Diyarbakır’daki kentleşme olgusunu tarihsel gelişme seyri üzerinde ele alan sosyolog Suna Yılmaz, “Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum” diyor.

Suna Yılmaz
Cumhuriyet tarihi boyunca hem yeni oluşturulan Türkçü kimliğin önemli uygulama merkezlerinden biri hem de Kürtlerin ‘başkent’ olarak tariflediği kent olan Diyarbakır ve kentleşme olgusunu ele alan sosyolog Suna Yılmaz’ın tez çalışması, bir kitap olarak yayınlandı. Dipnot Yayınları tarafından basılan kitabın ismi “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim”.
Diyarbakır’ın tarihsel gelişimini ele aldığı bölümle başlayan kitapta, Yılmaz savaş, göç, istila ve el koyarak birikim süreçleri ekseninde kentleşme olgusunu ele alıyor.
Cumhuriyet için Diyarbakır kentinin Türkleştirme pratiğini hayata geçireceği önemli bir merkez olduğunu ifade eden Yılmaz, Kürt siyasi hareketinin de kente biçtiği önemi ve bunun için geliştirdiği yerel ve merkezi politikaları değerlendiriyor.
Yılmaz, Kürt hareketinin belediyecilik deneyimini eleştirel bir pencereden ele alıyor ve bu haliyle bir alternatif olmadığını iddia ediyor.
“Kürtler için ‘başkent’: Diyarbakır”
Diyarbakır’ın kentleşmesini, tarihsel pencereden yola çıkarak günümüze kadarki gelişmesini ele alan “Diyarbakır’da Kentleşme – El Koyarak Birikim” adıyla kitabınız yayınlandı. Hem tarihsel hem de güncel kent yapısını ve gelişimini ele alıyorsunuz bu kitapta. Yakın dönemi esas alırsak, Diyarbakır’ı nasıl bir kent olarak tanımlarsınız?
Yakın dönemi tanımlamak için öncelikle geçmişten bugüne kısa bir yolculuğa çıkmak gerekiyor. Sosyal bilimci olarak kentle olan bağım bir şekilde beni sosyoloji ile arkeoloji biliminin arkadaşlığına götürmüştür. Diyarbakır’a bakınca özellikle kalkan şeklini alan surlarla kaplı olan şehir çok katmanlı yapısıyla karşımızda durur. Öncelikle coğrafi koşulların bölgedeki tüm toplumsal yapının fiziki alt yapısını oluşturduğunu diyebiliriz. Kürt kentleri verimli ovalar, sıra dağlar, çok geniş bölgeyi suyu ile bereketlendiren akarsularla bezeli bir bölge. İlk uygarlıkların bu topraklarda maya tutmuş olması coğrafi koşulların kolaylaştırıcı etkisidir diyebiliriz. Kent sosyolojisi alanında araştırma yapan herkes bir şekilde arkeolojinin kapısını çalar ve Diyarbakır’daki Çayönü kazıları bize 12 bin yıl önceki hayatı sunar. Kale kent olan Kürt kentleri ki Diyarbakır’da öyle, ticari, askeri ve üretim kenti olarak öne çıkar. Sınır kent olması savaşın her zaman hayatın bir parçası olduğunu ve sürekli surlarını onaran ve savaşla birlikte egemen olanın değişerek kentsel fiziki yapının da değiştiği bir kent sunar bize. Örneğin Roma döneminde Hıristiyanlığın etkisiyle okulların, manastırların ve kütüphane gibi kurumların kent merkezinde arttığını görürüz ve kent başkent statüsüne bürünür. Kentin nüfusunun dini egemenliği sağlaması amacıyla planlanması gerektiği için, iskan politikaları kapsamında kent mekanı ihtiyaca göre düzenlenir. Araplar kenti ele geçirdiklerinde ise benzer şekilde politika izlerler. Günümüzde cami olan Ulu Cami o dönemde kilisedir. Osmanlı döneminde ise benzer şekilde bir işlevi vardır Diyarbakır’ın. Etnik ve dini çoğulculuğun olduğu, fakat bu çokluğun keskin sınırlarla ayrıştığı bir kenttir ki mahallelerin ayrı olması bunun en belirgin göstergesidir. Üretimin çok çeşitli olması ve ticaret yollarının buradan geçmesiyle birlikte çok geniş bir alanda kentin etkisini görebiliriz.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılında kapitalizm kendini var ederken kapitalizmin ideali olan ulus devlet inşası imparatorluk toprakları içinde tekçi bir zihniyet sunar ve hem bölgede hem de Diyarbakır’da katliamlar, soykırım, mülklere el koyma gibi birçok şiddet biçimi toplumsal yapıyı yok eder. Diyarbakır’ın etnik ve dini çoğulculuğu yerini Türklük ideolojisinin inşasına yönelik politikalara bırakır. Diyarbakır tarihsel açıdan önemli bir kenttir ve dolayısıyla birçok halkın bir arada yaşadığı bir kent olmasının yanında Kürt kentidir. Dolayısıyla ulus devlet ideolojisine karşı da bir direnişin sembolüdür.
Cumhuriyet tarihi açısından tarihsel bağlamından biraz kopuştur Diyarbakır. Artık sınır kenti değildir. Ticaret yollarının getirdiği canlılık söz konusu değildir. Askeri bir yapı kısmen devam eder. Ve Osmanlı Devleti’nin kapitalizme geçişiyle birlikte tüm kapitalist ilişkilerin bölgenin öznel koşullarıyla yansıtıldığı bir kent haline gelir. Kapitalizm kendini var ettiği yolda çakıl taşlarının temizlenmesi için savaş meşru bir araç haline gelir ki tarihsel açıdan bu sürekliliğin göstergesidir.
Diyarbakır hem yakın dönem itibariyle kapitalist bir kent olarak karşımıza çıkar (dinamikleri farklı olsa da) hem de Kürtlerin Kürt siyasal hareketinin başkenti olarak da karşımızda durur. Dolayısıyla burada Türklüğün sembolü bir kent iddasının yanında direnişin ve mücadelenin de bir kent olarak karşımızda durur Diyarbakır.
“Kentleşme tarihi katmanlı bir şekildedir”
Bu bahsettiğiniz özelliklerini bir kaç tarihsel dönemle ele alıyorsunuz? Bu tarihsel dönemlerin de daha çok savaş ve çatışma eksenli bir rotaya göre oluştuğuna dikkat çekiyorsunuz. Bu durum en çok da imar planlarını etkilemiş görünüyor. Bunu biraz açabilir misiniz?
Aslında kitabın temel dertlerinden biri kent sosyolojisi alanında Diyarbakır gibi kentleri incelerken “savaş” olgusunun dahil edilmesi gerektiği ve bunun da özellikle tarihsel bağlamı unutmadan günümüzde yani modern kapitalist dönemde kentleri incelerken “el koyarak birikim” kavramıyla bağını kurmaktır. Bu hattan meseleyi ele aldığımda Diyarbakır’ın kentleşme tarihi katmanlı bir şekilde karşımıza çıkar. Örneğin bölgenin coğrafi yapısı, etnik yapısı, Kürtlerin tarihsel açıdan egemen devlet içinde nasıl konumlandığı, hem bölgesel hem de egemen devletin hakim üretim tarzına göre hangi konumda yer aldığı gibi birçok faktör Diyarbakır’ın tarihsel izleğini oluşturur. Özellikle Diyarbakır’ın günümüzdeki ulus devlet içindeki konumu hariç öncesine baktığımızda ticaret, askeri ve üretim kenti olması kentin önemini daha fazla görünür kılıyor. Bölgenin zenginliği ve kentin stratejik konumu nedeniyle, Diyarbakır savaşların hakim olduğu bir bölge. Dolayısıyla her savaş sonrası egemen olan siyasi yapı kendi siyasi ve toplumsal yapısına uygun olarak kenti şekillendiriyor. Bu ise en temelden kent mekanının egemen olan devletin “ihtiyaçlarına” göre şekillenmesine neden oluyor. Örneğin kentin demografik yapısı, özellikle egemen olan devletin siyasi egemenliğinin bir parçası olduğu için kontrol edebileceği ve şekillendirebileceği bir demografik yapı kent mekanının sürekli bir şekilde değiştirilmesine sebep olur. Örneğin 359 yılında 20 bin olarak tahmin edilen nüfus, Nusaybin’İn Sasanilere bırakılması sonrasında büyük bir göç alır. 40 bin nüfus daha eklenir kentin nüfusuna. Kentin yerlileri ile göçle gelenleri ayırmak için kentin içine surlar yapılır ki mahalleler de böyle oluşur.
Ayrıca her savaş sonrası surlar tadilat görürken yeni toplumsal yapıya uygun yeni mahalleler kurulur, resmi devlet kurumları kentin merkezinde inşa edilir. Cumhuriyet döneminde Yenişehir’in kurulmasını da buradan okuyabiliriz. Surlarda kapıların açılması buna örnektir yine.
Aslında tarihte çok kez yakılıp yıkıldığına şahit olunuyor değil mi? İmar planlarının bu kadar fazla olmasının önemli bir sebebi de bu yıkımdan sonra şehri yeniden ayağa kaldırmak olsa gerek?
Evet. Öncelikle Diyarbakır sınır kent ve kale kenti. Doğal olarak savaşın her daim gündelik hayatın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Romalıların döneminde kentin fiziki yapısı çok fazla değişir, kentte kültürel kurumların inşaatının yanında, kanalizasyon sisteminin kenti kapsayacak şekilde kurulması gerçekleşir. Saraylar, hamamlar, tiyatroların varlığından bahsedilir. Şöyle düşünün: Kabaca bir hat çizersek ilk kent devleti bir yanda Roma, Persler sonrasında Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Artuklular, Akkoyunlular gibi devletler kente hakim olurlar. Hakim olma süreci her zaman savaş sonrasında yoğun bir kentsel imarı mecbur kılar.
Diyarbakır merkezi bir kent ve bölge açısından tarihsel ve siyasi açıdan önemli bir kent olması doğallığında savaşın merkezi haline getirir Diyarbakır’ı.
Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet
Son yüzyılda ise daha önceki dönemlerden farklı olarak cumhuriyetin ulus oluşturma politikalarının merkezinde yer alan bir kent oldu Diyarbakır. Cumhuriyet’in el koyarak birikim oluşturduğunu belirtiyorsunuz kitapta. Bunun nasıl oluşturulduğunu ayrıntılı bir şekilde anlatıyorsunuz. Bu politikaların kentleşmeye etkileri bugün nasıl hissediliyor?
Aslında son dönemle bağını kuracaksak sadece Cumhuriyet dönemini değil özellikle kapitalizmin bu topraklarda nüvelendiği daha erken dönemleri ele almak gerekir. Fakat bundan önceki dönemle de ortaklık kurmak açısından kentleşmenin bölgedeki tezahürü savaş üzerinden anlatılabilir. Savaşın her zaman hâkim olduğu bir kent ve özellikle kapitalist üretim ilişkilerin hâkim olmaya ve milliyetçiliğin ulus devletleri kurmaya başladığı dönemde, meselenin şekli başka bir boyut kazanıyor. Yani Cumhuriyet döneminde dünya ölçeğindeki kapitalist kentleşme modelinden ayrı bir yaklaşım geliştirilmiyor. Teklik üzerinden kurulan bir ulus devlet mantalitesi var, dolayısıyla herhangi bir cumhuriyet kenti bunun göstereni ve sembolü olmak zorunda, Başkentlerin anlamı da biraz budur örneğin. Bölgede Diyarbakır da tam da bu mantalite doğrultusunda ele alınıyor ve Türklük algısının hakim olduğu bir kent yaratılmak isteniyor. Dolayısıyla böyle bir kent kurulurken önüne çıkacak tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Bu da yine karşımıza savaşı çıkarıyor. Buradan hareketle erken cumhuriyet dönemindeki umumi müfettişliklerin varlığı çok iyi örnek. Sonraki dönemde beş yıllık kalkınma planları, örneğin GAP erken dönem politikaların biçim değiştirmiş halidir. Amaç modern kapitalist bir kent yaratmak ve bunu kalkınma planlarını incelediğimizde ülkenin kalkınması ve sosyal adalet gibi bir kavram üzerinden değil bölgenin sömürülmesi ve kaynağın merkezi kentlerdeki kapitalist üretim alanına aktarılması olarak görüyoruz. Bunun sekteye uğrayabileceği her dönemde etnik politikalar üzerinden meşrulaştırılan bir savaş çıkıyor karşımıza. Ya da darbeleri de buradan okuyabiliriz. Bugün geçmişten farklı değil. Özellikle 2015 ile birlikte kentteki savaş ve sonrasındaki el koyarak birikim süreci benzer bir tabloyu karşımıza çıkarıyor.
“Çatışma hem kentsel hem de siyasi açıdan”
Cumhuriyetin bu politikalarına karşı Kürt hareketinin son 40 yılında başka bir politik hat oluştuğunu biliyoruz. Bu politik hatt oluşturulurken, Diyarbakır’ın kentleşme politikaları ile devletin kentleşme politikaları nerelerde çatıştı daha çok? Bu çatışma ne tür sonuçlara yol açtı?
1990lar itibariyle kentleşmeye dair bir veri ortaya çıkıyor. Öncesinde de yerel seçimleri kazanan Kürt siyasetçiler var: Mehdi Zana Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan Ağrı’da, Edip Solmaz Batman’da seçimleri kazanıyor. Yerel siyasetten daha çok Kürt sorununun çözümüne yönelik çalışmalarıyla karşımıza çıkıyor üç isim. Devlet tarafından Kürt oldukları için ayrımcılığa maruz kaldıklarını ve kentsel hizmet üretemediklerini ifade ederler. Zaten 1977-79 arasında bu isimleri görürüz. Sonrasında 1980 darbesi ve süreç başka yöne ilerler. Bundan yaklaşık 20 yıl sonra Feridun Çelik savaşın orta yerinde bir kenti devralır. Ayrıca zorunlu Kürt göçüyle birlikte ciddi kentsel sorunların ortasında seçimleri kazanır. Peşinden Osman Baydemir ve sonrasında kitaptaki dönemi kapsadığı için Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemi. Kürt siyasal hareketindeki devamlılık içeren düşünce, devletin bilinçli olarak geri bıraktırdığıdır. Bu merkezi bütçeden payın az ayrıldığı, yurt dışındaki desteğin devlet engeline takıldığı gibi. Aslında buradaki mesele kitapta da daha detaylı şekilde anlattığım gibi çatışma ya da ortak yanlardan ziyade ulus devletin modern kapitalist kentleşme yaklaşımının kentte nasıl bir zeminde işletildiği, bu süreçte savaşın ve sonuçlarının nasıl bir kentsel sorun yarattığı ve son olarak Kürt siyasal hareketinin bunu hangi perspektiften ele aldığıdır. Çünkü Kürt siyasal hareketinin modern kapitalist kentleşme politikalarına genel olarak paradigma değişimlerini de içine alarak alternatif bir politika geliştirdiğini maalesef düşünmüyorum. Bunu şuradan kuruyorum. Yerel seçim sonrası kazanan her siyasi parti kendi durduğu ideolojik yerden belediyeleri düzenleyen yasanın uygulanma sürecini planlayabilir. Burada Kürt siyasal hareketinin sadece yerel yönetimler değil kentin her alanına yayılan çok güçlü bir siyasi örgütlenmesi de var ki bu büyük bir güç demek. Yasalara geri dönersek örneğin belediyelerin sağlık merkezleri, hastaneler ve gezici sağlık üniteleri kurma; gençlere, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara sosyal ve kültürel hizmet verme gibi bir sorumluluğu var. Ya da mesleki kurslar açmak ya da yoksullara sosyal yardım yapmak. Bu hizmetin kapsamının nasıl olacağı ve kimlerin yararlanacağı seçimi kazanan siyasi partinin ideolojik yaklaşımına göredir. Kitapta da çokça tartıştığım gibi bu hizmetleri sunmak artı bir durum değildir. Bu zaten olması gereken bir hizmetin sunulmasıdır. Bu hizmetlerin nasıl sunulacağı konusunda çatışmaya dair birkaç bir şey söyleyebiliriz: örneğin çok dilli hizmet vermek gibi.
Çatışma sadece kentsel boyutta değil siyasi açıdan da sürüyor. En önemli çatışma alanı kayyımlardır. Kayyımların seçilmişlerin iradelerini gaspetmesi sonucunda kente hizmet imkanları daralmış ve var olan örneğin çok dilli hizmet askıya alınmıştır. Sosyal yardımlar kesilmiştir. Kayyım döneminde borçların arttığı zira gözlenmiştir ve halkın bütçesinin halka hizmete aktarılmadığı aşikardır. Bir diğer çatışma konusu ki bu sadece Diyarbakır özelinde değil merkezi hükümetin siyasi ideolojinden farklı olan bir yerel yönetimde de aynı şey yaşanıyor iller bankasından gelen bütçenin kısıtlanması gibi durumlar yaşanıyor.
Acele modernleştirme hamleleri
Kitabınızın önemli bir bölümünü bu bahsettiğiniz hususa ayırmışınız. Kürt siyasetinin belediyecilik deneyimlerini Diyarbakır özelinde değerlendiriyorsunuz. Feridun Çelik, Osman Baydemir, Gültan Kışanak ve Fırat Anlı dönemlerini ele aldığınız bu çalışmada, Kürt siyasetinin bu deneyimini pek çok açıdan eleştiriye tabi tutuyorsunuz. Bundan önceki soruda bahsettiğiniz imar ve sosyal alanla ilgili politikalarda kapitalist kalkınma modeli ile çakışan kimi yönlere işaret ediyorsunuz. Kürt siyasi hareketinin yerel yönetimdeki iddialarının pratikte yeterince karşılık bulmadığını mı düşünüyorsunuz?
Kentte bir yılı aşkın süre alan araştırması yaptım. Alan araştırması yaparken hem kentin siyasal aktörleri belediye çalışanları, Kürt siyasal hareket bileşenleri, sivil toplumdaki arkadaşlar, kentteki insanlar olmak üzere farklı çevrelerden insanlarla görüştüm. Kentte gözlem yapma fırsatım da oldu. Kent ve Kürt siyasal hareketi üzerine yazılan kaynaklar, gazete arşivleri gibi kaynakların da katkısı var tabii ki.
Tabii ki devlet kurumlarının ürettiği politikaların kentte nasıl yansıdığı ve Kürt siyasal hareketinin bu politikalara dair neler yaptığı temel odak noktalarımdan biriydi. Dolayısıyla sizin sorunuz üzerinden yanıtlarsam özellikle savaştan kaynaklı zorunlu Kürt göçünün sonucu kentsel sorunlardır. Fakat bunu, sonuç yerine kentin olumsuz görünümün nedeni olarak ele alınması bence en temel sorundur. Çarpık kentleşme, işgal, mülkiyet hakkı üzerinden geliştirilen politikalar doğal olarak temel insan hakkı olan barınma hakkının farklı bir politik düzlemde ele alınmasının önünde engeldir.
Yani kentte en büyük sorun barınma, işsizlik iken buna yönelik çalışmaların yetersiz oluşu hatta alternatif bir yerden politika üretilmemiş olması en büyük eleştirimdir. Örneğin Sur ve Bağlar zorunlu Kürt göçü sonrasında barınma konusunda temel sıkıntı çekilen yerlerdir. Buralara yönelik sosyal konut politikalarını olmayışı ya da kısmen TOKİ üzerinden geliştirilmiş ve olumlu şekilde sonuçlanmamış olması ya da sosyal politikalar açısından işsizlik ve yoksullukla mücadele konusunda sosyal yardımların ötesinde bir politika geliştirilmemiş olması eleştirdiğim noktalardır. Minnet ekonomisinin bir çıktısı olan yardımlar genel olarak eleştiri noktamızdır tüm dünyada, bunun yönteminin değişmemiş ve isiminin dayanışma olması gerçeği değiştirmiyor.
Genel olarak “bilinçli geri bıraktırılmışlığa” karşı “bizler de modern kent inşa ederiz” yaklaşımının araştırmamda da ifade ettiğim gibi “acele modernleşme” hamlelerine yol açtığı ve modern kapitalist kentleşme modelinden farklı bir görünüm sunmadığıdır. Tabii ki şunu gözardı etmiyorum: Borç yükünün ağırlığı, siyasetin baskı ve tutuklamalarla sonuçlandığı, savaşın her an yaşandığı bir bölge ve kent. Fakat buna karşılık da hiçbir kentte böylesine tabandan desteğin olmadığı bir kent. Örneğin sur kenarlarının düzenlenmesi aşaması halkın desteği olmadan gerçekleşmesi zor bir düzenleme olurdu. “Bizim çocuklar” yaklaşımı politikaların işlevlendirilmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur iken kapitalist kentleşme modeline alternatif politikaların hayata geçmesi noktasında da kolaylaştırıcı bir unsur olabilirdi. En temel sorunlardan bir diğeri barınma, yoksulluk, işsizlik gibi gençlerin bağımlılıklarıdır. 1999’dan itibaren tüm raporlarda madde kullanımın oranının yüksek olması bir veri iken özellikle Gülten Kışanak dönemine kadar kalıcı bir politika üretilmemiş olması da üzücüdür. O dönemde bu konu ciddi bir sorun olarak ele alınmaya başlanmış ve savaşın varlığı yine bu konulara yönelik çabayı aksatmıştır.
Şu konuyu açmak da yarar var. Bugün yasa ve mevzuat üzerinden herhangi bir belediyenin sosyal politika üretmesi ya da kentin fiziki yapısına dair (su, elektirik vs) çözüm üreten politikalar geliştirmesi zaten olması gereken. Fakat siyasi yapıların ideolojik farklılıkları bunun nasıl gerçekleşeceğine dair somut örnekler sunar. Kadınlara, çocuklara, gençlere yönelik sosyal politikalar Kürt siyasal hareketinin kentsel sorunların çözümü noktasında olumlu örnekler sunar fakat kapitalist modele alternatif değildir. Ya da kentin gıda ihtiyacına yönelik yoksullara gıda yardımı yerine tarım arazilerinde kolektif üretimin yapılmasına ve bunun politika haline dönüşmesine dair adımlar benzer şekilde Gülten Kışanak döneminde tartışılır hale gelmiştir. Fakat savaşın çıkmasıyla birlikte bu politikalar da askıya alınmak zorunda kalmıştır. Aslında temel çelişki şuradan kaynaklanıyor: Kapitalist kent modeli sınıfsal ayrışmanın göründüğü, keskinleştiği bir alandır aynı zamanda. Demokratik özerklik tartışmalarının kentsel yansıması o dönemde katıldığım konferanslar üzerinden söyleyebilirim ki sınıf mevzusunu içine almayan ya da kapitalizmi ehlileştiren özellikle ekonomik yanını ehlileştiren bir hattan ele alınmıştır. Bu nedenle geliştirilen politikalar kapitalist kentleşme modeline alternatif değil, bu modelin açtığı yaraların pansuman edilmesine yöneliktir diyebiliriz.
“Sınıfsal gerçekliği görmeden çözüm üretilemez”
Diyarbakır’da Kürt siyasetinin belediyeler aracılığıyla hayata geçirmeye çalıştığı yerel özerk politikalar, özellikle son yerel seçimlerden bu yana çok fazla tartışmaya konu olduğunu görüyoruz. Kentin farklı güç odaklarının bu siyasete etkileri ve Kürt siyasi hareketinin asıl tabanını oluşturan yoksul kesimlerin görmezden geldiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Kitabınız bir önceki dönemi ele alıyor ancak bu eleştirilere dair sizin gözlemleriniz neler? Çalışmayı yaptığınız dönem, buna benzer tartışmalara şahit oldunuz mu?
Çok kapsamlı bir soru. Tartışma konusu hala çok güncel. Şöyle ki yerel özerklik meselesine dair paradigma değişimi ya da bunun hangi araçlarla kentte gerçekleşeceği sorusu bence hala havada kalan bir durum. Burada örneğin kooperatifler öne çıkıyor. Diyarbakır büyük bir kent ölçek olarak. Ölçeği bu kadar büyük olan ve diğer kentlere etkisini de baz alırsak çok büyük bir alandan bahsediyoruz. Kooperatif deneyimi üzerinden meseleyi ele alamayız. Evet iyi örnekler var kooperatif deneyimine dair ama bakın bu deneyimin gerçekleştiği mekan küçüktür. Neredeyse 2 milyona yaklaşan bir nüfusu olan kentten bahsediyoruz. Bunun için politikaların kapsamı ve uygulama yöntemleri de farklı olmalıdır. Ayrıca Kürt siyasal hareketi homojen gibi görünse de homojen bir yapı söz konusu değildir. En basitinden sınıfsal katmanları olan toplumsal bir yapısı vardır. Bu sınıfsal gerçekliği görmeden sadece kapitalizmi kentsel ölçekte ehlileştirmeyi amaçlıyoruz demekle bunun çözüm üreteceğini düşünmüyorum.
Benim araştırma yaptığım dönemde de yani 2013-2016 arası dönemde de en belirgin tartışma noktası sınıf mevzusuydu. Farklı sınıfsal katmanları yok saymak kentsel politikaların yerel özerklik çerçevesinde oluşmasına temel engeldir bence. Kürd’ün Kürd’ü sınıfsal açıdan sömürdüğü bir tabloda kapitalizmi ehlileştirerek sorunu çözmeye yönelik politika üretmenin kime ya da hangi sınıfa faydası olduğunu sormak gerekiyor. Barınma, yoksulluk gibi temel sorunların hâlâ yerel özerklik politikaları kapsamında can alıcı sorunlar olduğunu düşünüyorum ve bu dönemde de bundan 10 yıl önceki gibi bir yerden mesele ele alınıyorsa olumlu bir sonuç üreteceğini düşünmüyorum. Kürt siyasal hareketinin çok büyük bir gücü var Diyarbakır’da ve bunun kapitalist kentleşme modeline alternatif bir model kurmaya yönelik kolektif bir toplumsal hareket oluşturma potansiyeli çok yüksek. Mesele bunu nasıl yapacağıdır.
Araştırma yaptığım dönemde el koyarak birikimin aracı olan savaşın Sur’daki sonucunu acı şekilde yaşayarak deneyimledik. Bugün Sur, “Toledo’ya benzeteceğiz” söylemiyle korkunç bir görüntü sergiliyor. Yoksulluk, işsizlik, gençlerdeki madde bağımlılığı gibi sorunlar hala çok yüksek kentte. Dolayısıyla bölgedeki savaşın daha doğrusu savaş aracının el koyma sürecinin meşru dayanağı olduğunu görerek ve bunun uzun soluklu bir politikanın (beş yıllık kalkınma planları vs gibi) ürünü olduğunu görerek, Kürt siyasal hareketi kendi gücüne dayanarak, kentsel politikaları kapitalizme alternatif bir yerden üretmek istiyorsa öncelikle bu konuyu sınıf mevzusunu dışlamadan ele alması gerekiyor. Böyle bir hattan kurulacak kentsel politikalar ise yaklaşık 40 yıllık deneyimi eleştirel bir şekilde ele almayı gerektirecektir ki ele alınmalıdır.
Temmuz ayında Diyarbakır’da yapılan ekonomi çalıştayının sonuç raporunu henüz görmedik politika öneri kapsamında. 10 yıl önce de ekonomi çalıştayı yapıldı. Farkının ne olduğunu merak ediyorum. Rapor çıktığında daha doğru bir yerden karşılaştırma yapabiliriz.
Kürt siyasi hareketinin savunduğu ekolojik, demokratik, kadın özgürlükçü paradigmanın belediyelerde uygulanmasına dair de değerlendirmeleriniz ve gözlemleriniz var kitapta. Bu iddiaların önümüzdeki dönem çok daha fazla tartışılacağı yeni dönemin özelliklerinden yola çıkılarak tahmin edilebilir. Bu iddiaların Diyarbakır özelinde ne tür gelişmelere yol açacağına dair düşünceleriniz neler?
Aslında bir önceki sorunuzla göbek bağı var bu sorunun. Sorunların çözümüne yönelik geliştirilecek politikaların sınıf ve kapitalizmi nasıl ele aldığı bence temel çıkış noktası olacaktır. Bu meselelere dair en basitinden kentteki sınıfsal katmanlara (sınıfların yoksulluğuna ki buna kadın ve çocuk yoksulluğunu da dahil etmekte fayda var) dair nasıl politika geliştirileceği merak konusudur. Bunları dikkate almayan bir yaklaşımın on yıl öncekinden farklı bir deneyim oluşturmayacağını düşünüyorum.
“Devlet için meşrulaştırıcı araç: Savaş”
Bundan sonrası için Diyarbakır’ın kentleşmesine dair nasıl bir öngörünüz var?
Bu, Kürt siyasal hareketinin geçmiş 40 yılı nasıl değerlendirdiği, deneyimlerden nasıl dersler çıkardığı ve kente dair politika üretirken sınıf ve kapitalizm meselesine dair nasıl bir açıklama yaptığıyla paralel gidecektir. Devlet örneğin beş yıllık kalkınma planları kapsamında kentin nasıl dönüşeceğini öngörüyor. “Pürüzler” çıktığında elinde kendi yöntemini meşrulaştıracak çok önemli bir araç var: “Savaş”. O nedenle savaşı kentsel sorunlar kapsamında sonuç üreten bir unsur yerine, nedeni olarak ele almak ve buradan politika kurmak yeni bir bakış açısını zorunlu kılıyor. Diyarbakır’da eğer Kürt siyasal hareketi topyekün bir politika geliştirmeyecekse, ki son dönem yapılan tartışmaları sınıf ve kapitalizm analizini dahil edip etmediğine bakarak ele alabiliriz, önümüzdeki dönemde daha fazla yoksulluğun, yıkımın hakim olduğu bir kent göreceğiz. Tarım arazilerinin imara açıldığı, kentin sınıfsal olarak ayrıştığı mekanların üretildiği, özellikle Sur üzerinden turizm furyasının kentin tarihi dokusunu yok edeceğini söyleyebilirim. Başka bir yerden kurulacaksa kent, tarihsel açıdan sosyalist yerel yönetim deneyimine tekrardan bakmak gerekiyor. Ayrıca çok uzağa gitmeden Rojava deneyimi dersleriyle öğretici olacaktır. Rojava’daki deneyim özellikle kadınların mücadelesi ve tarımın örgütlenmesi açısından önemli bir veri sunuyor. Şunu unutmamak gerekiyor: Orada yeni bir deneyim var ama tarihsel mirastan devraldığı derslerle… Bölge savaşın hakim olduğu bir bölge ve bu uzunca bir süre böyle devam edeceğe benziyor. Buna rağmen orada inşa edilen yapıların zamanla nasıl bir sistem içinde kurumsallaşacağı ve hangi dinamiklerle şekilleneceğini gözlemleyeceğiz. Diyarbakır özeline tekrardan dönersek yerel özerklik söyleminin pratik açıdan nasıl bir tablo oluşturacağı yine sınıf meselesini nasıl ele aldığı ve kapitalizmle kurduğu ilişkinin tanımına bağlı olacaktır.

Suna Yılmaz Hakkında
2007 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı üniversitede Genel Sosyoloji ve Metodoloji Yüksek Lisans Programı’nı 2009 yılında “Tuzla’da Tersaneden Yaşam Alanına Gündelik Hayat: Taşeronluk Çağında İşçi Olmak” teziyle tamamladı. 2010 yılında başladığı İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler doktora programında 2016 yılında “Yerel Siyaset ve Kentleşme Bağlamında Diyarbakır Örneği” teziyle doktora derecesini aldı.
2018 yılında Maltepe’nin sözlü tarih araştırmasında yer aldı. Toplumsal Hafızada, Zamanda ve Mekânda: Maltepe kitabının araştırmacısı ve yazarlarındandır. 2019 yılında Adnan Çelik ve Lucie Drechselova’nın editörlüğündeki Kurds in Turkey: Ethnographies of Heterogeneous Experiences kitabında “Accumulation by Dispossession as a Common Point in Urbanisation Politics in Diyarbakir” makalesiyle yer aldı. 2020 yılında Selma Değirmenci ve Özlem S. Işıl’ın derlediği Yaşamı Örgütleyen Deneyimler – Kadınlar Dayanışma Ekonomilerini ve Kooperatifleri Tartışıyor kitabına Hatice Kurşuncu ile birlikte yazdığı “Gıda Üretiminde Kadın Emeği: Kadın Dernekleri ve Kadın Kooperatifleri” makalesiyle katkı sağladı. Akademide ve kadın örgütlerinde çalışmalar yürütmesinin yanında birçok projede yer aldı. Sözlü tarih, emek, sınıf, etnisite, kent sosyolojisi ve toplumsal cinsiyet alanlarında araştırmalar yapıyor.




