Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı, 7 yıllık tutsaklığın ardından bugün tahliye edildi. İlk mesajları barış ve çözüm üzerine oldu.
Ajansa Welat/Ömer Demir
Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eski Başkanı Dr. Selçuk Mızraklı, 7 yıllık tutsaklığın ardından bugün tahliye edildi.
Tahliyesini, mahpus ve Mızraklı’yla aynı koğuşu paylaşan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın duyurduğu Mızraklı, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleri ve sevenleri tarafından Edirne Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi önünde karşılandı.
Burada yaptığı ilk açıklamada Mızraklı, barış ve çözüm mesajları verdi:
“Burada olması gereken benden önce, bu halkın sevgilisi sevgili Selahattin Demirtaş’tır.”
Mızraklı, “Demirtaş her zamanki haliyle ne olursa olsun demokrasi ne olursa olsun barış ne olursa olsun çözüm. Mesajı her zaman bu oldu.” diye konuştu.
Mızraklı, sözlerine şöyle devam etti: “Sadece Demirtaş için değil, Sayın Öcalan başta olmak üzere hepsiyle dışarıda özgürce, herhangi bir kısıta uğramaksızın mülakatları yapacağınız günlerin gelmesi temennisiyle…”
Mızraklı ayrıca, “Yüreğimizde tek bir duygu var. Daha eşit, kardeşçe, demokratik ve özgür bir yaşam. Cezaevinde onlarca yoldaşımız sizlerle güç buldu. Hakkımızda usulsüzce, kumpas davalarla kesilen cezalara karşı ayakta durduk ve başımız dik çıktık,” dedi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da Mızraklı’nın tahliye olmasının ardından X hesabından yaptığı açıklamada kendisiyle telefonda görüştüğünü belirterek, “Bu sevincin, özgürlüğüne kavuşmayı bekleyen tüm arkadaşlarımızla paylaşacağımız günlerin de habercisi olmasını diliyor, mücadelemizi kararlılıkla sürdürmenin sözünü veriyoruz,” dedi.
2019’da tutuklanan ve yerine kayyum atanan Amed Büyükşehir Belediyesi Eş Başkanımız Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, bugün özgürlüğüne kavuştu. Artık yeniden aramızda.
Bugün kendisiyle telefonda görüştük, geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Selçuk Başkan’ın özgürlüğüne kavuşması…
Mızraklı’nın bu akşam 21.30 dolaylarında Diyarbakır’da olması, Diyarbakır Havaalanı’nda kitlesel şekilde karşılanması bekleniyor.
Ne olmuştu?
Ekim 2019’da gözaltına alınan ve “örgüt üyesi olma” iddiasıyla tutuklanan Selçuk Mızraklı’ya, Diyarbakır 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nce 9 Mart 2020’de yüzlerce kişi hakkında yalan beyanlarda bulunduğu ortaya çıkan Hicran Berna Ayverdi’nin beyanları ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) faaliyetleri gerekçe gösterilerek 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi.
Yargıtay’a taşınan karar, 7 Aralık 2022’de “hukuki eksiklikler” gerekçesiyle bozuldu. Yargıtay’ın bozma kararı sonrası yeniden yapılan yargılamada, Selçuk Mızraklı hakkında 29 Kasım 2023’te yeniden 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezası verildi. Mahkeme gerekçeli kararında, Hicran Berna Ayverdi’nin beyanlarına itibar etti.
Selçuk Mızraklı’nın bir PKK’liyi kayıt dışı tedavi ettiği ve polise teslim etmeden hastaneden taburcu ettiğini iddia eden Hicran Berna Ayverdi’nin beyanları, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) alınan kayıtlarla yalanlandı. Hicran Berna Ayverdi’nin iddia ettiği tarihlerde söz konusu hastanede hiç çalışmadığı, hatta Selçuk Mızraklı ile yollarının hiçbir dönemde kesişmediği kanıtlansa da mahkeme, beyanları gerçek kabul etti.
Yine benzer şekilde yüzlerce kişi hakkında temelsiz suçlamalarda bulunduğu ortaya çıkan Ümit Akbıyık’ın beyanları ile DTK çalışmaları, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği’nde başkanlık yapması da mahkemece karara gerekçe yapıldı.
Savaş suçlusu Ratko Mladić’in cenazesi, bugün Belgrad’da “askeri onurlarla” düzenlendi. Sırbistan hükümeti, binlerce kişinin katıldığı cenazeyi resmi olarak “devlet cenazesi” ilan etmedi. Avrupa Birliği “utanç” ve “yüceltme” ifadeleriyle tepki gösterdi. Türkiye’den ilk resmi açıklama ise 8 Eylül’de geldi.
Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan Bosna Savaşı’nda işlenen insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve soykırım suçlarından suçlu bulunarak 2021’de mahkum edilen ve 27 Ağustos’ta Lahey’de Birleşmiş Milletler (BM) gözetimi altında ölen Bosnalı Sırp Ordusu Generali Ratko Mladić için 5 Eylül’deki anma programlarının ardından bugün (7 Eylül), Sırbistan’ın başkenti Belgrad’da cenaze töreni düzenlendi.
84 yaşında ölen savaş suçlusu, 24 Mart 1994’te intihar eden kızı Ana Mladić’in yanına, Topčider Mezarlığı’na gömüldü.
Mladić’in bedeni, 3 Eylül Perşembe günü Sırbistan hükümetine ait bir uçakla Lahey’den Belgrad’a getirilmişti. Mladić, Askeri Tıp Akademisi’ne (Vojnomedicinska Akademija) otopsi yapılmak üzere götürülürken konvoyun geçiş güzergahında çeşitli noktalarda, üzerlerinde “Ebedi Şan General,”“Hoş Geldin General,”“Kahramanlar Asla Ölmez” gibi ifadeler bulunan pankartların açılması dikkat çekmişti.
5 Eylül Cumartesi günü Belgrad’da bulunan Sırp Ordu Evi’nde (Dom Vojske) Mladić için anma töreni gerçekleştirildi. Bu anma töreni, fiilen devlet tarafından değil, emekli generaller derneği tarafından organize edildi. Ancak Mladić’in bedeninin Sırbistan hükümetinin kendi uçağıyla, devlet bayrağına sarılı tabutla ve Sırbistan Ordusu askerlerince taşınarak Belgrad’a getirildiği göz önüne alındığında süreç, bölgedeki bağımsız medya kurumları tarafından devletin süreçteki rolünü gizleme çabası olarak yorumlandı.
Foto: EPA/Andrej Cukic
Törene Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Republika Srpska Cumhurbaşkanı Siniša Karan, Republika Srpska Çalışma ve Gazi-Malul Koruma Bakanı Radan Ostojić’in yanı sıra yüzlerce insan da katıldı.
Bu gelişmelerle birlikte, Avrupa Birliği (AB) Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos, “Mladić’in ölümünün ardından yaşanan yüceltmelerin, AB’nin değerlerine aykırı olduğunu” belirterek 10 Eylül’de yapacağı Sırbistan ziyaretini iptal etti.
Ratko Mladić was convicted of genocide, crimes against humanity and war crimes. The return of his remains to Belgrade reminds Europe of the darkest pages in our recent history.
The glorification surrounding his death is incompatible with the values on which the EU path is…
6 Eylül Pazar akşamı oynanan Kızılyıldız-Partizan futbol müsabakası öncesinde Kızılyıldız’ın taraftar grubu Delije tarafından, Ratko Mladić’in yüzünün tasvir edildiği bir koreografi ve üzerinde “Pravac Potočari*” (İstikamet Potočari) yazan bir pankart sergilendi. Ayrıca maçın başlangıcından önce 1 dakikalık saygı duruşunda bulunuldu.
Bu anın görüntüleri, kulübün resmi sosyal medya hesabından da paylaşıldı. Mladić’in öldüğü gün olan 27 Ağustos’ta da yine kulübün oynadığı bir müsabakada açılan ve Mladić’i yücelten bir pankart, kulübün resmi sosyal medya hesabından paylaşılmıştı.
Srebrenica Anneleri Derneği, yaptığı açıklamada durumu “Çetnik ideolojinin yeniden canlandırılması” olarak adlandırarak kınadı.
* Pankartın üzerinde bulunan bu ifade, Mladić’in, komutasındaki Bosnalı Sırp askerlere Srebrenica’ya girdikten sonra verdiği emri simgeliyor. BM’nin “güvenli bölge” ilan ettiği kasabada Hollandalı BM Barış Gücü’nün bulunduğu Potočari’deki üs bölgesi, Bosnalı Sırp askerler şehre girdikten sonra halkın sığındığı noktaydı. Buraya sığınan halktan erkekler ayırılarak tutuklandıktan ve BM Barış Gücü üssü terk ettikten sonra ise soykırım gerçekleşmişti. Ayrıca her yıl Srebrenica Soykırımı’nın anıldığı anıt mezarlık da Potočari’de bulunuyor.
Mladić’in bedeni, bugün sabah saatlerinde Aziz Luka Kilisesi’ne (Crkva Svetog Luke) getirildi. Burada Sırp Ortodoks Kilisesi’nin başı Patrik Porfirije’nin yönettiği ayin düzenlendi. Ayine katılmak için binlerce insan kuyruğa girdi, kuyruğun uzunluğu yüzlerce metreyi buldu.
Ayine katılan insanların üzerlerinde savaş suçlusunu yücelten kıyafetler de bulunuyordu.
Ayin sonrasında Sırbistan Silahlı Kuvvetleri mensubu askerler sıraya dizilirken mezarlığa gidildi. Mladić’in gömülmesi sırasında Sırbistan Ordusu’ndan bir “Onur Birliği,” silahlarıyla üç kez “onur atışı” gerçekleştirdi.
EPA/Andrej Cukic
Savaş suçlusunun cenazesine Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi Željka Cvijanović, Republika Srpska Cumhurbaşkanı Siniša Karan, Republika Srpska Başbakanı Savo Minić, halihazırda siyasi yasaklı olan ve Bosna-Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi eski üyesi ayrılıkçı Bosnalı Sırp siyasetçi Milorad Dodik, Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Savunma Bakanı Bratislav Gašić, Kültür Bakanı Nikola Selaković, Kamu Yatırımları Bakanı Darko Glišić, Rusya’nın Belgrad Büyükelçisi Aleksandar Bocan-Harčenko gibi pek çok üst düzey isim katıldı. Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ise Özbekistan Cumhurbaşkanı’nın önceden planlanmış ziyaretini gerekçe göstererek cenazeye katılmadı ama oğlu Danilo Vučić cenazede yer aldı. Bu, Sırbistan’daki bağımsız medya kaynakları tarafından Vučić’in yaklaşan genel seçim öncesi hem ülke içerisinde hem de AB’ye uyguladığı kaçamak politikaları olarak yorumlandı.
Kırmızı bültenle aranan Radeta da cenazede
Aşırı sağcı savaş suçlusu Vojislav Šešelj‘in Lahey’de görülen mahkemesinde savunma ekibinde yer alan Vjerica Radeta, o davada iki tanığı tehdit etmek, rüşvet ve gözdağı vermek gibi suçlamalarla aranmasına karşın bugün cenazede kameralara yansıyan isimlerden biriydi.
Foto: BIRN
Sırbistan, İnterpol’ün hakkında kırmızı bülten ile yakalama kararı çıkardığı Radeta’yı teslim etmeyi reddediyor.
Kaçak “devlet cenazesi”
Vučić yönetimi, cenazeyi resmi olarak “devlet cenazesi” ilan etmedi ve ulusal yas ilan edilmedi. Adalet Bakanı Vujić’in ölüm sonrası ilk açıklamasında kullandığı “en yüksek devlet ve askeri onurlarla” ifadesine karşın hükümet sonradan kararı ailenin inisiyatifine bıraktığını söyledi. Sonuçta cenaze yalnızca “en yüksek askeri onurlarla” yapıldı ve “devlet cenazesi” etiketi resmi olarak hiç kullanılmadı.
Foto: Detektor.ba
Buna karşın devlet, fiiliyatta tam bir devlet cenazesinde üstüne düşen hemen her şeyi gerçekleştirdi: Beden, Lahey’den özel bir devlet uçağıyla getirildi, tabutu Sırbistan Ordusu askerleri taşıdı, havalimanında askeri törenle karşılandı, güzergah boyunca güvenlik ve lojistik destek sağlandı. Vreme‘nin haberine göre bu, hükümetin bilinçli bir tercihi. Habere göre hükümetin hedefi, iç kamuoyuna karşı Mladić’in “mirasını koruyan” taraf gibi görünmek iken AB’ye karşı ise “resmi bir tören düzenlemedik” diyebilme esnekliğini korumak olarak belirtiliyor.
Ayrıca hukuki olarak, Sırbistan Ordu Kanunu gereği bir yıldan fazla hapis cezası alan askerler, askeri rütbesini ve buna bağlı haklarını otomatik olarak kaybediyor. Bu sebeple Mladić’e resmi bir “devlet cenazesi” düzenlemek, yasaya aykırı durumda.
Cenazeye tepkiler: “En güçlü ifadelerle kınıyoruz”
Bosna-Hersek Dışişleri Bakanı Elmedin Konaković, bugün gazetecilere yaptığı açıklamada, “bir savaş suçlusuna en yüksek askeri onurların verildiğini” ve “çok sayıda Sırbistan hükümet yetkilisinin hem cenazeye hem de anma törenine katıldığını gördüklerini” söyledi. Cumhurbaşkanı Vučić’in cenazeye katılmayarak “korkakça” davrandığını belirten Konaković, buna rağmen herkesin “Vučić’in bu sürecin fiilen organizatörü, uygulayıcısı ve kişisel olarak en büyük sorumlusu olduğunu bildiğini” belirtti.
Konaković ayrıca Amerika Birleşik Devletleri (ABD), AB ve Birleşik Krallık’a gönderilmek üzere taslak mektupların hazırlandığını açıkladı. Bosna-Hersek’in AB’ye, birliğin “kendi ilkelerine gerçekten saygı gösterip göstermediğini” soracağını ifade etti. Sırbistan’la resmi diyaloğu azaltacağını ve Belgrad’daki Bosna-Hersek büyükelçiliğinden personel çekeceğini duyuran Konaković, görevde olduğu sürece Sırbistan’la ekonomik işbirliği konusunda hiçbir görüşme yapılmayacağını da sözlerine ekledi.
AB Dış İlişkiler Servisi (EEAS) Komisyon Sözcüsü Christian Wigand, 7 Eylül’de yaptığı açıklamada, savaş suçlularının yüceltilmesinin, soykırım inkârının ve tarihi revizyonizmin “en temel Avrupa değerleriyle çeliştiğini ve ne AB’de ne de aday ülkelerde yeri olduğunu” belirtti. Ayrıca Mladić’i “savaş suçları, soykırım ve insanlığa karşı suçlar işlemiş, kesinleşmiş hükümle mahkum edilmiş bir savaş suçlusu” olarak tanımladı.
Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Michael O’Flaherty, 4 Eylül’de yaptığı açıklamada, “Srebrenica soykırımı ve insanlığa karşı suçlardan mahkûm edilmiş, ölmüş bir savaş suçlusunun kamuya açık şekilde yüceltilmesinden tiksinti duyduğunu” söyledi. Bunun Bosna-Hersek’te yasal olarak suç teşkil ettiğini ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında korunan bir ifade özgürlüğü olmadığını vurguladı.
Hırvatistan Başbakanı Andrej Plenković, Sırbistan’ın Mladić için bir devlet cenazesi düzenlemesi halinde bunun “AB’ye giden kapıyı kendi eliyle kapatmak” anlamına geleceğini söyledi.
Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prévot, Mladić’e cenaze onurları verilmesinin “utanç verici ve mağdurlara saygısızlık” olacağını söyleyerek bu eylemi “en güçlü ifadelerle kınadığını” belirtti.
ABD Kongre Üyeleri Greg Murphy ve Marc Veasey, cenazenin yapıldığı gün sembolik olarak Srebrenica’daki Potočari Mezarlığı’nı ziyaret ederek soykırım kurbanlarına saygılarını sundu.
Von Der Leyen: “Şok” olduk
Cenaze günü (7 Eylül), Avrupa Komisyonu Baş Sözcüsü Paula Pinho, “Devlet onurlarıyla bir cenaze öngörüldüğünü duymuştuk, ama durumun böyle olmadığını öğrendik.” demişti. Ancak Komisyon Baş Sözcüsü’nün bu açıklamasının ardından 8 Eylül’de Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise cenazedeki görüntülerin “şok edici” olduğunu belirtti. Von Der Leyen, “Cenazeye resmi olarak destek verilmesinin unsurları ve bazı üst düzey Sırp yetkililerin cenazeye katılımı, son derece üzücüdür,” dedi.
The images from Ratko Mladić’s funeral yesterday in Belgrade were shocking.
Ratko Mladić was a convicted war criminal. He was responsible for genocide, war crimes, and crimes against humanity. He died while serving a life sentence for the Srebrenica genocide and other crimes.…
Konu ile ilgili ilk Türkiye’den ilk resmi açıklama 8 Eylül Salı günü geldi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, resmi X hesabından yaptığı açıklamada, “Söz konusu mahkeme kararlarının reddedilmesi veya hüküm giymiş faillerin kahramanlaştırılmaya çalışılması, mağdurların ve yakınlarının acılarını derinleştirmekte, aynı zamanda bölgede barış ve uzlaşı yönünde yıllardır kararlılıkla sürdürülen çabalara zarar vermektedir,” dedi. Açıklama, Dışişleri Bakanlığı’nın İngilizce resmi X hesabından da paylaşılırken, Türkçe hesaptan herhangi bir açıklama paylaşılmadı.
Ratko Mladiç’in Cenaze Töreni Hakkında:
Soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından ötürü uluslararası mahkemelerce kesin hükümle mahkum edilmiş olan Ratko Mladiç’in cenaze töreninin, işlenen ağır suçların ve yaşanan insani acıların inkarı anlamına gelecek şekilde…
— Öncü Keçeli | Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü (@oncukeceli) September 8, 2026
Türkiye resmi makamları, tarihsel olarak Srebrenica Soykırımı’nın yıldönümlerinde düzenli olarak açıklamalar yayımlıyor. Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmişte “Srebrenica’nın açtığı yaralar hâlâ kanıyor” gibi ifadelerle Boşnak halkına destek mesajları vermekteydi.
Cumhurbaşkanlığı’ndan veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan doğrudan bir açıklama ise yapılmadı.
YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel ise bugün, resmi X hesabından Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in mezarında dua ederken bir fotoğrafını paylaşarak yaptığı açıklamada, “Sırbistan makamlarının bu sorumsuz tutumu kabul edilemez. Bunu yalnızca bir siyasetçi olarak değil, bir insan olarak da kınıyorum,” dedi.
Srebrenitsa Soykırımcısı Ratko Mladiç’in cenazesinin, askeri törenle bir kahramanlık gösterisine dönüştürülmesini kınıyorum.
Sırbistan makamlarının bu sorumsuz tutumu kabul edilemez. Bunu yalnızca bir siyasetçi olarak değil, bir insan olarak da kınıyorum.
30 yıllık infaz süresini dolduran Mehmet Sait Yıldırım’ın koşullu salıverilme talebinin cezaevi idaresince üçüncü kez ertelenmesine yaptığı itiraz, İzmir 2. İnfaz Hakimliği tarafından reddedildi. Kalp krizi geçirmesine, cezaevinde disiplin cezası bulunmamasına ve kurallara uyduğu tespit edilmesine rağmen Yıldırım hakkında “iyi halli olmadığı” değerlendirmesi yapıldı.
İzmir 2. İnfaz Hakimliği, 30 yıllık infaz süresini dolduran Mehmet Sait Yıldırım’ın avukatı Fatma Demirer aracılığıyla yaptığı itirazı 3 Eylül 2026 tarihli gerekçeli kararla reddetti. İtiraz, İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulu’nun 24 Ağustos 2026 tarihli, koşullu salıverilmeyi üçüncü kez erteleyen kararına yönelikti.
Hakim Şule Tunç imzalı kararda, kurulun değerlendirmesinde “usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığı” belirtilerek itirazın reddine karar verildi.
Kurul: Kurallara uydu ama tahliye olamaz
Kararda aktarılan idare kurulu değerlendirmesine göre Yıldırım’ın cezaevindeki yükümlülüklerini yerine getirdiği, kurum demirbaşlarına zarar vermediği, oda düzeni ve temizlik kurallarına uyduğu, görevlilere veya diğer hükümlülere yönelik tehdit, tahrik ya da kavga gibi bir davranışının bulunmadığı, spor etkinliklerine katıldığı, kitap okuma alışkanlığının olduğu ve kaldırılmamış bir disiplin cezası taşımadığı tespit edildi. Eşya, mektup ve para yatırma işlemlerinde de örgütsel faaliyete dair bir bulguya rastlanmadığı da kaydedildi.
Buna karşı kurul, Yıldırım’ın vasisi ile 30 Mart 2026’da yaptığı kapalı ziyaretin kayıtlarına dayanarak farklı bir sonuca ulaştı. Kayıtlardan hareketle Yıldırım’ın örgüt ideolojisini sahiplenen ifadeler kullandığı, deneme sürecini “siyasi rehin” olarak nitelendirdiği ve örgüt liderinin yakalanma sürecini “uluslararası komplo” şeklinde değerlendirdiği gerekçe gösterilerek tahliye edilmesi halinde “örgütle ilişkisini devam ettireceği” kanaatine dayanak yapıldı.
Kurul ayrıca Yıldırım’ın psikososyal servisle görüşmeyi kabul etmediğini, kendisine yönelik bireysel görüşme talebini reddettiğini, pişmanlık ifade eden bir gelişim göstermediğini, geçmiş olaylardan ders çıkarmakta zorlandığını ve toplumla bütünleşmeye hazır olmadığını değerlendirerek oy birliğiyle “iyi halli olmadığı” sonucuna vardı.
Tahliye üç ay daha ertelendi
Bu değerlendirme doğrultusunda kurul, Yıldırım’ın 27 Ağustos 2026 itibarıyla koşullu salıverilmesinin uygun olmadığına ve üç ay süreyle yeniden denemeye tabi tutulmasına karar vermişti. Bir sonraki değerlendirme tarihi 24 Kasım 2026 olarak belirlendi.
İnfaz Hakimliği, kararında 5275 sayılı Kanun’un 107/1. maddesindeki “koşullu salıverilmeden yararlanabilmek için infaz süresinin iyi halli geçirilmesi gerektiği” hükmüne ve Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmeliğin ilgili maddelerine dayandı. İyi hal değerlendirmesinin idare ve gözlem kurulunun yetkisinde olduğu vurgulanan kararda, kurulun 24 Ağustos 2026 tarihli kararında hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna varıldı.
Karara karşı, tebliğden itibaren iki hafta içinde İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz yolu açık tutuldu.
Kurul sonrası kalp krizi geçirmişti
Mehmet Sait Yıldırım, İdare ve Gözlem Kurulu’yla 24 Ağustos’taki görüşmesi ardından kalp krizi geçirmiş, İzmir Şehir Hastanesi’nde anjiyo yapılarak kalbine iki stent takılmıştı. Yoğun bakım sürecinin ardından taburcu edilen Yıldırım yeniden cezaevine gönderilmişti.
Yıldırım, 30 yıllık kesintisiz infaz süresini 27 Şubat 2025’te tamamlamış ve bu tarihte koşullu salıverilme hakkı doğmuştu. Ancak tahliyesi bu tarihten bu yana cezaevi idaresi tarafından üç kez, toplam 21 ay ertelendi.
Ne olmuştu?
Mehmet Sait Yıldırım, 1993’te PKK üyesi olma iddiasıyla gözaltına alındı ve 1995’te müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Yıldırım, kalp ve damar hastalıkları, KOAH, hipertansiyon ve diğer kronik rahatsızlıkları sebebiyle ağır hasta mahpuslar arasında yer alıyor ve ağır sağlık sorunlarına rağmen 33 yıldır cezaevinde tutulmaya devam ediyor.
Yıldırım, 2013-2015 çözüm sürecinde, Abdullah Öcalan’ın talebi üzerine oluşturulan ve kamuoyunda “İmralı sekreteryası” olarak bilinen 5 kişilik mahpus grubunda yer aldı. Sağlık sorunları nedeniyle İmralı’da yalnızca 9 gün kaldıktan sonra başka bir cezaevine sevk edildi. Daha sonra yaşadıklarını “İmralı’da Dokuz Gün” adlı kitabında anlattı. Tutsaklığının önemli bir kısmını tek kişilik hücrede, tecrit altında geçirdi.
Mehmet Sait Yıldırım, hapis cezası 27 Şubat 2025’te sona ermesine rağmen, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu tarafından “iyi halli” olmadığı ve “pişmanlık duymadığı” gerekçesiyle tahliye edilmemişti. 25 Kasım’da tekrar toplanan Kurul, Yıldırım’ın tahliyesini bir kez daha engellemişti. Bir sonraki değerlendirme için 9 ay sonraya ( 25 Ağustos 2026) gün vermişti.
İstanbul’da yaşayan Rum, Ermeni ve Yahudilere dönük saldırılarıkapsayan 6-7 Eylül Pogromu’nun üzerinden 71 yıl geçti. 10’dan fazla insan yaşamını yitirdi, yüzlerce kadın tecavüze uğradı ve binlerce mekân saldırıların hedefi oldu. Failler ise devlet zırhına alındı.
Fotoğraf: Fahri Çoker Arşivi / Tarih Vakfı Yayınları
29 Ağustos 1955’te başlayan ve temel gündemi Kıbrıs sorunu olan Yunanistan–Türkiye–İngiltere üçlü konferansı eylül ayında da devam ediyordu.
6 Eylül 1955’te saat 13.00’te devlet radyosu, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev ile Türk Konsolosluğu binasında bahçede saat gece yarısını dört geçe bir bomba patladığı, bu patlama sonuncunda Atatürk’ün doğduğu evin pencereleriyle, konsolosluğun camlarının hasara uğradığı şeklinde bir haber duyurdu.
Aynı gün Demokrat Parti yanlısı, Mithat Perin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu’nun yazı işleri müdürü olduğu İstanbul Ekspres gazetesi ikinci baskısına “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” manşetiyle çıktı.
Genelde 20.000 civarı tirajı olan gazete, buna karşın o gün 290.000 baskı gerçekleştirdi.
Gazete, o gün Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince bütün İstanbul’da satıldı.
İstanbul, Rumlara karşı, 6 Eylül akşamı tarihinde eşine az rastlanan bir yağma, yıkım ve pogroma sahne oldu.
İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne yapıldı. Pogromcu kalabalık bundan sonra Kumkapı, Samatya, Yedikule ve Beyoğlu’na giderek Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin mekânlarına saldırdı.
Kıbrıs Türktür Derneği’nin yanı sıra Türkiye Milli Talebe Federasyonu, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı ve Demokrat Parti de saldırıları kışkırtan örgütlerin başında geldi.
Fotoğraf: Fahri Çoker Arşivi / Tarih Vakfı Yayınları
“Polis ve jandarma bu tahrip işine seyirci bulunuyordu”
Emniyet ve diğer kolluk makamlarının saldırılara müdahale etmediği bilinirken, Rumların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan yirmi-otuz kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyon, otobüs ve vapur gibi araçlar yardımıyla sağlandı.
Dönemin Anadolu Ajansı muhabiri Selçuk Emre, pogroma dair yazdığı raporda şöyle diyor:
“Reisicumhurumuz Celal Bayar İzmir’de bulunuyordu ve bir gün evvel, 5 Eylül’de İstanbul’a müteveccihen İzmir’den vapurla hareket etmişti. Başvekil Adnan Menderes tarafından uğurlanıyordu. 6 Eylül sabahı saat 12’de Reisicumhurumuz Celal Bayar İzmit’te mezkûr şehirliler ve Vali tarafından Galata rıhtımında istikbal edilmiş ve kendisini karşılayanlarla birlikte yoluna devam olunmuştu. Reisicumhurumuzun İstanbul’a geliş haberi Ankara ve İstanbul Radyolarının öğle servisinde neşredilerek, üzerine doğruca Ajans da verdi. Haber yapıp Ankara’ya verdikten sonra Ajans dâhilinde açıklama başladı. O esnada telefon geldi. Santralden, acele arandığımız ve Komünizmle alakalı bir mesele için hemen gitmemiz gerektiği soruluyordu.
Bunu müteakip olarak, Atatürk’ün Selanik’te doğmuş olduğu evin önüne (5 Eylül gecesi) bombaların atıldığı, atılan bombanın Atatürk’ün evi ile Selanik Konsolosluğumuza büyük zarar verdiği haberi ajans tarafından intikal ettirildi. Haberin teyide muhtaç olduğu, intikal eden haberin tahkike muhtaç bulunduğu anlaşılmasına rağmen, radyo tarafından bu haber saat 13.00’ten itibaren yayınlanmaya başlandı.
İstanbul halkı bu haberle sarsılmış, heyecan dalgaları içinde bulunuyordu. Ajans vasıtasıyla alınan talimat üzerine vilayetçe bu hususun teyidi için sefirlik ve konsoloslukla temas edilmeye başlandı. Saat 16.00 sıralarında Londra Büyükelçiliğimizden gelen telgrafla hadisenin doğruluğu anlaşılmış ve Vali tarafından hükümete bildirilmişti. Tophane’deki seyrüsefer ışıklarının yanına geldiğimiz zaman 100-150 kişilik bir grup, ellerinde bayraklar ‘Kıbrıs bizimdir, Kıbrıs Türk’tür, Atatürk’ün evini bombalayanı biz yaşatmayız’ diye bağırarak Karaköy tarafından gelip Boğazkesen’e döndüler. Bu grup bir başıbozuk alayından farksız ve hepsinin elinde sopalar ve demirler bulunuyordu. Geçtikleri her dükkânın camını, çerçevesini indiriyor, içindeki eşyaları tahrip ediyorlardı.
Hayretler içinde kalmıştık… Ne olduğunu pek kavrayamadık… Yol açıldı… Ağır ağır kapı içine doğru tramvay caddesini takiben ilerliyorduk. Tramvay caddesi adeta bir harp meydanını andırıyordu. Caddenin her iki tarafındaki ekseri dükkanlar tahrip edilmiş, içlerindeki eşyalar sokağa atılmıştı… Ve tahrip işi devam ediyordu. Polisler cadde boyunca sıralanmışlar, dükkânları tahrip eden kudurmuş haldeki halka sadece bakıyorlardı.
Kapıiçinden Karaköy’e yaklaştıkça tahribat derecesi artıyordu. Karaköy ve Karaköy Meydanı tahrip edilmiş ve sokağa atılmış buzdolabı, motosiklet, bisiklet ve sair maddelerle dolmuştu. Yol boyunca ters çevrilmiş ve yakılmış otomobiller vardı. Karaköy’deki mağazaların üst katlarından top top kumaşlar atılıyor ve aşağıda bulunan şahıslar tarafından bu kumaşlar geçen otomobillerin tamponlarına bağlanarak caddelerde sürüklendiriliyordu. Karaköy’de noktanın yanında bulunan bir şapkacı dükkânı tahrip edilirken noktadaki polis ve dükkânın önündeki bir jandarma bu tahrip işine seyirci bulunuyordu.“
10’dan fazla kişi öldürüldü, binlerce mekân saldırıya uğradı
11 ila 15 kişi organize saldırılarda öldürüldü. 300 kişi saldırılar nedeniyle yaralandı. 400’e yakın kadının ise saldırılar sırasında tecavüze uğradığı tahmin ediliyor.
4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul saldırıya uğradı.
İzmir’de ise konsolosluk binaları ve Yunan pavyonu zarar gördü.
Maddi hasarın, o günün değerine göre 150 milyon ila 1 milyar Türk lirası arasında olduğu tahmin ediliyor ancak Demokrat Parti hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk lirası civarında tazminat ödedi.
Peki, bombayı Atatürk’ün evine kim yerleştirdi?
Bomba, Batı Trakya Türklerinden olan ve Türkiye Milli Talebe Federasyonu ile Milli Emniyet Hizmeti bağlantıları bulunan Selanikli hukuk öğrencisi Oktay Engin tarafından temin edildi. Bombayı evin bahçesine yerleştiren kişinin ise Türkiye’nin Selanik Başkonsolosluğu’nda güvenlik görevlisi olan Hasan Uçar olduğu kaydedildi.
Olayın ardından Yunan polisi konsolosluk bekçisi Hasan Uçar ve Oktay Engin’i gözaltına aldı. Hasan Uçar suçunu itiraf ederek bombayı Oktay Engin’den aldığını söyledi. Oktay Engin bir süre tutuklu kaldıktan sonra kefaletle serbest bırakıldı ve ardından Türkiye’ye kaçtı. Selanik Asliye Ceza Mahkemesi, gıyabında yargıladığı Oktay Engin’i 3,5 yıl hapis cezasına çarptırdı.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’ndaki “6-7 Eylül Olayları Davası”nda da bu tertip resmen ele alındı. Mahkeme kayıtlarına göre bombanın, dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Başbakan Adnan Menderes’in bilgisi ve Milli Emniyet Hizmeti organizasyonuyla, Londra Konferansı sürerken Kıbrıs konusunda kamuoyu baskısı yaratmak amacıyla, Uçar ve Engin tarafından patlatıldığı tespit edildi.
Yunanistan’da gıyabında 3,5 yıl hapse mahkûm edilen Engin, Türkiye’ye kaçtıktan sonra herhangi bir adli kovuşturmaya uğramadı, aksine devlet korumasına alındı.
Yunanistan yargı makamları cezasını çekmesi için Oktay Engin’i istedi fakat Türkiye vermedi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıftan eğitimine devam etti. Okul bitince kaymakamlık sınavını kazandı. Çubuk kaymakamlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü ve Nevşehir Valiliği yaptı.
Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki görevine, dönemin Emniyet Genel Müdürü Hayrettin Nakipoğlu’nun bizzat davetiyle getirildi.
Nakipoğlu, pogrom sırasında Beyoğlu Kaymakamı olarak görev yapıyordu.
Devlet, önce komünistleri hedef aldı
Pogromla ilgili 5104 kişi tutuklandı.
10 Eylül 1955’te dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik istifa etti.
Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Derneği ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşsa da Demokrat Parti iktidarının bastırması sonucu oklar komünistlere döndü. Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, Hulusi Dosdoğru ve Hasan Ali Ediz gibi isimler hakkında dava açıldı. Dava beraatle sonuçlandı.
Kısa süre sonra Kıbrıs Türktür Derneği kapatıldı.
27 Mayıs 1960 darbesinden sonra pogrom, Yassıada yargılamalarının gündemine oturdu. Mahkeme, Demokrat Parti yönetimini 6-7 Eylül olayları nedeniyle de cezalandırdı.
İstanbul Ekspres gazetesinin sahibi Mithat Perin ise Yassıada Yargılamalarında sanık oldu. Hüküm giyerek 33 ay Kayseri Cezaevi’nde yattı. 1962 yılında tekrar gazeteciliğe döndü. Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığı, Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul ve İzmir Gazeteciler cemiyeti Başkanlıkları görevlerinde bulundu.
İstanbul Ekspres gazetesi Yazı İşleri Müdürü Gökşin Sipahioğlu da yargılandı ancak ceza almadı.
Fotoğraf: Dimitros Kalumenos
“Mozaik çatladı”
Pogromun ardından, Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmek zorunda kaldı.
Bununla birlikte Türklerin sermayeye hâkim olma süreci hızlandı.
Olaylar sırasında evleri, atölyeleri ve dükkanları tahrip edilen binlerce Rum esnaf ve mülk sahibi kenti terk etme kararı almak zorunda bırakıldı. Gitmek zorunda kalanlar gayrimenkullerini, dükkânlarını ve içindeki makinelerini piyasa değerinin onda birine yerli tüccarlara bırakmak zorunda kaldı.
Mübadele sonucunda 1925 yılında yaklaşık 100.000’e düşen İstanbul’daki Rum nüfus, 2006 yılında 2500 kişiye kadar düştü. Güncel nüfusun ise, çoğu İstanbul’da yaşamak üzere, 1500–2000 bandında olduğu tahmin ediliyor.
Pogromdan sonra istifa eden dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, “Mozaik çatladı” demişti.
Kaynak: Fahri Çoker Arşivi, Şalom Gazetesi, Agos, bianet, Anadolu Ajansı
Tek liste ile gidilen seçimlerde, 600 civarında delege oy kullandı. Yapılan seçimler sonucunda mevcut Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, yeniden eş genel başkanlığa seçildi. Kongrede, Parti Meclisi (PM), Merkez Disiplin Kurulu (MDK) gibi kurulların yedek ve asli üyeleri de seçildi. PM, merkez disiplin ve uzlaşma kurulunda toplamda 45 isim değişti.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), 5’inci Olağan Kongresi’ni Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirdi. Delegelerin ve farklı siyasi parti temsilcilerinin katıldığı kongre, saygı duruşunun ardından açılış konuşmalarıyla başladı.
Kongrede konuşan mevcut Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, kongrenin beklenen büyük dönüşüme bir hazırlık olduğunu belirtti. Konuşmaların ardından ise, faaliyet ve mali raporlar okunarak, onaylandı. Ayrıca DEM Parti Kadın Meclisi ve Gençlik Meclisi’nin faaliyet raporunu da delegasyona sunuldu.
Mezopotamya Haber Ajansı’nın haberine göre tek liste ile gidilen seçimlerde, 600 civarında delege oy kullandı. Yapılan seçimler sonucunda mevcut Eş Genel Başkanlar Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, yeniden eş genel başkanlığa seçildi.
“Hiçbir kanun kendi başına toplumsal barış yaratamaz”
Hatimoğulları, Türkiye’nin etraftaki bölgesel kriz ortamında Kürt meselesinin çözümünün kaçınılmaz olduğunu söyleyerek, bu süreci “Önümüzdeki yüzyılda nasıl bir ülkede yaşayacağımızı belirleyecek tarihsel bir sınav” sözleriyle niteledi. Meclisten geçen “çerçeve yasa”yla ilgili Hatimoğulları, “Hiçbir kanun kendi başına toplumsal barış yaratamaz. Kanun bir kapı açabilir. O kapıdan nasıl geçileceğini siyaset, hukuk ve toplum belirler” dedi.
Barışın sadece çatışmasızlık anlamına gelmediğini, kayyımların kalkmasından ana dili hakkına ve emekçinin refahına kadar geniş bir demokrasi mücadelesi olduğunu belirten Hatimoğulları, “Acılar yarıştırılmaz. Her acının kendi adı, kendi hikayesi var” diyerek bu barışı Cumartesi Annelerinden asker ailelerine kadar tüm toplumun inşa edeceğini söyledi. Hatimoğulları, partilerinin de bu yeni döneme uygun şekilde dönüşmek zorunda olduğuna işaret ederek “Şu bilinsin ki barışın gemisini o limana vardıracağız” diyerek kararlılık mesajı verdi.
“Türkiye’yi yönetmeye aday bir konumdayız”
Konuşmasında hem parti içi süreçlere hem de Türkiye’nin genel siyasi hattına dair değerlendirmelerde bulunan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yerel yönetimler ve toplumsal bağlar konusunda özeleştiride bulunarak şu ifadeleri kullandı:
“Bazı belediyelerimizde istediğimiz karşılığı henüz alamadık. Bunun sorumluluğu yalnızca belediyelerimizde değil, ilgili kurullarımızdadır, bizdedir. Kendi kadromuzu yetiştirme, yeni kuşakları siyasetin içine çekme konusunda daha yaratıcı adımlar atabilirdik. Bu konudaki noksanlığımızın bilincindeyiz.”
Partinin yönetim iddiasına ve yeni döneme ilişkin hedeflerine dair ise konuşan Bakırhan, “Artık sadece oyun bozan değil, oyun kuran ve Türkiye’yi yönetmeye aday bir konumdayız. Yüz yıllık Cumhuriyet tarihinde bu ülkeyi iki siyasal gelenek yönetti. Hangisi yetkiyi milletten alınca toplumun derdini unutmadı? Hangisi sorunlarımızı çözdü? Ne AKP öncesi Türkiye bir cennetti, ne de AKP dönemi bir tür modern asr-ı saadettir. Biz başka bir siyaset anlayışının mümkün olduğuna inanıyoruz. Müstakil siyasetimizi güçlendirmek için inançla ve kararlılıkla yolumuza bakacağız. Türkiye’de devlet, toplum, sermaye dönüştü. Artık biz de demokrasi mücadelesinde yeni yol ve yöntemler bulmalıyız. Bugün siyasal mücadelemizi her zamankinden daha güçlü şekilde üçüncü yolda kuruyoruz. İlle de hak diyoruz, ille de halk diyoruz, ille de ezilenler diyoruz, ille de demokrasi, ille de hukuk diyoruz. Yolumuz üçüncü yoldur, yolumuz demokrasi ve barıştır. Türkiye’yi yönetmeye talibiz. Bu ülkenin kaderini beraber yeniden yazmaya talibiz” dedi.
“Tek ajandamız demokratik Türkiye”
‘Sürecin teminatı’ olduklarını söyleyen Bakırhan, “Süreci enfekte eden kim olursa olsun, ilk bizi karşısında görecek. Yumruğumuz sıkılı değil, elimiz açıktır. Göz hizasından konuşuyoruz ve gizli bir ajandamız yok. Tek bir ajandamız var, o da demokratik bir Türkiye’dir. Tek bir ajandamız var, barış ve demokratik toplumdur” ifadelerini kullandı.
Bakırhan, “Dost ve düşman bilsin ki, dünyada, Ortadoğu’da ve Türkiye’de yeni bir dönem başlıyor. Ve biz bu döneme hazırız. Kendimizi Diyarbakır’dan sorumlu hissettiğimiz kadar Ankara’dan, İstanbul’dan da aynı düzeyde sorumlu göreceğiz. Bu konuda eksiklerimizi de gidereceğiz. Kimse kaygı duymasın. Yarın, bugünden daha iyi olacak. Demokratik Cumhuriyet hareketini bugünden itibaren başlatıyoruz. Tohum bugün Ankara’da, bu salonda toprağa düştü, kökü tutacak, dalı büyüyecek, gölgesi bu ülkenin her bir karışına düşecek. Yolumuz, yolunuz açık olsun” dedi.
Kongrede Parti Meclisi (PM), Merkez Disiplin Kurulu (MDK) ve Uzlaşma Kurulu üyeleri de belirlendi.
PM üyeleri
Kongrede belirlenen Parti Meclisi asıl üyeleri şöyle:
Asiye Kolçak
Ayfer Fatma Çelik
Aylin Hacaloğlu
Berdan Gündüz
Berdan Öztürk
Berivan Elter
Berna Çelik
Besriye Tekgür
Beyza Zeyno Bayramoğlu
Burcugül Çubuk
Bülent Uyguner
Canan Çalağan
Canan Kebenç Özkan
Cemile Turhalli
Çiğdem Köse
Derya Arslan
Diyadin Fırat
Doğan Erbaş
Ebru Günay
Ekaterini Nikolaо
Ekrem Baran
Elif Bulut
Elif Çoban
Emin Orhan
Emirali Türkmen
Ender İmrek
Evcil Türker
Eylem Saruca
Fatma Çelik
Fatma Koçyiğit Öner
Fikret Melih Çolakoğulları
Hacı Erdemir
Hakkı Saruhan Oluç
Hasip Şan
Hatice Doğan
Hatice Betül Çelebi
İbrahim Akın
İbrahim Ateş
İdil Uğurlu
İlknur Birol
Mahfuz Güleryüz
Mehmet Saltoğlu
Mehmet Resul Baykara
Mehmet Rüştü Tiryaki
Melis Emine Tantan
Metin Kılavuz
Muhsin Dalfidan
Murad Mıhcı
Musa Piroğlu
Nayif Bulğa
Nevroz Şanlı
Nuray Özdoğan
Ömer Kulpu
Özlem Gündüz
Öztürk Türkdoğan
Perihan Pakize Sinemillioğlu
Recep Demirci
Sabuha Akdağ
Sadet Fırat
Sami Evren
Sedat Şenoğlu
Sema Koç
Semra Kıratlı
Serhat Eren
Servin Kararkoç
Sevda Çelik Özbingöl
Several Ballıkaya Çelik
Sevtap Akdağ Karahalı
Seyfettin Aydemir
Sezai Temelli
Sezgin Kartal
Sinem Seven
Tayip Temel
Turkut Çatar
Umut Vedat Açar
Ümit Küçükbayatlılı
Ünal Yusufoğlu
Vaysi Unat
Yüksel Mutlu
Zeyyat Ceylan
Kongrede belirlenen PM yedek üyeleri ise şöyle:
Abdulkadir Baydur
Ahmet Altünay
Aziz Akın Gülhan
Bayram Sarı
Ceduh Batur
Ceyhan Akay
Ercan Sevmez
Erkan Şahin
Ertan Hamitoğlu
Ertürk Soysal
Eylem Zengin Çetiner
Güliz Demiroğlu
Haşim Kutluk
Heval Dılbihar
Jiyan Bahadır
Kasım Yıldırım
Mediha Yüksel
Mehmed Ali Yavuz
Mehmet Deniz Büyük
Mehmet Sabri Gül
Murat Yıldız
Naciye İskender
Nebahat Gever
Necla Yıldırım
Nesibe Akdağ
Nurcan Karasu
Orhan Budak
Ramazan Doğru
Rezan Kağanarslan
Sena Ceylan
Sıtkı Güngör
Şevval Dicle Akay
Türkan Poyraz
Zeynep Yaküt
Zeynep Yalçın
Merkez Disiplin Kurulu üyeleri
Kongrede belirlenen Merkez Disiplin Kurulu asıl üyeleri şöyle:
Bedia Boran Bulut
Cumhur Ege
Emine Akyazılı
Eylem Arzu Kayaoğlu
Hüseyin Gözen
Metayin Demir
Zeynep Nilgün Salmaner
Kongrede belirlenen Merkez Disiplin Kurulu yedek üyeleri ise şöyle:
Pirozhan Karali Güler
Sedat Bilgin
Uzlaşma Kurulu üyeleri
Kongrede belirlenen Uzlaşma Kurulu asıl üyeleri şöyle:
Ayşe Erdem
Fatma Ayparçası
Gonca Yangöz
Mehmet Salih Yıldız
Nevzat Anuk
Kongrede belirlenen Uzlaşma Kurulu yedek üyeleri ise şöyle:
Almanya ile Rusya Leipzig’de patlayıcı yüklü insansız hava aracının bulunması ile başlayan gerginlik karşılıklı yaptırımlar ile devam ediyor. Berlin’in Rusya’nın Bonn Konsolosluğu’nu kapatma kararına karşılık, Moskova ülkede faaliyet gösteren Goethe Enstitüleri’ni kapatarak cevap verdi.
Almanya, Ağustos ayında Leipzig Havalimanı’nda bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının arkasında Rusya’nın olduğunu açıklaması ile başlayan gerginlik sürüyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Merz hükümetinin “hibrit saldırı” suçlaması ve “Rus Evi’ni” kapatma yaptırımına yanıt olarak Almanya’nın Rusya’daki Goethe Enstitüsü şubelerinin kapatıldığını duyurdu.
Almanya Başkonsolosluğu’nun kapatılması gündemde
Rus haber ajansı Interfax’a göre Lavrov, Goethe Enstitüsü’nün Moskova’daki merkezi ile St. Petersburg ile Yekaterinburg’daki şubelerini kapatma kararı aldıklarını söyledi. Rus haber ajansı TASS ise Lavrov’un, Almanya’nın Rus Evi’ni olası sonuçlarını bilerek kapattığını belirterek sözlerini şöyle sürdürdüğünü aktardı:”Onlar bu adımı bilerek attı. Bunu anlayamamış olmaları mümkün değil. Bu da Rusya’daki kültürel varlıklarının sonu demek.” Rusya ayrıca, Almanya’ya misilleme olarak St. Petersburg’daki Alman başkonsolosluğunu da kapatmayı değerlendirdiği bildiriliyor.
Yaklaşık 100 ülkede Almanca dil kursu veren, Almanya kültürü ve toplumunu tanıtan Goethe Enstitüsü, Rusya’da 1992 yılında beri faaliyet gösteriyordu.
Putin: “Uydurma“
Almanya’nın Rusya’ya yönelttiği suçlamaları reddeden ve Merz hükümetinin ilan ettiği yaptırımları da “ciddi bir hata” olarak nitelendiren Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, kanıtların “uydurma” olduğunu savundu.
“Merz, Almanya’nın ulusal çıkarlarını korumadığı için vatandaşlarının güvenini kaybetti” diyen Putin, Alman hükümetini iç siyasi saiklerle hareket etmekle suçladı, Almanya ekonomisindeki sorunlar nedeniyle mevcut hükümetin siyasi geleceğinin tehlikede olduğunu, mevcut gelişmelerin de bu endişelere dayandığını öne sürdü.
Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer alıyor. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleşecek. Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak.
Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi; söylem, yöntem ve imgeyi ortaklaştırdıkları dolanık bir anlatıyı “Dicle’nin Sürgünleri” başlıklı bu sergide bir araya getiriyorlar. İmgesel akışlar, araştırma sunumları, gelecek kurguları gibi birçok formda ve mecrada sergilenenler; izleyiciye kendi minör anlatılarını oluşturma ve tanıklık alanı açmaya çalışıyor.
Sergi, 11 Eylül Cuma günü saat 17.00’de, Diyarbakır’daki Çand Amed, Sezai Karakoç Kültür ve Kongre Merkezi’nde açılacak, 11 Ekim’e kadar ziyaret edilebilecek.
Sergide, Dicle Nehri’ni hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak, Batman, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Cizre illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen, farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı araştırmacılar ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Dicle’nin Sürgünleri, esin kaynağını Mehmed Uzun’un aynı adı taşıyan romanından alıyor. Yazar, Dicle Nehri’ni bölgede yaşanan politik şiddetin ve toplumsal olayların bir tanığı olarak konumlandırarak, bu şiddeti insan merkezli bir anlatı yerine Dicle’nin bakışıyla aktarıyor. Dicle’yi yalnızca bir coğrafi unsur olarak değil, aynı zamanda hafızanın, yıkımın ve direnişin taşıyıcısı hâline getiriyor. Uzun’un bu eserlerde geliştirdiği yaklaşım, bu projenin kavramsal ve estetik çerçevesine ilham vererek; doğayla, yerle ve insan olmayan varlıklarla kurulan tanıklık ve hafıza biçimlerini yeniden düşünmenin olanaklarını açıyor. Dicle Nehri, bizi nehir akıntısından arazi parçalarına kadar uzanan yerellik perspektifinden, bir fenomenolojik yaklaşıma ve sömürgesizleştirme yöntemini aramaya davet ediyor.
Dicle Nehri’nin ekosistemini önemli ölçüde değiştiren bu politikaların birçok yıkıcı ekolojik etkisi oldu. Örneğin, bazı hayvan türleri yok olma tehdidiyle karşı karşıya. Göçmen kuşların göç yollarının değişmesi, böylece bölgedeki ekosistemin dönüşmesine yol açtı. Hevsel Bahçeleri başta olmak üzere, Dicle Nehri etrafındaki havzalarda yapılan tarım faaliyetleri olumsuz etkilenmiştir. Ilısu Barajı, 12 bin yıllık tarihe sahip Heskif/Hasankeyf’teki kültürel mirasının sular altında kalması gibi kapsamlı yıkımlara sebep oldu. Köyler ve mera alanları zorla yerinden edildi ve hâlâ bu tür tehditlerle karşı karşıya. Tabiat ve kültürel mirasa dair yaşam alanlarının madencilik, solar panel, organize sanayi gibi projelerin yıkıcı tehdidi altında olmalarına karşı hâlâ direniş mücadeleleri sürmektedir.
Sergi, Dicle Nehri’ni, hafızanın taşıyıcısı olarak ele alarak Batman, Mardin, Diyarbakır ve Şırnak illerini kapsayan Dicle Havzası’nda gerçekleşen ve farklı dönemlere yayılan yıkım ve tahribatı, araştırmacılar, kent ve kalkınma uzmanları ve sanatçılarla birlikte inceliyor. Mehmed Uzun’un kitabından esinlenerek Dicle’yi, politik şiddetin, zorla yerinden edilmenin ve ekolojik yıkımın tanığı olarak ele alıyor. İnsan ve insanötesi varlıkların bu şiddet ve mülksüzleştirme pratiklerinden ne ölçüde etkilendiğini araştırıyor. İnsandan ibaret olmayan tanıklık literatürü ile kurduğu yakınlık üzerinden, Dicle Nehri Havzası’nda gerçekleşen yıkım ve tahribatı insan-merkezli tanıklık anlayışlarının ötesinde düşünmeyi amaçlıyor. Hafıza, insan anlatılarının yanı sıra suyla, hayvanlarla, bitkilerle yeniden düşüncenin yolunu arıyor. Bu sayede politik şiddet, yerinden edilme ve ekolojik yıkıma farklı bir perspektiften bakmayı mümkün kılarak; su, doğa ve insan ilişkileri bağlamında hafızayı yeniden kavramsallaştırmayı hedefliyor.
Serginin amacı şu soruları araştırmak: Dicle Nehri’nin kıyametvari manzarasının sesi olabilecek, onu ortaya çıkarabilecek ve yönlendirebilecek sanatsal ve mimari deneyimler nelerdir? İnsan ötesi dolanık varoluşların felaketlere karşı tanıklığı imajlar ve anlatılarla nasıl dile gelir? Felaket düzeninin yarattığı eşik mekânın kalıcı büyümeleri; geçmiş, şimdi ve gelecekte bize ne tür patikalar sağlar, ne tür izler barındırır? Tanıkların mekânsal, coğrafi, arazi ile ilişkileri nasıl kuruluyor? Duyumsallık ve imgesellik felaket sonrasında nasıl hatırlanır?
Serginin sanatçıları; karşı-arşivler, imge akışları, video-deneme, fanzin, performans, atölye gibi farklı metot ve formlarda işleri yer almaktadır. Sergi süresince sanatçılar tarafından kamusal atölyeler gerçekleştirilecektir.
Yıkıntılar Arasında ve Arazi Kolektifi hakkında:
Yıkıntılar Arasında:Araştırma ve Sanat İnisiyatifi (İstanbul, Diyarbakır, Mardin ve Hatay), farklı disiplinlerden araştırmacı, sanatçı ve kültür üreticilerinin bir araya geldiği bir inisiyatiftir. Eleştirel mekân çalışmaları yürüten insiyatif; politik şiddetin izlerini taşıyan yıkım alanlarına, insan ve insan olmayanların dolanık ilişkilerine, hafıza ve tanıklık anlatılarına odaklanan araştırma ve sanatsal üretimler gerçekleştirmektedir.
Arazi Kolektif:Mardin merkezli Arazi Kolektifi (Arazi Assembly) 2014 yılında kuruldu. Disiplinlerarası araştırmacılar, sanatçılar ve mimarlardan oluşan inisiyatif, eleştirel mekân pratikleri sürdürmektedir.
Katılımcılar
Aşkın Ercan, Delal Eken, Rozelin Akgün, Nejbir Erkol, Seda Gecü, Servet Kaplan (Yıkıntılar Arasında)
Leyla Keskin, Yıldız Tahtacı, Pelin Tan, Özge Çelikaslan, Ruken Aydoğdu, Yelta Köm, Merve Gül Özokçu, Zelal Gezici (Arazi Assembly)
*Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’nin mekân desteğiyle gerçekleşen sergi, Tarabya Kültür Akademisi, Sivil Düşün ve Ankara Goethe Enstitüsü tarafından desteklenmektedir.
Tutuklu gazeteciler Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt hakkında iddianame 7 ay sonra hazırlandı. Üç gazeteci eylül ayında hâkim karşısına çıkacak.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 3 Şubat’ta Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP), Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV’a yönelik yürüttüğü soruşturma kapsamında 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı. Aynı soruşturma kapsamında ETHA çalışanı gazeteciler Nadiye Gürbüz, Pınar Gayıp, ve Elif Bayburt da tutuklandı.
Tutuklu gazetecilerin iddianameleri 7 ay sonra hazırlandı. Pınar Gayıp’ın duruşması 14 Eylül 23. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Nadiye Gürbüz’ün 15 Eylül 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Elif Bayburt’un 29 Eylül 24. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.
Ne olmuştu
Bu yılın Şubat ayının başında İstanbul başta olmak üzere 22 kentte ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi) ve bağlı kurumlara yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendi. Operasyonun kapsamına ESP’nin yanı sıra Sosyalist Kadın Meclisi (SKM), Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF), Etkin Haber Ajansı (ETHA), DİSK/Limter-İş, Polen Ekoloji ve BEKSAV da girdi. Gözaltına alınan 96 kişiden 47’si tutuklandı.
ETHA çalışanları Pınar Gayıp, Nadiye Gürbüz ve Elif Bayburt o tarihten bu yana Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 3 Haziran 2026’da Gayıp hakkında MLKP’ye (Marksist Leninist Komünist Parti) üye olmak suçlamasıyla iddianame düzenlemişti.
Basın kartı, ajans çalışması, cenaze haberi suç sayıldı
Gayip hakkında hazırlanan iddianamede savcılığın delil olarak ETHA adına düzenlenmiş bir basın kartı bulunması, Atılım Gazetesi yazılı önlükle çekilmiş bir fotoğraf ve Telegram üzerinden bir haber grubuna bilgi mesajı göndermesi iddianamede ayrı ayrı suç delili olarak sıralandı.
Savcılık, Gayıp’ın 24 Temmuz 2025’te Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi ve ardından Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın sembol isimlerinden Emine Ocak’ın cenaze törenine katılması da iddianameye girdi. Gayıp’ın sosyal medya hesapları da incelendi; gözaltında bulunduğu sırada açlık grevi yapması ise iddianamede “örgütsel tavır” olarak nitelendirildi.
“Talimatı kimden aldın?”
Gayıp’a yöneltilen suçlamalar, tutuklanmadan önce emniyet sorgusunda da gündeme gelmişti. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ndeki sorguda Gayıp’a, Cumartesi Anneleri eylemini takip etmesi, Emine Ocak’ın cenazesine katılması ve gazeteci arkadaşlarına 100, 65 TL gibi miktarlarda para göndermesi soruldu. Sorular arasında “Emine Ocak’ın cenazesine neden katıldın, talimatı kimden aldın?” da yer aldı.
Almanya, Leipzig/Halle Havalimanı’nda patlayıcı yüklü bir insansız hava aracının bulunmasından Rusya’yı sorumlu tuttu. Moskova, suçlamaları “saçma” bularak reddetti.
Foto: dpa
Almanya, Ağustos 2026’da Leipzig/Halle Havalimanı’nda bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının arkasında Rusya’nın olduğunu açıkladı. Hükümet, Bonn’daki Rusya Başkonsolosluğu’nun kapatılması dahil bir dizi yaptırım uygulanacağını duyurdu. Rusya tarafı ise iddiaları “saçma” olarak nitelendirip reddetti.
Ne olmuştu?
4 Ağustos’u 5 Ağustos’a bağlayan gece, Almanya’nın Saksonya eyaletindeki Leipzig/Halle Havalimanı’nda Ukraynalı kargo şirketi Antonov Airlines’a ait bir uçağın yakınında patlayıcı yüklü bir drone tespit edilmişti. Bir çalışanın ihbar etmesi sonucunda fark edilen cihaz, havalimanının geçici olarak kapatılmasına yol açarken bomba imha uzmanları, robot yardımıyla patlayıcıyı etkisiz hale getirmişti. Takip eden gün ve haftalarda, üzerinde patlayıcı izlerine rastlanan başka insansız hava araçları da havalimanı çevresinde bulunmuş, bir insansız hava aracının ise bir uçakla çarpışma sonucu imha edildiği bildirilmişti.
Leipzig/Halle Havalimanı, hem Ukrayna’nın Antonov filosununa 2022’den bu yana ev sahipliği yaparken, aynı zamanda NATO’nun doğu kanadına malzeme taşıyan stratejik hava taşımacılığı programı SALIS için de kilit bir merkez konumunda.
1 Eylül Salı günü Berlin’de düzenlenen ortak basın toplantısında İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt ve Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, istihbarat servislerinin yaklaşık bir aylık incelemesinin ardından saldırının arkasında Rusya’nın olduğu sonucuna vardıklarını açıkladı. Dobrindt, polis soruşturmaları, saldırının işleniş biçimi ve istihbarat bulgularını bir araya getirdiklerinde olaydan Rusya’nın sorumlu olduğunun ortaya konulduğunu belirterek olayın Avrupa’daki “Rus hibrit operasyonları” örüntüsüyle uyuştuğunu belirtti. Bakan, cihazın yüksek düzeyde teknik bilgi gerektirdiğini ancak saldırının fiilen Rus devlet kurumları adına hareket eden “düşük seviyeli ajanlar” tarafından gerçekleştirilmiş olabileceğini aktarırken hangi kurumlara işaret ettiğini ise açıklamadı. Almanya hükümeti, iddiasını destekleyen somut kanıtları kamuoyuyla henüz paylaşmadı.
CNN‘in aktardığına göre Dobrindt, aynı basın toplantısında ülkenin tehdit seviyesini “genel”den “yüksek”e çıkardığını duyurdu ve “Savaşta değiliz ama her gün hibrit saldırıların hedefindeyiz” değerlendirmesini paylaştı. Ayrıca CNN, bir Amerika Birleşik Devletleri (ABD) savunma yetkilisine dayandırdığı habere göre Washington’ın da havalimanında bulunan patlayıcı yüklü insansız hava aracının bir Rus istihbarat servisine ait olduğu değerlendirmesine daha önce ulaştığını belirtti.
Rusya’ya karşı önlemler
Wadephul, Rusya Büyükelçisi’nin Dışişleri Bakanlığı’na çağrılarak protesto notası verildiğini açıkladı.
Almanya’nın Rusya’ya karşı uygulamayı düşündüğü yaptırımlarsa şöyle:
Almanya’nın Bonn kentindeki Rusya Başkonsolosluğu 18 Eylül itibarıyla kapatılacak,
Berlin’deki kültür merkezi “Rus Evi”nin faaliyetine dayanak oluşturan 2011 tarihli ikili anlaşma feshedilecek. Kültür Merkezinin kapanış tarihi ise henüz belirlenmedi.
Almanya, Avrupa Birliği (AB) çerçevesinde daha fazla Rusya vatandaşının yaptırım listesine eklenmesini ve Rusya’nın “gölge filosu”na yönelik baskının artırılmasını talep edecek.
Rus vatandaşları için giriş kontrollerinin sıkılaştırılması gündemde.
Rusya: Suçlamalar temelsiz
Rusya’nın Berlin Büyükelçiliği, Telegram üzerinden yaptığı açıklamada suçlamaları “temelsiz, saçma ve mantıksız” olarak nitelendirdi ve Almanya’yı iki ülke arasındaki iş birliği çerçevesini sistematik biçimde tahrip etmekle suçladı. Büyükelçilik, Leipzig’deki olayın aslında Kiev yönetiminin, Avrupa’nın militarist siyasi kanadının ve Ukrayna’daki çatışmanın sürmesinden çıkar sağlayan savunma sanayi çevrelerinin işine yaradığını öne sürdü.
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, devlet ajansı Tass‘a yaptığı açıklamada Almanya’nın hiçbir ikna edici kanıt sunmadan “zoraki bir bahane” ürettiğini savundu ve Berlin’in Rus Evi ile konsolosluğu kapatma kararına “uygun bir karşılık” verileceği uyarısında bulundu.
Kırgızistan’daki Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) zirvesi dolayısıyla Bişkek’te bulunan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve hükümetini, düşen halk desteği ve iç siyasi sorunlardan halkın dikkatini dağıtmak amacıyla Moskova’yı hedef gösterdiğini iddia etti. Putin, Almanya’nın olayla ilgili kanıt uydurmuş olabileceğini de öne sürdü.
Suçlamalara tepkiler
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, “Rus saldırganlığına karşı dirençli olma konusunda birlik içinde olduklarını” vurgulayarak AB’nin Moskova’ya yönelik ek yaptırımlar hazırlığında olduğunu duyurdu. Von der Leyen, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile konuyu görüşeceğini de belirtti. Polonya, İtalya, Birleşik Krallık, İsveç ve Çekya gibi NATO üyeleri de Berlin’in suçlamalarına destek verdi. Çekya Dışişleri Bakanlığı, Rusya’nın hibrit faaliyetlerinin NATO üyelerinden birini hedef almasının tüm üyeleri etkilediğini vurguladı. AB dışişleri bakanlarının konuyu ele almak üzere bu hafta İrlanda’da bir araya gelmesi bekleniyor.
Ukrayna’nın Berlin Büyükelçisi Oleksii Makeiev, ülkesinin Almanya’nın tepkisini takdirle karşıladığını ifade etti. İki ülke, Nisan ayında ortak hava savunmasını güçlendirmeyi ve insansız hava aracı üretiminde iş birliği yapmayı öngören bir güvenlik anlaşması imzalamıştı.
Kaynak:Al Jazeera, CNN, TRT World, BBC, Associated Press, PBS News
Bir savaş suçlusunun devlet töreniyle yapılacak cenazesi, hâlâ çok sayıda kişinin Bosna soykırımını inkâr ettiğinin bir hatırlatıcısı.
Foto: Al Jazeera
Serbest gazeteci Kim Willsher‘in kaleme aldığı ve Observer‘da yayımlanan bu makaleyi, Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.
Sırbistan hükümetinin Ratko Mladić’i devlet ve askeri törenle defnetme kararı, “Bosna Kasabı” olarak adlandırılan bu adamın kurbanlarını ve uluslararası toplumu öfkelendirdi.
84 yaşındaki Mladić, 1992-1995 yılları arasında gerçekleşen Bosna soykırımındaki rolü nedeniyle ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı ve Lahey’de cezasını çekerken öldü. Mladić’in mahkûmiyetine sebep olan suçlar arasında, Holokost’tan bu yana Avrupa’da yaşanan en büyük vahşetlerden olan Srebrenica katliamı ve bin 425 günlük Sarajevo kuşatması da bulunmaktaydı.
Savaşın sona ermesinden sonraki 16 yıl boyunca Mladić; ordunun koruması altında, onu savaş suçlarını soruşturan Birleşmiş Milletler (BM) mahkemesine teslim edecek siyasi ve ahlaki iradeden yoksun Sırp siyasetçilerin kanatları altında Belgrad ve Bosna’da adeta herkesin gözü önünde yaşadı. Dokunulmazlığından o kadar emindi ki, oğlu Darko’nun düğününde, futbol maçlarında ve lüks restoranlarda yemek yerken rahatça boy gösteriyordu.
Ancak siyasetçiler değişir, uluslararası adalet ise ne kadar acı verici derecede yavaş işlese de sabırlı ve ısrarcıdır.
Mladić nihayet 2011 yılında tutuklandı ve Lahey’deki BM mahkemesinde yargılandı. Mahkeme, 2017 yılında onu savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Bu karar, 2021’deki temyiz duruşmasında da onandı.
Ne var ki Sırbistan’da Mladić’in aldığı bu ceza, tarihsel olarak mağdur edildiklerine ve yanlış anlaşıldıklarına inanan bir kesimin gözünde onu bir “şehit” mertebesine yükseltti. Mladić’i Sırp kahramanı olarak nitelendiren aşırı milliyetçi mevcut Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’in cenaze töreni hazırlıklarına onay vermesi bu yüzden şaşırtıcı değil. Balkan tarihçileri uzun zamandır, Mladić gibi önde gelen savaş suçlularına odaklanmanın, Belgrad hükümetinin Bosna savaşındaki asıl rolünü göz ardı etmek anlamına geldiğini savunuyor.
Cenaze töreni için henüz bir tarih açıklanmadı ancak Sırp yetkililer Mladić’in cenazesinin “özel bir uçakla” Lahey’den ülkeye getirileceğini belirtti. Yerel basında çıkan haberlere göre Mladić’in vasiyeti, kızı Ana’nın yanına gömülmekti. “Parlak” bir tıp öğrencisi olan Ana, 1994 yılında henüz 23 yaşındayken ailesinin Belgrad’daki evinde babasının silahıyla intihar etmişti.
Savaşı sahada takip eden ve Mladić ile birkaç kez röportaj yapan Hırvat gazeteci ve jeopolitik analist Zoran Kusovac‘a göre onu bir kahraman gibi uğurlamak, Belgrad’ın uluslararası örgütlere bir nevi meydan okuma ve saygısızlık etme biçimi.
Kusovac durumu şu çarpıcı sözlerle özetliyor:
Sırbistan’ın utanması gereken bir savaş suçlusu öldü. Ancak bunun yerine Sırplar, herkesin yüzüne tükürerek Avrupa’ya ve NATO’ya karşı bağımsızlıklarını gösterdiklerini ve meydan okuduklarını düşünüyorlar. Sırbistan kendi ayağına değil, doğrudan kendi yüzüne kurşun sıkıyor. Ratko Mladić’i ait olduğu karanlık bir çukura atmak yerine ona devlet töreni düzenlemek, Sırbistan’ın onun yaptıklarının Sırp emirleriyle yapıldığını zımnen itiraf etmesi demektir ki bu da düpedüz aptallıktır.
Eski Yugoslavya kanlı bir çatışmayla parçalanırken Mladić, Bosnalı Sırp güçlerinin komutanlığına kadar yükselen bir ordu subayıydı. 1992-1995 yılları arasındaki Bosna savaşında çoğu Müslüman olmak üzere yaklaşık 100 bin kişi hayatını kaybetti. On binlerce kadın tecavüze uğradı, milyonlarca insan yerinden edildi.
Mladić’in üzerinden 31 yıl geçmesine rağmen hala kan donduran sembolik bir görüntüsü var: Temmuz 1995’te BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenica’da küçük bir çocuğun saçını ve yanağını okşadığı ve ona çikolata verdiği o video kaydı. Bu görüntüden sadece birkaç saat sonra Mladić, kasabadaki 8 binden fazla erkek ve erkek çocuğunun katledilmesi emrini verdi ve cesetlerini buldozerlerle toplu mezarlara gömdürdü. Savaş sonrası Avrupa’nın en büyük toplu katliamı olan bu olay, yerel halka silahlarını teslim etmelerini emreden BM barış gücü askerlerinin gözetimi altında gerçekleşmişti.
Aşırı milliyetçi bir Sırp olan Mladić, milletinin tarihine ve Bosnalı Müslümanlar ile Hırvatlardan arındırılmış efsanevi bir “Büyük Sırbistan” kurma fikrine saplantılıydı. Kusovac, Mladić’in Sırp milliyetçiliğini ve mağduriyet psikolojisini yepyeni bir boyuta taşıdığını belirterek şunları ekliyor:
Yüzlerce yıl geriye giderek size Sırbistan’ın tüm tarihini anlatmaya ve Sırpların nasıl hep haksızlığa uğradığını aktarmaya çok meyilliydi. Ona yanıldığını söylerseniz inanılmaz öfkelenirdi. Zorbanın tekiydi. Üstleri ondan çekinir ve ona “hayır” diyemezdi. Astları ise ondan ölesiye korkardı.
Kurbanların aileleri ve sivil toplum örgütleri, Belgrad hükümetinin Mladić’i yüceltme kararının bölgede zaten pamuk ipliğine bağlı olan güvenlik durumunu daha da tehlikeye atabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor.
Srebrenica eski belediye başkanı ve şu anda Bosna Hersek’i oluşturan iki siyasi entiteden biri olan Republika Srpska’nın (Sırp Cumhuriyeti) başkan yardımcısı Ćamil Duraković, N1‘e yaptığı açıklamada tehlikeye dikkat çekti: “Asıl sorun, sonrasında gelebilecek olan, siyasi durumu daha da kötüleştirecek ve hatta güvenlik sorunlarına yol açabilecek olan yüceltme ve kutlamalarda yatmaktadır.”
Srebrenitsa Anneleri Derneği Başkanı Munira Subašić ise Mladić’in işlediği suçların birçok Bosnalı Sırp tarafından hâlâ inkar ediliyor olmasına duyduğu derin üzüntüyü şu sözlerle ifade etti:
“Büyük bir savaş suçlusu, Balkanların en büyük suçlusu öldü. Biz kurban anneleri bu acıyı hâlâ ruhumuzun derinliklerinde taşırken… Bizler hâlâ inkarları dinlemek, Ratko Mladić’in Sırplar için nasıl bir kahraman olduğu masallarını duymak zorunda kalıyoruz.”