Çeviri |”İran rejimi Kürtlere has baskı uyguladı”

Paşew İran rejiminin Kürt halkına uyguladığı baskının kendine has özellikler taşıdığını belirterek “Kürt siyasi kültürü geleneksel ‘Divanhan’ (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır” dedi.

Manare Magazine

Kürt şiirinin yaşayan en önemli isimlerinden Abdulla Paşew, ABD-İsrail’in İran’a saldırmasından sonra yaşanan gelişmeler ve Kürtler’in bölgedeki durumuna dair değerlendirmelerde bulundu. Manara Magazine‘den Joseph Hammond’a konuşan Paşew, mevcut çatışmanın Kürtlerin kendi kaderini tayini için bir kapı aralayıp aralamadığını, Kürt siyasi birliğinin önündeki engelleri ve sınırların ötesinde Kürt kimliğini yaşatmada kültürün kalıcı rolünü değerlendiriyor.

İngiltere merkezli sitede İngilizce yapılan söyleşiyi Nihaplus okurları için Türkçe olarak yayınlıyoruz.

Kürtler ve Mevcut Savaş

Abdulla Pashew (1946, Erbil doğumlu), modern Kürt şiirinin en önde gelen seslerinden biridir. Kürt edebi modernizminin öncü figürlerinden olan Pashew, Rusya’nın Moskova kentindeki Moskova Devlet Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış; ardından hayatının ve eserlerinin büyük kısmını sürgün yılları şekillendirmiştir. Onlarca yıl boyunca Almanya, Letonya, Finlandiya ve Rusya dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşamış; bu deneyimler yerinden edilme, kimlik ve Kürt ulusal mücadelesi temalarını sıkça işlediği şiirine derinlemesine nüfuz etmiştir. Kendisi genellikle yaşayan en büyük Kürt şair ve yazarı olarak kabul edilir.

JOSEPH HAMMOND: İran ile ABD-İsrail koalisyonu arasındaki savaş yeni bir stratejik dönemi başlattı. Sizce İran Kürtleri bu çatışmayı bir özerklik fırsatı olarak mı görüyor, yoksa Kürt özlemlerinin dış güçler tarafından bir kez daha kullanılıp sonra terk edileceğine dair bir korku mu var?

ABDULLA PASHEW: İran’daki Kürt meselesi, sadece İran içinde değil, bir bütün olarak Orta Doğu genelinde son derece karmaşıktır. Bir yanda Kürtler, hem kadim hem de modern medeniyetin ortak yazarı olan tüm İran halkları gibi, özellikle din adamlarının ve Ayetullahların teokratik yönetimini pekiştirmesinin ardından ülkenin başına gelen kolektif görkem ve trajedileri paylaşmaktadır. Bu rejim; hakların sistematik olarak gasp edilmesini, ifade özgürlüğünün yokluğunu, kadın haklarının ihlalini, müzik gibi sanatsal faaliyetlerin yasaklanmasını ve giyim tarzı gibi kişisel özgürlüklerin kısıtlanmasını dayatmıştır. Dahası, tek bir din ve mezhebin dayatılmasıyla birlikte yaygın yoksulluk ve işsizlik; devletin ulusal gelirin “aslan payını” bölgesel aşırılıkçı gruplara, silah geliştirme faaliyetlerine ve İsrail ile Amerika gibi hayali düşmanlar uydurarak toplumu “gütmeye” ayırmasından kaynaklanmaktadır.

Bunlar tüm İran halkları için birer felaket olsa da, bu rejimin Kürt halkına uyguladığı baskı kendine has özellikler taşımaktadır; Kürtler için mevcut İran devleti çerçevesinde kalmak bir hayatta kalma meselesidir. İran medeniyetinin tamamının “Fars” mülkü olarak gasp edilmesi ve sonuç olarak Kürtlerin ve diğer ulusların bu mirastan mahrum bırakılması, onların en büyük manevi ve entelektüel sermayesinin yağmalanmasıdır. Kuşkusuz, Avrupa’daki bilimsel ve akademik kurumlar da bu yanlış anlaşılmada önemli bir paya sahiptir. İran tarihinin ve kültürünün “Farslaştırılması”, Fars olmayan halklara karşı işlenmiş büyük bir suçtur.

Kürt dili ve edebiyatının marjinalleştirilmesi, bölgenin gerçek tarihi mirasının bastırılmasıyla birleşince Kürt halkını “sessiz” bir asimilasyona doğru sürüklemektedir. Ağırlıklı olarak Sünni bir azınlık olan Kürtlerin üst düzey makamlara gelmesi engellenmektedir. İslam Cumhuriyeti Kürtçeyi resmi olarak tanımamakta; çocukların ana dillerinde eğitim alması reddedilmekte ve idari ortamlarda Kürtçe konuşulması dahi yasaklanmaktadır. Siyasi partiler yasaklanmıştır ve devlet destekli terörün pençesi, sadece İran içindeki değil, Viyana’da Dr. Qasimlo ve Berlin’de Dr. Şerefkendi suikastlarında görüldüğü gibi yurt dışındaki Kürt liderlere kadar uzanmaktadır.

Ben savaş siperlerinde kazanılan bir özerkliğe inanmıyorum; savaş bağımsızlık için verilir. Özerklik, İsviçre, Birleşik Krallık, Finlandiya ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde görüldüğü üzere, demokrasi “geleneğinin” yeşerdiği ve karşılıklı kabul kültürünün yüksek bir seviyeye ulaştığı bir ülke için en uygun olanıdır. İran mevcut haliyle varlığını sürdüremez; ya parçalanmalı ya da “Orta Doğu’nun İsviçre’sine” dönüşmelidir.

Kürt Birliği ve Siyasi Strateji

JH: Birkaç İranlı Kürt partisi yakın zamanda rejim değişikliği ve Kürtlerin kendi kaderini tayini çağrısında bulunan yeni bir koalisyon kurdu. Sizce bu ittifak gerçek bir Kürt birliğini mi temsil ediyor, yoksa ideolojik ve tarihsel bölünmeler hala büyük bir engel mi?

AP: Doğu Kürdistan’ın Kürt siyasi partilerinin kendilerini bu dönüşümlere ne ölçüde hazırladıkları ciddi bir endişe konusudur. Nihayetinde, şeffaf bir stratejik yetkiyle desteklenen kapsamlı bir pakt, mevcut çatışmalardan çok önce onaylanmış olmalıydı. Yine de, “gecikmiş düzeltici eylem, tam eylemsizlikten iyidir.”

Kürtlerin, Orta Doğu’da Batı ve Amerika Birleşik Devletleri ile tutarlı ve kalıcı bir ittifak peşinde koşan yegane ulus olduğunu belirtmek nesnel bir değerlendirmedir. Onlarca yıldır güçlerimiz benzersiz bir sinerji içinde faaliyet göstermiştir; bu ilişki IŞİD’e karşı yürütülen kampanya sırasında zirveye ulaşmıştır. O savaş meydanlarında Kürt ve Amerikan kanı birbirine karışmıştır; bu, ortak fedakarlıkla yoğrulmuş bir ortaklığın derin bir kanıtıdır.

Ancak Kürt halkı, Batı ile olan tarihsel angajmanlar konusunda derin bir hayal kırıklığına sahiptir. ABD ve Batılı güçlerin kendi ulusal çıkarlarına öncelik vermesi uluslararası ilişkilerin yerleşik bir ilkesi olsa da, küresel devlet yönetiminde asgari bir etik sorumluluk düzeyi korunmalıdır. Çok yakın bir geçmişe bakmak yeterli: ABD, Batı Kürdistan’dan (Rojava) desteğini aniden çekerek Kürt güçlerini şu anda Şam’da konsolide olmuş aşırılıkçı unsurlarla karşı karşıya bıraktı. IŞİD ile savaşta 11.000’den fazla can feda edildikten sonra desteğin aniden kesilmesi, acı bir emsal olarak durmaktadır.

Jeopolitik çıkarlar doğası gereği akışkan olsa da, ahlaki tutarlılıktan yoksun olmamalıdır. Washington ve Avrupa’daki liderler elbette kendi seçmenlerine karşı sorumludur; ancak Kürt liderliği de tüm olası sonuçlar için kapsamlı acil durum çerçeveleri geliştirerek buna karşılık vermelidir. Hem ABD’nin hem de İsrail’in, bölgenin en büyük etnik gruplarından birini oluşturan Kürtlerle ittifak yapmaktan fayda sağladığı aşikardır. İsrail için Kürt halkı, önemli enerji ve su rezervleriyle karakterize edilen stratejik bir coğrafi koridor ve insani derinlik sağlamaktadır. Buna karşılık İsrail, Kürtlere benzersiz teknolojik ve medya yetenekleri sunmakta ve hayati bir kültürel ve diplomatik köprü görevi gören önemli bir Kürt-Yahudi diyasporasıyla bu desteği pekiştirmektedir.

Nihayetinde, Kürt siyasi kültürü geleneksel “Divanhan” (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır. Liderlik, ittifaklarının parametrelerini, bu ortaklıkların spesifik getirilerini ve öngörülen sürelerini net bir şekilde tanımlamalıdır. Kürt hedefleri bu dönüm noktasında süper güçlerin çıkarlarıyla örtüşüyor ancak tekrarlanan ihanetlerin yaraları onları her zamankinden daha temkinli kılıyor.

Kültür, Şiir ve Kürt Kimliği

JH: Onlarca yılınızı Kürt kimliği ve sürgün üzerine yazarak geçirdiniz. Günümüzdeki gibi savaş ve siyasi çalkantı anlarında, şiir ve kültürel bellek Kürt siyasi bilincini şekillendirmede nasıl bir rol oynuyor?

AP: Sadece şiir ve diğer edebi formlar değil; Kürt müziği, dansı ve hem kadınlar hem de erkekler için geleneksel kıyafetler de Kürt yurtseverliğini desteklemede, ortak bir tarihe, kültüre ve coğrafyaya dair derin bir aidiyet duygusunu güçlendirmede hayati bir rol oynamaktadır.

Kitle iletişim araçlarının sınırsız ilerleyişi ve bilgi teknolojisi devrimi, dünya genelindeki Kürtler için elektronik bir “Birleşik Dijital Kürdistan” oluşturdu. Sykes-Picot Anlaşması ile dayatılan yapay sınırları aşarak, daha önce hiç olmadığı kadar manevi bir bağ kuruyorlar. İtiraf etmeliyiz ki, Kürt “dijital devleti” köklü bir kültürün temeli olmadan ortaya çıkamazdı.

16. yüzyılda Kürt şair Melayê Cezîrî kendisini Kürdistan’ın avizesi olarak görüyor; camiyi, kiliseyi, sinagogu ve Ezidilerin kutsal “Laleş”ini tek bir evrensel saygı merceğinden izliyordu. 17. yüzyılda büyük Kürt şair Ehmedê Xanî, Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasındaki 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Kürdistan’ın ilk bölünmesinin trajedisini çoktan hissetmişti. Bu derin Kürt hissiyatı, edebi eserlerinin her yanına canlı bir şekilde yansımıştır. Şair, Kürtleri birleşmeye ve egemenliklerini genel olarak sanat, özel olarak da müzik ve şiir yoluyla tesis etmeye çağırmıştır. Bunlar, hem Kürdistan içinde hem de dünya genelinde Kürtler arasında bağımsızlık ruhunu ilerletmede, ortak bir empati ve kader duygusunu yaymada aktif bir rol oynamıştır. Ayşe Şan ve Hasan Zirak’ın şarkıları sınırları pasaportsuz geçti; Kürt şiiri sınırları sınır muhafızlarından vize almadan aştı. Uzun zamandır şiir ve müzik, Kürt siyasi partilerini ve örgütlerini gözle görülür şekilde geride bırakmıştır.

    Pek çok Kürt partisi iki yıkıcı ideolojik değirmen taşı arasında sıkışıp kalmış durumda: radikal siyasal İslam ve aşırılıkçı Stalinist düşünce. Gerçeklikten kopuk, bu ithal ve köksüz ideolojiler modern çağın sorularına cevap verememektedir. Her iki taraf da din veya sınıf ideolojisi zemininde koşulsuz, mutlak bir “kardeşlik” talep ediyor ancak belirli bir kimliğe inanmıyorlar. En dikenli sorulardan kaçıyorlar: Dilinizin, milli bayramlarınızın, kıyafetlerinizin, şarkılarınızın ve folklorunuzun yasak olduğu bir ülkede kardeşlikten nasıl söz edilebilir? Ataerkil-feodal zihniyetlerin, “büyük birader” komplekslerinin ve efendi-köle dinamiklerinin hakim olduğu bir bölgede, bağımsızlığınızı hakim gücün tanımladığı bir “demokrasiye” nasıl bağlayabilirsiniz?

    Kürt Milliyetçiliğinin Geleceği

    JH: Son zamanlarda Suriye’den İran’a kadar Kürtler, Kürt milliyetçiliğinin güçlü kaldığını ima etmek için “1+1+1+1=1” gibi sloganlar atıyorlar. Kürt milliyetçiliğinin eskisinden daha güçlü olduğunu düşünüyor musunuz?

    AP: Kürt milliyetçiliğinin henüz katılaştığına (tam olarak şekillendiğine) inanmıyorum. Bu güçlü bir duygu ancak hala “tam pişmemiş” durumda ve net bir stratejik çerçeve veya program içine yerleştirilmedi. Şu an var olan şey, büyük ölçüde egemen ulusların zorla yürüttüğü Araplaştırma, Türkleştirme ve Farslaştırma saldırılarına karşı bir tepkidir. Milliyetçilik dediğimde unutmamalıyız ki Kürt milliyetçiliği “çekingen” bir milliyetçiliktir; en yüksek noktasında yurtseverliktir. Kibirli değildir; herhangi bir dili yasaklamaya veya herhangi bir toprağı almaya çalışmaz, Kürtleri diğer halklardan üstün görmez. Bu Kürt yurtseverliğinin özü; dilin, geleneklerin, inançların ve Zagros ile Toros dağlarının ve vadilerinin insanlarının bin yıllık karakterinin korunmasıdır.

    Kürdistan halkının gelenekleri; bu kadim ulusun renkli kültürü, toprağı ve zengin dili, Kürtlere ait olduğu kadar insanlığa da aittir. Kürdistan medeniyetin ana beşiğidir; Kürdistan tarihini ve toprağının, dilinin ve kültürünün kalbini bilmeden insanlığın evrimini gerçekten kavramak mümkün değildir.

    Kürt milliyetçiliği – ya da daha doğru bir ifadeyle Kürt yurtseverliği – aydınlar arasında uzun süredir yeşermiş olsa da, kendisini sistematik olarak örgütlemeyi başaramamıştır. Çoğu Kürt liderin karakteri muhafazakar ve tereddütlü olmaya devam ediyor. Bu parti liderleri daha çok “Büyük Biraderler” veya kabile reisleri gibi davranıyorlar; bağımsızlığı ve özgürlüğü imkansızlıklar olarak görüyorlar. Kürdistan’da parti, aşiretin modern bir biçiminden ibarettir. Müzakerelerde asla kağıt kalem kullanmazlar. Orta Çağ Divanhan tarzında tüm anlaşmaları sözlü olarak yürüten, sadece sözlü vaatlerde bulunup alan “soylu eşkıyalar” gibi hareket ederler.

    İkinci Dünya Savaşı ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında, Kürt bağımsızlığı ilkesi üzerine JK (Komeley Jiyanaway Kurdistan) adlı bir örgüt kurulmuştu. Bu, ilk gerçek bağımsızlık yanlısı örgüttü. Ancak çok geçmeden Sovyetlerin “Halkların Kardeşliği” ve Stalinist ideolojisinin etkisi hedefi “özerklik”e kaydı. O andan itibaren Kürtler; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi demokratikleştirme yükünü üzerlerine aldılar. Fabrikası olmayan ilkel bir tarım ülkesinde, kendi dili yasaklanmış bir halk için öncelik “proletaryanın zaferi” haline geldi. 1959’da Süleymaniye’de bir grup aydın KAJIK’ı kurdu ancak Iraklı ve Kürt partiler bu seçkin grubu “emperyalizmin uşakları” olarak damgaladı ve hareket sonunda dağıldı.

    Şimdi bile, onlarca felaket ve çöküşten sonra – “özerklik” adına yüz binlerce masum Kürdün ölümünden ve binlerce köyün yakılmasından sonra – bağımsızlık fikri şurada burada tartışılıyor. Ben bu vizyonun bir geleceği olduğuna ve hedefine ulaşacağına inanıyorum. Kürdistan’ın bağımsızlığı, Orta Çağ kökenlerini terk etme belirtisi göstermeyen bir Orta Doğu’nun demokratikleşmesinden çok daha kolaydır. Demokrasi ve federalizm aynı madalyonun iki yüzüdür; demokrasi bu bölgede başarılması on yıllar veya yüzyıllar alabilecek uzun, inişli çıkışlı bir süreçtir. O zamana kadar asimilasyonumuz garanti altındadır. Kendilerini korumak ve yok olup gitmekten kaçınmak için Kürtler ülkelerini özgürleştirmelidir. Bağımsızlıklarını artık despot işgalci rejimlerin “demokratikleşmesine” bağlamamalıdırlar.

    Hasarlı doğal gaz tankeri için ekolojik felaket uyarısı

    Bazı Avrupa Birliği üyesi ülkeler, bu ayın başlarında Akdeniz’de vurulan Rus yapımı sıvılaştırılmış doğal gaz tankerinin ekolojik ve güvenlik bakımından acil risk oluşturduğu konusunda uyarıda bulundu.

    3 Mart’ta uluslararası medya kuruluşları, Rusya’ya ait bir sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) tankeri olan Arctic Metagaz’ın Akdeniz açıklarında alev aldığını ve hasarlı bir şekilde Akdeniz’de yüzdüğünü bildirmişti.

    Rusya, “gölge filoya” ait olan geminin Ukrayna deniz insansız hava araçları (İHA) tarafından saldırıya uğradığını öne sürdü. Ancak Ukrayna bu iddialara ilişkin henüz bir açıklama yapmadı.

    Gölge filo, yaptırım uygulanan ülkelerin (Rusya, İran, Venezuela vb.) petrol ve petrol ürünlerini uluslararası kısıtlamaları aşarak taşımak için kullandığı tanker filosudur. Bu kavram, özellikle Rusya’nın 2022 Ukrayna işgali sonrası Batı ülkelerinin Rusya petrolüne fiyat tavanı uygulamasının ardından gündeme gelmiştir. Batı'nın enerji yaptırımlarını ve fiyat tavanlarını aşmayı hedefleyen bu gemiler, sahte konum verileri gibi belirli yöntemlerle ile uluslararası denetimlerden kaçmaktadır.

    Reuters, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık tarafından yaptırım uygulanan geminin Malta kıyıları yakınlarında alev aldığını bildirdi. Bazı haber kaynakları ise olayın Libya kıyılarına daha yakın bir noktada meydana geldiğini aktardı.

    Bu saldırılar acil risk oluşturuyor

    Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Malta Başbakanı Robert Abela, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Christodoulides ve İtalya Cumhurbaşkanı Pedro Sánchez; Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e 18 Mart’ta hasarlı tankerin yol açacağı risklere ilişkin bir mektup yolladı. Mektupta, geminin Malta ile İtalya arasında uluslararası sularda sürüklendiği belirtilerek durumun çifte bir kriz yarattığı vurgulandı.

    AB ülkeleri, son dönemde Akdeniz ve Karadeniz’de gemilere yönelik saldırıların arttığını belirterek bu durumların deniz güvenliği ve deniz ekosistemi açısından “acil risk” oluşturduğunu vurguladı. Mektupta, olayın uluslararası hukuk çerçevesinde soruşturulmasının ve sorumluların hesap vermesi gerektiğinin hayati önem taşıdığı ifade edildi.

    Mektupta geminin taşıdığı özel LNG yükü ve hasarlı durumu nedeniyle AB deniz alanının kalbinde büyük bir ekolojik felaket ihtimalinin doğduğu kaydedildi. Ayrıca Avrupa Deniz Güvenliği Ajansı’nın (EMSA) devreye girerek deniz gözetimi, kirlilik izleme ve teknik destek sağlaması istendi.

    Reuters‘ın aktardığına göre, İtalya Sivil Savunma Ajansı 18 Mart’ta yaptığı açıklamada son iki haftadır Akdeniz’de sürüklenen hasarlı tankerin artık Libya’nın arama ve kurtarma sularına girdiğini duyurdu.

    Pakistan sınır kasabası gıda ve yakıttan mahrum kaldı

    Gazeteci Akbar Notezai, Pakistan ve İran sınırına çekilen çitlerin sınır kasabasındaki halka ekonomik ve toplumsal etkilerini anlatıyor.

    Belucistan’daki Pakistan-İran sınır kapısı, Tafran. Fotoğraf: Arab News

    On yıllardır İran’dan yapılan ithalat, İran ve Afganistan ile sınırı olan Belucistan eyaletinin Chagai şehrinde bulunan ücra bir kasaba olan Taftan’ın nüfusunu ayakta tutuyordu. Taftan’dan 600 kilometre uzaklıktaki eyalet başkenti Quetta’da yaşayan 19.259 Belucistanlı, gıda ve petrol konusunda büyük ölçüde İran’a bağımlıydı.

    28 Şubat’ta başlayan protestoların ardından iki komşu ülke arasındaki sınır kapatıldı. Bu durum, Taftan ve eyaletteki diğer sınır bölgelerini fiyat değişimlerine karşı savunmasız bıraktı. Bu, ilk kez yaşanan bir durum değildi. Yakın geçmişte, bölgedeki güvenlik sorunları sık sık bu tür sınır kapatmalarına yol açmıştı.

    Binlerce Pakistanlı şu anda hayatlarından endişe duyarken sınır geçişlerinin her iki tarafındaki kamyon şoförleri mahsur kalmış durumda ve kolay bozulan malları yavaş yavaş bozuluyor. Yerel bir iş adamı olan Mohammad Ilyas, “Bu temel ihtiyaçlar gecikirse açlıktan öleceğiz” dedi. Sürücülerden Haleem Baloch, İran’ın Sistan-Belucistan bölgesine patates taşıdığını, ancak sekiz gündür mahsur kaldığını ve ürünlerinin bozulmaya başladığını söyledi.

    Yükselen fiyatlar

    “Depoyu 1500 rupiye (238,02 TL) doldurdum,” dedi Asif Baloch, Ramazan sırasında Taftan’daki çarşıda onunla karşılaştığımda. “Savaştan önce bir litre benzin 190 rupi (30,15 TL) idi, grevlerden sonra ise 250 rupi (39,67 TL) oldu.” İran petrolü satan yerel bir dükkan sahibine göre ise bu fiyatlar o zamandan beri %157’lik bir artışla 500 rupiye (79,34 TL) fırladı.

    Sınır çitleri ve sınır ticareti

    909 kilometrelik Pakistan-İran sınırı boyunca belirli bölgelerin çitle çevrilmesine, ülkeleri harekete geçmeye zorlayan bir dizi olayın sonucunda 2018-2019 yıllarında başlandığı bildiriliyor. Bu gelişmelerin merkezinde, 2003 yılında Abdul Malik Reki tarafından kurulan ve yönetilen Sünni Beluç militan grubu Jundullah’ın (Tanrı’nın Askerleri) ortaya çıkışı yer alıyordu.

    İran’ın baskısı altında, iki taraf daha iyi bir güvenlik yönetimi için sınırı ortaklaşa çitle çevirme konusunda uzlaştı. The Economic Development of Balochistan kitabının yazarı ve kalkınma analisti Syed Fazl-e-Haider, bu durumun sınır ötesi ticareti etkilediğini söyledi.

    Bu durum, sınır ötesi ticareti daha da zorlaştırdı. Zira 2013 yılında ABD, Pakistan’a İran ile herhangi bir petrol ve doğalgaz anlaşmasını yasaklayan yaptırımlar uygulamıştı. Amerikan baskısına dayanamayan Pakistan, komşu ülkeyle yaptığı doğalgaz boru hattı anlaşmasını hayata geçiremedi. Sonuç olarak, İran petrolü yasal olmayan kanallardan kaçak olarak ülkeye getirilmeye başlandı. Pakistan İstihbarat Raporu’na göre, İranlı tüccarlar her yıl 1 milyar ABD dolarından fazla değerde yakıtı Belucistan’a kaçak olarak sokuyor.

    Çitlerin etkisi

    Sınır çitleme önlemlerinden etkilenen tek sınır kasabası Taftan değildi. Belucistan’ın Washuk bölgesindeki bir sınır kasabası olan Mashkhel’den Zamyad marka kamyonet şoförü Ghaffar Reki: “İran ile sınır ticaretimiz, ABD ve İsrail öncülüğündeki İran saldırılarından çok önce durma noktasına gelmişti.”

    Ghaffar Reki, “Petrol hariç, İran malları Washuk’a gelmiyor. Günlük ihtiyaçlarımızı ya Quetta’dan ya da Taftan’dan satın alıyoruz ve nakliye masrafları nedeniyle üç katı ücret ödemek zorunda kalıyoruz” diye ekledi. Ghaffar, geçmişte İran ile Pakistan arasındaki sınırın açık olduğunu söyledi. Kız kardeşinin Reki Baloch aşiretinden birisiyle evlendiği için Belucistan’ın İran tarafında yaşadığını ancak son beş yıldır onu ziyaret edemediğini ve birbirlerinden kopuk kaldıklarını söyledi.

    Ekonomist Kaiser Bengali, halkını öncelikli görmeyen Pakistan hükümetini suçluyor ve hükümetin Belucistan’daki halkının hayatını kolaylaştırmakla ilgilenmediğine inanıyor.

    Quetta Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Ayub Mariani: “İranlılar tarafından herhangi bir engel yok. Pakistan ile ticaret hacmini artırmaya hevesliler. Ama biz ilgilenmiyoruz.”

    Yerel araştırmacı Muhammed Arif, sınırın her iki tarafındaki Beluçların artan ticaret kısıtlamalarıyla karşı karşıya olduğunu ve İran-Pakistan siyasi ilişkilerinin de bir etken olduğunu söyledi: “İki ülke arasında güven eksikliği var. Bu da aralarındaki ticareti zorlaştırıyor.

    Aceleyle eve dönüş

    Pakistanlı yetkililere göre, ABD ve İsrail’in saldırılarının hemen ardından İran’da yaşayan 35.000 Pakistanlı vatandaş, Belucistan’daki Taftan ve Gabd-Rimdan sınır kapılarından Pakistan’a dönecek.

    Tahran’da yaşayan öğrenci Ali Nawaz, şehre yönelik saldırıları duyar duymaz hemen eve dönmeye karar verdiğini belirterek, korkunun çok büyük olduğunu ekledi: “Pakistan’a canlı olarak dönemeyeceğimizi düşündük.”

    İran sınırındaki Chaghi, Washuk, Gwadar, Kech ve Panjgur ilçeleri sınır ötesi ticarete tamamen bağımlıyken Belucistan'ın geri kalanı dolaylı olarak bağımlıdır.

    Ekonomist Bengali, İran’dan gıda ve petrol girişinin durması halinde, sınır kasabalarındaki halk için yıkıcı ekonomik sonuçlar doğacağını vurguladı. “Quetta hariç, Belucistan’da Pakistan Devlet Petrol Şirketi’ne (PSO) ait benzin istasyonları neredeyse hiç yok ve olanlar da çok az.”

    Kısa bir süre önce Taftan’a yaptığım ziyaret sırasında, sınırın sınırlı ticaret için açık olduğunu gördüm. İran’dan temel ihtiyaç maddelerini getiren bir hamal olan Amanullah, ailelerin halihazırda karşı karşıya olduğu ve savaşla daha da kötüleşen zorluklara dikkat çekti: “Beslemem gereken beş çocuğum var ve sınır açıkken günde 2000 rupi (317,36 TL) kazanıyordum. O zaman bile, ailemin masraflarını karşılamak için borca girmek zorunda kalıyordum.”

    Dilan Karaman olayı incelemesi nasıl ilerledi?

    Gazeteci Dilan Karaman’ın şüpheli ölümü sonrası kurulan kadın örgütleri komisyonunun raporu tartışma yarattı. Aile, feministler ve siyasi yapılar rapora tepki gösterirken adli eksiklikler ve kurumsal sorumluluklar gündeme geldi. 27 Kasım’dan bugüne hangi detaylar kamuoyuna yansıdı?

    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Milletvekili Saliha Aydeniz’in danışmanı ve gazeteci Dilan Karaman’ın 11 Kasım’da kaldırıldığı hastanede 28 Kasım’da yaşamını yitirmesi, kamuoyunda başından itibaren ciddi soru işaretlerine yol açtı. Karaman’ın ölümünün “intihar” olarak değerlendirilmesinin özellikle kadın örgütleri ve yakın çevresi tarafından tartışmaya açılması ardından kadın örgütlerinden oluşan bir inceleme komisyonu kurma kararı alındı.

    Kadın örgütleri komisyon kurdu

    29 Kasım’da Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi, Dayanışmanın Kadın Hali Derneği (DAKAH-DER), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Rosa Kadın Derneği ve (Özgür Kadın Hareketi) TJA temsilcilerinden oluşan bir inceleme komisyonu kuruldu. Komisyonun içerisinde yer alan 3 avukatın hukuki süreci takip ettiği biliniyor.

    Komisyonun amacı; olayın hukuki boyutunu incelemek, Karaman’ı intihara sürükleyen nedenleri ortaya çıkarmak, kurum içi ve kurumlar arası sorumlulukları açığa çıkarmak şeklinde açıklandı.

    5 kadın örgütünün komisyon hakkındaki ortak açıklamasında, şüpheli kadın ölümlerinin politik olduğu vurgulanarak sürecin yalnızca bir adli vaka değil, kadınların yaşam hakkına yönelik sistematik bir sorunun parçası olduğu ifade edildi.

    Olay günü ve deliller

    Dilan Karaman, 11 Kasım’da “adli vaka” olarak hastaneye kaldırıldı. Bu tarihten itibaren süreç yalnızca bir ölüm vakası olarak değil, şüpheli bir kadın ölümü olarak ele alınmaya başlandı.

    İlk günden itibaren tanık beyanları toplandı, kaybolma riski bulunan deliller Emniyet Müdürlüğü’ne iletildi, Karaman’ın sosyal medya paylaşımları incelendi, şiddete maruz kaldığını aktardığı arkadaşlarının ifadeleri dosyaya eklendi, yeni taşındığı eve ait kira sözleşmesi kayıt altına alındı

    Ayrıca Karaman’ın telefonu, dijital materyalleri ve Mazlum Toprak tarafından sunulan bir mektup incelemeye alındı. Mektubun el yazısının kime ait olduğunun belirlenmesi için örnek yazılar da karakola teslim edildi.

    Soruşturma sürecinde bazı kritik eksiklikler de gündeme geldi. Olay yeri inceleme tutanakları hazırlanmasına rağmen Karaman’ın evini gören MOBESE kayıtlarının dosyada bulunmadığı belirten komisyon, bu kayıtları talep etti. Sağlık çalışanlarının ve polis ekiplerinin müdahalesine dair çelişkiler olduğu tespit edildi. Yürütülen inceleme sonucunda Karaman’ın daha önce arkadaşı olan Mazlum Toprak’ın dosyada “şüpheli” sıfatıyla yer almaya başladı.

    Komisyon raporundaki temel başlıklar

    Komisyon, 9 Mart’ta Dilan Karaman’ın şüpheli ölümüne ilişkin bir rapor yayımladı. Komisyon tarafından hazırlanan raporda şu başlıklar öne çıktı:

    • Olay günü Karaman’ın partner şiddetine maruz kaldığı
    • Olay günü sağlık müdahalesinin geciktiği
    • Çalıştığı yapılarda sistematik psikolojik baskıya maruz kaldığı
    • Kriz anında dayanışmanın yetersiz kaldığı ve politik yalnızlığa itildiği
    • Raporun sonuç bölümünde ise Karaman’ın ölümünün tek bir fail ya da tek bir kurumla açıklanamayacağı ifade edildi.

    Rapor tartışma yarattı

    Raporun açıklanmasının ardından Karaman’ın ailesi, arkadaşları ve feministler sosyal medya üzerinden sert eleştiriler yöneltti. Eleştirilerin odağında raporda yer alan belli ifadelerin yanlış olması, faillerin yeterince işaret edilmemesi, sorumluluğun Karaman’ın yaşamına ve çevresine kaydırılması ve erkek şiddetinin yeterince açık tanımlanmaması yer aldı.

    Karaman’ın arkadaşları ayrıca, taleplerine rağmen Diyarbakır’daki LGBTİ+ örgütlerinin komisyona dahil edilmediğini ve geçmişte Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nde Servet adlı bir erkek tarafından yaşatıldığı belirtilen bazı şiddet vakalarının raporda yer almadığını ifade etti. Milletvekili Saliha Aydeniz ve Mazlum Toprak’ın halası Naşide Toprak’ın isimlerinin raporda geçmemesi de eleştirildi.

    DEM Parti Milletvekili Saliha Aydeniz, raporun yayınlandığı gün (9 Mart) X hesabından Karaman'ın ölümüne ilişkin açıklama yapmıştı. “Yani bunca zaman birlikte çalışmış ama hassasiyetlerini, beklentilerini anlamamış olmak Dilan’la arkadaş olamamış olduğum gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Bunları yeterince yapmış olsaydım, arkadaş olabilseydim, iş dışında daha fazla zaman ve mekan paylaşsaydım belki sonuç böyle olmayacaktı” demişti.

    DEM Parti ve HDK Kadın Meclisi 11 Mart’ta raporun geri çekilmesini talep ettiklerini belirten bir açıklama yayınladı.

    Feministlerin Eleştirileri

    Aralık Feminist Kolektif tarafından yapılan açıklamada rapora yönelik kapsamlı eleştiriler dile getirildi. Açıklamada fiziksel şiddetin açık olarak tanımlanmadığı, erkek şiddetinin kaynağının Karaman’ın travmalarına indirgendiği, sorumluluğun arkadaş çevresine yüklendiği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığın görünmez kılındığı ifade edildi.

    Ayrıca raporun Karaman’ın özel yaşamını gereğinden fazla ifşa ettiği ve kurumsal sorumluluğu gölgelediği de vurgulandı.

    Feministler dört temel talep sıraladı:

    1. Mazlum Toprak ve varsa diğer faillerin intihara sürükleme suçundan yargılanması
    2. Şiddetin örtbas edilmesinde rolü olanlara yaptırım uygulanması
    3. Mobbing uygulayan kişi ve yapıların örgüt içi mekanizmalara sevk edilmesi
    4. Cinsel yönelim ve kimlik temelli ayrımcılıkla yüzleşilmesi

    Rapor Geri Çekildi

    Aile, arkadaşlar ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine komisyon tarafından hazırlanan rapor geri çekildi. Dilan Karaman İnceleme Komisyonu, raporun çekildiğini belirten bir açıklama yaptı.

    Tepkilerin ardından komisyon raporu geri çekildi. DEM Parti Kadın Meclisi 13 Mart’ta yaptığı açıklamada, Saliha Aydeniz’in idare amirliği görevinden çekildiğini ve hakkında disiplin soruşturması başlatıldığını duyurdu.

    Bu gelişmenin ardından TJA da bir açıklama yayınlayarak sürece ilişkin kadın kırımı zihniyetine karşı hukuki ve toplumsal mücadeleyi büyüteceklerini belirtti.

    Aile basın toplantısı düzenledi

    İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde, şüpheli şekilde yaşamını yitiren Dilan Karaman’ın ölümü ve soruşturma sürecine ilişkin Karaman ailesi bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, İHD Merkez Yürütme Kurulu üyesi Eren Keskin, Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun ve İstanbul Şube Sekreteri Jiyan Kaya katılmıştı.

    bianet’in haberine göre basın toplantısında söz alan Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, hem ölümün hem de soruşturma sürecinin tüm yönleriyle açığa çıkarılmasını istediklerini belirtti. Raporda yer alan bazı bilgilerin gerçeği yansıtmadığını ifade eden Karaman, olay günü yaşananlara dair kritik boşluklara dikkat çekti. Şiddet faili Mazlum Toprak’ın kendisine şiddet uygulayıp onu evden kovduğunu, Dilan’ın aynı gün kendisiyle son olarak saat 14.42’de iletişim kurmasından hastaneye alınma saatine (16.00) kadar geçen sürede neler yaşandığının hâlâ bilinmediğini vurguladı.

    Aile, şu sorulara cevap verilmesini istedi: Hastaneye alınmasına kadar geçen süre zarfında neler yaşanmıştır? Neden zamanında ve etkili bir acil müdahale yapılmamıştır? Olayın gerçekleştiği yerde Mazlum Toprak’ın yanında bulunan kişinin ifadesi alındı mı? Mazlum Toprak’ın elektronik cihazları incelendi mi? Mazlum Toprak’ın kırdığını iddia ettiği bıçak inceleme için alındı mı?

    Gönül Karaman’ın ardından söz alan İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun, Dilan Karaman’ın müdahaleye ihtiyaç duyduğu sırada olay yerine gelen sağlık ekiplerinin müdahale etmediği ihtimali olduğunu söyledi ve sağlık çalışanlarının isimlerinin ve ifadelerinin dosyada bulunmamasını hayati bir eksiklik olarak değerlendirdi. Polis müdahalesine dair eksikliklere de dikkat çeken Tosun, savcılığın faile ve polislere yönelik yaptırım konusunda gerekli adımları atmadığını ifade etti.

    Soruşturma süreci devam ederken hem aile hem de kadın örgütleri Dilan Karaman için adalet talebini sürdürüyor.

    Soruşturma süreci devam ederken 16 Mart'ta Saliha Aydeniz'in TBMM İdare Amirliği görevinden istifa ettiği duyuruldu.

    Baraj ve HES toplumsal hafızayı nasıl yok eder?

    Kürt illerinde toplumsal hafızayı ve yaşam alanlarını talan eden baraj ve HES projeleri bölgedeki halk ve canlılar için hâlâ önemli bir tehdit oluşturmakta.

    Kürt İllerinde Baraj ve HES Kuşatması

    Baraj ve HES Nedir?

    Barajlar, suyun önünü keserek büyük yapay göller oluşturan yapılardır. Hidroelektrik santraller (HES) ise bu suyun akış gücünü kullanarak elektrik üretir. Ancak bu süreç, nehirlerin doğal akışını bozarak ekosistemi köklü biçimde değiştirir.

    Kürt illerinde inşa edilen baraj ve HES projeleri yalnızca enerji üretimi değil, aynı zamanda ekolojik, kültürel ve toplumsal dönüşüm araçları olarak uygulanmaktadır.

    Politik Arka Plan

    Barajlar, uzun süredir uygulanan güvenlik politikalarının bir parçası olarak bölgeyi yeniden şekillendirme aracı haline getirildi. Dicle ve Fırat nehirlerinde Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında inşa edilen -Devlet Su İşleri’nin tanımıyla- “güvenlik” barajları yapılarak birçok insanın ve canlının yaşam alanları talan edildi.

    Ekonomik Gerçeklik

    Projelerden elde edilen elektrik Kürt illerine değil, batı illerine ve dış pazarlara aktarılmaktadır. Bölge halkına ekonomik fayda sağlanmamaktadır. Baraj ve HES projeleri sıcaklık, su ve yağmur gibi doğal etkenleri değiştirerek ve tarım alanlarını yok ederek bölge halkının daha da yoksullaşmasına sebep olmuştur.

    Göç ve Yıkım

    Köyler boşaltıldı veya sular altında bırakıldı, insanlar zorunlu göçe maruz kaldı, toplumsal ve kültürel miras yok edildi.

    Dicle–Fırat Havzasında Baraj Kuşatması

    Fırat Nehri, toplam 50 baraj
    Ana barajlar:
    KebanKarakayaAtatürkBirecikKarkamış
    Dicle Nehri, toplam 41 baraj
    Ana barajlar:
    IlısuKralkızıDicleCizre
    SONUÇ:
    • Yapay göller oluşturuluyor
    • Nehirlerin doğal akışı kesiliyor
    • Su aşağı havzalara ulaşamıyor
    • Yağış düzenini ve nem oranını değiştiriyor
    • Sıcaklık ve rüzgar rejimini bozuyor
    • Kuraklık hızla artıyor
    • Tarım alanları verimsizleşiyor
    • Ekosistem dengesi çöküyor
    • Bölge halkı göçe zorlanıyor
    • Toplumsal hafıza talan ediliyor

    Yeni Projeler

    • 89 HES + 28 baraj projesi (2015 sonrası)
    • ÇED onay oranı: %99
    • 2026 başında Bingöl ve Erzurum’da 4 yeni proje onayı

    Çarpıcı Örnekler

    Adıyaman ve Urfa – Atatürk Barajı: Kenan Evren döneminden itibaren yapımı planlanan Atatürk Barajı sebebiyle 34 köy sular altında kaldı, Neolitik döneme ait Samsat Antik Kenti ve kaya mezarları gibi yapılar sular altında..
    Batman, Hasankeyf – Ilısu Barajı: 199 köy sular altında kaldı, 15 bin kişi göç etti, 12 bin yıllık tarih yok edildi.
    Van, Erciş – Zilan Vadisi: HES projeleriyle nehir sistemi bozuldu, Van Gölü’nü besleyen su kaynakları zarar gördü, endemik türler yok olma riskiyle karşı karşıya kaldı.
    Bingöl, Genç / Amed, Licê (Sarım Havzası): HES projesi bölgenin ünlü bal üretimini tehdit etti, ekosistem dengesini bozdu.
    Amed – Silvan Havzası: Baraj çalışmaları sırasında patlatmalar Taş Köprü gibi tarihi yapılara zarar verdi, binlerce ağaç kesildi, 50 köy risk altında.
    Muş, Varto – Alparslan Barajları: 2019 yılında Alparslan 1 ve 2 Barajları nedeniyle 60 hane ve 500 nüfuslu Tepe köyü tamamen sular altında kaldı.
    Urfa – Birecik Barajı: Baraj sonrası yerleşimin %85’i sular altında kaldı, birçok tarihi höyük ve yaşam alanı yok edildi.
    Elazığ – Keban Barajı: Keban barajının yapılmasıyla 39,300 hektarlık alanın içinde bulunan yerleşim yerleri arasından en az 59 köy, 26 mezra ve 6 kom tamamen sular altında kalmıştır.
    Amed, Eğil – Dicle Barajı: Diyarbakır’ın Eğil ilçesindeki 1986 yılında yapımına başlanan ve 1997’de su tutmaya başlayan Dicle Barajı’nın açılan kapaklarından birinin kopması sonucu 2 bin 400 yıllık tarihi yapılar da sular altında kaldı.
    Şırnak – Nerdüş Barajı ve Cizre Barajı: Şırnak’ın Cizre ilçesine bağlı olan ve 1990’lı yılların başında yakılarak boşaltılan 150 hanelik Çağlayan (Şax) köyü Nerdüş HES ve sulama barajı projesiyle su altında bırakılacak. Gabar ve Cûdî dağlarını birbirinden ayıran Kasrik Boğazı gibi yapılar ise Cizre Barajı sebebiyle sular altında kalacak.
    Baraj ve HES projeleri, enerji üretiminin ötesinde bir coğrafi ve toplumsal dönüşüm aracı olarak kullanılmaktadır. Ekosistem yıkımı, tarihsel mirasın yok edilmesi ve halkın yerinden edilmesi, bu projelerin en ağır sonuçlarıdır.

    İnfografi için yapay zeka ChatGPT’den yararlanıldı. Kaynak: Yeşil Gazete, Yeni Yaşam; Sönmez, M. E. (2012). Barajların Mekân Üzerindeki Olumsuz Etkileri ve Türkiye’den Örnekler. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11(1), 213–231. https://dergipark.org.tr/tr/pub/jss/issue/24240/256977

    Fransa Yerel Seçimleri: Büyük kentlerde ikinci tura kaldı

    15 Mart’ta gerçekleştirilen ilk turun ardından pek çok büyük kentte adaylar %50 barajını aşamadı. Seçimlerin ikinci turu 22 Mart’ta.

    Fotoğraf: Le Devoir

    Fransa’da iki turlu olarak gerçekleştirilen yerel seçimlerin ilk turu için dün (15 Mart) seçmenler sandık başına gitti. Ülkede yaklaşık 49 milyon seçmen bulunmasına karşın seçime katılım oranları resmi olmayan rakamlara göre %56 civarında kaldı. Bu oran, Covid-19 pandemisi haricinde ülke tarihindeki en düşük yerel seçim katılım oranlarından biri.

    %50 barajının aşılamadığı kentlerde %10 barajını aşan adaylar arasında ikinci tur seçimleri bir hafta sonra 22 Mart’ta yapılacak. Bazı kentlerde ikinci tura katılmaya hak kazanan adaylar, listelerini birleştirerek ortak bir aday etrafında toplanma kararı da verebilirler.

    Kilit şehirlerde sonuçlar

    Paris, Marsilya, Lyon, Toulouse, Bordeaux, Lille ve Nice’in de aralarında bulunduğu nüfusu 100 binden fazla olan 42 şehrin 40’ında resmi olmayan sonuçlara göre seçim ikinci tura kaldı.

    Paris

    Paris’te sol ittifakın adayı Emmanuel Grégoire farklı şekilde birinci sırayı alırken kendisini sağ ittifakın adayı Rachida Dati takip etti. Dati’nin kampanya sürecinde geçtiğimiz sene New York Belediye Başkanlığına seçilen Zohran Mamdani’nin seçim stratejisinin bir benzerini uygulaması dikkat çekmişti. Dati, seçimi kaanabilmek adına %11.3 oy oranıyla dördüncü sırada bulunan merkez sağ ittifakın adayı Pierre-Yves Bournazel ve aşırı sağın adayı Sarah Knafo’ya listeleri birleştirmeyi önermişti. %11.7 oy oranıyla üçüncü sırada bulunan Radikal sol La France Insoumis‘nin (LFI) adayı Sophia Chikirou da benzer bir öneriyi Grégoire’a yapmıştı.

    Yerel Seçimler 1. Tur – Paris

    15 Mart 2026
    Kayıtlı Seçmen1.405.332
    Katılım Oranı%58,9
    Geçersiz/Boş%1,5
    Toplam Delege163
    Emmanuel GRÉGOIRE 2. Tura Kaldı Sol İttifak (Sosyalistler + Çevreciler)
    %38,0
    Rachida DATI 2. Tura Kaldı Sağ İttifak (Cumhuriyetçiler)
    %25,5
    Sophia CHIKIROU 2. Tura Kaldı LFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
    %11,7
    Pierre-Yves BOURNAZEL 2. Tura Kaldı Merkez İttifak (Horizons)
    %11,3
    Sarah KNAFO 2. Tura Kaldı Reconquête! (Aşırı Sağ)
    %10,4
    Diğer Adaylar Toplamı RN, NPA, LO ve Bağımsızlar
    %3,1
    Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

    Marsilya

    Marsilya’da şu anki belediye başkanı Benoît Payan, aşırı sağcı Ressemblement Nationale‘in (RN) adayı Franck Allisio’nun az farkla önünde ilk sırada bulunuyor.

    Yerel Seçimler 1. Tur – Marsilya

    15 Mart 2026
    Kayıtlı Seçmen555.399
    Katılım Oranı%52,2
    Geçersiz/Boş%2,3
    Toplam Delege111
    Benoît PAYAN 2. Tura Kaldı Geniş Sol İttifak (Sosyalistler + Çevreciler)
    %36,7
    Franck ALLISIO 2. Tura Kaldı Ulusal Birlik (RN)
    %35,0
    Martine VASSAL 2. Tura Kaldı Merkez Sağ (Çeşitli Sağ Gruplar)
    %12,4
    Sébastien DELOGU 2. Tura Kaldı LFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
    %11,9
    Diğer Adaylar Toplamı Davoux, Juste, Bazzali, Raynaud
    %4,0
    Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

    Lyon

    Halihazırda belediye başkanı olan Yeşiller adayı Grégory Doucet az bir farkla birinci sıradayken hemen arkasından merkez sağın adayı Jean-Michel Aulas geliyor. Aynı zamanda üçüncü sırada gelen ve ikinci turda yarışmaya hak kazanan LFI’nin adayı Anaïs Belouassa-Cherifi, iki listenin birleştirilmesi şartıyla Doucet lehine seçimden çekilmeyi teklif etti.

    Yerel Seçimler 1. Tur – Lyon

    15 Mart 2026
    Kayıtlı Seçmen321.176
    Katılım Oranı%64,5
    Geçersiz/Boş%1,4
    Toplam Delege73
    Grégory DOUCET 2. Tura Kaldı Yeşiller ve Sol İttifak
    %37,4
    Jean-Michel AULAS 2. Tura Kaldı Merkez Sağ (Coeur Lyonnais)
    %36,8
    Anaïs BELOUASSA-CHERIFI 2. Tura Kaldı LFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
    %10,4
    Alexandre DUPALAIS UDR (Sağ/Aşırı Sağ İttifakı)
    %7,1
    Diğer Adaylar Toplamı Perrin-Gilbert, Képénékian ve aşırı sol
    %8,3
    Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

    Toulouse

    Toulouse’da son 22 yılın 16’sında belediye başkanlığı yapan Jean-Luc Moudenc bu seçimde de ilk sırayı aldı. Moudenc’i LFI’nin adayı François Piquemal ve sol ittifakın adayı François Briançon takip ediyor. Seçimin ikinci turu bu üç aday arasında geçecek.

    Yerel Seçimler 1. Tur – Toulouse

    15 Mart 2026
    Kayıtlı Seçmen281.775
    Katılım Oranı%56,4
    Geçersiz/Boş%1,2
    Toplam Delege69
    Jean-Luc MOUDENC 2. Tura Kaldı Çeşitli Sağ Gruplar
    %37,2
    François PIQUEMAL 2. Tura Kaldı LFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
    %27,6
    François BRIANÇON 2. Tura Kaldı Sol İttifak (Sosyalistler + Çevreciler)
    %25,0
    Julien LEONARDELLI Ulusal Birlik (RN)
    %5,4
    Diğer Adaylar Toplamı Meilhac, Cottrel ve aşırı sol gruplar
    %4,8
    Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

    Bordeaux

    Bordeaux’da Yeşiller ve sol ittifakın adayı Pierre Hurmic, az bir farkla birinci sıraya yerleşirken kendisini merkez sağın adayı Thomas Cazenave ve seçime bağımsız olarak giren sağ görüşlü Philippe Dessertine takip etti.

    Yerel Seçimler 1. Tur – Bordeaux

    15 Mart 2026
    Kayıtlı Seçmen174.137
    Katılım Oranı%58,1
    Geçersiz/Boş%1,0
    Toplam Delege65
    Pierre HURMIC 2. Tura Kaldı Yeşiller ve Sol İttifak
    %27,7
    Thomas CAZENAVE 2. Tura Kaldı Renaissance (Merkez İttifakı)
    %25,6
    Philippe DESSERTINE 2. Tura Kaldı Çeşitli Sağ ve Merkez Gruplar
    %20,2
    Nordine RAYMOND LFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
    %9,4
    Julie RECHAGNEUX Ulusal Birlik (RN)
    %7,0
    Diğer Adaylar Toplamı Poutou, Saboulard, Bontoux-Tournay ve diğerleri
    %10,1
    Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

    Lille

    Lille’de 14 yıldır belediye başkanı olan sosyalist Martine Aubry’nin 2025’te görevi bırakmasının ardından bu seçimde ilk üç sıra sol görüşlü adaylardan oluştu.

    Yerel Seçimler 1. Tur – Lille

    Resmi Sonuçlar: 15 Mart 2026
    Kayıtlı Seçmen126.051
    Katılım Oranı%52,0
    Geçersiz/Boş%1,5
    Toplam Delege61
    Arnaud DESLANDES 2. Tura Kaldı Sol İttifak (Sosyalist Parti)
    %26,3
    Lahouaria ADDOUCHE 2. Tura Kaldı LFI (Boyun Eğmeyen Fransa)
    %23,4
    Stéphane BALY 2. Tura Kaldı Yeşiller (EELV)
    %17,8
    Violette SPILLEBOUT 2. Tura Kaldı Renaissance (Merkez İttifakı)
    %11,1
    Matthieu VALET 2. Tura Kaldı Ulusal Birlik (RN)
    %10,9
    Diğer Adaylar Toplamı Delemer (LR) ve aşırı sol gruplar
    %10,5
    Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

    Nice

    Fransa’nın beşinci büyük şehri olan Nice’de, aşırı sağcı RN’in de desteklediği Eric Ciotti, şu an görevdeki merkez sağ Horizons’un desteklediği Christian Estrosi’nin önünde seçimi tamamlayarak en çok oyu aldı.

    Yerel Seçimler 1. Tur – Nice

    15 Mart 2026
    Kayıtlı Seçmen229.111
    Katılım Oranı%53,6
    Geçersiz/Boş%2,0
    Toplam Delege69
    Eric CIOTTI 2. Tura Kaldı UDR (Aşırı Sağ İttifakı)
    %43,4
    Christian ESTROSI 2. Tura Kaldı Sağ İttifak (Horizons)
    %30,9
    Juliette CHESNEL-LE ROUX 2. Tura Kaldı Yeşiller ve Sol İttifak
    %11,9
    Mireille DAMIANO LFI (Nis Front Populaire)
    %8,9
    Diğer Adaylar Toplamı Forjonnel, Vella ve aşırı sol
    %4,8
    Kaynak: Le Monde | Grafik: Nihaplus

    LFI’den beklenmedik atak

    Radikal sol LFI; Paris, Lyon ve Marsilya gibi şehirlerde %10 barajını geçerek seçimlerin ikinci turuna kaldı. Limoges ve Toulouse gibi şehirlerde ise Sosyalistlerin (Parti Socialiste) önünde seçimi tamamladı. Nantes’ta ise ilk sırayı alan sosyalist aday, ikinci turda seçilebilmek için LFI’nin desteğine ihtiyaç duyuyor.

    Fotoğraf: Ouest-France

    LFI Lideri Jean-Luc Mélenchon, X hesabından yaptığı açıklamada LFI’nin “muazzam bir atılım” yaptığını söyledi:

    “Belirlediğimiz strateji ve proje, ülkenin mevcut durumuna ve halkın beklentilerine karşılık gelmiştir. Bunlar, La France Insoumise hareketinin yerel seçimlerde muazzam bir atılım yapmasını sağlamıştır. Bu durum, her ölçekteki şehir için geçerlidir.”

    Eski Başbakan Bayrou, Pau’da önde

    Fransa’nın eski Başbakanlarından François Bayrou, merkez parti MoDem‘in (Mouvement Démocrate) adayı olarak katıldığı seçimde %33.8’lik oy oranıyla birinci sırada yer alıyor. Bayrou’nun hemen ardında %26.3’lük oy oranıyla sol ittifakın adayı Guilleme Marbot geliyor. Aşırı sağcı RN’in adayı Margaux Taillefer ise %16.3’le üçüncü sırada.

    Fotoğraf: Mediapart

    Aşırı sağ ise seçimde beklediğini bulamayan taraflardan. Ülkenin güneyinde bulunan Nice, Marsilya, Toulon ve buraların biraz daha kuzeyde bulunan Nimes haricinde RN kayda değer bir seçim başarısı elde edemedi. Fransa’da 100 bin ve üstü nüfusa sahip olan 42 şehirden sadece bir tanesinde RN çoğunluğu sağlayarak seçimi kazanırken bu şehirlerin yirmisinde ise ikinci tura kaldı. Aşırı sağ, her ne kadar 2020 yerel seçimlerine göre oy oranlarını artırmış olsa da 2014’teki seviyesine ulaşamadı.

    Macron’un partisi başarı elde edemedi

    Macron’un partisi Renaissance, ülkenin köklü iki partisi sağcı Les Républicains (LR) (Cumhuriyetçiler) ve Sosyalistler karşısında kayda değer bir başarı gösteremedi. Başbakan Sébastien Lecornu, seçimde aday olmayan bakanlarına medyadan uzak durmalarını söyledi. Renaissance Partisi Lideri ve eski Başbakan Gabriel Attal ise yaptığı açıklamada 2020 yerel seçimlerine göre daha iyi sonuçlar elde ettiklerini belirtirken partisinden “100’den fazla belediye başkanının ilk turda seçimi kazandığını” iddia etti.

    Kaynak: Le Monde

    Filozof Jürgen Habermas hayatını kaybetti

    Almanyalı filozof Jürgen Habermas, ardında bıraktığı fikirleri ve çalışmalarının yanı sıra Filistin’de yaşananları soykırım olarak tanımlamayan ve İsrail’in meşru müdafaa hakkını savunan bildirinin imzacılarından olmasıyla da dikkat çekmişti.

    Dünyaca bilinen Almanyalı filozof Jürgen Habermas; ardında pek çok ödül, akademik çalışma ve fikirler bırakarak 94 yaşında aramızdan ayrıldı.
    Fotoğraf: Britannica

    Almanyalı filozof, sosyolog ve siyaset bilimcisi Jürgen Habermas, Almanya’nın Starnberg kentinde 96 yaşında hayatını kaybetti. Habermas’ın ölümü, bugün (14 Mart) Almanya merkezli Suhrkamp Yayınevi tarafından duyuruldu. Habermas, modern sosyal teori, kamusal alan, demokrasi ve iletişimsel rasyonalizm konularındaki çalışmalarıyla dünya çapında bilinmekteydi.

    1929 yılında Almanya’nın Düsseldorf kentinde doğan Habermas, Frankfurt okulunun ikinci kuşak temsilcileri arasında gösterilmekteydi. Doğuştan yarık damak hastalığı olan Habermas, çocukluğundan itibaren bir dizi ameliyat geçirdi ve bu deneyimler onun dil üzerine fikirlerini etkiledi.

    Habermas, sözlü dilin etkilerini “bireyler olarak onsuz var olamayacağımız bir ortaklık katmanı” olarak bizzat deneyimlediğini aktardı. Ayrıca, “yazılı biçimin sözlü dilin kusurlarını gizlediğini” ifade etti.

    Nazi Almanyası’nın yenilgisi sırasında 15 yaşında olan Habermas, daha sonra 1945’te yeni bir dönemin doğuşunu ve Nazi suçlarının gerçekliğiyle yüzleşmesini, felsefe ve sosyal teoriye yönelmesini sağlayan vazgeçilmez bir etken olarak belirtti.

    1960’ların sonlarında Almanya’da ve dünya genelinde yükselen solcu öğrenci hareketiyle karmaşık bir ilişkisi olan Habermas, bir yandan bu hareketle etkileşim kurarken, diğer yandan o dönem “sol faşizm” olarak adlandırdığı tehlikeye karşı uyarılarda bulunmaktaydı. Nitekim Habermas, daha sonra bu hareketin Almanya toplumunda “köklü bir liberalleşmenin” itici gücü olduğunu kabul edecekti.

    Lisans eğitimini Göttingen, Zurich ve Bonn Üniversitelerinde, felsefe doktorasını ise Bonn Üniversitesi’nde Das Absolute und die Geschichte: Von der Zwiespältigkeit in Schellings Denken (Kesinlik ve Tarih: Schelling Düşüncesinde Duygu Karmaşası) adlı teziyle tamamladı.

    Habermas’ın başlıca eserleri:

    • Strukturwandel der Öffentlichkeit (Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü) (1962)
    • Erkenntnis und Interesse (Bilgi ve İlgi) (1968)
    • heorie des kommunikativen Handelns (İletişimsel Eylem Kuramı) (1981)
    • Der philosophische Diskurs der Moderne (Modernin Felsefî Söylemi) (1985)
    • Die nachholende Revolution (Arkadan Yetişen Devrim) (1990)
    • Faktizität und Geltung (Olgular ve Normlar) (1992)

    Habermas 1961’de Marburg’da doçentlik unvanını alıp 1964 yılında ise Frankfurt Üniversitesi’nde felsefe ve sosyoloji profesörü oldu. 1971-1981 yıllarında Max Planck Enstitüsü’nün müdürlüğünü yapan Habermas, 1981’de Berkeley Üniversitesi’nde konuk profesör olarak bulundu. 1982’de ise Frankfurt Üniversitesi’ne profesör olarak geri döndü ve 1994 yılında buradan emekli oldu.

    Habermas; Hegel Ödülü, Sigmund Freud Ödülü, Theodore W. Adorno Ödülü, Wilhelm Leibniz Ödülü, Sonning Ödülü, Heinrich Heine Ödülü, Erasmus Ödülü gibi pek çok prestijli ödülün sahibi olmuştur

    Habermas aynı zamanda, 7 Ekim sonrasında Filistin’de yaşananlarla ilgili yayımlanan “Dayanışma İlkeleri” adlı bildirinin imzacılarından biriydi. Habermas haricinde Nicole Deitelhoff, Rainer Forst, Klaus Günther‘in de imzaladıkları bildiri, İsrail’in meşru müdafaa hakkını savunurken yaşananların soykırım olarak tanımlanmasına ise karşı çıkmaktaydı:

    “Genel anlamda Yahudi yaşamını ortadan kaldırmaya yönelik bir niyete sahip olan Hamas katliamı, İsrail’i karşılık vermeye yöneltmiştir. İlkesel olarak haklı olan bu misillemenin nasıl yürütüldüğü ise tartışmalı bir konudur. Orantılılık, sivil kayıpların önlenmesi ve gelecekteki bir barış perspektifi gözetilerek savaşın yürütülmesi, yol gösterici ilkeler olmalıdır. Bununla birlikte, Filistin halkının akıbetine duyulan tüm endişelere rağmen, İsrail’in eylemlerine soykırım niyeti atfedildiğinde değerlendirme standartları tamamen ölçüsünü yitirmektedir.”

    Kaynaklar: AP (Associated Press), Washington Post, DW (Deutsche Welle), Reset DOC

    Sırbistan’ın Lizbon Büyükelçiliği’nde kokain skandalı

    Fotoğraf: Euronews

    Sırbistan’ın Portekiz’deki diplomatik misyonu ile ilgili uyuşturucu iddiaları gündemdeyken olayların perde arkasında Cumhurbaşkanı Vučić’in yakın çevresi dikkat çekiyor.

    Fotoğraf: Euronews
    Fotoğraf: Euronews

    Sırbistan’ın Portekiz’deki diplomatik misyonu, Karadağlı suç çetesi tarafından kokain depolamak amacıyla güvenli bir sığınak olarak kullanıldı.

    Aynı zamanda Sırp İlerici Partisi’nin (SNS) kurucularından olan Büyükelçi Oliver Antic, Aleksandar Vučić ve iktidardaki partiye yakın kişilerin uyuşturucu kaçakçılığı veya kullanımıyla ilişkilendirilmesi bundan önce de gündeme gelmişti.

    Sky televizyonunun aktardıklarına göre uluslararası kokain kaçakçılığıyla suçlanan eski Budva Belediye Başkanı ve Demokratik Cephe üyesi Milo Bozovic ile ortağı İvan Mijatovic’in yazışmalarına atıfta bulunularak, Lizbon’daki Sırbistan Büyükelçiliği’nin uyuşturucuları için güvenli bir sığınak görevi gördüğü belirtildi.

    Skaj Mijatović, Božović’e gönderdiği mesajda, MSC Fantasia gemisinden 100 kilogram kokaini çıkarmak için bir planı olduğunu belirtti:

    “7 dakikalık boş zamanım var, eğer bu 7 dakika içinde bu işi yapamayacaksak, canınız cehenneme. Malları doğrudan elçiliğe götürüyorum ve bir şey olursa nerede olduğunu biliyorsunuz. Size yedek bir büyükelçi vereceğim.”

    Büyükelçi Oliver Antic

    Bu mesajlar 2020 yılına, daha doğrusu iktidardaki partinin kurucusu Oliver Antić’in Sırbistan büyükelçisi olduğu döneme ait mesajlar.

    Antić’in adı, Kragujevac Hukuk Fakültesi’nde sınav ve diploma satışıyla ilgili olan “Indeksi” olayıyla ilişkilendirilmişti. O dönemde, bu fakültede sınav ve diplomaların manipüle edilmesi karşılığında 500 ile 16 bin euro arasında rüşvet alındığı konuşulmaktaydı.

    Ayrıca, Antic hakkında daha önce 2020-2021 yılları arasında Belgrad’daki evinde o zamanlar dokuz yaşında olan kızına cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulmuştu. Fakat kendisinin 2022’de ölmesinin ardındandava çözümsüz kaldı.

    Lizbon’daki Sırbistan büyükelçiliğiyle ilgili bu son olay, iktidar partisinin suç dünyasından kişilerle, hatta Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in yakın çevresinden bazı kişilerle kurduğu temasların ve bağlantıların uyuşturucuyla doğrudan bağlantılı olduğuna dair bir dizi örnekten bir diğeridir.

    Şoför Petar Filipović

    Radar’ın daha önce bildirdiğine göre, Petar Filipović 2024’ün sonlarında polis tarafından lüks bir araçta 34 paket eroinle yakalandı. Filipović, “Informer” gazetesinin düzenlediği partide Cumhurbaşkanı Vučić’in koruma ekibinin bir üyesi olarak görülmemiş olsaydı, bu olay muhtemelen sıradan bir asayiş haberinden ibaret kalacaktı.

    Söz konusu olaydan iki ayı aşkın bir süre sonra Filipović, Belgrad’daki Yüksek Savcılık binasında sorgulandı. Suçun ortaya çıkmasından şüphelinin sorgulanmasına kadar geçen sürenin uzunluğuna rağmen hakkında herhangi bir arama veya yakalama kararı çıkarılmadı.

    Davaya bakan Savcı Aleksandra Mrdović şüphelinin ifadesini aldı ancak tutuklama talebinde bulunmadı. Söz konusu eylemin “kişisel kullanım amacıyla uyuşturucu bulundurma” kapsamında değerlendirildiği dosyada, Filipović hakkında ertelenmiş hapis cezası ve zorunlu uyuşturucu tedavisi talep edildi.

    Ancak tüm bu yaşananlar ve hukuki süreç, Filipović’in rejim yanlısı gazete tarafından düzenlenen bir partide Vučić’in yanında boy göstermesine engel teşkil etmedi.

    Koluvija ve Jovanjica

    Kuşkusuz bu skandalların en bilineni, Jovanjica’daki esrar plantasyonunu devletin zirvesiyle ve güvenlik servisleriyle ilişkilendiren vakadır. Sırbistan güvenlik birimlerine mensup çok sayıda kişinin özel bir uyuşturucu servetinin korunmasına doğrudan dahil olduğu tartışmasız bir şekilde ortaya çıkmış olmasına rağmen, tesisin sahibi Predrag Koluvija bizzat Cumhurbaşkanı Vučić’in himayesinde kaldı.

    Vučić konuyla ilgili yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

    “Her şeyden önce bu adam iki yıl boyunca tutuklu kaldı. Böyle bir suçtan ötürü bir kişinin iki yıl içeride tutulduğu benzer bir dava yok. Üstelik şimdi de neden tutukluluğunun devam etmediği sorgulanıyor. Takdir edersiniz ki bu çok garip. Çünkü kendisi kimseyi öldürmedi, elinde 10 ton kokain falan da yoktu. Anladığım kadarıyla bir ton esrar söz konusu ki Almanya ve çevremizdeki ülkelerin yarısı bunu zaten yasallaştırdı. Kaldı ki kendisi bu iddiaları tamamen reddediyor. Ancak böyle bir suçlamayla iki yıl tutuklu kalması, görünüşe göre birilerinin ortaya çıkacak gerçeklerden (duyulabileceklerden) korktuğunu gösteriyor. Bu kişilerin kim olduğunu göreceğiz.”

    Koluvija’nın yalnızca Vučić’in değil, tüm iktidar çevresinin koruması altında olduğu, kamuoyunun Koluvija’nın savunucusu ve hamisi olarak Vladimir Đukanović’i seçtiğini görmesiyle daha da netleşti.

    2023 yılında Sırbistan Barolar Birliği Disiplin Mahkemesi, Đukanović’e kendi YouTube kanalında Koluvija ile gerçekleştirdiği röportaj sebebiyle para cezası kesti.

    Organize Suçlar Savcılığı, Predrag Koluvija’yı izinsiz esrar üreten ve satışını yapan bir suç örgütünün lideri ve organizatörü olmakla suçluyor. Koluvija hakkında açılan çok sayıda ceza davası ise halihazırda tek bir dosyada birleştirilmiş durumda.

    Rekor Operasyon ve El Koyma

    Sırbistan kamuoyu, Jovanjica’nın Avrupa’nın bu bölgesindeki veya en azından Sırbistan tarihindeki en büyük uyuşturucu operasyonu olduğunu düşünüyordu. Ancak, Kruševac’a bağlı Konjuh köyünde polis ve savcılığın ortaklaşa düzenlediği dev operasyonla tutuklanan İlerici Partili Rade Spasojević bu rekoru kırdı. Zira polis, Spasojević’in salatalık yetiştirmek için kullandığı arazisinde tam beş ton esrar ele geçirdi.

    Öte yandan, Kruševac’taki muhaliflerin ortaya çıkardığı üzere Rade Spasojević, Aleksandar Vučić’in uzun yıllardır mesai arkadaşı olan ve Sırbistan Hükümeti’nde bakanlık görevini yürüten Bratislav Gašić’in de yakın bir dostu.

    Savcılık, geçtiğimiz yılın Ağustos ayında Zemun’da piyasaya sürülmek üzere hazırlanan iki ton esrarın ele geçirildiği olayla bağlantılı soruşturmaların genişleyerek devam ettiğini duyurdu. Polis, operasyon kapsamında Spasojević’in yanı sıra Aleksandra Mijajlović, Nebojša Spasojević, Ivan Dragnić ve Uroš Mladenovski hakkında da yasal işlem başlattı.

    Yapılan aramalarda uyuşturucu maddelerin yanı sıra, aralarında otomatik tüfeklerin ve taşınabilir roketatarların da bulunduğu silahlar ele geçirildi.

    Cumhurbaşkanının “Sağdıcı” Nikola Petrović

    En sarsıcı örneklerden biri de Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in sağdıcı (yakını) Nikola Petrović’in davasıdır. Petrović, Mart 2023’te kokain ve alkolün etkisindeyken bir trafik kazasına neden olmuş, ancak bu olaydan dolayı herhangi bir ceza almamıştır.

    Kaza esnasında lüks otomobiliyle tali yoldan ana yola çıkan Petrović, “Dur” tabelasını ihlal etmiş ve içinde iki kişinin bulunduğu bir araca çarpmıştır.

    Kaza mahallinde yapılan testlerde kanında 0.4 promilin üzerinde alkol tespit edilmiş, ayrıca kokain testi de pozitif çıkmıştır.

    Ancak CINS‘in (Sırbistan Araştırmacı Gazetecilik Merkezi) haberine göre uzmanlar daha sonra hazırladıkları raporda, alkolün emilim aşamasında olması sebebiyle kandaki alkol oranının yasal sınırlar dahilindeki 0.1 ile 0.2 promil arasında olduğunu ve kokain kullanımının tam zamanının tespit edilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir.

    Başlangıçta Petrović hakkında ceza davası açılmış olsa da daha sonra bu adımdan vazgeçilmiş ve tüm hukuki süreç basit bir kabahat suçlamasıyla kapatılmıştır.

    İlk etapta 10.000 dinar ve ek olarak iki ayrı para cezasına çarptırılan Petrović’in bu cezaları, Ceza Temyiz Mahkemesi tarafından bozuldu. NOVA‘nın aktardıklarına göre, kazanın üzerinden geçen iki yılın ardından hukuki sürecin tamamlanamaması nedeniyle mutlak zaman aşımı devreye girdi ve Petrović, neden olduğu kazaya rağmen özgür şekilde hayatına devam ediyor.

    Kaynak: The Geopost

    HRANA: İran’da en az 1.298 sivil hayatını kaybetti

    HRANA, 28 Şubat’ta başlayan İran ve ABD-İsrail arasındaki savaş nedeniyle aralarında 29’u kadın ve 205’i çocuk olan en az 1.298 sivilin yaşamını yitirdiğini açıkladı.

    Son iki haftadaki saldırıların yoğunluk noktalarına göre dağılımı haritası, HRANA

    ABD merkezli ve bağımsız bir insan hakları kuruluşu olan İran İnsan Hakları Aktivistleri Haber Ajansı (HRANA), 28 Şubat’tan bu yana İran ve ABD-İsrail arasında yaşanan savaşa dair açıklama yaptı.

    HRANA, 28 Şubat’tan bu yana kaydettiği veriler, İran’daki savaş nedeniyle görülen hasar ile birlikte ölü ve yaralı sayısının verilerini kamuoyuyla paylaştı.

    HRANA tarafından verilen verilere göre, savaşın on dördüncü gününün sonuna kadar İran’ın çeşitli bölgelerinde toplam 2.061 ayrı olayda 5.480 saldırı kaydedildiğini ve bu saldırıların 4.765 sivil ve asker kaybına yol açtığını belirtti.

    En çok zarar gören şehir: Tahran

    İran’ın 31 eyaletin tamamının en az bir kez hedef alındığını söyleyen HRANA, toplamda 209 şehrin bu dönemde ya doğrudan saldırıya uğradı ya da saldırıların yol açtığı hasara maruz kaldığını açıkladı. 31 eyalet içinde en çok saldırıya maruz kalan eyaletin, saldırıların %39.53’ünün hedefi olmasıyla Tahran olduğu belirtildi.

    36 okul hasar gördü

    HRANA, yapılan saha incelemeleri sonucunda birçok sağlık tesisinin, okulun ve yerleşim alanının ciddi zarar gördüğünü ortaya koydu.

    HRANA, en az 20 hastane veya tıp merkezinin hasar gördüğünü açıkladı. Ülke genelinde en az 36 okulun hasar gördüğünü, bu olayların yedisinde, birçok öğrencinin de hayatını kaybettiğini veya yaralandığını belirtti.

    Hayatını kaybeden 1298 sivilin en az 205’i çocuk

    HRANA, aralarında en az 205 çocuğun ve en az 29 kadının bulunduğu 1.298 sivilin hayatını kaybettiğini söyledi. Saldırılar sırasında en az 654 sivilin yaralandığı biliniyor. Paylaşılan veriler, saldırılar sırasında en az 14 çocuğun ve en az 30 kadının yaralandığını gösteriyor.

    Raporda ayrıca 599 kişinin ölümünün “belirsiz” olarak kaydedildiği, fakat bazı bölgelere bağımsız erişimin olmaması ve kriz koşullarında mağdurların kimliklerinin kesin olarak tespit edilmesindeki zorluklar nedeniyle doğrulanamadığı ifade edildi.

    HRANA, hükümet tarafından yapılan internet kesintisinin savaş sırasındaki olayların belgelenmesi ve olası insan hakları ihlallerinin kaydedilmesi üzerinde de önemli bir etkisi olduğunu söyledi.

    Nedir bu “JES”ler?

    Jeotermal elektrik santralleri enerji sağlamak için kurulsa da getirdiği ekolojik etkiler oldukça fazla.

    JES görseli

    Jeotermal Enerji Santrali görseli.

    Jeotermal Enerji Santralleri (JES) ve Ekolojik Etkileri

    Jeotermal Enerji Nedir?

    Jeotermal enerji, yer kabuğunun derinliklerinde bulunan sıcak su ve buharın yüzeye çıkarılarak enerji üretiminde kullanılmasıdır.

    Enerji Nasıl Üretilir?

    Derin sondaj kuyularından çıkarılan sıcak akışkan türbinleri döndürür ve elektrik üretimi sağlar.

    Ekolojik Risk

    Jeotermal akışkan arsenik, bor ve çeşitli ağır metaller içerebilir. Bu akışkanın doğaya karışması su kaynaklarını ve toprağı etkileyebilir. Ayrıca bu akışkandaki ağır metaller ve gazlar, hava kirliliğine sebep olur.

    Deprem riski: Jeotermal sahalar çoğunlukla aktif fay hatlarına yakın bölgelerde kurulmaktadır. Sondaj faaliyetleri ve yeraltına akışkan basılması bazı durumlarda mikro-depremleri tetikleyebilir. Bu durum bilimsel çalışmalarda “indüklenmiş sismisite” olarak geçiyor.

    JES Akışkanlarında Bulunabilen Maddeler

    As
    Arsenik
    Hg
    Cıva
    B
    Bor
    CO₂
    Karbon dioksit
    H₂S
    Hidrojen sülfür

    JES Projelerinin Etki Zinciri

    Sondaj
    Jeotermal enerji için açılan derin sondaj kuyuları suya kimyasal karıştırarak yeraltı jeolojisini ve su ekosistemlerini etkileyebilir. Ayrıca yüksek sıcaklıktaki atık suyun akarsulara deşarjı, mineral konsantrasyonunun değişmesine sebep olur.
    Yeraltı Suyu
    Jeotermal akışkanın yüzeye çıkması veya yeniden basılmanın (reenjeksiyon) başarısız olduğu durumlarında yeraltı suyu kirlenebilir.
    Tarım
    Su kalitesinin değişmesi ve toprağın kimyasal olarak etkilenmesi tarım üretimini düşürür. Ege illerinde incir bahçeleri ve zeytinlikler zarar görmektedir.
    Hayvancılık
    Tarım üretiminin zayıflaması yem üretimini etkiler. Kürt illerinde geçim kaynağı olan hayvancılık bu nedenle hassas bir alandır.
    Köy Yaşamı
    Tarım ve hayvancılığın zayıflaması; köy ekonomisini etkiler, havaya karışan gazlar ve ağır metaller sebebiyle kanser gibi sağlık sorunlarını arttırır. Bu durum köy halkını göçe zorlar.
    Biyoçeşitlilik
    Santral alanlarının genişlemesi ve jeotermal akışkanların deşarjı gibi faktörler doğal habitatların parçalanmasına neden olur. Endemik bitki ve hayvan türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

    Fay Hatları Üzerindeki JES Sahaları

    Jeotermal enerji sahaları çoğunlukla yer kabuğundaki kırık sistemleri ve fay hatları boyunca oluşur. Bu kırıklar yeraltındaki sıcak suyun yüzeye çıkmasını kolaylaştırır. JES projelerinin büyük bir kısmı, deprem riski yüksek olan bölgelerdeki aktif fay hatları boyunca yoğunlaşmıştır.

    JES sondaj kuyusu JES sondaj kuyusu Aktif fay hattı Toprak yüzeyi Yer kabuğu

    Deprem riski yüksek bölgelerdeki santral tesisleri, boru hatları ve jeneratörler hasar görebilir veya patlayabilir. Depremler sırasında jeotermal atıksuların kontrolsüz sızması meydana gelebilir.

    JES → Toprak → Ürün Verimi → Göç İlişkisi

    Kırsal bölgelerde enerji projeleri yalnızca çevreyi değil, yerel ekonomiyi de etkileyebilir. Türkiye’de özellikle Kürt bölgelerinde geçmişte yaşanan zorunlu göç politikaları düşünüldüğünde, ekonomik ve sosyal değişimlerin işgal politikalarının bir sonucu olduğuna varılır.

    JES Faaliyetleri
    Sondaj kuyuları ve santral sahaları geniş alanlara yayılır.
    Toprak ve Su
    Yeraltı su sistemlerinde meydana gelen değişimler tarım alanlarını ve besin üretimini etkiler.
    Ürün Verimi
    Aydın’da incir ve zeytin üretimi risk altında. Kürt illerinde ise mera alanlarının etkilenmesi hayvancılığı etkileyebilir.
    Kırsal Göç
    Tarım ve hayvancılığın zayıflaması geçim kaynaklarını daraltabilir ve göçü hızlandırabilir.

    JES Projeleri Nasıl İlerliyor?

    1. Arama Ruhsatı: Şirketler valilik veya il özel idarelerine başvurarak jeotermal kaynak arama ruhsatı alır.
    2. Sondaj: Derin kuyular açılır.
    3. ÇED Süreci: Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu hazırlanır.
    4. Arazi İzinleri: Tarım dışı kullanım izni Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından verilir.
    5. Kamulaştırma: Bazı durumlarda Cumhurbaşkanlığı kararıyla kamulaştırma yapılabilir.
    6. Santral Kurulumu: Enerji üretimi başlar.

    JES Türkiye’de Hangi Bölgelerde Yoğunlaşıyor?

    • Ege Bölgesi: Aydın, Denizli ve Manisa Türkiye’deki jeotermal santrallerin büyük bölümüne ev sahipliği yapmaktadır.
    • İç Anadolu: Konya ve Nevşehir de arama ruhsatlarının verildiği bölgeler arasında yer almaktadır.
    • Kürt İlleri: Muş ve Bingöl çevresinde son yıllarda jeotermal arama projeleri gündeme gelmiştir.

    Kızıldere JES Alanı Ne Kadar Büyük?

    Denizli Kızıldere jeotermal sahası yaklaşık 528 hektar büyüklüğündedir. Bu alan yaklaşık 739 futbol sahasına denk bir araziye yayılmaktadır.

    Türkiye’de JES İstatistikleri

    • Türkiye genelinde yaklaşık 71 jeotermal enerji santrali bulunmaktadır.
    • Bunların 46 tanesi Aydın’da yer almaktadır.
    • Kızıldere JES sahası yaklaşık 528 hektar büyüklüğündedir.
    • Tokat’taki arama ruhsatı sahası yaklaşık 36 bin hektarlık bir alanı kapsamaktadır.
    Jeotermal enerji projeleri birçok bölgede yerel halk tarafından tepkiyle karşılanmaktadır. Tarım alanlarının zarar görebileceği, su kaynaklarının etkilenebileceği, endemik canlıların yok olabileceği ve kamulaştırma süreçleri nedeniyle yerel halk ile ekoloji örgütleri çeşitli direnişler ve hukuki mücadeleler yürütmektedir. Bu nedenle bazı bölgelerde JES yatırımlarının gerçekten kamu yararına olup olmadığı sorusu tartışılmaya devam etmektedir.
    Gizliliğe genel bakış

    Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.