şarkısı bulunan sanatçı, tepkisini dile getirmek için çok sayıda sokak performansı sergilemiş ve 2016 yılında Hindistan’da düzenlenen sanat festivaline katılan ilk Afgan kadın oluyor.
Rap şarkılarında işlediği başlıca temalar şunlardır: Kadına yönelik şiddet, kimsesiz çocuklar, sokak çocukları, sokak satıcıları, kadın hakları, savunuculuk ve kadınların adalet arayışı.
Elina, “Woman”, “I’m Not a Prostitute”, ‘Love’ ve “Afghan Girl” şarkılarıyla ün kazanıyor.
Soosan Firooz
Soosan Firooz, Afganistan’ın ilk kadın rap şarkıcısı olarak biliniyor. Sosyal normlara ve Afgan kadınlarının geleneksel rollerine meydan okuyan, tartışmalı ve ses getiren bir figürdür.
Firooz, Afganistan’da doğdu. Ailesi 1990 yılında ülkeden kaçtı ve Afganistan İç Savaşı sırasında yedi yıl boyunca İran’daki bir mülteci kampında yaşadı. Ardından ailesiyle birlikte üç yıl da Pakistan’da mülteci olarak kaldı. Taliban rejiminin çöküşünden sonra ailesi Afganistan’a geri döndü ve 2003 yılında babasının iş bulduğu Kandahar şehrine yerleşti. Soosan, başlangıçta kardeşleriyle birlikte halı dokumacılığı işini yapıyordu. 2011 yılında küçük yerel rollerle oyunculuğa adım attı, ardından Kabil’e taşındı ve babası Abdülgaffar Firooz’dan izin alarak rap müziğine başlıyor.
Afgan müzisyen Farid Rastagar’ın dikkatini çeken Firooz, Darice dilinde rap şarkıları söylüyor. 2012 yılında yayımlanan ilk teklisi “Komşularımız” (Hemsayegan-e Ma), mülteci Afganların zorlu koşullarını ele alıyor; şarkı, şair Sohrab Sirat’ın dizeleri üzerine Rastagar tarafından bestelenmişti. Bir diğer şarkısı olan “Nakıs-ül Akl” (Eksik Akıllı) ise Afganistan’da kadınları aşağılamak için kullanılan bir ifadeye atıfta bulunuyor.
Firooz, ailesiyle birlikte Kabil’in kuzeyinde yaşıyor. Defalarca asitli saldırı, kaçırılma ve hatta ölüm tehditleriyle karşı karşıya kalıyor. Afganistan’ın güneyinde insani yardım çalışmaları yürüten annesi de ölümle tehdit ediliyor. Elektrik idaresinde çalışan babası ise Soosan’ın hem menajeri hem de koruması olarak stüdyo ve programlarda ona eşlik ediyor.
Paradise Sorouri
Paradise Sorouri İran’ın İsfahan şehrinde doğmuş 24 yaşında bir Afgan şarkıcıdır. On yedi yaşında babasının memleketi olan Herat’a gelmiş, bir süre sonra eşi Diverse ile birlikte Tacikistan’a gidiyorlar. İlk kadın Afgan rapçi olarak ‘Feryad-e Zen’ (Kadının Çığlığı) adlı bir rap şarkısı yayımlıyor. Bu şarkısıyla Afgan kadınlarının acılarını, uğradığı zulmü ve sorunlarını dile getiriyor; çalışması sosyal medyada, özellikle YouTube ve Facebook’ta büyük yankı uyandırıyor.
Bir diğer sanatsal çalışması ise Afganistan’daki kadına yönelik şiddeti konu alan “Nalestan” (İnleme Diyarı) oluyor.
Paradise’ın şarkısının girişinde yer alan ve birçok kişiyle birlikte özellikle kadın hakları örgütleri ve aktivistlerin dikkatini çeken dizeler şöyledir:
“Sesim her daim acı dolu, kutup değil ama hava çok soğuk,Koşmak istedim, belime vurdular; düşünmek istedim, başıma vurdular,İslam adına yüzümü yaktılar, intikam uğruna burnumu kestiler,Ellerime ve bedenime asit döktüler,Beni sattılar, çünkü ben sadece bir kadınım…“
Bu çarpıcı sözler, Paradise’ın mücadelesinin ve Afganistan’daki kadınların maruz kaldığı ağır hak ihlallerinin bir özeti niteliğindedir.
Yapısal ırkçılığın gölgesinde adaletin nasıl işlediğini anlatan “Öldürme Zamanı” adlı film, siyahi bir babanın kendi adaletini sağlamasının ardından yargılanma sürecini ve “beyaz adalet” in çelişkilerini gözler önüne seriyor.
Baran Sarkisyan yazdı.
John Grisham’ın “Adalete Susayanlar” ismiyle Türkçeye çevrilen romanından uyarlanan film, siyahi bir babanın kızına tecavüz eden beyazlara karşı uyguladığı kendi adaletini ve akabinde beyaz adalet tarafından yargılanmasını konu ediniyor.
Amerika’nın güneyinde yer alan Mississippi adlı kasabada sıcak bir yaz günü serseri olarak karikatürize edilmiş iki genç beyaz arabalarıyla seyir halinde iken orman yolunda elinde poşetlerle evine doğru yürümekte olan 10 yaşlarındaki siyahi bir kız çocuğuna, beyaz olmanın üstünlük kompleksi ve konforuyla tecavüz eder. Artık canlılık belirtisi göstermediği için de öldü sanılarak yollarına devam ederler.
Bir mahkeme dramasıyla devam edecek film, beklenenin aksine iki beyazın yargılanmasıyla işlenmeyecektir. Çünkü klasiktir, defalarca kez kanıtlanmış ve gösterilmiştir ki beyazlar herhangi bir gerekçeyle pek çok kanıta rağmen serbest bırakılacak veya ödül sayılacak bir cezaya çarptırılarak düzen olduğu gibi devam edecektir. Baba, mahkeme günü iki beyazın cezasını kendisi verecektir. Dolayısıyla film, çok daha fazla gösterge sunarak tümüyle babanın yargılanmasıyla sürecektir.
Her şeyden evvel iki beyazın siyahi bir kız çocuğuna tecavüz etmesi 1996 yapımlı bu filmin özellikle Amerika’nın bu dönemleri düşünüldüğünde nadir rastlanan yahut salt faillerle ilgili bir vaka olmadığını belirtmek gerekir. Evet, siyahiler o dönemlerde de polis, avukat olabilmektedir. Tıpkı Kürtlerin Türkiye’de polis, avukat, siyasetçi olabilmesi ama aynı zamanda ırkçılığa her gün maruz kalmaları gibi. Yapısal ırkçılığın çözülmediği düzenlerde bu tür vakalar münferit olarak ele alınamayacağından mahkemeler dahil olmak üzere iktidar kurumları beyaz düzenin tarafındadır.
Filmde adalet başlığı altında dağıtılan rollere de bakmak gerekir: Tecavüze uğrayan çocuk siyah, katil ilan edilen baba siyah, perişan edilen aile siyah. Buna karşılık avukat bir beyaz, hakim bir beyaz, jüri üyelerinin hepsi beyaz, tecavüzcülerin ikisi de beyaz, kızına tecavüz edenlere değil de onları öldüren babaya öfkeli halk beyaz.
Birhan Keskin’in Öteki şiirinde dediği gibi;
“Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz,
Onlar aşağıda siyah kalacak!”
Siyahi babanın avukat olarak beyaz avukat seçmesi de özel bir nedenledir. Bir siyahın siyahı savunmasının beyaz düzende sonucu bellidir, ancak bir beyazın bir siyahı savunması toplumsal alanda bir çatlak yaratabilir. Bu öyle bir çatlaktır ki, beyaz düzenin yeraltı paramiliter güçleri, beyaz avukatın üzerinde kuracakları baskı ve tehditle o çatlak derhal sıvanmaya çalışılacaktır. Ne de olsa bir siyahı savunan bir beyaz avukat, beyaz düzenin kodlarınca bir haindir. Bir avukat olarak da olsa vicdandan, haktan, adaletten, asıl önemlisi bir siyahiden yana olmanın bedelini ödeyecektir.
Siyahi babanın özellikle bir beyaz avukatı seçmesinin diğer nedeni ise beyazların dilinden ancak bir başka beyaz anlayabilir, dolayısıyla beyaz düzene karşı bir siyahı ancak bir beyaz savunabilir düşüncesinden dolayıdır. Peki nasıl?
Avukatın savunması politik bir savunma olmayacaktır ama mahkeme boyunca yapacağı savunmalar üzerinden seyirciye yapısal ırkçılığın temel taşlarından bir kaçını göstermiş olacaktır.
İlk savunma stratejisi, müvekkilinin akıl sağlığının yerinde olmadığını kanıtlamak üzerine kurulacaktır. Deliliğin tanımı şudur: “Doğru ve yanlışı birbirinden ayırt edemeyen, yaptığının sonuçlarını hesap edemeyen kimse.”. Yani, ancak bir deli, özellikle siyah bir deli adaleti kendi sağlamak üzere devletin hukuk düzenini tehdit edebilir, bozabilir. Akıl sağlığı yerinde olan bir kimse ise bu durumda haklı veya haksız olsun ancak mahkemenin kararına saygı duyandır. Ancak beyaz düzende siyahi bir sanık için bu savunmanın anlaşılır bir yanı yoktur. Çünkü düzeni bir beyaz ile bir siyahın tehdit etmesi arasında yapısal bir fark vardır. Bir beyazın düzeni tehdit etmesi akıl sağlığıyla ilgili bir problem olarak tanımlanabilir, cezadan indirime ve muafa gidilebilir fakat bir siyahın -akıl sağlığı yerinde olsun veya olmasın- düzeni tehdit etmesi, siyahilerin hak ve hukukları çiğnenerek kurulmuş düzen için ciddi bir tehdit oluşturur. Baba, kızının tecavüze uğradıktan sonra geçirdiği sinir kriziyle doğru ve yanlışı ayırt edemez konuma gelip gelmemesi de önemli değildir. Doğruyu yanlışı, iyiyi ve kötüyü devletin kendisi belirlediğinden kimin akıllı, kimin deli olduğuna karar verecek de devletin kendisi olacaktır. Dolayısıyla bu savunma işe yaramayacaktır.
Avukatın diğer stratejisi ise jürinin tümünün beyaz olsa da onların gönüllerini fethetmek üzerine kurulacaktır. Peki nasıl? Jüriye dönerek siyahi kızın ve babası da dahil tüm ailesinin nasıl perişan olduğu üzerine yapacağı duygusal konuşma jüriyi babanın ağır tahrikten dolayı esas mağdur kişisi olduğuna ikna yetmeye yetecek midir? Beyazlar topluluğu için “adaleti kendi sağlayan asi bir siyah” yerine “perişan olmuş mağdur bir siyah” daha tercih edilir değil midir?
Yapısal ırkçılığın kilit noktası da tam buradadır. Zulmedebileceği veya acıyabileceği bir öteki. Hakkını arayan, hakkı olan, güçlü, asi siyahlar değil, toplumsal ve kurumsal tüm kılcal damarlara değin yediden yetmişe gözü dönmüş bir canavar yahut acıyacağı zavallı bir mağdur ötekiler personası yaratmak. Yapısal ırkçılık da bu iki uçlu değnekte işlerlik kazanır. Ya onu acıyacağı, bazen de affedeceği bir kişiliğe ya da onu terörize ederek hiddetini gösterebileceği hapsedebileceği, işkence yapabileceği, baskılayabileceği, öldürebileceği kişiliğe dönüştürmek. Tanrı nasıl ki kullarına merhametlidir, beyazlar da siyahilerine bazen merhametli olabilir. Öte yandan verili düzen ister Amerika’nın, ister Avrupa’nın isterse de Türkiye’nin “siyahi”si olsun her aksaklığın faturasını çıkaracağı günah keçilerini yaratmış olur.
Filmin özelinde her şeyden öte avukatın jüriye dönerek siyahi kızın uğradığı tecavüzün tüm ayrıntılarını duygusal tonda anlatarak yaptığı konuşmayı “Bu kız ya sizin kızın olsaydı?” diye bitirmesi ise altın vuruş değerinde olacaktır. Çünkü her şey tamam, evet, beyazlar siyahi bir babaya acıyabilir, affedebilir ama beyaz bir kız çocuğunun tecavüze uğraması mı? Bu bir dehşettir. Bu kabul edilemezdir. Üzerine dahi düşünülemezdir. Jüri üyelerinin bu anda gözlerine yansıyan panik empatinin değil tam da yapısal ırkçılığın ışıltısıdır.
Adalet siyahi bir eylemle vücut bulmuş ancak beyaz maskeyle gizlenmiştir.
Dilovası’nda 7 işçinin hayatını kaybettiği Ravive Kozmetik katliamının duruşması 26 Mart’ta görüldü. Duruşmada salonun basına ve yurttaşlara kapatılması ve sanıkların ifadeleri tartışma yarattı.
Kocaeli’de 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik katliamına yönelik 8’i tutuklu 16 sanığa açılan davanın ilk duruşması sona erdi. Gebze 7. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kapasite yetersizliğini sebep göstermesi nedeniyle Kandıra Ceza İnfaz Kurumu Yerleşkesi’nde görülen davanın ilk duruşmasında bir sanığın tahliyesine karar verilirken dava 20 Mayıs’a ertelendi.
Sanıklar “üretimde söz hakkı olmadığını” iddia ederek suçu facia sonrası kalp krizi geçirerek yaşamını yitiren babalarına yüklemeye çalıştı. Sanık patron Altay Ali Oransal’ın “Binlerce kaza oluyor ama ben hiç patronun yargılandığını ya da ifadeye çağrıldığını duymadım” diye savunma yapması çarpıcı bir ifade olarak kayıtlara geçti.
Dört gün süren duruşmanın ilk gününde davayı takip etmeye gelen yurttaşlar duruşma salonuna alınmazken basın çalışanlarının telefon ve kayıt cihazlarını içeri sokması da engellendi.
Basının takibi engellendi
Yurttaşlar “kapasite sorunu nedeniyle Kandıra’ya taşınan davada nasıl yer olmuyor” sorusunu yönelterek yasaklamaları protesto etti. Basını engellemeye yönelik girişimler ise birçok kurum ve siyasetçi tarafından eleştirildi.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), DEM Parti, Emek Partisi (EMEP) ve Türkiye İşçi Partisi (TİP) gibi partilerin yanı sıra Birleşik Metal-İş Sendikası, İstanbul Barosu, Türk Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği (TMMOB) gibi kuruluşlar da davayı takip etti. Kocaeli Kadın Platformu gibi sivil toplum kuruluşlarının davaya katılma talepleri ise reddedildi.
1 sanık tahliye, 7 kişinin tutukluluğu devam
Mağdur aileleri, konuşmalarında çocuklarının sigortasız, güvencesiz ve ağır koşullarda çalıştırıldığını belirterek sanıkların sorumluluğuna dikkat çekerken işçilerin mola ve yemek koşullarına ilişkin görüntüler de mahkemeye delil olarak sunuldu.
Savcılık, tutuklu sanıkların tutukluluk halinin devamına karar verilmesini istese de mahkeme “suçluyu kayırma” nedeniyle tutuklu bulunan Onay Yörüklü’nün tahliyesine karar verdi. 7 sanığın tutukluluğunun devamına karar verilen duruşma 20 Mayıs’a ertelendi. Ayrıca mahkeme, kamu görevlileri hakkındaki soruşturmanın hangi aşamada olduğunun sorulmasını istedi.
Avukat Yetigin: “Türkiye’deki emek rejimi ile de hesaplaşmak zorundayız”
Dava avukatlarından Elif Yetigin de Niha+’ya konuştu:
“8 Kasım 2025’de gerçekleşen bu işçi katliamı dosyasının ilk duruşmasında, dört gün boyunca işçilerin nasıl bir sömürü zincirinin parçası olduğunu anlatmaya çalıştık. Yalnızca şirket sahiplerinin sorumluluklarıyla değil, Türkiye’deki çalışma yaşamının sorunlarıyla da hesaplaştık. Çünkü Dilovası Katliamı gibi her katliam, bir sonraki katliamı tetikliyor. Cezasızlık, başka cezasızlıkları doğuruyor.”
“Bankalara müzekkere yazılması, şirketler arasındaki ilişkilerin daha detaylı incelenmesi gibi taleplerimizin mahkeme tarafından kabul edilmesi önemliydi. Zira sanıklar, teknik olarak şirket sahibi olan ve geçtiğimiz aylarda geçirdiği kalp krizi ile yaşamını yitiren babalarına suçu yükleyerek kendilerini aklamaya çalışıyor.”
Davanın sadece ailenin şirketleri ile sınırlı olmadığını, küresel şirketlerin de üretim faaliyetinde yer aldığını aktaran Yetigin; bu sebeple Lider Kozmetik CEO’sunun da bir sonraki duruşmada dinlenmesine karar verildiğini belirtti.
Kamu görevlileri yönünden devam eden soruşturmanın akıbetinin sorulma kararının önemli olduğunu söyleyen Yetigin, Soma ve Hendek katliamlarında yaşanan zaman aşımı uygulamalarını hatırlatarak benzer bir şeyin yaşanmaması için mücadelemizi edeceklerini belirtti.
Kamuoyunun davayı sahiplenmesinin kritik önemde olduğunu belirten Yetigin, “Bu davada adalet, ancak emekten ve demokrasiden yana olan kamuoyunun desteği ile yerini bulacaktır” dedi.
Ne olmuştu?
8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bulunan Ravive Kozmetik fabrikasında meydana gelen patlama, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularını yeniden gündeme taşımıştı.
Patlama sonucunda 3’ü çocuk olan 7 işçi hayatını kaybetti. Olayın ardından fabrikanın çalışma koşulları, denetim eksiklikleri ve gerekli güvenlik önlemlerinin alınıp alınmadığı tartışma konusu olurken, yaşananlar iş cinayetleri ve denetimsizlik eleştirilerini yeniden gündeme getirdi.
Çalışma Bakanlığı’na ait İŞKUR binasının yanında bulunan üretim atölyesinin daha önce defalarca şikayet edildiği öğrenilmişti. İşletmenin yıllardır sigortasız işçi çalıştırdığı ve iş sağlığı ve işçi güvenliği koşullarının sağlanmadığına ilişkin CİMER şikayetleri ve de basına yansımıştı.
Katliamın ardından tutuklanan sanıklardan birisi olan Kurtuluş Oransal, Ceza İnfaz Kurumu’nda kalp krizi geçirerek yaşamını yitirmişti.
Irak’ın Musul vilayetinde 2007 yılında Êzidîlere yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Ahmed Şara, henüz Muhammed Colani olarak o dönem El Kaide üyesiydi ve Musul’dan sorumluydu. Êzidîler, bu yüzden Şara’yı katliamdan sorumlu tutuyor.
Şara, davet edildiği Berlin’de Almanya Başbakanı Merz ile görüştü / Foto: Welt
Şam Geçici Yönetiminin başındaki isim olan Ahmed Şara, 30 Mart 2026 yılında Almanya hükümeti tarafından resmi bir şekilde ağırlandı.
Başkent Berlin’de Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Friedrich Merz ile görüşen Şara, Almanya-Suriye Ekonomi Yuvarlak Masa Toplantısı’na da katıldı.
19 Ocak tarihinde yapılması planlanan, ancak son anda iptal edilen bu program, uzun bir süredir Almanya ve Avrupa’nın olduğu kadar Êzidîlerin de gündeminde yer alıyor. Êzidîler, 14 Ağustos 2007 yılında Irak’ın Musul vilayetine bağlı Şengal bölgesinde bulunan Êzidîlerin yaşam alanlarına yönelik iki ayrı bomba yüklü tanker ile intihar saldırıları düzenlendi. Saldırılar sırasında 700’ü aşkın sivil ölmüş binden fazlası ise yaralanmıştı. O dönemde El Kaide içinde ve Musul’da aktif olan ve Muhammed Colani adıyla bilinen Şara, Êzidîler tarafından bu katliamın sorumlusu olarak kabul görüyor.
3 Ağustos 2014 Katliamı ve “soykırım” tasarıları
Êzidilîler, 3 Ağustos 2014 yılında IŞİD’in Irak’ta Şengal’e yaptığı saldırıda 5 bin’i aşkın üyelerinin öldürülmesi sonrasında Almanya başta olmak üzere pek çok dünya ülkesinin ana gündem maddelerinden biri oldu. Êzidîleri Kurtarma Ofisi’nin çeşitli dönem paylaştığı verilere göre, IŞİD Şengal ve çevresinde 6 bin 417 Êzidî Kürdü kaçırdı. Bunlarda 3 bin 548’si kadın, 2 bin 869’u erkekti.
Aynı verilere göre, şu ana kadar 3 bin 562’si kurtarıldı ve 2 binin üzerinde kişi halen kayıp.
Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi
Bu katliam, pek çok ülke tarafından zamanla soykırım olarak tanındı. Êzidî soykırımını tanıyan topluluklardan biri, kendileri de bu katliamdan yaklaşık 100 yıl önce büyük bir soykırıma maruz kalan Ermeniler oldu. Ermenistan Parlamentosu 15 Ocak 2018 yılında IŞİD ve bazı örgütler tarafından Êzidîlere karşı işlenen suçları “soykırım” olarak niteleyen tasarıyı kabul etti. Ermenistan Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda kendisi de Êzidî olan, Rostem Mahmudyan, soykırım suçunun araştırılması için uluslararası kamuoyuna da çağrıda bulunarak, “Bu korkunç suçlar, Ermeni toplumuna karşı 1915-1923 yılları arasında işlenen soykırım suçlarıyla doğası itibariyle büyük benzerlik gösteriyor. Yasanın geçmesini sağlamak yetmez, ayrıca uluslararası topluma bu suçları araştırma çağrısı yapmak ve bu suçları işleyenlerin sorumlu tutulmasını sağlamak da önemlidir” diyordu.
Irak Kürdistan Bölge Parlamentosu da 3 Ağustos 2019 yılında, 3 Ağustos’u “Êzidî Soykırımı Günü” olarak kabul etti.
Parlamento Başkanlığı’na sunulan ve 3 Ağustos’un “Êzidî Soykırım Günü” olarak tanınmasını öngören ve oylamaya sunulan tasarı, Parlamento 87 evet oy ile onaylandı.
Almanya 2023’te “soykırım” dedi
Almanya Federal Meclisi ise 19 Ocak 2023 tarihinde, IŞİD’in 2014 yılında Êzidilere yönelik işlediği suçların “soykırım” olarak tanınmasını öngören teklifi oy birliği ile kabul etti. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, kararı sosyal medya hesabından paylaştığı Kürtçe mesajlarla duyurdu: “Dünyadaki herhangi bir meclisin alacağı herhangi bir kararın acılarını dindiremeyeceğini biliyoruz. Ama bu kararın bir fark yaratacağına inanıyorum: Bu, acılarını dindirme yolunda olduğu kadar hayatta kalanlar için adalet sağlama yolunda da önemli bir adım. Ülkemiz şu anda dünyanın en büyük Êzidi diasporası durumunda. Bugünkü oylama onların yorulmak bilmez çabaları sayesinde.”
Belçika Parlamentosu, Dış İşleri Komisyonu tarafından sunulan Êzidî Soykırımına dair karar tasarısını da 14 Temmuz 2021 yılında onayladı.
Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi
Tasarı, Parlamentodaki 150 milletvekilinden 139’unun “Evet” oyu ile kabul edildi. Hiç bir milletvekili tasarıya karşı çıkmazken 2 oy da geçersiz sayıldı.
Strasbourg’da bulunan Avrupa Parlamentosu, kararında, Irak ve Suriye’de Hıristiyanlar, Êzîdîler ve diğer dini ve etnik azınlıklara karşı bir soykırım yapıldığını kabul etti.
Lüksemburg Parlamentosu IŞİD’in Êzidilere uyguladığı katliamı soykırım olarak tanıyan başka bir ülke oldu. Bu ülke Parlamentosunda, 9 Kasım 2022 yılında oy birliği ile Êzidi soykırımını resmen tanıyan yasa tasarısı kabul edildi.
Yine İngiltere Parlamentosu da Ağustos 2023 tarihinde aldığı kararla ile 2014 yılında gerçekleşen İŞİD saldırılarını soykırım olarak adlandırdı.
İsviçre Ulusal Konsey’i de 2024’ün son ayında, 61 hayır oyuna karşı 105 evet oyu ile IŞİD’in Êzidî Kürtlere karşı işlediği suçları soykırım olarak kabul etti.
Ayrıca ABD, Fransa, Kanada, Avustralya, İskoçya, Portekiz, ve Hollanda ile Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler (BM) Êzidi soykırımını tanıyan ülke ve kuruluşlar arasında bulunuyor.
Êzidîlerin siyasi iltica başvuruları red ediliyor
AB ülkelerinin büyük çoğunluğu Êzidî soykırımını kabul eden kararlar alırken, öte yandan bu soykırıma maruz kalıp İŞİD’ten kaçan ve Avrupa’ya sığınınan Êzidîlerin siyasi iltica başvurularını ya sürüncemede bırakıyor veya red ederek onları deport ediyor.
Musul 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi
Bunlardan biri olan 27 yaşındaki John Saidi Fars Silo isimli genç, Almanya tarafından 2023 yılında deport edildi. Silo 2012 tarihinden beri Almanya’da sığınma başvurunda bulunmuştu. Deport edildikten sonra, 28 Ağustos 2023 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nin başkenti olan Erbil’de ölü bulundu.
Kuzey Ren-Vestfalya, Thüringen, Aşağı Saksonya ve Schleswig-Holstein dahil olmak üzere bazı federal eyaletler 2023 ve 2024 yıllarında Êzidîler için geçici sınır dışı yasağı getirdi. Ancak bu yasaklar sadece sınırlı bir süre için uzatılmıştı ve o zamandan beri süresi doldu.
Almanya’da 2023 yılında Irak’tan gelen Êzidî sığınmacıların sadece yüzde 53 ‘üne koruma statüsü verildi.
Almanya’nın Brandenburg eyaletinde yaşayan Êzidî bir aile ise, Potsdam İdare Mahkemesi’nin sınır dışı edilmelerini durdurmasına rağmen 2025 yılında sınır dışı edilmişti. Êzidî nüfusunun büyük bir çoğunluğu Almanya’da yaşamak ile birlikte Almanya’da iltica başvurularında Iraklı olarak geçtikleri için ne kadarının deport edildiği resmi olarak doğrulanamıyor.
Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ne bağlı Göç ve Göçmenler ile Krizlere Müdahale Dairesi, sadece 2025 yılında büyük çoğunluğu Êzidî olan 20 bin Iraklı’nın Almanya tarafından sınır dışı edileceğini açıklamıştı.
Êzidîlerin 73. Fermanı ve Colani
Uğradıkları katliamın soykırım olduğunu kabul etmesine rağmen kendilerine sığınma başvurusunda bulunan Êzidîlerin başvurularını sürüncemede bırakan Almanya devleti ve hükümeti, bugünlerde Êzidîlere yönelik başka bir tarihde gerçekleşen iki büyük saldırının sorumlusu olarak görülen eski adıyla Colani, şimdiki adıyla Şara’yı resmi törenle ağırladı.
19 Ocak’ta gerçekleştirilmesi planlanan ve 30 Mart’ta gerçekleşen ziyaretler öncesinde Êzidîler başta olmak üzere o dönem Ortadoğu’da etkili olan El Kaide, IŞİD, El Nursa gibi örgütlerin katliamına maruz kalan topluluklar, Şara hakkında hem suç duyurularında bulundular hem de çeşitli protesto gösterileri organize ettiler.
İlk ziyaret öncesinde Kürt-Alman avukat Necdal Disli Karlsruhe’de Almanya Federal Başsavcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak Şara hakkında suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Şara’nın soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları dahil olmak üzere uluslararası ceza hukukunu ihlal ettiği yönünde güçlü şüpheler bulunduğu belirtildi.
Suç duyurusu için sunulan dilekçe
30 Mart’ta gerçekleşen ziyaret için de yine Suriye İnsan Hakları Topluluğu (AHRS- Association for Human Rights in Syria), Karlsruhe’deki Federal Başsavcılığına başvurdu.
Başvuruya ilişkin yayımlanan açıklamada; “Alman hükümetinin, Birleşmiş Milletler’in güncel raporlarına göre ağır insan hakları ihlalleriyle ilişkilendirilen bir kişinin resmi olarak ağırlaması tarafımızca kabul edilemez. Uluslararası Ceza Hukuku çerçevesinde yaptığımız başvuruda, Ahmed el-Şaraa’nın Suriye’de işlenen insanlığa karşı suçlardan doğrudan sorumlu olduğu yönündeki bulgulara yer verilmiştir. Bu nedenle, söz konusu kişinin Almanya’ya girişinde diplomatik temaslarda bulunması değil, gözaltına alınarak yargı sürecine tabi tutulması gerektiğini açıkça ifade ediyoruz” ifadelerine yer verildi.
Êzîdî sosyolog ve Spectrum House’un Genel Direktörü Azad Barış, 2007 yılında ve 2012 yılında Rojava’da Serê Kaniye bölgesinde yaşanan Êzidî katliamlarında sorumlusunun Colani olduğunu belirterek uluslararası mahkemede suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamıştı.
31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.
31 Mart Trans Görünürlük Günü, transların yaşam koşullarını ve maruz kaldıkları ayrımcılığı ve nefret suçlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Ancak Türkiye’deki infaz kurumlarında tutulan trans mahpuslar, bu görünürlüğün belki de en dışında kalan gruplardan biri.
Bilindiği üzere cinsiyet uyum sürecini gerçekleştirmemiş -gerçekleştirse bile fiilen ceza infaz kurumu değişikliği talebine yanıt verilmeyen- trans kadınlar erkek hapishanesinde kalmakta, trans erkekler ise kadın hapishanesinde kalmakta.
31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.
31 Mart Trans Görünürlük Günü kapsamında infaz kurumlarında tutsak edilen ve tecrite tabi tutulan trans mahpusların yaşadığı hak ihlallerini Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Niha+’la paylaştığı bilgilere göre, mevcut infaz sistemi trans mahpusları korumaktan çok, izole eden bir yapıya sahip.
Trans mahpuslara tecrit ve izolasyon
CİSST’e ulaşan trans mahpuslar, tecrit uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamasına rağmen tek başına tutulduklarını aktarıyorlar. Bu bilgilere göre, trans mahpuslara her infaz kurumunda ayrı bir koğuş açılmıyor ve mahpuslar çoğu zaman ya toplu olarak küçük odalarda ya da infaz rejimince bir sebep olmamasına rağmen tekli hücrelerde tutuluyor.
CİSST’in 2026’da açıkladığı verilere göre Türkiye’de toplam 304.956 kapasiteli 403 hapishanede 412.991 mahpus tutuluyor.
CİSST, birçok infaz kurumunda trans mahpuslar için ayrı ve uygun koşullara sahip koğuşlar oluşturulmadığını, bunun yerine küçük odalarda toplu şekilde ya da tek başına tutulduklarını ifade ediyor. Ayrıca, mevzuatta cinsel yönelimi farklı olan mahpusların ayrı yerde tutulacağının düzenlenmiş olmasına rağmen bu düzenlemenin çoğu zaman kendisini tecrit ve izolasyon uygulaması olarak var ettiğini belirtiyor.
Kıyafet ve ifade özgürlüğü engelleniyor
Ayrıca CİSST, detaylı düzenlemeler içeren infaz mevzuatında trans mahpusların ihtiyaçlarına yönelik olarak başka bir düzenleme yer almadığını bildiriyor. Trans mahpuslar; cinsiyet ifadelerine uygun kıyafet temin edebilmeleri, kan yada evlilik bağı olmaksızın ziyaretçi kabul edebilmeleri, uyum süreçlerine ilişkin takiplerin yapılması gibi konular için de CİSST’e başvuruyor.
Mahpuslar, infaz kurumu kantinlerinden bu tür kıyafetleri temin etmekte zorlandıklarını mektuplarında sıklıkla aktarıyor. CİSST’e göre bunun yalnızca bir “kıyafet meselesi” olmadığını, doğrudan cinsiyet kimliği ve ifade özgürlüğüyle ilgili bir hak ihlali olduğunu ifade ediyor. Bu durum, infaz mevzuatının ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilmesinin cinsiyet temelli ayrımcılığa sebep olduğunu doğruluyor.
Hormona erişim aksıyor
Aynı zamanda hormona erişim ve cinsiyet ifadelerine uygun kıyafete erişim konusunda da ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilen infaz mevzuatı nedeniyle hak ihlalleri yaşanıyor.
Trans mahpuslar, sadece kıyafet ve ifade özgürlüğü bakımından değil; aynı zamanda sağlık hakkı bakımından da hak ihlallerine maruz kalıyor.
CİSST Derneği, trans mahpusların hormona erişimi konusunda hak ihlalleri yaşadıklarına ilişkin olarak başvurular aldığını söylüyor.
Trans mahpusların uyum süreçlerini başlattıktan sonra düzenli olarak hormona erişmeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Fakat CİSST’e gelen başvurularda; ilgili branş doktorlarına sevklerin geciktiği, randevu bulunamadığı ve hormonların hapishanelere ulaştırılmasında aksaklıklar yaşandığı sıkça aktarılıyor.
Mevzuat transları tanımıyor
Türkiye’de yürürlükte olan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, mahpusların barındırılmasına ilişkin düzenlemeleri ikili cinsiyet sistemi üzerinden tanımlıyor. Bu durum, trans mahpusların ihtiyaçlarının sistematik biçimde görmezden gelinmesine, hak ihlali yaşamasına ve ihtiyaçlarını karşılayacak herhangi bir düzenlemenin bulunmamasına yol açıyor.
CİSST’e göre, bunların yaşanmaması için infaz mevzuatının transları da kapsayacak şekilde şekillendirilmesi gerekiyor. CİSST, cinsiyet kapsayıcı bir mevzuatın var olmasının, cinsiyet temelli ayrımcılığın önlenmesi için büyük önem arz ettiğini ifade ediyor. Ayrıca infaz koruma memurları ve ilgili personellere cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda insan hakları eğitimlerinin verilmesinin de yaşanan ihlalleri azaltabileceği belirtiliyor.
Resmi verilerin ikili cinsiyet sistemine göre tutulduğunu hatırlatan CİSST, Türkiye’de kaç trans mahpus bulunduğuna dair bir veri olmadığını da ekledi.
Bu durum, trans mahpusların istatistiki anlamda da görünmez bırakıldığını ortaya koyuyor. Trans mahpusların maruz bırakıldığı ağır koşulların, onların fiziksel ve psikolojik sağlıklarını nasıl etkilediğini ise Evin Hapishanesi’nden kurtulan Helma’dan Sincan Hapishanesi’nde şüpheli bir şekilde ölü bulunan Poyraz’a uzanan örnekler açıkça gösteriyor.
Kanîreş Ekoloji Platformu üyesi Kasım Demiralp: “Bizler köylerimizi, ovalarımızı, dağlarımız hep koruyup kollayacağız.“
Varto ve Karlıova’daki Ignis şirketinin çalışma yürüteceği alan gösteriliyor.
Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçesinde de bir Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıktı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili.
Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi
2023’te Yedisu’da şubesini açan ve Karlıova (Kanîreş) – Varto bölgesinde faaliyet gösteren Amerikalı Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi; Bingöl Karlıova’ya bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde arama ruhsatı elde etmiştir.
2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent'te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto'nun yaklaşık 3'te 1'ini kaplayacak.
Projenin 6 köyü kapsayacak şekilde yapılacağı duyurulduktan sonra, bölge halkı Karlıova Ekoloji Platformunu kurdu. Platform, bölgedeki doğa talanına ve JES projelerine karşı mücadele etmek amacıyla faaliyetlerini sürdürüyor.
Karlıova bölgesini de kapsayan JES projesine dair konuşan Kanîreş Ekoloji Platformu üyesi Kasım Demiralp, Niha+‘a konuştu.
Demiralp, Kanîreş Ekoloji Platformu’nun asıl kurulma amacının bölgedeki doğayı ve yaşam alanlarını korumak, Karlıova halkını ve köylülerini bir araya getirip doğru bilgilendirmek ve bilinçlendirmek olduğunu belirtti:
“Ayrıca yaşamlarımıza kast edenlere karşı birlikte mücadele etme ve karar alma kültürünü geliştirme hedefi de taşıyoruz. Hukuki alanda yapılması gereken adımları atmak, ekolojiyi ve canlıların yaşam alanlarını koruma deneyimine sahip avukatlarla yasal süreci başlatmak aynı zamanda da halkın birlikteliğini ve dayanışmayı geliştirme yönünde mücadele yürütmek; doğal yaşam alanlarımıza yatırım amaçlı yapılan faaliyetlere karşı önceliğimiz olmakta.”
“Licik’teki mücadele deneyimlerinden yararlanıyoruz”
Geçen sene Karlıova’nın Kaynarpınar (Licik) köyündeki derelere ve doğaya yönelik yapılmak istenen projeleri ve köylülerin mücadele verdiğini belirten Demiralp, Kanîreş Ekoloji Platformu’nun bu deneyimlerden faydalanacağını belirtti.
Daha önce Karlıova’da ekolojiyi ve doğal yaşam alanlarını koruma ile ilgili herhangi bir çalışmanın yürütülmediğini ve bu sebeple halkın konu hakkında yeterince fikir sahibi olmadığını ve buna karşı örgütlü olmadığını söyleyen Demiralp, insanlara yaşanacak şeylerden bahsetmenin önemli olduğunu dile getirdi.
Bölgede deprem riski büyük
Projedeki en önemli noktanın deprem ve sonrasında yaratacağı fiziki ve psikolojik yıkım olduğunu anlatan Demiralp, Karlıova’nın üzerinde olduğu fay hattından bahsetti:
“Türkiye’de yer bilimci insanların hep üstünde durdukları aktif faylardan birisi de Kuzey Anadolu Fayı (KAF) diye bilinen Yedisu fay hattıdır. Karlıova konumu ile Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayının (DAF) kesişme noktasında yer almaktadır. Uzmanlara göre aktif fayların üstünde ve etrafında jeotermal kuyuların açılması ve yer altından çıkarılan sıcak suyun işletilip tekrar suyun yer altına basınçlı bir şekilde aktarılması (reenjeksiyon) depremi tetikleme riskini barındırıyor. Yedisu, Karlıova ve Varto’nun bütün köyleri ekolojik katliamın yanında ciddi derecede deprem faktörünün yaratacağı yıkımla da karşı karşıya. Bütün bu bilimsel olgulara rağmen hâlâ burada yaşayan halkın can ve yaşam hakkına kast eden çalışmalar bu şirket tarafından yürütülmektedir. Bizler doğamızı, ormanlarımızı, su pınarlarımızı, derelerimizi ve yaşamlarımızı sonuna kadar savunup bu doğrultuda mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Demiralp, bu projeye karşı mücadele edeceklerini ve direnişlerine destek olan herkese teşekkür etti:
“Bu bölgenin insanları olarak bizler burada hep vardık ve doğamızla, ormanlarımızla, su pınarlamızla, derelerimizle, meralarımızla ve hayvanlarımızla hep var olmaya da devam edeceğiz. Bizler köylerimizi, ovalarımızı, dağlarımız hep koruyup kollayacağız. Mücadelemizi verirken sesimize ses olan değerli basın emekçilerine, bizlere destek veren bütün STK’lere ve kamuoyuna şükranlarımızı sunuyoruz.”
“Toprağımızı korumak, onurumuzu korumaktır!”
Öte yandan Varto’dan başlayarak Yedisu’ya kadar uzanan Ignis H2 Energy Inc. şirketinin doğa talanına karşı, Varto ve Karlıova halkı eylemlerini birleştireceklerini duyurdu.
Varto Ekoloji Platformu ile Kanîrêş Ekoloji Platformu, siyasi yetkililere ve bütün kamuoyuna ekolojik talana karşı ortak bir acil çağrı metni hazırladı. Acil çağrı metni şu şekilde:
BİNGÖL VE MUŞ HALKINA, VEKİLLERİNE VE TÜM KAMUOYUNA ACİL ÇAĞRI
Bingöl Karlıova’dan Muş Varto’ya, Yedisu hattına kadar uzanan bu kadim coğrafya, bugün kapalı kapılar ardında hazırlanan kirli pazarlıkların ve rant projelerinin hedefindedir. Alınan ruhsatlar ve hazırlanan sahte raporlar, sadece toprağımızı değil; insanımızın yaşam hakkını, geleceğini ve doğasını sermayeye peşkeş çekmektedir. Oynanan oyunun farkındayız!
Karlıova ve Varto üzerinde yürütülen bu “enerji” ve “maden” projeleri, bölge halkını yerinden etme ve meralarımızı insansızlaştırma operasyonudur. Yüzyıllardır bu topraklarda farklı kökenlerden gelse de kardeşçe, omuz omuza yaşayan halkımızın birliği; bu rant oyunlarını bozacak en büyük güçtür.
Vekillerimize ve Siyasi İl Başkanlarına Çağrımızdır:
Meclis kürsüsünden bu talanı haykırın! Tarım ve Enerji Bakanlıklarına verilen önergelerle bu hukuksuz süreci durdurun. Bingöl ve Muş’un kadınları, gençleri ve tüm STK’ları; bu mesele bir parti meselesi değil, bir hayat memat meselesidir.
Ranta Geçit Vermeyeceğiz!
Doğamızı sermayeye kurban eden her imza, çocuklarımızın geleceğinden çalınmıştır. Karlıova’dan Varto’ya kurulan bu direnç hattı; ranta, talana ve doğa katliamına karşı sarsılmaz bir kale olarak duracaktır. Toprağımızı korumak, onurumuzu korumaktır!
Varto Ekoloji platformu ve Kanîrêş Ekoloji platformu
Proje bölge halkı için bir ölüm fermanı
DEM Parti Bingöl Milletvekili Ömer Faruk Hülakü, 27 Mart’ta Meclis’te yapmış olduğu basın toplantısında, JES projelerine son verilmesi gerektiğini söyledi.
Hülakü, JES projelerinin Bingöl’ün Kuzey Anadolu Fay Hattı ile Doğu Anadolu Hay Hattı’nın birleştiği bir nokta üzerinde yapılacak olmasının Karlıova ve Varto halkı için bir ölüm fermanı olduğunu belirtti:
“Bingöl depremin sıfır noktasıdır. Kuzey Anadolu Fay Hattı ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın tam birleştiği yerde, Türkiye’nin en kırılgan fay hatlarının olduğu bölgede 1,000-2,000 metre sondaj yapılmasına izin veriliyor. Böyle bir proje teklifiyle nasıl halkın karşısına çıkıyorsunuz?”
İrlanda Bağımsızlık Savaşı 1921’de sona erdi. Fakat adanın bölünmesi, birleşik bir İrlanda için mücadeleyi beraberinde getirdi. 20. yüzyılın sonunda gelen barışa ulaşmaksa kimse için kolay değildi.
Belfast’ta bulunan ve bölünmenin simgelerinden olan “Barış Duvarı”, Fotoğraf: Conciliation Resources
İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun kökleri
İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army – IRA), bir anda ortaya çıkmış bir örgüt değildir. Kökleri, 1858 yılında James Stephens tarafından kurulan İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ne (Irish Republican Brotherhood – IRB) kadar uzanmaktadır. IRB, seleflerinin başaramadığı bir şeyi gerçekleştirerek İrlanda siyaset sahnesinde kalıcı bir varlık tesis etmiştir. Yaygın olarak Fenianlar (Fenians) adıyla bilinen destekçileri, ağırlıklı olarak işçi sınıfı ve alt-orta sınıfta örgütlenerek tabanlarını oluşturmuştur. Örgütün temel amacı, İrlanda’daki İngiltere egemenliğine son vermek ve tam bağımsız bir İrlanda cumhuriyeti kurmaktı. Bu fikirler, cumhuriyetçilik olarak bilinen ideolojinin de temelini oluşturacaktı. “İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu” ismini ilk kullananlar, 1860’larda Britanya Kanada’sına baskınlar düzenleyen IRB’nin İrlandalı-Amerikalı müttefikleri olmuştu.
1916 Paskalya Ayaklanması
Bu özgürlük ve bağımsızlık hareketi için dönüm noktası ise 1916’da gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’ydı (Easter Rising). Bir grup IRB lideri, 24 Nisan’da Dublin’de bir ayaklanma başlattı. Altı gün süren şiddetli sokak çatışmalarının ardından isyancı komutan Patrick Pearse teslim oldu. Aralarında sosyalist lider James Connolly ve Patrick Pearse’ın da bulunduğu 16 kişi idam edildi. Bu idam silsilesi, halktaki şaşkınlık hissini ayaklanmanın liderlerine duyulan kitlesel bir saygıya dönüştürdü. İsyanda doğrudan bir rol oynamayan Sinn Féin, bu yeni dönemin öncüsü haline geldi ve 1918 genel seçimlerinde 105 İrlanda koltuğunun 73’ünü kazandı.
Paskalya Ayaklanması, Fotoğraf: People’s World
Sinn Féin milletvekillerinin İrlanda’nın bağımsızlığını ilan etmek üzere Dublin’de toplandığı gün olan 21 Ocak 1919’da bir grup İrlandalı gönüllü, Tipperary’de Kraliyet İrlanda Polis Teşkilatı’na (Royal Irish Constabulary) saldırdı. Sonrasında İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu adıyla bilinecek bu gönüllüler, Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmış oldular. Uygulanan gerilla savaşı yönteminin başarısı, kırsal kesimin büyük bir bölümünü İngiltere yönetiminden kopararak Birleşik Krallık’ı çok şiddetli misillemelere zorladı.
İrlanda Özgür Devleti
Bağımsızlık Savaşı, 1921 İngiltere-İrlanda Antlaşması (Anglo-Irish Treaty) ile sona erdi. Antlaşma ile ortaya çıkan sonuç, cumhuriyetçiler için tatmin edici olmaktan uzaktı. İrlanda Özgür Devleti’ne (Irish Free State) dominyon statüsü verilmiş ve devlet, İngiliz Kraliyeti’ne tabi kalmaya devam etmişti. Fakat daha dikkat çekici olan ise adanın bölünmüş olmasıydı. Kuzey İrlanda’ya tahsis edilen altı county (idari bölge), herhangi bir demokratik temele dayanarak değil, Birlikçilerin (Unionists) yönetebilecekleri en büyük toprak parçası olduğu için seçilmişti. Buna rağmen, altı bölgeden ikisinde cumhuriyetçiler çoğunluktaydı. Antlaşma, cumhuriyetçi hareketi böldü ve İrlanda’yı 1922-23 yıllarında, Antlaşma karşıtı IRA’nın yenilgiye uğradığı bir iç savaşa sürükledi. Birleşik Krallık ve İrlanda Devleti arasındaki sınır, varlığını korudu. Yenilgi karşısında IRA silah bıraktı.
Bu günlerden İkinci Dünya Savaşına kadarki süreçte IRA, marjinal bir güç olarak kaldı ve hem İrlanda Devleti’ni hem de Kuzey İrlanda’yı tanımama tutumunu sürdürürdü. Bu düzeni değiştirebilecek bir kitle hareketi inşa etmeyi ise başaramadı. Kuzey İrlanda’daki İngiltere askeri hedeflerine karşı başlatılan 1956-62 Sınır Harekâtı başarısızlıkla sonuçlandı. 1962 yılına gelindiğinde örgüt, zayıflamış durumdaydı.
Bu başarısızlık ise uzun ömürlü olmayacaktı. IRA’nın yeni kurmay başkanı Cathal Goulding, hareketi sosyalist ve siyasi bir temele taşıdı. Cumhuriyetçi aktivistler, Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlık için eşitlik talep eden sivil haklar kampanyasının merkezinde yer almaya başladılar. Bu hareket kapsamında yürüyüşler 1968 ve 1969 yıllarında polis şiddeti ve sadakatçi (loyalist) saldırılarla karşılaştığında Kuzey İrlanda toplumsal bir krize sürüklendi. Katoliklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde isyanlar patlak verdi. Belfast’ta yüzlerce aile, evleri yakılarak yurtlarından edildi. Londra, bölgeye İngiltere Ordusu’nu gönderdi. Başlangıçta Katolikler tarafından koruyucu bir güç olarak görülmelerine karşın ordunun düzeni sağlamak için Katoliklere karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemler, bu düşüncenin hızlıca yok olmasına sebebiyet verdi ve ayrımı daha da derinleştirdi.
Geçici IRA
Geçici IRA (Provisional IRA), 1969’da Goulding’in örgütün askeri kapasitesini zayıflatmak ve Katolikleri savunmasız bırakmakla suçlanması üzerine kuruldu. Yayımlanan ilk kamuoyu bildirgesi, “otuz iki bölgeden oluşan İrlanda Cumhuriyeti”ne olan bağlılıklarını vurguluyordu. Sınırın, İrlanda’nın demokratik iradesi olmaksızın İngiltere tarafından dayatıldığını ve ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyorlardı.
Örgüt kendini öncelikle Katolik toplulukların savunucusu olarak konumlandırmaktaydı. Ancak bu savunmacı çerçeve kısa sürede dönüşüme uğradı. Geçici IRA, devletin iradesini kırarak on yıllar boyunca sürdürülebilir bir baskı uygulamak amacıyla geleneksel IRA’nın toprakla sınırlı gerilla savaşı anlayışından koptu ve Uzun Savaş Doktrini adı verilen daha sistematik ve uzun soluklu bir strateji benimsedi. Bu amaçla hücresel bir yapıya geçildi ve örgüt daha küçük ama disiplinli bir hale geldi.
Örgütün sosyal tabanı ağırlıklı olarak Kuzey İrlanda’nın işçi sınıfı Katolik mahallelerindeydi. Sinn Féin’in önde gelen ismi Gerry Adams (IRA ile herhangi bir operasyonel bağı olduğunu her zaman reddetmiştir), bu dönemde cumhuriyetçi hareketin siyasi dönüşümünde kilit bir figür olarak öne çıktı.
Kanlı Pazar
Troubles’ın dönüm noktalarından biri 30 Ocak 1972 Pazar günüydü. O gün Derry’de, internment (tutuklama kararnamesi) adı verilen ve orduya şüpheli kişileri yargılama olmaksızın tutuklama yetkisi veren uygulamayı protesto etmek amacıyla barışçıl bir yürüyüş düzenlendi. İngiltere 1. Paraşüt Taburu askerleri, göstericilerin üzerine ateş açarak 13 kişiyi katletti. Yaralılardan biri ise sonraki gün hayatını kaybetti ve toplam ölü sayısı on dörde ulaştı. Katledilen 14 kişinin hepsi sivildi ve büyük çoğunluğu gençti.
İngiltere ordusunun kendi resmi belgeleri bu olayı, Troubles boyunca meydana gelen iki büyük hatadan biri olarak kaydetti. Bu katliam, IRA’ya o güne kadar hayal bile edemeyeceği bir taban kazandırdı. Barışçıl bir gösteriye katılmanın ölümle cezalandırılabileceğine şahitlik eden Kuzey İrlanda’nın Katolik nüfusu, artık silahlı mücadelenin kaçınılmaz olduğunu görmeye başladı. Kanlı Pazar’ın ardından hazırlanan Widgery Raporu ise kurbanları suçlayan ifadeler barındırarak öfkeyi daha da artırdı. 2010 yılında Lord Saville’in yeniden soruşturma raporu ve dönemin Başbakanı David Cameron’ın özrüyle katliamın boyutu resmi makamlarca da kabul edildi.
Kanlı Pazar, Fotoğraf: Sky News
Kanlı Pazar’dan birkaç ay önce hayata geçirilen Demetrius Operasyonu da benzer bir etki yarattı. Ağustos 1971’de İngiltere ordusu, büyük ölçüde güncel olmayan ve yanlış istihbarat bilgilerine dayanarak yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutukladı. Tutukluların önemli bir kısmının IRA ile ilgisi yoktu.
Artık güvenlik güçlerinin IRA’ya yönelik bir saldırısı, Katoliklerin bütününe yapılmış bir saldırı olarak görülüyordu. İrlandalı politikacı Eamonn McCann’ın ifadesiyle IRA, artık toplumun “etinden ve kanından” geliyordu. Operasyonun ardından 26 bin hanenin katıldığı kira ve vergi grevi başladı. Derry ve Belfast’ın Katolik mahallelerinde barikatlar yeniden kuruldu. Devlet otoritesi buralarda fiilen çöktü.
Savaş ve siyaset
Bu dönemde Kuzey İrlanda’da milliyetçi siyaset de derin bir gerilim içindeydi. Ilımlı milliyetçi parti SDLP (Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi), şiddeti reddediyor ama Stormont’u (Kuzey İrlanda Parlamentosu) boykot ederek baskı uygulamaya çalışıyordu. IRA ise siyaset yerine tamamen silahlı mücadeleyi öne çıkarmaktaydı.
Mart 1972’de Stormont’un askıya alınması ve Londra’dan doğrudan yönetim ilan edilmesi, Kuzey İrlanda siyasetinde yeni bir sayfa açtı. Yarım asırlık kesintisiz Birlikçi iktidar sona ermişti. Ancak bu, cumhuriyetçiler için olumlu bir anlama gelmiyordu. Aksine; Londra’nın Kuzey İrlanda’da demokrasiyi askıya alması, çatışmaları çok daha uzun soluklu hale getirecekti.
Bobby Sands ve açlık grevleri
1976’da İngiltere hükümeti, cumhuriyetçi mahkûmların siyasi statüsünü kaldırarak onlara sıradan mahkûmlar olarak muamele etmeye başladı. Buna karşı çıkan mahkûmlar ise önce battaniye protestosuna ve ardından kir protestosuna başladı. Bu protestoların yıllarca sürmesine karşın İngiltere hükümeti taviz vermedi.
Belfast’ın kuzeyinde büyüyen Bobby Sands, henüz genç yaştayken cumhuriyetçi fikirlerle tanıştı ve IRA’ya katıldı. Sonrasındaysa silah bulundurmaktan hüküm giydi. H Tipi Maze Cezaevinde geçirdiği yıllar, onu cumhuriyetçi hareketin içinde şekillendirdi. Serbest bırakıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdüren Sands, çok geçmeden bir kez daha tutuklandı.
Belfast’ta bir duvar resmi, Fotoğraf: Shared Future News
1 Mart 1981’de Sands, cezaevlerindeki kötü koşullara ve siyasi mahkûmların statülerinin kaldırılmasına karşı başlatılan açlık grevi eylemine katıldı. Plana göre diğer mahkumlar ona tek tek katılacak ve her ölüm azami siyasi etkide olacaktı. Bunun için mahkûmlar, belirli zaman aralıklarıyla açlık grevine başlıyordu.
Grevin ilk haftasında ise Kuzey İrlanda’nın Fermanagh-South Tyrone bölgesinin bağımsız cumhuriyetçi Milletvekili Frank Maguire’ın ölümü sonrasında Nisan ayında bir ara seçim düzenlenecekti. Sands, bu seçimde kamuoyu farkındalığını artırmak için adaylığını koydu ve seçimi az bir farkla kazanarak ülke tarihinin en genç milletvekili oldu. Sands’in seçimi kazanması, İngiltere hükümetine uluslararası arenada sert bir darbe vurdu. Hükümet, aylarca kamuoyunun greve kayıtsız kaldığını ileri sürmüştü, fakat seçim sonucu bu iddianın doğru olmadığını gösterdi.
Bobby Sands’ın cenaze töreni, Fotoğraf: Bobby Sands Trust
Dönemin Başbakanı Margaret Thatcher ve hükümeti ise tüm baskılara rağmen taviz vermemekte ısrar etti. IRA’lı mahkûmların talepleri kabul edilmedi, Sands milletvekili olmasına rağmen tahliye edilmedi. Tarihler 5 Mayıs 1981’i gösterdiğindeyse Bobby Sands, açlık grevinin 66. gününde hayata gözlerini yumdu. Sands’ın cenazesi, Kanlı Pazar’dan bu yana görülen en büyük cumhuriyetçi kalabalığı bir araya getirdi. 100 bini aşkın insan, Sands’ın cenazesi için sokakları doldurdu. Sands’ın ölümü üzerine dünya genelinden de tepkiler yükseldi. Sonraki haftalarda dokuz mahkûm daha açlık grevinde hayatını kaybetti.
Silah ve sandık
Açlık grevlerinin yarattığı siyasi ivme, Sinn Féin’i seçim arenasına çekti. Sands’ın ölümünden sonra aynı bölge için yapılan seçimi yine bir cumhuriyetçi olan Owen Carron kazandı. Sinn Féin’e yakın An Phoblacht gazetesinin bu zaferin ardından yayımladığı bildiriye göre parti artık “seçim arenasına kararlılıkla adım atacak” ve “milliyetçi halkın tartışmasız önderliğini kuracak”tı. Ancak bu, silahın bırakılacağı anlamına gelmiyordu. “silah ve sandık stratejisi” (Armalite and ballot box strategy) böylece resmileşti. Bu ikili strateji, İngiltereli yetkilileri ve ılımlı milliyetçileri de kaygıya sürükledi. SDLP lideri John Hume, Thatcher hükümetinin açlık grevi sürecindeki tutumunun demokratik süreci “neredeyse yok ettiğini” söylüyordu. İngiltere hükümeti ise Sinn Féin’in yükselişini İrlanda cumhuriyetçiliğinin siyasi bir aktöre dönüşmesinin habercisi olarak görüyor ve bunu durdurmak için yollar arıyordu.
Askeri çıkmaz ve siyaset
1980’lerin ortasına gelindiğinde ne IRA ne de Britanya Hükümeti birbirlerine üstünlük kuramamıştı. Her iki taraf da net bir askeri zafer kazanamayacağını anlamaktaydı. Bu çıkmazın tam ortasında ise Sinn Féin sessiz ama kayda değer bir dönüşüm geçiriyordu. Parti, açlık grevlerinin yarattığı enerjiyi de arkasına aldı ve 1983 genel seçimlerinde 100 bini aşkın seçmenin oyunu aldı.
Bu sonuç, sadece cumhuriyetçiler için değil, Londra ve Dublin için de sürprizdi. Stormont’un askıya alınmasının ardından bölgenin doğrudan yönetimi için kurulan Kuzey İrlanda Ofisi’nin belgelerinde, cumhuriyetçilerin sandıktan bu denli güçlü çıkması rahatsızlık verici olarak görülüyordu.
İngiltere-İrlanda Anlaşması
Kasım 1985’te Margaret Thatcher ve İrlanda Başbakanı Garret FitzGerald, İngiltere-İrlanda Anlaşmasını (Anglo-Irish Agreement) imzaladı. Thatcher’ın anlaşmayı imzalamasının başlıca nedeni güvenlikti. Dublin’in İngiltere istihbaratıyla iş birliği yapmasını, IRA şüphelilerini iade etmesini ve sınır ötesi operasyonlara destek vermesini istiyordu. FitzGerald da Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlığının devlet kurumlarına duyduğu güvensizliği gidermek için reformlar yapılması gerektiğini savunuyordu. İki hükümetin de nihai hedefi ise radikal cumhuriyetçiliği marjinalleştirmekti.
Fotoğraf: The Independent
Anlaşma, İrlanda hükümetine Kuzey İrlanda’nın yönetiminde sınırlı da olsa bir danışmanlık rolü verdi. Kuzey İrlanda, İngiltere’nin iç meselesi olmaktan çıktı ve Dublin’in de söz hakkı tanındı. Fakat sonuç, her iki hükümet için de hayal kırıklığı oldu. Güvenlik konusunda beklenen iş birliği sağlanamadı, iade süreçlerinde aksaklıklar yaşandı, kapsamlı reformlar hayata geçirilemedi ve polis teşkilatında köklü bir değişim yapılamadı.
Hem cumhuriyetçiler hem de birlikçiler anlaşmayı kabul etmedi. Sinn Féin, anlaşmayı İngiltere emperyalizminin bölgedeki varlığını meşrulaştırmaya ve Katolikleri cumhuriyetçi fikirlerden koparmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirdi. Ancak kamuoyu önünde verilen bu tepkilere karşın kapalı kapılar ardında cumhuriyetçiler arasında ciddi bir tartışma başlamış, bazı üst düzey isimler anlaşmanın aslında bir ilerleme olduğunu belirtmişti.
Anlaşmanın yorumları
Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birine göre İngiltere hükümeti, çoğunluğun talep etmesi halinde Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşmesinin önün açacağını taahhüt ediyordu. SDLP lideri John Hume bu maddeyi, İngiltere’nin Kuzey İrlanda üzerinde herhangi bir stratejik ya da ekonomik çıkarı olmadığının resmi bir ilanı olarak yorumladı. Bu yorum, IRA’nın temel argümanına doğrudan karşı çıkmaktaydı.
Anlaşmadan üç yıl sonra 1988’de, SDLP ile Sinn Féin arasında yedi ay süren doğrudan görüşmeler başladı. SDLP, İngiltere’nin tarafsızlığını kanıtlamak için anlaşmadaki maddeleri öne sürerken Sinn Féin, İngiltere’nin Kuzey İrlanda’daki stratejik ve ekonomik çıkarlarını ön plana almaktaydı ve sonuçta iki taraf da somut bir uzlaşı olmaksızın masadan kalktı.
Fotoğraf: X/@IrishUnity
Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Peter Brooke, 9 Kasım 1990’da yaptığı konuşmasında “İngiltere hükümetinin Kuzey İrlanda’da bencil bir stratejik ya da ekonomik çıkarı yoktur” cümlesini kullandı. Bu cümle ile SDLP’nin öne sürdüğü argümanlar, hükümet tarafından da dile getirildi. Brooke’un sözleri, cumhuriyetçiler arasındaki tartışmaları da alevlendirdi.
Hume-Adams diyaloğu ve Downing Street Bildirisi
Brooke’un konuşmasının ardından SDLP lideri John Hume ve Sinn Féin lideri Garry Adams, birebir görüşmelere başladı. İkilinin amacı, hem iki hükümetin de onaylayacağı hem de cumhuriyetçilerin kabul edebileceği bir metin oluşturmaktı. 1992’de hazırlanan taslakta İrlanda halkının kendi kaderini tayin hakkı kabul ediliyordu ancak bu hakkın kullanımı, “Kuzey İrlanda halkının rızasına” bağlanıyordu. Yani Protestan çoğunluk, anayasal değişim için bir aktör olarak tanınıyordu. Sinn Féin’in onayladığı bu taslak, cumhuriyetçi hareketin köklü bir ideolojik değişimin eşiğinde olduğunu göstermekteydi. Adams’ın IRA liderliğine de bu metni onaylattığı iddia ediliyordu.
Aralık 1993’te yayımlanan Downing Street Bildirisi, kanlı bir sürecin ürünüydü. Ekim ayında IRA’nın Belfast’taki bir balıkçı dükkanına yerleştirdiği bomba erken patladı. Sadakatçi silahlı grup UDA (Ulster Savunma Birliği) liderliğini hedef alan saldırı, dokuz Protestan sivilin ölümüne yol açtı. Bunun üzerine Sadakatçi silahlı gruplar iki hafta içinde on dört kişiyi katletti. Bu kaos ortamında iki hükümet yoğun bir diplomatik trafiğe girişti ve İngiltere Başbakanı John Major ile İrlanda Başbakanı Albert Reynolds tarafından bildiri imzalandı.
John Major ve Albert Reynolds, Fotoğraf: BBC
Bildiri, Hume ve Adams arasındaki görüşmeler sonucunda ortaya çıkan metinden beslenmişti. Ancak, cumhuriyetçiler açısından kritik bir fark vardı. Hume-Adams taslağında İngiltere hükümetinin, İrlanda’nın birleşmesi yönünde tüm etkisini ve enerjisini kullanacağı taahhüdü yer alıyordu. Downing Street Bildirisi’nde ise bu maddeye yer verilmedi. Temel anayasal güvenceler de olduğu gibi kaldı. Yani Kuzey İrlanda’nın statüsü yalnızca bölge halkının çoğunluğunun onayıyla değişebilirdi.
O dönem Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Bakan Michael Ancram bildiriyi, “Yeşil bir dilde yazılmış oldukça turuncu bir belge” olarak nitelendirdi. Yani dil milliyetçiydi ama öz birlikçiydi. Bildiri, birlikçi çoğunluğun veto hakkını pekiştirirken cumhuriyetçi söylemleri kullanıyordu.
Balıkçı dükkanında patlayan bomba, cumhuriyetçileri ve Sinn Féin’i siyasi olarak köşeye sıkıştırmıştı. Üstelik pan-milliyetçi ittifakın ortağı olan Fianna Fáil ve SDLP bu bildiriyi kabul etmişken bildiriyi toptan reddetmek, hareketin son yıllarda inşa ettiği tüm siyasi altyapıyı yerle bir etmek anlamına geliyordu. Ancak öte yandan bunu görmezden gelmek de ideolojik bir tavizdi.
Adams ise İngiltere Başbakanı Major ile İrlanda Başbakanı Reynolds’ın bildiriyi kendi seçmen tabanlarına farklı biçimlerde sunduğunu iddia ederek bir açıklama talep etti. Adams’ın bu manevrası, IRA’yı ateşkese hazırlamak için zaman kazanma girişimiydi. Bu zaman diliminde Adams ABD’ye gitti. Orada gördüğü ilgi ve yarattığı etki, Adams’a bir ateşkesin cumhuriyetçi harekete ne kadar geniş bir uluslararası alan açabileceğini de gösterdi. Cumhuriyetçiler, Downing Street Bildirisi’ne rıza göstererek aslında pek çok şeyi kabul etmişlerdi.
Geleneksel bir açıdan bakılırsa bu bildiri, IRA’nın yıllardır savaştığı şeylerle örtüşmüyor gibi görünmekteydi. Birleşmenin Kuzey İrlanda’daki çoğunluğun onayına bağlanması, bölünmenin belirsiz bir süre daha devam edeceği anlamına geliyordu. Dünden bugüne gelindiğinde ortadaki fark ise artık Londra’nın, “bencil bir çıkarı olmadığını” söylemesiydi. Söylem renk değiştirse de sınırlar hâlâ olduğu gibi duruyordu.
İlk ateşkes ve bozuluşu
Downing Street Bildirisi’nin yayımlanmasından sekiz ay sonra, 31 Ağustos 1994’te IRA tam ve kapsamlı bir ateşkes ilan etti. Ekim 1994’te sadakatçi silahlı gruplar da ateşkese katıldı. Kuzey İrlanda’da 1969’dan bu yana ilk kez gerçek anlamda silahlar sustu.
Ama bu suskunluk tarafların beklentilerinin farklılığı nedeniyle uzun sürmedi. İngiltere hükümeti müzakerelere Sinn Féin’in katılabilmesi için önce silah bırakılmasını şart koştu. Adams ise bu şartı reddetti. Hükümet tarafından ateşkesten sonra Sinn Féin’in müzakere masasına davet edileceği ima edilmişti ancak silah bırakma, bir ön koşul olarak hiç gündeme gelmemişti.
Canary Wharf saldırısı, Fotoğraf: The Irish Times
Ocak 1996’da ABD arabulucusu George Mitchell bu konuda bir rapor hazırladı ve silah bırakmanın müzakerelerle eş zamanlı gerçekleşmesini önerdi. Ancak İngiltere hükümeti bunu kabul etmedi. Önce Kuzey İrlanda’da seçimle bir meclisin oluşturulmasını ve bunun sonrasında müzakerelere devam edilmesini talep etti. Cumhuriyetçiler ise bir parlamento seçimi yapılırsa mecliste birlikçilerin çoğunlukta olacağını, bunun da Sinn Féin’i müzakere masasından uzak tutmanın yeni bir yöntemi olduğunu düşündü. 9 Şubat 1996’da Londra’nın Canary Wharf bölgesinde gerçekleşen ve 2 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan bombalı saldırı, bu ateşkesi sona erdirdi. IRA’nın açıklamasına göre İngiltere Başbakanı Major, tarihi fırsatı değerlendirememişti.
1997 genel seçimleri
Canary Wharf sonrası dönemde her iki tarafta da belirsizlik hakimdi. IRA, İngiltere’de bombalı eylemlerini sürdürürken Kuzey İrlanda’da ise görece sessiz kaldı. IRA, süreci tamamen terk etmek istemiyor ve bunun için baskıyı sürdürüyordu.
Mayıs 1997’deki genel seçim, her şeyi değiştirdi. Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi (Labour Party), iktidara geldi. Blair’ın Kuzey İrlanda meselesine yaklaşımı Major’dan daha farklıydı ve silahlar bırakılmadan da Sinn Féin’in müzakere masasına oturabileceğini düşünüyordu. Blair göreve başlarken Kuzey İrlanda meselesini hükümetin en öncelikli konularından biri olarak belirlemişti. Aynı dönemde Dublin’de Bertie Ahern liderliğindeki Fianna Fáil iktidara geldi.
Fotoğraf: The Independent
Temmuz 1997’de IRA ikinci ateşkesini ilan etti. Bu kez ateşkes farklı bir zemine oturmuştu. IRA içerisinde hâlâ muhalif sesler vardı ama Adams ve yakın çevresi, cumhuriyetçileri büyük ölçüde kendi çizgisinde tutmayı başarmıştı. Sinn Féin, ABD’li arabulucu George Mitchell’ın hazırladığı ilkeleri kabul ederek müzakere masasına oturdu.
Müzakereler
Eylül 1997’den itibaren Stormont’ta çok partili müzakereler başladı. Süreç hiçbir zaman stabil bir çizgide ilerlemedi. DUP (Demokratik Birlik Partisi), Sinn Féin’in masada bulunmasını protesto ederek müzakerelerden çekildi. UUP (Ulster Birlikçi Partisi) lideri David Trimble ise masada kaldı ama Sinn Féin ile doğrudan görüşmeyi reddetti. Sadakatçi silahlı grupların siyasi temsilcileri ise esneklik göstererek sürecin içerisinde kaldı.
Bu dönemde müzakereleri tehdit eden kritik anlar yaşandı. Sadakatçi komutan Billy Wright’ın Aralık 1997’de Maze Cezaevinde INLA (İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu) militanları tarafından öldürülmesi, sadakatçilerin saldırılarını tetikledi. UDP (Ulster Demokratik Partisi) ve Sinn Féin kısa süreli olarak müzakere masasından uzak kaldı. Mart 1998’de her iki parti de müzakerelere geri döndü.
Arabulucu George Mitchell, 9 Nisan 1998’i anlaşma için son tarih olarak belirledi. Son haftalarda müzakereler kesintisiz sürdürüldü. UUP’nin masadan kalkacağına dair söylentiler ise yayılmaktaydı. Aynı söylentiler Sinn Féin için de dile getiriliyordu. Blair ve Ahern bizzat Stormont’a gelerek temaslarda bulundu. Tarihler 10 Nisan 1998 cumayı gösterdiğinde ise anlaşmaya varıldığı açıklandı ve Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement), bir diğer ismiyle Belfast Anlaşması, imzalandı.
Hayırlı Cuma Anlaşması
SDLP, güç paylaşımı konusunda istediğinin büyük bölümünü aldı. UUP, sınır ötesi kurumların kapsamını sınırlandırma konusunda istediğini büyük ölçüde elde etti. Sinn Féin ise iki önemli konuda kazanım sağladı. Bunların ilki, silah bırakmanın hükümete girmeden önce bir ön koşul olmaktan çıkması; diğeri ise IRA mahkumlarının iki yıl içinde serbest bırakılmasının yolunun açılmasıydı. Anlaşmanın üç temel yapısı, Kuzey İrlanda içi güç paylaşımına dayalı yeni bir yerel meclis, Kuzey ile Güney arasında Kuzey-Güney Bakanlık Konseyi ve İrlanda ile İngiltere arasında İngiltere-İrlanda Konseyi idi.
Hayırlı Cuma Anlaşması, Fotoğraf: Socialist Voice
Adams, Sinn Féin’in Mayıs 1998’deki Ard Fheis toplantısında anlaşmayı nihai çözüm olmaktan ziyade “barış yolundaki bir başka durak” olarak sundu:
“İngiltere yönetimi bitmedi. Bölünmüşlük de bitmedi. Bu yüzden mücadelemiz sürüyor.”
Yıllarca cezaevinde kalan ve anlaşma kapsamında özgürlüğüne kavuşan 4 IRA üyesi, konuşma sonrası sahneye çıktı ve dakikalarca alkışlandı. Bu, varılan anlaşmayla birlikte yoldaşlarının evlerine döneceğini IRA üyelerine hatırlatmak için yapıldı.
Mayıs 1998’de Hayırlı Cuma Anlaşması üzerine yapılan referandum sonucunda Güney İrlanda’nın %94’ü, Kuzey İrlanda’nın ise %71’i anlaşmayı destekledi. Milliyetçiler arasında destek %96 civarındayken Protestanların %52’si anlaşmaya evet demişti.
“Yenilmemiş ordu”
IRA’nın yıllar süren bu mücadeleyle ilgili değerlendirmesinde öne çıkan söylem “yenilmemiş ordu”ydu. Cumhuriyetçi liderlik; ateşkesi bir teslim oluş olarak değil, aksine taktik bir dönüşüm olarak görüyordu. Bu söylem; hareketi bir arada tutmak, yeni bir bölünmeyi önlemek ve tabanı ikna etmek için zorunlu görülmüştü.
IRA’nın birincil stratejik hedefi, yani İrlanda’nın birleşmesi ve İngiltere’nin bölgeden çekilmesi, gerçekleşmemişti. Kuzey İrlanda İngiltere egemenliği altında kalmaya devam edecekti. Ama öte yandan Kuzey İrlanda, artık 1969’daki Kuzey İrlanda değildi. Ayrımcılığı meşrulaştıran hukuki yapılar kaldırılacaktı. Cumhuriyetçiler güç paylaşımı çerçevesinde hükümetin içinde yer alacak, mahkumlar serbest bırakılacaktı. Önemli görülen ise anlaşmanın Kuzey İrlanda’nın statüsünü ucu açık olarak bırakmasıydı. Eğer çoğunluk isterse birleşme mümkün olacaktı.
En büyük gerçeklik ise silahların susmuş, savaşın bitmiş olmasıydı.
Kaynaklar:
Finn, D. (2019). One Man’s Terrorist: A Political History of the IRA. Verso.
McLoughlin, P.J. (2014). The first major step in the peace process? Irish Political Studies, 29(1), 116–133.
Ingraham, J. (1998). The Irish Peace Process. CAIN Web Service, Ulster University.