Tom Barrack’ın görevi sona erdi: Kürtler, Ankara, Şam, Bağdat

Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Sadece Suriye Özel Temsilcisi değil, aynı zamanda ABD’nin Ankara Büyükelçisi şapkasını da taşıyan Barrack, Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak bir paydada buluşturdu.

Mesud Barzani, Tom Barrack ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi‘nin katıldığı toplantı. 17 Ocak 2026 Pirmam.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio 30 Mayıs 2026, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiğini duyurdu. Rubio, “Büyükelçi Tom Barrack, Suriye Özel Temsilcimiz olarak paha biçilemez bir rol oynadı. Bu görevlendirme sona eriyor olsa da, Trump yönetimi adına hem Suriye hem de Irak’ta önemli bir rol oynamaya devam edecek. Bölgeye ilişkin uzmanlığı, ilişkileri ve ‘Önce Amerika’ gündemine yönelik anlayışı, ülkemiz adına başarılar getirmeyi sürdürecek” ifadelerini kullandı.

ABD Dışişleri Bakanı’nın bu açıklamasından sonra, Barrack’ın yerine kimin atanacağı henüz belli değil.

Barrack’ın görev süresi, Washington’un IŞİD ile mücadele eksenli politikasını, bölgesel devletlerin (Türkiye ve Suriye) güvenlik kaygılarını önceleyen bir “entegrasyon ve geri çekilme” stratejisine dönüştürdüğü bir dönem oldu.

Görevde kaldığı süre boyunca Ortadoğu’da ve Kürt coğrafyasında yürüttüğü politikalar, akıllarda kalmaya devam edecek. Özellikle Rojava ve Irak Kürdistan Bölgesinde bulunan Kürt siyasi yapılarına karşı bulundukları ülkelerin merkezi idareleri lehine politika geliştirmesi, Kürt toplumunda ciddi tepkiyle karşılanmasına yol açtı. Barrack’ın Türkiye, Irak ve geçici Şam yönetimi ile ilişkileri de hem Ortadoğu’da hem de ABD’de eleştiri konusu oldu.

Tom Barrack’ın atanması ve ABD’nin politikası

Thomas Joseph Barrack Jr, 1947 yılında Los Angeles County’de doğdu. Lübnan kökenli bir aileden gelen Barrack, hukuk eğitiminin ardından kariyerine uluslararası iş dünyasında başladı. Özellikle gayrimenkul ve yatırım fonları alanında büyüyerek Colony Capital (bugünkü DigitalBridge) adlı şirketi kurdu ve küresel ölçekte büyük projelere imza attı.

1980’lerde Ronald Reagan yönetiminde kısa süreli kamu görevlerinde yer aldıktan sonra uzun yıllar iş dünyasında aktif kaldı. Donald Trump ile yakın ilişkisi, özellikle 2016 seçim kampanyası ve ardından gelen siyasi süreçlerde dikkat çekti.

2025 yılında ABD yönetimi tarafından iki kritik göreve getirildi. Tom Barrack’ın Türkiye Büyükelçiliği ile birlikte Suriye dosyasını da üstlenmesi, Washington’un sahadaki askeri angajmandan diplomatik ve devlet merkezli bir modele geçişinin işareti olarak değerlendirildi.

Barrack’ın hem Ankara Büyükelçisi hem de Suriye Özel Temsilcisi “çift şapkasıyla” görev yaptığı bu dönem. Washington’un asker çekme stratejisinin, Kürtlerin siyasi ve idari haklarının tasfiyesi pahasına bölgesel devletlerle (Türkiye, Suriye, Irak) uzlaşarak hayata geçirildiği bir “zorunlu entegrasyon” süreci olarak kayıtlara geçti.

Ankara ile derinleşen “övgü dolu” mesai

Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği görevini Ankara Büyükelçisi unvanıyla birlikte yürütmesi, sahadaki dengeleri Ankara lehine değiştiren en kritik hamleydi. Barrack, göreve geldiği ilk günden itibaren ABD’nin Suriye’deki varlığını “sonsuz savaşlar” doktrininden çıkarıp bölgesel devletlerin inisiyatifine bırakan yeni politikanın sözcüsü oldu.

Tom Barrack ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan

ABD’nin değişen rotasını, Ortadoğu’da maliyetli devlet inşası süreçlerinden vazgeçiş olarak tanımlayan Barrack, bu süreçte Dışişleri Bakanı Hakan Fidan başta olmak üzere Türk güvenlik bürokrasisiyle son derece yakın bir mesai yürüttü.

Barrack Haziran 2025 tarihinde Anadolu Ajansı’na verdiği bir söyleşide Lahey’de düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında bir araya gelen Trump ve Erdoğan’ın görüşmesine dair konuşarak, Trump ile Erdoğan’ın, ayrıca Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun da iyi kişisel ilişkilere sahip olduğunu söyledi.

Barrack, “Tarihin çok ama çok önemli bir döneminde, iki başkan ve dışişleri bakanları, dört kişi arasında karşılıklı güvene dayalı kişisel bir ilişki, yakınlık ve anlayışla başladı.” dedi.

Barrack, Orta Doğu ve Yakın Doğu’nun oluşturduğu yeni bir döneme tanıklık edildiğini vurgulayarak, ABD tarafından, Türkiye’nin daima büyük bir NATO müttefiki olarak görüldüğünü kaydetti.

“Türkiye hiçbir zaman büyük bir bölgesel aktör olarak hak ettiği değeri ve önemi tam anlamıyla göremedi.” diyen Barrack, Türkiye’nin çevresinde yaşanan çatışmalara ve savaşlara işaret etti.

Süreç boyunca Türk yetkililere dair övgülerini devam ettiren Barrack, pek çok kez Türkiye’ye gelerek devlet ve hükümet yetkilileri ile görüştü. Yine Ortadoğu ülkelerinde kimi üst düzey devlet ve hükümet yetkililerinin katıldığı toplantılarda, Türk yetkililerle ikili görüşmeler gerçekleştirdi.

Halep saldırısı ve Kürt güçleriyle ilişkileri

Barrack’ın Türkiye dahil Ortadoğu’daki ülkelerin merkezi yapılarıyla uyumlu politikası, özellikle Kürtler açısından ‘yıkıcı’ sonuçlara yol açtı.

ABD’nin yeni politikasının sahadaki en yıkıcı test alanı, 2026’nın başında başlayan Halep saldırısı oldu. Suriye geçici hükümet güçleri ve destekli gruplar, Kürtlerin 2011’den bu yana kendi asayişini kurduğu Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girerken ABD sessiz kalmayı tercih etti. 140 binden fazla sivilin evlerini terk ederek Rojava’nın iç kesimlerine sığınmak zorunda kaldığı bu kriz günlerinde Barrack, koruma sağlamak yerine diplomatik baskıyı artırdı.

Çatışmaların en yoğun olduğu Ocak ayı ortasında Rojava’daki Kürt siyasi ve askeri otoriteleriyle (SDG liderliği) yapılan görüşmeler, bir müttefiklik dayanışmasından çok “zorunlu entegrasyon” dayatmasına sahne oldu. Oysa ABD ve uluslararası koalisyon güçlerinin açıklamalarına göre, o güne kadar SDG, IŞİD ile savaşta stratejik bir müttefikti. Barrack’ın açıklamaları ise bu ilişkinin değiştiğini açık ediyordu.

Daha 20025 yılının Temmuz ayında New York’ta düzenlediği bir basın toplantısında Barrack, ABD’nin DEAŞ’la mücadele etmek için SDG ile ittifak kurduğunu söyleyerek, “Bu nedenle duygular çok yoğun çünkü onlar ortaklarımızdı. Ancak asıl soru şu, onlara ne borçluyuz? Onlara bir devlet içinde kendi bağımsız yönetimlerini kurma hakkını borçlu değiliz. Onlara borçlu olduğum şey şu; makul bir şekilde yeni yönetime geçiş sürecinde bir yol sunma borcumuz var. Bu yeni rejimde tek Suriye ile nasıl bütünleşecekleri konusunda makul olunması gerekiyor.”

Geçici Şam yönetiminin Halep’le başlayan ve Rojava’nın geneline yayılan saldırı sürecinde, SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve diğer Kürt yetkililer ile yaptığı basına kapalı toplantılarda, Barrack’ın Kürtler’in taleplerine kapıları kapattığı yönünde bilgiler yansıyordu.

20 Ocak 2026’da Barrack, SDG’nin fiilen tasfiyesini şu sözlerle meşrulaştırdı: “SDG’nin sahada birincil IŞİD karşıtı güç olma amacı büyük ölçüde ortadan kalktı, çünkü Şam artık IŞİD gözaltı tesisleri ve kamplarının kontrolü de dahil olmak üzere güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye hem istekli hem de hazır durumda.”

29 Ocak’ta ise SDG ile geçici Şam yönetimi arasında imzalanan anlaşma için “Bugün Suriye hükümeti ile SDG arasında açıklanan kapsamlı anlaşma, Suriye’nin ulusal uzlaşma, birlik ve kalıcı istikrar yolculuğunda derin ve tarihi bir dönüm noktasını temsil ediyor” diyerek yürüttüğü politikaya uygun demeçler veriyordu.

Erbil’e sıçrayan baskı: Bağdat’a biat

Barrack’ın Kürt aktörleri merkezi devletlere entegre etme vizyonu, Rojava ile sınırlı kalmadı. Halep krizinin hemen ardından, Mart 2026’da diplomatik trafik Irak Kürdistan Bölgesi’ne (IKB) kaydı.

Erbil’de IKB Başbakanı Mesrur Barzani ve Kürt yetkililerle bir araya gelen Barrack, burada da Bağdat yönetiminin elini güçlendiren bir dil kullandı. Türkiye ve Irak arasında inşa edilen ve Erbil’i dışarıda bırakan “Kalkınma Yolu” projesiyle ekonomik olarak kuşatılan Kürt yönetimine, ABD’nin artık Erbil’i Bağdat’a karşı koruyan bir tampon olmayacağı mesajı verildi. Barrack, petrol ihracatı ve bağımsız bütçe konularında Erbil’i, merkezi Irak hükümetinin şartlarına şartsız uymaya zorladı.

Özerk yönetimden “kültürel azınlık” statüsüne

Tom Barrack’ın görev süresinin sona erdiği Mayıs 2026 itibarıyla, Kuzeydoğu Suriye’de eşbaşkanlık sistemi, yerel kaynakların yönetimi, çok dilli eğitim ve yerel güvenlik (Asayiş) gibi demokratik idari haklar, “bütünleşik devlet” konsepti içinde eritildi. Şam yönetimi, Kürtlere idari bir özyönetim hakkı tanımak yerine, yalnızca kısıtlı “kültürel vatandaşlık” hakları vadetti.

Kuzeydoğu Suriye’de kurulan yönetim modeli cinsiyet eşitliği, çok dilli eğitim ve yerel meclisler gibi demokratik unsurlar barındırıyordu. Ancak Barrack döneminde ABD’nin bu modeli siyasi olarak tanımayı reddetmesi, Şam ve Ankara’nın elini güçlendirdi. “Entegrasyon” baskısı, Kürtler için eşit vatandaşlık temelinde bir birleşmeden ziyade, Baas rejiminin güvenlikçi kodlarına geri dönüş riskini taşıyor.

Tom Barrack ve geçici Şam yönetimi Başkanı Ahmed eş-Şara

Barrack’ın “bütünleşik devlet” söylemi, Şam’ın Kürt okullarını kapatma veya müfredatı tamamen Araplaştırma politikalarına uluslararası bir sessizlik kalkanı sağladı. Kürt siyasi aktörleri, uluslararası toplumun kendilerini sadece “IŞİD’e karşı savaşan piyadeler” olarak gördüğünü, siyasi bir halk olarak haklarını görünmez kıldığını savunuyor.

İnsan hakları ve siyasi temsil perspektifinden bakıldığında Barrack dönemi, ABD’nin Ortadoğu’daki ayak izini küçültme stratejisinin, sahadaki Kürt siyasi ve askeri yapılarının aleyhine işlediği bir süreç oldu. Şam’daki Esad sonrası yeni geçiş hükümeti (Ahmed eş-Şara yönetimi) ile Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını ortak paydada buluşturan ABD diplomasisi, bu dönemde Kürt meselesini bir hak ve özerklik statüsünden çıkarıp, merkezi devlet yapılarına (Şam ve Bağdat) “koşulsuz entegrasyon” dayatmasına dönüştürdü.

Niha+ Veri-Analiz Ekranı

İNFOGRAFİK: Barrack dönemi, Kürt aktörler ve bölgesel güvenlik denklemi (2025-2026)

1. Sahadaki Kırılma Noktaları ve Askeri-Diplomatik Akış

  • Eylül 2025

    ABD’nin Suriye Özel Temsilciliği ve Ankara Büyükelçiliği görevlerinin Tom Barrack şahsında birleştirilmesi. Bölgesel devletleri (Türkiye-Suriye-Irak) önceleyen yeni diplomasi hattının kuruluşu.

  • Sonbahar 2025

    Şam’da kurulan Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni geçiş hükümetinin Küresel IŞİD Karşıtı Koalisyon’a resmi katılımı. ABD diplomasisinin sahadaki birincil muhatabının SDG’den merkezi Şam yönetimine kayışı.

  • Ocak 2026 Başı

    Suriye hükümet güçleri ve destekli grupların Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerine girişi. Bölgede 2011’den bu yana var olan Kürt idari ve asayiş yapılarının fiilen dağılması.

  • Ocak 2026 Ortası

    Halep’teki askeri baskı ve ABD’nin hava koruması sağlamaması neticesinde SDG ile Şam arasında entegrasyon anlaşmasının imzalanması. Ağır silahların ve petrol/altyapı kontrolünün aşamalı olarak merkezi hükümete devri.

  • Mart 2026

    Zorlayıcı entegrasyon modelinin Irak sahasına aktarılması. ABD’nin bütçe ve petrol ihracatı başlıklarında Irak Kürdistan Bölgesi (IKB) yönetimine yönelik merkeziyetçi Bağdat politikalarına uyum sağlama baskısı.

  • 30 Mayıs 2026

    ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Tom Barrack’ın Suriye Özel Temsilciliği unvanının sona erdiğinin resmen açıklanması.

2. Bölgesel Aktörlerin Politika ve Hedef Matrisi

AktörSuriye / Irak StratejisiKürt Yapılarına Yaklaşım
ABD (Barrack Dönemi)Maliyetli devlet inşası süreçlerinden ve askeri varlıktan kademeli çekilme; bölgesel istikrarı tanınmış merkezi hükümetler üzerinden kurma.Kürt yapılarını taktiksel ortaktan “geçiş aktörü” statüsüne indirme; özerk askeri ve ekonomik yapıların Şam ile Bağdat’a devrini dayatma.
Türkiye (Hakan Fidan Doktrini)Sınır hattı boyunca derinlikli güvenlik kuşağı oluşturma; sınır ötesi askeri operasyonları ABD’nin çekilme takvimiyle koordine etme.Kuzeydoğu Suriye’deki idari özerklik, kanton ve federalizm modellerinin tasfiyesi; SDG’nin askeri bir güç olarak tamamen dağıtılması hedefi.
Şam Yönetimi (Geçiş Hükümeti)Ülke genelindeki tüm stratejik altyapı, petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları üzerinde merkezi egemenliği yeniden tesis etme.Siyasi ortaklık veya idari-askeri özerklik statüsünün kesin reddi; Kürt nüfusa yalnızca sınırlı kültürel vatandaşlık hakları tanıma.
Kürt Siyasi Yapıları (Rojava / IKB)IŞİD karşıtı mücadele döneminde elde edilen anayasal statü, ekonomik özerklik ve özsavunma kapasitelerini korumaya dönük hayatta kalma siyaseti.Merkeziyetçi baskılar karşısında askeri ve ekonomik gücün (petrol) zayıflaması; idari yönetim modellerinin daralarak kültürel savunmaya çekilmesi.

3. Hak Temelli ve Yapısal Değişim Analizi

140.000+
Demografik Hareketlilik

2026 yılı başında Halep’in Şeyh Maksut ve Eşrefiye mahallelerinden ayrılmak zorunda kalan ve Rojava’nın iç kesimlerine göç eden Kürt nüfusu.

%100
Altyapı Kontrolü

Entegrasyon anlaşmaları uyarınca SDG kontrolünden kademeli olarak merkezi Şam yönetimine devredilen petrol sahaları ve lojistik hatlar.

İdari Modelin Dönüşümü

Yıllar içinde geliştirilen çok dilli yerel yönetim, eşbaşkanlık sistemi ve yerel güvenlik (Asayiş) örgütlenmesinin; merkezi devletlerin dikey bürokrasisi içinde erimesi.

Bölgesel Ekonomik Hatlar

Türkiye ve Irak arasında geliştirilen Kalkınma Yolu projesinin Irak Kürdistan Bölgesi (Erbil) topraklarını dışarıda bırakacak şekilde tasarlanması ve ekonomik kuşatma etkisi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde son 3 günde ne oldu?

22 Mayıs’ta yayımlanan Cumhurbaşkanı kararıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılmasının ardından kapatılma kararını öğrenciler, akademisyenler ve personeller 3 gün boyunca protesto etti. 24 Mayıs gecesi ise kapatılma kararının yine Cumhurbaşkanı kararı ile kaldırıldığı açıklandı.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsü. Fotoğraf: Sosin Aslan

22 Mayıs gecesi Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kararıyla İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin öğrencilere, akademisyenlere ve personellere herhangi bir bilgilendirme yapılmaksızın kapatılmasının ardından üniversite kampüsü içinde protestolar başlamıştı. Üniversitenin kapatılmasından üç gün sonra tekrar bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla üniversitenin açıldığı açıklandı. Bu üç günde neler yaşandı?

Birinci gün (22 Mayıs)

22 Mayıs’ta gece saatlerinde Resmi Gazete’de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı yayımlandı. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11. maddesi gereğince verilen bu karar, vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumlarının eğitim ve öğretim düzeylerindeki yetersizliklerin Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından tespit edilmesi ve uyarılara rağmen düzeltilmemesi halinde, bu kurumların faaliyetlerinin YÖK tarafından durdurulmasını düzenlemesini öngörüyor.

YÖK ve üniversite yönetimi sabahın erken saatlerinde mağduriyet yaşanmayacağına dair açıklama yaptı. Bilgi Üniversitesi Öğrenci Dayanışması, açıklamadan kısa bir süre sonra çalışanların yemek kartları ve özel sağlık sigortaları iptal edildiğini belirtti.

Öğrenciler, akademisyenler ve personeller, kararı protesto etmek amacıyla aynı gün saat 14.00’te Santral Kampüsü’nde bir araya geldi. Girişler çevik kuvvet tarafından barikatlarla çevrildi, üniversitedeki tarihi kapıya kilit vuruldu. Öğrencileri kampüse alan güvenlik birimleri, mezunları ilk başta kampüse sokmadı. Daha sonra mezunlar ve sendika üyelerinin yürüttüğü müzakerelerle birçok kişi kampüse girebildi. Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, Eğitim-SEN gibi birçok sendika kampüste bulunuyordu.

Rektörlüğe yürünerek bina önünde basın açıklamaları yapıldı, ardından kampüsteki çimlerde süresiz oturma eylemi başlatıldı. Konuşmaların ve sloganların ardından İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü de enstrümanlarla oturma eyleminin yapıldığı alana geldi.

Fotoğraf: Doğa Tekneci / Niha+

Öğrenciler akşama doğru forum düzenledi. Forumun ardından kampüsteki herkes geceyi üniversite içinde geçirdi. Rektörlükle yapılan görüşmeler sonucunda kalacak öğrenciler için barınma sağlanması, etkinlik çadırı açılması, yemek/su giriş çıkışına izin verilmesi, içerideki öğrencilerin dışarı çıkartılmaması ve bayramdan sonra örgün eğitime devam edilmesi yönünde kararlar alındı.

İkinci gün (23 Mayıs)

Saat 14.00’te herkes kampüste buluştu. Bu sefer mezun ve sendika üyelerinin girişine izin verilmedi. Özel güvenlik birimi tarafından sendikalı bir akademisyenin ayağı kapıya sıkıştırıldı. Yürütülen müzakereler sonucu içeri girildi.

Öğrenciler üç gün içinde üniversitenin kamulaştırılıp faaliyete geçmesi amacıyla basın açıklaması düzenledi. “Bilgi bizimdir, bizim kalacak”, “Bilgi burada hocasının yanında”, “Yaşasın öğrenci dayanışması” gibi sloganlar atıldı. Rektörlük binası önüne yürüyüş yapıldı ve bina önünde oturma eylemi ve forum gerçekleştirildi. Forum esnasında konuşan bazı akademisyenler ve Rektör Ege Yazgan Bilgi Üniversitesi bünyesindeki herkesin hakkının korunacağına dair söz verdi.

İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü akademisyen ve öğrencileri konser verdi. Öğrenciler geceyi tekrar okulda geçirdi.

Gece saatlerine doğru okul otoparkındaki çevik kuvvet ve gözaltı araçlarının sayısı önemli oranda arttı. Saat gece 12 itibarıyla Rektör Ege Yazgan tarafından kampüsün fiilen kapatılacağı bildirildi. Öğrenci, akademisyen ve mezunların girişleri yasaklanırken dışarıdan gıda ve su erzakı sokulmayacağı belirtilerek kararlar fiilen uygulanmaya başlandı.

Üçüncü gün (24 Mayıs)

Polisler ve özel güvenlik biriminin öğrencilerin ve personellerin dışarıdan içeriye girmelerine izin verilmedi.

Dışarıda olan kişiler içerideki öğrencilere teller üzerinden gıda ve atıştırmalık fırlattı.

Kampüs içindeki öğrenciler işkence ile dışarı çıkartıldı. Polis öğrencilere karşı fiziksel şiddet ve biber gazı kullandı. Yaralanan birçok öğrenci, haber takibi yapan muhabirler aracılığıyla işkence beyanlarını duyurdu. Bazı öğrencilerin yüzünün, kollarının ve bacaklarının kanadığı kaydedildi.

Öğrencilere yönelik polis müdahalesinin ardından saat 17.00 civarında öğrenciler ve personeller, “Bilgi için kornaya bas” adlı pankart ile caddeden geçen arabalara seslendiler. Herkes kampüsün dışına zorla çıkarıldıktan sonra okulun önünde oturma eylemine devam edildi.

Gece saatlerinde Resmi Gazete’de yayımlanan bilgiye göre Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı Cumhurbaşkanı kararı ile geri çekildi.

YÖK Başkanı Erol Özvar bu sabah (25 Mayıs) konuya ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “İlk karar, yürürlükteki mevzuat çerçevesinde yerine getirilmesi gereken zorunlu bir hukuki işlemdi. Ancak sonrasında sunulan raporlar ve güncel durum değerlendirmeleri doğrultusunda Sayın Cumhurbaşkanımız, her zaman olduğu gibi öğrencilerimizin, ailelerimizin ve üniversite çalışanlarımızın beklentilerini hassasiyetle gözetmiştir.” dedi.

Türkiye’de 7 kitap için toplatma kararı verildi

Dêrsim’de bir mahkemenin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Dêrsim’de Tunceli Sulh Ceza Hakimliği aralarında “Materyalist Felsefe” ve 1992 basımı “Kahramanlık Kılamları” kitaplarının da olduğu 7 kitap hakkında toplatma, satış ve yasaklama kararı verdi.

Hakimlik Tunceli Cumhuriyet Savcılığının talebi doğrultusunda verdiği kararda “MLKP fikir ve ideolojisi doğrultusunda yayın yaptığı iddiasıyla” kitapların toplatılmasını istedi. Hakimlik kararında Muzaffer Oruçoğlu’nun “Kahramanlık Kılamları”, Arif Çelebi’nin “Komünizmin Şafağı, Nazlı Gürbüz Top’un “Cüretin Kılavuzu”, Mukaddes Erdoğdu Çelik’in “Bizim Çakır, Bir İhtilalcinin Yaşamı”, Kutsiye Bozoklar’ın “Yaşama Dair”, İbrahim Okçuoğlu’nun “Materyalist Felsefe”, Serkan Günebakan’ın “Kavganın Işıklı Yamaçlarında” kitaplarının basım, dağıtım ve satışı yasaklandı. Hakimlik bu kitapların tüm nüshalarına el konulmasına, toplatılmasına da hükmetti.

TMK’ya dayandırıldı

Sulh Ceza Hakimliği kararında “Kitapların içeriklerinde “terör örgütü” propagandası niteliğinde söylem ve açıklamalara yer verildiği değerlendirildiğinden ilgili kanunlar çerçevesinde 3713 sayılı terörle Mücadele Kanunun 7/2 ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 25/2 maddesine göre basım, dağıtım, satış yasağı ve tüm nüshalarına el konulması (toplatılması) yönünde karar verilmiştir” denildi.

Kararla ilgili olarak Ceylan Yayınları sosyal medya hesabından bir açıklama yayınlayarak “Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi, 4’ü yayınevimize ait toplam 7 kitap hakkında toplatma kararı verdi. Bu, düşünce özgürlüğüne toplu infazdır! Ancak… Devrimci mücadelede bir nirengi noktası olan yayıncılık faaliyetini felç edemezler yasaklamalarla. Mücadelemizi sürdüreceğiz!” dedi.

Cumhuriyet tarihi boyunca kitap yasaklandı

Dêrsim’de hakimliğin “Materyalist Felsefe” adlı kitap dahil 7 kitap hakkında yasak kararı alması, akla Türkiye’nin yakın dönem tarihinde yasaklanan, toplatılan ve imha edilen kitapları getirdi.

Resmi arşivlere ve basında yer alan haberlere bakıldığında, sansürün 1952’den 2012’ye uzanan geniş zaman diliminde tam 22 bin 601 gazete, dergi ve kitap polis yahut savcılık zoruyla raflardan indirildi.

Yasaklanan, toplatılan hatta imha edilen kitaplar arasında Charles Darwin’in “Türlerin Kökeni” de George Orwell’in 1984’ü de var. Georges Politzer’in “Felsefe’nin Başlangıç İlkeleri” de Sabahattin Ali’nin ‘Sırça Köşkü” de. Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Pınar Kür, Aziz Nesin, Nazım Hikmet, Sait Faik Abasıyanık, Musa Anter, Kemal Badıllı, Che Guevara, Seyid Kutup ve daha pek çok yazar bu listede yer aldı.

Hatta Mustafa Kemal. Atatürk’ün 1914’te Sofya’da yazdığı kitap, yakın arkadaşı Ali Fethi Okyar’la birlikte 1918’de Mondros Mütarekesi dönemi başlarında İstanbul’da bir süre çıkardıkları Minber Gazetesi’nin matbaasında bin nüsha olarak basıldı. 7,5 kuruş fiyat konan kitabın birkaç nüshasını tanıdıklarına hediye etmek için yanına alan Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra kitabın kalan nüshaları Damat Ferit Paşa tarafından toplatılarak imha edildi. 1956 yılında Hasan Ali Yücel öncülüğünde İş Bankası Kültür Yayınları’nın ilk kitabı olarak yeniden yayımlandı.

Ancak Mustafa Kemal ve sonrasında gelecek olan İsmet İnönü dönemlerinde de çeşitli kitaplar yasaklandı. Franz Ferfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün, Kâzım Karabekir’in İstiklal Harbimiz, Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru, Sabahattin Ali’nin Sırça Köşk, Rıfat Ilgaz’ın Sınıf ve John Steinbeck’in Bitmeyen Kavga kitapları bu listelerde yer alıyor.

Çok partili dönemde de devam etti

Çok partili döneme geçişin ardından da kitap yasaklamaları devam etti. Birçok dünya klasiği bu dönemde listeye girdi.

Celal Bayar döneminde Dostoyevski’nin Bir Yazarın Günlüğü, Ilias Venezis’in Numero 31328’i, Metin Eloğlu’nun Düdüklü Tencere’si, Melih Cevdet Anday’ın Yan Yana ve Fethi Naci’nin İnsan Tükenmez kitapları örnek gösterilebilir.

Cemal Gürsel döneminde ise Babeuf, Musa Anter, Kemal Badıllı, Minorksky, Said Kurdî ve Ali Faik Cihan, Cevdet Sunay döneminde Marx ve Engels, Emin Türk Eliçin, Che Guevara, L. Lockwodd, Rıza Nur, Ehmedê Xanî, Mao, Seyit Kutup ve Nikos Kazancakis’in adları vardı.

Cevdet Sunay’ın ardından göreve gelen Fahri Korutürk döneminde de sol sosyalist ve Kürt sorunu eksenli kitaplarla ilgili toplatma kararları olduğu görülüyor. İsmail Beşikçi’nin Kürtlerle ilgili bütün kitapları, Mahir Çayan, Mehmet Kemal, Hikmet Kıvılcımlı, Harun Karadeniz, İbrahim Kaypakkaya, Dr. Nuri Dersimi gibi yazarların ve düşünürlerin kitapları hakkında toplatma, yasaklama ve imha kararları alındı.

12 Eylül: Kitapların SEKA yolculuğu

Yayıncılık dünyasının en ağır travması tartışmasız 12 Eylül 1980 askeri darbesi. 50 civarında yayınevinin kapısına mühür vurulması, milyonlarca kitabın SEKA’da hamur edilmesi o dönemin sıradan manzaralarıydı. Akademisyen Deniz Güner’in 1980-1987 arası Bakanlar Kurulu kararlarını mercek altına aldığı araştırması, cuntanın bu konudaki karnesini detaylandırıyor. O yedi yıllık kesitte yasaklanan 379 yayının yüzde 56’sı Marksist-Leninist fikriyatı temsil ettikleri iddiasıyla toplatıldı. Darbe sonrası yasaklanan ilk kitaplardan biri Georges Politzer’in Felsefenin Temel İlkeleri oldu. Liste elbette bununla sınırlı kalmadı. Ermeni meselesine, Kürt kimliğine veya laiklik eleştirilerine değinen satırlar da bu furyadan nasibini aldı.

Cuntanın yasak listesi sadece siyasi manifestolarla sınırlı kalmadı. Özgürlüğü, dogmaları sorgulamayı anlatan Samed Behrengi’nin dünyaca ünlü çocuk masalı Küçük Kara Balık dahi 12 Eylül karanlığında toplatılan kitaplar arasındaydı. Keza Nihat Behram’ın Darağacında Üç Fidan belgeseli ve Can Yücel’in Rengahenk şiir kitabı da cuntanın hışmına uğrayan eserlerdendi.

Bu dönemde yasaklanan kitaplar arasında Çizgilerle Nâzım Hikmet- Müjdat Gezen/Savaş Dinçel, Kökten Ankaralı-Talip Apaydın, Eski Sol Üstüne-Mete Tunçay, Benden Selam Söyle Anadolu’ya-Dido Sotiriyu, Seçme Şiirler-Bertolt Brecht, Yengeç Dönencesi-Henry Miller, Asılacak Kadın-Pınar Kür, Rengahenk-Can Yücel, Burgu-Füsun Erbulak yer alıyor. Sonrasında ise İsmail Beşikçi’nin Belge ve Yurt Yayınları’ndan çıkan Kürt sorununa dair kitapları, İnsight Gluide Turkey-Sevan Nişanyan, Dersim Tertelesi-Haydar Işık, Siyabend û Xecê-Hüseyin Erdem, Biri Yitik İki Ülke-Soysal Ekinci, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Savaşları-Lenin, Yeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu-Haluk Gerger, 12 Eylül İdamları-Hayri Argavi, Ermeni Tabusu-Yves Temon, Pontos Kültürü-Ömer Asan, Mehmed’in Kitabı- Nadire Mater, Bozkurt/Atatürk’ün Yaşamı), M. C. Armstrong listeye dahil olan diğer kitaplar oldu.

5 yılda 284 kitap yasaklandı

Türkiye’de 2000’in başından 26 Mayıs 2005’e kadar geçen sürede hakkında toplatma kararı verilen yasak kitapların sayısı 284 olarak belirlendi. Bu kitaplardan 47’sinin yasağının kalktığı, 237’sinin yasağının sürdüğü belirtildi. Yasaklı kitaplar arasında Abdullah Öcalan’ın 15 kitabının de yer aldığı, ancak bu kitaplardan “Partileşme Sorunları ve Görevlerimiz” adındaki 2003 basımı kitabın üzerindeki yasağın kaldırıldığı belirlendi. Yasakların büyük bölümü Ankara, İstanbul ve İzmir’deki çeşitli mahkemelerce konuldu. Yasak kapsamına bazı mizah dergileri ve cinsel içerikli kitapların yanı sıra ‘bölücü’, ‘dinci’ ve ‘yıkıcı’ yayınların girdiği ifade edildi:

Hüseyin Baybaşin’in “Bir Kürt işadamı H.Baybaşin”, İmam Humeyni’nin “İslamda Devlet“, Fethullah Gülen’in “Fasıldan Fasıla” adlı kitapları, Emine Şenlikoğlu”nun üç kitabı, Kemal Burkay’ın “PKK ne diyor, biz ne diyoruz”, Mahir Kaynak’ın “Yel üfürdü, sel götürdü”, mizahçı Murat Kürüz’ün “Kadın Erkek Faaliyet Raporu”, Ankara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonları (Salman Yüksel), Hizb-ut Tahrir ve Hilafet (Süha Taci Faruki), İslamda yönetim nizamı (Takiyuddin Enneblani), Kıvrak Zeka (Takiyuddin Enneblani), İslama davet (Ahmet El-Mahmut), Gerçeğin dili ve eylemi (Abdullah Öcalan), PKK Olağanüstü 7. Kongresi’ne sunulan politik rapor (Abdullah Öcalan), Tarih günümüzde gizli ve biz tarihin başlangıcında gizliyiz (Abdullah Öcalan), Ben kimin kurbanıyım (Emine Şenlikoğlu), Burası Cezaevi (Emine Şenlikoğlu), Barışa Doğru Roma Konuşmaları (Abdullah Öcalan), Biz bu ülkenin nesi oluyoruz (Emine Şenlikoğlu), Lombak (Fatih Solmaz-Bahadır Baruter), Elma (Enis Batur), Özgürlük için Kürt yazıları (Vedat Türkali), Porno (Çev: Kıvanç Güney), PKK’nin yeniden inşası, sorunlar ve görevlerimiz (Mustafa Karasu-A.Haydar Tutan), Seks isyanları, toplumsal cinsiyet, başkaldırı ve Rock’n Roll (Mehmet Küçük), Bütün yazılar Mahir Çayan (Boran yayınları), Düş ve yaşam (Yılmaz Odabaşı), Geçmişten günümüze Kürt kadını (Mehmet Bayrak), Kürt müziği dansları ve şarkıları (Mehmet Bayrak), Sürgün ve Kürtler (Cem Doğan), Pontus Kültürü (Ömer Asan), Yatak Odasında Felsefe (Kerim Sadi), Travesti Pinokyo (Sibel Torunoğlu), Sevimli Çocuk Lo Bıra (Cihan Aydın), İslamın Hareket Metodu 2 (Abdurrahman El Muhacir), Kasırga Taburu (Mehmet Sebatlı).

Aynı dönemde yasağı kaldırılan eserlerden bazıları da şöyle: Kim bu Fethullah Gülen (Faik Bulut), PKK Tarihi idelojisi ve yönetimi (Nihat Ali Özcan), Kemik Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman (Bedri Baykam), Korku Tapınağı (Celal Başlangıç), Pazar Sevişgenleri (Metin Üstündağ), Evlilik Rehberi (Mustafa Gazel), Paradigmanın İflası (Fikret Başkaya), İlahi Rahmet Pırıltıları (Halis Kestane).

Yasak kararları kalksa da yasak devam ediyor

2011 yılında Anadolu Ajansı’nın yayınladığı bir habere göre, Kayıtların tutulmaya başlandığı 1952 yılından beri, adli ve idari birimlerce hakkında toplatma, yasaklama, dağıtım ve satışın engellenmesi kararı alınan yaklaşık 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak kalktı.

Yasaklı yayınları tekrar inceleyen mahkemelerle yasak kararı alan aralarında valiliklerin de bulunduğu idari birimler, hakkında yasak bulunan yaklaşık 23 bin yayından 402’si hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmetti. 22 bin 600 gazete, dergi, broşür ve pankart hakkındaki yasak ise kalktı.Hakkında yasak kararı olan 23 bin yayın arasında 2 bin 336 kitap da bulunuyordu. Mahkemeler, 115 kitap hakkındaki toplatma yasaklama ve satışının engellenmesi kararının devamına hükmederken 2 bin 221 kitabın yasağı kaldırıldı. Polis artık bu kitaplar hakkında herhangi bir işlem yapmayacak.

Yasağı kalkanlar arasında terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan’ın 3 kitabının yanı sıra, Dursun Karataş’ın Seçme Yazılar, Abdurrahim Karakoç’un Vur Emri, Yalçın Küçük’ün Yürüyüş, Nazım Hikmet’in Türkiye İşçi Sınıfına Selam, Mahir Çayan’ın Toplu Yazılar, Doğu Perinçek’in Kıbrıs Meselesi, Seyyid Kutup’un İslam’da Sosyal Adalet adlı eserleri de bulunuyor.

En ağır fatura Kürtçe yayıncılığa kesildi

Fakat yasakların ve toplatma kararlarının en istikrarlı, en sert uygulandığı alan hep Kürt kültürel yayıncılığı oldu. Türkiye’de Bakanlar Kurulu’nun toplattığı ilk kitaplardan biri, 1920’li yılların başında Şam’da gizlice basılan Kürtçe kitap Gonca-i Bahar’dı.

1925 Şubat ayı ortalarında Şeyh Sait önderliğinde geliştirilmeye çalışılan Kürt hareketinin yenilmesinin ardından Misak-ı Milli sınırları dışındaki Kürt örgütleri tarafından, Xoybun (Bağımsızlık) adında bir cemiyet kuruldu. Cemiyet aynı yıl Hoybun Yayını olarak birkaç kitap ve broşür yayımladı. Bakanlar Kurulu’nca toplatılan bu kitaplardan bazıları şunlar: Türk Affı Umumisi Karşısında Kürtler / Türkiye Reis-i Cumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine Mektup / Bir Ermeni Nokta-i Nazarına göre Kürt Meselesi/ Elkaziyetülkürdiye.

Cumhuriyet tarihi boyunca bu durum devam etti. Kürt basın ve hak ihlalleri izleme verileri, özellikle birinci “Çözüm Süreci’nin sona ermesiyle birlikte sansür ivmesinin inanılmaz bir hıza ulaştığını belgeliyor. Araştırmacı Reha Ruhavioğlu’nun verilerine göre 2009’dan itibaren sadece Aram ve Avesta yayınlarından çıkan 100’ü aşkın kitap hakkında toplatma kararı verildi.

Süreç artık içerik incelemesinden ziyade doğrudan kelime avcılığına dönüşmüş durumda. Güncel siyasetle hiçbir bağı olmayan, içinde sadece efsanelerin yer aldığı Kürt mitolojisi kitapları bile rahatlıkla yasaklılar listesine girebiliyor. 2025’in hemen başında Yozgat Cezaevi’nde yaşananlar durumun mekanikliğini özetliyor aslında. Yazar Mehmet Dicle’nin Berfa Sor kitabına, metin içinde sadece “Kürdistan” ve “gerilla” kelimeleri geçtiği için el konuldu, soruşturma açıldı. 2001’de Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılanıp cezası çoktan infaz edilen Kürdistan Tarihi gibi hacimli araştırmalar, aradan 17 yıl geçtikten sonra Ayvalık Sulh Ceza Hakimliği tarafından bir kez daha yasaklanabildi.

Dil üzerindeki baskıların hukuki kılıflarla nasıl sürdürüldüğünün en çarpıcı örneklerinden biri 2000 yılında yaşandı. Modern Kürt edebiyatının öncülerinden Mehmed Uzun’un 7 kitabı birden Diyarbakır DGM kararıyla toplatıldı. Bu karara usta yazar Yaşar Kemal’in tepkisi tarihe geçecekti: ‘Kürtçe olduklarından dolayı bu kitapları toplamışlardır diye düşünebiliriz. 12 Nisan 1991’de Kürtçe yasağı yasayla kaldırılmıştır. Günümüzde hiçbir edebiyat yapıtı yasaklanamaz. Biz AB’ye böyle mi gireceğiz?’

Basılmamış taslağa sansür

Yakın dönem Türkiye yayıncılık tarihi, sansürün akıl almaz yeni formlarına da sahne oldu. 2011 yılında gazeteci Ahmet Şık, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklandığında, henüz yazım aşamasında olan İmamın Ordusu kitabının dijital taslağına mahkeme kararıyla el konuldu. Yayınevi basılarak bilgisayarlardaki kopyalar silindi; böylece Türkiye, “daha basılmadan toplatılan kitap” kavramıyla tanıştı.

Dışarıdaki yasakların bir benzeri de cezaevi duvarları ardında, idare kurullarının keyfi kararlarıyla yaşanıyor. Örneğin Edirne Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın kaleme aldığı Seher adlı öykü kitabı, “şifreli ve kontrolsüz haberleşmeye yol açabileceği” gibi tuhaf bir gerekçeyle Diyarbakır D Tipi Cezaevi’ne alınmadı. Gazeteci Nurcan Baysal’ın Ezidiler: 73. Ferman kitabı “kurum güvenliğini tehlikeye düşürebileceği” bahanesiyle, yazar Ahmet Altan’ın kitapları ise bizzat yazarın cezaevinde olması gerekçe gösterilerek hapishanelerde yasaklılar listesine dahil edildi.

Kaput, renk ve ‘sakıncalı’ kelimeler

Yargı kararlarından bazıları bu tür yasakların absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sait Faik Abasıyanık’ın 1944’te çıkan Medar-ı Maişet Motoru romanı, sırf sivil bir karaktere “eski bir asker kaputu” giydirildiği için sıkıyönetim mahkemesinin hışmına uğradı. Aynı yıl Rıfat Ilgaz’ın Sınıf şiir kitabı, hem ismindeki sınıfsal vurgu hem de matbaadan tesadüfen kırmızı kapakla çıkması yüzünden “komünizm propagandası” sayılarak toplatıldı ve Ilgaz altı ay hapis yattı. Adalet Ağaoğlu’nun Fikrimin İnce Gülü romanı da 1981’de “askeri kuvvetleri tahkir ve tezyif” denilerek okurdan koparıldı.

‘Muzır neşriyat’: Sansürün yeni maskesi

Siyasi yasakların yanı sıra son yılların yükselen sansür trendi ise “genel ahlak” ve “çocuk gelişimi” üzerinden yürüyor. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesindeki Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, adeta edebiyatın ahlak zabıtası gibi mesai yapıyor.

Kız Çocuk Hakları Bildirgesi adlı çeviri eser, kız çocuklarına “oyuncak arabalarla oynama hakkı” tanıdığı ve geleneksel cinsiyet rollerinin dışına çıktığı için eşcinselliğe özendirdiği iddia edilerek poşete sokuldu. Çevirmeni Burcu Uğuz üç yıl hapis istemiyle yargılanıp beraat etti. Uluslararası listelerde aylarca zirvede kalan Alice Oseman imzalı Kalp Çarpıntısı çizgi roman serisi ise LGBT+ karakterler barındırdığı için doğrudan “muzır neşriyat” ilan edilerek mağazalarda teşhir yasağına uğradı.

Dünyada durum farklı mı?

Kitap yasaklama kararları elbette sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Otorite her coğrafyada benzer kararlar alınıyor. 1931’de Çin’de Alice Harikalar Diyarında, “hayvanların insan diliyle konuşmasının insanlığa hakaret olduğu” gerekçesiyle yasaklandı. Bugün aynı ülkede Winnie the Pooh, Devlet Başkanı Xi Jinping’e benzetildiği için dijital sansüre takılıyor.

ABD’de Harry Potter serisi okul kütüphanelerinden “büyücülüğü özendiriyor” suçlamasıyla atılırken, sansürün en ironik kurbanlarından biri John Steinbeck’in Gazap Üzümleri oldu. Roman, yazıldığı dönemde ABD’de tarım lobilerini rahatsız ettiği için, 1940’ta ise Sovyetler Birliği’nde “yoksul Amerikalıların bile araba sahibi olabildiğini gösterdiği” için yasaklandı.

TÜRKİYE SANSÜR ARŞİVİ: 100 YASAKLI ESER
#YazarEser Adı
1Ahmet Mithat EfendiDağarcık
2Namık KemalEvrak-ı Perişân
3Mehmet RaufBir Zambak Hikâyesi
4Franz WerfelMusa Dağ’da Kırk Gün
5Kâzım Karabekirİstiklal Harbimiz
6John SteinbeckBitmeyen Kavga
7Melih Cevdet AndayYan Yana
8Fethi Naciİnsan Tükenmez
9BabeufDevrim Yazıları
10Musa AnterKımıl
11Kemal BadıllıKürtçe Gramer
12Vladimir MinorskyKürtlerin Menşei
13Said NursiSözler
14Ali Faik CihanSosyalist Türkiye
15Karl MarxKapital
16Friedrich EngelsKomünist Manifesto
17Emin Türk EliçinKemalist Devrim İdeolojisi
18Fidel CastroFidel Castro Konuşuyor
19Rıza NurHayat ve Hatıratım
20Ehmedê XanîMem u Zin
21Mao ZedongÇin Kurtuluş Savaşı
22Seyyid Kutupİstikbal İslam’ındır
23Nikos KazancakisToda Raba
24ŞnurovTürkiye Proletaryası
25Mehmet KemalSürgün Alayı
26Hikmet KıvılcımlıDeccal Kapımızı Nasıl Çalıyor
27Hasan KıyafetÇağdaş Çocuk Ansiklopedisi
28Harun KaradenizOlaylı Yıllar ve Gençlik
29Nedim GürselUzun Sürmüş Bir Yaz
30İbrahim KaypakkayaBütün Yazılar
31Nihat BehramSol Kendini Anlatıyor
32Nuri DersimiDersim Tarihi
33Talip ApaydınKökten Ankaralı
34Mete TunçayEski Sol Üstüne
35Dido SotiriyuBenden Selam Söyle Anadolu’ya
36Bertolt BrechtSeçme Şiirler
37Füsun ErbulakBurgu
38Sevan NişanyanInsight Guide Turkey
39Hüseyin ErdemSiyabend u Xece
40Soysal EkinciBiri Yitik İki Ülke
41Haluk GergerYeni Dünya Düzeni ve Kürt Sorunu
42Hayri Argavi12 Eylül İdamları
43Yves TemonErmeni Tabusu
44M.C. ArmstrongBozkurt
45George JerjianGerçek Bizi Özgür Kılacak
46Dora SakayanBir Ermeni Doktorun Anıları
47Hüseyin BaybaşinBir Kürt İşadamı H. Baybaşin
48İmam Humeyniİslamda Devlet
49Fethullah GülenFasıldan Fasıla
50Emine ŞenlikoğluBen Kimin Kurbanıyım
51Mahir KaynakYel Üfürdü Sel Götürdü
52Murat KürüzKadın Erkek Faaliyet Raporu
53Salman YükselAnkara Çetesinin Vatan Kurtarma Operasyonu
54Süha Taci FarukiHizb-ut Tahrir ve Hilafet
55Takiyuddin Enneblaniİslamda Yönetim Nizamı
56Ahmet El-Mahmutİslama Davet
57Fatih SolmazLombak
58Kıvanç GüneyPorno (Çeviri)
59Mustafa KarasuPKK’nin Yeniden İnşası
60Mehmet KüçükSeks İsyanları
61Yılmaz OdabaşıDüş ve Yaşam
62Mehmet BayrakKürt Müziği Dansları
63Kerim SadiYatak Odasında Felsefe
64Cihan AydınSevimli Çocuk Lo Bıra
65Abdurrahman El Muhacirİslamın Hareket Metodu 2
66Mehmet SebatlıKasırga Taburu
67Faik BulutKim Bu Fethullah Gülen
68Nihat Ali ÖzcanPKK Tarihi
69Bedri BaykamKemik, Olgun ve Yetişkinlere Bir Roman
70Celal BaşlangıçKorku Tapınağı
71Mustafa GazelEvlilik Rehberi
72Fikret BaşkayaParadigmanın İflası
73Halis Kestaneİlahi Rahmet Pırıltıları
74Hasan CemalDelila
75Tuğçe TatariAnneanne Ben Aslında Diyarbakır’da Değildim
76Francesca CavalloAsi Kızlara Uykudan Önce Hikayeler
77Bernard FriotŞipşak Hikayeler
78Berkant KırayKafasında Sonsuzluğu Taşıyan Çocuk
79Jul MarohMavi En Sıcak Renktir
80Whitney Gracia WilliamsMakul Şüphe
81Tedvan LieshoutBen Bir Sihirbazım
82Selma AydınYolsuz Dere
83Doris RübelNeden, Niçin, Nasıl?
84Buket UzunerAyın En Çıplak Günü
85Ersan PekinBu Kadınlar Yedi Bitirdi Beni
86Defne Ongun MüminoğluBurcu ve Berk
87Mehmet Gülerİçim Dışım Gökkuşağı
88Adem ÖzbayKin Kanatlılar
89Cinius YayınlarıSünnetçi Kız
90Halime ErdoğanHayalci Çocuk
91İrem DemirbaşTenimdeki İmza
92Rıza ZelyutOsmanlı’da Oğlancılık
93Stephen ChboskySaksı Olmanın Faydaları
94Vladimir NabokovLolita
95Gustave FlaubertMadame Bovary
96James JoyceUlysses
97William S. BurroughsÇıplak Şölen
98Radclyffe HallYalnızlık Kuyusu
99William ShakespeareHamlet
100Thomas Paineİnsan Hakları

Yapay zeka aracı tarafından oluşturulan bu listede, yasaklı binlerce eserden sadece 100 tanesi yer alıyor

Orbán’ın mirası

“Umut edilen o ki bu yeni süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.”

Foto: Cain Burdeau/Courthouse News Service

Carl Rowlands tarafından kaleme alınan ve Tribune‘de yayımlanan bu makaleyi, Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Geçtiğimiz ay, 12 Nisan’da, Viktor Orbán‘ın 16 yıllık iktidarı nihayet yerle bir oldu. Medya manipülasyonu, apaçık yalanlar, iftira ve karalama… Macaristan’daki köhnemiş iktidar kliğinin koltuğunu korumak için başvurduğu bu taktiklerin tamamı seçmenler tarafından ağır şekilde sandığa gömüldü. Sandıktan, Orbán’ın yüzde 37’lik oy oranına karşılık oyların yüzde 55’ini alan Péter Magyar liderliğindeki muhalefet ittifakı ezici bir çoğunlukla çıktı. Büyük şehirlerden küçük kasabalara kadar ülke genelinde son derece etkili bir kampanya yürüten Magyar, rejimin ahlaki çöküşünü ve ekonomik başarısızlıklarını gözler önüne serdi. Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte gençler, zaferi kutlamak için Budapeşte sokaklarına akın etti.

Seçim yarışının ana teması yolsuzluktu. İktidardaki Fidesz; yandaşları adına elektrik santralleri ve oteller satın almaktan Avrupa Birliği (AB) fonlarını zimmete geçirmeye, hatta devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili vakalarını örtbas etmeye kadar uzanan bir dizi suçlamayla karşı karşıya kaldı. Tuna Nehri kıyısında on binlerce destekçisine hitaben yaptığı zafer konuşmasında Magyar, “Sistemin kuklası ve dayanağı olanlar kamusal hayattan çekilmelidir… Bundan böyle bu tarz eylemlerin sonuçsuz kaldığı bir ülke olmayacağız. Bu ülkeyi soyanlar hesap vermelidir” ifadelerini kullandı.

Ancak Macaristan’ın “soyguncu baronlarını” yargı önüne çıkarmak o kadar da kolay olmayabilir. Ana akım analizler ağırlıklı olarak Orbán’ın “illiberal” politikalarına ve çeşitli kamu kurumlarında kurduğu (kurumların bağımsızlığını adım adım baltalayan ve emir kullarını ödüllendiren) kayırmacılık sistemine odaklansa da bu bakış açısı çok daha derin bir dizi sorunu ıskalıyor. Fidesz iktidarı, para ve gücü benzeri görülmemiş bir biçimde harmanlayarak sözde “Ulusal İşbirliği Sistemi” olarak adlandırılan bir tür ahbap-çavuş kapitalizmi inşa etmişti. Bu yapı; parçalanmış ve büyük oranda sendikasızlaştırılmış iş gücünün haklarını gasp ettiği gibi ücretleri ve çalışma koşullarını geriletmiş, “modernleşme”nin bedelini de sıradan işçilerin sırtına yüklemişti.

Tüm bunların sonucunda ortaya çıkan tablo, en iyi niyetli hükümetlerin dahi onarmakta zorlanacağı derin eşitsizliklerin yaraladığı bir toplum oldu. Demokratik hesap verebilirlik ve köklü bir “rejim değişikliği” vaatlerine rağmen Magyar, bu çökmüş sistemi dönüştürmeye yönelik çok az somut taahhütte bulundu. Ülkeyi nasıl yöneteceğine dair bir fikir edinebilmek için, öncelikle devraldığı iktidar yapısını iyi anlamamız gerekiyor.

Çalışma dayatmalı sosyal devlet

Orbán 2010 yılında iktidara geldiğinde Macaristan ekonomisi ağır bir finansal krizin şokunu henüz üzerinden atamamıştı. Ülkeyi Güneydoğu Asya ekonomilerini model alan “gelişmiş” bir ülkeye dönüştürme vaadinde bulunan Orbán, ilk etapta yerli ve geçiş dönemi sonrasında palazlanan oligarkların, küçük işverenlerin ve toprak sahiplerinin oluşturduğu bir koalisyonun desteğini arkasına aldı. Bu kesimler; hükümetin, Macaristan’ın gelişmiş ülkeleri yakalayabilmesi için en iyi yolun liberal-demokratik bir açılımdan değil, tepeden inme bir konsolidasyondan geçtiği tezini benimsedi. Yeni elitler mutabakatı işte bu vaadin etrafında şekillendi.

Fidesz, komünizmin çöküşünün ardından uygulanan acımasız “şok terapisi” programının yarattığı sonuçlardan biri olan iş gücü açığının gölgesinde iktidara gelmişti. Partinin öncelikleri arasında bir tam istihdam rejimi yaratmak yer alıyordu. Bu hedefe ulaşmak için atılan ilk adım, yeniden sanayileşme süreci olarak nitelendirilebilecek bir yaklaşımla, piyasa dostu politikalar ile doğrudan devlet fonlarını harmanlayarak ülkeye yabancı yatırım çekmek oldu. Ancak iktidar, bununla eş zamanlı olarak işçi haklarını ve çalışma mevzuatını adım adım tırpanlamaya başladı. Özelleştirme ve kemer sıkma politikaları sermayeyi cezbetmek için kullanılırken sosyal yardımlara ve sivil katılıma yönelik saldırılar ise emeği (işçi sınıfını) disipline etmenin bir aracı haline getirildi.

Fidesz’in başlıca ekonomik silahlarından biri, insanları açlıkla terbiye edip çalışmaya mecbur bırakarak iş gücü sorununu çözmek amacıyla işsizlik desteklerini neredeyse tamamen ortadan kaldırmasıydı. İktidar ayrıca, işverenlere 400 saate kadar zorunlu fazla mesai dayatma ve bunun ücretini üç yıla kadar ödememe hakkı tanıyan, 2012 tarihli “kölelik yasası”nı da meclisten geçirdi. Genç kuşakların süregelen dış göçüyle de birleşen bu tür “reformlar,” nihayetinde iş gücü piyasasını esnetmeyi başararak Macarların büyük çoğunluğuna iş imkânı ve bununla beraber katı sınırlar çerçevesinde bir sınıf atlama hayali sağladı.

Fidesz’in sendikacılığa karşı yürüttüğü kampanya, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşürmeyi amaçlayan daha geniş çaplı bir stratejinin parçasıydı. Bir yandan yoksullara ve işsizlere acımasızca muamele edip sosyal yardımları keserek onlara hayatta kalmanın asgari şartları dışında hiçbir şey sunmayan iktidar; diğer yandan büyük bir kısmı Roman kökenlilerden oluşan sanayi işçilerine yönelik fiili bir ırkçı saldırı başlattı. Macaristan VDSZ sendikası lideri Tamás Székely, “Macar işçilerin durumu Avrupa Birliği’ndeki en vahim tablolardan birini oluşturuyor. Düşük ücretler, güvencesizlik ve zayıf koruma…” değerlendirmesinde bulunuyor. Maaşlar çoğu zaman ödenmiyor, çalışma koşulları tehlike saçıyor ve fabrikalar ansızın kapatılıyor.

Diğer yandan Fidesz, işçi sınıfının üst tabakasını kendi saflarına çekmek amacıyla fatura giderlerini kontrol altında tuttu, mesleki eğitimi teşvik etti, esnaf ve zanaatkârların düşük gelir vergisi ödemesinin önünü açtı ve tüm bu adımları çok uluslu şirketlerdeki istihdam yaratma programlarına aktarılan fonlarla destekledi. Bunun sonucunda, belirli becerilere sahip kalifiye elemanlar için oldukça canlı bir iş gücü piyasası oluştu. Hükümet, orta sınıfa ise milliyetçi söylemler, artan emlak fiyatları ve ev sahipliği rantı ile hitap etti. Buna bir de doğurganlık oranını artırmaya yönelik (ancak nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanan) bir hamle olarak çocuk yapma şartına bağlanan konut kredilerini eklendi. Emeklilere ise ek ikramiyeler dağıtıldı ve onların da faturalardaki tavan fiyat uygulamasından faydalanması sağlandı.

Ancak bu tabloda pürüzler de yok değildi. Pandemi, Macaristan sağlık sisteminin içler acısı durumunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. 2022’den itibaren Orbán, artan enflasyona gıda ürünlerine fiyat kontrolleri getirerek yanıt vermeye çalıştı. Ne var ki, tedarikçiler ve perakendeciler basitçe diğer ürünlere zam yapma yoluna gidince, bu hamle standart bir mutfak alışverişinin maliyetini düşürmekte başarısız oldu. Yine de, Orbán modelinin karakteristik özelliği haline gelen “milli Keynesçi” önlemler ile katı hiyerarşik Thatcher sonrası politikaların bu harmanı, birçok kişinin tahmin ettiğinden çok daha uzun süre ayakta kalmayı başardı. Karşımızdaki; politikalarını farklı seçmen kitlelerine göre uyarlayarak gücünü sürekli yeniden üreten, bir kesime destek dağıtırken diğerini baskı altına alan hibrit ve adeta şekilden şekle giren bir rejimdi.

Yeni muhalefet

Ancak “Orbánizm,” bu bloğu bir araya getirirken bir yandan da sermaye birikiminin ve otoriterleşmenin ulusal refahı inşa etmenin bir aracı olarak değil; sırf dar bir yönetici kliğin ayrıcalıklarını korumak adına, kendi başına birer amaca dönüştüğü bir toplumun doğmasına yol açtı. İktidarın görev süresi boyunca, hükümetin “heterodoks” ekonomi politikalarının, işçi sınıfı ile emeklilerin maaşları ve giderek artan yaşam maliyetleri arasındaki uçurumu kapatamayacağı, zamanla gün yüzüne çıktı. Orbán sistemi, aslen işçi sınıfının en alt tabakalarını ezmek üzerine kurgulanmış olsa da; günün sonunda mülksüz işçilerden alt-orta sınıflara kadar çok daha geniş bir seçmen kitlesini bu ağır maddi baskılarla karşı karşıya bıraktı.

Bu durum, rejimin kleptokratik eğilimlerinin daha fazla mercek altına alınmasına yol açarak geniş çaplı bir “yolsuzluk karşıtı” hareketin şekillenmesine zemin hazırladı. Fidesz’in genç bir diplomatı ve parti bürokratı olan Péter Magyar, işte bu fırsatı değerlendiren isim oldu. Magyar’ın bizzat partinin içinden çıkmış olması; eleştirilerine, itibarı sarsılmış liberal ve sosyal demokrat partilerin kalıntılarından oluşan demoralize muhalefetin asla ortaya koyamayacağı bir ağırlık ve meşruiyet kazandırdı.

Magyar, 2024 yılında bağımsız medya kanalı Partizan‘a verdiği ve devlete ait çocuk yurtlarındaki pedofili skandalının örtbas edilmesinin ardından hükümeti topa tuttuğu röportajla siyaset sahnesine hızlı bir giriş yaptı. Büyük kitle gösterileri düzenleyerek öncesinde Tisza (hem Macaristan’da bir nehir adı hem de Macarca “Saygı ve Özgürlük” kelimelerinin birleşimi) adında bir mikro parti olan siyasi oluşuma katılıp ardından liderliğini üstlenerek kısa sürede adından söz ettirdi. Aynı yılın ilerleyen aylarında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimleri ise onu ülke içindeki iktidar yarışında en avantajlı konuma taşıyan bir sıçrama tahtası işlevi gördü.

Hükümetin bu yükselişe verdiği tepkiyse oldukça hantaldı. Orbán çevresi, Ursula von der Leyen veya Volodimir Zelenski gibi nefret objesi haline getirdikleri diğer figürlere karşı başvurdukları propaganda taktiklerinin aynılarını tekrar devreye soktular. Fidesz’in giderek kendi yarattığı efsaneye inandığı, etrafını (İngiltere ve ABD’den gelen pek çok sağcı da dahil olmak üzere) dalkavuklar ve menfaatçilerle doldurduğu ve artık ülkenin nabzını tutamadığı açıkça hissediliyordu.

Magyar’ın destekçi kitlesinin omurgasını orta sınıf oluştursa da seçimler yaklaştıkça Fidesz’in kendi çıkarlarına hizmet eden otoriterliğinden rahatsız olan hemen herkesi aynı çatı altında toplayarak hitap ettiği kitleyi genişletti. Orbán ve yakın çevresinin peş peşe yaptığı fahiş hatalar da onun işini epey kolaylaştırdı. Örneğin geçtiğimiz yıl Budapeşte Onur Yürüyüşü‘nü yasaklama girişimi, hiçbir siyasi kazanç sağlamadığı gibi geniş bir seçmen kesiminin tepkisini çekerek etkinliğin devasa bir hükümet karşıtı gösteriye dönüşmesine yol açtı. Beraberinde dağlar kadar bürokratik yük getirecek ve potansiyel olarak kendi çocuklarını mahkeme salonlarına sürüklemelerine neden olacak bir protestoyu bastırmaya polisin de hiç hevesi yoktu. Bu yüzden polis müdahale etmek yerine, (normalde katılımcıları tespit edip cezalandırmak için kurulmuş olan) kendi yüz tanıma kameralarının önünden geçmemesi için yürüyüşün güzergâhını değiştirmekle yetindi.

Ortodoks çizgiye dönüş mü?

Birçoklarına göre Magyar, komünizm sonrası geçiş dönemi Macaristan’ından kesin bir kopuşu temsil ediyor: Sosyalist sistemin bıraktığı boşluğu dolduran ve Fidesz’in bir zamanların serbest piyasacı yeni yetmelerini kemikleşmiş bir “eski tüfekler” kliğine dönüştüren paternalizm ve kayırmacılık ağlarından bir kopuş. Bu yaşlılar hegemonyasını kıyasıya eleştiren ve yükseköğretimde giderek tırmanan krizin pençesinde olan gençler, muhalefetin başarısında kilit rol oynadı. Tisza’nın hükümet programı; milliyetçi söylemi ılımlı reform adımlarıyla harmanlayarak ve arasına bir tutam da merkez sol politika serpiştirerek bu geniş koalisyonu bir arada tutmaya yönelik zorlu bir çabanın ürünüydü. Tisza; sosyal işler, çevre ve eğitimden sorumlu olacak “uzmanlık” liyakatine sahip isimlerin liderlik edeceği yeni bakanlıkların kurulmasını planlıyor.

Ne var ki ekonomi alanında, yeni hükümetin ortodoks politikalara dönüşe imza atacağı görülüyor. Harcanabilir geliri büyük ölçüde eriten dudak uçuklatan KDV oranları ve diğer regresif vergilerle birlikte tek oranlı vergi sistemi varlığını koruyacak. Şahıs şirketlerine yönelik son vergi zamları ise öncesinde olduğu gibi son derece düşük seviyelerine geri çekilecek. Servet üzerinden cüzi bir vergi kesintisi görebiliriz; ancak Orbánizm’i ayakta tutan rantçı çıkarlara veya dev tarım holdinglerine meydan okuyacak hiçbir plan ufukta görünmüyor. Tisza’nın Euro’ya geçiş hedefi ise hayata geçirildiği takdirde büyük olasılıkla yeni bir kemer sıkma dalgasını tetikleyecek.

Fidesz, devletin mali gücünü kendi tabanını inşa etmek için kullanırken bir yandan da baş döndürücü bir hızla ülkeye yabancı yatırım çekmeye çalışıyordu. Buna karşılık Tisza ve müttefikleri ise piyasalara güven vererek ve Orbán hükümeti döneminde askıya alınan Avrupa Birliği fonlarının serbest bırakılmasını sağlayarak çok daha istikrarlı ve oturmuş bir iş ortamı yaratmaya çabalayacak. Bu girişimlerinde, en azından bir süreliğine, pekâlâ başarılı da olabilirler. Ancak giderek derinleşen eşitsizliklerin ve küresel ekonomide esen ters rüzgarların gölgesinde, güvenilirliklerini koruyup seçmen kitlelerini bir arada tutmayı başarıp başaramayacakları tamamen ayrı bir soru işareti.

Magyar’ın elde ettiği ezici zaferin yan etkilerinden biri de yüz yılı aşkın bir süredir ilk kez Macaristan Parlamentosu’nda hiçbir “sol” partinin kalmamış olmasıdır. Macaristan Sosyalist Partisi, yeni Orbán karşıtı bloğun yükselişiyle birlikte adeta siyaset sahnesinden silindi. Sosyalistlerden kopan Demokratik Koalisyon da oyların yalnızca yüzde birini alarak meclisteki yerini kaybetti. Şayet yeni bir güç ortaya çıkacaksa, bunun sıfırdan inşa edilmesi gerekecek. Ülkedeki ilerici güçlerin; farklı vizyonlar, çatışan egolar, mali baskılar ve pratik deneyim eksikliği nedeniyle içinde bulunduğu dağınıklık göz önüne alındığında, bu oldukça göz korkutucu bir durum. Ancak 12 Nisan’daki sözde “demokratik devrim” hakkında kesin olarak söylenebilecek bir şey varsa, o da Macaristan’daki siyasi olasılıklar yelpazesini genişlettiğidir. Umut edilen o ki bu süreç; ülkenin içinde bulunduğu krizin derinliğini kavrayan ve hırpalanmış işçi sınıfının çıkarlarını ileriye taşımaya niyetli yeni siyasi aktörlere alan açabilir. Ancak bu, hiç de kolay olmayacak.

Abdullah A., Instagram paylaşımları sebebiyle vatandaşlıktan çıkarıldı

Ailesiyle birlikte 2 aylıkken Almanya’ya gelen ve geçtiğimiz yıl Almanya vatandaşı olan Abdullah A.’nın vatandaşlığı, Filistin yanlısı Instagram paylaşımları sebep gösterilerek elinden alındı.

Almanya’da Filistin yanlısı protestolar, Foto: Al Jazeera

Almanyalı bağımsız gazeteci Hanno Hauenstein‘ın Jacobin için kaleme aldığı bu yazıyı Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Abdullah A., 1990 yılında Lübnan’da doğdu ve henüz iki aylıkken Filistinli ailesiyle birlikte Berlin’e geldi. Almanya; Abdullah’ın büyüdüğü, okula gittiği, çalıştığı ve Almanya vatandaşı olmayı beklediği yerdi. Geçtiğimiz yılın eylül ayında nihayet Almanya pasaportunu aldı. Ancak sadece birkaç hafta sonra Berlin eyaleti, Abdullah’ın vatandaşlığını iptal etti.

Buna sebep olan şey, aralarında Eyalet Göçmenlik Dairesi (LEA) ve iç istihbarat teşkilatının da bulunduğu Berlin makamlarına Almanya basınından gelen bir dizi bilgi talebiydi. Bu bilgi talepleri; aşırı sağcı haber portalı Nius, Berliner Zeitung gazetesi ve influencer/Weltwoche köşe yazarı Anabel Schunke‘den gelmişti. Abdullah’ın vatandaşlığının iptaliyle ilgili dava, Filistin ve İsrail ile ilgili sosyal medya paylaşımları etrafında şekilleniyor. Bu durum, Jacobin‘in özel olarak ulaştığı ve şu anda Berlin İdare Mahkemesi’ndeki acil yargılama sürecinin bir parçası olan belgelerde ortaya çıkıyor.

Davanın merkezinde Almanya’nın 2024 vatandaşlık reformu yer alıyor. Bu reform vatandaşlığa kabulü bazı açılardan kolaylaştırsa da eleştirmenler, kasıtlı olarak geniş ve yoruma açık bir dil kullanıldığını belirtiyor. Ayrıca, Almanya’nın özel “tarihi sorumluluğuna” resmi bir bağlılık şartı getirilmiş olup vatandaşlık süreci genişletildi. Eleştirmenler, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana ve iddia edilen “ithal antisemitizm” tartışmalarının ortasında, bu durumun siyasi söylemlerin keyfi olarak değerlendirilmesine ciddi bir alan açtığını savunuyor.

Abdullah’ın davası, bu tarz yorumlamaların ne kadar hızlı sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Schunke, 26 Eylül’de LEA’ya gönderdiği bilgi talebinde Abdullah’ı “antisemit ve terör destekçisi olduğu iddia edilen biri” olarak tanımladı. Ayrıca Schunke, Abdullah’ın bir gün önce yeni aldığı Almanya pasaportunun fotoğrafını Instagram’da paylaşmış olmasına da atıfta bulundu. Schunke bilgi talebinde, “Böyle kişiler Almanya’da nasıl vatandaşlığa alınabiliyor?” diye sordu. Ayrıca ilgili makamlara şu soruyu da yöneltti: “Bu adamın vatandaşlığa kabulünü gözden geçirmek ve muhtemelen iptal etmek için adımlar atmayı planlıyor musunuz?“

Birkaç gün sonra, LEA’nın vatandaşlığa kabul dairesi başkanı Wiebke Gramm, Schunke ve basından gelen diğer bilgi taleplerini iç istihbarat teşkilatının Berlin Senatosu temsilcisi Claudia Vanoni‘ye ileterek “ivedi şekilde bir değerlendirme” yapılmasını talep etti.

Basından gelen bilgi talepleri, Schunke’nin kendi talebine ekran görüntüsü olarak eklediği ve Nius‘a göre kendi taleplerinde de yer alan bir Instagram hikayesine odaklanıyordu. Görünüşe göre Abdullah, bu hikayeyi Instagram’da paylaşmıştı. Görselde; denize karşı oturmuş, maskeli, Filistin bayraklı ve sırt çantalı iki adam arkadan görülüyor. Adamlar yeşil alın bantları takıyor. Kıyafetleri ve deniz kenarındaki ortam, onların Hamas’ın Gazze’deki silahlı kanadının üyeleri olduklarına işaret ediyor.

Bu yorumlama ise tam olarak kesin değil. Görselde hiçbir silah veya slogan görünmüyor. Görselin üst kısmındaki küçük çubuklar, bu Instagram hikayesinin Abdullah’ın o gün paylaştığı yaklaşık yirmi hikayeden biri olduğunu gösteriyor. Abdullah, Instagram’da görseli yeşil bir kalp emojisiyle birlikte “Heroes of Palestine” (Filistin’in Kahramanları) ifadesiyle paylaşmıştı.

Yetkililerin, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasını gerekçelendirmek için gösterdiği ikinci bir sosyal medya paylaşımında, Hamas’ın 2004 yılında ölen kurucularından Şeyh Ahmed Yasin yer alıyor. Abdullah, Nisan 2025’te Threads platformunda bu görsele bir kalp emojisi ve Filistin bayrağı emojisi eklemişti. Berliner Zeitung ayrıca, Abdullah’ın paylaştığı iddia edilen bir Yasin videosuna da atıfta bulundu.

Berlin makamları bu paylaşımları, Hamas’a yönelik sempatisinin veya bağlantısının açık bir ifadesi olarak yorumluyor. Bunu da büyük ölçüde iç istihbarat teşkilatının değerlendirmelerine dayandırıyorlar. Teşkilat; LEA’nın bilgi talebine yanıt olarak Gramm’a, Abdullah’ın Instagram hesabı daha önce kendileri tarafından bilinmiyor olsa da paylaşımlarının Hamas’a yönelik bir sempatiye işaret ettiğini belirten bir değerlendirme gönderdi.

İç istihbarat teşkilatı, düzenli bir şekilde Filistin karşıtı ve zaman zaman açıkça ırkçı içerikler paylaşan @RakMakkabi adlı bir X hesabını kaynak aldı. Bu hesabın yaptığı bir paylaşım (Görünüşe göre Abdullah’ın vatandaşlığa kabulünü söz konusu Instagram hikayesiyle kamuoyu önünde ilişkilendiren ilk gönderi) X‘te 4 binden fazla beğeni aldı. Gönderi, Schunke’nin Berlin makamlarına yönelik bilgi talebinden sadece saatler önce yayımlanmış ve öncesinde bizzat köşe yazarının kendisi tarafından da yaygınlaştırılmıştı.

LEA, bunun ardından Almanya Vatandaşlık Yasası’nın 35. Maddesi uyarınca, halihazırda tamamlanmış olan vatandaşlığa kabul işlemini “hileli aldatma” gerekçesiyle iptal etmek için yasal süreç başlattı. Yetkililer, Abdullah’ın vatandaşlığa kabul sürecinde Almanya’nın anayasal düzenine olan bağlılığını gerçeğe aykırı bir şekilde teyit ettiğini savunuyor. Davanın merkezinde, Almanya’nın “Nasyonal Sosyalist adaletsizliğe ve bunun sonuçlarına, özellikle de Yahudi yaşamının korunmasına yönelik özel tarihi sorumluluğunu” kabul eden zorunlu beyan yer alıyor. 2024 vatandaşlık reformundan beri bu beyan (10. Madde kapsamında) vatandaşlığa kabul için açık bir şart haline geldi.

Bu gerekçelendirme mantığı sonraki kararlarda da devam ediyor. Berlin Senatosu’nun, Abdullah’ın avukatı Alexander Górski‘ye verdiği ve vatandaşlıktan çıkarma kararına yapılan itirazı reddeden Mart 2026 tarihli yanıtında, “Müvekkilinizin ancak vatandaşlığa kabulünden sonra ortaya çıktığı üzere, kendisi … HAMAS ile bağlantılıdır” ifadesi yer alıyor.

Jacobin‘den gelen detaylı bilgi taleplerine yanıt olarak, Berlin Eyalet Göçmenlik Dairesi ve Senato yönetimi sözcüsü, yetkililerin belirli kişilerle ilgili idari süreçler hakkında yorum yapamayacağını belirtti.

Almanya Barolar Birliği Göç Hukuku Çalışma Grubu Yürütme Kurulu Başkanı ve avukat Thomas Oberhäuser, Abdullah A.’nın davasını hukuki ve siyasi açıdan önemli buluyor. Abdullah’ın davasında yer almayan Oberhäuser, Yahudi yaşamını korumaya yönelik güçlendirilmiş taahhüdün aynı zamanda 2023’ten bu yana devam eden Filistin yanlısı protestolara da tartışmasız bir yanıt olduğunu belirtiyor.

Oberhäuser, bu davada nihai olarak asıl önemli olanın ifadenin kendisinden ziyade arkasında yattığı varsayılan tutum olduğunu savunuyor. Bir anlamda ispat yükü tersine dönmüş durumda. Yetkililer artık geriye dönük olarak bir kişinin Yahudi yaşamının korunmasıyla çelişen görüşlere sahip olup olmadığına dair çıkarım yapmak zorunda. Oberhäuser, “Yetkililer artık bir ifadenin tam olarak bu maksatla kullanıldığını kanıtlamak zorunda” dedi.

Oberhäuser, vatandaşlık yasasının siyasi söylemleri cezalandırmak için kullanıldığına dair endişeleri anlaşılır buluyor ve durumu şu sözlerle açıklıyor: “Uzun zamandır korktuğum ve hukuken de mümkün olan şey tam olarak bu: Yasama organı; yetkililere, hukuka aykırı olduğuna hükmedilen vatandaşlığa kabulleri iptal edebilecekleri on yıllık bir süre tanıdı.”

Davanın ne kadar siyasallaştığı, medyanın ve siyasetin verdiği tepkilerden açıkça görülebiliyor. Nius, Bild, birkaç yerel Berlin yayın organı ile dpa haber ajansı ve onun aracılığıyla Der Spiegel, Die Zeit ve Süddeutsche Zeitung gibi büyük yayınların tümü, Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılmasına geniş yer ayırdı. Berlin Belediye Başkanı Kai Wegner bile konuya dahil oldu. Wegner, geçtiğimiz kasım ayında X‘te “Vatandaşlığa kabul sürecinde özgür demokratik temel düzene bağlılık bizim için sadece bir formalite değildir. Sistemi kandırabileceğini sanan herkes, Berlin makamlarının ne kadar tutarlı hareket edeceğini görebilir.” şeklinde bir açıklama paylaştı. Wegner aynı paylaşımda, Bild‘in “Vatandaşlığa kabul geri alındı: Berlin, Hamas hayranının Alman pasaportunu elinden aldı“manşetinin bağlantısını da paylaşmıştı.

dpa‘nın aktardığına göre, Almanya İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt, Wiesbaden’de düzenlenen Almanya Federal Kriminal Dairesi konferansının oturum aralarında davaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Bunu açıkça destekliyorum” dedi. Çifte vatandaşları ilgilendiren benzer vakalarda da yetkililerin “onları tespit ettiğimizde” aynı şekilde hareket etmesi gerektiğini söyledi.

Abdullah, suçlamaları reddediyor. Jacobin‘in ulaştığı ve avukatı Górski tarafından sunulan acil itiraz başvurusunda, “Dayanışmam yalnızca ve tamamen Filistin halkına, yani kendi halkımadır” diye belirtiyor. Hamas’a “hiçbir şekilde” destek veya sempati ifade etme niyetinde olmadığını söylüyor ve şiddeti bir araç olarak reddediyor.

Jacobin, dava hakkında Abdullah ile kapsamlı bir şekilde konuştu. Abdullah, vatandaşlığının elinden alınmasını ansızın vuran bir felaket olarak tanımlıyor: “Konuşmayı burada, Berlin’de öğrendim. Arkadaşlarım burada, hayatım burada, her şeyim burada.” Bu nedenle, Almanya’ya olan aidiyetinin iptal edilmesi ona çok daha saçma geliyor. Medyada çıkan haberlerin ardından sosyal çevresindeki birçok kişinin kendisinden uzaklaştığını söylüyor ve ekliyor, “Artık arkadaşlarım ve ailem arasında büyük bir korku hakim.“

Abdullah, yetkilileri aldattığı yönündeki suçlamaları da kesin bir dille reddediyor. “Tarihi sorumluluğu kabul ettiğini” belirten Abdullah, “Almanya’nın bir sorumluluk taşıdığını” söylüyor. İsrail’e yönelik eleştirilerin de bundan net bir şekilde ayrışması gerektiğini savunuyor ve eleştirilerinin açıkça Yahudileri hedef almadığında ısrar ediyor. Abdullah A., kanıt olarak gösterilen sosyal medya paylaşımlarının bağlamından koparıldığını belirten Abdullah, “Hamas’tan hiç bahsetmedim. Benim için mesele öncelikle Filistin bayrağıydı” diyor.

Abdullah A.’nın davası giderek Almanya makamlarının reforme edilmiş vatandaşlık yasasının yorumunu ne kadar esnetmeye istekli olduklarını gösteren bir turnusol testine dönüşüyor. Abdullah’ın vatandaşlıktan çıkarılma kararına karşı mücadele ettiği acil yargı sürecinin, Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi ve Avrupa Hukuki Destek Merkezi (ELSC) tarafından desteklenmesinin nedeni de bu.

Uluslararası Af Örgütü Almanya Şubesi’nin ifade ve toplanma özgürlüğü uzmanı Paula Zimmermann, Jacobin‘e verdiği bir röportajda, “Bildiğimiz kadarıyla bu, söz konusu paylaşımlara ilişkin herhangi bir cezai kovuşturma veya idari kabahat süreci olmaksızın sosyal medya paylaşımları üzerinden vatandaşlığın derhal iptal edildiği ilk vakadır” dedi.

Zimmermann’a göre bu dava, “iki kademeli bir ifade özgürlüğü sistemi” izlenimi yaratıyor. Almanya’da doğmamış ancak sonradan vatandaşlığa kabul edilmiş kişiler için temel haklar, ek bir şarta bağlı olarak varlık gösteriyor gibi görünüyor. Zimmermann davayı göç ve vatandaşlık hukukunun araçsallaştırılması olarak değerlendiriyor ve yetkililerin Abdullah A. üzerinden ibretlik bir örnek yaratmaya çalıştığını düşünüyor. Aynı zamanda bu vakayı, sözde “ithal antisemitizm” etrafında şekillenen daha geniş siyasi söylemlerin bir parçası olarak değerlendiriyor.

Zimmermann, Abdullah’ın Filistin dayanışma hareketi içinde önde gelen bir aktivist olmamasının özellikle dikkat çekici olduğunu söylüyor ve davanın sindirici bir etki yaratmasının amaçlandığına inanıyor. Böyle bir etkinin şimdiden kendini göstermeye başladığı, Abdullah’ı şahsen tanıyan ve davayı yakından takip eden Berlin merkezli eğitimci Basem Said tarafından da dile getiriliyor. Said, “Biz Filistinliler için vatandaşlığın kaybedilmesi bir gözdağı anlamına geliyor. Pek çok insan artık fikirlerini ifade etmekten son derece korkuyor” şeklinde görüşlerini dile getiriyor.

İptal kararı geçerliliğini korursa Abdullah vatansız kalacak. Almanya’da kalmasına izin verilip verilmeyeceği ve verilecekse bunun ne kadar süreceği ise belirsizliğini koruyor. Oberhäuser’e göre bu dava, vatandaşlık yasasının son yıllarda nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Sonradan vatandaşlığa kabul edilenler artık fiilen, yetkililerin vatandaşlıklarını yeniden iptal edebileceği belirsizliğiyle on yıl boyunca yaşamak durumda kalıyorlar ki bu da pratikte bir tür “deneme süreli vatandaşlık” anlamına geliyor.

Zimmermann da benzer şekilde bu davayı daha geniş bir resmin parçası olarak görüyor: “İfade veya toplanma özgürlüğünün kullanımını, ortada herhangi bir cezai mahkumiyet olmasa bile, göç hukuku aracılığıyla yaptırıma tabi tutmaya yönelik girişimleri giderek daha fazla görüyoruz.” Zimmermann, Berlin makamlarının geçtiğimiz yıl Gazze protestolarının ardından Berlin Senatosu’nun baskısıyla sınır dışı etmeye çalıştığı dört aktivistin yer aldığı “Berlin Dörtlüsü” davasına işaret ediyor. Bu vakalardan birinde, bir Berlin idare mahkemesi yakın zamanda sınır dışı işleminin hukuka aykırı olduğuna hükmetmişti.

Abdullah’ın avukatı Górski, Berlin makamlarının davayı nitelendirme biçimini kesin bir dille reddediyor. Yetkililerin, bağlam veya somut bir kanıt sunmaksızın birbirinden kopuk sosyal medya paylaşımlarından yola çıkarak bir dünya görüşü kurguladıklarını savunan Górski’ye göre bu dava, siyasi ve medyatik kampanyaların devletin eylemlerini nasıl giderek daha fazla şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. 7 Ekim 2023’ten bu yana; sağcı medya kuruluşlarının, STK’lerin ve bireylerin Filistin yanlısı sosyal medya içeriklerini kasıtlı olarak yetkililere ihbar ettiğini ve bu konuda giderek artan bir eğilim gözlemlediğini belirtiyor. Górski, Jacobin‘e yaptığı açıklamada Almanya’da bir “ihbarcılık ruhunun” hakim olduğunu söyledi.

Sosyal medya paylaşımları nedeniyle vatandaşlıkları iptal edilmek istenen birkaç kişiyi temsil eden Górski, “Buradaki tehlike, vatandaşlığın deneme süreli bir vatandaşlığa dönüşmesidir” diyor. Górski, sonradan Almanya vatandaşlığına geçenlerin, ifade ve toplanma özgürlüğü söz konusu olduğunda tamamen farklı bir standarda tabi tutulduğunu savunuyor. Ayrıca, bu eşitsiz muamelenin özgür demokratik düzeni korumak adına meşrulaştırılmasını da iki yüzlü bir çelişki olarak tanımlıyor.

Abdullah için bu durumun sonuçları son derece hissedilir. Şu anda acil bir sınır dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya olmasa da vatandaşlığının iptal edilmesi, onu yeniden güvencesiz bir göçmen statüsüne itebilir. Górski, vatandaşlığın kaybedilmesinin varoluşsal bir dışlanma biçimi anlamına geldiğini savunuyor ve ekliyor: “Birdenbire size şu söyleniyor: Buraya ait değilsiniz.“

Karlıova ve Varto’nun endemik bitkileri JES tehdidi altında

Bingöl’ün Karlıova ve Muş’un Varto ilçelerinde planlanan jeotermal enerji santrali projeleri, 22 köyü etkilerken bölgede aralarında “Kritik Derecede Tehlikede” sınıfında yer alan türlerin de bulunduğu yüzlerce endemik bitki türünü tehdit ediyor.

Bingöl’ün Karlıova ilçesinde ve Muş’un Varto ilçesinde yapılması planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesi, birçok doğal yaşam alanını tahrip edecek. Bingöl ve Muş’ta en az 22 köyü etkileyecek olan bu projenin endemik bitki florasını nasıl etkileyeceği ise tartışma konusu olarak gündeme geliyor.

Sert iklim, zengin flora

Bingöl ve Muş bölgesinde yapılan araştırmalar, endemik bitkiler ve bunların yaşadığı özgün koşullara yönelik pek çok şey ortaya koyuyor. Bir çalışmaya göre, Karlıova; Bingöl’ün merkezi ve diğer bölgelerine göre soğuk, yoğun kar yağışlı ve nemli koşullara sahip. Muş’un Varto ilçesi de buna benzer olarak soğuk, karlı ve sert bir iklime sahip. Erzurum, Muş ve Bingöl illeri arasında konumlanan ve yüksekliği 3.200 metrenin üzerindeki Bingöl Dağları ise aynı zamanda volkanik bir dağ. Dağlık ve yüksek rakımlı bu coğrafya, Karlıova ve Varto’nun son derece zengin bir endemik bitki çeşitliliğini barındırmasının temel nedenleri arasında gösteriliyor.

Bölgedeki endemik bitkilere ilişkin Niha+’ya görüş belirten Varto Ekoloji Platformu üyesi Ali Rıza Vural, tanımlanmış olan birkaç endemik bitki türünü şöyle sıraladı: Kekik, nane, civanperçemi, yara otu, gevenotu ve ters lale. Vural, yöre halkınca bilinen ancak henüz bilimsel olarak sınıflandırılmamış endemik bitkilere de dikkat çekti: “Cağık, mendıke, dindarok, so, guluke, kenger, jajık , sirekurat, nerbent.”

Civanperçemi

“Bu bitkiler kar yağışından besleniyor”

Vural, bölgedeki bitkilerin yetiştiği koşula ilişkin “Bu bölgemizde karasal iklim var, kışları sert, yazları kurak ve sıcak. Bu bitkiler kar yağışından etkilenmiyor. Bizzati kar yağışından beslenen endemik bitkilerdir” dedi.

Bilimsel gözlemlerin ve uzun dönem ekolojik çalışmaların endemik bitkilerin iklim değişimi ve çevresel streslere karşı oldukça hassas olduğunu gösterdiğini ifade eden Vural, şunları söyledi:

“Özellikle Türkiye gibi yarı kurak ve dağlık bölgelerde bazı belirgin değişimler gözleniyor. Sıcaklık arttıkça birçok bitki daha serin alanlara, kuzey yamaçlara ya da daha yüksek rakımlara çekilebiliyor. İklim ısındıkça bazı türler daha erken çiçek açıyor, bu durum da polinatör böceklerle zaman uyumunu bozabiliyor.”

“Bölgemizde HES ve madencilik öteden beri vardı zaten, JES ise yeni gündemimize girdi” diyen Vural, bu faaliyetlerin sonucunda neler olabileceğini aktardı:

“Bu faaliyetler sonucunda derelerin doğal akışı azalınca dere kenarı bitkileri kuruyabilir, sulak alan habitatları küçülebilir, nem seven endemik türler yok olabilir. Ayrıca su miktarının azalması sıcaklığı artırabilir, nemi düşürebilir, gölge ve buharlaşma dengesini değiştirebilir.”

2872 Sayılı Çevre Kanunu’nun ekosistemlerin korunmasını hedefleyerek çevreye zarar veren faaliyetlere yaptırım uygulanabileceğini ifade eden Vural, “Ancak denetim, takip ve otokontrol sistemi olmadığı için bu endemik bitkilerin korunması mümkün olmuyor” dedi.

Çiriş (Guluke)

Bölgede yüzlerce endemik bitki var

Çeşitli araştırmalarda, bölgede kullanılan bitkilerin çoğunlukla tedavi amaçlı kullanıldığı tespit edilmiştir. Nadiroğlu’nun (2014) bir çalışmasına göre, Stenotaenia macrocarpa Freyn & Sint (Piltan) ve Malabaila lasiocarpa Boiss. (Pariye miye, Nane miye) Karlıova’da bulunan Maydanozgiller familyasına ait lokal endemik türlerden ikisidir. Bu araştırmaya göre, Malabaila lasiocarpa daha çok baş ağrısını dindirmek için bir kaç tane kurutulmuş yaprağını bir bardak suda demleyerek içilirken Stenotaenia macrocarpa‘nın ise mide hastalıklarında çiçekleri kaynatılarak tok karna suyu içildiği aktarılıyor.

Fritillaria gencensis (ters lale) literatürde Bingöl ili Genç ilçesindeki endemik bir tür olarak geçiyor. Bu ters lale türleri, Muş ve Bingöl arasında bulunan Bingöl Dağları’nda da bulunmakla beraber Hakkâri, Van, Şırnak, Dersim, Erzurum gibi birçok Kürt kentinde de yetişiyor. Kayalık ve taşlık habitatları tercih eden tür, 1650-1700 m’lerdeki yüksekliklerde yayılış göstermekte olup meyveleri ve tohumları Mayıs ve Temmuz aylarında olgunlaşıyor. Dar habitat yayılımı nedeniyle IUCN tarafından “Tehdite Yakın” (Near Threatened) kategorisinde sınıflandırılan bu tür, bilim insanları tarafından özellikle risk altında değerlendiriliyor.

Ters lale.

Bölgede yürütülen kapsamlı çalışmalardan biri olan Perisuyu Vadisi (Yedisu-Karlıova) araştırmasında, tam 1200 takson tespit edildi. Bu taksonların 129 tanesi (%10,75) endemik olup, bölge Türkiye florası için kritik bir merkez konumundadır. Örneğin, Bingöl’ün Genç ilçesi ve çevresinde yapılan bir araştırmaya göre ise bu bölgedeki bitkilerdeki endemizm oranı %8,4’tür.

Endemik bitki Iris Sari. Kaynak: Cengiz & Behçet, 2024

Bir araştırmaya göre, Centaurea bingoelensis (Bingöl peygamber çiçeği), Adaklı ve Matan çevresinde yayılış gösterir ve nesli “Kritik Derecede Tehlikede” (CR) olan türler arasında yer almaktadır. Matan Dağı çevresinde Astragalus bingoellensis (Bingöl geveni), Paracaryum bingoelianum ve Nepeta baytopii (Baytop pisikotu) gibi sadece bu bölgeye has 8 lokal endemik tür tespit edilmiştir (Behçet & Yapar, 2019).

Centaurea bingoelensis, Kaynak: https://www.instagram.com/marufbalos/

Bingöl, Karlıova ilçesi sınırları içinde yar alan “Göynük Nahiyesi ve Çevresinin Florası” üzerine yapılan bir araştırmada ise bu alandaki endemizm oranı %9 olarak saptandı. Endemik ve nadir olmak üzere toplam 67 takson; 2 Kritik (CR), 4 Tehlikede (EN), 14 Zarar Görebilir (VU), 34 Az Endişe Verici (LC), 12 Tehdit Altına Girebilir (NT) ve 2 Veri Yetersiz (DD) şeklinde tehlike kategorilerine dağıldı.

Muş ilinde yapılan çeşitli araştırmalar Muş’un çok değişken ve lokal habitatları ile Önemli Bitki Alanı (ÖBA) olarak nitelendirildiğini, 1250–2879 m arasında değişen yer yer engebeli bir arazide bulunduğu, bölgedeki ovaların 1250– 1700 m rakımlarda yer aldığını ifade etmiştir. Bu bölgede en az endemik 30 taksonun tespitinin yapıldığı söylenmektedir.

Örneğin, “Siyah lale” ya da “Muş lalesi” (Tulipa sintenisii, Baker) adıyla bilinen bitki, 1250 – 1300 m civarındaki Muş ovasında bulunuyor. Hem Bingöl hem de Muş bölgelerinde tespit edilen Centaurea vermiculigera (Üvey Kavgalaz), 1.800 metre civarındaki rakımlarda rastlanan bir tür olarak öne çıkıyor.

Centaurea vermiculigera, Kaynak: Karadağ et al., 2023

Varto ve çevresinde yapılan bir araştırmada, Ferula huber-morathii isimli endemik türün düşük genetik çeşitlilik ve düşük popülasyon seviyesi sebebiyle yok olma riski altında olduğu belirlenmiştir (Keser & Demir, 2024). Bilim insanlarına göre, dar habitatlı bu endemik türler jeotermal faaliyetler gibi habitat bütünlüğünü bozan müdahalelere karşı özellikle savunmasız olmakta.

Ferula huber-morathii

2014’teki bir keşif sırasında Muş’un Varto (Gimgim) ilçesinde bulunan Verbascum gimgimense (Sığırkuyruğu) türüne rastlandığı kaydedilmiştir. Adında “gimgim” geçen bu lokal türün 2000‒2200 m yükseklikteki nemli bir alanda yetiştiği belirtiliyor (Fırat, 2014).

Verbascum gimgimense

Papatyagiller ailesinden Inula macrocephala (Andız Otu) çayır ve volkanik topraklarda yetişen bir tür olup solunum yolu hastalıkları gibi birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır.

Inula macrocephala (Andız Otu)

Araştırmacılar tarafından bölgede hala endemik bitki çalışmaları yapılmaya devam ediliyor.

Kaynak:

  • Behçet, L., & İlçi̇m, A. (2015). Paracaryum bingoelianum (Boraginaceae), a new species from Turkey. TURKISH JOURNAL OF BOTANY, 39, 334–340. https://doi.org/10.3906/bot-1309-58
  • Behçet, L., & Yapar, Y. (2019). Matan Dağı (Bingöl) florasında arıcılık açısından önemli bitkiler. Biyolojik Çeşitlilik Ve Koruma, 12(1), 149–159. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1494571
  • Cengiz, H., & Behçet, L. (2024). Perisuyu Vadisi ve Çevresinin (Yedisu-Karlıova/Bingöl) Florası. Bağbahçe Bilim Dergisi, 11(2), 143-174. https://doi.org/10.35163/bagbahce.1436940
  • Firat, M. (2017). Verbascum gimgimense (Scrophulariaceae), a new species from Muş province (Turkey). Phytotaxa, 291(3). https://doi.org/10.11646/phytotaxa.291.3.5
  • Karadağ, Y., Yeni̇Kalayci, A., Ilçim, A., Ozkurt, M., Karaman, M., Kurt, A. N., & Tufan, Y. (2023). Muş i̇li endemik bitkileri. In Zenodo (CERN European Organization for Nuclear Research). https://doi.org/10.5281/zenodo.17828722
  • Keser, A. M., & Demir, İ. (2024). Assessment of conservation status of Ferula huber‐morathii : association with population genetic structure and regional climate. Nordic Journal of Botany, 2025(2). https://doi.org/10.1111/njb.04257
  • Kılıç, Ö. (2014). A Morphological Study On Endemic Malabaila lasiocarpa Boiss. (Apiaceae) From Bingol (Turkey). DergiPark (Istanbul University), 1(1), 28–32. http://dergipark.gov.tr/bseufbd/issue/22290/239069
  • NADİROĞLU, M. (2015). Karlıova (Bingöl) i̇lçesinin etnobotanik özellikleri. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=7kzH__zGx9loKBGhfK6Krg&no=FzvuU2Dv5G3iId1JRZBIbw
  • Stenotaenia Boiss. | Plants of the World Online | Kew Science. (n.d.). Plants of the World Online. https://powo.science.kew.org/taxon/urn:lsid:ipni.org:names:40567-1
  • Yapar, Y., Behçet, L., Tekşen, M., & Çetin, A. (2022). Fritillaria gencensis (Liliaceae)’in Morfolojik Bilgilerine Katkılar, Yeni Türkçe Bilimsel Ad ve IUCN Kategori Önerisi. DergiPark (Istanbul University). https://doi.org/10.35163/bagbahce.1151569

“Türkiye’de emeklilik ‘çalışma’ dönemine dönüştü”

“Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”na göre “Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda.

Foto: Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü raporundan

Forum Toplum Araştırmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan kapsamlı “Türkiye’de Emekli Yoksulluğu Araştırması”, emekliliğin Türkiye’de artık klasik anlamını yitirdiğini ve bir “hak edilmiş dinlenme” evresinden ziyade, hayatta kalmak için zorunlu çalışılan bir ara rejime dönüştüğünü ortaya koydu.

Asgari ücret emekli maaşını geçti

Raporda sunulan verilere göre, 2026 yılı başında en düşük emekli aylığı 20.000 TL iken, net asgari ücret 28.075,50 TL olarak belirlenmiş durumda. Bu tablo, ortalama bir emekli aylığının asgari ücretin ancak %83,9’una denk geldiğini gösteriyor. Araştırmaya katılan emeklilerin %83,5 gibi ezici bir çoğunluğu “alt” ve “alt-orta” gelir gruplarında yer alarak yoksulluk sınırının altında bir yaşam sürüyor.

Çalışmak bir tercih değil, mecburiyet

Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri emeklilerin çalışma nedenleri üzerine. Emekli olup çalışmaya devam edenlerin %89,4’ü bunu doğrudan “geçim zorunluluğu” ile açıklıyor. Katılımcıların %76’sı, emekli aylıkları insanca yaşayacak düzeye çıksa çalışmayı anında bırakacaklarını ifade ediyor. Emeklilik sonrası istihdamın niteliği de oldukça kırılgan; çalışan emeklilerin %62’si sigortasız (kayıt dışı) işlerde, çoğu zaman haftada 45 saati aşan yoğun mesailerle çalışıyor.

Kiracı emekliler için emeklilik “yıkım” demek

Konut sahipliği, emekli yoksulluğunun şiddetini belirleyen en temel eşiklerden biri. Rapora göre emeklilerin %30,5’i kiracı konumunda. Derinlemesine görüşmelerde katılımcılar, büyükşehirlerde kira bedellerinin emekli maaşlarını aşması nedeniyle kiracı olmayı “bir yıkım” olarak tarif ediyor. Kendi evinde oturanların yarısından fazlası ise bu evi 2008 öncesindeki görece daha avantajlı ekonomik koşullarda edinebilmiş durumda; bugünün şartlarında emekli ikramiyesi ile ev alabilmek neredeyse imkansız hale gelmiş görünüyor.

Borç döngüsü ve sağlıkta kırılganlık

Emeklilerin %66’sı halihazırda borçlu ve borcu olanların %98,6 gibi neredeyse tamamı kredi kartı borcu taşıyor. Borçlanma, bir lüks tüketim değil, mutfak masraflarını ve faturaları karşılamak için bir rutin haline gelmiş durumda. Sağlık alanında ise katılımcıların %56’sı sağlık hizmetlerine erişimde zorlandığını belirtirken, ilaç ve muayene farkları gibi cepten yapılan harcamalar hane bütçesini sarsan temel kalemlerden biri olarak öne çıkıyor.

Sosyal hayattan zorunlu kopuş

Emeklilerin %76’sı maddi imkansızlıklar nedeniyle misafirlik, sinema veya çay bahçesi gibi en basit sosyal etkinliklere bile katılamıyor. Katılımcılar, “arkadaşına bir çay ısmarlayamamanın” veya “torununa bayram harçlığı verememenin” yarattığı ruhsal çöküşü ve mahcubiyet hissini dile getiriyor.

Devlet desteğine güven az

Emeklilerin %78’i devletin kendilerine yeterli yaşam güvencesi sağlamadığını düşünüyor. Bu güvensizlik ortamında, katılımcıların %74’ü gelecek konusunda derin bir kaygı içinde. Özellikle yaşlılıkta bakıma muhtaç hale gelme, çocuklara yük olma ve yalnız kalma korkusu, emeklilerin gelecek tahayyülünü karamsarlaştırıyor.

Çözüm için politika önerileri

Rapor, emekli yoksulluğuyla mücadele için kapsamlı öneriler de sunuyor:

  • Asgari Gelir Güvencesi: En düşük emekli aylığının temel yaşam maliyetlerine göre yeniden belirlenmesi.
  • Barınma Desteği: Kiracı emekliler için merkezi bütçeden finanse edilen kira yardımı ve sosyal konut projeleri.
  • Sağlık Reformu: Yaşlılar için ilaç ve tedavi katılım paylarının kaldırılması veya minimize edilmesi.
  • Yerel Destekler: Belediyelerin emekli kartları ile ulaşım, gıda ve ısınma desteği sağlaması, mahalle temelli yaşlı dayanışma merkezlerinin kurulması

“Starmerizm”in çöküşü

“Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek tek başına yeterli olmayacaktır.”

Foto: CGTN

İngiltere İşçi Partisi Milletvekili Jon Trickett‘ın Tribune için kaleme aldığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Britanya’nın uzun süredir devam eden ekonomik ve sosyal krizi çözümsüzlüğünü koruyor. Kapitalist sınıfın Londra’da birkaç kilometrekarelik alana toplanmış ufak bir kesimi ise hakimiyetini giderek artırıyor. Patronların, kâr oranlarını yakalamaya çalışmasıyla birlikte pek çok sektörde ücretlerde acımasız ve aşağı yönlü bir baskı yaşanıyor. Çalışarak elde edilen gelirler düşerken fiyatlar ise artıyor ve barınma masrafları da birçok kişiyi zorluyor. Bu durum da sosyal yardımlara olan bağımlılığın giderek artmasına yol açıyor. Birbiri ardına gelen hükümetler, büyük şirketlerin vergilerini düşürmeye çalıştıkça kamu hizmetlerinin ve şu sıralar inandırıcı bir siyaset yürütmekte zorlanan Britanya devletinin bizzat kendisinin üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadırlar.

Egemen sınıfın bir kesimi, Brexit’in üzerlerindeki baskıları hafifletebileceğini düşünmekteydi ancak referandumdan neredeyse on yıl sonra, AB’den çıkışımız yeni bir iktidar bloku ortaya çıkarmayı başaramadı. Ortaya çıkan sonuç, süregelen bir hegemonya krizi olarak karşımızda durmaktadır. Egemen sınıfın ülkeyi yönetmek için bel bağladığı uzlaşı çökmüş durumda. Siyasetin işlemediğine dair baskın gelen hissin altında yatan asıl açıklama da işte budur.

Bu haftaki yerel seçimler Birleşik Krallık’ın belirli bölgelerinde yapılmış olsa da, ülkenin genel ruh halini net bir şekilde yansıttı. Seçmen, göz ardı edilemeyecek bir karar verdi. İngiltere, Galler ve İskoçya genelinde seçmenler, büyük kitleler halinde İşçi Partisi‘nden ve Muhafazakârlar‘dan yüz çevirdi.

Galler’de bu iki partiye olan destek eriyerek Plaid Cymru ve Reform UK‘e kaydı. Bir zamanlar İşçi Partisi’nin sarsılmaz bir kalesi olduğu varsayılan Londra’da, Yeşiller‘in ilerleyişi bir tepki oyundan çok daha derin bir anlama sahip. Bu anlam da, İşçi Partisi’nin artık ilericilerin sözcülüğünü yapmadığına dair giderek artan inançtır. İskoçya’da İskoç Ulusal Partisi (SNP) yeniden seçimlerde üstünlük sağladı ve Reform, İşçi Partisi’ni üçüncü sıraya itti. Nigel Farage’ın partisinin diğer yerlerde elde ettiği kazanımlar ise hükümetin de oluşumuna katkıda bulunduğu yabancılaşmanın boyutlarını yansıtıyor.

Seçmenler, Muhafazakârları daha 2024’te zaten akıllarından silmişti. Pek çok kişiyse büyük kaygılar taşımalarına rağmen İşçi Partisi’ne yönelmişti. Keir Starmer ve kendi kanadı, rüzgarın tersine estiğini fark etti ve manifestolarını tek bir kelime üzerine inşa etmeye karar verdi: Değişim. Ancak bu, krizin boyutunu kavramaktan uzak bir tutumdu. Starmer ve kliği, iktidarda yalnızca yetkin bir yönetim sergilemeleri halinde ekonomik döngünün Britanya’nın giderek artan ekonomik sorunlarını çözeceğine inanmaya devam ettiler.

Aynı klik ayrıca, Muhafazakârları köşeye sıkıştırmak ve Starmer’ı Farage’ın karşısına konumlandırmak umuduyla merkez sağdaki alanı ele geçirmeyi amaçlayan bir siyasi strateji benimsedi. Bunu yaparken de ilerici seçmenlere İşçi Partisi’ni terk etmekten başka bir seçenek bırakmadılar. Gazze konusundaki savunulamaz tutumları, BAME (Siyahi, Asyalı ve Etnik Azınlık) toplumunun bazı kesimlerinin partiden uzaklaşmasına yol açtı. Aynı zamanda yaşam standartlarını yükseltme konusundaki başarısızlıkları, işçi sınıfı seçmenlerini zor durumda bıraktı. Sonuç, hem sağda hem de solda oluşan bir boşluk oldu. Hayal kırıklığı, kayıtsızlık ve öfke, en belirgin duygusal tepkiler haline geldi. Bugün yerel seçim sonuçları art arda gelirken bu dramatik tabloyu net bir şekilde görüyoruz. İşçi Partisi, kendi kalesi konumundaki bölgelerde ezici bir çoğunluktan tam bir çöküşe sürüklendi.

Britanya’nın üç yıl içinde demokratik dönemin en sağcı hükümetini seçmesine dair artık ciddi bir tehlike söz konusu. Bu felaketin sorumluluğuysa doğrudan İşçi Partisi liderliğine aittir. Starmer ve kendi kanadı, partiyi seçim bağlamında tam bir çıkmaza sürükledi. Bu reddedilişin boyutu, onun parti liderliğine devam etmesini sürdürülemez kılıyor. Starmer, işçi hareketinin ve ülkenin iyiliği için, artık görevi bırakmasına ilişkin net bir takvim belirlemelidir.

Ancak bu noktada dürüst olmamız gerekiyor. Kabine, kendi sonunu hazırlayan bu stratejiyi topluca onaylayıp hayata geçirdi ve birçok İşçi Partisi milletvekili de bunu istekli şekilde destekledi. Yüzleştiğimiz şey, ortak bir başarısızlıklar silsilesidir. Siyasi doğrultuda köklü bir değişim olmadığı sürece, lideri değiştirmek (gerekli olsa dahi) tek başına yeterli olmayacaktır.

Parti içinde alternatif sesler de vardı. Birçoğumuz; temel hizmetlerin kamu mülkiyetine alınması, adil servet vergileri, kira kontrolleri ve dezavantajlı topluluklara sahici yatırımlar yapılması gibi politikaları defalarca savunduk. Starmer’ın kanadı ise görüşlerimizi sadece görmezden gelmekle kalmadı, aynı zamanda onları açıkça aşağıladı.

Şu an ihtiyaç duyulan şey, aynı şeyleri vaat etmeye devam edecek popüler başka bir isme yönelik kontrollü bir geçiş değildir. İhtiyacımız olan şey bir hesaplaşmadır. İşçi Partisi, hareketin tüm kanatlarının katılabileceği şekilde geleceği üzerine sahici ve demokratik bir tartışma yürütmelidir. Mevcut gidişata karşı uyarıda bulunanlar, bu tartışmanın merkezinde yer almalıdır.

Özel çıkarları kamu yararının üstünde tutan siyasi bir ideoloji, ülke genelinde derin bir huzursuzluk yarattı. Bu, tek bir partinin veya tek bir liderin suçu değildir. Aksine, Margaret Thatcher’dan bu yana gelen her yönetime uzanmaktadır. Bu mirastan kopmaya yönelik sahici bir irade gösterilmedikçe, siyasetçilerin değişim vaatleri kulağa boş gelmeye devam edecektir.

Bu seçimlerin verdiği mesaj daha net olamazdı. İnsanlar seslerinin duyulmadığını ve temsil edilmediklerini hissediyorlar. Bu yüzden de İşçi Partisi’nin mevcut gidişatına kitlesel olarak geçit vermediler. Buna politikaların, önceliklerin ve hedeflerin dönüştürüldüğü yeni bir mutabakatla yanıt vermeliyiz. Britanya solu için acil stratejik sorular, İşçi Partisi’nin ve mevcut hükümetin kaderinin ötesine geçmektedir. Aşırı sağ siyasete karşı direnişin temel direği olmakla gurur duyuyoruz. Önümüzdeki görev, bu direnişi ulusal çapta ilerici bir yenilenme sürecine; yani zenginliği üreten ve hizmetlerimizi ayakta tutan işçi sınıfına hizmet edecek bir siyasete dönüştürmektir. Başka hiçbir şey yeterli olmayacaktır. Seçmen sözünü söylemiştir.

Nisan 2026: Gazetecilere dönük yargı ve sansür devam etti

Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) tarafından hazırlanan Nisan 2026 raporlarına göre, Nisan ayında 1 gazeteci tutuklanırken 47 ayrı içerik ve sosyal medya hesabına erişim engeli getirildi.

Gazetecilere yönelik hak ihlallerini raporlayan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) ve Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG), Nisan 2026 raporlarını kamuoyuyla paylaştı.

DFG raporunda öne çıkan verilere göre, 2 yayın organı saldırıya uğrarken 3 gazetecinin evi basıldı, 3 gazeteci gözaltına alındı ve 1 gazeteci tutuklandı. Buna göre 1 gazeteci kötü muameleye maruz kaldı, 1 gazeteci tehdit edildi, 2 gazetecinin haber takibi engellendi, hapishanelerde ise en az 1 gazeteci hak ihlaline uğradı. Raporlarda gazetecilerin hem kamusal hem de özel yaşam alanlarında baskı altında olduğuna dikkat çekildi.

Nisan ayında 9 gazeteciye “hakaret” (TCK 125), “iftira” (TCK 267), “görevi yaptırmamak için direnme” (TCK 265), “suç işlemeye tahrik” (TCK 214) ve “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” (TCK 216) suçlamalarıyla soruşturma başlatıldığı ifade edildi. 35 dosyada ise 118 gazetecinin yargılanmasının sürdüğü belirtildi. Özellikle Siverek’teki okula saldırı olayıyla ilgili paylaşım yapan gazeteci Mehmet Yetim’in “Dezenformasyon Yasası” kapsamında tutuklanması örneğinin gazeteciler için ne denli bir tehlike olduğuna vurgu yapıldı.

MKG Nisan 2026 raporunda TBMM’de eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun muhabire fiziki müdahalesinden, 1 Mayıs alanına gazete sokulmama kararına kadar birçok noktada haber takibinin engellendiği aktarıldı.

Dijital sansür

  • 29 haber ve 18 sosyal medya içeriği sansürlendi.
  • Mezopotamya Ajansı, Yeni Yaşam Gazetesi gibi kuruluşların ve çok sayıda gazetecinin X, Instagram ve TikTok hesapları kapatıldı veya Türkiye’de erişime engellendi.
  • Televizyon kanallarına 13 ayrı yaptırım uygulanırken yayın durdurma ve para cezalarıyla idari baskı sürdürüldü.

Kadın gazetecilere yönelik hak ihlalleri

MKG raporunda öne çıkan bulgular arasında kadın gazetecilere yapılan hak ihlalleri geniş yer buldu. Raporda Hamdiye Çiftçi Öksüz’ün “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldığı ve Neşe İdil’in Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) ihlal kararına rağmen yeniden yargılandığı davada 1 yıl 3 ay hapis cezası aldığı belirtildi. Öznur Değer’in ise sokak röportajı sırasında taciz edildiği, ayrıca daha önce gözaltındayken gördüğü işkenceye tepki gösterdiği için hakkında yeni bir dava açıldığı ifade edildi.

Buna ek olarak gazeteciler Gülcan Dereli, Suzan Demir, Tuğçe Yılmaz ile sosyolog Berfin Atlı ve çevirmen Serap Güneş’in, haberlerinden aldıkları telif ücretleri gerekçe gösterilerek “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek” iddiasıyla yargılanmaya devam ettiği de aktarıldı.

MKG’ye göre şu an tutuklu olan kadın gazetecilerin listesi şöyle:

  1. Elif Bayburt – Etkin Haber Ajansı (ETHA) muhabiri
  2. Hatice Duman – Atılım Gazetesi Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü
  3. Nadiye Gürbüz – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü
  4. Özden Kınık – TRT çalışanı
  5. Pınar Gayıp – Etkin Haber Ajansı (ETHA) editörü

DFG ve MKG’nin Nisan 2026 raporlarında gazetecilerin hem fiziksel güvenlik hem de yaşam hakkı açısından ciddi ihlallere maruz bırakıldığı ifade edildi.

DFG’nin raporu için tıklayın.

MKG’nin raporu için tıklayın.

12 Mart Muhtırası ve 6 Mayıs idamları

12 Mart Muhtırası’nın ardından başlatılan Balyoz harekâtı, 1972 6 Mayıs’ında sabaha karşı idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamının yolunu döşedi.

Hürriyet gazetesi manşeti

1960-1970 dönemlerinde birçok eylem Türkiye’deki gençlik hareketlerinden yükseliyor ve kitlesel işçi eylemleri düzenleniyordu. 1970 yılında Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil ve Hüseyin İnan tarafından Ankara’da kurulan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu (THKO), Türkiye’deki sağ-sol çatışmalarının yoğunlaştığı 1970’lerde siyasi tarihin en önemli aktörlerinden biri oldu. Bu idamların önünü açan bir kırılma noktası ise 12 Mart Muhtırası ile başlayan Balyoz Harekâtı oldu.

Balyoz Harekâtı ve başlatılan tasfiye süreçleri

Balyoz Harekâtı, CHP Kocaeli Milletvekili iken partisinden istifa ederek 12 Mart Muhtırası sonrası kurulan hükümetle başbakan koltuğuna oturan Nihat Erim‘in, 22 Nisan 1971 günü TRT’de yaptığı konuşmada, “Alınacak tedbirler balyoz gibi kafalarına hemen inecektir” söylemiyle ülkedeki sol örgütlere karşı başlatılan tutuklama, işkence, yargılama ve cezalandırmaları kapsayan bir süreçti.

Harekât kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi. TİP ve DİSK gibi birçok kurum kapatıldı, binlerce demokratik ve sosyalist kişi gözaltına alınarak işkence ve sorgudan geçirildi. Kitaplar yasaklanıp topluca yakıldı, grev ve lokavt yasaklandı, basına geniş çaplı sansür uygulandı ve toplumsal muhalefet ağır baskı altına alındı.

Ocak 1971’den sonra “vur emri” ile aranan Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan, 12 Mart Muhtırası’ndan dört gün sonra Sivas’ın Gemerek ilçesinde, Hüseyin İnan ise 23 Mart’ta Kayseri Pınarbaşı’nda yakalandı. Ankara 1 No.’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, üçünü de TCK’nın 146. maddesi uyarınca teşkilatı esasiye kanununu ortadan kaldırmaya teşebbüs suçundan idam cezasına çarptırdı.

Dönemin siyasi konjonktürü içinde idamlara karşı yükselen itirazlar, harekâtın yarattığı baskı ortamında karşılık bulamadı. 24 Nisan 1972’deki meclis tutanaklarına göre TBMM’deki oylamaya 323 milletvekilinin katıldığı ve 273 ‘Evet’ oyuna karşı 48 ‘Hayır’ ile idam cezasının onaylandığı kaydedildi.

6 Mayıs 1972 infazlarını engelleme girişimleri ve balyoz harekatı

17 Mayıs 1971: Elrom’un kaçırılması 17 Mayıs 1971 günü Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi militanları Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir, İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırdılar.
1 Haziran 1971 1 Haziran 1971’de Maltepe’de Hüseyin Cevahir katledildi, Mahir Çayan yaralı ele geçirildi. 30 Haziran 1971’de ise Sinan Cemgil, Kadir Manga ve Alpaslan Özüdoğru Nurhak Dağları’nda katledildi.
Şubat – Mart 1972 Maltepe Cezaevi firarı sonrası 19 Şubat 1972’de Ulaş Bardakçı İstanbul’da, 9 Mart 1972’de ise Koray Doğan Ankara’da katledildi.
26-30 Mart 1972: Kızıldere olayı Mahir Çayan ve arkadaşları, üç yabancı teknisyeni kaçırarak infazları durdurmaya çalıştı. Tokat’ın Kızıldere köyündeki çatışmada Çayan ve 9 arkadaşı ile teknisyenler hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1972: Boğaziçi uçağının kaçırılması Yaşar Aydın, Nuri Akça, Sefer Şimşek ve Mehmet Yılmaz; İstanbul-Ankara seferini yapan uçağı Sofya’ya kaçırdı. 36 saatlik bekleyişin ardından talepleri reddedilen grup teslim oldu ve Bulgaristan’a iltica etti.
4 Mayıs 1972: Kemalettin Eken girişimi THKO üyesi Hasan Ataol ve arkadaşları, Jandarma Genel Komutanı Kemalettin Eken’i kaçırmaya çalıştı. Çıkan çatışmada Niyazi Yıldızhan hayatını kaybetti, Sefa Asım Yıldız yaralı yakalandı.

Günümüzde 6 Mayıs, “Üç Fidan” parkında, sivil toplum kuruluşlarının ve sosyalist örgütlerin düzenlediği anmalarda ve Ankara Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nde düzenlenen törenlerle toplumsal hafızada yerini koruyor.

Son mektuplar

“İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de tereddüte düşmeyeceğimden şüphen olmasın. Oğlun ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir. O bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı, ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum” — Deniz Gezmiş
“Babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. herbirisi oğlun sayılır. Dışarda bizler için uğraşan dostlarımı ve dostlarını unutmayacağını biliyorum.” — Yusuf Aslan
“Metin olunuz. Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız. Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler” — Hüseyin İnan
Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.