İlayda Zorlu için Kadıköy’de yapılan eylemde 79 gözaltı

Polis babasının tabancasından çıkan kurşunla hayatını kaybeden İlayda Zorlu için İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Süreyya Operası önünde düzenlenen eyleme polis müdahale etti.

Hatay’da aile evinde polis babasının beylik tabancasından çıkan kurşunla yaşamını yitiren Karadeniz Teknik Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü öğrencisi İlayda Zorlu için İstanbul, İzmir ve Ankara’da eylem yapıldı.

İstanbul’da gençlik örgütlerinin çağrısıyla Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde düzenlenen eylem polis ablukasına alındı.

Eyleme katılan gençler, çevik kuvvet ekiplerinin sert müdahalesiyle karşı karşıya kaldı. Eylem alanındaki gençlerden 79’u polis araçlarına götürülerek gözaltına alındı.

Gençlerin gözaltına alınmasının ardından halk polislere tepki gösterdi.

Ankara’daki eylemde de çok sayıda kişi gözaltına alındı

Evrensel’in haberine göre, Ankara’da gençlik örgütlerinin Yüksel Caddesi’nde düzenlediği basın açıklamasına polis biber gazıyla müdahale etti ve çok sayıda genç gözaltına alındı.

3 şehirde yapılan basın açıklamalarında, Zorlu’nun polis tarafından eylemlere katıldığı yönünde ailesinin sürekli arandığı ve bu durumun aile içinde baskı ve tehditlere yol açtığı ifade edildi.

Avukatlar: “Kötü muameleye yönelik beyanlarımız ifade tutanağına geçirilmedi”

Kadıköy’de gözaltına alınan 79 kişinin durumunu takip eden avukatların aktardığına göre, Vatan Emniyet’e götürülen gençlerin ifade işlemleri gece 2.30’da başladı.

Vatan Emniyet önünde açıklama yapan avukatlar, ifade veren gençlerin ve avukatlarının kolluk memurlarının uyguladıkları kötü muameleye yönelik beyanlarının ifade işlemi sırasında sorumlu olan polis memurları tarafından ifade tutanaklarına geçirilmediğini belirtti. Avukatların ifade tutanaklarına itiraz etmesinin ardından ifade işlemlerinin durdurulduğu ve gözaltına alınan kişilerin sağlık durumuna dair görüşmek isteyen avukatların görüşme taleplerinin reddedildiği aktarıldı.

Avukatlar, kritik durumda olduğunu düşündükleri 3 kişiyle görüşebildiklerini ve 3 kişinin bedenlerinde çeşitli morluklar ve darp izleri olduğunu belirtti.

İfade işlemlerinin durması ardından gençler savcılığa sevk edildi. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve TCK 301 (Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti devletini ile devletin kurum ve organlarını aşağılama) kapsamında ifadeleri alınacak gençlerin bugün öğlen vakitlerinde Anadolu Adliyesi’ne sevk edilmeleri bekleniyor.

Eurovision 2026’da İsrail boykotu: 5 ülke yarışmadan çekildi

Bu sene Viyana’da gerçekleşecek olan 70. Eurovision yarışması; İsrail’in bu sene de yarışmaya katılıyor olması sebebiyle İspanya, Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda tarafından boykot ediliyor.

Bu yıl yetmişincisi düzenlenecek olan Eurovision Şarkı Yarışması, Avusturyalı şarkıcı JJ’nin “Wasted Love” şarkısı ile 2025 yarışmasını kazanmasının ardından Mayıs ayında Viyana’da düzenlenecek.

Birçok ülke, 1973’ten beri Eurovision’a katılan ve dört kez birincilik elde eden İsrail’in bu sene de yarışmaya katılmasını boykot ediyor.

Avrupa Yayın Birliği (EBU), Aralık ayındaki toplantısında İsrail’in yarışmadan çıkarılması konusunu oylamaya sunmayı reddetmişti ve beş ülke – İzlanda, İrlanda, Hollanda, Slovenya ve İspanya – İsrail’in tekrar katılacak olması nedeniyle 2026 Eurovision yarışmasından çekildiklerini açıklamıştı.

Bazı ülkeler, geçen sene Yuval Raphael ile ikinci olan İsrail’in 2025’te kuralları ihlal ettiğini iddia etmişti. EBU’nun yürüttüğü soruşturmanın sonucunda herhangi bir usulsüzlük bulunmadı, ancak katılımcı ülkelerden bazılarının İsrail’e yönelik eleştirilerine yanıt olarak kurallarda değişikliğe gidildiği aktarıldı.

Değiştirilen kurallara göre, artık herkes 20 yerine sadece 10 oy verebilecek ve kamu kurumları dahil hiçbir üçüncü taraf yarışmacı lehine kampanya yapamayacak.

“Büyük beşli”den İspanya, Eurovision’daki finansal desteğini geri çekti

İspanya’nın kamu yayın kuruluşu RTVE, yarışmanın tarafsızlık misyonunun “sürdürülemez hale geldiğini” söyleyerek 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’nı yayınlamayacağını duyurdu. Bu, İspanya’nın yarışmaya 1961’de katılmaya başlamasından bu yana ilk kez ülkede yarışmanın yayınlanmayacağı anlamına geliyor. İspanya, aynı zamanda yarışmadan finansman desteğini geri çekti.

Eurovision’un “büyük beşli”sinden birisi olarak anılan İspanya, bu sebeple yayın kuruluşları Avrupa Yayın Birliği’ne (EBU) yarışmaya en büyük mali katkıyı sağlayan ülkeler arasında yer alıyor. Büyük beşli arasında İspanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya da yer alıyor.

Hollanda, İrlanda, Slovenya ve İzlanda da bu yılki yarışmaya katılmayacaklarını doğruladı.

Hollandalı yayın kuruluşu AVROTROS, Eurovision 2026’yı yayınlamayacaklarını, çünkü Gazze’de yaşanan insani acıların, basın özgürlüğünün bastırılmasının ve siyasi müdahalenin temel değerleriyle bağdaşmadığını belirtmişti.

Anadolu Ajansı muhabirine konuşan Slovenya’nın kamu yayıncısı RTV’nin başkanı Natalija Gorscak, EBU’nun Ukrayna’daki savaşın başlamasından sadece bir hafta sonra Rusya’yı Eurovision’dan men ettiğini, ancak İsrail’i reddetmeye cesaret edemediğini söylemişti.

İrlanda ulusal yayın kuruluşu RTÉ, 2026 Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını ve yarışmayı yayınlamayacağını duyurmuştu. İrlanda Başbakanı Taoiseach Micheal Martin, ulusal yayıncı RTÉ’nin çekilme kararını tam desteklediğini açıklamıştı. Martin, Gazze’deki savaşta sağlık çalışanları ve gazetecilerin olağanüstü cesaret gösterdiğini vurgulayarak boykotun Gazze’de öldürülen gazetecilerle bir dayanışma eylemi olduğunu ifade etmişti.

İzlanda’nın yetkili yayın kuruluşu RUV’un Aralık 2025’te yaptığı açıklamada ülkenin bu seneki Eurovision Şarkı Yarışması’na katılmayacağını duyurmuştu. RUV Genel Müdürü Stefan Eiriksson, mevcut koşullarda Eurovision’a katılmalarının mümkün olmadığını aktarmıştı.

Eurovision 2026’ya 35 ülke katılıyor

EBU, 15 Aralık 2025’te 35 ülkenin Eurovision 2026’ya katılacağını duyurmuştu. Yarışma takvimi şu şekilde:

  • 12 Mayıs: Birinci Yarı Final’de Moldova, İsveç, Hırvatistan, Yunanistan, Portekiz, Gürcistan, Finlandiya, Karadağ, Estonya, İsrail, Belçika, Litvanya, San Marino, Polonya ve Sırbistan yarışacak.
  • 14 Mayıs: İkinci Yarı Final’de Bulgaristan, Azerbaycan, Romanya, Çekya, Ermenistan, İsviçre, Kıbrıs, Letonya, Danimarka, Avustralya, Ukrayna, Arnavutluk, Malta, Norveç ve Lüksemburg sahne alacak.
  • 16 Mayıs: her yarı finalden gelen 10’ar ülke; ev sahibi olan Avusturya, Fransa ve Look Mum No Computer’ın “Eins, Zwei, Drei” şarkısıyla katılan Birleşik Krallık ile Büyük Final’de buluşacak.

Eurovision’a katılan ülkelerin çoğu Avrupa’dan, fakat Avustralya 2015’te Eurovision’un 60. yıl dönümü kutlamalarına davet edildikten sonra her yıl yarışmalara katılmaya başladı. Buna rağmen kurallara göre, Avustralya’nın kazanması durumunda yarışmaya ev sahipliği yapamaz.

İren Dicle Aytaç: “Çatlı” filmi, tehlikeli bir zihniyet inşası getirir

Dr. İren Dicle Aytaç, “Çatlı” filminde hayatı anlatılan Abdullah Çatlı figürünün tarihsel gerçeklikten koparılarak tek taraflı kahraman olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti.

Türkiye’nin yakın dönem tarihinde faili meçhul cinayetler, uyuşturucu ticareti ve mafya-çete faaliyetleri ile anılan Abdullah Çatlı, bu sefer sinemada vizyona giren bir filmle gündemde.

1978 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi yedi gencin ve Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert’in öldürülmesi, Maraş Katliamı, 1 Mayıs 1977 Katliamı gibi pek çok olayda ismi ön plana çıkan Abdullah Çatlı, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde 3 Kasım 1996’da yaşanan trafik kazasında ölü bulunmuştu. Eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us’un da hayatını kaybettiği ve dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralandığı Susurluk olayı ile devlet-mafya-siyaset ilişkileri açısından tartışmaların odağına oturan Çatlı’nın Ülkü Ocakları ve Kontrgerilla örgütlenmeleri ile ilişkili olduğu da kamuoyu tarafından biliniyordu.

“Çatlı” adıyla vizyona giren filmdeki karakter anlatısı, özellikle geçen hafta Urfa ve Maraş’ta yaşanan silahlı şiddet olaylarına dair bu tür anlatıların etkisini de tartışmaya açtı.

Radyo, televizyon ve sinema alanında çalışmalar yürüten akademisyen Dr. İren Dicle Aytaç, son dönemde artan şiddet olaylarının ışığında “Çatlı” filmini ve film aracılığıyla amaçlananları, toplumsal hafıza sinemacılığını ve sinemanın toplumsal barış inşasındaki rolünü değerlendirdi. Aytaç, “Bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır, dahası ‘gerçeklik’ iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir” dedi.

Dr. Aytaç: Popüler kültürdeki kahramanlık anlatıları şiddeti idealleştiriyor

Sağlıklı bir toplumun inşası için öncelikle adalet ve eşitlik duygusuna ihtiyaç olduğunu vurgulayan Dr. İren Dicle Aytaç, toplumsal hafızanın onarıcı kaynaklardan beslenmesi gerektiğini ifade etti. Ancak Aytaç’a göre, popüler kültür ve sinemadaki yansımaları bu sağlıklı zihniyetten giderek uzaklaşıyor.

Aytaç, Abdullah Çatlı gibi tartışmalı figürlerin tarihsel bağlamından koparılarak tek boyutlu kahramanlar olarak sunulmasının tehlikeli bir zihniyet inşasına yol açtığını belirtti:

“Çatlı gibi tartışmalı figürleri tarihsel bağlamından koparıp tek boyutlu kahramanlar olarak göstermek toplumun tüm kesimleri için tehlikeli bir zihniyet inşası getirir. Bu dil, şiddeti, hukuk dışı faaliyetleri normalleştirmenin, meşrulaştırmanın bile ötesinde idealleştirir ve bu, uzun vadede tüm toplum için bir tehdittir.”

Günümüz kapitalist kültür endüstrisinin ekonomik, siyasal ve sembolik iktidarla iç içe geçen popüler kültür çift yönlü bir işleyişe sahip olduğunu söyleyen Aytaç, bu endüstrinin iktidar ilişkilerini pekiştirerek bu ilişkilere meşruiyet kazandırdığını söyledi:

“Popüler kültür, hem güç ilişkilerini yeniden üretir ve derinleştirir hem de bundan ticari kazanç elde eder ve bir kısır döngü gibi bu sarmalı gittikçe büyütür. Dolayısıyla burada yapılan işleri anlamlandırmak için toplum faydası ya da insanlara istediğini verme gibi farklı retoriklere dayanan bir söylem kullanılsa da esasen ne kamunun gerçek dertleriyle ihtiyaçlarına dair bir kaygının ne de insan haklarına saygılı etik bir bilincin varlığından bahsetmek ne yazık ki mümkün değildir.”

“Bu tarz filmler, gerçekçi değil mitik anlatılardır”

Aytaç’a göre, karakterin geçmişindeki suç kayıtlarının bir “komplo” olarak sunulması ve karakterlere mutlak iyilik atfedilmesi, bu yapımları geçmişle bir yüzleşmeden ziyade mitik anlatılara dönüştürüyor.

Filmin hikayesini 12 Eylül Darbesi’nin ardından ülkesinden ayrı düşmek zorunda kalmış bir “vatanseverin” devletin istihbarat kurumlarının talebiyle Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’na (ASALA) karşı Avrupa’daki “saha gücü” olarak gerçekleştirdiği operasyonlar üzerine kurduğunu anlatan Aytaç, bu kurmacanın filmdeki “intikam meşrudur” repliği üzerine inşa edildiğini söylüyor:

“Burada Çatlı’nın darbe öncesi sorumlu tutulduğu ülke içi şiddet eylemlerine herhangi bir gönderme bulunmadığı gibi Avrupa’da cezaevine girmesinin nedeni olarak yargılandığı uyuşturucu ticareti ve benzeri suçlar da tamamen onu başka türlü ‘oyun dışına’ itemeyen Avrupalı güçlerin bir komplosu olarak anlatılıyor. Film boyunca ana karaktere ve onunla hareket eden yan karakterlere daima mutlak bir iyilik atfediliyor. Dolayısıyla film tipik aksiyon filmlerinin kurmaca yapısının birebir tekrarına dönüşüyor ve mutlak iyi, asla hata yapmayan, hiçbir zaafı ya da kötü niyeti olmayan, şeref abidesi kahraman anlatılarının tüm kalıplarını bire bir kullanıyor. Dolayısıyla evet filmin tarihsel gerçeklikle veya toplumsal hafızayla yüzleşmeye dair bir bağ kurduğunu söylemek imkânsız. Her ne kadar belli bir döneme, belli bir “gerçeğe” işaret ettiğini söylese de bu tarz filmler gerçekçi değil mitik anlatılardır; dahası “gerçeklik” iddiası bu mitselliği görünmez kılarak da güçlendirir.

Bu tarz tarihten koparılmış kahraman anlatılarının çoğu zaman toplumsal hafızanın bir anti-tezi olarak işleyen ideolojik işlevlerini de unutmamak gerek. Diğer taraftan da bu anlatılar sadece geçmişe dair değildir; şu ana ve geleceğe ilişkin de bir bakış inşa eder. Yani toplumun iyiye, kötüye, adalete, hukuka, normlara, ulusal ve uluslararası dünya düzenine ilişkin kavrayışının hem bir göstergesi hem de oluşturucusu olarak önemli bir işleve sahiptir.”

Şiddet estetik bir unsura dönüşüyor

Sinemanın görsel ve işitsel araçlarla izleyiciyi manipüle ettiğini belirten Aytaç, uluslararası film endüstrisinde ve ana akım aksiyon filmlerinde, manipülatif çekim teknikleri ve duyguları tetikleyen müzik kullanımı gibi teknik boyutlarla şiddetin estetik bir unsura dönüştüğünü vurguladı. İzleyicinin kahramanla özdeşleşmeye çağrıldığını ve bu süreçte öldürme eyleminin normalleştiğini ifade eden Aytaç, toplumsal hafızaya hizmet edecek bir sinemanın, şiddeti estetikleştirmek yerine yaşananları tarihsel gerçekliğiyle ele alması gerektiğini belirtti:

“Kahramanın her yaptığı doğruymuş gibi yansıtılırsa; çatışmalar, cinayetler ve patlamalar gündelik hayatın bir normali gibi anlaşılmaya başlar. Bunu da göz ardı etmemek gerek. Toplumsal hafızaya hizmet edecek başka bir sinema biçimi ise geçmişi bir aksiyon mitolojisine çeviren ve şiddeti estetize eden bu ana akım kalıpların yerine, olan biteni tarihsel gerçekliğiyle ele alan ve seyirciyi düşünsel, sorgulayıcı bir yaklaşıma davet eden bir anlatıyla mümkündür.”

“Film paramiliter güçleri meşrulaştırıyor”

Bu tür yapımların ırkçı önyargıları tetikleme riski taşıdığına dikkat çeken Aytaç, filmdeki Karabağ gibi siyasi göndermelerin mevcut düşmanlıkları pekiştirebileceğine dair endişelerini dile getirdi. Filmde devlet eliyle paramiliter güçlerin kullanımını meşrulaştıran bu anlayışın hakim olduğunu belirten Aytaç, bu anlayışın kamusal alanda ve medyada yeterince tartışılmamasını sessizliğin bir göstergesi olarak gördüğünü söyleyerek eleştirdi.

Okullara yönelik son dönemde artan saldırıların münferit değil yapısal olduğunu ifade eden İren Dicle Aytaç, gençlerin geleceğe dair umutlarının yok edildiği bir ortamda şiddetin bir “hayatta kalma stratejisi” haline getirildiğini söyledi:

“Fiziksel güce, maddi imkanlara sahip olmak, lüks yaşamak, başkalarından üstün olmak, zarar verme pahasına tahakküm kurabilmek normal ve hatta istenir durum olarak anlatılıyor. Aksi halde ezilmeye mahkûm kalacakları bir dünya tasvir ediliyor. Tüm bunlarla birlikte bir de her yerde şiddeti meşrulaştıran hatta idealleştiren kahraman anlatılarının bombardımanını görüyoruz. Bu kadar sağlıksız bir yerel ve global toplum içinde genç insanların illegal yapılara işgücü olarak konumlandırılması da mutsuz gençlerin şiddete ve intikama yönlenmesi de kolaylaşıyor.”

“Dizilerde silahlı güç idealleştirilse şiddet kaçınılmaz olur”

Fiziksel güce ve tahakküme dayalı kahraman anlatılarının gençleri paramiliter yapılara yönlendirdiğini belirten Aytaç, medya üreticilerinin bu konuda sorumluluk almaktan uzak olduğunu vurguladı:

“Ana akım medya büyük oranda toplumun genelinde var olan eğilimleri takip eder. Yani siz şiddete karşı sağlıklı bir mesafeye sahip bir toplumsanız şiddet içerikli yayınların bu kadar yaygın olması beklenmez. Ancak tabi bu bir döngüdür ve medya şiddeti ne kadar normalleştirirse de toplumda şiddet eylemleri o kadar meşrulaşır ve artar. Bu esasen iktidar ilişkileriyle doğrudan bağlantılı, çok derin ve yapısal bir sorundur. Bir toplumun dizilerinde mafyalar kahraman olabiliyorsa, birilerini öldürerek, silah satarak kazanılan güç ve zenginlik idealleştiriliyorsa burada sınıfsal çelişkilerin de nasıl yeni stratejiyle görünmez kılındığını gözetmek gerekir. Tabii, insanların adil ve eşitlikçi bir dünyaya ve topluma dair bir beklentilerinin, umutlarının, inançlarının kalmaması şiddeti körükleyen en önemli unsurlardan.”

Aytaç’a göre, şiddet sarmalından çıkış, ancak daha adil ve eşit bir toplum talebinin yaratılmasıyla mümkün olabilir.

Abdullah Çatlı kimdir?

Abdullah Çatlı, 1 Haziran 1956’da Nevşehir’de doğdu. Çatlı, 1977 yılında Ankara Ülkü Ocakları İl Başkanı ve 1978 yılında Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaparak siyasete girdi. Ancak bu siyasi kariyer; bombalamalardan silahlı saldırılara, insan kaçırmadan cinayetlere kadar uzanan ağır suç iddialarıyla iç içe geçti. 1978’de akademisyen Bedrettin Cömert’in öldürülmesiyle ilgili Sakarya’da yakalanmasına rağmen kısa sürede serbest bırakılan Çatlı’nın, aynı yıl 7 TİP’li öğrencinin katledildiği Bahçelievler Katliamı’nın planlayıcısı ve ana sorumlusu olduğu ortaya çıktı. Bu vahim olayla ilgili tutuklama kararı ve uluslararası seviyede aranmasını sağlayan Kırmızı Bülten, ancak olaydan yıllar sonra, 1982’de çıkarılabildi.

Abdi İpekçi suikastçısı Mehmet Ali Ağca’nın hapishaneden kaçırılmasında da kilit rol oynadığı iddia edilen Abdullah Çatlı, 12 Eylül darbesinin ardından yurt dışına kaçarak Avrupa ülkelerinde yaşamaya başladı. Bu süreçte Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile resmi temaslar kurduğu yıllar sonra belgelerle kanıtlanan Çatlı, 1984’te Fransa’da yakalanıp hapse atılsa da 1990’da İsviçre’deki Bostadel Cezaevi’nden firar etmeyi başardı. 1993’te sahte pasaportla Türkiye’ye dönen, adı Papa II. Jean Paul suikastı gibi küresel çapta olaylarla da anılan Çatlı’nın yaşamı, 3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen o meşhur trafik kazasıyla son buldu. Kazada eski emniyet müdür yardımcısı Hüseyin Kocadağ ve Çatlı ile ilişkisi olan Gonca Us hayatını kaybetti, dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’ın ise yaralı kurtuldu.

Kazanın ardından araçtaki kişilerin kimlikleri öğrenilince devlet, mafya ve siyaset arasındaki karanlık ilişkileri ortaya çıkardığı için derin devlet, kontrgerilla yapılanmaları ve Kürt iş insanlarına yönelik faili meçhul cinayetler gibi birçok durumla ilişkilendirilen isimler gündeme geldi.

Gemlik Yürüyüşü’ne katılan Sebahat Tuncel: İktidarı göreve davet ediyoruz

Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Sebahat Tuncel, Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin sonlandırılması ve Kürt sorununun demokratik çözümünü yapacakları ‘Gemlik Yürüyüşü’ ile gündeme getireceklerini belirtti.

Van’dan Gemlik’e yürümek üzere yola çıkan Barış Anneleri. Kaynak: Yeni Yaşam

Özgür Kadın Hareketi (TJA), Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin son bulmasını talep etmek amacıyla 19 Nisan’da Bursa’nın Gemlik ilçesinde bir yürüyüş gerçekleştirecek. “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” sloganıyla düzenlenecek olan etkinlik için TJA üyesi kadınlar, bir süredir bulundukları şehirlerde, mahalle ve ev ziyaretleriyle bütün kadınlara ve bütün kimliklere yürüyüşe katılım çağrısı yapıyor.

Yürüyüşe katılacak olan TJA aktivisti Sebahat Tuncel “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Sebahat Tuncel: İmralı artık Barış Adası olarak anılmalı

Tuncel, Gemlik’teki buluşmaya ilişkin Niha+’ya konuştu.

Tuncel, kuruluşundan bu yana TJA’nın temel mücadele alanlarından birinin her zaman Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü olduğunu belirtti. Gemlik’teki buluşmanın bir kez daha bu çözüme dikkat çekmek ve devleti adım atmaya zorlamak amacıyla gerçekleştirileceğini kaydeden Tuncel, 1 Ekim 2025 tarihinde Ankara’ya yapılan yürüyüşü, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü, Newroz ve 4 Nisan Abdullah Öcalan’ın doğum günü etkinliklerini hatırlattı. Tuncel, Gemlik buluşmasının da ‘Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ diye tarif edilen sürecin bir sonraki adımı olarak nitelendirdi.

Sebahat Tuncel, Gemlik’te buluşmanın İmralı Adası’na yakın olmasının yanında başka stratejik anlamları olduğunu da dile getirdi. Kürt sorununun sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin sorunu olduğunu Batı’ya da duyurmayı hedeflediklerini söyleyen Tuncel, “Gemlik üzerinden hem Batı’ya seslenmek hem de çözümün ana muhatabı olan Sayın Öcalan üzerindeki tecride dikkat çekmek istiyoruz” dedi.

Türkiye’nin demokratikleşmesinin ve özgürlüklerin önünün açılmasının Kürt sorunun çözümüyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgulayan Tuncel, çözüm sürecinde müzakere edenlerin koşullarının eşit olması gerektiğini söyledi:

“Müzakere ve diyalog kanalları açık görünse de koşulların eşit olmadığını görüyoruz. Sayın Öcalan hâlâ ağır tecrit koşullarında tutuluyor; görüşlerini toplumla, örgütüyle ve halkla paylaşma imkanından mahrum bırakılıyor. Bu durum barış sürecini sekteye uğratmaktadır. İmralı’nın artık tecrit ve izolasyonla değil, bir ‘Barış Adası’ olarak anılması, barış adasına dönüşmesi gerekir.”

“Savaş politikaları kadına şiddeti de besliyor”

Tuncel, TJA’nın Gemlik’teki buluşma çağrısını yalnızca kadınlara değil bütün demokrasi hareketlerine yaptığını belirterek, Türkiye’de son dönemlerde artan şiddetin savaş politikalarıyla ilgili olduğunu ve barış koşullarının sağlanmasının bu sorunların çözümü için bir adım olacağını ifade etti:

“Biz bu çağrıyı Türkiye’deki demokrasiden yana olan bütün kesimlere yapıyoruz. Bugün Türkiye’de milliyetçi, ırkçı ve dinci söylemlerin kadınlara nefes aldırmadığı bir süreçten geçiyoruz. Maraş ve Siverek’te gördüğümüz gibi çocukların katile dönüştürüldüğü ya da Gülistan Doku örneğinde olduğu gibi kadınların devlet eliyle katledildiği, erkek devlet yargısının kadınların faillerini de cezasız bıraktığı bir sistem var. Bu şiddetin de aslında savaş politikalarından beslendiği tespitini yapıyoruz. O yüzden şiddetsiz bir toplum için barış olmazsa olmazdır.”

Savaş ve çatışma ortamının farklı kimliklerin birbirine temas etmesini engellediğini belirten Tuncel, bütün kesimlerin erkek egemen şiddetin öznesi olduğunu dile getirdi:

“2015’ten bugüne Türkiye’de tüm özgürlüklerin askıya alındığı bir süreç yaşadık. Kürt, Türk, Laz, Süryani, Ezidi veya Alevi fark etmeksizin aynı erkek egemen şiddetin hedefindeyiz. Fakat çatışma ortamında bu kimlikleri kutuplaştırıcı politikalar devreye giriyor. Biz bütün bu mücadele alanlarını da ortaklaştırıyoruz.”

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesi sağlanmalı”

Kalıcı bir barış için artık somut adımların atılma zamanının geldiğini belirten Tuncel’e göre devletin ve parlamentonun sorumluluklarını yerine getirmesi gerekiyor:

“Siyasetin ve barışın hukuki güvencesinin sağlanması, demokrasiye geçişi sağlayacak yasaların çıkarılmasını talep ediyoruz. TBMM bünyesindeki komisyon raporlarında belirtilen tespitler var, bunlar hayata geçirilmeli. Umut hakkının, ifade özgürlüğünün ve gerillaların demokratik siyasete katılımının önündeki engellerin kaldırılması ancak yasayla mümkün. İktidar başta olmak üzere bütün siyasi partileri ve parlamentoyu sorumluluklarını yerine getirmeye davet ediyoruz. Şu unutulmamalıdır ki bir halkın önderi özgür değilse o halk özgür değildir aslında.”

Lisa Araz: Kadınlar ve lubunyalar söz sahibi olmalı

Etkinliğe ilişkin Niha+’a konuşan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) İstanbul Kadın Meclisi Sözcüsü Lisa Araz ise, bu buluşmayı hem siyasete hem de kadın mücadelesine katkı sunacak bir zemin olarak gördüğünü belirtti. TJA’nın herkesi “Kadın zamanı, özgürlük ve özgür Önderlikle buluşma zamanıdır” şiarıyla Gemlik’te buluşmaya çağırdığını ifade eden Araz, şunları söyledi:

“Bir kadın olarak, Sayın Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlük talebini görünür kılmayı, demokratik siyasetin ve kadın mücadelesinin önünü açmak açısından önemli buluyorum. Bu yürüyüş aynı zamanda kadınların ve lubunyaların barış süreçlerinde asıl söz sahibi olması gerektiğini hatırlatan bir eylemdir. Kalıcı ve gerçek bir çözümün, kadın ve lubunyaların özgürlük mücadelesiyle kesişmesi gerektiğine inanıyoruz. Demokratikleşme ve barış tartışmalarına katkı sağlayan bir zemin oluşturmak için 19 Nisan’da Gemlik’e yürüyeceğiz.”

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da başladı

‘Gemlik Yürüyüşü’ dün Van’da ve bugün Diyarbakır’da başladı. Yarın da İzmir, İstanbul, Kocaeli, Bursa ve başka pek çok şehirden kadınlar taleplerini dile getirmek için yola çıkacak. Etkinlik saat 13.00’te Gemlik’te yapılacak olan açıklamayla sona erecek.

Son üç ayda 432 işçi iş cinayetine kurban gitti

İSİG Meclisi’nin Ocak, Şubat ve Mart’ta yayınladığı iş cinayeti raporlarına göre iş cinayetine kurban giden 432 işçi arasından en az 425’i sendikasızdı.

İş Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin aylık iş cinayeti raporlarına göre, 2026 başından bu yana en az 432 işçinin iş cinayetlerinde öldü. Mart ayında yayınlanan raporda, güncel verilere göre Ocak ayında 155, Şubat ayında 129, Mart ayında ise 148 iş cinayeti gözlemlendiği ifade edildi.

İSİG meclisi Mart ayı raporuna BİRTEK-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in serbest bırakılmasını isteyerek başladı.

Üç aylık verilerde öne çıkan bulgular şu şekilde:

  • Ocak, Şubat ve Mart aylarını kapsayan verilerde göre ölen işçilerin yaklaşık olarak yüzde 98.6 (432 işçiden en az 425’i) kadarı sendikasız.
  • İSİG’in verilerine göre, son üç ayda da en çok iş cinayetinin görüldüğü işkolunun inşaat, ikinci olarak da taşımacılık oldu. 2026 başından bu yana inşaat işkolunda en az 89 ölüm, taşımacılık işkolunda ise 67 ölüm olduğu aktarıldı.
  • İş cinayetlerine kurban giden 432 işçi arasından en az 25’i kadın, en az 25’inin ise göçmen olduğu aktarıldı. İş cinayetlerinde ölen 0-17 yaş çocuk sayısı ise 12.
  • Son üç ayda ölen işçilerin yaklaşık yarısının 30-49 yaş aralığında olduğu biliniyor.
  • Şubat ve Mart aylarında yaşanan iş cinayetlerinde en çok görülen ölüm sebebi trafik/servis kazası olurken Ocak ayında ise öne çıkan sebep ezilme oldu. Son üç ayda en çok görülen ölüm sebepleri sırasıyla trafik/servis kazası, yüksekten düşme, ezilme/göçük altında kalma ve kalp krizi veya beyin kanaması oldu.
  • Son üç ayda İstanbul’da gerçekleşen iş cinayetleri sayısı 52, Antalya’da gerçekleşenlerin sayısı ise 25. En çok iş cinayetlerinin gerçekleştiği şehirler İstanbul ve Antalya olarak öne çıktı.

2026’nın İlk 3 Ayında İş Cinayetleri

432
Toplam ölüm
%98.6
Sendikasız
89
İnşaat
67
Taşımacılık

Aylara göre iş cinayetleri

Ocak 155
Şubat 129
Mart 148

Öne çıkan veriler

425
En az sendikasız işçi ölümü
25
En az kadın işçi
25
En az göçmen işçi
12
0-17 yaş çocuk işçi

Yaş aralıklarına göre ölümler (3 ay toplamı)

6
0-14 yaş
6
15-17 yaş
74
18-29 yaş
195
30-49 yaş
104
50-64 yaş
19
65+ yaş

İşkolları

İnşaat 89
Taşımacılık 67

Şehirlere göre öne çıkan tablo

İstanbul 52
Antalya 25

Ölüm nedenleri

Trafik / servis kazası
Yüksekten düşme
Ezilme / göçük
Kalp krizi / beyin kanaması

Bir buçuk yılın ardından Bekaert işçileri yeniden grevde

Toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden sonuç alamayan ve 1,5 yıldır yetki tartışmaları nedeniyle sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçileri, patronun düşük zam dayatmasına karşı grev pankartını asarak üretimi durdurdu.

Sabancı Holding bünyesindeki Beksa ile iş ortağı olan Bekaert’ın İzmit ve Kartepe fabrikalarında yaşanan işçi hakları ihlallerine karşı tepkiler sürüyor. Özçelik-İş Sendikası ile işveren arasında yürütülen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde uzlaşma sağlanamaması üzerine, işçiler bu sabah itibarıyla greve çıktı. 3 Nisan’da alınan grev kararının ardından yapılan son görüşmelerden de sonuç çıkmaması, üretimin tamamen durmasına neden oldu.

Sabah erken saatlerde fabrika önünde toplanarak üretimi durduran işçiler grev pankartlarını asarken Özçelik-İş Sendikası Genel Başkanı Yunus Değirmenci ise yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Biz anlaşmanın sağlanması için elimizden gelen her şeyi yaptık fakat sonuç alamadık. Bu grev, 15 aydır süren hukuki süreci uzatanların, bu süreci bilerek sürüncemede bırakanların ve buna destek olanların eseridir.

Biz, siz işçilerin desteği ile yetki sürecini tamamladık. Sizden aldığımız güç ile bu mücadeleyi kazandık. Ardından bölge başkanlığımızla oturup hem önümüzdeki sürece dair hem de geçmişte hak edip alamadığımız haklarımız için bir taslak hazırladık. O taslak, işçilerin ve Özçelik-İş Sendikası’nın namusudur. Biz, o taslağa sahip çıkmak için buradayız.”

Sosyalist örgütler dayanışmayı büyütüyor

Siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri de Bekaert işçileri ile dayanışma gösteriyor.

Milas’taki holding talanını ifşa ettiği için tutuklanan Başaran Aksu’nun genel başkanı olduğu Umut Sendikası (UMUT-SEN), yetki krizi nedeniyle 20 aydır sözleşmesiz çalıştırılan Bekaert işçilerinin yanında olduğunu açıklarken; Emek Partisi(EMEP) de greve çıkan işçileri ziyaret etti.

Patronun düşük ücret dayatmasına karşı greve çıkan işçilerin taleplerinin karşılanması gerektiğini söyleyen EMEP Kocaeli İl Başkanı İlhami Şahbaz, işçilerin haklı taleplerinin yanında olduklarını vurguladı.

Neler olmuştu?

Metal ve endüstriyel alanlarda 45 ülkede faaliyet gösteren Bekaert’in Kocaeli’deki tesislerinde sendikal süreçler farklı kulvarlarda ilerliyor. Şirketin İzmit fabrikasında DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası örgütlüyken Kartepe fabrikasında ise HAK-İŞ Konfederasyonu’na bağlı Özçelik-İş Sendikası yetkili olarak bulunuyor. 2022 yılının Temmuz ayında başlayan Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinde tarafların anlaşma sağlayamaması üzerine her iki sendika da 13 Aralık 2022 saat 13.00 itibarıyla uygulanmak üzere grev kararı almıştı.

Ancak grevin başlamasına yalnızca 10 saat kala, Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Resmi Gazete ’de yayımlanan kararname ile Bekaert fabrikalarındaki grevler “milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle 60 gün süreyle ertelendi. Bu yasaklama kararı karşısında sendikalar farklı tutumlar sergiledi. Birleşik Metal-İş üyesi işçiler erteleme kararını tanımayarak grevlerini sürdürme kararı alırken, HAK-İŞ’e bağlı Özçelik-İş ise grev yasağı kararının iptali için Danıştay’a başvurarak hukuki süreç başlattı.

Birçok sendika ve siyasi partinin tepki gösterdiği bu grev yasağını tanımayarak mücadeleyi sürdüren işçiler, 18 günün sonunda grevin kazanımla sonuçlandığını duyurmuştu. İşçiler %50’lik zam dayatmasına karşı %85’e yakın zam ve sosyal haklarda %100 artış ile üretime dönse de işverenin bunu kabullenmesi kolay olmadı.

Sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar arttı

Ayrı şirketler halinde üretim yapan fabrikaları birleştirme kararı alan Sabancı Holding’e bağlı Beksa yönetimi, Birleşik Metal-İş’in yetkili olduğu Bekaert İzmit Çelik Kord Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi’ni kapatarak fabrikaları Özçelik-İş’in yetkili olduğu şirkette birleştirdi. Bunun üzerine Birleşik Metal-İş ve Özçelik-İş sendikaları arasında 1,5 yıla yakın bir yetki davası sürdü.

Bu süreçte toplu sözleşmesiz çalıştırılan işçilere yönelik baskılar daha da arttı. Sendikal hakları fiilen askıya alınan işçilerin fabrikadaki temsilcileri işten çıkartıldı, soyunma odalarına ise kameralar konuldu.

Dava sonucunda yetkili sendika konumuna gelen Özçelik-İş’in oturduğu toplu sözleşme masasında da mağduriyetler giderilemedi. Mevcut tabloda işveren 3 yıllık sözleşme ve %68 zam teklif ederken, sendika ise 2 yıllık sözleşme ve %140 artış talep etti. Dün gece gerçekleşen son görüşmede de anlaşmanın sağlanamaması üzerine greve çıkan işçiler, sendikal haklardan mahrum edilerek çalıştırıldıkları bir buçuk yıllık kaybın telafi edilmesini de istiyor.

Budapeşte Pride: “Kuir karşıtı yasalar iptal edilebilir”

Viktor Orbán’ın muhafazakar yönetiminin sona ermesiyle Macaristan’da yeni bir dönem başlarken seçimlerde çoğunluğu elde eden Péter Magyar ve Tisza Partisi’nin LGBTİ+ hakları konusundaki sessizliği soru işaretleri yarattı. Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik: “En acil talebimiz toplanma ve yürüyüş hakkının iadesi.”

Kaynak: Budapeşte Pride

12 Nisan’da Macaristan’da yapılan genel seçimlerde, 16 yıldır iktidarda olan Viktor Orbán’ın aşırı sağcı Fidesz (Macar Yurttaş Birliği) partisi gücünü kaybetti. Başlangıçta Orbán’a yakın olan ancak daha sonra Fidesz’den ayrılarak merkez sağ bir tutum benimseyen Péter Magyar ve TISZA (Saygı ve Özgürlük Partisi) partisi ise seçimden zaferle çıktı.

Seçim sonuçlarına göre, oyların neredeyse tamamı sayılmışken TISZA, 199 üyeli parlamentoda 138 sandalye kazandı. 133 sandalyenin aşılması, Tisza’nın anayasayı değiştirmek için yeterli çoğunluğa ulaştığını gösteriyor.

Nisan 2026’daki seçim yenilgisine kadar 16 yıl boyunca Macaristan Başbakanı olarak görev yapan Viktor Orbán, LGBTİ+ topluluğunu hedef alan bir dizi yasa ve politikayı hayata geçirmesiyle gündeme gelmişti.

  • Orbán, 2012 yılında anayasanın sadece iki cinsiyeti tanıdığına dair bir değişiklik yapmıştı. 2020’de bu düzenleme, eşcinsel çiftlerin evlat edinmesini fiilen yasaklayacak şekilde sertleştirildi.
  • Haziran 2021’de “çocukları koruma” maskesi altında kabul edilen Çocuk Koruma Yasası (LXXIX sayılı Yasa), LGBTİ+’ları çocuk istismarcılarıyla bir tutmaktadır. Bu mevzuat; eğitim, medya ve reklam alanlarında 18 yaş altındaki küçüklere eşcinselliğin veya cinsiyet değiştirmenin “tasvir edilmesini veya teşvik edilmesini” yasaklamaktadır. Yasa, LGBTQ+ içeriği gösteren televizyon programlarını ve LGBTİ+ temaları içeren kitapları kısıtlamaktadır. Ek olarak, Mart 2025’te Orbán hükümeti, LGBTİ+ Onur yürüyüşlerini fiilen yasaklayan ve katılımcıların tespiti için yüz tanıma teknolojisinin kullanılmasına izin veren bir yasayı kabul etmişti.

Budapeşte Pride: “En acil mesele toplanma hakkının iadesidir”

Budapeşte Pride Sözcüsü Johanna Majercsik, Macaristan seçimlerinin ardından Budapeşte Pride’ın taleplerini aktardı. Majercsik, Viktor Orbán’ın 16 yıllık iktidarının çöküşünü, Macaristan’ın hukuk devletine dönüşü için açılan bir yol olarak tanımladı: “LGBTQ+ hakları da dahil olmak üzere insan hakları olmadan adil ve dürüst bir demokrasi var olamaz.”

Majercsik, üçte iki çoğunlukla Orbán hükümeti tarafından çıkarılan tüm LGBTİ+ karşıtı yasaların yürürlükten kaldırılabileceğini belirtti:

“En acil mesele, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının iadesidir. 27 Haziran’da Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü gerçekleştireceğimiz için bu durum özellikle aciliyet arz ediyor. Ancak bunun da ötesinde, önceki hükümet anayasaya işlenmiş çok sayıda kuir karşıtı yasa çıkardı. Üçte iki çoğunlukla bunlar da iptal edilebilir.”

“Magyar’ın LGBTQ+ hakları konusundaki tutumunu bilmiyoruz”

Majercsik, Péter Magyar’ın seçildiği TISZA Partisi’nin programında LGBTİ+ topluluğundan hiç bahsedilmediğini belirtti:

“Kamuoyuna yaptığı konuşmalarda, 13 Nisan’daki uluslararası basın toplantısında belirttiği gibi, ‘yasaları çiğnemedikleri sürece herkesin istediği kişiyi sevmekte özgür olduğunu’ söylerken oldukça muğlak ifadeler kullanıyor. Maalesef bu ifadelerden, eşcinsel çiftlerin evlenmesine ve evlat edinmesine izin verecek bir yasal düzenleme yapma niyetinde olup olmadığını anlamak imkansız. Ayrıca yasal cinsiyet ve isim değişikliği konusundaki tutumu hakkında da hiçbir şey bilmiyoruz.”

Majercsik, Macaristan’daki LGBTİ+ topluluğunun şu anda korku, rahatlama, güvensizlik ve umudu aynı anda hissettiğini belirtti. Bu karmaşık duyguların nedenlerini ise şöyle sıraladı:

“TISZA Partisi’nin programında LGBTQ+ topluluğundan bahsedilmiyor, Péter Magyar bu konuda muğlak konuşuyor, ayrıca Viktor Orbán geçen yıl Onur yürüyüşlerini yasaklamaya niyetlendiğinde o dönem Magyar sessiz kalmıştı ve LGBTQ+’lar için sesini yükseltmemişti.”

İnsanların artık tahammülü kalmadı

Majercsik, geçen yıl Budapeşte’deki Onur Yürüyüşü’ne 300.000’den fazla kişinin katıldığını, önceki yürüyüşlerdeki 35.000 katılımcı sayısıyla kıyaslandığında bunun tüm zamanların rekoru sayılabileceğini söyledi. Majercsik, geçen seneki katılımcı sayılarının, açıkça insanların haklarının yok sayılmasına tahammülleri kalmadığını gösterdiğini ifade etti:

“2025 yılında halk, iktidardakilere temel haklarının sarsılmasına artık müsamaha göstermeyeceklerine dair net bir mesaj verdi ve toplanma hakkının herkese ait olduğunu ilan etti. Geçen yılki Onur Yürüyüşü, Orbán rejiminin devrilmesinde kritik bir rol oynadı: İnsanların artık yettiğini ve değişim istediklerini ifade etmek için devasa sayılarda bir araya geldiği kilit etkinliklerden biriydi.”

İHD: Urfa ve Maraş’ta yaşananlar şiddet politikalarının bir sonucudur

14 ve 15 Nisan’da sırasıyla Urfa ve Maraş’taki okullarda gerçekleştirilen silahlı saldırılara ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) açıklama yaptı: “Yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”

14 Nisan’da Urfa’nın Siverek ilçesindeki Siverek Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Lisesi’ne, okulun bir öğrencisi tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Saldırı sonucunda en az 16 kişi yaralandı. Bu olayın ardından 15 Nisan’da Maraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’na bir öğrenci tarafından silahlı saldırı gerçekleştirildi. Maraş’taki saldırıda en az 9 ölünün ve 20 yaralı bulunduğu basına yansıdı.

Art arda gerçekleşen bu saldırıların ardından birçok eğitim sendikası 2 günlük greve gideceklerini duyurarak bütün kamuoyunu İl Milli Eğitim Müdürlükleri önündeki yaşam nöbetine çağırdı.

İnsan Hakları Derneği (İHD), meydana gelen saldırılara ilişkin bugün (16 Nisan’da) açıklama yayınladı. Açıklamada Urfa’da ve Maraş’ta art arda gerçekleşen saldırıların çocukların temel haklarının korunmasına ilişkin yapısal sorunları tekrar açığa çıkardığı vurgulandı.

İHD, konuya ilişkin şiddetin her yerde olağan bir duruma dönüştüğünü ve Türkiye’de son dönemlerde şiddetin bir kültür haline gelerek toplumsal yaşamı tehdit ettiğini belirtti. Açıklamada şiddetin meşrulaştırılmasının, politikacıların ve medyanın kullandığı şiddeti ve nefreti yücelten dilden kolay silaha erişebilmeye kadar birçok sebebi olduğu ifade edildi:

“Kimlik ve inanç temelli hedef gösterme, muhaliflere karşı kullanılan dil ve siyasi operasyonlar, LGBTİ’ler, göçmen ve mülteci karşıtı söylemler ile medya ve sosyal medya üzerinden üretilen şiddet ve nefret söylemleri, kurumsallaşmış cezasızlık politikalarıyla birlikte değerlendirildiğinde bu ve benzeri saldırılara zemin hazırlamaktadır. Yani yaşanan bu vahim olaylar birer sonuçtur.”

“Şiddeti meşrulaştıran yargının seçici tavrı ve katmerleşmiş cezasızlık politikalarıdır“

İHD; açıklamasında başta siyasi aktörler ve medya olmak üzere şiddet ve nefret dilini kullanan herkesi bu dili terk etmeye, yargı sistemini ise şiddet ve nefret söylemleri konusunda seçici olmaktan vazgeçmeye çağırdı. Şiddeti meşrulaştıran en önemli etken olarak yargının cezasızlık politikaları ve seçiciliği olduğu vurgulandı. Yargının bir yandan şiddet ve nefret söylemlerine tolerans göstermesinin diğer yandan ise muhalif, hak temelli ya da azınlıkları ve kırılgan grupları gözeten ifadeleri hedef alan hukuki baskı uygulamasının bir çifte standart olduğu belirtildi. Bu yaklaşımın nefret söylemleri şiddet eylemlerine dönüştürdüğü ve bazı gruplar için şiddeti meşrulaştırdığı ifade edildi.

Çatışmayı meşrulaştıran TV programlarının, dizilerin, filmlerin ve oyunların da şiddetin normalleşmesine katkı sunduğunu belirten açıklamada bu duruma ilişkin yazılı, görsel ve sosyal medyada şiddet ve nefret söylemlerine karşı etkili tedbirlerin alınması gerektiği aktarıldı. Siyasi aktörlerin ise şiddet ve nefret söylemlerini terk etmeleri gerektiği söylendi.

“Çocuklar başta olmak üzere yaşam hakkı, güvenlik hakkı ve nitelikli, güvenli eğitim ortamına erişim hakkı devletin mutlak yükümlülüğüdür. Bu yükümlülük yalnızca olay sonrası müdahaleyi değil; şiddeti önleyici, riskleri ortadan kaldırıcı ve çocukları her koşulda koruyucu politikaların hayata geçirilmesini gerektirir.

Taraf olunan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme uyarınca çocuklar her türlü şiddete karşı korunmalıdır. Buna rağmen eğitim alanlarının silahlı saldırılara açık hale gelmesi, koruma mekanizmalarının yetersizliğini ve ihmalin sonuçlarını ortaya koymaktadır.”

“Müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır”

Bu olayın bireysel bir şiddet eylemi olmadığını ve rutinleşen şiddet ve nefret politikaların bir sonucu olduğunu belirten İHD, bu durumların önüne geçmek için taleplerini sıraladı:

1-) Olay tüm boyutlarıyla etkili ve bağımsız biçimde soruşturulmalı, sorumlular hakkında cezasızlığa izin verilmemelidir.

2-) Okullarda çocukların güvenliğini esas alan, hak temelli ve bütüncül koruma politikaları derhal oluşturulmalıdır.

3-) Çocuklara yönelik şiddeti önlemeye dönük erken uyarı ve izleme mekanizmaları kurulmalı, müfredat ayrımcı ve militarist söylemlerden arındırılmalıdır.

4-) Bu şiddet olayından etkilenen tüm çocuklara uzun süreli, erişilebilir ve ücretsiz psikososyal destek sağlanmalıdır.

İHD, bu tür olayların ardından getirilen yayın yasaklarının ve kamuoyunun doğru bilgiye erişimini engelleyen uygulamaların, şeffaflığa ve hesap verilebilirliğe zarar vererek yaşananların görünmez kılınmasına yol açtığını ifade etti. Açıklamada, bu olaylarla etkin mücadelenin ancak gerçeklerin açıkça konuşulabildiği bir ortamda gerçekleşebileceği yer aldı.

İHD açıklamasında Urfa ve Maraş’ta meydana gelen olaylara benzer ihlallerin bir daha yaşanmaması için yetkilileri etkili önlemler almaya, sorumluluklarını yerine getirmeye ve çocukların yararını esas alan politikaları bir an önce hayata geçirmeye çağırdı.

Diyarbakır’da gazeteci olmak: Yazdığın değil yazmadığın da bir sorumluluk

Diyarbakır’da çeşitli baskılara maruz kalarak yıllarca çalışmış gazetecilerden olan Veysi Polat, Öznur Değer, Murat Bayram ve Faruk Balıkçı; Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın sınırlarını ve zorluklarını değerlendirdi.

Kaynak: Dicle Fırat Gazeteciler Derneği

140journos’un Narin Güran cinayeti ile ilgili olarak hazırlamış olduğu “Şeytantepe” adlı belgeseli, beraberinde Diyarbakır’da gazetecilik yapmanın ne anlama geldiğine dair eski bir tartışmayı alevlendirdi.

Diyarbakır ve bölge genelinde 1990’lı yıllar boyunca, gazeteciler “faili meçhul” cinayetlere kurban gitti, gözaltına alınıp işkence gördü ve tutuklandı, gazetelerin dağıtımının yasaklandı. 2000’li yıllara geldiğimizde “faili meçhul” cinayetler artık eskisi gibi uygulanan bir yöntem değil iken, bu sefer yargı ve kolluk kuvvetleri eliyle gazetecilerin sahada haber yapmaları zorlaştırıldı, tutuklamalar, sürgüne zorlamalar, ev hapisleriyle gazeteciler mesleklerinden uzak kaldı, gazeteler, tv kanalları, radyolar ve internet siteleri kapatıldı, yüzlerce gazeteci işsiz kaldı. Yıllardır bu bölgede haber yapan gazeteciler, yaşadıkları zorlukları ve sahada var olmanın bedelini anlattı.

Veysi Polat: Sahadaki gerçeklik serttir

Veysi Polat 1991 yılında Diyarbakır’da gazetecilik yapmaya başladı. Aynı zamanda dayısı olan Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir ile birlikte silahlı saldırıya uğradı. 1992 yılında İstanbul’a gidip mesleğini orada devam ettirmek zorunda kaldı. Uzun yıllar Özgür Gündem geleneğinden gelen basın kuruluşlarında çalışan Polat, 21 yıl sonra Diyarbakır’a dönerek Aborî adlı bir yerel haber mecrası kurdu.

Gazeteci Veysi Polat, Hafız Akdemir anması. Kaynak: Abori

Diyarbakır’daki güvenlik politikaları, yargı süreçleri, toplumsal hassasiyetler ve yerel dinamiklerin gazetecinin hareket alanını ciddi biçimde sınırladığını belirten Polat, hem sahadaki gerçekliğin sert olduğunu hem de o gerçekliği aktarma alanının dar olduğunu söyledi. Kürt meselesinin doğrudan etkilediği bir şehirde gazetecilik yapmanın her haberin birkaç kez düşünülmesini, her cümlenin tartılmasını gerektirdiğini belirterek “Sadece yazdığınız değil yazmadığınız da bir sorumluluk haline geliyor” dedi.

Diyarbakır’da gazetecilik yapmak ile batı illerinde gazetecilik yapmak arasındaki farkı, “mesleğin ağırlığı” üzerinden anlatan Veysi Polat, 21 yıl sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde coğrafya değiştiğinde gazeteciliğin anlamının, riskinin ve yükünün değiştiğini gördüğünü belirtti.

Yerelden gelen haber nasıl başka bir habere dönüştürülür?

Yerelden merkeze taşınan bilginin çoğu zaman ya eksildiğini ya da dönüştüğünü düşündüğünü aktaran Polat, bu dönüşümün çoğu zaman politik, kurumsal ve ideolojik süzgeçlerden geçtiğini vurguladı:

“Özellikle merkez medyada, kurumların iktidarla kurduğu ilişkiyi zedelememe refleksi, haberi olduğu gibi aktarmanın önüne geçebiliyor. Bu da ya açık bir sansüre ya da daha sofistike bir ‘perdeleme’ye yol açıyor. Sonuçta ortaya çıkan metin, olayın kendisini değil, merkezin görmek istediği versiyonunu yansıtabiliyor.”

1990’lı yıllarda yaşanan bir örneği anlatan Polat, “Cizre’de kırsalda çobanlık yapan bir yurttaşın, güvenlik güçlerinin operasyonunda öldürülmesi haberi, merkeze ulaştığında bambaşka bir kimliğe büründürülüyor ve ‘operasyonda etkisiz hale getirilen bir PKK’li’ olarak servis ediliyor. Oysa sahadan gelen bilgi ve fotoğraflar gerçeğin çok daha çıplak ve sarsıcı olduğunu gösteriyor. Ayaklarından panzer aracına bağlanarak sürüklenen bir insanın görüntüsü bir hakikat belgesidir. Ama o kare, merkezin kurduğu anlatıya uymadığı için yok sayılıyor. Bizim o dönem bunu ‘İnsanlık sürükleniyor’ manşetiyle vermemiz, aslında gerçeği olduğu gibi göstermekti” dedi.

Kaynak: X/@Code644

Yerelde hakikatin daha çıplak ve daha doğrudan yaşandığını anlatan Polat, merkez basının ise çoğu zaman bu sertliği törpülediğini, kimi zaman ise tamamen görünmez kıldığını belirtti.

Narin Güran vakası: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak

Narin Güran gibi davaların nasıl haberleştirildiğinin, olayın geçtiği coğrafyayı, haberin dilini ve çerçevesini doğrudan etkilediğini aktaran Polat, “Eğer benzer bir olay İstanbul’da yaşansaydı muhtemelen haber akışı daha kurumsal, daha mesafeli ve daha kontrollü ilerlerdi” dedi.

Büyük şehirlerde medya kuruluşlarının merkezlerinin editöryal denetim mekanizmalarının ve farklı kaynaklara erişim imkanının daha güçlü olduğunu ve bilgi teyit süreçlerinin hızlandığını belirten Polat, Diyarbakır gibi politik ve toplumsal hassasiyetlerin yoğun olduğu bir yerde ise sürecin daha farklı işlediğini aktardı:

“İlk günlerde masum bir kayıp çocuk vakası olarak başlayan haberlerin, kısa sürede farklı iddialar, karanlık bağlantılar ve servis edilen bilgilerle başka bir boyuta evrildiğini gördük. Özellikle kolluk ve yargı kaynaklı bazı bilgi ve belgelerin belirli medya organlarına sızdırılması, gazetecilik refleksinden çok ilişki ağlarının belirleyici olduğu bir tabloyu ortaya çıkardı.”

Bu noktada iki temel sorunun öne çıktığını anlatan Polat, “Birincisi, gazetecinin haber kaynağıyla kurduğu ilişkinin sağlıklı bir mesafede olmaması, haberi sorgulamak yerine aktarmaya dayalı bir pratiği güçlendiriyor. Bu da gazeteciyi bir bilginin taşıyıcısı değil, üreticisi haline getirebiliyor. İkincisi ise bilgi kirliliği ve yönlendirme. Özellikle hassas davalarda parça parça servis edilen bilgiler, kamuoyunu aydınlatmaktan çok yönlendirmeye hizmet edebiliyor. Bu da toplumda ciddi bir algı karmaşası yaratıyor” dedi.

Diyarbakır’daki hem politik atmosfer hem de kaynak yapısının bu tür müdahalelere daha açık bir zemin oluşturabildiğini söyleyen Polat, meselenin yine gazeteciliğin temel ilkesine dayandığına vurgu yaptı: Haberi ilk veren olmak değil, doğru veren olmak.

“Gazetecilik bir hayatta kalma mücadelesiydi”

90’lar ve 2000’lerin başındaki koşullar ile bugünü kıyaslayan gazeteci Polat, Diyarbakır’ın Kürt meselesinin en sert yaşandığı dönemlerde olağanüstü bir atmosferin içinde olduğunu aktardı. 1990’ların başında insan haklarının askıya alındığı ve yaşamın değersizleştirildiği bir süreç yaşandığını söyleyen Polat, o dönemde gazeteciliğin sadece bir meslek değil bir hayatta kalma mücadelesi olduğunu anlattı:

“İnsanlar güpegündüz enselerinden vuruluyor, köyler yakılıyor, zorunlu göçler yaşanıyor, gözaltında kayıplar ve işkenceler gündelik hayatın parçası haline geliyordu. Böylesi bir ortamda gazetecilik yapmak gerçekten ‘ateşten gömlek’ giymekti. 8 Haziran 1992’de, dayım olan gazeteci Hafız Akdemir ile birlikte evden gazete bürosuna giderken silahlı saldırıya uğramamız ve onun yaşamını yitirmesi, o dönemin nasıl bir karanlığa sahip olduğunu anlatmaya yeter.”

O yıllarda gazetecilerin sokak ortasında katledilebildiklerini söyleyen Polat, bugünden bakıldığında en temel farklardan biri artık o ölçekte ve o açıklıkta bir fiziksel yok etme pratiği olmadığını söyledi. Bugün, 1990’larda mümkün olmayan bazı şeylerin olduğunu aktaran Polat, “Dijital medya sayesinde haber çok daha hızlı yayılabiliyor, alternatif mecralar üzerinden sesini duyurma imkanı doğuyor. Bir haberin tamamen karartılması eskisi kadar kolay değil” dedi.

Gazetecilik artık daha çok denetlenen bir meslek

Fakat bu durumun baskıyı ortadan kaldırmadığını, sadece yöntemin değiştiğini ve gazeteciliğin bugün daha farklı araçlarla sınırlandırıldığını da anlattı:

“Sahada haber takibi yaparken engellemeler, gözaltılar, açılan davalar, uzun yargı süreçleri, dijital alanda erişim engelleri ve sosyal medya üzerinden yürütülen baskılar öne çıkıyor. Doğrudan şiddetin yerini, daha ‘hukuki’ ve ‘idari’ görünen ama etkisi azımsanmayacak bir denetim mekanizması almış durumda. Bugün gazetecilik bir yandan daha hızlı ve daha erişilebilirken diğer yandan daha fazla izlenen, daha kolay hedef haline getirilebilen bir meslek.”

Öznur Değer: Diyarbakır, yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir kent

Öznur Değer, bir kadın gazeteci olarak ilk kez gazeteciliğe 6 yıl önce Diyarbakır’da başladı. Onun için Diyarbakır’da gazetecilik yapmak, özel savaş politikalarının ve 90’lardan bu yana devlet baskısının merkezi olan Diyarbakır’ın her karışından yeni bir öykü çıkarmak demek.

Gazeteci Öznur Değer. Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi

Diyarbakır’ın uyuşturucudan fuhuşa, asimilasyondan ahlaki çürümeye kadar siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olarak kent sosyolojisinin değiştirilmek istendiği bir yer olduğunu söyleyen Değer, aynı zamanda Kürt meselesinin sonuçlarının en ağır haliyle vücut bulduğu bir yer olduğunu da belirtiyor:

“Sokakta kağıt toplayan çocuklardan, barış diye haykıran Barış Annelerine, hapishane önlerinde yakınlarını bekleyen ailelerden çocuklarının kemiklerini arayan annelere, mezarları tahrip edilmesin diye çocuklarının mezarı başında nöbet tutan annelerden alanda “Jin, jiyan, azadî” diye haykırdığı için tutuklanan kadınlara kadar her anlamıyla öteki ama politik bir yer Amed.”

“Polisin en çok engellediği gazeteciler, kadın gazeteciler”

Diyarbakır’da kadın gazeteci olmak, Değer için aslında korku duvarlarının cesur kalemlerle aşılması anlamına geliyor:

“90’larda birçok arkadaşımız sadece hakikati duyurduğu için katledilirken, öte yandan yakın tarihte Nagihan Akarsel Süleymaniye’de, Cihan Bilgin Rojava’da hakikatte ısrar ettikleri için katledilirken bizler emniyet, adliye ve hapishane arasında adeta mekik dokuyoruz. Bir yanıyla özel savaşın en çok etkilediği kadınlara dair yaptığımız haberler ile özel savaşın boyutlarını gözler önüne sererken, öte yandan yaptığımız haberler nedeniyle soruşturuluyor ve yargılanıyoruz.”

Kendisi dahil birçok kadın gazetecinin açığa çıkardığı haberler dolayısıyla yargılandığını ve tutuklandığını vurgulayan Değer, birçok kısıtlamaya da maruz kaldıklarını söyledi:

“Dünyaya örnek teşkil eden ajansımız JINNEWS de bir kadın haber ajansı olarak defalarca BTK tarafından erişime engellendi ve dijital medya hesapları kapatıldı.”

Değer, aynı zamanda sahada erilleşen basın diline karşı kadın gazeteciler olarak diğer gazetecilerle çetin bir mücadele içinde yer aldıklarını ve sahada polisin en çok engellediği gazetecilerin yine kadın gazeteciler olduğunu belirtti.

2024 yılında gazetecilere saldırı. Kaynak: MLSA

Ankara’da da bir süre gazeteci olarak çalıştığını aktaran Değer, Ankara’nın Diyarbakır’da üretilen politikaların kararlarının alındığı bir yer olduğunu anlattı:

“Hem Amed’te bir halkın hafızasını, belleğini, değerlerini ve bunları korumak için verilen mücadeleyi gördüm hem de Ankara’da burada üretilen politikaların kararlarının alındığını gördüm. Benim için bir kent kaderi yazan (talimatı veren) bir kent ise yazılan kaderi mücadeleye dönüştüren bir yerdeydi.”

“MKG kadın gazetecilerin emeğini görünür kılıyor“

Kürt ve politik insanların yoğun yaşadığı bir kent olan Diyarbakır’da kadın gazeteciler için en büyük dayanışma ağının Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) olduğunu söyledi:

“Kadın gazetecilerin yaşadığı zorlukları, baskıları ve sorunları mercek altına aldığı gibi buna dair aylık rapor hazırlayan MKG, aynı zamanda basında kadın dilinin oluşmasına ve öteki kılınmak istenen kadın gazetecilerin emeğini görünür kılmaya da çalışıyor. Bu anlamda kadının sesini, rengini var kılarak yaşadıklarını dayanışmaya döküyor ve kadın gazetecilerin örgütlü mücadelesini örüyor.”

“Narin olayında birçok veri çarpıtıldı”

Narin Güran olayının ise özel savaşın doğurduğu sosyolojik çürümenin bir sonucu olarak magazinal bir diziye dönüştüğünü gördüklerini belirten Değer, “Narin’in nasıl ve kim tarafından katledildiğinin açığa çıkmasından ziyade, özellikle dışardan gelen çok sayıda gazeteci Narin’in annesi ile amcası arasındaki ‘yasak aşk’ iddialarını öne sürerek olayı hakikati perdeleyen bir boyuta evirdi” dedi.

Değer, aynı durumun İstanbul’da yaşanması durumunda bir çocuğun kim tarafından katledildiği bir sır perdesi olarak kalmayacağını, yargının ise daha farklı ve çözümleyici bir tutum sergileyeceğini anlattı:

“Durumun Kürdistan’da yaşanmasının ve siyasi arka planının olmasının etkileri fazla. Nitekim Garip Ensarioğlu’nun olayın ilk günlerinde olayı ve olası failleri aklayan sözleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor. Amed’te gece gündüz magazin üretme peşinde koşan medya, İstanbul’da çocuğun faillerine odaklanırdı. Burada tarihsel, kültürel, aşiretsel etkenler ön planda tutularak birçok veri çarpıtıldı. Oysa olayın en başından toplumsal bir sorun olarak ele alınıp hakikatin ve arka plandaki tüm güç ve unsurların üzerine gidilmesi gerekirdi.”

Değer, gazetecilerin tarihsel sorumluluk ve vicdani yükümlülükler taşıdığını belirterek tek yolun hakikati korkusuzca haykırmaktan geçtiğini söyledi.

Murat Bayram: Diyarbakır’da sadece gazetecilerle ilgilenen özel bir polis grubu var

Murat Bayram 2010 yılında gazeteciliğe başladı. Uzun yıllar hem Kürdistan Bölgeselinden yayın yapan medya kuruluşlarına hem de uluslararası medya için çalışan Bayram, şimdilerde Diyarbakır’da hem gazeteciler için eğitim veren hem de haber üreten Botan International’in yöneticiliğini yapıyor.

Gazeteci Murat Bayram

Bayram’a göre Diyarbakır’da mesleği icra etmek, ister istemez bir politik kimlik edinmek demek:

“Toplumsal, dini inanç ve diğer gruplar arasında da direkt senin bir propaganda aracı olduğun kabulüyle başlıyor. Hem Kürtler seni çok partizan kabul ediyor hem de hükümet. Ve seni potansiyel propaganda aracı veya terörist olarak algılayabiliyor.”

Bir süre İstanbul’da da çalışmış olan Bayram, İstanbul’da haber takibi sırasında kalabalığın arasına karışılabildiğini belirtti. Diyarbakır’da ise sadece gazetecilerle ilgilenen, her basın açıklamasına giden, gazetecilerin fotoğraflarını çeken, onları ismen bilen, nereye çalıştığını bilen, hangi haberleri yaptığını bilen bir polis grubu olduğunu ve baskının daha yoğun olduğunu kaydetti:

“Ben 2010’da ilk gazeteciliğe başladığım zamanlarda bir habere 40-50 kişi gidiyorduk. Çok fazla gazeteci olunca çok fazla göze batmıyordunuz. Şimdi bir basın açıklamasına gittiğimizde 3-5 kamera gelmiş oluyor. Herkes işlerini sosyal medyadan ve ajanslardan haber toplayarak hallediyor. Bu da var olan baskıyı daha net hissetmeye sebep oluyor” dedi.

“Basın İlan Kurumu Kürtçe dilini desteklemiyor”

Türkiye’de Kürtçe medyanın yapısı ve yaşanan sorunlarla ilgili raporlar da hazırlayan belirten Bayram, Türkiye’de 20 milyondan fazla Kürt nüfusu olduğunu ve Kürtçe günlük yayın yapan sadece bir haber ajansı ile sadece dört web sitesi olduğunu söyledi. Bayram Diyarbakır’da 2015-2016’daki çözüm süreci bitmeden önce sadece Kürtçe program yapan 9 televizyon kanalının bulunduğunu ve en az 4’ünün sadece Kürtçe yayın yaptığını kaydederek, şu anda ise Diyarbakır’da Kürtçe yayıncılık yapanın Zarok TV ve bir yerel gazete olduğunu aktardı. TRT’nin Diyarbakır’da 40’tan fazla medya temsilciliği ile en büyük temsilciliğe sahip olduğunu söyleyen Murat Bayram, “TRT’nin olması anlaşılır bir şey, anlaşılır olmayan şey sadece TRT’nin olması. Sadece Kürtçe haber programı yapan tek televizyonun devletin televizyonu olması” dedi.

Basın İlan Kurumu’nun yerel medyanın en büyük sponsoru olduğunu fakat yerel gazetelerin tamamının sadece Türkçe olduğunu dile getiren Bayram, bunun sebebinin Basın İlan Kurumu yayıncılıkta desteklediği diller arasında Kürtçenin olmaması olduğunu söyledi.

“Bir Kürtçe medya kurumunun ayakta kalması için ekonomik bir kaynağının olması lazım” diyen Bayram’ın aktardıklarına göre Türkiye’de Google reklamları Kürtçe’yi desteklemiyor ve Kürt medyası Basın İlan Kurumu’ndan ödeme alamıyor:

“Devletin bizzat bizim vergilerimizle yayınladığı ilanları alamıyorsunuz Kürtçe olunca. Kürtçe podcast’ler Türkçe podcast’ler arasında diziliyordu. Kürtçe müzik hala Türkçe müzik kategorisinde değerlendiriliyor.”

Kürtçe içerik üretmek sanki gönüllülük işiymişçesine değersizleştirildiğini belirten Bayram bunu şöyle ifade ediyor: “Kürtçe medyanın muhabirleri kiradan, yemek ücretinden, araç ücretinden muaf tutulmuyorlar. Ama emek verirken emek ücretinden muaf tutuluyorlar.”

Faruk Balıkçı: Yerelde bu işin mutfağındasın

Gazeteci Faruk Balıkçı. Kaynak: bianet

Faruk Balıkçı Anadolu Ajansı’nda başladığı gazetecilik hayatında, Milliyet ve Hürriyet gazeteleri ile IMC TV ve Doğan Haber ajansı gibi medya organlarının Diyarbakır’da temsilciliğini yapmış bir isim. Uzun yıllardır hem ulusal hem de yerel medya kuruluşlarında çalışan gazeteci Balıkçı Diyarbakır’ın gazetecilik açısından bölgenin merkezi durumunda olduğunu belirterek, hem Irak’ta hem Suriye’de olan savaşların etkisiyle hem de geçmişten beri yaşanan çatışma ortamının etkisiyle Diyarbakır gazetecilerinin bir anlamda ‘savaş muhalefetini’ yaptığını söyledi:

“Merkezi konumu nedeniyle ve daha çok Türkiye’nin önceliğinde olan haberlerin olduğu bir yer olması dolayısıyla gazeteciler sadece lokal gazetecilik yapmıyorlar. Aynı anda uluslararası gazetecilik de yapıyorlar. Bu da buradaki gazetecileri daha etkinleşen bir duruma getiriyor.”

Daha önce ana akım medyada da çalıştığını belirten Balıkçı, ulusal gazetenin ve yerel gazetelerin okuyucu kitlesi ve etkilediği alanın değiştiğini anlattı:

“Yerelde olan bir sorunu, olumsuzluğu dile getirdiğin zaman ikinci gün yetkililer bunu dikkate alarak o olumsuzluğu düzeltiyorlar. Bu yerel için önemli bir şey, gazetecilik açısından da insanı mutlu ediyor. Ulusal gazetede daha çok geneli ilgilendiren haber yaptığınız için daha kısıtlı habere ulaşmak zorunda kalıyorsun. Ama yereldeki bir gazeteciysen yerelde veya bölgede yaşanan birçok sorunu dile getirmek için daha fazla bir faaliyet göstermek zorundasın.”

Balıkçı, yerelin sorunlarıyla ilgili haberler yapan bir yerel gazetecinin aynı zamanda yapılan eksiklikleri dile getirerek bir çeşit denetleme görevi gördüğünü belirtti.

Daha genele hitap eden bir medyada çalışan bir gazetecinin sadece haber yaptığını, haberi biçimlendirenlerin ise İstanbul gibi merkezler olduğunu anlatan Balıkçı, “Yerelde öyle değil. Yerelde bu işin mutfağındasın. Gördüğün şeyi, istediğin biçimde yazabiliyorsun ve verebiliyorsun. Senin haberine dokunan başka bir şey olmuyor” dedi.

“Bu bakımdan yerel daha çok alternatif sağlıyor. Yerelde daha özgürsün çünkü bu işin mutfağındasın.”

Narin Güran davası: 21 Ağustos’tan bu yana yaşananlar

Niha+, 21 Ağustos’ta kaybolan ve cansız bedeni 19 gün sonra bulunan Narin Güran’a yönelik süren soruşturmanın gelişmelerine ve medyanın söylemlerine dair kronoloji hazırladı.

Narin Güran Davası
Kronoloji + Medya Analizi · Ağustos 2024 – 2026
Olay / Soruşturma / Yargı
Medya haberi / Analiz
21 Ağustos 2024Olay
Narin Güran kayboldu
Kur’an kursundan dönerken kaybolan 8 yaşındaki Narin için ağabeyi Baran saat 20.43’te 112’yi aradı. Aile önce köyde arama başlattı, baba kızının kaçırılmış olabileceğini söyledi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
22–26 Ağustos 2024Olay
Jandarma ve AFAD aramaya başladı
Jandarma, AFAD ve sağlık ekipleri köyde arama başlattı. Narin’e ait olduğu düşünülen bir terlik köyün 3 km uzağında bulundu; aile önce kabul etti, sonra reddetti. Yüzlerce arama kurtarma personeli bölgeye sevk edildi.
Kaynak: Wikipedia (TR), The National
22–26 Ağustos 2024Medya
Sahte sosyal medya hesabı haberlere kaynaklık etti
Çeşitli yayın organlarında, benzin istasyonu çalışanı olduğu öne sürülen bir kişinin sosyal medya paylaşımına dayanılarak Narin’in amcasının aracında battaniyeye sarılı halde görüldüğü iddia edildi.
Sonradan ne anlaşıldı?
Böyle bir çalışanın var olmadığı, hesapların sahte olduğu ortaya çıktı. Haber doğrulanmadan yayılmıştı.
Kaynak: T24
27 Ağustos 2024Soruşturma
Amca Salim Güran tutuklandı
Amca ve köy muhtarı Salim Güran, aracının şoför koltuğunda Narin’e ait DNA izi, silinmiş arama kayıtları ve mesajlar gerekçesiyle tutuklandı.
Kaynak: Wikipedia (TR)
28 Ağustos 2024Medya
Annenin sözleri “itiraf” olarak sunuldu
Annenin canlı yayında söylediği bir ifade bağlamından koparılarak çeşitli siteler tarafından “İtiraf: Şüphelenirler diye söylemedim” başlığıyla sunuldu. Gazeteci Ali Duran Topuz’a göre bu başlık anneyi baştan suçlu kabul eden bir çerçeve kuruyordu.
Hangi yayın organları?
28 Ağustos 2024 ve sonrasında pek çok haber sitesi ve sosyal medya hesabı bu başlığı yaydı. Kaynak gösterilmeden kopyalandı. CNN Türk, anne Yüksel’in söylediklerini çarpıtarak “Anneyi ele veren soru: Enes için ne yapabilirim?” başlıklı haber yayınladı.
Kaynak: Ali Duran Topuz / Serbestiyet, CNN Türk
28 Ağustos 2024Soruşturma
Ağabey Enes tutuklandı, serbest bırakıldı
Ağabey Enes Güran’ın kolunda ısırık izi tespit edildi ve tutuklandı. Ancak ısırık izinde Narin’e ait DNA tespit edilemedi; ertesi gün serbest bırakıldı.
Kaynak: Wikipedia (TR), Hürriyet
30 Ağustos 2024Soruşturma
Yayın yasağı getirildi
Narin Güran haberleri hakkında yayın yasağı kararı alındı. Tüm aile çapraz sorgu için ifadeye çağrıldı; anne ve baba serbest bırakılırken bazı aile fertlerinin gözaltı süresi devam etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8 Eylül 2024Olay
Narin’in cesedi Eğertutmaz Deresi’nde bulundu
Sabah 8.45’te Narin’in cesedi, köyün yaklaşık 2 km uzağındaki dere yatağında taşlar ve çalılarla gizlenmiş bir çuval içinde bulundu. Anne dahil 24 kişi gözaltına alındı. Komşu Nevzat Bahtiyar cesedi dereye sakladığını itiraf etti.
Kaynak: Wikipedia (TR)
8–9 Eylül 2024Medya
Gazeteciler köyde “savcı gibi” haber yaptılar
Gazeteci Faruk Bildirici’nin analizine göre Tavşantepe’ye giden pek çok gazeteci, kendisini polis ya da savcı gibi konumlandırdı. Haberlerin büyük çoğunluğu Salim, Yüksel ve Enes Güran’ı baştan suçlu kabul eden bir çerçevede yapıldı.
Hangi kanallar öne çıktı?
CNN Türk, Haber Global, Show TV, TGRT, Halk TV, Sabah ve Hürriyet yoğun canlı yayın ve özel haber takibi yaptı. Avukat Mustafa Demir’e göre “muhabirler durmaksızın haber istedikleri için doğrulanmamış söylentileri aktardılar.”
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet, CNN Türk
8 Eylül 2024Medya
AKP’li Ensarioğlu: “Güran ailesiyle 40 yıllık dostluğumuz var”
Güran ailesi ile 40 yıllık dostluğunun bulunduğunu ifade eden AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu, “Hizbullahçı olduğunu söyleyenler de var ancak aile Refah Partisi geleneğinden gelen bir aile” dedi.
Kaynak: Sözcü TV
9 Eylül 2024Medya / Show TV
Didem Arslan Yılmaz: “Yüzde 99, yasak ilişki var”
Show TV sunucusu Didem Arslan Yılmaz programında “Yüzde 99 diyorum, haber kaynağıma göre anne ile amca arasında bir ilişki var; cinayetin nedeni Narin’in bunu görmesi” dedi. Bu söylem sosyal medyada hızla yayıldı ve diğer medya kuruluşlarını tetikledi.
Mahkemede ne çıktı?
Mahkeme başkanı duruşmada Nevzat Bahtiyar’a “Hangi arada Yüksel ile ilişkiye girdi de Narin gördü?” diye sordu; Bahtiyar “Bilmiyorum” dedi. İddia kesin bulgu olarak karara yansımadı.
Kaynak: Show TV
11 Eylül 2024Medya / Hürriyet & Sabah
“Dört senaryo” manşeti ve “Yasak ilişki itirafı”
Hürriyet, “Narin cinayetinde dört senaryo” manşetinde senaryolardan biri olarak “Yasak ilişkiyi mi gördü?” başlığını kullandı. Sonraki günlerde Sabah gazetesi ise “Yasak ilişki itirafı: Katil amcanın itirafları ortaya çıktı” haberini yaptı.
Sonradan ne anlaşıldı?
Bu haberler, Nevzat Bahtiyar’ın sonradan verdiği ve daha önce çelişen ifadelerine dayanıyordu. Mahkeme gerekçeli kararında kesin bulgu olarak yasak ilişki tespitine yer vermedi.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
12 Eylül 2024Soruşturma
Anne Yüksel ve diğer aile fertleri tutuklandı
Anne Yüksel Güran, ağabey Enes ve birçok aile ferdi tutuklandı. Salim Güran’ın telefonundan kurtarılan ses kaydında işçisi R.A.’nın söylediği ifade soruşturmada kritik hale geldi.
Kaynak: Wikipedia (TR)
12–13 Eylül 2024Medya
Kürtçe ses kaydının yanlış çevrilmesi ve Baran Güran’ın görüntüleri
Salim Güran ile 15 yaşındaki işçisi R.A. arasındaki Kürtçe konuşma pek çok yayın organında “Daha ölmemiş” olarak çevrildi ve büyük yankı uyandırdı. R.A. bu ifadeyle yeniden gözaltına alındı. Ayrıca 12 Eylül’de Yeni Şafak Gazetesi, Narin’in abisi Baran Güran’ın Newroz alanından olduğu tahmin edilen görüntülerini medyaya çarpıtarak servis etti.
Sonradan ne anlaşıldı?
Sonraki bilirkişi incelemesinde çevirinin hatalı olduğu ve bu ifadenin o konuşmada yer almadığı ortaya çıktı.
Kaynak: Faruk Bildirici / Serbestiyet
19 Eylül 2024Soruşturma
ATK raporu açıklandı
Adli Tıp Kurumunca Narin’in kaybolduğu 21 Ağustos günü “ağız burun kapanması ve boyuna bası sonucu oksijensiz bırakılmasına bağlı” olarak öldüğü belirtildi.
Kaynak: euronews
6–8 Ekim 2024Medya / Hukuk
Aile medya kuruluşları hakkında suç duyurusunda bulundu
Ailenin avukatları yazılı açıklama yaparak “Aile fertlerinden alınan ifadeler ve röportajlar gerçek bağlamından koparılarak kamuoyu yanlış yönlendirilmiştir” dedi. Özellikle annenin “sabah çamaşır verdi” ifadesinin “tüm halı ve nevresimler yıkandı” olarak aktarılmasını somut örnek olarak gösterdi.
Kaynak: NTV
7 Ekim 2024Soruşturma
Sabit diskte 8 günlük kayıt silinmiş bulundu
Narin Güran’ın bir amcasının evinde ele geçirilen kamera sabit diskinde 15 günlük kayıt olduğu, ancak 8 günlük verinin silindiği açıklandı.
Kaynak: NTV
7 Kasım 2024Yargı
İlk duruşma başladı
Diyarbakır 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşma görüldü. Sanık ve tanık ifadeleri dinlendi. Enes Güran kolundaki ısırık izini mahkemede göstererek kendi kendini ısırdığını öne sürdü. Dava 26 Aralık’a ertelendi.
Kaynak: Hürriyet
Kasım 2024Akademi
DergiPark araştırması: 268 haberde etik ihlal
Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan çalışma, en çok tıklanan 3 haber sitesinde 8–15 Eylül 2024 arasındaki 268 haberi içerik analizi yöntemiyle inceledi. Bulgular: kurban ve yakınlarının kimliği ve fotoğrafları açıkça paylaşılmış; cinayet sansasyonelleştirilmiş, siyasetçilerin doğrulanmamış açıklamaları esas alınmış.
Kaynak: DergiPark / Uluslararası Medya ve İletişim Araştırmaları Dergisi
28 Aralık 2024Yargı
Karar: Ağırlaştırılmış müebbet
Saat 21.35’te mahkeme kararını açıkladı. Anne Yüksel, ağabey Enes ve amca Salim Güran’a “iştirak halinde çocuğa karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Nevzat Bahtiyar’a ise “suç delillerini yok etme” suçundan 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Kaynak: Hürriyet
Mayıs 2025Yargı
İstinaf: Cezalar oy çokluğuyla onandı
Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi dört sanığın cezalarını oy çokluğuyla onadı ve dosyayı Yargıtay’a iletti. Mahkeme başkanı muhalefet şerhinde dosyada eksik inceleme olduğunu vurguladı.
Kaynak: Anadolu Ajansı
Aralık 2025Yargı
Yargıtay: Müebbet onandı, Bahtiyar yeniden yargılanacak
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, Salim, Yüksel ve Enes Güran’ın ağırlaştırılmış müebbet cezalarını onadı. Nevzat Bahtiyar’ın cezasını ise “nitelikli kasten öldürmeye yardım” kapsamında yeniden yargılanması için bozdu.
Kaynak: Anadolu Ajansı
6 Nisan 2026Yargı
Nevzat Bahtiyar yeniden yargılanıyor
Bahtiyar’ın ilk duruşması 6 Nisan 2026’da Diyarbakır 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlandı. Ailenin duruşma sırasında sanığa tepki gösterildiği belirtildi. Bahtiyar’ın mahkemedeki ve emniyetteki ifadelerinin uyuşmadığı ortaya çıktı.
Kaynak: bianet
16 Nisan 2026Yargı
Bahtiyar’a 17 yıl hapis cezası
Mahkeme Bahtiyar’ın “nitelikli kasten öldürmeye yardım” suçundan 17 yıl hapse çarptırılmasına karar verdi.
Kaynak: bianet

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.