Afganistan’ın Herat vilayetinde, Taliban Ahlak Polisi’nin “uygunsuz baş örtüsüveya burka” giydikleri gerekçesiyle kadınları gözaltına alıp bayılana kadar darp etmesi üzerine protestolar patlak verdi. Taliban üyeleri Herat’taki bazı göstericilere ateş açtı.
Afganistan’da burka giyen kadınlar.
Afganistan’daki Herat vilayetinin Cebrail bölgesi sakinleri, Taliban’ın kadınları gözaltına alıp şiddet uygulamasını protesto etmek amacıyla bu sabah bir gösteri düzenledi. Afganistan Kadın Haber Ajansı’nın (AWNA) aktardığına göre, protesto gösterisi göstericilerin üzerine ateş açan Taliban güçleri tarafından bastırılmaya çalışılıyor. Yerel kaynaklara göre “Eğitim, İş, Özgürlük” sloganları atan mahalle sakinlerine Taliban güçleri tarafından ateş açıldı.
Protestolar, Taliban’ın Ahlak Polisi tarafından kadınlara yönelik sürdürülen gözaltılar ve sert muamele üzerine tırmanışa geçti. Taliban’ın bu uygulaması, Cumartesi günü Herat’ın çeşitli bölgelerinde kadınları zorla çadari (burka) giymeye zorlamak ve giymeyenlerin hapsedileceği yönünde tehdit etmek suretiyle başladı.
Taliban’ın üst düzey lideri Hibatullah Ahundzade, 119 maddeden oluşan kapsamlı bir ceza yönetmeliği taslağını resmen onaylamıştı. Kritik bir şekilde bu yönetmelik, algılanan bir “günaha” (buna uygunsuz kıyafetler de dahil) tanıklık eden her vatandaşın bunu anında durdurma görevi olduğunu belirterek, kolluk yetkisini tabana yaydı ve fiilen sokak şiddetini yasallaştırdı.
Protestocuları vuran Taliban üyesi. Fotoğraf: 8AM Media
8AM Media’nın haberine göre Taliban mensupları, manto giydikleri gerekçesiyle kadınları bayılana kadar darp edip gözaltına alıyor. Herat’taki kadınlar, Taliban mensuplarının sokak ortasında kadınları darp ettiği bu olayların ardından, kadınların bakkala bile çıkmaya korkması nedeniyle kamusal alandaki kadın varlığının keskin bir şekilde düştüğünü belirtiyor.
ترس از بازداشت؛ حضور کمرنگ زنان در بازارهای هرات
همزمان با افزایش نگرانیها از بازداشت زنان بهدلیل رعایتنکردن حجاب مورد نظر طالبان، حضور زنان در جادهی لیلامی هرات در روزهای اخیر بهگونهی چشمگیری کاهش یافته است.
— Afghanistan Women News Agency (@AWNANEWS) June 9, 2026
Taliban göstericilere ateş açtı
Bugün (9 Haziran) yerel kaynaklar 8AM Media muhabirlerine, Taliban gruplarının göstericileri dağıtmak ve bastırmak için ateş açtığını bildirdi. Kaynaklar ayrıca bölge genelinde sürekli olarak ambulans ve Taliban koruma aracı (Ranger) seslerinin duyulduğunu aktardı. Kesin can kaybı ve yaralı sayısı ise henüz netleşmiş değil.
Sosyal medyadaki bir videoya göre, silah sesleri devam ederken mahalle sakinlerinin yaralıları taşıyarak uzaklaştırdığı görülüyor.
Herat Protests Continue Amid Reports of Taliban Gunfire
Sources in Herat told Aamaj News that several protesters were wounded after Taliban forces resorted to ‘live fire’ to break up the demonstrations.
En az dört farklı kaynak bugün AWNA’ya, Taliban güçlerinin Herat’taki bazı salonların girişlerinde insanların içeri girmesine izin vermeden önce kadınların kıyafetlerini ve baş örtülerini kontrol ettiğini söyledi.
“‘Uygunsuz baş örtüsü’ İslami değerlerle bağdaşmıyor”
Afganistan’ın Meydan Şehr bölgesinin eski kadın belediye başkanı Zarife Ghafari Bashir, X hesabı üzerinden yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Taliban, Herat’ın Cebrail bölgesinde son birkaç gündür kadın ve kız çocuklarının gözaltına alınmasını protesto eden mahalle sakinlerinin barışçıl gösterisini şiddet kullanarak bastırdı. İnternette dolaşıma giren videolar, Taliban güçlerinin kalabalığı dağıtmak için ateş açtığını ve çok sayıda göstericiyi darp ettiğini gösteriyor. Bu son olay, rejimin muhalif sesleri susturmak ve Afgan kadınlarıyla dayanışma içinde olanları bastırmak için şiddet kullanmaya devam ettiğini yansıtmaktadır.”
Afganistan’ın Birleşmiş Milletler Temsilcisi Nasir Ahmad Faiq ise X hesabından yaptığı açıklamada, Taliban’ın ahlak polisi tarafından “uygunsuz baş örtüsü” bahanesiyle kadınların gözaltına alınmasının ne İslami ilke ve değerlerle ne de Afgan halkının kültür ve gelenekleriyle bağdaşmadığını belirtti. Faiq, “Taliban görevlileri, kadınların yakınları (akrabası/yasal vasisi) bile olmadıkları halde, kadınları kamusal alanda zorla gözaltına alma ve taşıma yetkisini kendilerinde nasıl görebiliyorlar?” diye sordu ve şöyle devam etti:
“Bu durum, Taliban hapishanelerindeki şiddet, cinsel istismar ve tecavüz vakalarının yanı sıra Taliban mensuplarının karıştığı zorla evlendirmelere dair güvenilir ve iyi belgelenmiş raporların ortasında yaşanıyor; ki bu vakalar hiçbir zaman şeffaf bir şekilde soruşturulmamış, sorumlulardan hesap sorulmamıştır.”
Af Örgütü: “Her kadının ne giyeceğini seçme hakkı vardır”
Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) Güney Asya Bölge Ofisi, Taliban’a gözaltına alınan kadınların nerede olduğunu derhal açıklaması, güvenli bir şekilde geri dönmelerini sağlaması ve kadınları kıyafetleri nedeniyle hedef alan uygulamalara son vermesi çağrısında bulundu:
“Herat vilayetinde çok sayıda kadının Taliban’ın kısıtlayıcı kıyafet kurallarına uymadıkları gerekçesiyle gözaltına alındığına dair raporlar son derece endişe vericidir. Bu durum, Afganistan’daki kadın ve kız çocuklarının haklarına yönelik süregelen baskıların çarpıcı bir hatırlatıcısıdır. Her kadının ne giyeceğini seçme, özgürce hareket etme, toplumsal yaşama katılma ve korku ya da gözdağı olmaksızın yaşama hakkı vardır.”
“Bu gözaltılar Taliban’ın toplumsal cinsiyet zulmünün bir parçasıdır”
Küresel bir koruma ağı ve diaspora savunuculuk grubu olan Afgan Kadın Aktivistler Koordinasyon Kurulu (AWACB), X hesaplarından şu açıklamayı yaptı:
“Herat’tan alınan görgü tanığı ifadeleri, fotoğraf ve video görüntülerine göre, Taliban güçleri kamusal alandaki kadınları sırf yüzleri tamamen kapalı olmadığı gerekçesiyle gözaltına almıştır. Bu gözaltılar münferit olaylar değildir. Taliban’ın Afgan kadınlarının bedenleri, hareketleri ve varoluşları üzerinde tam kontrol ve korku kurmaya yönelik sistematik toplumsal cinsiyet zulmü kampanyasının bir parçasıdır.”
Statement by the Afghan Women Activists Coordinating Body on the Arrest of Women in Herat
The Afghan Women Activists Coordinating Body strongly condemns the reported arrest of dozens of women and girls by the Taliban in Herat under the pretext of “bad hijab”.
— Afghan Women Activist´s Coordinating Body (AWACB) (@AWACB_DE) June 7, 2026
“Özgürlüğe Doğru Kadın Hareketi”nin (Women’s Movement Towards Freedom) kurucusu ve lideri Tahera Nasiri ise şu ifadeleri kullandı: “Taliban, kadınları toplumsal yaşamdan silmeye çalışıyor ve evlerinden her çıktıklarında onları giderek daha savunmasız hale getiriyor.” Nasiri’ye göre Taliban, sistematik kısıtlamalar ve baskılar yoluyla kadınları toplumdan tamamen dışlamayı, temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakmayı amaçlıyor.
Nasiri, “Bu rejimin lobisini yapanlara veya güncel durumu normal gibi gösterenlere yazıklar olsun. Gerçek şu ki Afganistan’daki kadınlar her gün ağır ayrımcılık, dışlanma ve baskıyla karşı karşıya kalmaya devam ediyor” dedi.
The Taliban are attempting to erase women from public life, making them increasingly vulnerable whenever they leave their homes. Through systematic restrictions and oppression, they seek to exclude women entirely from society and deny them their fundamental rights and freedoms.… pic.twitter.com/RlizxHBiKn
— Tahera Nasiri ~ طاهره ناصری (@nasiri_tahera) June 8, 2026
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin Kasım 2023 tarihli CHP Kurultayı hakkında ‘mutlak butlan’ kararı vermesi ve ardından parti merkezine çevik kuvvet sevk edilmesi, Türkiye’nin en eski ve tek kesintisiz var olan partisi için yeni bir eşiği işaret ediyor. Bu dosya; muhalefet kavramının doğuşundan CHP’nin bugünkü krizine uzanan çizgiyi, seçim verileri ve kronolojiyle birlikte ele alıyor.
Foto: CHP
Siyaset teorisinde muhalefet, yalnızca iktidarın karşı kutbu veya bir sonraki seçimde koltuğu devralmayı bekleyen yedek bir güç değil. Demokratik meşruiyetin sacayağı olan muhalefet, kamusal denetimi, toplumsal rıza üretimini ve siyasi etiğin korunmasını sağlayan kurumsal bir zorunluluk. Ancak Türkiye’nin modernleşme ve demokratikleşme serüveninde, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ekseninde muhalefet, yapısal bir konfor alanına, iktidar olamamanın getirdiği yapısal bir “dayanılmaz hafifliğe” dönüşmüş durumda.
2023 Genel Seçimleri’nden başlayan ve Mayıs 2026’da yargı eliyle partiye “kayyım” tayin edilmesine kadar uzanan kurumsal kırılma, bu hafifliğin ve siyasi etik krizinin mikro tarihsel bir vesikası. Bu metin, tarihsel kökenlerden güncel Yüksek Seçim Kurulu (YSK) verilerine, parlamenter erozyondan kurultay iptaline uzanan süreçte, ana muhalefetin kurumsal çözülüşünü kronolojik bir karşılaştırmayla mercek altına almakta.
Muhalefet nedir? Kavramın doğuşu
Muhalefet kavramı modern siyaset literatürüne sanıldığından erken girdi. İngilizce ‘opposition’ sözcüğünün modern siyasi anlamda kullanımı 18. yüzyıla, İngiltere’de sistematik parlamento muhalefetinin kurumsallaşmasına dayanıyor. 1826’da Whig Parti lideri George Tierney’in kullandığı ‘Onurlu Muhalefet’ (His Majesty’s Opposition) kavramını zamanla liberal demokrasilerin vazgeçilmez kurumsal sütunlarından biri hâline geldi.
Antik Yunan’da isegoria (eşit söz hakkı) ve parrhesia (gerçeği söyleme cesareti) üzerine kurulu agora kültürü, muhalefet fikrinin düşünsel köklerini barındırken örgütlü siyasi muhalefet, yani iktidarı denetleyip alternatif politika öneren kalıcı yapılar, modern parlamentarizmin ürünü olarak devam etmekte.
Siyaset biliminde Robert Dahl’ın çoğulculuk teorisi ve Giovanni Sartori’nin parti sistemi tipolojisi, muhalefetin demokratik sistemlerdeki işlevini şöyle teorize eder: İktidarı sınırlamak, seçmenlere seçenek sunmak, yönetişim hatalarını görünür kılmak ve meşru iktidar değişiminin kapısını açık tutmak. Bu işlevleri yerine getiremeyen bir muhalefet, varlığının ağırlığını taşıyamaz; bu yazının temel argümanı da buradan besleniyor.
Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü, Foto: Wikipedia
Osmanlı’dan Cumhuriyete giderken muhalefet
Osmanlı-Türk modernleşmesinde ilk organize siyasi muhalefet odağı, Sultan Abdülaziz yönetimine karşı gizli bir cemiyet olarak kurulan Yeni Osmanlılar (1865) ve ardından gelen İttihat ve Terakki Cemiyeti (1889)’dir. Parlamenter düzeydeki ilk resmi muhalefet partisi ise İttihat ve Terakki’nin tek parti eğilimine karşı 1911’de kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası.
CHP, 1923’te ‘Halk Fırkası’ adıyla kurulduğunda ne bir muhalefet partisiydi ne de çoğulcu bir siyasi ortamda filizleniyordu. Tam tersine, kurucu iktidar partisiydi. Devleti, orduyu ve toplumsal dönüşümü yönlendiren tek yapıydı.
CHP, devlet kuran bir parti olarak Osmanlı bürokratik elitinin ve kurucu askeri kadronun mirasçısıdır. Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti geleneğinden gelen Mustafa Kemal ve kadrosu, 1923–1946 arasında CHP’yi bir parti olmaktan çok devletle özdeşleşmiş bir hareket olarak konumlandırdı. Bu durum, partinin genetik kodlarına “devletin asıl sahibi” olma bilincini işlemiştir. Modern devlet aygıtını inşa eden CHP, ilk yıllarında muhalefeti “içeriden” kontrol etmeye çalıştı: 1924 yılındaki ilk çok partili deneme, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile gerçekleşti. Fırka dokuz ay içinde kapatıldı. 1930’daki Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyi ise beklenmedik halk ilgisi nedeniyle üç ayda sona erdirildi. Her iki örnekte de sistem, muhalefeti değil iktidar tekini taşıyordu.
Bu tarihsel arka plan, CHP’nin muhalefeti kurumlaştıran değil, tarihsel olarak onu dışlayan ya da kısa tutmaya çalışan yapıdan evrilmesi/ doğması yönüyle önemli.. Peki Türkiye’nin en uzun soluklu muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi nasıl bir muhalefet kimliğine sahip, muhalefet olmanın sorumluluklarını yerine getirdi mi?
Cumhuriyet Halk Fırkası Kürsüsü, Foto: Wikipedia
Türkiye’de ilk muhalefet örneği
1946’da Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1950’deki seçim yenilgisi, CHP’yi bu sefer kendi icat etmediği bir role yani muhalefete zorladı. 1950 seçimleri Türk siyasi tarihinin en köklü iktidar değişimini getirdi. Adnan Menderes liderliğindeki DP, yüzde 53,3 oy ve 487 sandalyeyle iktidara gelirken CHP 69 sandalyeyle küçük bir muhalefet grubuna dönüştü. O güne kadar devlet ile neredeyse özdeşleşmiş olan CHP, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle ile birlikte barışçıl yollarla Demokrat Parti’ye devrederek “kurucu parti” pozisyonundan “ana muhalefet” konumuna keskin bir geçiş yapmış oldu. Bu tarihten sonra CHP, toplumsal merkez ile özellikle muhafazakar ve taşralı seçmenle kurumsal bir doku uyumsuzluğu yaşadı.
İktidardan muhalefete geçiş
Siyasi elitlerin koridor siyasetine sıkışması, CHP’yi iktidarı hedefleyen dinamik bir aktör olmaktan çıkarıp mevcut statükoyu ve kendi kurumsal varlığını korumaya odaklı “ebedi muhalefet” pozisyonuna sabitlendi.
1960 askerî darbesi, 1961’de Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu ve ardından gelen 1965–1977 arası konjonktür, çok partili hayatın oturmasını sağladı. CHP, bu dönemde Bülent Ecevit liderliğinde ‘Ortanın Solu’ söylemiyle solun ana partisi konumuna yerleşti. 1973’te yüzde 33, 1977’de yüzde 41,4 oy alarak tarihin en yüksek oy tavanına ulaştı. Ecevit, başbakanlık da yaptı. Ancak 1980 darbesiyle tüm partiler kapatıldı ve CHP’nin mirası önce SHP’ye, ardından DSP ile CHP’nin yeniden birleşmesiyle bugünkü yapıya taşındı.
CHP 1950’de iktidarsız kalmayı öğrenmek zorundaydı. 75 yıl sonra hâlâ bu öğrenme sürecini tamamlayıp tamamlamadığı tartışılıyor.
Rakamlarla CHP’nin Muhalefet Dönemi (2002-2023)
🔍 Detaylı siyasi notları okumak için grafik çubuklarının üzerine gelin
2002 Genel Seçimi%19,4
178 Vekil
AK Parti karşısında tek muhalefet partisi olarak mecliste yer aldı.
2007 Genel Seçimi%20,9
112 Vekil
Cumhurbaşkanlığı krizinin (“367 Krizi” ve e-muhtıra) gölgesinde girilen seçim.
2011 Genel Seçimi%26,0
135 Vekil
Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki ilk seçim. Sonraki 12 yıl boyunca bir daha aşılamayacak olan en yüksek oy oranı.
Haziran 2015 Genel Seçimi%25,0
132 Vekil
HDP’nin barajı aşmasıyla dört partili meclis aritmetiği oluştu, iktidar çoğunluğu ilk kez sarsıldı.
Kasım 2015 Genel Seçimi%25,3
134 Vekil
Hükümet kurulamaması sonrası erken seçim. Türkiye genelindeki büyük değişimlere rağmen CHP tablosu aynı kaldı.
2018 Genel Seçimi%22,6
146 Vekil
Millet İttifakı yapısının şekillendiği ilk seçim dönemi. Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanlığı adaylığı gölgesinde kaldı.
2023 Genel Seçimi%25,4
169 Vekil*
Millet İttifakı çatı listesiyle girildi. 169 vekilin 39’u sonrasında DEVA, Gelecek, SP ve DP’ye ayrılarak meclis gücünü eritti.
Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar geçen on üç yıllık süreçte, ana muhalefet partisinin oyları yüzde 19 ile yüzde 26 bandına sıkışmış ve “aşılmaz bir cam tavan” görüntüsü çizmiştir.
* Kaynak: YSK resmî seçim sonuçları. 2023 milletvekili sayısı, ittifak ortaklarıyla CHP listesinden seçilenleri kapsamaktadır (toplam 169 + ittifak vekilleri).
Veriler çarpıcı bir tablo ortaya koyuyor: CHP, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa geldiği 2010’dan 2023’e kadar oy oranını yüzde 19–26 bandından çıkaramadı. 2011’deki yüzde 26 zirve, sonraki on iki yılda da aşılamadı. Bu grafik, Kılıçdaroğlu sonrasında Özel liderliğinde mümkün olabilecek değişimin referansı olarak da okunabilir.
Peki Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlık dönemi CHP’nin muhalif tarihine hangi noktaları bıraktı?
Kılıçdaroğlu’nun birinci başkanlığı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2010 yılında kaset komplosu sonrası genel başkanlığa gelişi, rasyonel bürokratik bir muhalefet vaat ediyordu. Ancak bu dönem, kurumsal muhalefetin “taktiksel hatalarla” kendi bacağına sıktığı bir sürece dönüştü.
Bu sürecin en büyük kırılma noktası, AKP’nin Mayıs 2016’da milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına yönelik anayasa değişikliği teklifini Meclis’e getirip oylaması oldu. Teklifin asıl hedefi HDP’ydi. Ancak tasarı kapsamında, CHP’li 50’ye yakın milletvekilinin dosyası da bulunuyordu. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP, iktidarın “teröre destek verenleri koruyorlar” propagandasına yenik düşme korkusuyla, siyasi etiği ve parlamenter denetim hakkını çiğneyerek “Anayasaya aykırı ama evet diyeceğiz” tavrını benimsedi. Kılıçdaroğlu’nun karar noktasındaki sözleri dikkat çekiciydi: ‘Eğer bedel ödenecekse önce bedeli biz ödeyelim.’
Kılıçdaroğlu’nun bu tavrı ‘siyasi güvenilirliği test eden bir adım’ olarak savunuldu. Yasama organının yargı ve yürütme karşısında tamamen diz çökmesine neden oldu. HDP’li vekillerin tutuklanmasının önünü açan ve 4 Kasım 2016’da eş genel başkanlar dahil 9 HDP’li vekilin tutuklanmasına zemin hazırlayan bu hamle, dönüp dolaşıp Enis Berberoğlu örneğinde olduğu gibi CHP’li vekilleri ve ilerleyen yıllarda CHP’li belediye başkanlarını vuracak olan yargısal kuşatmanın yasal zeminini hazırladı. Ana muhalefet, kendi kurumsal kalkanını kendi elleriyle yok etti.
Bu olay, bugünden geriye bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Kılıçdaroğlu’nun ‘önce bedeli biz ödeyelim’ dediği mekanizma, tam olarak bugün CHP’nin kendi belediye başkanlarına ve liderlerine uygulandığı iddia edilen araç hâline gelmiş durumda. Tarihin ironisi, zaman zaman kurumsal hafıza kaybıyla tamamlanıyor.
Yerel seçimlerde değişim
CHP’nin asıl seçim odaklı ve coğrafi sıçrayışı 2023 genel seçimlerinde değil, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde gerçekleşti. Bu seçimlerde parti, uzun yıllardır aşamadığı kıyı şeridi ve metropol sınırlarını kırarak Anadolu’nun içlerine doğru tarihî bir genişleme yakaladı. 2019 yılında İstanbul ve Ankara gibi sembolik merkezleri geri kazanan CHP, 2024 yerel seçimlerinde Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ gibi mevcut kalelerini korumakla kalmadı Bursa, Balıkesir ve Denizli gibi sanayi odaklı muhafazakar büyükşehirleri de ilk kez AKP’den devralarak portföyüne ekledi. Her ne kadar Hatay gibi kritik bir sınır kenti bu dönemde AKP’ye kaybedilmiş olsa da Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi geleneksel olarak sağ partilerin domine ettiği İç ve Ege Anadolu illerinin kazanılması, muhalefet partisinin oylarını %37,76’ya ulaştırarak 47 yıl aradan sonra onu Türkiye genelinde birinci parti konumuna taşıdı.
Yerel Yönetimlerde Tarihi Sıçrama (2004–2024)
CHP’nin kıyı şeridinden Anadolu’ya uzanan genişleme grafiği ve kazanılan belediyeler
Oy Oranı
%18,2
Kazanılan Belediye
~250
İzmir ve batı sahil şeridindeki kaleler korundu. Sınırlı bir yerel muhalefet hattı oluşturuldu.
Oy Oranı
%23,1
Kazanılan Belediye
~340
İzmir tamamen güvenceye alındı; oylarda ülke genelinde sınırlı bir yükseliş trendi başladı.
Oy Oranı
%26,3
Kazanılan Belediye
~280
Büyükşehir yasasının değiştiği ilk seçim. İzmir elde tutulurken, Adana ve Antalya kaybedildi.
Kritik Kırılma
Oy Oranı
%32,1
Kazanılan Belediye
263
İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya kazanılarak iktidarın yıllar süren yerel hegemonyası ilk kez büyükşehirler nezdinde bölündü.
Tarihî Zirve
Oy Oranı
%37,76
Kazanılan Belediye
420
47 yıl aradan sonra Türkiye genelinde 1. Parti olundu. Bursa, Balıkesir, Denizli gibi muhafazakar/sanayi büyükşehirleri ile toplamda 14 büyükşehir ve 21 il merkezi kazanıldı.
* Kaynak: YSK Seçim Arşivi ve Resmi Gazete Sonuçları.
Bu tablo, yazının devamında anlatacağımız “Sandıkta bu kadar büyüyen ve coğrafi olarak Türkiye’nin kalbine yerleşen bir partinin, nasıl olup da 2025 ve 2026’da kendi kazandığı bu mevzileri yargı kayyımlarına ve iç kavgalara teslim ettiği” paradoksunu çok daha çarpıcı ve sarsıcı olduğunun altını çizerek siyasi etik ve sorumluluk krizini vurgulamak için gereken kusursuz kontrastı ortaya koyuyor.
Tabloya göre;
Bursa, Balıkesir ve Denizli büyükşehirlerinin ilk kez AKP’den alınarak CHP portföyüne katıldı.
Adana, Mersin, Muğla ve Tekirdağ’ın zaten CHP’de kalarak ve korundu.
Manisa, Afyonkarahisar, Amasya ve Giresun gibi yerlerin kazanılması tarihsel olarak değerlendirilebilr.
Kritik Kayıp: Hatay’ın AKP’ye geçti.
Tarihî Eşik: CHP’nin Türkiye genelinde %37,76 ile 47 yıl sonra (1977 Bülent Ecevit döneminden beri) ilk kez birinci parti oldu.
2019 Dönümü: İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya’nın kazanılmasıyla yaşanan ilk büyük kırılma olarak değerlendirilebilir.
2024 Dönümü: Toplam kazanılan belediye sayısının (il, ilçe ve beldeler dahil) 420’ye ulaştığı ve oy oranı 37,76 oldu.
Büyük çözülme: İstifalar ve saf değiştirmeler
14 Mayıs 2023 genel seçimlerinde 600 sandalyeli Meclis’te kendi listelerinden 169 milletvekili çıkararak görece güçlü bir muhalefet bloğu oluşturan CHP, bu aritmetiğin yapısal paradoksuyla seçim hemen ertesi günü yüzleşti. Seçim ittifakı protokolü gereği CHP listelerinden bağımsız ya da kontenjan adayı olarak giren 39 ittifak vekilinin (DEVA, Gelecek, Saadet ve Demokrat Parti) mazbatalarını alır almaz kendi partilerine dönmesiyle ana muhalefetin çekirdek sandalye gücü bir gecede 130’a deklare oldu. Takip eden süreçte parti içi transferler ve katılımlarla meclis gücü 138 sandalyeye kadar dengelenmiş olsa da asıl ideolojik kırılma, CHP listelerinden taşınan sağ/muhafazakar ittifak unsurlarının ve parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen bazı isimlerin ilerleyen dönemde Cumhur İttifakı ya da iktidar blokuna zemin hazırlayan saf değiştirmeleriyle yaşandı. Muhalefet oylarıyla meclise giren bu isimlerin iktidar eksenine kayması, seçmen nezdindeki kurumsal inandırıcılık krizini derinleştiren en görünür kırılma noktası oldu.
Özellikle CHP listelerinden seçilen sağ kökenli figürler ile parti içi disiplin süreçleriyle ters düşen isimlerin Cumhur İttifakı blokuna (AKP) katılması, Türk siyasetinde “vekil transferi” tartışmalarını yeniden alevlendirdi.
TBMM 28. Dönem: Muhalefet Blokundaki Kritik Vekil Transferleri ve İstifalar
Prof. Dr. Serap Yazıcı Özbudun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Gelecek Partisi)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Şubat 2025)
“Muhalefet bloğundaki dağınıklık ve yeni anayasa sürecindeki yapısal uyumsuzluk.”
Hasan Ufuk Çakır
Seçim Listesi: CHP (Mersin Milletvekili)
Durum: AK Parti’ye Katılım (Aralık 2025)
“Parti yönetimine yönelik sert eleştirileri sonrası ‘kesin ihraç’ istemiyle disipline sevk edilmesi.”
Cemal Enginyurt
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız / CHP İle Ortak Hareket
“Demokrat Parti kongre sürecindeki usulsüzlük iddiaları ve merkez sağda yeni odak inşa etme fikri.”
Salih Uzun
Seçim Listesi: CHP Listesi (Demokrat Parti)
Durum: Bağımsız (Kasım 2024)
“Demokrat Parti’nin kurumsal dönüşüm vizyonu ve aceleci kongre kararlarıyla ters düşülmesi.”
Lütfullah Kayalar
Seçim Listesi: İYİ Parti (Yozgat)
Durum: Bağımsız
“İYİ Parti’nin genel seçim sonrası izlediği ‘hür ve müstakil’ siyaset konseptiyle yaşanan stratejik fikir ayrılıkları.”
* Kaynak: TBMM 28. Dönem Milletvekilleri listesi ve güncel siyasi transfer arşivleri.
Bu tablo ve muhalefet bloğundaki çözülmenin tek yönlü olmadığını, hem kurumsal (DP’den kopuşlar gibi) hem de doğrudan iktidar odağına yönelim (Özbudun ve Çakır örnekleri gibi) şeklinde iki farklı düzlemde ilerlediğini gösteriyor. Gelecek Partili Serap Yazıcı Özbudun’un AKP’ye katılım süreci, seçimlerden sonra muhalefet milletvekillerinin Cumhur İttifakı blokuna geçiş dinamiklerini ve meclisteki aritmetik değişimleri somut bir örnek üzerinden gözler önüne seriyor.
Yerel yönetimlerde yargı kuşatması
CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde tarihî zafer kazanmasının ardından, genel başkan Özgür Özel’in ‘normalleşme süreci’ beklentisiyle başladığı dönem, çok kısa sürdü. 30 Ekim 2024’te Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla başlayan operasyon dalgası, 2025 boyunca genişleyerek devam etti:
31 Mart 2024 yerel seçimlerinin hemen ardından, merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki idari vesayet ve yargı denetimi yetkileri, Türk siyasi tarihinde eşine az rastlanır bir frekansta işletilmeye başlandı. Süreç, geçmiş dönemlerde olduğu gibi yalnızca Kürt bölgesindeki DEM Partili belediyelerle sınırlı kalmadı. Ana muhalefet partisi CHP’nin kalesi niteliğindeki metropol ilçelerine ve büyükşehirlere de uzanan sistematik bir görevden alma dalgasına dönüştü.
Buradaki en kritik hukuki ayrım, belediye başkanlarının görevden uzaklaştırılmasının ardından yerlerine yönetim modelinin nasıl şekillendirildiğidir:
Yerel Yönetimlere Müdahale Biçimleri
Doğrudan Kayyum Ataması
Belediye Kanunu’nun 45. maddesi uyarınca; “terör örgütü üyeliği veya propagandası” suçlamasıyla görevden alınan başkanların yerine İçişleri Bakanlığı tarafından mülki idare amirleri (vali yardımcısı/kaymakam) “Belediye Başkan Vekili” olarak atanmıştır.
Meclis İçi Vekalet Seçimi
“Yolsuzluk, usulsüzlük veya mal varlığı aklama” gibi adi suç şüpheleriyle uzaklaştırılan isimlerin yerine belediye meclisleri kendi içinden yeni bir vekil seçmiştir. Bu noktada meclis çoğunluğunun hangi ittifakta olduğu yönetimin rengini belirlemiştir.
2024–2026 Dönemi Kritik Görevden Alma ve Kayyum Matrisi
Doğrudan Kayyum Ataması
Meclis İçi Vekalet Seçimi
Belediye (İl/İlçe)
Görevden Uzaklaştırılan Başkan
Müdahale Gerekçesi / İddia
Yeni Yönetim Biçimi ve Durum
Esenyurt (İstanbul)
Ahmet Özer
Terör örgütü üyeliği iddiası / Soruşturma
Doğrudan Kayyum
Şişli (İstanbul)
Resul Emrah Şahan
Yargı süreçleri ve yapısal soruşturmalar
Doğrudan Kayyum
Ovacık (Tunceli)
Mustafa Sarıgül
Örgüt üyeliği davasında alınan ceza
Doğrudan Kayyum
İstanbul BB
Ekrem İmamoğlu
Siyasi yasak / “Ahmak Davası” ve soruşturmalar
Meclis Seçimi
Gaziosmanpaşa (İst.)
Hakan Bahçetepe
İdari ve adli soruşturmalar kapsamı
Meclis Seçimi
Uşak Merkez
Özkan Yalım
Yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları (Tutuklama)
Meclis Seçimi
Not: Mardin, Batman, Hakkari ve Van gibi büyükşehir/il belediyelerindeki kayyum süreçleri DEM Parti çatısı altında gerçekleştiği için bu tabloda sadece CHP eksenindeki ya da CHP’yi doğrudan sarsan ana kırılmalara yer verilmiştir.
Bîr İnisiyatifi üyeleri, Galatasaray Üniversitesinde düzenlenecek panelde Kasım Demiralp Arşivi bağlamında sunumlar yapacak.
Bir İnisiyatifi, Kasım Demiralp’ın arşivini anlatmak üzere “Arşiv ve Hafıza” adıyla bir panel düzenleyecek. Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleşecek olan panelin moderatörlüğünü Doç. Dr. Cemil Yıldızcan üstlenecek.
Etkinlikte inisiyatif üyesi Dara Demiralp “Kasım Demiralp Arşivi ve Karşı-Arşivsel Pratikler”, Ozan Polat “Hegemonik Tarih Anlatısına Karşı Aile Arşivleri: Yerel ve Ulusal Hafızanın Yeniden İnşasında İmkânlar ve Sınırlılıklar” ve Özcan Kırbıyık “Kasım Demiralp’in Evrak-ı Metrukesi: Direnişin Daktilosu ve Arşivle Direniş” başlıklarında sunum yapacak.
10 Haziran Çarşamba günü saat 18.00’de başlayacak olan etkinlik, üniversitenin Sosyal Farkındalık Kulübü ile birlikte Münevver Soylu Salonunda (C316) gerçekleşecek.
Kasım Demiralp (1924 – 1998). Kürt toplumunun 20. yüzyıl boyunca yaşadığı siyasal ve toplumsal kırılmaları, sürgünleri ve acıları bizzat yaşayarak kayıt altına almış bir kanaat önderi, aydın ve gayriresmî bir arşivcidir.
1924’te Bingöl’de (Çewlîg) doğan Demiralp, 1925 olayları sırasında ailesinin büyük bölümünü kaybetti. Annesinin çabalarıyla hayatta kaldı ve sürgün yıllarının ardından memleketine döndüğünde, ailesinin silinmeye yüz tutan hafızasını korumayı görev edindi. Sadece ilkokul üçüncü sınıfa kadar okuyabilmesine rağmen kendi çabasıyla Kürtçe, Türkçe, Osmanlıca, Farsça ve Arapça öğrenerek topladığı tarihi belgeleri tasnif etti. 1950’li yıllarda Demokrat Parti’de siyasete girerek, devlet arşivlerinde kayıp yakınlarının izini sürdü. 1960 Darbesi’nde yargılandıktan sonra bölgede dava vekilliği yaparak halkın hukuki sorunlarını çözdü ve saygın bir kanaat önderine dönüştü.
12 Eylül 1980 Darbesi’nde oğlu ve yeğeninin Diyarbakır Cezaevi’ne gönderilmesiyle artan baskılar üzerine, on yıllarca biriktirdiği devasa arşivini korumak için toprağa gömmek zorunda kaldı. Dört yıl sonra çıkardığında belgelerin çoğu çürümüştü. Ancak pes etmedi; 1990’larda daktilosunun başına geçerek hafızasını yeniden kağıda döktü ve bu kez evinin kapı pervazlarına gizledi.
1990’lı yıllarda evi paramiliter güçler (JİTEM) tarafından kuşatılan, defalarca gözaltına alınan ve ailesi sürgünlerle dağılan Demiralp, tüm devlet baskısına rağmen köyünü terk etmeyi reddetti. 2 Ağustos 1998’de yaşamını yitirdiğinde; geriye Türkiye’nin ve Kürt toplumunun bir asırlık hafızasına ışık tutan günlükler, daktilo metinleri ve ses kayıtlarından oluşan eşsiz bir tanıklık mirası bıraktı.
Kürtçede hem “hafıza” hem de “kuyu” anlamına gelen bîr inisiyatifi, Kasım Demiralp’in kişisel arşivini merkeze alarak resmi tarihin görünmez kıldığı toplumsal hakikatleri gün yüzüne çıkarmayı hedefleyen disiplinlerarası bir araştırma grubudur. Adını, kuyudaki suyu—yani derine itilmiş hafızayı—çıkarma çabasından alan inisiyatif, Demiralp’in yarım asırlık kayıt tutma tutkusunun sosyopolitik okumasını yaparak Kürt toplumunun sivil siyaset arayışına ve yaşadığı kırılmalara dair zengin bir mikro tarih sunmaktadır. Çalışma, devlet söyleminin dışında kalan bu “karşı arşiv” malzemelerini geçmişle yüzleşme, toplumsal diyalog ve barış inşası için bir ilham kaynağına dönüştürerek, bastırılmış yerel hikayeleri özgürleştirici bir geleceğe taşımayı amaçlamaktadır.
Ermenistan’da sandıktan ikinci kez zaferle çıkan Nikol Paşinyan, dış politikada bir süredir izlenen “stratejik çeşitlendirme” rotasını seçmenden aldığı güçlü destekle tahkim etti. Bu kritik eşiğin ardından Erivan’ın önündeki en büyük sınav, Batı ile entegrasyon vizyonunu derinleştirirken, Moskova’ya olan mecburi bağımlılığı yönetebilmek olacak.
Nikol Paşinyan, Foto: Bloomberg
Ermenistan’da 7 Haziran 2026 tarihinde gerçekleştirilen parlamento seçimleri, Başbakan Nikol Paşinyan liderliğindeki Sivil Sözleşme Partisi’nin yeniden iktidara gelmesiyle sonuçlandı. Yaklaşık %56 oy alan Paşinyan, seçmenlerden bir kez daha güçlü bir destek alırken, seçimlere katılım oranı da yaklaşık %59 olarak gerçekleşti. Bu sonuç yalnızca Ermenistan iç siyaseti açısından değil, Güney Kafkasya’nın geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Seçimlerin ardından asıl tartışma, Erivan yönetiminin Rusya ile tarihsel bağlarını nasıl yöneteceği ve Batı ile geliştirdiği ilişkileri hangi ölçüde derinleştirebileceği üzerinde yoğunlaşıyor.
Paşinyan’ın yeniden iktidara gelişi, son yıllarda şekillenen dış politika yöneliminin devam edeceğine işaret ediyor. Ancak bu yönelim, Ermenistan’ın Rusya’dan tamamen kopacağı anlamına gelmiyor. Aksine ülkenin önündeki temel mesele, Moskova ile güvenlik ve ekonomik ilişkilerini bütünüyle sona erdirmeden Avrupa Birliği ve Batılı aktörlerle ilişkilerini geliştirebileceği yeni bir denge siyaseti kurabilmesi olacaktır.
Güven krizinden “stratejik çeşitlendirmeye”
Bu değişimin arka planı, son yıllarda yaşanan güvenlik krizlerinde aranmalıdır. 2018 Kadife Devrimi sonrasında iktidara gelen Paşinyan, ilk yıllarında Rusya ile doğrudan bir kopuş politikası izlemedi. Ancak 2020 İkinci Karabağ Savaşı ve özellikle 2023 yılında Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ üzerinde tam kontrol sağlaması sırasında Moskova’nın beklenen askeri ve siyasi desteği vermemesi, Erivan’da Rusya’nın güvenilir bir müttefik olup olmadığı yönündeki tartışmaları derinleştirdi. Rusya öncülüğündeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (CSTO) Ermenistan’ın beklentilerini karşılayamaması da bu sorgulamayı daha görünür hale getirdi.
Bu süreç Ermenistan’ın dış politikada “stratejik çeşitlendirme” arayışını hızlandırdı. Son iki yılda Avrupa Birliği, Fransa ve ABD ile geliştirilen diplomatik, ekonomik ve savunma alanındaki ilişkiler bu arayışın en somut göstergeleri oldu. Avrupa Birliği’nin mali destek programları, kamu yönetimi reformları, dijital dönüşüm projeleri ve hukukun üstünlüğüne yönelik teknik destek mekanizmaları Erivan’ın Batı ile kurduğu ilişkileri kurumsallaştırmaya başladı. Fransa’nın savunma alanındaki desteği ve Washington’un diplomatik girişimleri de bu süreci tamamlayan unsurlar arasında yer alıyor.
Bununla birlikte Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne kısa vadede tam üyelik yoluna girmesi gerçekçi görünmüyor. Coğrafi konumu, ekonomik yapısı ve güvenlik bağımlılıkları dikkate alındığında önümüzdeki dönemde daha olası senaryo, Avrupa Birliği ile mevcut ortaklık mekanizmalarının derinleştirilmesi, ekonomik entegrasyonun artırılması ve demokratik reformların sürdürülmesi olacaktır. Başka bir ifadeyle Erivan’ın yöneldiği model tam üyelikten ziyade, Avrupa ile daha yoğun ekonomik ve kurumsal entegrasyon olarak şekillenmektedir.
Kremlin’in Bölgesel Nüfuzu ve Ekonomik Kozlar
Bu gelişmeler doğal olarak Rusya tarafından yakından takip edilmektedir. Moskova, Ermenistan’ı yalnızca eski bir Sovyet cumhuriyeti olarak değil, Güney Kafkasya’daki nüfuzunun temel dayanaklarından biri olarak görüyor. Bu nedenle Paşinyan’ın yeniden güçlü bir siyasi destekle iktidarını sürdürmesi Kremlin açısından bölgedeki etkinliğin daha da aşınabileceği yönünde değerlendiriliyor. Son dönemde bazı Ermeni tarım ürünlerine yönelik ithalat kısıtlamaları, enerji fiyatları üzerinden yürütülen tartışmalar ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliğine ilişkin yapılan açıklamalar, Rusya’nın ekonomik araçlarını gerektiğinde kullanabileceğini gösteriyor. Batılı araştırma kuruluşlarının seçim sürecinde Rusya kaynaklı dezenformasyon faaliyetlerine ilişkin değerlendirmeleri de Moskova’nın Ermenistan üzerindeki siyasi etkisini koruma çabasının sürdüğüne işaret ediyor.
Paşinyan yönetiminin dış politikadaki ikinci önemli başlığı ise Azerbaycan ile yürütülen barış müzakereleri olmaya devam ediyor. Sınırların belirlenmesi, ulaşım hatlarının açılması ve diplomatik ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik görüşmeler yalnızca iki ülke açısından değil, bölgesel istikrar bakımından da belirleyici önem taşıyor. Kalıcı bir barış anlaşmasının sağlanması halinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin de ivme kazanması bekleniyor. Böyle bir gelişme Güney Kafkasya’nda ekonomik iş birliği ve bölgesel ulaşım projeleri açısından yeni fırsatlar doğurabilir.
Ancak seçim zaferi Paşinyan açısından tüm sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor. Önündeki en önemli sınavlardan biri iç siyasi dengeleri yönetebilmek olacaktır. Özellikle Karabağ’ın kaybedilmesinin ardından oluşan toplumsal travma ve milliyetçi muhalefetin eleştirileri tamamen ortadan kalkmış değildir. Muhalefet, Batı ile yakınlaşmanın ülkenin güvenliğini zayıflattığını savunurken, Paşinyan yönetimi ise uzun vadeli istikrarın ancak bölgesel normalleşme ve ekonomik kalkınma ile sağlanabileceğini ileri sürmektedir. Seçim zaferi hükümete güçlü bir meşruiyet sağlasa da dış politika tercihleri üzerindeki iç siyasi tartışmaların devam etmesi beklenmektedir.
Önümüzdeki dönemde Rusya’nın askeri baskıdan ziyade ekonomik ve siyasi araçları öne çıkarması daha olası görünmektedir. Ermenistan’ın enerji arzı büyük ölçüde Rus şirketlerinin kontrolünde bulunurken, dış ticaretinin önemli bir bölümü de hâlen Rusya ile yürütülmektedir. Bu nedenle Moskova’nın enerji fiyatları, ticaret kotaları, ulaştırma bağlantıları ve Avrasya Ekonomik Birliği üyeliği üzerinden Erivan’a baskı kurma kapasitesi devam etmektedir. Bunun yanında Rusya’nın medya ve bilgi alanındaki etkisini kullanarak kamuoyu üzerinde nüfuz oluşturmaya çalışması da ihtimal dahilindedir. Dolayısıyla Kremlin’in Ermenistan üzerindeki etkisi, askeri ittifaklardan çok ekonomik ve siyasi bağımlılık mekanizmaları üzerinden şekillenmeye devam edecektir.
Diğer taraftan Avrupa Birliği’nin Ermenistan’a yönelik desteğinin de belirli sınırları bulunmaktadır. Brüksel demokratik reformlar, ekonomik kalkınma ve kurumsal dönüşüm alanlarında önemli katkılar sunabilse de Rusya’nın uzun yıllardır sağladığı güvenlik şemsiyesinin yerini kısa vadede doldurabilecek kapasiteye sahip değildir. Avrupa Birliği’nin Ermenistan politikası daha çok ekonomik entegrasyon, yatırım, altyapı projeleri ve kamu kurumlarının güçlendirilmesi ekseninde ilerlemektedir. Bu durum Erivan’ın Batı ile yakınlaşmasını mümkün kılarken, Rusya ile doğrudan bir kopuşu da sınırlandırmaktadır.
Dolayısıyla, 2026 seçimlerinin asıl önemli sonucu, Ermenistan’ın dış politika tercihlerini tek kutuplu bir güvenlik anlayışından çıkararak çok yönlü bir diplomasiye dayandırma iradesini sürdürmesidir. Önümüzdeki dönemde Güney Kafkasya’nın geleceği, Ermenistan’ın hangi blokta yer alacağından ziyade; Batı ile ilişkileri geliştirirken Rusya ile zorunlu bağlarını koruyan o hassas dengeyi ne ölçüde sürdürebileceğine bağlı olacaktır. 7 Haziran seçimleri yalnızca Ermenistan’ın yeni hükümetini belirlememiş; bölgedeki jeopolitik rekabetin sınırlarını da yeniden şekillendirmiştir.
Ermenistan Seçimleri: Güncel Katılım Verileri ve Siyasi Dağılım
Bölgelere Göre Seçime Katılım Oranları
Kayıtlı Seçmen Sayısı: 2.485.232
Sünik%66,67
Vayots Dzor%65,63
Tavuş%63,40
Aragatsotn%61,70
Kotayk%61,66
Ararat%59,87
Lori%58,59
Erivan%58,46
Armavir%55,80
Şirak%55,46
Geğarkunik%54,60
Seçime Katılan Partiler ve İttifaklar
Parti / İttifak
Oy Oranı
Sandalye
Sivil Sözleşme
%49,81
64
Güçlü ErmenistanYeni
%23,29
29
Ermenistan İttifakı
%9,94
12
Müreffeh Ermenistan
%3,99
0
Demokrasi, Hukuk ve Disiplin Partisi Yeni
–
–
Birlik Kanatları Yeni
–
–
Cumhuriyet Partisi
–
–
Meritokratik Parti Yeni
–
–
Herkese Karşı Yeni
–
–
Demokratik Konsolidasyon Partisi Yeni
–
–
Aydınlık Ermenistan
–
–
Ulusal Demokratik İttifak
–
–
Hristiyan Demokrat Parti Yeni
–
–
Ermeni Ulusal Kongresi
–
–
Yeni Güç Yeni
–
–
Reformist Parti Yeni
–
–
Koçari Ulusal Diriliş ve Ulusal Uyanış Partisi Yeni
–
–
Cumhuriyet İçin Partisi Yeni
–
–
* Toplam 1000 geçersiz/boş oy tespit edilmiştir. Tabloda oy oranı belirtilmeyen diğer partiler baraj altı kalmış olup kesin oranları Merkezi Seçim Komisyonu (MSK) onayı sonrasında netleşecektir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın zamanda görüşen DEM Parti Milletvekili Sırrı Sakık, görüşmede gerekli yasal düzenlemelerin yapılması için “Meclis tatile girmesin” dediğini aktardı.
Sırrı Sakık, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile 3 Haziran’da görüştü, Foto: Sırrı Sakık
Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Ağrı Milletvekili Sırrı Sakık, 1993 yılından bu yana Kürt sorunu ve çatışma süreçlerinin sona ermesine dair yürütülen süreçlerde yer almış bir isim. Dönemin cumhurbaşkanları Turgut Özal, Süleyman Demirel, başbakanı Necmettin Erbakan’ın dönemlerinde hem PKK’nin ilan ettiği ateşkeslerin gerçekleşmesi hem de müzakere süreçlerin gelişmesi için taraflarla görüştü, müzakere heyetlerinde yer aldı.
2013 ile 2015 tarihleri arasında yürüyen ve adına “Çözüm Süreci” denen dönem ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Lideri Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024 tarihinde Meclis Genel Kurulu sırasında DEM Parti milletvekillerinin bulunduğu sıralara giderek onlarla tokalaşması ve sonrasında Abdullah Öcalan’a “Umut Hakkı” ilkesinin uygulanması gerektiğini söylemesi ile başlayan süreçte resmi bir rol üstlenmemesine rağmen, siyasetteki tecrübesi ile önemli görüşmeler gerçekleştirmeye devam etti.
Sakık son olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Ankara’da bulunan Külliye’de bir görüşme gerçekleştirerek bu rol ve misyonunu devam ettirdiğini göstermiş oldu.
4 Haziran 2026 tarihinde kişisel sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklama ve paylaştığı fotoğraf ile görüşmeyi duyuran Sırrı Sakık, açıklamasında “Dün akşam Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bir görüşme gerçekleştirdim. Görüşmemizde halkımızın barışa, demokrasiye ve adalete dair beklentilerini, “Demokratik Toplum ve Barış” sürecinin somut adımlarla ilerlemesine yönelik talep ve umutlarını kendisine ilettim. Bu tarihsel sürecin günlük siyasetin çok üzerinde değerlendirilmesi gerektiğini, kanın, gözyaşının ve çatışmanın Türkiye’nin gündeminden tamamen çıkmasının toplumun ortak arzusu olduğunu ifade ettim.” dedi.
Sakık bu görüşmeyle ilgili daha önce kimi medya organlarına demeçler vererek görüşmenin içeriğine dair değerlendirmelerde bulundu.
Konuyla ilgili Niha+’a konuşan Sırrı Sakık, Cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede Erdoğan’dan Meclis’in tatile girmemesini istedi:
“Görüşmede, ‘Siz erteleyip ötelerseniz bu süreç geçmişte olduğu gibi yine böyle riskler var. Onun için ertelemeye, ötelemeye gerek yok. Bu da benim talebimdir: Meclis bu yaz tatile girmesin. Mevcut yasaları çıkaralım, sorunları tartışalım, konuşalım. Sayın Öcalan’a heyetler gidecekse bu ambargoyu kaldırın, gitsinler, gelsinler. Barış böyle inşa olur’ dedim.”
“Ahlaki vicdani bir duruşum var”
“Bu halkın evladıyım. Bu halkın dil, kültür, kimlik var olabilme mücadelesinin bir parçasıyım. O gündür bugündür Kürt sorunu yerli yerinde durduğu için siyasi aktörler değişiyor, ama Kürt halkının talepleri değişmiyor. Var olmak istiyor. Anayasa’da olmak istiyor” diyen Sırrı Sakık, 1993 yılından bu yana gelişen müzakere süreçlerinde yer aldığını belirtti:
“Ben 1993 sürecinden başlayarak bugüne kadar bütün müzakere süreçlerinde yer aldım. Bugün tabii ki müzakerelerde yokum ama bir ahlaki vicdani duruşum var. Yani bilgimi, birikimimi, 40 yıldır yaşadıklarımı yetkililerle bu sorunu çözecek, çözebilecek gücü olan siyasi aktörlerle, görüşmeyi doğru bulurum. Siyaset dünyasının da görevi de budur. Benim de görevim buydu.”
Erdoğan ile görüşmesinin de bu kapsamda olduğunu söyleyen Kürt siyasetçi, “Sayın Cumhurbaşkanı başbakanken ben oğlumu kaybetmiştim. Beni aradığında yurt dışındaydı. Kendisine şunu söylemiştim: Siz bu ülkenin azizi olun. Ben acılardan süzülerek geliyorum. Kardeşimi, kız kardeşimi, babamı, ailemi, eşim mi… Ama hiçbir acının evlat acısı kadar acı olmadığını söyledim. Bu topraklarda Kürt, Türk halkının evlatları her gün bu topraklara düşüyor. Onun için aziz olun. Bu ülkenin barışını sağlayın. O gün de söylemiştim. Bugün de söylüyorum” dedi.
“Aklın yolu bidir”
Sakık kendisini fesh eden PKK’nin attığı adımlara rağmen siyaset dünyası ve parlamentonun adım atmadığını kaydederek şöyle devam etti:
“Bu ülkenin barışa ihtiyacı var. Neredeyse iki yıldır devam eden bir süreç var. PKK olumlu adımlar attı. Bunun karşılığında siyaset dünyası, parlamento, bu işin muhatabı olanlar hala adım atmadılar. Benim görüşmem bu temeldeydi. Ben kendisine de söyledim: Yani Kürtler diyor ‘Av di golê de bimîne, genî dibe’. Önce Kürtçe söyledim, sonra Türkçeye de çevirerek söyledim kendisine.
“Olabilecekleri net olarak kendisiyle paylaştım, Geçmişten bugüne kadar yaşanan olumsuzluklar, tıkanan süreci hep birlikte değerlendirdik.
“Sevgili Selahattin Demirtaş’ın da bir an önce özgür olması, bu sürece katılması gerektiğini söyledim. Geçmişte sizin hayata geçirdiğiniz AİHM kararları vardı. Leyla Zana, Hâtip Dicle, Selim Sadak, Orhan Doğan’ın benim de içinde bulunduğum DEP davasında AİHM kararlarını siz hayata geçirmiştiniz dedim. Şimdi de bizim sizden isteğim, hem Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeleri hem de Türkiye’nin en üst organı olan Anayasa Mahkemesinin kararlarını da hayata geçirin dedim. O dönemde de yargı mahkum etmişti. Ama AYM’in verdiği kararları bizzat siz hayata geçirdiniz. Bunları konuştuk. Yani onlar notlar aldılar. “İlgileneceğiz, konuşacağız” dediler.
Eminim bu görüşmeler bir ete kemiğe bürünür. Aklı yolun birdir. Eğer gerçekten bu topraklarda barış sağlanacaksa birbirimizle oturup konuşabilmeliyiz. Geçmişten bugüne kadar gelen o tecrübeler, birikimler hepsi değerlendirilmelidir. Beni de dinledi. Uzun uzun konuştuk. Sonra özel sohbetlerimiz de oldu.
Endişelerimiz var. Ben bunu da seslendirdim. Halkın güveninin kırılmaması gerekir. Toplumda çok büyük bir halk desteği var. Bütün Kürtler bu konuda umutlu. Onun için bunu heba etmemeliyiz. Bunu küçük siyasete kurban etmemeliyiz.
Biz büyük bir barıştan, büyük bir mücadeleden, 100 yıllık bir mücadeleden bahsediyoruz. Yani size de tarih böyle bir misyonu getirdi, kapınızın önüne koydu. 100 yıllık bir sorununu çözebilecek bir gücünüz var. Bu gücü heba etmeyin. Bunu da söyledim. Diliyorum heba edilmez.”
Anayasa Mahkemesi’nin boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etmesine tepki gösteren Derin Yoksulluk Ağı’nın kurucusu Hacer Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını hatırlattı.
Fotoğraf: Serra Akcan / csgorselarsiv.org
Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan boşanan eşin yoksulluk nafakasını “süresiz olarak” talep edebilmesini sağlayan düzenlemeyi Anayasa’ya aykırı görerek iptal etti. AYM Genel Kurulu, yasal düzenleme yapılması için TBMM’ye 9 ay süre tanınmasına karar verdi.
Antalya 12. Aile Mahkemesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasının “süresiz olarak” alınması ibaresinin iptali için 2025 yılında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurmuştu. Yüksek mahkeme, bu kararı yerel mahkemenin başvurusu üzerine aldı.
İptal kararı sonrası AKP’nin masasındaki taslakta evlilik süresinin esas alınması planlandığı basına yansıdı. Buna göre, 3 yıl evli kalanlara 5 yıl, 5 yıl evli kalanlara 7 yıl, 10 yıl evli kalanlara ise 12 süreyle nafaka ödenmesi öngörülüyor.
Konuya ilişkin Niha+‘ya değerlendirmede bulunan Derin Yoksulluk Ağı’nın (DYA) kurucusu Hacer Foggo, nafaka kesildiğinde ya da ödenmediğinde hanelerde ortaya çıkan açlık, borçlanma, okuldan kopuş ve barınma risklerinin altını çizdi.
Hacer Foggo: “Nafaka yetersiz ama hayati bir destek”
Fotoğraf: Hacer Foggo
Foggo, nafakanın kadınlar için ne kadar hayati önemde olduğunu vurgulayarak kamuoyunda yaratılan “kadınlar yüksek meblağlarda nafaka alıyor” algısının sahadaki gerçeklikle örtüşmediğini söyledi:
“Derin yoksulluk yaşayan ve bizim sahada destek verdiğimiz özellikle günlük güvencesiz çalışan yalnız annelerin önemli bir kısmı ya çok düşük miktarlarda nafaka alıyor ya da hükmedilen nafakayı düzenli tahsil edemiyor. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu’nda da incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğu görülüyor. Bu miktarın bir kadının tek başına yaşamasına yetmesi mümkün değil. Bizim sahada gördüğümüz şu: Nafaka kadınlar için bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, çocukların okul beslenmesi, ulaşım, ilaç, yakacak ve güvenli bir yaşam için çoğu zaman hayati ama yetersiz bir destek. Derin yoksulluk yaşayan kadınlar zaten günlük, düzensiz ve güvencesiz işlerle ayakta kalmaya çalışıyor.”
Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2019 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda, mahkemeler tarafından hükmedilen nafakaların yalnızca yüzde 20,7’sinin nafaka yükümlüleri tarafından ödendiği, yüzde 50,7’sinin ise hiç ödenmediği kaydedilmişti.
Vakfın 2024 tarihli “Yoksulluk Nafakası Araştırması” raporunda ise herhangi bir geliri olmayan erkeklerin oranı yüzde 7 iken hiçbir geliri olmayan kadınların oranının yüzde 47 olduğu belirtilmişti. Buna göre, erkeklerin yüzde 80’i asgari ücret ve üzeri ücrete çalışırken bu oran kadınlarda yüzde 46’dan ibaret.
“Kadınların bulunduğu yapısal eşitsizlikler görmezden geliniyor”
Kamuoyunda nafakanın süreli hale getirilmesini “Kadınlar da çalışsın” diyerek savunan argümana tepki gösteren Foggo, bu argümanın kadınların içinde bulunduğu yapısal eşitsizlikleri görmezden geldiğini ifade etti. Foggo, derin yoksulluk yaşayan yalnız annelerin hali hazırda çalıştığını, gündelik temizliğe gittiğini, parça başı işler yaptığını, düzensiz ve sigortasız işlerde çalıştığını söyleyerek bu işlerin düzenli gelir, sosyal güvence ve insanca yaşam sağlayan işler olmadığının altını çizdi.
Kadınların işgücüne katılımının önündeki en büyük engellerden birinin bakım yükü olduğunu hatırlatan Foggo, “Ücretsiz ve erişilebilir kreş yoksa, kadın çocuğunu güvenle bırakabileceği bir yer bulamıyorsa sabit gelirle çalışması fiilen mümkün olmuyor. Birçok kadın çocuk bakımı, okul takibi, hastane süreçleri, ev işleri ve geçim sorumluluğunu tek başına üstleniyor. Bu koşulları görmezden gelmek derin yoksulluk koşullarını bilmemek demektir” dedi.
“Kadının şiddetten uzaklaşması zorlaşır”
Foggo’ya göre, nafaka süresi bittiğinde ekonomik bağımsızlığını henüz kuramamış bir kadını daha derin yoksulluk bekliyor. “Çocuğunu bırakabileceği ücretsiz bir kreş bulamayan, düzenli ve güvenceli işe erişemeyen bir kadın için nafakanın kesilmesi, temel yaşam giderlerini karşılayamamak anlamına geliyor” diyen Foggo, bunun kadınları daha güvencesiz ve sağlıksız bir duruma sokacağını anlattı:
“Bu durum kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmaya zorlayabilir. Bazı kadınlar için ise şiddet gördüğü eve dönme ya da şiddet ilişkisine katlanma baskısını artırabilir. Çünkü boşanma kararı yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ekonomik bir karardır. Kadın ‘çocuğumla nerede kalacağım, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğumu nasıl doyuracağım’ sorularına yanıt bulamıyorsa şiddetten uzaklaşması da zorlaşır.”
“Nafaka çocuğun hayatını da etkiliyor”
Nafakanın yalnızca kadının değil, çocukların da yaşam koşullarını doğrudan etkilediğini söyleyen Foggo’ya göre bir annenin gelirinin azalması, çocuğun beslenmesinden eğitimine, sağlığa erişiminden barınmasına kadar her alanda sonuç doğuruyor.
Foggo, nafaka güvencesinin ortadan kalkmasının çocuk işçiliği, eğitimden kopuşu, yetersiz beslenmeyi ve çocuk yaşta evlilik risklerini artırabilecek etkenlerden biri olduğunu vurguladı ve buna örnek olarak “Sahada çocukların okul yol parasının karşılanamadığı için eğitimden koptuğunu, okul beslenmesi hazırlanamadığını, çocukların evde küçük kardeşlerine bakmak ya da haneye gelir getirmek için çalışmak zorunda kaldığını görüyoruz” dedi.
Böyle bir kararın sadece nafaka başlığı altında değil, kadın yoksulluğu, çocuk yoksulluğu, bakım emeği ve şiddetten uzaklaşma hakkı ile birlikte düşünülerek ele alınması gerektiğini söyledi:
“Bizce acil olarak sahadaki etkileri izlenmeli. Aynı zamanda ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygınlaştırılmalı, yalnız annelere düzenli sosyal destek sağlanmalı, güvenceli istihdam olanakları artırılmalı ve nafakanın tahsil edilememesi durumunda etkili kamu mekanizmaları işletilmeli. Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar kurulmadan nafaka hakkının süreyle sınırlandırılması kabul edilemez. Bizim açımızdan nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşam hakkına dokunmaktır.”
DYA: “Yalnız anneler için nafaka hayatidir”
Derin Yoksulluk Ağı’nın süresiz nafaka iptali kararına ilişkin açıklaması ise şu şekilde:
Nafaka Hakkına Dokunmak, Kadınların ve Çocukların Yaşam Hakkına Dokunmaktır
Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasına ilişkin “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, yalnızca teknik bir hukuk tartışması değildir. Bu karar, Türkiye’de kadınların, özellikle de derin yoksulluk yaşayan, günlük ve güvencesiz işlerde çalışan yalnız annelerin yaşam koşullarından bağımsız değerlendirilemez.
Yoksulluk nafakası kamuoyunda sunulduğu gibi koşulsuz, sınırsız ve otomatik bir ayrıcalık değildir. Ağır kusurlu olmamak, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşmek ve ihtiyacın devam etmesi gibi koşullara bağlıdır. İhtiyaç ortadan kalktığında, nafaka zaten kaldırılabilmektedir. Buna rağmen nafaka hakkının “ömür boyu yük” gibi sunulması, kadınların evlilik içinde üstlendiği karşılıksız bakım emeğini, boşanma sonrası yoksullaşmayı ve erkek şiddetinden uzaklaşmanın ekonomik koşullarını görünmez kılmaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın 2024 Yoksulluk Nafakası İzleme Raporu ise nafaka miktarlarının kamuoyunda iddia edildiği gibi yüksek olmadığını, incelenen dosyalarda ortalama yoksulluk nafakasının 1.179,40 TL olduğunu ve hükmedilen nafakaların önemli bir kısmının tahsil edilemediğini göstermektedir. Derin Yoksulluk Ağı olarak sahada gördüğümüz gerçek şudur: Yalnız anneler için nafaka, bir refah aracı değil, kira, fatura, gıda, okul beslenmesi, ulaşım, odun, kömür, ilaç ve “güvenli” bir yaşam için çoğu zaman hayati bir eşiktir.
Derin yoksulluk yaşayan yalnız anneler, bir yandan çocuklarının bakımını tek başına üstlenirken diğer yandan hanenin geçimini günlük, düzensiz, düşük ücretli ve güvencesiz işlerle sağlamaya çalışmaktadır. Tek ebeveynli hanelerin, güvenceli işi, düzenli geliri ve çocuklarını güvenle bırakabileceği ücretsiz bakım desteği yoktur. Bu nedenle nafakanın süreyle sınırlandırılması, özellikle yalnız anneler açısından şu sonuçları doğuracaktır:
Kadınların ve çocukların yoksulluğunu derinleştirecektir. Günlük işlerde çalışan bir anne için gelir, her gün yeniden bulunması gereken bir şeydir, o gün iş yoksa açlık vardır, çocuk hastaysa ilaç yoktur. Nafakanın sınırlandırılması yoksulluğu derinleştirecektir. “Bazı günler kendim yemiyorum çocuklarım daha fazla yiyebilsin diye. Ama makarna ile ne kadar yeterli beslenebilirler ki? Bazı günler hiç olmuyor, hepimiz aç geçirmek zorunda kalıyoruz.”
Şiddetten uzaklaşmayı zorlaştıracaktır. Kadınların boşanma kararı almasının önündeki en büyük engellerden biri ekonomik güvencesizliktir. Şiddet gördüğü evden çıkmak isteyen kadın, çocuğuyla birlikte nerede kalacağını, kirayı nasıl ödeyeceğini, çocuğunu nasıl doyuracağını düşünmek zorunda bırakılacak ve şiddete “katlanmaya” devam edecektir. “Eski eşimle olan sıkıntılarımdan dolayı hayati tehlikem hala devam etmekte. Beni öldürür çocuklarıma zarar verir diye evden çıkamıyorum. Oğlum okulu bıraktı, günlük işler yapıyor.”
Bakım emeğinin yükünü tamamen kadınların omzuna bırakacaktır. Çocuk bakımı, okul takibi, hastane, ev işleri ve geçim aynı anda yalnız annenin sorumluluğuna bırakılmaktadır. Ücretsiz ve erişilebilir kreşler yaygın değilken, esnek ve güvenceli istihdam sağlanmazken nafaka hakkının sınırlandırılması kadınları eve kapatacaktır. “Her gün, günlük işler de çalışıyorum, çocuklarımla doğru düzgün vakit bile geçiremiyorum yorgunluktan. Büyük oğlum okuldan ayrıldı, küçük kardeşlerine bakıyor evde.”
Çocukların eğitim, beslenme ve sağlık hakkını elinden alacaktır. Nafaka tartışması yalnızca kadınların değil, çocukların da yaşam koşullarıyla ilgilidir. Yalnız annenin yoksullaşması, çocuğun okuldan kopması, yetersiz beslenmesi, sağlık hizmetlerine erişememesi anlamına gelebilir. “Lise 1’de oğlanın yol parasını veremedim, mecburen okuldan aldım.”
Barınma krizini ağırlaştıracaktır. Tek ebeveynli hanelerde kira, fatura ve temel ev giderleri yoksulluğun en yakıcı başlıklarındandır. Nafaka hakkının sınırlandırılması, kadınları çocuklarıyla birlikte güvensiz, sağlıksız yaşam alanlarına itecektir. “Geçinemiyorum, çocuğa beslenme mi koyayım hergün, kiramı ödeyim”
Ekonomik şiddetin boşanma sonrasında da sürmesine yol açacaktır. Nafakanın ödenmemesi, geciktirilmesi, kadının nafakadan vazgeçmeye zorlanması ekonomik şiddetin biçimleridir. Ekonomik şiddet uygulayan erkeklerin sorumluluktan kaçmasını kolaylaştıracaktır. Kadınları daha düşük ücretli, sigortasız, uzun saatli ve sağlıksız işlere razı olmak zorunda kalacaktır. “Ne kadar çalışırsam çalışayım yetmiyor. Patron hep geciktiriyor. Sesimi çıkaramıyorum. Her kuruşu hesap ederek yaşamak zorundayım… İnan Ped bile kullanamıyorum.”
Kadınların yoksulluğunu azaltacak sosyal politikalar geliştirilmeden, ücretsiz kreşler yaygınlaştırılmadan, güvenceli istihdam sağlanmadan, eşit işe eşit ücret hayata geçirilmeden ve bakım emeği hayata geçirilmeden nafaka hakkının sınırlandırılması kabul edilemez. Uygulamada bu haktan çoğunlukla kadınların yararlanması toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Yoksulluk nafakası kadınlara tanınmış bir ayrıcalık değil, boşanma sonrası yoksulluğa düşen taraf için sosyal koruma mekanizmasıdır ve yeterli değildir.
Kadın yoksulluğunu görmezden gelen hiçbir düzenleme adil değildir.
Çocukların bakım yükünü yalnız annelerin omzuna bırakan hiçbir politika sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmaz.
Şiddetten uzaklaşmak isteyen kadınların ekonomik güvencesini zayıflatan hiçbir karar yaşam hakkından bağımsız düşünülemez.
Nafaka hakkına dokunmak, derin yoksulluk yaşayan kadınların ve çocukların yaşamına dokunmaktır. Kadınları yoksulluğa, şiddete ve eve kapatmaya, bağımlılık ilişkilerine mahkum edecek hiçbir düzenlemeyi kabul etmiyoruz.
Sahadaki gazeteciler, tüm mahpus gazetecilere özgürlük isteyerek herkesi 10 Haziran’da Taksim Tünel Meydanı’ndaki basın açıklamasına çağırıyor: “Basın özgürlüğüne yönelik tüm baskılar son bulsun! ETHA emekçileri Pınar’a, Nadiye’ye, Elif’e ve Müslüm’e özgürlük!”
Etkin Haber Ajansı (ETHA) gazetecileri Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz, Elif Bayburt ve Müslüm Koyun’un 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne (ESP) dönük operasyonlarda gözaltına alınıp tutuklanmasından bu yana 126 gün geçti.
Sahadaki gazeteciler, tutuklanan ETHA gazetecilerine özgürlük istemiyle 10 Haziran Çarşamba günü saat 19.00’da, Taksim Tünel Meydanı’nda bir basın açıklaması düzenleyecek.
Gazeteciler, bütün basın çalışanlarını, demokratik kitle örgütlerini ve kamuoyunu 10 Haziran’daki basın açıklamasına çağırıyor:
Özgür Basın Susturulamaz!
Pınar’a, Nadiye’ye, Elif’e, Müslüm’e ve Tüm Mahpus Gazetecilere Özgürlük!
Tarih: 10 Haziran Saat: 19.00 Yer: Taksim Tünel Meydanı
Meslektaşlarımız cezaevinde. ETHA emekçileri Pınar, Nadiye, Elif ve Müslüm ve onlarla birlikte bu ülkede özgürce haber yapmaya çalışan onlarca gazeteci, mesleklerini yaptıkları için tutuklu bulunuyor.
ETHA emekçisi arkadaşlarımız 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik yapılan operasyonlarda gözaltına alındılar, ardından tutuklandılar. Yaklaşık 5 ay geçmesine rağmen arkadaşlarımızın çoğuna dair iddianame bile hazırlanmadı.
Gazetecilik suç değildir. Yalnızca gerçekleri kayıt altına aldıkları için arkadaşlarımız bugün alıkonuluyor.
Gazetecileri susturmak, halkın bilgiye erişme hakkını susturmaktır. Susmuyoruz!
Özgür basın emekçileri olarak tüm gazeteci kuruluşlarını, emek ve meslek kuruluşlarını, demokratik kitle örgütlerini ve basın emekçilerini bu çağrıya kulak vermeye davet ediyoruz:
10 Haziran Çarşamba günü saat 19.00’da Taksim Tünel’de basın açıklaması için bir araya geliyoruz.
Sahadaki gazeteciler olarak sesimizi yükseltiyoruz:
Tutuklu gazeteciler serbest bırakılsın! Basın özgürlüğüne yönelik tüm baskılar son bulsun! ETHA emekçileri Pınar’a, Nadiye’ye, Elif’e ve Müslüm’e özgürlük!
Tüm mahpus gazetecilere özgürlük!
Ne olmuştu?
ESP’ye yönelik 3 Şubat’ta 22 şehirde düzenlenen operasyonlarda, aralarında partinin Eş Genel Başkanı Murat Çepni’nin de bulunduğu 95 kişi “örgüt üyeliği ve örgüt propagandası” iddiasıyla gözaltına alınmıştı. Tutuklananlar arasında ETHA çalışanı gazeteciler Pınar Gayıp, Müslüm Koyun, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt da bulunuyordu. Güncel bilgilere göre, Koyun Marmara 2 No’lu L Tipi Cezaevi’nde tutulurken Gayıp, Gürbüz ve Bayburt Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor.
Tutuklanan gazeteci Pınar Gayıp, avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda, “Kapımızı kıranlar bilsin ki baş eğmeyeceğiz. Ülkede ezilenler, çocuklar, kadınlar, işçiler katledilmesin diye uğraşanlar bilsin ki pes etmeyeceğiz. Sosyalist basın susturulamaz” demişti.
bianet’teki habere göre, Ezilenlerin Hukuk Bürosu avukatlarından Cengizhan Karaşın, Gayıp’a yöneltilen iddialara ilişkin “Dosyasında gazetecilik faaliyeti dışında tek bir delil yok. İzmir’de gözaltına alındığı soruşturmasındaki deliller tekrar dosyasına eklendi. Özetle ‘İzmir’de tutuklayamadık, İstanbul’da tutuklayalım’” diye konuşmuştu.
Tutuklanan gazeteciler arasında henüz Müslüm Koyun’un duruşması belirlendi. Koyun’un duruşması 18 Temmuz saat 10.30’da İstanbul 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’a 2025 Haziran’da Budapeşte’de gerçekleştirilen “Budapeşte Onur Yürüyüşü’nü düzenlediği” gerekçesiyle açılan dava, Macaristan’daki Orbán hükümetinin Nisan seçimlerindeki yenilgisinin ardından Avrupa Birliği (AB) Mahkemesi kararı ile düşürüldü.
Fotoğraf: Gergely Karácsony’nin X hesabı
2025’te düzenlenen Budapeşte Onur Yürüyüşü’nden sonra Orbán hükümeti, yürüyüşe katılan ve aralarında Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’nin de bulunduğu birçok kişiye soruşturma açmıştı.
PinkNews’in yayınladığı habere göre, 4 Haziran’da savcılık tarafından yayınlanan bir açıklamada, Macaristan’ın LGBTİ+ karşıtı yasalarına karşı Avrupa Adalet Divanı’nın verdiği emsal niteliğindeki kararı gerekçe gösterildi ve Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karácsony’a karşı “2025 Onur yürüyüşünü düzenlediği” gerekçesiyle açılan dava düşürüldü.
“Budapeşte’de ne özgürlük ne de aşk yasaklanabilir”
LGBTİ+ topluluğunun katıldığı halka açık etkinlikleri yasaklayan bir yasa çıkaran Viktor Orbán hükümetinin engellemelerine rağmen, etkinlik Haziran 2025’te gerçekleştirilmişti. Karácsony yürüyüşte şunları söylemişti: “Budapeşte’de ne özgürlük ne de aşk yasaklanabilir.”
Yetkililer, yasaklama kararına rağmen etkinliği düzenlediği gerekçesiyle Ocak ayında Karácsony hakkında dava açmıştı. Dava açılmasının ardından Karácsony, “Görünüşe göre bu ülkede, kendi özgürlüğünüzü ve başkalarının özgürlüğünü savunursanız ödeyeceğiniz bedel bu” demişti.
Savcılar, Péter Magyar’ın seçimlerde Orbán’ı yenmesinin ardından gelen Avrupa Birliği (AB) mahkemesi kararı ile suçlamaları düşürdüklerini açıkladı: “Avrupa Mahkemesi’nin kararını dikkate alarak… Savcılar, Budapeşte belediye başkanına karşı toplanma özgürlüğü yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle yöneltilen suçlamaları düşürdü.” BBC News’e göre karar, Orbán’ın 16 yıllık iktidar döneminin sonlanmasından dokuz gün sonra verildi.
Macaristan eski başbakanı Viktor Orban, sağcı/muhafazakâr partisi Fidesz’in “çocuk koruma” yasası kapsamında LGBTİ+’ları kriminalize eden yasaları, 2025 yılında yürürlülüğe sokmuştu.
Budapeşte Onur Yürüyüşü 28 Haziran 2025’te gerçekleşti. Onur Yürüyüşü’nü örgütleyenler, etkinliğe rekor bir katılımla 200.000 kişinin katıldığını açıklarken ILGA-Europe ise 300.000 kişinin katıldığını söylemişti.
ILGA-Europe basın toplantısında, Pécs Pride organizatörü Géza Buzás-Hábel, polisin getirdiği yasağı kabul etmediğini anlatmıştı: “Yasağı kabul edersek, baskıyı da kabul etmiş oluruz. Eşitlik için mücadeleyi bırakmış oluruz. Bu sadece LGBTİ+ topluluğuyla ilgili değil. Bu, Avrupa Birliği’ndeki Macaristan’ın geleceğiyle ilgili.”
Macaristan hükümeti, onu Ocak ayında düzenlenen etkinliği organize etmekle suçladı. Ancak Nisan ayında Avrupa Adalet Divanı, Macaristan’ın LGBTİ+ karşıtı yasalarının AB kurallarını ihlal ettiği ve eşitlik ile azınlık hakları gibi değerlerine aykırı olduğu yönünde karar verdi.
Karácsony, 2019’dan beri Budapeşte Belediye Başkanıdır. Karácsony’nin partisi olan Diyalog – Yeşiller Partisi (Párbeszéd – A Zöldek Pártja), 2023 yılında Avrupa Yeşiller Partisi’ne katılmıştı. Yeşil ve merkez sol siyasetle özdeşleşmiş önde gelen bir muhalefet figürü olan Karácsony, Budapeşte’yi Macaristan’ın ulusal hükümetinden daha sosyal liberal bir konumda tutmuştur.
2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılan Ermenistan parlamento seçimleri, ülkenin Rusya ile arasındaki dinamikleri belirleyen bir etken olarak öne çıkıyor.
Fotoğraf tasarım: Niha+
Bugün (7 Haziran) Ermenistan’da yaklaşık 2,5 milyon kayıtlı seçmen, 5 yıl boyunca görev yapacak 101 sandalyeli parlamentoyu belirlemek için yarışan 18 parti ve ittifak arasında seçim yapmak için sandığa gidiyor.
Seçimlere katılan 16’sı parti ve 2’si ittifak olmak üzere 18 siyasi güç kaydolduğu kaydedilirken Ermenistan seçimleri için ülke genelinde 2 bin 5 sandık kurulduğu belirtiliyor. Sandıklar yerel saatle 08.00’de açıldı ve 20.00’de kapanacak.
Çarpıcı olan bir nokta ise bugünkü Ermenistan seçimleri 2017’den bu yana ilk kez zamanında yapılması. Anayasal çoğunluğu hangi partinin elde edeceği ise henüz bir soru işareti.
Rusya mı Avrupa Birliği mi?
Seçim kampanyası boyunca temel gerilimin, Paşinyan yönetiminin Rusya ile mesafesi ve Azerbaycan ile varılmaya çalışılan barış çerçevesi olduğu görünüyor. Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve partisi Sivil Sözleşme Partisi’nin, Ermenistan’ın Rusya bağımlılığını azaltma ve Avrupa Birliği (AB) ile yakın ilişkiler kurma hedefi güttüğü biliniyor.
Rusya’nın tarım ihracatını kısıtlama ve büyükelçisini geri çağırma gibi hamleleri, seçimi fiilen bir jeopolitik referanduma dönüştürüyor. Agos’a göre Paşinyan, muhalefetin seçimlerde kazanmasının Azerbaycan ile ilişkileri bozup yeni bir savaşa neden olabileceğini vurguluyor. Yani eğer muhalefet kazanırsa, Erivan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile yürüttüğü normalleşme ve barış süreci değişebilir veya Avrupa Birliği ile yakınlaşma çabaları son bulabilir.
29 Mayıs’ta ise Astana’da buluşan Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) üyeleri Ermenistan’dan Avrupa Birliği (AB) mi yoksa AEB mi tercihine dair “en kısa sürede” bir referandum istemişti. Paşinyan ise bu öneriyi reddederek 1 Haziran’da “Ermenistan hükümetinin AB ve AEB arasında bir seçim yapmak kaçınılmaz hale gelene kadar” AEB içinde çalışmaya devam edeceğini belirtmişti.
29 Nisan’da Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya Federasyonu’nun Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki Büyükelçisi Kopyrkin, Ermenistan liderliğinin Avrupa Birliği’yle yakınlaşmaya dönük adımlarıyla bağlantılı olarak, istişarelerde bulunmak üzere Moskova’ya geri çağrılmıştır” dedi. Putin ise her iki blokta aynı anda üyeliğin “imkansız” olduğunu söylemişti.
Rusya ayrıca 30 Mayıs’tan beri Ermenistan’dan domates, salatalık, biber, yeşillik ve çilek ithalatına geçici kısıtlama getireceğini bildirilmişti. Rusya, Ermenistan için hayati önem taşıyan ucuz gaz ve petrol tedarikini kesmekle de tehdit ediyor.
Armenpress’teki habere göre, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa Birliği’nin Rusya’nın Ermeni ürünlerine yönelik uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle Ermenistan’a yönelik 50 milyon euro’yu aşan bir destek paketi hazırladığını açıklamıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan’ın AB’ye girmesi durumunda Rus pazarına gönderilen ürünlerde AEB standartlarının geçerli olmayacağını belirtmişti.
Anketlere göre Paşinyan’ın partisi önde
Anketler Başbakan Nikol Paşinyan’ın Sivil Sözleşme Partisi’nin büyük farkla önde olduğuna işaret ediyor.
Farklı anket kuruluşlarına göre veriler arasında fark var. 22 Mayıs tarihli Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’nün (IRI) anketinde Sivil Sözleşme yüzde 32, Güçlü Ermenistan yüzde 6 olarak ölçülmüştü. Gallup International Association (MPG) 2–3 Haziran verisinde de benzer olarak Sivil Sözleşme yüzde 32,4’e ulaştı. Anketlerin büyük çoğunluğu, parlamento barajını yalnızca Sivil Sözleşme ve Güçlü Ermenistan’ın aşacağını gösteriyor.
Öte yandan JAMNews’teki seçim haberi, seçmenlerin yüzde 40’ının “hiçbir politikacıya güvenmediğini”, yüzde 23’ünün ise sandık gününde kararsız olduğunu ortaya koyarken beklenen seçmen katılımını ve iktidar partisinin taban genişliğini soru işaretine dönüştürüyor. Paşinyan’ın kazanma ihtimali konuşulsa da seçimin sonuçları büyük oranda sandık gününde kararsız olan seçmenlere bağlı gibi gözüküyor.
Gallup International / MPG · 2–3 Haziran 2026 · Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da açıklandı
Sivil Sözleşme
32,4%
Güçlü Ermenistan
16,4%
Ermenistan İttifakı
15,2%
Müreffeh Ermenistan
8,8%
Birliğin Kanatları
6,2%
Diğerleri
<3,5%
Kaynak: Gallup International Association Ermenistan temsilcisi MPG, 2–3 Haziran 2026, n=1104. Gallup Ermenistan ofisi başkanı Aram Navasardyan tarafından 5 Haziran’da kamuoyuyla paylaşıldı.
Sivil Sözleşme / Civil Contract
Nikol Paşinyan
2018 Kadife Devrimi’nden bu yana iktidar partisi. 2021 erken seçimlerinde yüzde 54 ile güçlü çoğunluk elde etmişti. Paşinyan bu seçimde “Dördüncü Cumhuriyet” ve yeni anayasa vaadi üzerine kurulu bir yenileme sözü veriyor. Dış politikada AB ve ABD ile derinleşen iş birliği, Azerbaycan ve Türkiye ile normalleşme gündemin merkezinde.
İktidar
Güçlü Ermenistan / Strong Armenia
Samvel Karapetyan (ev hapsinde)
Ermenistan kamu bütçesinin yarısına denk 4,1 milyar dolarlık servetiyle Rusya-Ermenistan kökenli iş insanı Karapetyan, Haziran 2025’te siyasete girdi. Kilise-hükümet çatışmasında Kilise’yi savundu, ardından tutuklandı. Kampanyayı yeğeni yürütüyor. Seçmen rüşveti iddiaları gündeme geldi. Anayasal olarak başbakan olamaz (Rusya ve Kıbrıs vatandaşlığı).
Rusya Yanlısı
Ermenistan İttifakı / Armenia Alliance
Robert Koçaryan
Eski Cumhurbaşkanı Koçaryan liderliğindeki ittifak bu kez Taşnaksutyun ve yeni kurulan İleri Partisi ile genişledi. Koçaryan, Paşinyan’ı Rusya ile bağları koparmakla suçluyor; Rusya, ABD, Çin ve Fransa güvenceli bir “garantili barış” modelini savunuyor. 1 Mart 2008 olaylarındaki rolü nedeniyle yargılanmış, beraatla sonuçlanmıştı.
Rusya Yanlısı
Müreffeh Ermenistan / Prosperous Armenia
Gagik Tsarukyan
2004’ten bu yana süregelen parti, bu sefer Ana Ermenistan İttifakı ve Demokratik Alternatif ile ortak liste oluşturdu. Seçim öncesinde çift darbe yedi: ittifak ortağı Tevanyan’ın Rusya destekli casusluk iddiasıyla suçlanması ve Tsarukyan’ın geçmişteki tecavüz suçlamasının yeniden gündeme gelmesi.
Muhalefet
Ermenistan Liyakat Partisi / Meritocratic Party
Gurgen Simonyan
2025’te kurulmuş olmasına karşın ankette yüzde 2 ile dördüncü sıraya girdi. Ermenistan’ın Rusya liderliğindeki tüm bloklardan (AEB, KGAÖ, BDT) çekilmesini ve Batı ile tam entegrasyonu savunuyor. Simonyan, 2019–2020 yıllarında Kamu Konseyi’nde görev yapmıştı.
Yeni · Batı Yanlısı
Birliğin Kanatları / Wings of Unity
Arman Tatoyan
Eski Ombudsman Tatoyan, 2020 savaşından bu yana Azerbaycan’ın verdiği zararları raporlayan saha incelemeleriyle tanınıyor. Ancak Dossier Center, partinin kampanyasının Kremlin’le bağlantılı olduğunu ve yasadışı finansman aldığını açıkladı.
Şüpheli Kremlin Bağı
2018
Paşinyan, Kadife Devrim’in ardından iktidara geliyor. Sarkisyan döneminin otoriter elitine karşı yürütülen kitlesel protesto hareketi kazanıyor.
Ekim 2020
44 günlük İkinci Karabağ Savaşı’nda Ermenistan ağır bir askeri yenilgi alıyor. Kitlesel protestolar ve istifa talepleri gündeme geliyor.
Haziran 2021
Erken seçimde Sivil Sözleşme yüzde 54 oyla iktidarını koruyor. Muhalefet öngörülen büyüklükte bir oy desteği toparlayamıyor.
Eylül 2023
Azerbaycan’ın yeni harekâtıyla Dağlık Karabağ düşüyor; etnik Ermeni nüfus zorunlu göçe tabi kalıyor. Ermenistan’da derin travma ve sorgulamalar başlıyor.
Mayıs 2025
Ermenistan parlamentosu AB üyeliği için süreci başlatan yasayı kabul etti. Paşinyan, seçim kampanyasında iki yıl içinde Avrupa’ya vizesiz seyahati sağlama vaadinde bulundu.
Ağustos 2025
Ermenistan-Azerbaycan barış çerçevesi Beyaz Saray’da imzalandı.
Mayıs 2026
Erivan, tarihindeki ilk AB-Ermenistan zirvesine ev sahipliği yapıyor; tüm AB liderleri Erivan’da buluşuyor. ABD Dışişleri Bakanı Rubio 26 Mayıs’ta Erivan’ı ziyaret ediyor. Moskova buna karşılık tarım ihracatını kısıtlıyor, büyükelçisini geri çağırıyor.
7 Haziran 2026
2017’den bu yana zamanında yapılan ilk genel seçim. Sandıklar 08.00’de açıldı, 20.00’de kapanacak.
*İnfografi için yapay zeka araçları kullanılmıştır.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.
Geçtiğimiz ay Birleşik Krallık’ta yapılan seçimler, genel seçim olmamasına rağmen ülkenin siyasi yönelimini göstermesi açısından oldukça önemli bir dönüm noktası oldu. İngiltere’de birçok yerel yönetimin belirlendiği seçimler, İskoçya’da Parlamento seçimleri ve Galler’de Senedd seçimleri yapıldı. Bu seçimler, özellikle Labour (İşçi) Partisi hükümeti için ciddi bir uyarı sinyali verdi. 2024 genel seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidara gelen Labour, yalnızca iki yıl sonra üç ülkede de seçmen desteğinde ciddi bir düşüş yaşadı.
Seçimlerin belki de en önemli sonucu siyasi parçalanmanın artması oldu. Birleşik Krallık siyaseti uzun süre Labour ve Conservative (Muhafazakar) Parti arasındaki rekabet üzerinden şekilleniyordu. Ancak 2026 seçim sonuçları, iki büyük partili sistemin zayıfladığını gözler önüne serdi. Reform UK sağ popülist bir alternatif olarak bu seçimde güç kazanırken, Yeşil Parti, Liberal Demokratlar, Plaid Cymru ve SNP gibi partiler de farklı bölgelerde seçmen desteğini artırdı. Bu durum, seçmenlerin artık geleneksel partilere “otomatik” olarak bağlı kalmadığını gösteriyor.
Mayıs yerel seçimlerinin İngiltere’de özellikle Labour için bir hayal kırıklığı olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. 7 Mayıs’ta yapılan seçimlerde Labour, “kalesi” olarak tanımlanabilecek birçok yerde ya seçimleri kaybetti ya da buralarda oy oranında ciddi bir düşüş yaşadı. Reform UK ise, özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde başarılı seçim sonuçları elde etti. Göçmen karşıtlığıyla tepki çeken ve aynı zamanda son dönemlerde desteğini de artıran Reform UK, İngiltere’de bin 400’den fazla meclis üyesi elde ederek rakiplerini 2029 seçimleri için şimdiden baskı altına aldı. Reform UK’nin bu seçimlerde elde ettiği başarı, göç, ekonomik güvensizlik ve kamu hizmetleri gibi konuların seçmenler üzerinde hala güçlü bir etkisi olduğunu gösteriyor.
Bu seçimlerde Yeşil Parti önemli bir başarı göstererek 500’ün üzerinde meclis üyesi ve Londra’da iki belediye başkanlığı kazandı. Liberal Demokratlar da bir önceki seçime kıyasla meclis üye sayılarını artırdılar.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık Seçimleri
Siyasi parçalanma, uyarı sinyalleri ve 2029 yol haritası analizi
Bölgesel sandalye dağılımları ve radikal değişim
Galler Senedd seçimleri
Plaid Cymru
43
Reform UK
34
Labour
9
İskoçya Holyrood seçimleri
SNP (İskoç Ulusal Partisi)
57
Reform UK
17
İskoç İşçi Partisi
17
İngiltere yerel seçimleri & alternatif güçler
İngiltere genelinde yapılan meclis üyeliklerinde geleneksel iki partili sisteme alternatif arayan seçmenler, sağ ve sol kulvarda radikal değişimlere imza attı:
1.400+
Reform UK Meclis Üyeliği
Özellikle Brexit desteğinin yüksek olduğu bölgelerde büyük başarı yakalayarak 2029 için dev bir baskı unsuru oluşturdu.
500+
Yeşil Parti Meclis Üyeliği
Londra’da iki belediye başkanlığı ve 500’den fazla sandalye kazanarak sol/ilerici seçmenin yeni odağı haline geldi.
Seçmen davranışını değiştiren temel dinamikler
Geleneksel partilere yönelik “otomatik” bağlılığın bitmesinin arkasında kronikleşen sorunlar yatıyor:
Ekonomik İstikrarsızlık & Yaşam Maliyeti: Seçmenler, 2024’teki iktidar değişiminin günlük hayatlarına yansımadığını düşünüyor.
Sağlık Hizmetleri (NHS) ve Kamu Krizi: Kamu hizmetlerindeki gerileme geleneksel partilere fatura ediliyor.
Göç ve Güvenlik Tartışmaları: Sağ popülist Reform UK’nin yükselişindeki ana yakıt haline geldi.
2029 genel seçimlerine doğru siyasi projeksiyon
Baskı altındaki Başbakan Keir Starmer, seçim sonuçlarının ardından istifa etmeyeceğini ve ülkeyi istikrarsızlığa sürüklemeyeceğini açıklasa da hükümetin hareket alanı daralmıştır. Siyasetin artık çok daha parçalı, rekabetçi ve öngörülemez bir yapıya dönüştüğü bu yeni dönemde, Mayıs 2026 sonuçları tüm partiler için 2029 genel seçimlerine giden yolda sert birer uyarı niteliğindedir.
Özel HTML İnfografik Modülü | Yazıdan yola çıkarak yapay zeka araçlarına yaptırıldı.
Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazandı
7 Mayıs’ta İskoçya ve Galler’de halk kendi ulusal parlamentolarının temsilcilerini seçmek için sandık başına gitti ve Reform UK bu iki ülkede de başarılı bir seçim sonucu elde etti. Galler’de Galler milliyetçisi Plaid Cymru seçimlerde en fazla sandalye (43) alarak, meclisteki en büyük parti olurken Reform UK 34 sandalyeyle ikinci parti oldu. Galler’de Labour sadece 9 sandalye kazanabildi.
İskoç parlamentosu (Holyrood) için yapılan seçimlerde İskoç Ulusal Partisi (SNP) seçimleri beşinci kez kazanmasına rağmen çoğunluğunu kaybetti. SNP, bu seçimlerde 57 sandalye kazanırken, Reform UK ve İskoç İşçi Partisi 17 sandalyeyle ikinci sırayı paylaştılar. İskoçya’daki seçimler, bağımsızlık meselesine hala seçmenlerin gündeminde çok önemli bir konumda olduğunu ama aynı zamanda yaşam maliyeti, NHS, kamu hizmetleri gibi konularında seçmenlerin oy kullanırken göz önüne aldığı konular oldu.
7 Mayıs seçimlerinin Labour açısından en önemli mesajı, 2024’teki büyük genel seçim zaferinin kalıcı bir güven oyu olmadığıdır. Baskı altındaki Keir Starmer hükümeti, seçmenlere ekonomik istikrar, kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi ve siyasi güvenin yeniden kurulması sözü vermişti. Ancak 2026 seçimleri, birçok seçmenin bu değişimi henüz günlük hayatında hissetmediğini gösterdi. Starmer’ın seçim sonuçlarından sonra istifa etmeyeceğini ve ülkeyi “kaos” içine bırakmayacağını söylemesi, hükümetinin baskı altında olduğunu açıkça ortaya koydu.
2026 seçimlerinin daha geniş anlamı, Birleşik Krallık’ta artık daha güncel sorunların dikkate alındığı seçmen davranışı olduğunu ortaya koyuyor. Ekonomik sorunlar, göç tartışmaları, kamu hizmetlerinin durumu, konut krizi ve siyasi güvensizlik seçmenlerin geleneksel oy verme alışkanlıklarını değiştiriyor. Bu nedenle Mayıs 2026 seçimleri, yalnızca yerel veya bölgesel bir seçim olmaktan ziyade, 2029 genel seçimine giden yolda önemli bir yol haritası olarak partileri ciddi uyarılar verdi.
Mayıs 2026 Birleşik Krallık seçimleri, Labour hükümeti için ciddi bir uyarı, Muhafazakar Parti için yeniden yapılanma baskısı, Reform UK için büyük bir fırsat ve iç siyaset açısından yeni bir dönemin işareti oldu. Bu seçimler, Birleşik Krallık siyasetinin artık daha parçalı, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya dönüştüğünü göstermektedir.