Kar yağışına rağmen jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı eylem düzenleyen Kargapazar Ekoloji Platformu, “Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” dedi.
Bingöl’ün (Çewlig) Karlıova (Kanîreş) ilçesine bağlı Kargapazar (Qerxebazar) köyü halkı, Jeotermal Enerji Santrali (JES) projelerine karşı bir eylem düzenledi.
Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova ilçesinde de bir JES projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıkmıştı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan bir alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili. Bu projenin Kargapazar dahil Karlıova’daki 6 köyü kapsadığı biliniyor.
Mezopotamya Ajansı’na (MA) göre, kar yağışına rağmen, halk protestolarını gerçekleştirdi.
Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği önünde yapılan eylemde “Jeotermale Geçit Yok” yazılı bir pankart taşındı.
Kargapazar Ekoloji Platformu üyesi Mehmet Ali Harmancı; proje kapsamında yaşam alanlarına, tarım ve hayvancılık yapılan meraların olumsuz etkileneceğini aktardı. Harmancı, bu projenin doğrudan yayılmacı ve emperyalist politikalarla ve kurumlarla ilişkin olduğunu belirterek doğal kaynakların bu politikalar sebebiyle hedeflendiğini anlattı.
Deprem riski binlerce yaşamı tehdit ediyor
Harmancı’nın ardından basın açıklamasını okuyan Kargapazar Ekoloji Derneği üyesi Kasım Demiralp, JES projesinin bilimsel gerçekleri gözardı ederek yapıldığını belirtti:
“Yaşadığımız coğrafya, aktif fay hatlarının bulunduğu, deprem riski yüksek bir bölgedir. Bu hassas yapıya rağmen onlarca jeotermal kuyunun açılmak istenmesi, sadece doğayı değil, insan hayatını da ciddi şekilde tehlikeye atmaktadır. Bilimsel gerçekler göz ardı edilerek yürütülen bu projeler, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilir.”
Demiralp, ayrıca fay hatları üzerinde gerçekleştirilecek sondaj ve enjeksiyon işlemlerinin deprem riski taşıdığına ve binlerce insanın yaşam alanını tehdit ettiğine değindi.
“Sağlıklı yaşama hakkımız hiçbir çıkar uğruna yok sayılamaz”
Açıklamada bu duruma ek olarak JES projesinin yeraltı su kaynaklarını kirleteceği, tarım alanlarını verimsizleştireceği, hayvancılığı ve ekosistemi olumsuz etkileyeceğine vurgu yapıldı.
Anayasa’nın 56. maddesindeki “Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” kısmı vurgulayan Demiralp, bu hakkın hiçbir proje, hiçbir şirket ve hiçbir çıkar uğruna yok sayılamayacağını ifade etti.
Demiralp sözlerini “Kargapazar ve çevresinde planlanan jeotermal projeler derhal durdurulmalıdır. Halkın rızası olmadan hiçbir çalışma yapılmamalıdır” diyerek sonlandırdı.
ABD-İsrail saldırıları ve Hürmüz Boğazı krizi Ortadoğu’daki dengeleri sarsarken İran-Irak ilişkileri tartışmalı hale geliyor. Ekonomik kırılma ve siyasi gerilim, Irak’ı nasıl bir duruma itebilir?
Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler ve gerilimler, önümüzdeki süreçte dış politikalardaki dengelerin nasıl değişeceği sorularını beraberinde getiriyor. Bu sorulardan birinin odağında ise İran ve Irak arasındaki ilişkilerin nasıl gelişeceği yer alıyor.
ABD-İsrail’in İran’a yönelik 28 Şubat’ta başlattığı saldırılar bölge ülkelerinden en fazla Irak’ı etkiliyor. Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla Irak’taki petrol ihracatının %82 oranda düşmesi de bunun somut sonuçlarından birisi.
Tarihsel arka plan
İran ve Irak’taki bölgesel dinamikler, tarihsel olarak Şii ve Sünni ekseninde rekabet ve çatışma içeriyor.
Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde İran, ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biriydi ve Körfez’deki etkisini artırmaya çalışıyordu. O dönemler 1968’de Baas Partisi’nin kanlı bir şekilde iktidara gelişiyle 1979’da Irak Cumhurbaşkanı olan Saddam Hüseyin, Kürtlere ve Şiilere yönelik baskı ve katliam politikası gütmekteydi. Bu iki ülkenin arasında 1975’te imzalanan Cezayir Antlaşması, İran ve Irak sınırları arasında kalan Şat’ül Arab su yoluna dair anlaşmazlıkları kalıcı olarak çözmemişti.
İran, 1979 yılındaki “İslam Devrimi”nden sonra ABD’yle tüm diplomatik ilişkilerini keserek, bağımsız bir dış politika siyaseti izlemeye başladı. Devrimden bir yıl sonra Saddam Hüseyin, Cezayir Antlaşması’nı bahane ederek İran’a savaş açtı ve İran içindeki karışıklıktan yararlanmak istedi. İran-Irak Savaşı olarak bilinen bu savaşın temel sebeplerinden birisi ise Şat’ül Arab nehrinin hangi bölgesinin hangi devlete ait olduğunun belirlenmesiydi.
İran-Irak Savaşı, Eylül 1980’de Irak’ın İran’ı işgaliyle başlayan ve 8 yıl süren, yaklaşık 1 milyon insanın öldüğü bir savaştır ve 1988’de Birleşmiş Milletler arabuluculuğuyla başlangıç sınırlarına dönülmesiyle sonuçlanmıştır. Irak, savaş boyunca yalnızca İran askerlerine değil, kendi ülkesindeki Kürtlere (Halepçe Katliamı, Enfal, Feyli katliamları) de karşı yoğun kimyasal silah kullanmıştır. Bu dönemde her iki ülkede Kürtleri birbirine karşı kullanmak istemiştir. Barzani ve Talabani Saddam’dan kaçarak Tahran’a sığınırken, İran’ın en büyük Kürt örgütlerinden biri olan IKDP’nin Lideri Dr. Abdurahhman Kasımlo ise Bağdat’a sığınmak zorunda kalmıştır.
2003 yılındaki 2. Körfez Savaşı’ndan (ABD’nin Irak işgali) sonra Irak’ta Baas rejiminin son bulması ile İran, Irak’taki hakimiyetini arttırmaya başladı. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden bu yana İran ve Irak önemli bölgesel ittifak güçleri haline geldi. Ekonomik, askeri ve siyasi boyuttaki bu ittifak Şii ağırlıklı nüfus yapısına ve IŞİD gibi ortak güvenlik tehditlerine karşı birlik oluşturmaya dayanıyordu.
Bölgesel kırılma
3 Ocak 2020’de Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, 2023 Gazze soykırımıyla ve Lübnan Hizbullah’ına yönelik İsrail’in saldırıları ile 2024’te üst düzey Devrim Muhafızları komutanlarının öldürülmesi, Tahran’ın bölgedeki etkinliğini azalttı.
1988 yılında biten İran-Irak savaşının ardından İran, oluşturmak istediği “Şii Hilali” projesi ile bir yandan İsrail ve Körfez ülkeleri ile yaşadığı gerilimi ve savaşı kendi topraklarından uzakta tutmayı amaçlarken, diğer yandan Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan üzerindeki etkisini arttırmayı hedefliyordu. Fakat Suriye’deki Baas Rejimi’nin devrilmesi, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan saldırıları, Yemen’de İran destekli Şii gruplara, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın saldırıları gibi durumlar; İran’ın bölgedeki müttefiklerinin zayıflamasına bu durum beraberinde İran’ında zayıflamasını beraberinde getirdi.
27 Temmuz 2025’te Haşdi Şabi’nin Irak Bağdat’taki Tarım Bakanlığı saldırısı sonucu yapılan soruşturma Haşdi Şabi tugay komutanlarının görevden alınması ve gözaltılarla sonuçlanmıştı. Hatta 2026 Mart’ta “Irak İslami Direnişi” çatısı altındaki bazı gruplar, Irak Terörle Mücadele Servisi ile ABD askerlerinin iş birliği yaptığı iddiası üzerinden Irak Ulusal İstihbarat Servisi’nin bir yerleşkesine yönelik saldırı gerçekleştirdi. Bu durum, Irak’ın Haşdi Şabi ile kurduğu dengenin bozulmaya başladığına dair bir tartışmalara yol açtı.
Haşdi Şabi (Halk Seferberlik Güçleri), 2014’te IŞİD’e karşı kurulan, 2018’den itibaren Bağdat hükümetine bağlı ve yasal olarak orduya entegre, ancak büyük ölçüde İran destekli ve Şii milis ağırlıklı bir yapı. Irak İslami Direnişi (IRI) ise İran destekli Şii milis grupların oluşturduğu, Haşdi Şabi’nin aksine gayri resmi bir çatı yapıdır.
Not: Haşdi Şabi içindeki grupların saldırı düzenlediği Irak Ulusal İstihbarat Servisi de ABD’nin Irak işgali sonrasında, 2004 yılında kuruldu ve başına ABD ile yakın ilişkileriyle bilinen Sünni Muhammed Abdullah Şehvani getirildi.
Mart 2025’te ABD’nin Irak’ın İran’dan elektrik ithalatı yapmasına olanak tanıyan izni sona erdirerek İran üzerindeki baskıyı arttırma girişimini de unutmamak gerek. Irak, artık İran’dan sınırlı biçimde elektrik alabiliyor hale geldi ve bu da Tahran’ın Bağdat’taki siyasi etkisini azaltmış durumda. Bu bağlamda, ABD’nin Irak ile kurduğu ilişkilerdeki ana politikalardan birinin; İran’ın vazgeçilmez bir tedarikçi olmamasını sağlamak olduğu söylenebilir.
İran ile Irak arasındaki anahtar Şii toplumunda
Irak’taki 2019 gösterileri, İran’ın Irak’taki etkisine ve belli yolsuzluklara yönelik halk protestosuydu. Medyaya yansıyan bilgilere göre, bu gösteriler doğrudan İran’ın Irak’taki siyasi etkisini hedef alıyordu ve bu da İran’a dair toplumsal rızanın kaybolduğunu gösteriyordu. Fakat çoğunluğu Şii olan ve mezhepçiliğin derin etkilerinin görüldüğü Irak toplumunda, son parlamento seçimleri Haşdi Şabi’ye yakın birçok milletvekilinin seçildiğini gösteriyor. Bu medyaya yansıtılanla gerçeklik arasındaki çelişki, İran ve Irak arasındaki ilişkinin Şii toplumunu esas alan bir toplumsal temeli olduğunu gösteriyor.
Irak’ta dini dağılım
%85
Irak nüfusunun Müslüman oranı
%60
Müslüman nüfus içinde Şii oranı (ortalama)
İran; Irak içerisindeki Dawa Partisi, Irak İslam Yüksek Konseyi (ISCI) ve Bedir Örgütü gibi Şii gruplarla tarihi bağlara sahiptir. Nuri el-Maliki gibi Tahran’a yakın figürler aracılığıyla hükümet oluşumlarında, Irak’ın iç politikalarında ve Irak’taki Kürt siyasetinde kilit rol oynamaktadır.
İran’ın desteklediği Lübnan merkezli Hizbullah, Haşdi Şabi ve Irak İslami Direnişi gibi milis örgütlerinin; İsrail’e ve ABD’ye karşı mücadele ettikleri için Şii toplumunda önemli bir etkisi vardır. İran’daki Şii devlet ile Irak’taki Şii toplum arasındaki bağ, bu yapılar sayesinde üretilmiştir.
İran’ın Irak’taki ekonomik ve siyasi etkisi
İran’ın nükleer silah için kullanılabilecek %60 oranında zenginleştirilmiş uranyumunun yaklaşık 440 kilograma ulaşması da nükleer ve askeri anlamda hala silah sanayisi işlevini önemli ölçüde koruduğunu gösterse de Irak ile enerji bağımlılığının ne kadar kırılacağı ve İran’ın bölgesel nüfuzunu ne kadar koruduğu tartışmalı.
Irak’ın güney petrol ihracatı durduruldu, Kürtlerin yaşadığı bölgeler de dahil Irak, İran’ın insansız hava araçları tarafından vuruldu ve Irak Hürmüz Kanalı’nın kapatılmasının ekonomik sonuçları derinleşiyorken Irak ve İran arasında ekonomik ve siyasi bir çatlağın olduğunu söylemek mümkün. Irak ise bu noktada hem Amerika’ya hem de İran’a yakın bir denge politikası izliyor.
Fakat Rûdaw’ın haberine göre, 5 Nisan’da Irak, İran’a Hürmüz Boğazı’nı Irak’a açtığını duyurduğu için teşekkür etti. Bu durum, İran’ın Irak’taki etkisini de devam ettirmek için kontrollü bir “ödül” hamlesi olabilir.
Kısacası kendine bağlı milis gruplarla Lübnan ve Yemen gibi bölgelerde vekalet savaşı veren İran, şu an Irak’ta çeşitli bölgelere ve uluslararası güçlere saldırarak üzerindeki baskıyı hafifletmeyi ve yaymayı amaçlıyor. Fakat vekil güçler, her zaman kontrol edilebilir mi?
İran’ın bölgedeki vekil güçleri
İran, bölgedeki etkisini yalnızca doğrudan devlet ilişkileriyle değil, farklı ülkelerde desteklediği
silahlı ve siyasi yapılar üzerinden de kuruyor.
Lübnan
İran’ın en güçlü vekili Hizbullah, Tahran’ın bölgedeki en etkili nüfuz araçlarından biri olarak öne çıkıyor.
Irak
İran destekli Şii milisler, özellikle Haşdi Şabi içindeki gruplar üzerinden Irak siyasetinde ve güvenlik alanında etkili oldu.
Suriye
Esad dönemi boyunca İran’a bağlı milisler ve Hizbullah, Suriye sahasında rejim lehine aktif rol oynadı.
Yemen
Yemen’de Husiler, İran’ın bölgesel vekil ağı içinde en çok öne çıkan yapılardan biri olarak değerlendiriliyor.
Gazze
Gazze’de Hamas ve İslami Cihad, İran’ın İsrail karşıtı bölgesel hattında destek verdiği başlıca aktörler arasında yer alıyor.
Kaynak: Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM), The Middle East Council on Global Affairs (ME Council), Wikipedia
8 Nisan Dünya Romanlar Günü’ne dair konuşan Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria, Türkiye’de ve dünyada Romanların hâlâ yapısal ırkçılık ve yoksullukla kuşatıldığını vurguladı.
Romanlara yönelik ırkçılık ve kimlik inkarı pratikleri, Roman halkını uzun yıllardır şiddete maruz bırakmaya devam ediyor.
Bu ayrımcılığa dikkat çekmek ve Roman kültürünü kutlamak amacıyla ilk kez 8 Nisan 1971 tarihinde toplanan Dünya Roman Kongresi’nin 1990 yılındaki buluşmasında, 8 Nisan’ın Dünya Romanlar Günü olması kararı alındı.
8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Türkiye’de ve birçok yerde Romanların yaşadığı ayrımcılığın boyutlarını, Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria ile konuştuk.
“8 Nisan hafızayı temsil ediyor“
Roman olmanın bir topraksızlık ve olduğun yere ait olmama halini hissettirdiğini ifade ederek 8 Nisan Dünya Roman Günü’nün Romanlar için direnişin, sürgünün, soykırımın, ayrımcılığın ve eşitsizliğin hafızasını temsil ettiğini belirten Cumur Ülker, dünyanın çeşitli bölgelerinde Romanlara yönelik gerçekleşen ayrımcılığa dair bir örnek vererek durumu anlatıyor:
“Yunanistan’da 7 yaşındaki bir kâğıt toplayıcısı Roman kız, fabrika kapısına sıkıştığında 70 saat boyunca o fabrika kapısına sıkışık halde can veriyor ve kimse bir şey yapmıyor. Yanından geçenler tekmeleyerek kontrol ediyor, yaşıyor mu diye. Yunanistan’da bir eylemsellik olmuştu bu olayın ardından. O isyanın bende yarattığı çok güzel bir şeydi.”
“Romanları egzotize ediyorlar“
Türkiye’de ve birçok ülkede ayrımcılığın kimliğin inkarı, kimliği kriminalize etme ve damgalama pratikleri üzerinden ilerlediğini belirten Ülker, sanatta ve günlük hayatta Romanlar için oluşturulan stereotiplerden bahsetti: “Sanatta da egzotize ederler. Hayatın kendisinde de egzotize ederler. İşlerine geldi mi biz eğlenceliyiz. Zaten romanlar için bir stereotip yaratırlar. Çingene pembesi, Çingene çadırı… Bu meselede özellikle Roman kadınları ve çocukları daha da ezilen bir yerde.”
6 Şubat 2023 tarihinde Maraş merkezli meydana gelen iki büyük depremde Roman halkına mensup uğradığı ayrımcılıkları hatırlatan Ülker, “2023 depreminde romanlara dedikleri şu: Siz çadır kurmasını biliyorsunuz zaten diyip Romanlara çadır vermediler” dedi.
“Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu”
Roman olmayanların kurduğu bir sistemdeki devletlerde Romanlara karşı ağır şiddet çemberi olduğunu söyleyen Ülker, Romanlara dair bilgilerin kısıtlı olduğunu vurgulayarak “Bizde ötekinin ötekisi olma hâli var. Bir anlamda bilgiyi biz üretemiyoruz. Bir gacoluk hâli var. Gaco bizde Roman olmayan demek” dedi. Ülker, Roman tarihinde insanların görmediği birçok ayrımcılığı ve sonuçlarını aktardı:
“500 yıllık bir kölelik tarihimiz var. 1860’larda en son Romanya’da resmi olarak sonlanmış kölelik. İnsanlar buraları bilmiyorlar. Hala sürgünüz. Osmanlı’ya köle olarak götürülmüşüz. İran’a, Mısır’a, Balkanlar’a köle olarak götürülmüşüz. Kimse bu kölelik tarihimizi bilmiyor. Avrupa’da genellikle getto’larda yaşıyoruz. Fakirliğin, yoksulluğun, dışlanmanın çok yoğun olduğu yerlerde. Suça sürüklüyorlar, iş alanlarında iş vermiyorlar. 100 yıl boyunca Roman çocuklarının ticareti olmuş. 100 yıl. Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu.”
Birçok şehirde çiçekçilik yapan Romanların çiçekçiliği hayatta kalmak için yaptığını belirten Ülker, “Biz eğitimde, sağlıkta eşitsizliğe uğrayan, felaket anında, savaş anında kurtarılmak istenmeyen pozisyondayız. İş alanlarında ya işe alınmıyoruz ya da merdiven altı fabrikalarda iş güvencesiz, sigortasız çalışıyoruz. Hep mahallelerin içine, şehirlerin dışına sıkıştırılıyoruz. İnanılmaz bir yapısal ırkçılık, inanılmaz bir şiddet, Çingene fobisi var” dedi.
Foto: Yeşil Gazete
“Kentsel dönüşüm bir soykırım politikası”
Kentsel dönüşümden en fazla etkilenen kesimlerden birinin de Romanlar olduğunu belirten Ülker, kentsel dönüşüm politikalarının onlar için bir soykırım politikası olduğunu söyledi:
“Buralarda kentsel dönüşüm yerinde dönüşüm olmuyor. Türkiye’de kentsel dönüşüm üzerinden önemli bir örnek, Sulukule Roman Direnişi. Sulukale, zamanında Osmanlı’nın çok dışında kalan bir yer. Şehir büyüye büyüye merkeze oturmuş. Oradaki Romanlar, yoksul evlerde kiracı olarak kalıyor ya da oraya kendi evini inşa etmiş zamanında. Oraya bir mahalle kurmuş. Bir gün geliyorlar yıkıyorlar. Diyorlar ki şehrin dışına binalar yapıyorlar. Buraya gidecekseniz kirası şu kadar. E o kirayı veremiyorlar. Bu sefer çadırlarda kalıyorlar, işsiz kalıyorlar. Aslında kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm olmadığı sürece bir soykırım politikası bizim nazarımızda.”
Bin yıllık bir Fatih mahallesi olan Sulukule, 2006 yılında başlayan “yenileme projesi” kapsamındaki kentsel dönüşümle birçok evin yıkıldığı Roman bir mahalleydi. Yeşil Gazete’ye göre, yenileme projesi ilk kez 26 Nisan 2012 tarihinde İstanbul 4. İdare Mahkemesi tarafından kamu yararı olmadığı gerekçesiyle iptal edildi. Fakat mahalledeki birçok ev çoktan yıkılmıştı. Tekrar yapılacak bir yıkım girişimine karşı mahalleliler tarafından açılan davada Ağustos 2019’da yenileme projesine ikinci kez iptal kararı verildi. Bu bilgilere göre, 300 Sulukuleli aile, TOKİ’nin çok uzaktaki toplu konutlarına gönderildi. Kentsel dönüşüm ardından yapılan lüks binalarla mahallenin geri kalanı arasına 14 demir kapı yapılmıştı. Daha sonra 2020’de bu demir kapıların İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından yıkıldığı duyuruldu.
“İstemiyorlar bizi. Beton duvarlar dikiyorlar, tel örgüler çekiyorlar. Birçok şehirde bunun örnekleri var. Romanların yaşadığı mahallelerle gacoların yaşadığı mahalleler arasına sınırlar çiziliyor. Hırsız olarak, kirli olarak veya seks işçisi olarak damgalanıyoruz.”
“Roman kadınların maruz kaldığı şiddet görünmüyor“
Romanların bir ötekinin ötekisi olduğunu vurgulayan Ülker, “Bizim de ötekimiz kadınlar ve çocuklar oluyor. Çok egzotik bir yere konuluyor. Bütün sanat alanlarında buradaki şiddeti görünmez kılınıyor. Roman kadınlarının ve çocuklarının yaşadıklarını görünmez kılınıyor. Niye feminist yapılanmalar buralara hiç çözüm bulmuyor? Diyorlar ki biz o sokaklara girmeye korkuyoruz. Mücadele buralardan yalnızlaştırılıyor” dedi ve bu noktada Roman kadınlarının kendi mahallelerinde de şiddete uğradıklarını belirterek, “Mesela Hacı Bektaş törenlerinde abdal kadınları, Roman Alevi kadınları, oradaki kendisine dede diyen birisi tarafından, avaneler tarafından şiddete uğruyor. Şiddet görünmüyor. Sığınacak yeri yok” dedi.
İstanbul’un Şişli ilçesinde 2024’te 6 yaşındaki Şirin’in başına gelenleri hatırlatan Cumur Ülker şu bilgileri verdi: “Şirin gündüz vakti kalabalığın içinden katili tarafından götürüldü. Gündüz vakti. Kimse de sen bu çocuğu nereye götürüyorsun demedi. Neden demedi? Çünkü Şirin Çingeneydi, Romandı. Şirin’in annesi kızının tabutunun başında ağıt yakarken insanlar dedi ki bu insanlar çocuk yapmasın, asıl bunları hapsedin. Katil görünmez oldu.”
“Sosyalistlerin ve feministlerin olmadığı yerde çeteler vardır”
Sosyalistlerin, feministlerin ve STK’lerin Roman mahallelerine dair yeterince politika üretmediğini aktaran Ülker, “Sol-sosyalist örgütler, STK’ler, buralara politika üretemiyorlar. Neden? Çünkü çok yorucu bir yer. Kapalı bir topluma ulaşması çok yorucu. Sen orada yoksan kim vardır orada? Çeteler vardır, devlet vardır, tarikatlar vardır” dedi.
“En temel eşit yurttaşlık hakkımızı istiyoruz”
8 Nisan Roman Günü’nde Romanların taleplerini dile getiren Ülker, “Biz en temel eşit yurttaşlık haklarını talep ediyoruz. Sağlıkta eşitlik, eğitimde eşitlik, kentsel dönüşüm politikalarının bir an önce düzeltilip yerinde dönüşüm olması… Toplumda Çingene fobisi ve ırkçılık çok ağırken feminist örgütlerin, sol-sosyalist yapıların buralara dair -tepeden değil- çoğulcu politikalar üretmelidir. Yerellerde temsil hakları olmalıdır. Romanların seçilme veya görevden alabilme yetkisi olmalıdır. Bunlar çok önemli şeylerdir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu demokratik entegrasyon biraz bunu biçimliyor. Birçok Avrupa ülkesinde de buna benzer modeller uygulandı.” dedi.
Çingene mi Roman mı tartışması
Ülker’e ayrıca Romanları tanımlarken kullanılması gereken kavramın ne olduğunu sorduk:
“Çingene mi, Roman mı tartışması biz öznelerin kendi iç tartışmaları. Ben mesela Çingene’yi kullanıyorum. Çünkü Çingene ismini biz koymadık ama bizi buradan vuruyorlar. Bizim amacımız bu kelimenin üzerindeki bütün şiddeti kaldırıp bu kelimeyi kökten silmek. Üzerindeki şiddeti kaldırmak da politik mücadelesini yürütmeden olmaz. Bunun mücadelesini de özneler belirliyor. O yüzden özneye sormak gerekiyor. Soramıyorsa da roman diyecek. En kapsayıcısı bu. Bunun dışında Çingene kelimesini gacolar kullanmasın.”
“Ayrımcılık yalnızca sağdan gelmiyor”
Roman sosyolog ve yazar Aytaç Eleftheria, “Roman olmak, başkalarının bizi tanımlamasına karşı kendi sözümüzü kurmak demek” dedi.
Türkiye’deki ayrımcılığı en basit şekilde ikiyüzlülük olarak belirten Eleftheria, “Herkes kendi ayrımcılığına kılıf bulmak ve neyin ırkçılık olduğunu bizim adımıza tanımlamak derdinde” dedi ve ayrımcılığın yalnızca sağdan gelmediğini; muhaliflerden, solculardan ve diğer etnik azınlıklardan da geldiğini ekledi.
Baba tarafı Sünni Roman, anne tarafı Alevi Türk olan Eleftheria, bizzat aile içinde gözlemlediği bir nüansı anlattı: “Roman olmayan topluluklar, ister Kürt, ister Türk, ister Arap, ister Alevi, ister Sünni olsun; antigypsism (Roman karşıtlığı) konusunda korkunçtur.” Eleftheria, en ufak bir eleştiride herkesin kendi inanç ya da kimlik imajına sığındığını vurguluyor.
“Tek bir ezilenlik tanımları var ve her ezilen aynı şeyi yaşıyormuş gibi davranılıyor” diyen Eleftheria’ya göre bu, bu coğrafyanın en çok ezilen toplulukları olan Romanlar, Dom, Lom ve Abdal’lara yapılan en büyük haksızlıklardan biri.
Ana akım sinema ve televizyonda Romanların ya “renkli, komik, hareketli” bir figüre ya da yoksulluk, suç ve eğitimsizlik gibi damgalayıcı kodlara sıkıştırıldığını aktaran Eleftheria, bu temsil biçiminin Romanların kendi kimliklerini algılama biçimini de derinden etkilediğini vurguluyor. Eleftheria’nın söylediğine göre, Eleftheria’nın sosyoloji ve teori danışmanlığını, aynı zamanda anlatı yazarlığını üstlendiği “Iskalanmış Hayatlar: Domlar” belgeseli, Romanların kendi meselelerini kendi perspektiflerinden anlattığı önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.
“Yersiz yurtsuz olmak bizim folklorumuzmuş gibi görülüyor”
Kentsel dönüşümü Romanlar üzerinde mümkün kılan anlayışa değinen Eleftheria, “Yersiz yurtsuz olmanın sanki bizim folklorumuzmuş gibi görüldüğü bir zihniyet var” dedi.
7 kuşaktır İstanbullu olduğunu aktaran Eleftheria, şehir hafızasındaki çarpıtmaya dikkat çekerek “Beyoğlu anlatılarında Hristiyan ve Yahudi azınlıklardan söz edilir; ‘onlar gitti, yerine Romanlar ve göçmenler geldi’ denir, kriminalize eden bir dille. Oysa buradaki Romanların önemli bir kısmı zaten hep İstanbulluydu” dedi.
“Egemenlerin akademisyenleri” tarafından aidiyetsizliğin Romanlara özgüymüş gibi sunulmasının epistemik bir şiddet olarak tanımlayan Eleftheria, bu durumun ayrımcılığı hem örten hem de meşrulaştıran bir araç olduğunu söyledi. “Böyle olunca, 7 kuşak o kentte de olsanız, orada emaneten durduğunuz algısı norm haline gelir. Bu norm da yerinizden edilmenizi kolaylaştırır” dedi.
“Deneyimler eşit değil“
Deneyimlerin “Etnik azınlık artı cinsiyet kimliği azınlığı eşittir aynı deneyim” şeklinde eşitlendiği yaklaşımı reddeden Eleftheria, bu duruma örnek vererek “Bir Kürt ile bir Roman olmak aynı şey değil” dedi.
Kürtlerin de diğer birçok etnik azınlık gibi yaşadıkları coğrafyada Domları ve benzeri toplulukları dışladığını hatırlatan Eleftheria, Roman olmanın yalnızca etnik bir ayrımcılık meselesi olmadığını vurguluyor:
“Roman olmanın kendisi, etnik ayrımcılığın başka birçok kodla perçinlenmiş halidir. İşin içine out-caste (kast dışı) benzeri bir toplumsal konum giriyor.”
“Cinsiyet kimliği azınlığı da denkleme eklendiğinde ne oluyor?“
Zaten kırılgan olan bu toplumsal konuma bir de cinsiyet kimliği ayrımcılığı eklendiğinde, güvencesizliğin katlandığını kaydeden Eleftheria, bunun somut sonuçlarını “Roman kadınlar cinsel şiddete daha “müsait” görülüyor, Roman çocuklar ise zorluk çekme kapasiteleri yüksek olarak algılanıyor” dedi.
Eleftheria’nın en sert eleştirisi ise “Romanlar mutludur” söylemine. Bu yanılsamanın özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden işletildiğini söyleyen Eleftheria, “Romanların peşinen mutlu olduklarına inanmaya çalışıyorlar; bu şekilde susturmaya, konuşsak da duyulmamamızı sağlamaya çalışıyorlar” dedi.
Eleftheria, bu durumu “insandışılaştırılmanın en ikiyüzlüce ve pişkince hali” diye betimleyerek sözlerini sonlandırdı.
Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk tutulmaktadır. 19 bin 809 kadın mahpusun yanında annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.
Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Nisan 2026 yılı açıklamasına göre, Türkiye’de, toplam 304 bin 956 kapasiteli 403 hapishanede 414 bin 401 mahpus tutuluyor. 116 bin 66 mahpus açık, 298 bin 335 mahpus kapalı hapishanelerde kalıyor.
CİSST · Nisan 2026 · Türkiye Ceza İnfaz Sistemi
Türkiye Hapishanelerinde Kapasite Krizi
Resmi kaynaklar temelinde derlenen veriler ışığında hazırlanmıştır
403Hapishane Sayısı
414.401Toplam Mahpus
Kapasite: 304.956
+%35,9Doluluk Fazlası
109.445 kişi kapasitesi üstünde
Kapasite — Doluluk Oranı
Resmi Kapasite: 304.956Mevcut: 414.401
%100 kapasite dolduğunda%135,9 — her 100 kapasiteye 136 mahpus
116.066Açık Hapishanelerde%28,0
298.335Kapalı Hapishanelerde%72,0
Hukuki Durum
351.887
Hükümlü (%84,9)
62.514
Tutuklu (%15,1)
Özel Gruplar
19.809Kadın mahpus
891Annesiyle kalan çocuk (0–6 yaş)
4.524Çocuk mahpus (12–18 yaş) — 207’si kız
6.63865 yaş üstü mahpus
14.276Yabancı uyruklu mahpus
200LGBTİ+ mahpus
Engelli Mahpuslar
476
Hapishanelerde engelli mahpus bulunmaktadır. Türlere göre dağılım aşağıda gösterilmektedir.
252Ortopedik Engel
96Görme Engeli
68İşitme Engeli
34Dil & Konuşma Engeli
26İşitme + Konuşma Engeli
Eğitim ve İstihdam (2025 Verisi)
77.014
Öğrenimini sürdüren mahpus
58.500
Sigortalı mesleki faaliyette bulunan mahpus
Günlük İaşe Bedeli (2025)
144 ₺
Yetişkin hükümlü ve tutuklular ile görevdeki personel için
275 ₺
Çocuk hükümlü/tutuklular; annesiyle kalan çocuklar; süt emziren ve hamile mahpuslar için
Kaynak: CİSST (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği) — Nisan 2026 açıklaması; resmi verilere dayanmaktadırNihaPLUS · Nisan 2026
Resmi kaynaklardan elde edilen veriler ışığında yapılan açıklamaya göre, bu mahpusların 351 bin 887’si hükümlü, 62 bin 514’ü tutuklu. 200‘ü LGBTİ+, 14 bin 276’sı yabancı mahpus. Hapishanelerde dil ve konuşma engelli olan 34, görme engelli 96, işitme engeli olan 68, işitme ve konuşma engeli olan 26 ve ortopedik engeli olan 252 kişi olmak üzere 476 engelli mahpus var.
Hapishanelerdeki mahpusların 6 bin 638’i 65 yaşın üstünde. 2025 yılında açıklanan son rakama göre hapishanelerde öğrenimini sürdürebilen mahpus sayısı 77 bin 14 ve sigortalı olarak mesleki faaliyette bulunan 58 bin 500 mahpus bulunuyor. Hapishanelerde 207’si kız çocuk olmak üzere 12-18 yaş arası 4 bin 524 çocuk varken, 19 bin 809 kadın mahpusun yanında, annesi ile 0-6 yaş grubu çocuk sayısı 891‘dir.
Derneğin verdiği diğer bir bilgiye göre, 2025 yılı itibarıyla ise iaşe bedeli, hükümlü ve tutuklular ile görev başında bulunan personel için 144 TL, çocuk hükümlü ve tutuklular için 275 TL, kurumda annesiyle birlikte kalan çocuklar ile süt emziren hükümlü ve tutuklu anneler ve hamileler için de 275 TL’dir.
İran’da İsrail ve ABD’nin başlangıçta belirledikleri hedeflere ulaşamaması, ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı.
Donald Trump / Foto: Beyaz Saray
28 Şubat 2026 tarihinde ABD ile İsrail’in İran’a yönelik geniş çaplı saldırısı ile başlayan “İran Savaşı” 8 Nisan’da iki haftalık bir ateşkes anlaşması ile bir süreliğine ertelenmiş oldu.
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif sosyal medya hesabında bir mesaj paylaşarak İran, ABD ve müttefiklerinin derhal ateşkes konusunda anlaştığını duyurdu.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun aksi yöndeki beyanatına rağmen, Şerif, ateşkesin yalnızca belirli bölgelerde değil, Lübnan dahil “her yerde” geçerli olacağını söyledi.
Pakistan Başbakanı, “tüm anlaşmazlıkların nihai olarak çözülmesi için müzakereleri sürdürmek üzere heyetlerini 10 Nisan Cuma günü İslamabad’a davet ediyorum” diyerek kırılgan olan bu sürecin, nihai bir anlaşma ile sonuçlanmasına yönelik çabaların devam edeceği işaretini verdi.
Trump, İran'ın ABD ve İsrail'e 10 maddelik bir plan sunduğunu söyledi.
İran devlet televizyonuna göre 10 maddelik plan şu unsurları içeriyor:
* Irak, Lübnan ve Yemen'deki savaşın tamamen sona erdirilmesi *İran'a yönelik savaşın süre sınırı olmaksızın tamamen ve kalıcı olarak sona erdirilmesi *Bölgedeki tüm çatışmaların bütünüyle sona erdirilmesi *Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması *Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğü ve güvenliğini sağlamak için bir protokol ve koşullar oluşturulması *İran'a yeniden inşa maliyetleri için tam tazminat ödenmesi *İran'a yönelik yaptırımların tamamen kaldırılması taahhüdü *ABD tarafından tutulan İran'a ait fonların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması *İran'ın hiçbir şekilde nükleer silah edinmeyeceğine tam bağlılık göstermesi *Yukarıdaki koşulların onaylanmasının ardından tüm cephelerde derhal ateşkesin yürürlüğe girmesi
ABD Başkanı Donald Trump, İran devlet yetkilileri ve İsrail Başbakanı Netanyahu’nun kabul ettiğini açıkladığı bu ateşkes anlaşması, sürecin buraya nasıl geldiği ile ilgili çeşitli tartışmaları da alevlendirdi.
Mevcut değerlendirmeler ABD ve İsrail’in savaş hedeflerinin kısmen başarısız olduğunu, İran’da istenen çapta rejim değişikliğinin gerçekleşmediği ve İran’ın bölgesel etkisinin sürmeye devam ettiğini göstermektedir. Bu durum ABD ve İsrail açısından başarısızlık olarak değerlendiremezse de başarılı oldukları yönünde kesin bir yorum yapılmasını da zorlaştırır.
Trump’ın “bütün bir medeniyeti yok etmek” ile tehdit ettiği 7 Nisan’dan 8 Nisan’a geçişte ortaya çıkan ateşkes anlaşması,
ABD ve İsrail açısından başarısızlık ve kısmı hedef sapmaları şeklinde yorumlanırken, bu durum ABD’nin Vietnam Savaşı’ndan bu yana yaşadığı diğer askeri müdahelelerdeki sonuçları tekrar hatırlatmaya yol açtı. Vietnam, Somali, Afganistan ve daha bir kaç yerde, ABD çeşitli gerekçelerle saldırılar başlatmış, ancak gerekçeleri ve hedefleriyle uyumlu olmayan sonuçlar elde etmişti.
Stratejik Analiz Dosyası
ABD Askeri Müdahaleleri ve Hedeflerinin İflası
Vietnam’dan İran Ateşkesine (1960 – 2026)
8 Nisan 2026 gece yarısı itibariyle yürürlüğe giren iki haftalık İran ateşkesi, ABD’nin yarım yüzyılı aşkın müdahale tarihindeki yeni bir düğümü temsil ediyor. İlan edilen siyasi hedeflerin sahadaki sosyolojik ve askeri gerçeklerle çarpıştığı bu kronoloji, stratejik bir geri çekilme döngüsünü işaret etmektedir.
Müdahale Kronolojisi
01Vietnam Savaşı1960 – 1973▼
Resmi Söylem
Komünizmin yayılmasını (Domino Teorisi) durdurmak ve Güney Vietnam’ın bağımsızlığını korumak.
Stratejik Sonuç
ABD 50 binden fazla kayıp vererek çekildi; Kuzey Vietnam ülkeyi kendi idaresinde birleştirdi.
02Irak’ın İşgali2003 – 2011▼
Resmi Söylem
Kitle imha silahlarını tasfiye etmek ve Baas rejimini devirerek demokrasi inşa etmek.
Stratejik Sonuç
Silah bulunamadı; ülke kaosa sürüklendi, bölgesel nüfuz İran lehine değişti ve IŞİD ortaya çıktı.
03Afganistan Savaşı2001 – 2021▼
Resmi Söylem
El-Kaide’yi yok etmek ve Taliban rejimini kalıcı olarak tasfiye etmek.
Stratejik Sonuç
20 yılın sonunda ABD mağlubiyeti kabul ederek çekildi; Taliban Kabil’de yönetimi devraldı.
04İran Savaşı 2025 – 2026▼
Resmi Söylem
Nükleer programı durdurmak ve bölgesel güvenlik tehdidini bertaraf etmek.
Stratejik Sonuç
8 Nisan 2026 Ateşkesi: Rejim değişikliği hedefi başarısız oldu; Hürmüz Boğazı krizi küresel ekonomiyi sarstı.
Suriye ve HTŞ Gerçeği
ABD’nin Suriye’deki proksi savaşları ve radikal gruplarla olan dolaylı mücadelesinde, Hayat Tahrir el-Şam (HTŞ) yerel ve bölgesel dengeleri kökten değiştiren bir aktör olarak öne çıktı.
2011-2017Nusra Cephesi’nden kopuş ve yerelleşme süreci.
2024-2026İdlib merkezli sivil yönetim ve Şam’a yönelik stratejik baskı.
Stratejik Analiz: Ortak Desenler
LojistikTeknolojik üstünlük, asimetrik direniş ve yerel sosyoloji karşısında stratejik olarak yetersiz kalmaktadır.
Meşruiyetİstihbarat fiyaskoları ve suni gerekçeler (KİS, demokrasi vb.) küresel kamuoyu desteğinin kaybına yol açmaktadır.
MaliyetTrilyonlarca dolarlık askeri harcama, sahada kalıcı siyasi istikrar üretmek yerine “güvenlik boşluğu” yaratmaktadır.
Sonuç28 Şubat 2026’da başlayan süreç, 8 Nisan ateşkessiyle ABD’nin müzakere masasına “hedeflerine ulaşamadan” dönmesiyle sonuçlanmıştır.
Vietnam sendromu
Vietnam savaşı, ABD tarihinin en çok etki bırakan savaşlarından biri oldu. 1955 ile 1975 yılları arasında Kuzey Vietnam ile Güney Vietnam arasında süren bu savaşta ABD, Kuzey Vietnam ve Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi’ne karşı Güney Vietnam yönetimine destek verdi. ABD’nin “Domino Teorisi” doktrinini çerçevesinde gerçekleşen bu savaş, 1965 ile 1973’te en yoğun halini yaşadı.
1 Kasım 1955’te başlayan savaş, 30 Nisan 1975’te Kuzey Vietnam’ın Saygon’u ele geçirmesiyle sona erdi.
Gerilla taktikleri kullanan Viet-Kong (Kuzey Vietnam destekli Güney’deki gerillalar), gelişmiş ABD teknolojisine karşı psikolojik üstünlük sağladı.
Foto: Derin Tarih dergisi
Yaklaşık 2 milyon sivil ve 1 milyondan fazla asker hayatını kaybetti. 58.000’den fazla ABD askeri öldü. Sonuçta ABD, Vietnam’dan çekildi, Güney Vietnam düştü ve ülke Kuzey Vietnam yönetiminde birleşti.
Domino Teorisi, Soğuk Savaş döneminde (1950’ler-70’ler) ABD’nin, Vietnam’daki gibi bir ülkenin komünist yönetime geçmesinin, bölgedeki diğer ülkelerin de sırayla komünizme “düşmesine” (domino etkisi) yol açacağı korkusuna dayanan dış politika doktrinidir.
Komünizmin Güneydoğu Asya’da yayılmasını engellemek ve “ilk domino taşı” olarak görülen Vietnam’ı koruyarak Laos, Kamboçya, Tayland gibi çevre ülkeleri güvence altına almaktı. Aynı amaçlarla sonraları Laos ve Kamboçya gibi yerlere müdaheleler gerçekleştirdi. ABD, bu teori gereği Güney Vietnam’daki komünist olmayan hükümeti desteklemek için doğrudan askeri müdahalede bulundu.
Somali: Kara Şahin Düştü
ABD’nin Somali İç Savaşı’na insani yardım misyonuyla başlayıp, Muhammed Farah Aidid’e bağlı milislerle çatışmaya dönüştüğü ve 18 Amerikan askerinin öldüğü ağır bir hezimetle sonuçlanan savaş yaşandı. 3-4 Ekim 1993’te yaşanan bu olay, ABD’nin Afrika’daki askeri müdahale politikasını değiştirerek birliklerini çekmesine yol açtı.
1992 yılında BM, Somali’deki kıtlık ve iç savaş ortamında insani yardımları korumak için “Restore Hope” (Umutu Yenile) operasyonunu başlattı.
Foto: Alexander Joe
ABD özel kuvvetleri (Rangers ve Delta Force), Mogadişu’da Somali askerî subay, politikacı ve iç savaşının en etkili isimlerindin biri Muhammed Farah Aidid’i yakalamak için operasyonlar düzenledi. ABD kuvvetleri, iki Black Hawk helikopterinin düşürülmesiyle şehir merkezinde kapana kısıldı. Çatışmalarda 18 ABD, 1 Malezya ve 1 Pakistan askeri ölürken, yüzlerce Somalili sivil ve milis hayatını kaybetti. Ölen ABD askerlerinin cesetlerinin sokaklarda sürüklenmesi ABD kamuoyunda büyük tepki yarattı. Başkan Clinton, 1994’te birliklerin geri çekilmesini emretti ve BM güçleri 1995’te Somali’den ayrıldı.
Her ne kadar ABD ve BM, “Somali’de açlık ve kaos nedeniyle insani yardım” adı altında bu işe giriştilerse de, bu hareketin amacı, ABD’nin özellikle Mogadişu civarında askeri ve lojistik varlığını arttırmasıydı. Analizler, insani gerekçenin sadece bir meşruiyet söylemi olduğunu vurgular. ABD, bölgede stratejik bir varlık göstermek ve Kuzeydoğu Afrika’da etkili olmak istedi.Yerel klanların güçlenmesini ve ABD’ye karşı direncini kırmak da operasyonun dolaylı amaçları arasındaydı.
ABD’nin en uzun savaşı: Afganistan
Afganistan Savaşı, 7 Ekim 2001 tarihinde başladı. ABD’nin en uzun savaşı olarak tarihe geçti.
ABD tarafından 11 Eylül saldırıları gerekçesi ile başlayan bu savaş, ABD Başkanı George W. Bush‘un “terörle mücadele” politikası çerçevesinde gerçekleşti. Savaş Usame bin Ladin‘in yakalanmasına değin sürecekti. Aynı zamanda diğer Taliban güçlerin ortadan kaldırılması ile sona erecekti. Böylelikle Afganistan’da iç güvenlik sağlanmış olacaktı.
ABD ve Birleşik Krallık önce hava bombardımanı daha sonra da takviye güçlerle beraber Afganistan’a asker indirdi. 2002’de Amerikan ve İngiliz askerleri Kuzey İttifakı ile savaşa katıldı. Daha sonra gerginlikler üzerine NATO güçleri (Koalisyon güçleri) Afganistan’a asker indirdiler. Amerikan hükûmeti kalıcı barışı sağlamak amacı ile bölgede asker bulundurup varlıklarını hissettireceklerini açıkladı.
Foto: Wikipedai
27 Mayıs 2014 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama, ABD birliklerinin savaş misyonunun yıl sonuna kadar sona ereceğini duyurdu. Geriye ise 9,800 kişilik bir grup kalacaktı ve Afgan güçlerini eğitecek, danışmanlık verecekti. Fakat 2015 tarihinden itibaren koalisyon güçleri kara çarpışmalarına katılmayacaktı. Obama ayrıca 2016 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeden çekileceğini duyurmuştu ancak ABD başkanlığı değişip yeni başkan Donald Trump olunca bu plan 2019 yılının sonlarına kadar rafa kalktı.[18] ABD ve Taliban 2020’nin Ocak ayında Katar’ın başkenti Doha’da bir araya gelerek Doha Anlaşmasını imzalayarak ABD askerlerinin 1 Mayıs 2021 tarihine kadar ülkeyi terk etmesi üzerine anlaştı.[19] Trump, Amerikan askerlerinin Noel’e kadar Afganistan’ı terk edeceğini söyledi ancak bu gerçekleşmedi. ABD’de seçimler yaklaşırken askerlerin ayrılması seçim sonrasına kaldı.[20]
Trump’ın ardından iktidar yine Demokratların eline geçti ve seçim sonrasına kalan Afganistan’dan çekilme politikası Joe Biden’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte kademeli şekilde başladı ve bu geri çekilme ile Taliban saldırısı başladı. Taliban, beş gün içerisinde 15 Ağustos 2021’de Kabil’e girdi.[21] Ertesi gün Taliban, Afganistan İslam Emirliği’ni ilan etti. Böylece 20 yılın ardından Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.
30 Ağustos’ta ABD’nin son askerlerinin de çekilmesiyle Amerika’nın en uzun savaşı sona erdi.
ABD’nin hedefleri (kalıcı iç güvenlik ve Taliban’ın devrilmesi) gerçekleşmedi. ABD, 20 yıl süren savaş boyunca sahada kalıcı sonuç alamadı; Taliban bölgesel ve toplumsal bir güç olarak geri döndü.
Irak savaşı
20 Mart 2003’te ABD liderliğindeki müttefik güçler Irak’ı işgale başlayarak Saddam Hüseyin rejimine son verdi.
ABD, Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olmasının uluslararası barışı tehdit ettiğini savundu ancak birçok ülke askeri harekatı desteklemeyi reddetti.
1990-1991 Körfez Savaşı’nda ABD, Irak güçlerinin Kuveyt’ten püskürtüldüğü çok uluslu bir koalisyona liderlik etmişti.
Daha sonra Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Irak’ın tüm kitle imha silahlarını imha etmesini zorunlu kılan 687 sayılı kararı kabul etti. Karar nükleer, biyolojik, kimyasal silahları ve uzun menzilli balistik füzeleri kitle imha silahı olarak tanımlıyordu.
ABD’nin Irak İşgali’nden sonra, halk Saddam Hüseyin’in heykellerini devirdi, Foto: Rojnews
1998’de Irak, BM silah denetçilerine izin vermeyi reddetti, ABD ve İngiltere de buna hava saldırılarıyla karşılık verdi.
El Kaide’nin 11 Eylül 2001’de New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Washington’daki Pentagon’a düzenlediği saldırılardan sonra, dönemin ABD Başkanı George W. Bush, Irak’ı işgal etme planları yapmaya başladı.
Bush, Saddam Hüsey’nin kitle imha silahları üretmeye ve saklamaya devam ettiğini, Irak’ın İran ve Kuzey Kore ile birlikte uluslararası bir “şer ekseninin” parçası olduğunu iddia etti.
ABD Kongresi izin verdi
ABD Kongresi, Ekim 2002’de Irak’a askeri operasyon düzenlenmesine izin verdi.
Şubat 2003’te dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM Güvenlik Konseyi’nden Irak’a askeri harekata onay vermesini istedi. Powell, Irak’ın kitle imha silahları programıyla önceki kararları ihlal ettiğini iddia etti.
Ancak Powell, Konsey’i ikna edemedi. BM üyelerinin çoğunluğu, BM ve Uluslararası Enerji Kurumu’nun Irak’ta daha fazla kanıt bulması gerektiğine karar verdi.
ABD, denetim raporlarını beklemeyeceğini söyledi ve Irak’a karşı bir “gönüllüler koalisyonu” kurdu.
Koalisyondaki 30 ülkeden İngiltere, Avustralya ve Polonya işgalde fiilen yer aldı.
İngiltere 45 bin, Avustralya 2 bin birlik gönderdi. Polonya 194 özel harekat timiyle işgali destekledi. Kuveyt de işgalin sınırları üzerinden başlamasını onayladı.
İspanya ve İtalya, ABD öncülüğündeki koalisyona diplomatik destek verdi. Bunun yanında Vilnius Grubu adı verilen doğu Avrupa ulusları da Irak’ın kitle imha silahları programı yürüttüğüne ve BM kararlarını ihlal ettiğine inandıklarını açıkladı.
Kimyasal silah iddiaları
Colin Powell, 2003’te BM’de yaptığı konuşmada, Irak’ın biyolojik silah üretmek amacıyla “mobil laboratuvarlar” geliştirdiğini söyledi. Ancak, 2004 yılında iddiasına yönelik kanıtların “pek sağlam görünmediğini” kabul etti.
İngiltere hükümeti, Irak’ın füzeleriyle Doğu Akdeniz’deki İngiltere hedeflerini 45 dakika içinde vurmaya hazır hale geleceğini iddia eden bir istihbarat dosyasını kamuoyuna açıkladı. Dönemin İngiltere Başbakanı Tony Blair, Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları ürettiğinin “su götürmez bir gerçek” olduğunu söyledi.
Ülkelerin iddiaları büyük ölçüde, Irak’ın kitle imha silahları programı hakkında ilk elden bilgiye sahip olduklarını söyleyen iki Iraklı sığınmacının iddialarına dayanıyordu. Bu sığınmacılar Rafid Ahmed Alwan el-Cenabi adlı bir kimya mühendisi ve Maj Muhammed Harith adlı bir istihbarat görevlisiydi. Her iki isim de daha sonra, müttefiklerin Saddam Hüseyin’i devirmesini istedikleri için sahte kanıtlar öne sürdüklerini açıkladı.
ABD, Saddam rejimini devirdi ama kitle imha silahları bulunamadı. Başlangıç hedefleriyle sahadaki sonuçlar örtüşmedi.
Le Figaro’nun işten çıkardığı Čubrilo-Filipović, “Bu, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın bir şirket hissedarıyla iletişime geçtiği ve o hissedarın da müşteriyi memnun etmek için bir gazeteciyi işten çıkardığı ilk olaydır” dedi.
Milica Čubrilo-Filipović, Foto: The Association of Independent Electronic Media (ANEM)
Gazeteci Milica Čubrilo-Filipović’in, 8 yıldır çalıştığı Fransa merkezli Le Figarogazetesindeki işine bu yılın başında son verildi.
Čubrilo-Filipović, Sırbistan’da yayın yapan Vreme‘ye verdiği röportajda, işten çıkarılmasının yolunu açan şeyin, Fransa Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Direktörü Frédéric Mondoloni tarafından Figaro’nun sahibi olan Dassault şirketinin hissedarlarından birine, Belgrad’da “siyasi olarak aktif” bir muhabirlerinin olduğunu söylemesi olduğunu belirtti.
N1‘in haberine göre Čubrilo-Filipović, kendisine söylenenlerin yazılı bir teyidini editöründen [Dünya bölümü editörü] aldığını ve burada yazılı şeylerin haber merkezi müdür yardımcısı tarafından da kendisine sözlü şekilde aktarıldığını iddia etti. Ayrıca Čubrilo-Filipović, sendikanın kendisini haklı bulduğunu ve durumunun emsal teşkil ettiğini de sözlerine ekledi.
Yine N1‘e aktardığı görüşlerinde Čubrilo-Filipović, “Birkaç yıl önce meslektaşlarıma yazdıkları haberler konusunda ne kadar özgür olduklarını sordum. Bana bazı sınırların olduğunu söylediler. Bunlardan biri de Rafale savaş uçaklarının satıldığı ülkelerde iktidara yönelik eleştiri yapılmaması gerektiğiydi” dedi.
Dassault grubu, aynı zamanda havacılık-silah sanayisinde de çalışmalar yapıyor (Dassault Aviation). Ayrıca Sırbistan hükümeti, 2024’te Dassault Aviation’un ürettiği Rafale savaş uçaklarının alımı için resmi sözleşme imzalamıştı.
Le Figaro Genel Yayın Yönetmeni Yardımcısı Philippe Gelie, Čubrilo-Filipović‘in işten çıkarılması iddiaları ile ilgili N1‘e yaptığı açıklamada şunları belirtti:
“Bizi basın özgürlüğünü ayaklar altına almakla suçladığını ve kendisini bu iddia edilen tutumun kurbanı olarak gösterdiğini anlıyorum. Sayın Čubrilo‘dan, metinleri için gereken düzenleme ve yeniden yazım işlemlerini azaltmak amacıyla gazetecilik kalitesi standartlarımıza uymasını defaatle istedik. Ayrıca, gazetecilik tarafsızlığı yükümlülüğünü ihlal eden ve Le Figaro’nun itibarını zedeleyebilecek siyasi aktivizmden kaçınmasını da talep ettik.”
Sırbistan merkezli ANEM (Bağımsız Elektronik Medya Birliği), NUNS (Sırbistan Bağımsız Gazeteciler Birliği) ve SJN (Safe Journalists Network) gibi gazetecilik meslek örgütleri, Čubrilo-Filipović‘in işten çıkarılmasına dikkat çekerken, Fransa merkezli RFS (Sınır Tanımayan Gazeteciler) başta olmak üzere diğer gazetecilik meslek örgütlerinde konuyla ilgili bir açıklamaya rastlanmadı.
Milica Čubrilo-Filipović kimdir?
Milica Čubrilo-Filipović, 1969’da Tunus’un Kartaca kentinde doğmuş Sırp eski diplomat ve gazetecidir. Lisans eğitimini 1992’de Fransa’da Phanthéon-Assas Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tamamlayan Čubrilo-Filipović, yüksek lisansını 1993’te Sorbonne Üniversitesi Antropoloji bölümünde yaptı.
Čubrilo-Filipović, 2000-2003 arasında Figaro’nun Balkanlar muhabiriydi. 2003-2006 arasındaysa Sırbistan Ulusal Turizm Ofisi Direktörü olarak çalıştı. 2007-2008 yıllarında Sırbistan Diaspora Bakanlığı görevinde bulunan Čubrilo-Filipović, 2010’dan 2013’e kadar da Sırbistan’ın Tunus Büyükelçisi olarak görev yaptı. 2014’te siyaseti bırakan ve 2018’de tekrar Figaro’ya dönen Čubrilo-Filipović, Ocak 2026’ya dek burada çalıştı.
“Öğrencilerin eylemleri ilk anlaşmazlık oldu”
Niha+, Milica Čubrilo-Filipović’e ulaşarak kendisinin dile getirdiği iddiaları ve işten çıkarılma sürecinde yaşananları sordu. Milica Čubrilo-Filipović işten çıkarılma sebebinin “siyasi geçmişi” olarak kendisine aktarıldığını belirterek, bunun Figaro için sadece bir bahane olduğunu söyledi.
Čubrilo-Filipović, “Siyasi geçmişim onlar için sadece bir bahane. Diasporadaki pek çok kişinin ülkeye yardım etmek için geri döndüğü Milošević sonrası dönemde hükümette görev aldığımı çok iyi biliyorlardı. 2018’de kuruma geri dönmemi isteyen bizzat Figaro’ydu. Kaldı ki 2000’den 2003’e kadar da onlarla çalışmıştım. 2018’den bu yana geçen sürede de geçmişim yüzünden hiçbir zaman anlaşmazlık yaşanmamıştı. Anlaşmazlıkların başlangıcıysa Sırbistan’da öğrencilerin öncülüğünde yapılan kitlesel eylemlerin patlak vermesiydi” dedi.
Čubrilo-Filipović, Figaro yöneticileriyle yaşadığı ilk anlaşmazlığın, öğrencilerin Vučić hükümetini protesto etmek amacıyla Avrupa Konseyi’nin bulunduğu Strazburg’a bisikletleriyle gittikleri zaman yaşandığını belirterek, “Genel yayın yönetmeni, öğrencilerle fazla ‘empati’ kurduğum gerekçesiyle yazdığım haberdeki ‘öğrenciler’ ifadesini ‘göstericiler’ olarak değiştirdi. Böylece haberin bütün anlamı yitip gitti. İkinci ve son anlaşmazlığımızı ise Kosova’daki Sırplar hakkında yazdığım ve onların iki ateş arasında kaldığını vurguladığım bir makale yüzünden yaşadık. Bir yanda Arnavut ekseninde bir Kosova düşleyen Albin Kurti, diğer yanda ise Belgrad’ın kontrolünde olan, yozlaşmış ve suça bulaşmış Srpska Lista (Kosova’daki Sırp milliyetçisi parti) vardı” diye konuştu.
İddia: “Talep, Fransa Dışişleri Bakanlığı’ndan gitti”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’e destek verdiğini hatırlatan Čubrilo-Filipović, sözlerine şöyle devam etti:
“Geçtiğimiz yıllarda ve bilhassa geçen yıl, Macron’un, Vučić’e çok büyük destek verdiğinin altını özellikle çizmek gerekiyor. Macron, Sırbistan’daki eylem dalgası sürerken Vučić’i ülkesine davet eden (Macaristan Başbakanı Victor Orbán’la birlikte) nadir Avrupa Birliği devlet başkanlarından biriydi.”
Macron ve Vučić, Foto: a2 News
Milica Čubrilo-Filipović, Fransa’da basın özgürlüğünün gittikçe daha da kısıtlandığını belirtti. Yaşadığı durumunsa daha önce görülmüş bir şey olmadığını savundu:
“Fransa’da basın özgürlüğü giderek daha fazla kısıtlanıyor. Bu muhtemelen, Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın (Belgrad’ın olası talebinin ardından) bir şirket hissedarıyla iletişime geçtiği ve o hissedarın da sırf iyi bir müşteriyi memnun etmek uğruna bir gazeteciyi işten çıkardığı ilk olaydır. Bu, medya bağımsızlığının çifte skandal niteliğinde hiçe sayılmasıdır.”
Ancak Čubrilo-Filipović, hiçbir zaman Sırbistan’ın satın aldığı Rafale savaş uçaklarıyla ilgili bir haber yapmadığını belirtiyor.
“Sırbistan’da da bağımsız medya engelleniyor”
Aynı zamanda Sırbistan’da da basın özgürlüğünün kısıtlandığını kaydeden Čubrilo-Filipović, bazı bağımsız medya kuruluşlarının hükümet tarafından kapatılmaya çalışıldığını söyleyerek şöyle devam etti:
“Sırbistan’da basın özgürlüğü her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Rejim, her bağımsız sesi susturmak için elinden geleni yapıyor. Bunun bir diğer örneği de uluslararası bir şirket olan United Media ile yürüttükleri pazarlıklar ve geriye kalan son bağımsız medya organlarını; yani N1 ve Nova televizyonları ile Radar, Nova ve Danas gazetelerini kapatmaya çalışmalarıdır.
Bu durum bana, Milošević’in uluslararası basını ülkeden çıkardığı ve artık gazetecilere vize verilmeyen o dönemi çok hatırlatıyor. Adeta 90’lara geri dönmüş durumdayız. Ayrıca daha dün, ara seçimleri takip eden birçok gazeteci, polisin gözleri önünde darp edildi.”
Fransa-Sırbistan ticareti büyüyor
Foto: South China Morning Post
Čubrilo-Filipović, Fransa ve Sırbistan arasındaki ticari ilişki ve yatırımlara da değindi ve satın alınan savaş uçaklarının ilk ödemelerinin geçtiğimiz aralıkta yapıldığını belirtti:
“Fransa hükümeti ve Dassault şirketi, rejim ne olursa olsun Sırbistan hükümetiyle iş yapmaya devam etmekten son derece memnun. Ülkenin kesinlikle ihtiyacı olmayan 12 adet Rafale savaş uçağı için ilk ödeme, geçtiğimiz Aralık ayında Dassault’a yapıldı.
Ağustos 2024’te imzalanan bu anlaşmanın toplam bedeli ise 2,7 milyar euro. Öte yandan Fransalı şirketler, Sırbistan’da peş peşe yeni ihaleler almaya devam ediyor. Buna örnek olarak demiryolu ve metro projelerinde Alstom, Egis, Vinci ve Veolia gibi şirketleri örnek verebiliriz.”
Vinci, Belgrad Nikola Tesla Havalimanı’nın işletme ve modernizasyon hakkını 2018’de 25 yıllığına devralmıştı. Yatırımın toplam bedeli 1,46 milyar euro olarak açıklandı.
Veolia şirketi; Japonyalı Itochu ve Marguerite Fonu’yla birlikte Belgrad’daki Vinča çöplüğünün kapatılarak yerine modern bir atıktan enerji üretim tesisi kurulması projesini yürütüyor.
Egis ve Alstom ise Belgrad’da yapılması planlanan metro projesini hayata geçiriyor. Fransa devletinin sağladığı fonlarla desteklenen proje, Fransalı mühendislik şirketleri tarafından yürütülüyor.
Ayrıca, yine Fransa merkezli lastik şirketi Michelin‘in Sırbistan’ın Pirot şehrinde bir fabrikası bulunurken enerji ve teknoloji şirketi Schneider Electric‘in de Ar-Ge ve Yazılım Merkezi Novi Sad’da bulunuyor
1991 Kürtçe üzerindeki yasak kısmen gevşetildi, bu tarihten itibaren İstanbul, özellikle Beyoğlu’ndaki Mezopotamya Kültür Merkezi kentli Kürt gençliğine yönelik yeni bir müzik üretiminin odağı oldu.
1990’lar, Kürtçe müziğin Türkiye’de bir dönüşüm yaşadığı dönem oldu. 1991’de Kürtçeye uygulanan yasağın kısmen kaldırılmasıyla birlikte İstanbul, Kürt kültürel üretiminin merkezi haline geldi. Mezopotamya Kültür Merkezi (NÇM/MKM) bünyesinde ve bağımsız olarak faaliyet gösteren çok sayıda grup, geleneksel Kürt halk müziğini çağdaş aranjmanlarla yeniden yorumladı. Aynı dönemde Avrupa’daki diaspora toplulukları, Koma Berxwedan gibi gruplar aracılığıyla bambaşka bir müzik siyaseti geliştiriyordu.
Türkiye’de Kürtçe üzerindeki yasak, 1980 askeri darbesiyle birlikte kamusal ve özel alanda çerçevesi genişletilerek uygulandı. 1991’de ise yasak kısmen gevşetildi. Bu tarihten itibaren İstanbul, özellikle Beyoğlu’ndaki Mezopotamya Kültür Merkezi (Navenda Çanda Mezopotamya, NÇM), kentli Kürt gençliğine yönelik yeni bir müzik üretiminin odağı oldu. Öte yandan Avrupa’da, özellikle Almanya, Belçika ve Hollanda’da, yerleşik diaspora toplulukları, Türkiye’ye kaçak yollarla sokulan kasetler üzerinden Kürtçe müziğin dolaşımını sürdürüyordu.
Zaman çizelgesi — 1990’larda Kürtçe müzik grupları
Mobil görünümde çizelge yatay kaydırılabilir.
1980’lerden 1990’lara uzanan köklü yapılar
Koma Berxwedan
Kürt müzik tarihinin en önemli gruplarından biri. 1983’te Almanya’da, Kürt kültür ve sanatçı örgütü Hunerkom çatısı altında kuruldu; bu yapı 1994’te Kürt Kültür ve Sanat Akademisi adını aldı. Grubun üyeleri değişken bir yapıya sahip, “açık grup” niteliğindeydi.
Fransa, Almanya ve Hollanda’daki Kürt kültür merkezlerine yayılan grubu; geleneksel Kürt halk müziğinin en kapsamlı araştırma ve koruma çalışmalarını gerçekleştirdi. 1990’larda çıkardığı albümler Türkiye’ye kaçak yollarla sokuldu ve sınır ötesinden taşınan kasetler aracılığıyla geniş kitlelere ulaştı. 2019 yılında dağılan grup, geçtiğimiz günlerde yaptığı bir açıklama ile tekrardan çalışmalarına başlayacağını duyurdu.
Faaliyet Alanı: Almanya, Fransa, Hollanda; Türkiye’de yasaklı
Öne Çıkan Şarkılar: Lê Amedê, Oy Kurdistan, Herne Pêş, Newroz
Koma Dengê Azadî
1990 yılında İstanbul’da kurulan, Hakan Ener önderliğindeki bu grup, 1990’ların en popüler ve uzun soluklu Kürtçe müzik topluluklarından biri oldu. Kentli Kürt gençliğine hitap eden özgün bir ses yarattı: geleneksel halk müziğini funk, funk-caz ve rock’n roll ile harmanlayan bu tarz, dönem için tamamen yeniydi. Bağlama, duduk ve mey gibi doğu çalgılarını gitar ve trompet ile bir araya getirdi.
“Bella Ciao”nun Kürtçeye çevrilmiş versiyonunu repertuarına katan grup, dört albümünün tamamı bir dönem devlet tarafından yasaklandı. Yasaklara karşın yüz binlerce kopya satıldı. Almanya, Belçika, Hollanda ve Birleşik Krallık’ta yoğun konser faaliyeti sürdürdü.
“Selîmo”, “Hat karwanê Helebê”, “Lo şivano”, “Roj roja me ye” gibi şarkılar kültürel ikon statüsüne ulaştı ve günümüze dek sayısız kez yorumlandı. Son dönemlerde “Çavên me sondxwarîne” şarkıları çok popüler oldu.
Kuruluş: 1990, İstanbul
Albümler: Hêvî (1991), Em Azadîxwaz in (1993), Welatê min/Roj wê bê (1995), Fedî (1998)
Müzik Stili: Funk-caz, rock’n’roll, folk
Yayıncı: Ses Plak
Coğrafi harita — müzik merkezleri ve kaset dolaşımı
Sınırlar şematik amaçlıdır; siyasi sınırları temsil etmez.
Mezopotamya Kültür Merkezi bağlantılı gruplar
MKM / NÇM HAKKINDA
Navenda Çanda Mezopotamya (NÇM), 1991’de Kürtçeye uygulanan yasağın gevşetilmesinin ardından İstanbul Beyoğlu’nda kuruldu. Kürt kültürel üretiminin merkezine dönüşen bu yapı, bünyesinde çok sayıda müzik grubunu barındırdı. Grupların büyük bölümü aynı stüdyo, tonmayster, aranjör ve kayıt müzisyenleri ile çalıştı; bu ortaklık dönemin sesine belirgin bir bütünlük kazandırdı.
Koma Amed
1988’de Ankara’da tıp fakültesi öğrencileri tarafından kuruldu. Kurucular arasında Hacettepe’de okuyan Rojavalı Kürt Evdilmelik Şêxbekir (Melek) öne çıkıyordu. Kuruluş aşamasında Kürtçe müzik yapan stüdyo bulmakta ciddi güçlükler çektiler. 1993’te İstanbul’a taşınarak NÇM ile çalışmaya başladı.
Folk-caz sentezini deneysel bir yaklaşımla uygulayan grup, geleneksel Kürt müziğinin kalıplarının dışına çıktı. İlk albümde “Bella Ciao”nun Kürtçe uyarlaması olan “Çav Bella” yer aldı. Bu dönüşüm Şêxbekir tarafından gerçekleştirildi. Dergûş albümü 400.000’i aşkın satışa ulaştı; dönemin Dışişleri Bakanı İsmail Cem bu albümü AB mevkidaşlarına hediye olarak sunarak “Kürtçe’nin yasaklı olmadığını” savundu.
Kuruluş: 1988, Ankara
Albümler: Kulîlka Azadî (1990), Agir û Mirov, Dergûş (1997)
Müzik Stili: Folk-caz, deneysel halk müziği
Koma Dengê Azadî ile Koma Amed Sonrası: Çar Newa
Koma Amed’in dağılmasının ardından grubun dört üyesi bir araya gelerek Çar Newa’yı oluşturdu. Adındaki “çar” (dört) sayısı bu kuruluş hikâyesine doğrudan göndermedir. 1990’ların sonunda ve 2000’lerin başında faaliyet gösterdi.
Koma Amed’in folk-caz mirası üzerine kendi sesini inşa etmeye çalışan grup, önceki formasyonun müzik dilini sürdürdü.
Kuruluş: 1990’ların sonu, İstanbul
Köken: Koma Amed’in devamı , dört eski üye
Dönem: 1990’lar sonu, 2000’ler başı
Koma Rewşen
Türkiye’deki ilk Kürtçe rock grubu olarak kabul edilmektedir. NÇM çatısı altında faaliyet gösteren grup, bu öncü konumuyla dönemin Kürt müzik ortamında özgün bir yer tutar.
Rock formasyon anlayışını Kürtçe sözler ve geleneksel motiflerle bir araya getiren Koma Rewşen, öğrenci çevrelerinde ve NÇM etkinliklerinde canlı performanslarıyla tanındı.
Önemi: Türkiye’deki ilk Kürtçe rock grubu
Bağlantı: NÇM, İstanbul
Dönem: 1990’ların başı – ortası
Koma Asmîn
Sadece kadın üyelerden oluşan bir müzik grubu. Dönemin Kürt müzik ortamında bu yönüyle özgün bir yer tutar; hem cinsiyet hem de kültürel kimlik açısından ayrı bir sembolik ağırlık taşır.
NÇM bağlantılı gruplarla eş dönemde faal olan Koma Asmîn, Kürt kadın sesinin kamusal alandaki görünürlüğüne katkıda bulundu.
Yapı: Yalnızca kadın üyeler
Bağlantı: NÇM çevresi, Türkiye
Dönem: 1990’lar
Agirê Jiyan
1990’ların öne çıkan gruplarından biri. Kürtçe müziği modern ve popüler bir zemine taşıma çabası içinde özgün bir çizgi geliştirdi. NÇM ile bağlantılı olarak faaliyet gösterdi; dönemin diğer gruplarıyla aynı stüdyo ve teknik ekibi paylaştı.
Özellikle dans ezgileri ve ritim yapısıyla bilinen grup, kaynaklarda Koma Çiya, Koma Azad ve Koma Amed ile birlikte sıklıkla anılır.
Seçili Albüm: Adarê (1995)
Müzik Stili: Modern Kürt halk müziği, dans
Dönem: 1990’ların başı – sonu
Koma Çiya
NÇM bünyesinde faaliyet gösteren gruplardan biri. Dönemin Kürt müzik üretimine kayıtlarda tutarlı biçimde eşlik eden Koma Çiya, benzer siyasi tema ve ses anlayışını paylaşan gruplarla birlikte anılır.
1998’de Kom Müzik etiketiyle çıkan Dîlana Bêsînor albümüyle tanınır.
Seçili Albüm: Dîlana Bêsînor (1998, Kom Müzik)
Bağlantı: NÇM, İstanbul
Koma Rojhilat
NÇM’nin başlıca gruplarından biri olarak 1990’larda İstanbul’da üretim yaptı. 1997’de Kom Müzik etiketiyle çıkan Mezrabotanim Ez albümü kayıtlara geçmiş temel yapıtıdır.
Seçili Albüm: Mezrabotanim Ez (1997, Kom Müzik)
Bağlantı: NÇM, İstanbul
Koma Azad
Hem Türkiye’de hem diasporada faaliyet gösterdiği belgelenen gruplardan. Adı müzik biçimi açısından Koma Azadî, Koma Dengê Kawa ile birlikte anılır.
NÇM bağlantılı gruplarla aynı dönemde faal oldu. Siyasi tema ve halk müziği yeniden yorumu bakımından ortak bir estetik paylaştı.
Dönemin Diğer Grupları
Vengê Sodirî
Dönemin Kürt müzik ortamında özgün bir konuma sahip grup: Yalnızca Zazaca müzik üretti ve deneysel bir yaklaşımla çalıştı. Bu iki özelliği birlikte ele alındığında, dönemin grupları arasında nadir bir yerde durduğu görülür.
Dil: Zazaca (Türkiye’deki diğer gruplardan farklı olarak)
Müzik Yaklaşımı: Deneysel
Dönem: 1990’lar
Gulên Mezrabotan
Dönemin Kürt müzik ortamının sıradışı yapılarından biri: Grubun tüm üyeleri çocuklardan oluşmaktaydı. Kürt kültürel kimliğinin genç nesillere aktarılması sürecinde simgesel bir rol üstlendi.
Çocuk kuşağını doğrudan Kürtçe müzik üretimine dahil etmesi, dönem içinde yalnız kalan bir girişimdir.
Yapı: Tüm üyeler çocuklardan oluşuyor
Bağlantı: Türkiye
Dönem: 1990’lar
Koma Gulên Xerzan
Batman’ın Xerzan bölgesinden adını alan grup, 90’ların Kürt müziğinde folklorik kökleri ve politik sözleri birleştirdi. Kaset kültürü üzerinden yayılan müzikleri, kimlik, sürgün ve direniş temalarını taşıyordu. Rojda, Çiya gibi isimlerle özdeşleşti.
Sovyet coğrafyasından öncü grup
Koma Wetan
Tarihsel önemi 1990’lara uzanmakla birlikte, 1973’te Sovyet Tiflis’inde kurulan bu grup dünyanın ilk Kürtçe rock topluluğu unvanını taşır. Üç Êzidi Kürt ve bir Ermeni’den oluşan kadrosunun ön sanatçısı Kerem Gerdenzerî Tiflis doğumludur; ailesi Kars ve Van kökenliydi. Sovyet devlet desteğiyle “vokal-enstrümantal topluluk” statüsü kazandı, devlet televizyonlarında ve festivallerde yer buldu.
1979’da demolarını kaydetti; Bayê Payizê (Sonbaharın Rüzgarları) adlı tek albümü ancak 1989’da yayımlanabildi. Kürt şiirini klasik rock, psikedelik dokunuşlar ve bölgenin Kürt ozanlarının eserleriyle birleştiren bu yapıt, 1990’larda Türkiye’deki Kürt müzisyenler arasında ilgi gördü ve birçok grup tarafından kaynak olarak kabul edildi.
Kuruluş: 1973, Tiflis (SSCB)
Albüm: Bayê Payizê (1989)
Müzik Stili: Kürt şiiri + rock, psikedelik
Önemi: Dünyanın ilk Kürtçe rock grubu
*Harita ve zaman çizelgesi, yapay zeka aracı Claude aracılığıyla üretildi.
Hayvan deneylerinin bir gereklilik mi yoksa sistematik bir sömürü mü olduğunu akademisyen ve aktivistlerle konuştuk. Tartışmanın odağında ise hayvanların “feda edilebilir” kabul edilmesi var.
Hayvan deneyleri, hayvan hakları ve etiği bakımından en tartışmalı alanlardan biri. Bir yandan bilimsel gelişmelerin parçası olarak yürütülen deneylerde hayvanlar kullanılırken, diğer yandan hayvan haklarını merkeze alan alternatif yöntemler ise tartışılmaya devam ediyor. Bu tartışmanın merkezinde bilimsel süreçlerin hangi etik yaklaşıma dayandığı ve bilimsel süreçlerin nasıl işlediği soruları yatıyor.
Konuya ilişkin görüşüne başvurduğumuz Gebze Teknik Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Uygar Halis Tazebay, hayvan deneylerinin etik kurullardaki süreçlerine ve alternatif metotların ne olduğuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Etik kurul süreci nasıl işliyor?
Hayvan deneylerinin 13. yüzyıldan beri ele alınan bir çelişki ve tartışma barındırdığını ifade eden Tazebay, hayvan deneylerini bilimsel zorunluluk ile etik kaygı arasında verilen bir “taviz” olarak değerlendiriyor. Hayvan deneyleri konusunda bilim insanlarının da bu ikilemde kaldığını söyleyen Tazebay,
“Etik kurulların temel yaklaşımı, hayvan kullanımını doğrudan kabul etmek değil; öncelikle bunun zorunlu olup olmadığını sorgulamak” dedi. Deney başvurularında yalnızca araştırmanın amacının değil, alternatif yöntemlerin olup olmadığının ve kullanılacak hayvan sayısının da detaylı biçimde incelendiğini aktaran Tazebay, “Kaç tane hayvan kullanılacak? Neden o sayı belirlendi? Hayvan kullanılmadan bu iş olmuyor mu? Bunlar sorgulanıyor” dedi.
Türkiye’de hayvan deneyleri etik kurullarının resmi süreci, 2004 yılında çıkan 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu ve 2006 yılında yayınlanan yönetmeliklerle başladı. 2014 tarihindeki yönetmelik ile de Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu (HADMEK) ve Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurullar (HADYEK) yapıları kurulmaya başlandı.
Şirketlerdeki ana odak: Maliyet
Tazebay, şirketlerin hayvan deneylerinden alternatif yöntemlere yönelmeye çabaladığını fakat bunun altında hayvan deneylerinin maliyetli olması gibi kâr ve kapitalist odaklı bir yaklaşım yattığını söyledi. Tazebay, “İlaç şirketleri bir an önce ilacı piyasaya sürmek ister. Bir keşfi ne kadar erken piyasaya çıkartabilirseniz o kadar erken para kazanmaya başlıyorsunuz.” dedi.
Alternatif yöntemler neden sınırlı?
Tazebay, alternatiflerin ne olduğuna dair bilimsel ve teknik detayları da aktardı:
“Hayvan deneylerine alternatif olabilen yaklaşımlardan ilki yapay zeka ve hesaplamalı biyolojiyi kullanarak hayvanları devre dışı bırakmak. Mesela toksikoloji çalışmaları tamamen yapay zeka temelli. İkinci bir yaklaşım da hayvanı mimik edecek yani benzerini oluşturacak şekilde in vitro (laboratuvar ortamında) sistemlere geçmek” dedi.
Alternatif yöntemlerin sınırlayıcı tarafına dikkat çeken Tazebay, “Yapay zeka ve hesaplamalı biyoloji aslında bizim bildiklerimiz temelinde bize sonuç veriyor ama biz hücre ile ilgili her şeyi daha bilmiyoruz. Dolayısıyla biz her şeyi biliyormuşuz gibi bir model oluşturduğumuz zaman oluşturduğumuz model bize tam yanıt vermiyor” diye konuştu. Tazebay, bu nedenle hayvan deneylerinin tamamen ortadan kaldırılmasının mevcut bilimsel bilgi düzeyiyle mümkün olmadığı görüşünü dile getiriyor.
Buna göre, mevcut etik yaklaşım, hayvan kullanımını tamamen reddetmek yerine bu kullanımın nasıl sınırlandırılacağı üzerine.
“Temel sorun hayvanların feda edilebilir kabul edilmesi”
Ancak hayvan hakları savunucularına göre, bu durum yalnızca teknik ve bilimsel değil. Vegan ve ekofeminist bir aktivist olan Özge Özgüner, konuya ilişkin değerlendirmelerinde hayvan yaşamını da merkeze alan bir perspektif sundu.
Hayvan deneylerinin en görünür ve sistematik sömürü biçimlerinden birisi olduğunu belirterek sözlerine başlayan Özgüner, “Hayvan hakları perspektifinden baktığımızda hayvan deneylerindeki temel sorun, hakların tanınması ve ‘acı çekme’ meselesinin ötesinde, hayvanların yaşamlarının insan çıkarları için meşru biçimde feda edilebilir kabul edilmesi. Yani hayvan yaşamı ile insan yaşamının değeri sürekli olarak karşı karşıya getirilerek hayvan sömürüsü meşru kılınıyor.” dedi.
“Şirketler için etik değil, güç ilişkileri belirleyici”
Şirketlerin hayvan deneylerinin etik kısmıyla hiç ilgilenmediğini aktaran Özgüner, “Şirketler, hayvan deneylerini satış yapabilmek için regülasyonlara uyum sağlama ve risk yönetimi açısından teknik bir konu olarak ele alıyorlar. Yani birçok şirket için ‘yapmak zorunda mıyım, değil miyim?’ sorusunun cevabı belirleyici oluyor.” dedi. Günümüzde şirketletin hayvan deneylerine alternatif metotlara yöneliminin her geçen gün arttığını söyleyen Özgüner, bunun nedeninin şirketlerin OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) rehberlerine uyum sağlamak ve uluslararası standartları karşılamak zorunda olduklarını ifade etti. “Bu olumlu gözüken dönüşümün ardında bilimsel etik değil, bilimsel verimlilik hesapları var.” dedi.
Özgüner, hayvan deneylerinin “bilimsel zorunluluk” olarak sunulmasının bilimsel ve ekonomik altyapının yönlendirdiği güç ilişkileriyle ilgili olduğunu anlattı.
“Alternatif yöntemler (in vitro modeller, organoidler, bilgisayar simülasyonları) yeterince desteklenirse ve yaygınlaştırılırsa, birçok deney hayvan kullanımı olmadan yapılabilir.”
Etik kurullar hayvan kullanımını düzenlemeye odaklanıyor
Araştırmalarda kullanılan hayvan modellerinin insanlar üzerinde güvenilir sonuç verme oranının oldukça düşük olduğunu hatırlatan Özgüner, “Hayvanlar üzerinde ne kadar test yapılmış olursa olsun, sonuçta bu yöntemlerin ilk gerçek uygulaması yine insanlar üzerinde gerçekleşiyor. Bu durum, hayvan kullanılan deneylerin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor” dedi. Hayvan haklarının bilimsel etik düzeyde tanınmadığını belirten Özgüner’e göre HADMEK gibi etik kurullar, hayvan kullanımını ortadan kaldırmak yerine düzenlemeyle yetiniyor.
Türkiye’de hayvan deneylerinin büyük ölçüde Avrupa Birliği (AB) mevzuatına uyum çerçevesinde düzenlendiğini söyleyen Özgüner, “Etik kurullar yasal düzlemde deneylerin nasıl yapılacağını düzenliyor. Kozmetik ürünlerde AB uyum mevzuatları gereği hayvan deneyleri yasaklanmış olsa da, ilaç geliştirme ve akademik araştırmalar alanında hayvan sömürüsü devam ediyor” dedi.
Türkiye’de hayvan deneylerini sonlandırmaya yönelik açıklanmış bir takvim veya uzun vadeli bir ulusal strateji olmadığını belirten Özgüner, “Mevcut sınırlamalar uluslararası ticaret standartlarının etkisiyle ortaya çıkıyor. Oysaki, hayvanların bilimsel üretim süreçlerinde yaşam hakkının hiçe sayılmasına ve araçsallaştırılmasına izin veren düşünce biçimi ile bilimsel bir ilerleme sağlanamayacağı çok açık” diye konuştu.
Özgüner, hayvan deneylerinin tamamen yasaklandığı bir dünyanın mümkün olduğunu söyledi. Dünyada bu deneylerin sonlandırılmasına hayvan hakları açısından yaklaşılmıyor olsa da, geliştirilen alternatiflerin ve hayvanları sömürmeyen yöntemlerin işe yaradığını kanıtlar nitelikte olduğunu aktaran Özgüner, bu yöntemlerin yeterince desteklenmesi halinde hayvan kullanımının büyük ölçüde azaltılabileceğini belirtti.
Özgüner sözlerine şöyle devam etti: “Bunun için de öğrencilerin, bilimsel araştırmacıların, etik kurulların hayvan haklarını tanıyan bir perspektiften eğitim alması sağlanmalı. Mücadele hattı, araştırmalarda hayvan kullanımını reddeden, alternatifleri destekleyen ve kurumsal politikaları dönüştürmeye odaklanan hak temelli bir strateji ile kurulabilir.”
Kurdish Monitoring koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, devlete ve Kürt toplumuna yönelik diyerek Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: “Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir.
*Şırnak’ta Kürt Dil Bayramı etkinliği / Foto: Yeni Yaşam Gazetesi
Kürtçe’nin kamusal alandaki kullanımına yönelik yasak ve engellemeleri izlemek amacıyla 2024 yılında kurulan Kurdish Monitoring platformunun koordinatörlerinden Mazlum Özdemir, Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana süren asimilasyon politikalarını ve girişimin hedeflerini anlattı. Özdemir, Türk ulusal kimliği üzerinden şekillenen devlet yapısının Kürtleri ve Kürtçe’yi sistematik olarak yok saydığını, bu nedenle tüm ihlalleri, belgelenmesi gereken ciddi bir mesele olarak gördüklerini söyledi.
Bir grup gazeteci tarafından 2024 yılında çalışmalarına başlayan Kurdish Monitoring, Kürtçeye yönelik baskıları kayıt altına alıyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren uygulanan asimilasyonun Kürtleri hedef aldığını belirten Özdemir, “Türkiye’de Cumhuriyet’in Türk etnik ulusu üzerinden şekillenen yapısını kurumsal hale getirmek için diğer bütün etnik, dini, kültürel yapılar yok sayıldı, asimilasyona uğratıldı, katliama maruz kaldı. Kürtler ve Kürtçe de bundan nasibini aldı,” diyor. Bu çerçevede Takrir-i Sükûn Kanunu ve Cumhuriyet döneminde çıkarılan diğer yasaların Kürtlerin varlığını yok saydığını, Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklandığını hatırlatan Özdemir, “Amaç, bu topraklar üzerinde yaşayan diğer bütün diller gibi Kürtçe’nin de asimilasyona uğratılması ve ortadan kaldırılmasıydı,” diye ekliyor.
Bu politika bugün de fiilen devam ediyor
Mazlum Özdemir, 1990’lardan sonra bazı yasal düzenlemeler yapılsa da Kürtçe’nin kullanımının halen yasaklandığını vurguluyor: “1990’lardan başlayarak kimi kanuni düzenlemeler yapılıp Kürtçe’nin önündeki kısmi engeller kaldırıldı ancak hem yasal hem de fiziki-pratik olarak, Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımı yasak. İnsanlar sokakta Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğruyor, öldürülüyor. Düğünlerde Kürtçe şarkı söylendiği için sanatçılar, katılımcılar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor. Kürtçe konserler valiler veya belediye başkanları eliyle yasaklanıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın pek çok kez kaldırdık dediği ve övünerek bahsettiği ‘hapishanelerde annelerin çocuklarıyla Kürtçe konuşması’ hâlâ yasak. Hapishanelere Kürtçe yayınlar giremiyor, Kürtçe yazılan kitaplar hapishane idarelerinin engeline takılıyor, dışarı gönderilemiyor.”
Sistematik baskıyı görünür kılmak için yola çıktık
Girişimin ortaya çıkışını anlatan Özdemir, “Türkiye’de Kürtçe’nin kullanımının önündeki engellerin görünür olmasını, sistematik bir engelleme politikasının uygulandığını göstermek istiyoruz,” diyor. Bu durumun kamuoyunda bilindiğini ancak çoğu kez gündemin yoğunluğunda unutulduğunu ifade ediyor: “Günün karmaşası içerisinde çoğu kez bunlar okuyup geçtiğimiz bir haber olarak kalıyor. Oysa bu bir dile yönelik ciddi bir ihlal ve bunların sistematik bir halde bir araya getirilmesi gerekiyor. Çünkü engelin kendisi sistematik. Tekil veya münferit değil. Bir politikanın ve ideolojik yaklaşımın sonucunda ortaya çıkıyor bu engel ve yasaklar.”
Raporları şimdilik kamuoyuyla ve medyayla paylaştıklarını belirten Özdemir, raporları ulusal ve uluslararası kurumlar ile paylaşacaklarını söyleyerek, “Konu ulusal olduğu kadar uluslararası boyutu da var. Türkiye, yıllardır Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen ve bunun için kimi çalışmalar yapan bir yer. Buraya üye olmak isteyen bir ülkenin, birliğin insan hakları ve dil hakları ile ilgili yaklaşımını sistematik raporlar halinde sunmak önemli.”
Mazlum Özdemir, verilerini tamamen açık kaynaklardan topladıklarını vurguluyor: “Konvansiyonel medyada, sosyal medyada yayınlanan haberler, sivil toplum kuruluşlarının yayınladıkları açıklama ve raporlar bizim kaynaklarımızı oluşturuyor.” Ancak Kürtçe’ye yönelik baskıların buralarda görünenlerden çok daha fazla olduğunu ekliyor: “Günlük pratiklerimizden de biliyoruz ki sokakta kendi aralarında ya da telefonla Kürtçe konuşanlara gösterilen tepkiler, okulda, bakkalda, hastanede Kürtçe konuşunca görülen tepkiler çok az yansıyor. Gizli ırkçılık sonucu ortaya çıkan engeller, baskılar var.” Buna rağmen fizikî ve teknik altyapının sınırlı olduğunu belirten Özdemir, şimdilik sadece dört ana başlık altında rapor tuttuklarını söylüyor: “Medya, hapishaneler, kamusal alan ve kültür-sanat başlıklarındaki ihlalleri raporluyoruz.”
Devlet bütün kamusal araçları ile asimilasyonu yaydı
Asimilasyon politikalarının araçlarını anlatan Özdemir, devletin okullar, medya ve akademi üzerinden Kürtçe’yi yok saydığını savunuyor. “Cumhuriyet’in asimilasyon politikası, Kürtçe’nin var olmadığı; bunu engelleyemeyince de, bir dil olmadığı üzerinden şekillendi. Politika bu olunca, bunun araçları da devreye girmeliydi. Kürtçe’nin kamusal alanda yasaklanması için okullar önemli bir araç oldu. Medya başka bir araç olarak karşımıza çıkıyor. Bunlar günümüz dijital teknolojisi ile birleşti,” diyor.
Bu sürecin nasıl işlediğini ise şöyle anlatıyor:
“Okullar, medya, akademi ve diğer bütün araçlar yıllarca bunun propagandasını yaptı, bu politikayı hayata geçirdi. Kürtçe’nin eğitim dili olmasının engellenmesi, çocukların evlerinde konuştukları Kürtçe’yi okulda konuşamamaları, konuştuklarında öğretmenlerin sistematik baskılarıyla karşılaşmaları… Öğretmenler, çocukların evlerinde Kürtçe konuşup konuşmadığını öğrenmek için öğrenciler arasından birine görev veriyor, bu görevli evlerde çocukların Kürtçe konuştuğunu duyduğunda, gördüğünde öğretmene haber vererek o diğer çocukların ceza almasına, dayak yemesine yol açıyordu.”
Özdemir, bu baskı mekanizmasının medya aracılığıyla da sürdürüldüğünü belirtiyor: “Üniversiteler ve burada üretilen yayınlar, yıllarca Kürt yoktur, Kürtçe diye bir dil yoktur diye propaganda yaptı. Medya bu politikaların yeniden üretildiği ve yayıldığı mecralar olarak kullanıldı.”
‘Oto-Asimilasyon’ uyarısı
Özdemir’e göre, tüm bu baskılara rağmen Kürtçe yıllarca asimilasyona direndi. Ancak son dönemde “oto-asimilasyon” kavramının da gündeme geldiğini söylüyor. “Son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı,” diyor. Bunun sebebini şöyle açıklıyor: “Uzun yıllar Kürtçe asimilasyona ciddi bir direnç gösterdi. Yalnız öncesi de olmasına rağmen, son 20 yıldır özellikle, Kürtler asimilasyon kadar artık oto-asimilasyon kavramını da çok fazla kullanmaya başladı. Çünkü bir süredir asimilasyonun ‘başarılı’ olduğuna yönelik kimi düşünceler dile getiriliyor ve oto-asimilasyonun da güçlü bir şekilde görüldüğü kabul ediliyor.”
Köylerde bile anne-babaların çocuklarıyla Türkçe konuşmasının oto-asimilasyonun boyutunu gösterdiğini belirten Özdemir, “Okullarda Kürtçe eğitim olmayınca, Kürtçe televizyon, dijital medya araçları yasaklanıp engellenince ve buna karşı Türkçe medyanın her yere ulaşması için ekstra çaba gösterilince, böyle bir sonucun çıkması şaşırtıcı olmasa gerek,” diyor.
Talepler: Devlete ve topluma
Mazlum Özdemir, Kürtçe’ye yönelik talepleri iki başlık altında topluyor: Devlete yönelik ve Kürt toplumuna yönelik. Devlete düşen sorumlulukları şöyle sıralıyor:
“Devlete yönelik talepler, çok açık ki Kürtçe’nin kamusal alanda önüne çıkarılan bütün yasal ve pratik engellerin kaldırılması şeklinde formüle edilebilir. Yani Kürtçe’nin bir eğitim dili olması, bütün eğitim kademelerinde yer alması, bütün kamu kurum ve kuruluşlarında Kürtçe’ye resmî olarak alan açılması, Kürtçe medya önündeki engellerin ortadan kaldırılması, kültür ve sanat faaliyetlerinin engellenmesinin sona erdirilmesi. Özetle, Kürtçe’nin resmî olarak kabul edilip yaygınlaşması, öğrenilmesi, öğretilmesi için bütün engellerin kaldırılması ve teşvik edilmesi gerekiyor.”
Kürt toplumu ve siyasetinin de sorumlulukları olduğuna dikkat çekiyor: “Bu adımlarla paralel olarak Kürtler de Kürtçe’yi günlük ve kamusal yaşamlarının her alanında kullanmalı ve asimilasyona karşı geçmişteki gibi karşı durmalı. Kürt siyasetine yönelik ise, devlete bu konuda görev ve sorumluluklarını hatırlatmanın yanında kendi iç mekanizmalarında da Kürtçe’yi daha fazla kullanması için eleştirilmeli ve bu yönlü adımlar atması için kamuoyu baskısı oluşturulmalı. Çünkü asimilasyona karşı devletin sorumluluğu ama oto-asimilasyona karşı da Kürt toplumunun ve siyasi hareketinin sorumluluğu bulunuyor.”
6 Nisan Öldürülen Gazeteciler Günü’nde açıklama yapan MKG ve DFG, “Katledilen gazetecilerin hakikat mücadelesini büyütmek, ve anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.” dedi.
Öldürülen gazeteciler, sırasıyla Nazım Daştan, Cihan Bilgin, Hakan Tosun.
Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği (MKG) ve Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG), 6 Nisan “Öldürülen Gazeteciler Günü” için açıklama yaptı.
MKG ve DFG ortak açıklaması şu şekilde:
6 Nisan, Türkiye’de gazetecilik faaliyetleri nedeniyle öldürülen gazetecileri anma günüdür. Bu tarihin seçilme nedeni, Gazeteci yazar Hasan Fehmi Bey’in 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nde suikast sonucu katledilmesi ve onun gazetecilik mesleğinin ilk kayıplarından olmasıdır.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), 1997 yılında 6 Nisan’ı “Şehit Gazeteciler Günü” olarak kabul etti; 2005 yılında ise günün adı “Öldürülen Gazeteciler Günü” olarak değiştirildi. 6 Nisan, hakikatin peşinde oldukları için katledilen gazetecileri anma günüdür. Gerçekleri açığa çıkardıkları, halkın sesi oldukları ve karanlığı teşhir ettikleri için hedef alınan gazeteciler, özgür basın mücadelesinin hafızasında yaşamaya devam ediyor.
Katledilen gazeteciler şahsında bir kez daha vurguluyoruz ki; kalemi kırılmak istenen her gazeteciyle birlikte hakikat susturulmak istendi. Ancak baskılar, tehditler, katliamlar ve cezasızlık politikaları özgür basın geleneğini durduramadı. Bu topraklarda gerçeğin izini sürenler her dönem bedel ödedi, ama hakikatten vazgeçmedi. Bugün, katledilen tüm gazetecileri saygı ve minnetle anıyoruz. Onların bıraktığı miras, direnişleri ve hakikat uğruna yürüttükleri mücadele yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
Katledilen gazetecilerin kalemi yerde kalmadı, kalmayacak. Onların hakikat mücadelesini büyütmek, anılarına sahip çıkmak ve özgür basın çizgisini sürdürmek boynumuzun borcudur.
Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği – Dicle Fırat Gazeteciler Derneği
DFG, 2 Nisan’da Mart ayında gazetecilere yapılan hak ihlaline ilişkin aylık rapor yayınlamıştı. Raporda şu veriler belirtildi: