Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi.
Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasına ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında bugün yeni bir gözaltı operasyonu daha gerçekleşti.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, soruşturmanın beşinci dalgasında 10 şüphelinin gözaltına alındığını duyurdu.
Yeni bulgular
Bakan Gürlek, soruşturmada yeni PTS ve iletişim kayıtlarının yanı sıra Gülistan Doku’nun Instagram hesabına yönelik şüpheli erişim ve işlemler ile su altı aramalarına ilişkin dikkat çekici bulgulara ulaşıldığını bildirdi. Adli makamlardan gizlendiği belirlenen dalgıç defterindeki kayıtlarla resmi arama tutanaklarının uyuşmadığı, Gülistan Doku’ya ait bazı kişisel eşyaların ise intihar ihtimalini destekleyen bir görüntü oluşturmak amacıyla su altına sonradan yerleştirilmiş olabileceğine ilişkin bulgular elde edildiği açıklandı.
Soruşturma kapsamında dönemin İl Jandarma Komutan Vekilliği ve İl Jandarma Alay Komutan Yardımcılığını yapan Ali Kahraman ve eşi Burçin Hızlı Kahraman, 3 dalgıç polisi ve soruşturma kapsamında şu anda tutuklu bulunan korucu Ferhat Özmen’in ailesinden 5 kişi gözaltına alındı.
Arama kayıtları
Öte yandan soruşturmada yeni bulgular da ortaya çıktı. Yapılan incelemeler sonucu Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020 saat 12.25 sıralarında Sarı Saltuk Viyadüğü’nde son kez görüntülenmesinden yaklaşık 2 dakika sonra, Halkbank tarafından kiralanan ve dönemin banka yöneticisi Burçin Hızlı Kahraman’ın kullanımında olduğu belirlenen otomobilin viyadükten geçtiği tespit edildi. Aynı dakikalarda Burçin Hızlı Kahraman’ın, soruşturma kapsamında tutuklanan Handan Sonel’i aradığı belirlendi. HTS incelemesinde iki isim arasında olay günü art arda telefon ve internet tabanlı görüşme kayıtları bulundu. İki isim arasında 7 Ocak 2019 ve 20 Aralık 2022 tarihleri arasında toplamda 536 arama kaydı tespit edildi. Burçin Hızlı Kahraman’ın ayrıca dosya kapsamına tutuklu bulunan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel 64, Şükrü Eroğlu ile 273 kez irtibat kaydının bulunduğu belirlendi.
Öte yandan Ali Kahraman’ın da dosya kapsamında şu anda tutuklu bulunan kişilerle çok sayıda telefon görüşmesi yaptığı görüldü. Kahraman’ın Şükrü Eroğlu ile 218, Tuncay Sonel ile 66 ve Erdoğan Elaldı ile 14 irtibat kaydının bulunduğu belirlendi. Ali Kahraman ile Gülistan Doku arasında ise doğrudan bir HTS bağlantısı tespit edilmedi.
HTS kayıtlarının ayrıntılı incelenmesinde Burçin Hızlı Kahraman ile Ali Kahraman’ın 06 AAU 730 plakalı otomobille 2 Ocak 2020’de Dîlok’tan yola çıkarak Dêrsim’e geldikleri tespit edildi. Ali Kahraman’ın aynı gün saat 23.40 sıralarında Şükrü Eroğlu’nu aradığı, Eroğlu’nun bu görüşmenin ardından Tunceli Öğretmenevi’nde çalıştığı değerlendirilen 2 kişiyi aradığı belirlendi. Ali Kahraman’ın 3-5 Ocak 2020 tarihleri arasında Tunceli Öğretmenevi’nde tek kişi olarak konaklama kaydının bulunduğu da tespit edildi. İki isim Gülistan Doku’nun son olarak görüldüğü 5 Ocak günü kentten ayrılarak Dîlok’a gittikleri belirlendi.
Arama faaliyetlerine katılan dalgıçlar
Öte yandan elde edilen yeni bulgularda Gülistan Doku için Munzur Nehri’nde yapılan aramalara 6 dalgıcın katıldığı tespit edildi. Daha önce yapılan operasyonlarda Cengizhan Aydoğan ve Necmi Acar tutuklanırken, Ramazan Karadeniz hakkında ise adli kontrol tedbiri uygulanmıştı. Yeni operasyonla birlikte dalgıç polis memurları Alaattin Kocamemik, Gürkan Gürdal ve Vahit İlgör gözaltına alındı.
Doku’nun hesabına giren kişi tespit edildi
Yine soruşturma kapsamında Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, Gülistan Doku’nun Instagram hesabına Gülistan Doku’nun kaybolmasından 3 gün sonra farklı bir cihaz ve IP adresi üzerinden giriş yapıldığını açıkladı. Başsavcılık, IP adresine ilişkin incelemelerde Dêrsim’den bağlantı kuran kullanıcının Perihan Benzer olduğunun belirledi. Soruşturmadaki rapora göre Gülistan Doku’nun Instagram hesabına 8 Ocak 2020 günü saat 08.47’de 37.155.156.79 IP adresli kullanıcı tarafından giriş yapıldı. Hesapta saat 18.18’e kadar kalındığı, aynı gün saat 18.17’de “marcoscafe62”, saat 18.18’de ise “Ferhat Girişen” kullanıcı adlı iki hesabın engellendiği tespit edildi. Perihan Benzer’in olay tarihi olan 5 Ocak 2020’de Munzur Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi öğrencisi olduğu bildirildi.
Özmen ailesi
Soruşturma kapsamında Perihan Benzer adına kayıtlı GSM hatları ile dosyada yer alan kişilerin HTS kayıtları incelendi. Benzer adına kayıtlı 552 817 ** ** numaralı hat ile tutuklu bulunan korucu Fatih Özmen adına kayıtlı 552 593 ** ** numaralı hat arasında 1 Haziran 2021’de 117 saniyelik görüşme bulunduğu tespit edildi. Perihan Benzer’in hattının ayrıca Fatih Özmen’in çocukları olduğu değerlendirilen Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen ve Nurettin Mert Özmen tarafından kullanılan hatlarla irtibatlı olduğu bildirildi.
Soruşturma kapsamında Perihan Benzer, Dilara Özmen (Öz), Sıla Özmen, Nurettin Mert Özmen ve Sayime Özmen gözaltına alındı.
Ne olmuştu?
Munzur Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü ikinci sınıf öğrencisi Gülistan Doku, 5 Ocak 2020’de kaldığı yurttan ayrıldıktan sonra kaybolmuştu. Ailesi ertesi gün İl Emniyet Müdürlüğü’ne kayıp başvurusunda bulunmuştu.
Kameralarda yapılan incelemelerde Doku’nun bir minibüse bindiği görülmüş, ancak nerede indiği tespit edilememişti.
Gülistan Doku kaybolduktan sonra Munzur Çayı ile telefonunun en son sinyal verdiği Dêrsim’deki Uzunçayır Baraj Gölü’nde günlerce arama yapıldı. Ancak göldeki suyun boşaltılmasına rağmen Gülistan’ın izine rastlanmadı.
Gülistan Doku’nun en son görüştüğü kişi olan eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov, olaydan iki sene sonra 2022’de Antalya’da gözaltına alındı ve çıkarıldığı mahkemece adli kontrol tedbiriyle serbest bırakıldı.
Haziran 2024: HSK kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’na atanan Ebru Cansu, dosyayı yeniden ele aldı. JASAT’tan özel bir ekip kuruldu, yaklaşık 700 saatlik güvenlik kamerası (KGYS) görüntüsü ve plaka tanıma sistemi (PTS) kayıtları yeniden incelendi.
2025: Ortaya çıkan bir gizli tanık ifadesi, Doku’nun cesedinin birden fazla kez taşındığını ve valinin oğlunu Gülistan Doku’ya tecavüz ve silahla vurarak öldürmekle suçladığı yazıldı.
14 Nisan 2026: Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, oğlu Mustafa Türkay Sonel, Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abakarov ile anne ve babası, firari şüpheli Umut Altaş’ın anne ve babası, ihraç edilmiş polis memuru Gökhan Ertok, Sonel’in dönemin korumalarından Şükrü Eroğlu, İl Özel İdaresi çalışanı Erdoğan Elaldı, Munzur Üniversitesi’nde kameralardan sorumlu görevliler Savaş Gültürk ve Süleyman Önal gözaltına alındı, Gültürk ve Önal hariç herkes tutuklandı. ABD’de bulunan Umut Altaş hakkında kırmızı bülten çıkarıldı, daha sonra orada yakalanıp tutuklandı.
25 Nisan 2026: Soruşturma kapsamında Dersim Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri B.Y. ve Y.E, gözaltına alındı.
21 Temmuz 2026: Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Dersim’de eş zamanlı operasyon düzenlendi. 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Vali Sonel’in eşi Handan Sonel, Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketi sahibi Mehmet Aca, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusu olmak üzere 15 kişi gözaltına alındı.
24 Temmuz: soruşturma kapsamında gözaltına alınan şüphelilerden korucu Fatih Özmen tutuklanırken, Okan Yarıcı adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.
25 Temmuz: Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel ile Doku’nun telefonuna müdahale edildiği iddia edilen bilişim şirketinin sahibi Mehmet Aca tutuklandı, korucu Yılmaz Arslan adli kontrolle serbest bırakıldı. Mehmet Aca, Handan Sonel ve Fatih Özmen, kolluk, savcılık ve hakimlik ifadelerinde hakkındaki suçlamaları reddetti.
Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin 1118’inci haftasında konuşan Sebla Arcan,“Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır” dedi.
Cumartesi Anneleri/ İnsanları, gözaltında zorla kaybettirilen yakınlarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 1118’inci haftasında Beyoğlu’nda bulunan Galatasaray Meydanı’nda bir araya geldi.
30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’ne dair açıklama yapılan eylemde basın metnini İnsan Hakları Derneği (İHD) Kayıplar Komisyonu üyesi Sebla Arcan okudu.
Sebla Arcan, 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü’nün, dünyanın farklı yerlerinde zorla kaybedilen insanların akıbetinin ortaya çıkarılması için yürütülen mücadelenin ortak günü olduğunu belirterek, “Yarın, dünyanın dört bir yanında kayıp yakınları, kendilerinden zorla koparılan sevdiklerinin akıbetini öğrenmek için aynı soruyu soracak: Neredeler? Biz de bu mücadelenin bir parçası olarak Galatasaray’dan soruyoruz: Kayıplarımız nerede? Çünkü bizim için zorla kaybetme, yalnızca bir insanın devletin kontrolü altında ortadan kaybedilmesi değildir. Ardından gelen inkâr, soruşturmaların etkisiz bırakılması ve faillerin korunması da bu suçun devamıdır. Sevdiklerimiz güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındı ve bir daha geri dönmedi. Devlet, onların akıbetini ortaya çıkarmak yerine inkâr etti. Soruşturmalar etkisizleştirildi. Deliller karartıldı. Failler ve sorumlular korundu. İnkâr ve cezasızlıkla suçun üzeri örtüldü” dedi.
“İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz”
İnkâr ile cezasızlık düzeninin sürdüğünü belirten Sebla Arcan, “İnkâr sürdükçe hakikat ortaya çıkamaz. Cezasızlık sürdükçe adalet sağlanamaz. Adalet sağlanmadıkça yeni ihlallerin önü alınamaz. Bu nedenle talebimiz yalnızca kayıplarımızın bulunması değildir. Hakikatin açığa çıkarılmasını, fail ve sorumlulardan hesap sorulmasını, adaletin sağlanmasını ve bir daha hiç kimsenin zorla kaybedilmemesini istiyoruz 30 Ağustos Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü vesilesiyle devleti yönetenlere bir kez daha sesleniyoruz: Devletin görevi suçları gizlemek değil, açığa çıkarmaktır. Failleri korumak değil, hesap vermelerini sağlamaktır. Aileleri susturmak değil, hakikati bilme haklarını güvence altına almaktır. İhlal üreten bir düzenin normalleşmesini kabul etmiyoruz. Geçmişin ağır suçlarıyla yüzleşmeden, hakikati ortaya çıkarmadan, mağdurların haklarını tanımadan ve cezasızlığı ortadan kaldırmadan gerçek bir barıştan ve demokrasiden söz edilemez. Bu nedenle mücadelemiz yalnızca geçmişte yaşanan suçların hesabını sormakla sınırlı değil.”
“Geçmişle yüzleşen bir hukuk düzeni kurulmalıdır”
İhlal üreten sistemin değişmesini, insan haklarını merkeze alan bir hukuk düzeninin kurulmasını gerektiğini dile getiren Sebla Arcan, “Devlet, insan haklarını ihlal edenleri koruyan değil, herkesin haklarını güvence altına alan bir yapıya dönüşmelidir. Geçmişle yüzleşen, hakikati açığa çıkaran, kayıp yakınlarının haklarını tanıyan ve sorumluların hesap vermesini sağlayan bir hukuk düzeni kurulmalıdır. Talebimiz açık. Kayıplarımızın akıbeti açıklansın. Kayıplarımız bulunsun. Failler ve sorumlular açığa çıkarılsın. Zorla kaybetme suçları etkin biçimde soruşturulsun. Cezasızlık politikalarına son verilsin. Hakikati bilme hakkımız güvence altına alınsın. İhlal üreten sistem demokratikleşsin. Kayıplarımız bulunana, hakikat açığa çıkarılana ve sorumlular hesap verene kadar sormaya devam edeceğiz: Kayıplarımız nerede? Israrla söylemeye devam edeceğiz: Kayıplarımızı unutmuyoruz. İnkârı kabul etmiyoruz. Cezasızlığı kabul etmiyoruz. Hakikat ve adalet talebimizden vazgeçmiyoruz” diye konuştu.
“Failler bulunsun ve yargılansın”
Ardından konuşan İHD MYK Üyesi Eren Keskin de Türkiye’nin faili meçhul ve zorla kaybetmelere dair uluslararası sözleşmeleri imzalamadığını, birçok davanın zaman aşımından düşürülmeye çalışıldığını ifade etti.
Eren Keskin, Adalet Bakanlığı bünyesinde faili meçhul cinayetlere dair kurulan komisyonun buradaki aileleri de dinlemesini istedi.
32 yıldır Galatasaray Meydanı’ndan yetkililere seslendiğini vurgulayan Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç, “Failler bulunsun, sorumlular yargılansın. Burada doğan çocuklar şuan 32 yaşında. Senelerdir mücadele ediyoruz ama hiçbir gelişme yaşanmadı. Cumartesi İnsanlarından yitirdiğimiz anne, babalar oldu. Çocuklarının durumunu öğrenemeden yaşamlarını yitirdiler. Onların da yerine bu mücadeleyi sahiplenmeye devam ediyoruz” dedi.
Cemil Kırbayır’ın kardeşi Mikail Kırbayır, Galatasaray Meydanı’nın artık sadece bir meydan değil bir hafıza mekanı olduğunu söyleyerek, “Biz geçmişin hafızasıyız. Korkmuyoruz bıkmıyoruz, hiçbir yere de bıkmıyoruz. Yakınlarımızın akıbeti açıklanana kadar, failleri yargılanıncaya kadar bu mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz” dedi.
Cumartesi Anneleri / İnsanları
Cumartesi Anneleri, 27 Mayıs 1995’ten bu yana her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri düzenleyerek gözaltında kaybolan yakınlarını ve faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının faillerini arayanlardan oluşan bir topluluktur.
Türkiye’de darbe dönemleri ile 1990’lı yılların başında sık yaşanan kaybolma olgusu insan hakları savunucularının öncelikli mücadelesi haline geldi. İnsan Hakları Derneği (İHD) 1992 yılında “Kayıplar Bulunsun” sloganıyla zorla kaybedilen kişilere karşı ilk kampanyasını başlattı. Bu kampanya, 1995 yılında Cumartesi Anneleri’nin mücadelesiyle ülke çapında yankı uyandıran bir harekete dönüştü.
12 Mart 1995’te Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları İstanbul’un Gazi Mahallesi’nde kimliği belirsiz kişilerin bir kahvehaneye silahlı saldırı gerçekleştirmesiyle başlayan ve 3 gün süren Gazi Mahallesi Olayları 22 kişinin hayatını kaybetmesi ve yüzlerce kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı.
Hasan Ocak 21 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları sonrası gözaltına alındıktan sonra kayboldu. Hasan’ın annesi Emine Ocak, ailesi ve arkadaşları 55 gün gün boyunca Hasan’ı aradı. 15 Mayıs’ta, Hasan’ın işkence edilmiş cansız bedeni kimsesizler mezarlığında bulundu. Ceset, Hasan gözaltına alındıktan 5 gün sonra Beykoz Ormanı’nda köylüler tarafından fark edilmişti.
Hasan’ın bulunması için İnsan Hakları Derneği’nin de desteğiyle başlayan kampanya, Hasan’ın cesedine ulaşılmasının ardından kayıplara karşı adalet arayan bir insan hakları mücadelesine dönüştü.
İlk kez 27 Mayıs’ta Galatasaray Önünde oturma eylemi yapan 15-20 kişilik grup zamanla çığ gibi büyüdü.
Cumartesi Anneleri’nin esin kaynağı Arjantinli Mayıs Meydanı Anneleri
Arjantin’de kirli savaş olarak adlandırılan diktatörlük döneminde (1976-1983) sol görüşlü 30 binden fazla kişi kayboldu. “Gözaltı kayıpları” kavramı lügatına cunta rejimiyle birlikte giren Arjantin halkı, bu dönemde son derece baskıcı bir rejim altında yaşıyordu.
3 kişinin yan yana gelmesinin bile yasak olduğu ülkede bir grup kadın 1977 yılında kayıp çocuklarının bulunması için hükümet binasına 100 metre mesafedeki Mayıs Meydanı’nda (Plaza de Mayo) toplanmaya başladı. Beyaz başörtüleriyle ikişer ikişer meydana giren kadınlar her perşembe saat 12’de meydanın ortasındaki piramidin etrafında tur atıyordu.
Cunta hükümeti, “perşembe delileri” veya “terörist anneleri” olarak adlandırdığı Mayıs Meydanı Anneleri’nin adalet arayışını bastırmak için türlü baskılar uyguladı. Hareketin önderleri, harekete destek veren avukatlar, insan hakları savunucuları işkenceye maruz kaldı, haklarında çok sayıda dava açıldı, kaybolanları ararken kendileri de kaçırılıp kaybolarak aynı kadere mahkum oldu.
Ancak cunta rejimi her hafta daha çok kadının başına beyaz örtüsünü takıp meydanda turlamasına engel olmadı. Arjantin’de düzenlenen 1978 Dünya Kupası ise Mayıs Meydanı Anneleri’nin seslerini dünya kamuoyuna duyurmalarına araç oldu.
41 yıldır adalet arayışını sürdüren Mayıs Meydanı Anneleri, Türkiye’deki Cumartesi Anneleri gibi faili meçhul ve kayıp kişiler adına yürütülen çok sayıda adalet mücadelesine örnek teşkil etti.
BM: ‘Zorla Kaybedilme’ insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur
Birleşmiş Milletler, Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme’yi (Zorla Kaybedilme Sözleşmesi) 2007’de kabul ederek 2010 yılında yürürlüğe soktu.
BM Genel Kurulu’nun ilk olarak 1992 yılında kabul ettiği Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildirisi zorla kaybedilmeyi insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak kabul ediyor.
Sözleşmede geçen ‘zorla kaybedilme’ terimi, kişilerin, devlet adına görev yapan veya devletin yetkilendirmesi, desteği ve bilgisiyle hareket eden kişiler veya gruplar tarafından tutuklanması, göz altına alınması, kaçırılması veya başka herhangi bir biçimde özgürlüklerinden yoksun bırakılması, ardından söz konusu olan kişilerin kendi fiillerini reddetmeleri veya kaybolan kişinin hukukun koruması dışında kalmasını anlatmak amacıyla kullanılıyor.
Birleşmiş Milletler bu sözleşmeyle yaşam hakkının en temel insan hakkı olduğunu ve devletlerin temel insan haklarına saygı yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatıyor.
5 Şubat 2011’de Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe’deki ofisinde Cumartesi Anneleri’ni kabul etti. Anneler ile görüşen Erdoğan, bu konuyu çözeceğine dair Berfo Ana başta olmak üzere diğer Annelere söz verdi.[5] Bu doğrultuda TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde alt komisyon kuruldu ve rapor hazırlandı. 2014’te dava dosyası yeniden açıldı ancak 2020’de Yargıtay’ın kararıyla zamanaşımından tekrar kapatıldı.
Uruguay Eski Devlet Başkanı Jose Mujica ve eşi, 31 Ekim 2015 Cumartesi Günü 553. kez bir araya gelen Cumartesi Anneleri’ne destek olmak için Galatasaray Lisesi’nin önüne geldi.
Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018 tarihinde gerçekleştirilen olan 700. haftası, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun talimatı doğrultusunda Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı.
Cumartesi Anneleri, Twitter’daki yaptığı paylaşımla, yasağa rağmen 699 hafta gibi bu hafta da Galatasaray Meydanı’nda olacağını aktardı. Cumartesi Anneleri’ne izin vermeyen polis, Beyoğlu’ndaki Hazzopulo Pasajı da dahil anneler ve yakınlarının oturduğu pek çok noktaya biber gazı ve plastik mermiyle saldırdı, milletvekilleri ile basın mensuplarını tartakladı, çok sayıda kayıp yakını ve hak savunucusunu gözaltına aldı. Gözaltına alınan 34 kayıp yakını ve hak savunucusu akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
Cumartesi Anneleri/İnsanları, eylemlerinin 1116’ncı haftasında adalet arayışını sürdürüyor.
Ödüller
2013 Sosyal Demokrasi Vakfı İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü 2013 Uluslararası Hrant Dink Ödülü
Bu sene ikincisi düzenlenecek olan Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresinde, feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra, sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri tartışılacak.
2. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi, bu sene 11 ile 12 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Birarada Derneği ve Töz Yayınları tarafından organize edilen kongre, bu sene “Umut, Dayanışma ve Dönüşüm için Eleştirel Pedagoji” temasıyla düzenlenecek.
Düzenleyici kuruluşlar çağrı metninde, “piyasalaşma, otoriterleşme, muhafazakârlaşma baskıları karşısında eleştirel pedagoji; eğitimin niteliği, toplumsal eşitsizlikler, akademik özgürlüklerin geriletilmesi, tahakkümcü müfredat ve merkezi sınav sistemleri gibi sorunlara yanıt arayışında önemli bir yol gösterici” vurgusu yaparak, ekolojik kriz, göç, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi güncel ve yakıcı sorunlarda da eleştirel bir pedagojik duruşa ihtiyaç olduğunu belirtiyor:
“Tam da bu nedenle, II. Uluslararası Eleştirel Pedagoji Kongresi sadece akademik bir etkinlik değil, eğitimin içinde yer alan herkes için önemli bir buluşma ve dayanışma zemini sunuyor. Kongrede öğretmenler, öğrenciler, ebeveynler, aktivistler ve araştırmacılar; umut, dönüşüm ve direniş ekseninde eleştirel pedagojinin güncelliğini ve sınırlılıklarını ele alacak. Feminist, ekolojik, postkolonyal yaklaşımların yanı sıra sanat, dijitalleşme, demokratik okul modelleri ve alternatif öğrenme deneyimleri kongrenin zengin gündeminde yer alıyor.”
Kongre Bakırköy’de bulunan İPA Kampüs Florya’da gerçekleşecek.
Suriye’de onlarca yıl boyunca eğitimden, yayıncılıktan, yer adlarından ve kamusal hayattan dışlanan Kürtçe, modern ülke tarihinde ilk kez devletin resmi eğitim sistemine giriyor. Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos’ta duyurduğu düzenlemeyle Kürtçeye, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda haftada üç ders saati; sosyal ve kültürel faaliyetlere ise bir saat ayrılacak. Karar, 1960’lardan itibaren vatandaşlıktan çıkarma, Araplaştırma ve yasak politikalarıyla birlikte yürütülen dil baskısında yeni bir döneme işaret ediyor.
Rojava’da Kürtçe bir okul, Foto: ANHA
28 Ağustos 2026 tarihinde geçici Şam yönetimi Eğitim Bakanı Muhammed Abdurrahman tarafından yayınlanan bir kararla Kürtçe, Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil edildi.
Karar kapsamında, Kürtçe derslerine haftada ortalama üç ders saati ayrılacak. Ayrıca Kürtçe sosyal ve kültürel faaliyetler için haftada bir ders saati tahsis edilecek.
Kürtçe dersinin öğrencilerin genel başarı ortalamasına dahil edileceği belirtilen kararda, dersin temel derslerden biri olarak kabul edileceği ifade edildi.
Suriye Eğitim Bakanlığı, Kürtçe derslerini verecek öğretmenlerde aranacak şartları da belirledi.
Buna göre öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.
İhtiyaç halinde Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilecek.
Öğretmen adaylarının ise Kürtçe dil seviyelerini belgelemek amacıyla yazılı ve sözlü sınavdan geçirilmesi öngörülüyor.
Modern Suriye tarihinde ilk kez eğitim sistemine dahil olan Kürtçe, daha önce çeşitli kanun ve kararlarla yasaklı durumdaydı. Fransız Mandası dönemindeki kısmi ‘rahatlama’ sayılmazsa, günümüze kadar bu yasak devam etti.
Ancak Suriye’de Kürtçeye yönelik politikalar, yalnızca bir dilin eğitimden veya kamusal alandan dışlanmasıyla sınırlı kalmadı. Dil politikası, vatandaşlık, yer adları, kişi adları, kültürel faaliyetler, yayıncılık, eğitim ve nüfus mühendisliği uygulamalarıyla birlikte yürütüldü. Bu nedenle Suriye’de Kürtçenin baskılanması, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü azaltmayı ve ülkeyi tek bir Arap ulusal kimliği etrafında tanımlamayı amaçlayan daha geniş bir devlet politikasının parçası olarak değerlendirilebilir.
Kerim Yıldız’ın 2005 tarihli The Kurds in Syria: The Forgotten People adlı çalışması, Suriye’de Kürtlerin nüfusunun uzun süre yaklaşık 1,5–2 milyon arasında tahmin edildiğini ve Kürtlerin özellikle Haseke, Afrin, Kobani ve Şam çevresinde yaşadığını belirtiyor. Kitaba göre devlet, Kürtleri Suriye’nin yerli bir etnik veya ulusal topluluğu olarak tanımak yerine, çoğu zaman Türkiye’den gelen göçmenler veya güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, Kürtçenin kamusal ve eğitimsel kullanımının engellenmesini meşrulaştıran temel ideolojik çerçeveyi oluşturdu.
1920–1946: Fransız mandası dönemi
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Suriye, Fransız mandası altına girdi. Fransız yönetimi, Arap milliyetçiliğini sınırlamak amacıyla çeşitli topluluklara yerel düzeyde özerklik ve örgütlenme alanları açan bir “böl ve yönet” siyaseti izledi.
Bu dönemde Kürtler, diğer bazı topluluklarla birlikte görece daha geniş bir kültürel faaliyet alanına sahip oldu. Kürt aydınları ve siyasi çevreler örgütler kurabildi. Kürtçe yayıncılık ve kültürel faaliyetler daha görünür hâle geldi. Celadet Åli Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî Kürtçesinin Latin alfabesine dayalı yazı sisteminin geliştirilmesinde önemli rol oynadı. Dergi, Suriye’deki Kürt kültürel hayatının en önemli ürünlerinden biri olarak kabul edilir.
Bununla birlikte Fransa, 1946’da Suriye’den çekilirken Kürtlerin kültürel ve dilsel haklarını güvence altına alacak kalıcı anayasal veya hukuki düzenlemeler bırakmadı. Böylece manda dönemindeki görece serbestlik, bağımsızlık sonrasında sürdürülebilir bir hak rejimine dönüşmedi.
1946–1958: Arap milliyetçiliğinin güçlenmesi
Suriye’nin 1946’da bağımsızlığını kazanmasının ardından siyasal sistem giderek Arap milliyetçiliği ekseninde şekillendi. Devletin resmi kimliği “Arap Suriye” anlayışı üzerinden tanımlanırken, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler ve diğer toplulukların farklı etnik ve dilsel kimlikleri kamusal alanda ikincil konuma itildi.
Bu dönemde Kürtçe henüz her alanda aynı yoğunlukta yasaklanmış değildi. Ancak eğitim, devlet kurumları ve resmi iletişim Arapça üzerinden yürütülüyordu. Kürtçenin okullarda öğretilmesine yönelik bir kamu politikası bulunmadığı gibi, Kürtçe yayıncılık da giderek daha fazla denetim altına alındı.
1958’de Suriye ile Mısır’ın Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni oluşturması, merkeziyetçi ve Arap milliyetçisi politikaları güçlendirdi. Kerim Yıldız’ın aktardığına göre Cemal Abdülnasır döneminde Kürtler “hainlik” ve “ayrılıkçılık” suçlamalarıyla ilişkilendirildi, Kürtçe yasaklandı, Kürtçe yayınlar toplatıldı ve Kürt müziği üzerindeki baskı artırıldı.
Suriye’de Kürtçe yayınların yasaklanmasının 1958’den itibaren belirgin biçimde kurumsallaştığına dair insan hakları raporları da bulunmaktadır. Bu raporlara göre Kürtçe materyallerin dağıtımı ve yayımlanması yasaklandı, Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması engellendi.
1962: Vatandaşlıktan çıkarma
Suriye’de Kürt meselesi açısından en önemli dönüm noktalarından biri, Haseke vilayetinde gerçekleştirilen 1962 özel nüfus sayımıydı.
23 Ağustos 1962 tarihli 93 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Haseke’de özel bir nüfus sayımı yapılması kararlaştırıldı. Sayım, 5 Ekim 1962’de yalnızca bir gün içinde gerçekleştirildi. Hükümet, uygulamanın amacını “yabancı sızmacıları” tespit etmek ve nüfus kayıtlarını düzenlemek olarak açıkladı. Ancak İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre uygulama büyük ölçüde keyfi yürütüldü. Aynı aile içindeki kişiler farklı statülere ayrıldı ve Suriye’de doğmuş çok sayıda Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı.
Kürtler, Suriye vatandaşlığını koruyanlar, “yabancı” anlamındaki ajanib statüsüne alınanlar ve hiçbir resmi kayda geçirilmeyen “mektum”, yani “kayıtsızlar”.
Human Rights Watch, 1962 sayımı sonucunda yaklaşık 120 bin Kürdün vatandaşlıktan çıkarıldığını bildirirken, daha sonraki bazı raporlar bu sayının on binlerce kişi daha fazla olduğunu ileri sürdü. 1996 tarihli Human Rights Watch raporu, hükümetin 142 bin 465 kişiyi vatandaşlıktan çıkarıldığı veya yabancı statüsünde kabul ettiğini, Kürt kaynaklarının ise daha yüksek rakamlar verdiğini belirtiyor.
Vatandaşlıktan çıkarma doğrudan bir dil yasağı değildi. Fakat Kürtçenin ve Kürt kimliğinin toplumsal koşullarını ağır biçimde etkiledi. Vatandaşlık statüsünden mahrum bırakılan kişiler, eğitim ve kamu hizmetlerine erişimde zorluk yaşadı, kamu kurumlarında çalışma ve devlet görevlerine girme imkânlarını kaybetti, seyahat belgesi veya pasaport alamadı, mülk edinme, evlilik ve doğum kaydı gibi haklarda sorunlarla karşılaştı, çocuklarının statüsünü güvence altına alamadı.
Bu nedenle vatandaşlıktan çıkarma politikası, Kürtçenin kuşaktan kuşağa aktarımını da dolaylı olarak zayıflattı. Eğitim, resmi kayıt ve devlet kurumlarıyla ilişki kurma imkânları kısıtlanan topluluklar, kendi dillerini kamusal ve kurumsal düzeyde kullanamaz hâle geldi.
1963–1970: Baas rejimi
Baas Partisi’nin 1963’te iktidara gelmesiyle Arap milliyetçisi devlet anlayışı daha sistematik hâle geldi. Suriye’nin siyasi, eğitimsel ve idari kurumları Arap ulusal kimliği etrafında yeniden düzenlendi.
1963’te Haseke’de iç güvenlik sorumlusu olarak görev yapan Muhammed Talab Hilal’in hazırladığı rapor, devletin Kürt nüfusa bakışını ortaya koyan en önemli belgelerden biri olarak değerlendirilir. Raporda Kürtlerin bölgeden uzaklaştırılması, Kürtlere eğitim verilmemesi, istihdam olanaklarının sınırlandırılması, Arap yerleşimcilerin bölgeye taşınması ve Arapça bilmeyen kişilerin oy kullanma veya kamu görevlerinde bulunma hakkının engellenmesi gibi öneriler yer aldı.
Bu öneriler, Kürtçeye yönelik politikaların yalnızca kültürel bir mesele olarak görülmediğini gösterir. Dil, devlet açısından Kürt kimliğinin taşıyıcısı ve dolayısıyla siyasi bir tehdit olarak ele alındı. Kürtçe konuşmak veya Kürtçe kültürel faaliyet yürütmek, çoğu zaman “ayrılıkçılık” ya da “ulusal birliğe zarar verme” iddialarıyla ilişkilendirildi.
1967’de okul coğrafyası kitaplarındaki Kürtlerle ilgili atıfların çıkarıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece Kürtlerin Suriye’nin tarihindeki ve coğrafyasındaki varlığı eğitim müfredatından görünmezleştirildi.
1970–1976: Arap Kuşağı Projesi
Hafız Esad’ın 1970’te iktidara gelmesinin ardından Kürt bölgelerine yönelik demografik ve idari politikalar devam etti.
1973’ten itibaren Haseke vilayetinde Türkiye ve Irak sınırı boyunca “Arap Kuşağı” veya “Arap Kemeri” olarak bilinen proje uygulandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, projenin yaklaşık 10–15 kilometre genişliğinde ve 375 kilometre uzunluğunda bir hat boyunca yürütüldüğünü aktardı. Kürtlerin yaşadığı topraklara Arap aileler yerleştirildi, bazı Kürtlerin arazilerine el konuldu ve yeni yerleşim merkezleri oluşturuldu.
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları mekanizmalarına sunulan bir raporda, 1973’te Haseke’de Kürtlerin sahip olduğu tarım arazilerinin kamulaştırıldığı ve Baas Partisi yönetiminin 41 yerleşim merkezi kurduğu belirtilmektedir.
Arap Kuşağı Projesi’nin dil üzerindeki etkisi üç düzeyde ortaya çıktı. Buna göre, Kürtçe yer adları Arapça adlarla değiştirildi, Kürtlerin kendi tarihsel ve coğrafi bağları resmi kayıtlardan silindi., Kürtçe konuşan nüfusun sınır bölgelerindeki yoğunluğu azaltılmaya çalışıldı.
Suriye hükümeti 1976’da projenin durdurulduğunu açıklasa da oluşturulan yerleşim merkezleri dağıtılmadı ve yerlerinden edilen Kürtlerin önemli bir bölümü topraklarına geri dönemedi.
1977: Kürtçe yer adları değiştirildi
1970’li yılların ortasından itibaren Kürtçe köy ve kasaba adlarının Arapçalaştırılması hız kazandı.
Mayıs 1977 tarihli 15801 sayılı talimatla Efrin bölgesindeki çok sayıda Kürtçe yer adının Arapça adlarla değiştirilmesi emredildi. Kobani bu dönemde Ayn el-Arab oldu.
Yer adları yalnızca idari tanımlamalar değildir. Toplumların tarihsel hafızasını, coğrafyayla ilişkisini ve kolektif kimliğini taşır. Bu nedenle yer adlarının değiştirilmesi, Kürtçenin kamusal alandan çıkarılmasının yanı sıra Kürtlerin yaşadığı bölgelerin Kürtlerle olan tarihsel bağının resmi düzeyde silinmesi anlamına geliyordu.
1980’ler: Kamusal kullanımın sınırlandırılması
1980’li yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar daha açık idari kararlarla uygulanmaya başladı.
Birleşmiş Milletler belgelerine sunulan bilgilere göre, Haseke Valiliği 11 Kasım 1986’da 1012/S/25 sayılı kararla işyerlerinde Kürtçe kullanılmasını yasakladı. 13 Mart 1989’da çıkarılan 1865/S/25 sayılı başka bir kararla Kürtçe konuşma yasağı yeniden teyit edildi ve düğünler ile bayramlarda Arapça dışındaki şarkıların söylenmesi de yasaklandı.
Kerim Yıldız’ın aktarımına göre 1986 tarihli karar, Kürtçenin işyerlerinde, sinemalarda ve kafelerde kullanılmasını da engelliyordu. Böylece Kürtçe yalnızca eğitim kurumlarında değil, günlük hayatın farklı kamusal alanlarında da baskı altına alındı.
1982’de yayımlandığı bildirilen gizli bir kararnameyle Kürtçenin okullarda ve üniversitelerde eğitim dili olarak kullanılması, resmi kurumlarda konuşulması ve öğretilmesi yeniden yasaklandı. Bu kararın uygulanması, Kürtçenin kurumsal olarak aktarılmasını neredeyse imkânsız hâle getirdi.
Sonuç olarak Kürt çocukları kendi ana dillerinde eğitim alamadı. Kürtçe okuma ve yazma öğretimi resmi eğitim kurumlarının dışında kaldı, bazı aileler çocuklarına Kürtçe öğretmek için evlerde veya gizli biçimde dersler düzenlemek zorunda kaldı.
1990’lar: İsim, işletme ve yayıncılık yasakları
1990’lı yıllarda Kürtçeye yönelik yasaklar kişi adları, işletme adları ve yayıncılık alanlarına da yayıldı.
1992’den itibaren Haseke’de çocuklara Kürtçe isim verilmesi zorlaştırıldı. Kürt kaynaklarına göre İçişleri Bakanlığı’nın talimatları doğrultusunda, Arapça olmayan isimler için güvenlik makamlarından onay alınması istendi. Bu uygulama özellikle Kürtçe isimleri hedef aldı.
Bir çocuğun ismine müdahale edilmesi, dil politikasının aile ve özel hayat alanına kadar genişlediğini gösteriyordu. Devlet, çocuğun kimliğinin resmi kayıtlarda nasıl ifade edileceğini de kontrol ediyordu.
1994’te Haseke Valisi Subhi Harb, Kürtçe isim taşıyan işletmelerin adlarını bir hafta içinde Arapçaya çevirmelerini istedi. Yerel yönetimlere, Kürtçe isimli dükkan, otel ve restoranlara ruhsat verilmemesi talimatı gönderildi. Mevcut işletmelerin kapatılabileceği veya sahipleri hakkında işlem yapılabileceği bildirildi. Human Rights Watch, 1995’te Suriye’de Arapça, Ermenice ve Rusça tabelalar gördüğünü, ancak Kürtçe tabela görmediğini aktardı.
Kürtçe kitap ve dergilerin basılması, dağıtılması ve ülkeye sokulması büyük ölçüde engellendi. Yayıncılar ve matbaacılar, “milli güvenlik”, “ulusal birlik” veya “kamu düzeni” gibi geniş ve belirsiz gerekçelerle cezalandırılma riski taşıdı.
Kürtçe yayın yapmak isteyenler, eserlerini Lübnan gibi komşu ülkelerde bastırıp Suriye’ye gizlice sokmak zorunda kalabiliyordu. 2002’de Kürtçe kültürel ve eğitim materyali dağıttığı gerekçesiyle İbrahim Nasan’ın tutuklanması, bu politikanın 2000’li yıllarda da sürdüğünü gösteren örneklerden biridir.
2000–2010: Kısıtlamaların devamı
Beşar Esad’ın iktidara gelmesiyle bazı çevrelerde reform beklentisi oluşsa da Kürtçeye ilişkin temel devlet politikası değişmedi.
Kürtçe resmi dil olarak tanınmadı. Kürtlerin özel dil okulları veya Kürtçe eğitim veren kurumlar açmasına izin verilmedi. Ermeni, Süryani ve Çerkes topluluklarının belirli ölçülerde dil ve kültür kurumları oluşturabilmesine karşılık Kürtler için benzer bir alan açılmadı.
Kürtçe konuşan öğretmenlerin okul içinde Kürtçe kullanmaları engellendi. Kürtçe yayınlar üzerindeki baskı sürdü. Kürtçe müzik, kültürel toplantılar ve Newroz kutlamaları güvenlik denetimine tabi tutuldu.
2004’te Qamışlı’da başlayan olaylar, Kürt meselesinin devletin güvenlik yaklaşımıyla ele alındığını yeniden ortaya koydu. Olaylar sonrasında Kürt aktivistler, gazeteciler ve kültürel faaliyet yürüten kişiler gözaltına alındı. Kürtçe yayın, kültürel ifade ve siyasi örgütlenme çoğu zaman birbirinden ayrılmadan “ayrılıkçı faaliyet” şüphesiyle değerlendirildi.
Birleşmiş Milletler’e sunulan raporlarda, Suriye hükümetinin Kürtlerin anadillerini konuşmasını engellemek için soruşturma, gözaltı, hareket kısıtlaması ve cezai suçlamalar kullandığı ifade edildi. Aynı rapor, Kürtçe kullanımının resmi olarak tanınmadığını ve 1986 ile 1989 tarihli idari kararların yürürlükte kaldığını belirtti.
2011 sonrasıdurum
2011’de Suriye’de savaşın başlaması, Kürtçenin statüsünde fiili bir değişiklik yarattı. Suriye hükümetinin kuzey ve kuzeydoğudaki kontrolünün zayıflamasıyla Kürt siyasi ve askeri yapıları bazı bölgelerde yönetimi ele geçirdi.
2012’den itibaren Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk yönetim, Kürtçeyi eğitim ve kamu yaşamında kullanmaya başladı. Kürtçe, Arapça ve Süryanice ile birlikte eğitim sistemine dahil edildi. Bazı bölgelerde çocuklar ilk yıllarda anadillerinde eğitim gördü, ilerleyen sınıflarda diğer diller müfredata eklendi.
Bu gelişme, Suriye’nin merkezi hükümetinin onlarca yıl sürdürdüğü Arapça merkezli eğitim politikasından önemli bir kopuştu. Ancak bu sistemin verdiği diplomalar ve eğitim belgeleri Suriye’nin geri kalanında ve uluslararası alanda tam olarak tanınmadı. Bu durum, Kürtçe eğitim gören öğrencilerin üniversiteye geçişi ve diplomalarının resmî kabulü açısından sorunlar doğurdu.
Öte yandan Efrin’in 2018’de Türkiye destekli güçlerin kontrolüne geçmesinden sonra Kürtçe eğitim ve kamu kullanımına yönelik uygulamalar yeni bir baskı alanıyla karşılaştı. Bölgedeki müfredatın Türkçe ve Arapça ekseninde yeniden düzenlendiğine, Kürtçenin eğitimdeki konumunun zayıflatıldığına dair raporlar yayımlandı. Böylece savaş sonrası dönemde Kürtçenin karşı karşıya kaldığı baskı tek merkezli olmaktan çıktı, farklı bölgelerde farklı aktörlerin politikaları belirleyici hâle geldi.
2026: Kürtçenin ulusal dil olması
2026 yılı, Suriye’de Kürtçenin hukuki statüsü bakımından önemli bir değişime sahne oldu.
SANA’nın 26 Ağustos 2026 tarihli haberine göre geçici Şam yönetimi başkanı Ahmed eş Şara’nın 16 Ocak 2026’da yayımladığı 13 sayılı kararname, Kürtleri Suriye halkının asli ve ayrılmaz bir parçası olarak tanımladı ve Kürtçeyi “ulusal dil” olarak tanıdı. Kararname, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde devlet ve özel okullarda Kürtçe öğretilmesine izin verdi.
28 Ağustos tarihli Milli Eğitim Bakanlığı’nın kararı ile Kürtçe, 2026–2027 eğitim-öğretim yılından itibaren okullarda okutulacak.
Sadece dille ilgili politika değildi
Bu tarihsel çizgi, Suriye’de dil politikasının tek başına ele alınamayacağını gösterir. Kürtçenin yasaklanması veya engellenmesi; vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, topraklara el koyma, yer adlarını değiştirme, Kürtçe isimleri reddetme ve yayıncılığı denetleme gibi uygulamalarla birlikte yürütüldü.
Başka bir ifadeyle devlet, Kürtçeyi yalnızca “yabancı bir dil” olarak değil, Kürtlerin kolektif kimliğini ve siyasal taleplerini taşıyan bir unsur olarak değerlendirdi. Bu nedenle Kürtçe konuşmak, yazmak, öğretmek veya kamusal alanda görünür kılmak çoğu zaman kültürel bir faaliyet olmaktan çıkarılıp güvenlik meselesine dönüştürüldü.
Uzun bir yasaklama süreci
Suriye’de Kürtçenin tarihi, bir yasaklar ve baskılar tarihi olduğu kadar, dilin aile içinde, gizli derslerde, kültürel toplantılarda ve diasporada korunması tarihidir. Fransız mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik, bağımsızlık sonrasında Arap milliyetçisi devlet politikaları tarafından daraltıldı. 1962 nüfus sayımı, Kürtlerin önemli bir bölümünü vatandaşlıktan çıkararak dilin toplumsal ve kurumsal aktarımını zayıflattı. 1970’li yıllardaki Arap Kuşağı Projesi, yer adlarının değiştirilmesi ve demografik müdahalelerle bu politikayı derinleştirdi. 1980’lerden 2000’lere kadar Kürtçenin eğitimde, işyerlerinde, yayıncılıkta, kişi ve işletme adlarında kullanılmasına yönelik kısıtlamalar sürdü.
2011 sonrasında kuzeydoğu Suriye’de Kürtçe eğitim ve idari kullanım bakımından yeni bir dönem başladı. Ancak bu gelişme ülke genelinde ortak bir hukuki sisteme dönüşmedi. 2026’da Kürtçenin ulusal dil olarak tanınması ve okullarda ders hâline getirilmesi, geçmişteki inkâr politikasına karşı önemli bir değişiklik olarak değerlendiriliyor. Bunun kalıcı bir hak rejimine dönüşüp dönüşmeyeceği ise üniversite ve kamu kurumlarında kullanım hakkının güvence altına alınıp alınmayacağına ve vatandaşlıktan çıkarma politikasının mirasının nasıl ele alınacağına bağlı.
Nihaplus araştırma dosyası · Suriye
Yasaktan müfredata: Suriye’de Kürtçenin kamusal hayata dönüşü
Geçici Şam yönetiminin 28 Ağustos 2026 tarihli kararı, Kürtçeyi Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde devlet ve özel okulların müfredatına ulusal dil olarak dahil etti. Karar, onlarca yıl eğitimden, yayıncılıktan ve kamusal alandan dışlanan Kürtçe bakımından yeni bir dönemin eşiği olarak görülüyor.
Karar tarihi
28 Ağustos 2026
Uygulama alanı
Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerdeki devlet ve özel okullar
Tarihsel arka plan
1920’lerden günümüze uzanan dil, kimlik ve yurttaşlık politikaları
01 / Kararın merkezinde ne var?
Yeni düzenleme, Kürtçeyi yalnızca seçmeli ve sembolik bir faaliyet alanına yerleştirmiyor; ders notunu öğrencinin genel başarı ortalamasına dahil ediyor ve dili temel derslerden biri olarak tanımlıyor. Öğretmenlerin seçimi için de Kürtçe uzmanlığı ve yazılı-sözlü yeterlilik sınavı şartı getiriliyor.
28 Ağustos 2026 · Eğitim Bakanlığı Kararı
Kürtçe, modern Suriye tarihinde ilk kez resmi eğitim sisteminin parçası oluyor.
Fransız Mandası dönemindeki sınırlı kültürel serbestlik dışında, Kürtçe bağımsızlık sonrası devlet politikalarıyla eğitimden ve kamusal alandan büyük ölçüde dışlanmıştı.
3 saatHaftalık Kürtçe dersiKürtçe dersleri için haftada ortalama üç ders saati ayrılacak.
1 saatKültürel faaliyetKürtçe sosyal ve kültürel etkinlikler için ayrıca haftada bir ders saati tahsis edilecek.
NotluBaşarı ortalamasına dahilKürtçe dersinin notu öğrencilerin genel başarı ortalamasına eklenecek.
SınavlıÖğretmen yeterliliğiÖğretmen adayları, Kürtçe seviyelerini belgelemek için yazılı ve sözlü sınava girecek.
Öğretmenlik şartı / Uzmanlık
Kürtçe dersi verecek öğretmenlerin üniversite veya öğretmen yetiştirme enstitüsü mezunu olması ve Kürtçe alanında uzmanlaşması gerekiyor.
İhtiyaç halinde / Geçici çözüm
Öğretmen ihtiyacının karşılanamadığı durumlarda, Kürtçeye hakim lise mezunlarının da ders vermesine izin verilebilecek.
02 / Karara gelene kadar: Dört tarihsel eşik
Bu bölüm, düz bir zaman çizelgesi yerine Kürtçenin kamusal statüsünü belirleyen dört ana döneme odaklanır: sınırlı kültürel alan, devlet merkezli dışlama, yasakların gündelik hayata yayılması ve savaş sonrasında ortaya çıkan fiili eğitim alanı.
1920–1946
Mandada sınırlı kültürel alan
Fransız Mandası döneminde Kürt aydınları görece daha geniş bir örgütlenme ve yayın alanına sahipti. Celadet Ali Bedirxan’ın 1932–1943 arasında yayımladığı Hawar dergisi, Kurmancî için Latin harflerine dayalı yazı sisteminin gelişmesinde etkili oldu.
1946–1977
Arap milliyetçiliği ve dışlama
Bağımsızlık sonrası devletin resmi kimliği Araplık üzerinden kuruldu. 1962 Haseke sayımıyla binlerce Kürt vatandaşlıktan çıkarıldı; 1973’ten itibaren Arap Kuşağı Projesi yürütüldü ve Kürtçe yer adları Arapçalaştırıldı.
1980–2011
Yasağın gündelik hayata yayılması
Kürtçenin eğitim kurumlarında, işyerlerinde, yayıncılıkta ve kültürel etkinliklerde kullanımı engellendi. Kürtçe isimler, tabelalar, kitaplar ve müzik; idari denetim, yasak ve cezai yaptırım riskiyle karşı karşıya kaldı.
2011–2026
Fiili eğitimden resmi statüye
2011 sonrası kuzeydoğuda Kürtçe, Arapça ve Süryaniceyle birlikte eğitim sistemine girdi. Ancak bu model ülke çapında tanınmadı. 2026 kararı ise Kürtçeyi ilk kez merkezi eğitim sisteminin resmi parçası haline getiriyor.
03 / Yasak bir dilden fazlasıydı
Dil politikası, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlayan daha geniş bir düzenin parçasıydı.
Suriye’de Kürtçeye yönelik baskı, yalnızca ders kitaplarında veya resmi dairelerde kullanılan dille ilgili değildi. Vatandaşlıktan çıkarma, yerinden etme, yer adlarının değiştirilmesi, kişi adlarının reddedilmesi, yayınların denetlenmesi ve kültürel faaliyetlerin engellenmesi birbirini tamamlayan uygulamalardı. Bu çerçevede Kürtçe konuşmak, yazmak veya öğretmek çoğu zaman kültürel bir hak olarak değil, güvenlik ve “ayrılıkçılık” tartışmasının konusu olarak ele alındı.
A
Ana dilde eğitim engeli
Kürtçe, yıllarca devlet okullarında öğretim dili olmadı; özel Kürtçe eğitim kurumları da açılamadı.
V
Vatandaşlık kaybı
1962 sayımı, on binlerce Kürdün eğitim ve kamu hizmetlerine erişimini sınırlayan statüsüzlük üretti.
M
Mekânsal hafıza
Kürtçe köy ve kasaba adlarının değiştirilmesi, dilin coğrafyadaki izlerini resmi kayıtlardan sildi.
Y
Yayın ve kültür baskısı
Kitap, dergi, müzik ve kültürel faaliyetler; sansür, el koyma ve soruşturma tehdidiyle sınırlandırıldı.
Sonuç
2026 kararı, tarihsel bir eşik; ancak dil eşitliğinin tamamlandığı anlamına gelmiyor.
Kürtçenin eğitim sistemine dahil edilmesi, geçmişteki açık yasak ve inkâr çizgisinden belirgin bir kopuş niteliğinde. Buna karşılık karar, Kürtçeyi Arapçayla eşit resmi dil statüsüne taşımıyor; uygulamayı Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerle sınırlıyor. Düzenlemenin kalıcılığı, öğretmen ve müfredat kapasitesine, üniversite ve kamu kurumlarında kullanım imkanına ve geçmişteki vatandaşlık dışlamasının sonuçlarının nasıl ele alınacağına bağlı olacak.
Kaynaklar
Kerim Yıldız, The Kurds in Syria: The Forgotten People
Human Rights Watch, Syria: The Silenced Kurds
Kurdish Initiative for Syria, Persecution and Discrimination against Kurdish Citizens in Syria
Syrians for Truth and Justice, How the 1962 Census Destroyed Stateless Kurds’ Lives and Identities
Syrians for Truth and Justice, Curricula in Afrin: Between “Turkification” and Restrictions on the Kurdish Language
North Press Agency, Multi-language Curriculum in Northeast Syria Lacks Official Recognition
Bosna Savaşı’nda işlenen savaş suçlarından hüküm giyen Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi. Sırbistan Adalet Bakanı, savaş suçlusu Generalin, “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini söyledi.
Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşanan Bosna Savaşı’nda işlenen suçlardan sorumlu bulunan savaş suçlusu Bosnalı Sırp General Ratko Mladić, dün (27 Ağustos) 84 yaşında öldü. Mladić, 2024’ten beri Hollanda’nın Lahey kentinde Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde hastanede bakım altında tutuluyordu.
Mladić, 2017’de Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (ICTY) devamı niteliği taşıyan Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması (IRMCT) tarafından, işlediği savaş suçları ve Srebrenica Soykırımı’ndan dolayı suçlu bulunarak ömür boyu hapse mahkum edilmişti. Verilen ceza, 2021’de temyiz davasında da onanmıştı.
Sırbistan basınının iddiasına göre Mladić’in ölümünden yaklaşık bir hafta önce Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić, sağlık durumunun kötüleştiği gerekçesiyle Mladić’in son günlerini Sırbistan’da geçirmesini Lahey Mahkemesi’nden talep etmiş, fakat bu talebi reddedilmişti.
Mladić’in ölüm haberi ilk olarak Sırbistan İnsan ve Azınlık Hakları Bakanlığı’nın Devlet Sekreteri Lidija Pavićević tarafından dün akşamüstü doğrulandı.
Ratko Mladić’in ölümünün ardından pek çok farklı kesimden tepkiler geldi.
Suljagić: Ölmesi, bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor
Srebrenica Anma Merkezi Başkanı Emir Suljagić‘in X hesabından yaptığı açıklamanın bir kısmı şu şekilde:
Ratko Mladić öldü ve bu konuda söylenecek fazla bir şey yok. Bu gerçek de pek bir şeyi değiştirmiyor. Ölüleri geri getirmiyor. Toplu mezarları silmiyor. Mahkeme kararlarını değiştirmiyor. Bir suçluyu tarihi bir şahsiyete dönüştürmüyor.
Ratko Mladić je mrtav i tu nema mnogo šta da se kaže. Niti ta činjenica mijenja mnogo. Ne vraća mrtve. Ne briše masovne grobnice. Ne mijenja presude. Ne pretvara zločinca u historijsku ličnost.
Gledao sam ga u oči u julu 1995. godine, u Potočarima. Gledao sam čovjeka koji je već…
Izetbegović: Mladić, tarihe savaş suçlusu olarak geçecek
Bosna-Hersek’in ilk Cumhurbaşkanı Alija Izetbegović’in oğlu ve sağ görüşlü Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) Genel Başkanı olan Bakir Izetbegović, X hesabından yaptığı açıklamada, “Ratko Mladić, tarihe Lahey Uluslararası Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararının onu tanımladığı biçimde geçecek: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa topraklarında işlenen en ağır suçlardan müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir savaş suçlusu olarak.” dedi.
Ratko Mladić će u historiji ostati zapamćen onako kako ga je definisala pravosnažna presuda Međunarodnog suda u Hagu – kao ratni zločinac osuđen na doživotnu kaznu zatvora za najteže zločine počinjene na tlu Evrope nakon Drugog svjetskog rata.
1995’te Sırp güçleri tarafından eşi ve oğlu öldürülen 82 yaşındaki Kada Hotić, “Mahkemeye şükran duyuyorum çünkü Mladić’i ömür boyu hapse mahkum ettiler ve tahliye etmediler. Öldüğü güne kadar adalet işlemeye devam etti. Rezillik içinde öldü çünkü çok fazla insanı öldürdü,” dedi.
Bosna-Hersek Adalet Bakanı Zukan Helez, Facebook hesabından yaptığı açıklamada, “Mladić’in mahkum bir soykırımcı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’nın gördüğü en kötü şöhretli savaş suçlularından biri olduğunu,” belirtti.
Helez, “Ölümle affın gelmeyeceğini, toplu mezarların silinmeyeceğini, öldürülen çocukların ve ebeveynlerin geri gelmeyeceğini, geriye yalnızca utanç, hüküm ve suçların kanlı izinin kalacağını” söyledi.
Adalet Bakanı: Devlet töreni yapılacak
Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujić, Mladić’in Sırbistan’da ailesinin belirleyeceği bir yere “en yüksek devlet onuruyla” gömüleceğini duyurdu:
“Ratko Mladić, bir generaldir ve protokoller bellidir. Onun rolü biliniyor, ama General Mladić’e ait olan ne varsa mutlaka yerine getirilecektir.”
Ancak Adalet Bakanı Vujić’in bu iddiasına karşın, Sırbistan Ordu Kanunu‘nun 110. maddesinin (1/11), “Bir yıldan uzun koşulsuz hapis, kesinleştiği gün hizmetin sona ermesine yol açar” ve 185. maddesinin (1/3), “Aynı ceza, kesinleştiği gün rütbenin kaybına yol açar; rütbeyle birlikte rütbeye bağlı tüm haklar da kaybedilir” şeklinde hükümler içermesi sebebiyle ömür boyu hapis cezasını çekerken ölen ve kanun uyarınca askerlik hizmetinden çıkarılıp rütbelerini kaybetmesi gereken Ratko Mladić için yasal olarak “devlet töreni” düzenlenmesinin mümkün olup olmadığı, belirsizliğini koruyor.
Sırbistan Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde 116/2007 sayısıyla yayımlanan ve en son 4 Aralık 2025 tarihli 109/2025 sayılı değişiklikle güncellenen Sırbistan Ordusu Kanunu’na buradan ulaşabilirsiniz.
Sırbistan Cumhurbaşkanı Vučić’in lideri olduğu Sırp İlerici Partisi’nin (SNS) Belgrad Belediye Başkanı Aleksandar Šapić, şahsi Instagram hesabından Mladić’in bir fotoğrafını, “Huzur içinde yat generalim. Ebedi şan ve minnet sana olsun” yazısıyla birlikte paylaştı.
Cumhurbaşkanı Vučić, 28 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, “Lahey’den bize hiçbir şey ulaşmadı,” dedi.
“Lahey’in, Mladić’in parmaklıklar ardında ölmesini istediğini şimdi gördüklerini” söyleyen Vučić, “Generalin, ölmek istediği yerde, Sırbistan’da ölmesine izin vermediler. Bu, emsali ya da haklı gerekçesi olmayan, medeniyet dışı bir davranıştır,” diyerek Sırbistan basınının Mladić’in Sırbistan’a getirilmek istendiği iddialarını da doğrulamış oldu.
Vučić, Sırp yetkililerin, ailesi talep ederse Mladić’in Sırbistan’da onurlu bir şekilde defnedilmesine yardımcı olacağını da sözlerine ekledi. Ancak Adalet Bakanı’nın Mladić’in “en yüksek devlet onuru”yla defnedileceği iddiasına yönelik bir açıklama yapmadı.
Ayrıca Karadağ Meclis Başkanı Andrija Mandić, Mladić’in oğluna taziyelerini ilettiğini resmi X hesabında paylaştı.
Futbol maçlarında anıldı
Sırbistan’ın Kızılyıldız futbol kulübünün (FK Crvena Zvezda) dün 20.00’de UEFA Avrupa Ligi Play-off turu 2. maçında Çekya’nın Viktoria Plzeň takımına karşı deplasmanda 5-1 kaybettiği maçta Kızılyıldız’ın taraftar grubu Delije tarafından açılan ve üzerinde Mladić’e ithafen “General, sonsuz şan ve şükran” yazılı pankart, kulübün resmi X hesabından paylaşıldı.
Delije tribün grubunun kurucusu olan Arkan lakaplı mafya ve tribün lideri Željko Ražnatović, aynı zamanda Yugoslavya’nın dağılması ve Bosna Savaşı döneminin etkin isimlerinden biridir. Sırp Gönüllü Muhafızları ya da “Arkan’ın Kaplanları” olarak bilinen Sırp paramiliter gücünün de başı olan Arkan, savaş sonrasında ICTY tarafından insanlığa karşı suç işlemekle suçlandı. Arkan, Ocak 2000’de suikasta uğradı.
Bosna-Hersek’in iki entitesinden biri olan Republika Srpska’nın (Sırp Cumhuriyeti) Başkenti Banja Luka’dan Borac futbol kulübünün, dün 21.30’da İzlanda temsilcisi Vikingur’a karşı 3-1 kazandığı UEFA Konferans Ligi Play-off 2. maçının öncesinde stadyumda Mladić’in öldüğü anons edilince tribünlerden alkışlar yükseldi. Ayrıca Mladić’i öven bir marş okundu ve “Dünyevi olan küçük bir krallıktır, semavi olan ise daima ve ebediyen. Sırp halkının en büyük savunucusuna ebedi şan*” pankart açıldı.
* Pankarta yazılan bu söz, 1389’da Sırp Krallığı’nın I. Kosova Savaşı’nda yenilmesine dayanıyor. Destana göre Sırp Prensi Lazar, savaştan önceki gece rüyasında Tanrı’nın bir meleği tarafından ziyaret edilmiş ve kendisinden dünyevi bir krallık ile semavi bir krallık arasında seçim yapması istenmiştir. Semavi bir krallığı seçen Lazar, savaşı kaybetmiş ve savaş alanında ölmüştür.
New York Times‘ın spor bölümü olan The Athletic‘in 28 Ağustos tarihli haberine göre UEFA, Kızılyıldız’a karşı üç ayrı gerekçeyle disiplin soruşturması başlattığını bildirdi. Bu gerekçeler arasında “ırkçı ve/veya ayrımcı davranış”, “bir spor etkinliğine yakışmayan bir mesajın iletilmesi” ve “takımın uygunsuz davranışı” yer alıyor.
Srebrenitsa Anma Merkezi, maçın ardından UEFA’yla iletişime geçerek, açılan pankartların “taraftarların davranışına indirgenemeyeceğini” belirtmişti.
Srebrenica Anma Merkezi’nin açıklaması, şu ifadeleri içeriyor:
“Resmi iletişim kanallarını, soykırımdan hukuken mahkum edilmiş bir kişiyi yücelten mesajlar yaymak için bilinçli biçimde kullanan bir kulüp, böyle bir davranışı taraftarların davranışına indirgeyemez.
Bu artık yalnızca taraftarlarla ilgili bir mesele değil, kulübün, UEFA’nın Avrupa futbolunu üzerine inşa ettiği değerlerle kurduğu kurumsal ilişkiyle ilgili bir meseledir.”
BM Genel Sekreteri: Mağdurlarla dayanışma içindeyim
BM Genel Sekreteri António Guterres, sözcüsü Stephane Dujarric aracılığıyla yaptığı açıklamada, “Sayın Mladić’in suçlu bulunduğu suçlardan zarar gören mağdurlar, hayatta kalanlar ve aileleriyle dayanışma içindeolduğunu” belirtti.
Açıklamada “yargı tespitlerinin kesin biçimde ortaya koydukları olguların tarihsel kaydın bir parçasını oluşturduğunu” belirten Guterres, iktidardaki herkese, yargılanmış olan suçların ciddiyetini inkâr etmekten kaçınma çağrısını yineledi.
Guterres ayrıca, “Srebrenica Soykırımı’nın tarihsel bir olay olarak inkâr edilmesini ve uluslararası mahkemeler tarafından savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırımdan mahkûm edilenleri yücelten her türlü eylemi şiddetle kınadığını” belirtti.
Dodik: Bu bir cinayet
Republika Srpska’nın Bağımsız Sosyal Demokratlar İttifakı (SDSN) partisinin Genel Başkanı, Republika Srpska eski Cumhurbaşkanı, Bosna-Hersek’te Sırp milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden ve halihazırda siyasi yasaklı olan Milorad Dodik, Mladić’in ölümü üzerine “Bu bir cinayet. Mladić’e Sırp milleti tarafından saygı duyuluyordu. Bir komutan olarak Sırpları savunmak için mücadele etti,” dedi.
Šešelj: Mladić şeytanlara karşı savaştı
Aşırı sağcı savaş suçlusu Vojislav Šešelj*, Mladić için yaptığı açıklamada “Mladić şeytanlara karşı uzun zaman savaştı. Onun ölümünü iki veya üç yıl önce bekliyorlardı ama o pes etmedi… Onu öldürdüler,” ifadelerini kullandı.
* Vojislav Šešelj, aşırı sağcı Sırp Radikal Partisi’nin (SRS) kurucusudur. Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Hırvatistan ve Bosna-Hersek’te işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan dolayı ICTY tarafından Ocak 2003’te suçlanan Šešelj, Şubat 2003’te hakim tarafından suçlamalar onaylanınca Lahey’e giderek teslim oldu. 11 yıl 9 ay ICTY gözetiminde kalan Šešelj’in 2014’te kanser tedavisi için Sırbistan’a dönmesine izin verildi. Sonrasında milletvekili de olan Šešelj 2016’da beraat etse de 2018’de beraat kararı temyizde bozuldu. Fakat Šešelj, tekrar hapse girmedi.
Rusya: Mladić’in sağlık hakkı ihlal edildi
Rusya Dışişleri BakanlığıFacebook üzerinden, Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği ise X hesabı üzerinden Mladić’in ölümü üzerine açıklamalarda bulundular.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, “Rusya tarafı, düzenli biçimde Mladić’in Lahey’deki davasını işaret etmiştir. Tutukluluk şartlarına sağlık ve yeterli tedavi gibi temel ihtiyaçlarına saygı duyulmaması da eklenmiştir,” derken Rusya’nın Belgrad Büyükelçiliği tarafından “General Ratko Mladić’in vefatı münasebetiyle ailesine ve yakınlarına içten taziyelerimizi sunarız,” denildi.
🇷🇺 В связи с кончиной генерала Ратко Младича выражаем искренние соболезнования его родным и близким.
—
🇷🇸 Поводом смрти генерала Ратка Младића изражавамо искрено саучешће његовој породици и најближима. pic.twitter.com/T7xHT6DOik
— Посольство России в Сербии (@AmbasadaRusije) August 27, 2026
Ratko Mladić kimdir?
Ratko Mladić, 1942’de Bosna-Hersek’in Božanovići köyünde doğdu ve Yugoslav Halk Ordusu’nda generalliğe kadar yükseldi. Bosna Savaşı’yla birlikte yeni kurulan Bosnalı Sırp ordusunun (Vojske Republike Srpske-VRS) başkomutanı oldu. Yaklaşık dört yıl süren Sarajevo kuşatması ve Srebrenica’da yaşanan soykırım başta olmak üzere, ordunun eylemlerinden sorumlu en üst düzey askerî figürlerdendi. Savaşın ardından yıllarca firari olarak saklandı ve ancak Mayıs 2011’de Sırbistan’da yakalanarak Lahey’e teslim edildi.
Mladić, ICTY tarafından 2017’de, Srebrenica Soykırımı, insanlığa karşı suçlar ve savaş hukukunun ihlalinden suçlu bulunarak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Bu ceza, 2021’de temyiz aşamasında da onandı. Mladić, cezasını çekmekteyken uzun süredir devam eden sağlık sorunları nedeniyle Lahey’de BM gözetiminde hastanede 27 Ağustos 2026’da öldü.
26 Ağustos çarşamba sabahı Nepal’in Tibet sınırına yakın Rasuwa’da bulunan Bhotekoshi nehrinde ani şiddetli sel meydana geldi. Nepal polisine göre en az 389 kişi hayatını kaybederken en az 1500 kişi ise hala kayıp. Başta depremden kaynaklandığı düşünülen sel, Himalayalardan düşen buzul parçasının etkisiyle gerçekleşti. Uzmanlar bu afetin küresel ısınma kaynaklı arka planına dikkat çekti.
Fotoğraf: The Kathmandu Post
Amerika Birleşik Devletleri Jeoloji Araştırma Kurumu (USGS) 26 Ağustos Nepal yerel saatiyle sabah 08.37, Çin standart saatiyle 10.52’de Çin ve Nepal sınırına yakın bir bölgede 5.2 büyüklüğünde bir sismik hareket saptadı. USGS, bu sismik hareketin önce 4.4 boyutunda bir deprem olduğunu duyurdu. Sonrasında sismik dalgalanmanın kaynağının ve yakınlardaki sismik istasyonların, uzun dönem sismik dalgalanmalarının ve uydu görüntülerinin incelenmesiyle Himalayalardan bir buzul parçasının düşmesi olduğuna ulaşıldı.
Su kaynakları uzmanı Santosh Nepal, bir buz, kar ve kaya karışımının yaklaşık 5.500 metreden yaklaşık 3.000 metreye düştüğünü tahmin ettiğini söyledi. Nepal, “Görünüşe göre bir kar ve buz kütlesi yaklaşık 5.000 metreden yaklaşık 3.000 metre yüksekliğe düştü” dedi. “Bu kadar yüksekten düştüğü için muazzam bir enerji ürettiğini tahmin ediyoruz” diye belirtti.
Bir dağ nehrine düşen bu parçanın enkaz ve çamuru beraberinde sürüklemesiyle nehir taştı. Saniyede 50 metre hızda hareket eden akıntı kısa süre içerisinde yaşam alanlarını yok eden şiddetli bir sele sebep oldu. Sel, Nepal’in sınır bölgelerindeki çeşitli yolları köprüleri, evleri ve elektrik altyapı projelerini yok etti. Tibet sınırındaki Gyriong Limanı’nı da etkiledi. Bölgeye giden yolları, iletişimi ve elektrik bağlantılarını kesen bir toprak kaymasını tetikledi.
Nepal polisinin aktardığına göre, sel en az 389 kişinin hayatına mal olurken yaklaşık 1.500 kişinin akıbeti hala bilinmiyor.
“Selin arka planında iklim değişikliği var“
Calgary Üniversitesi’nde doçent olan yer bilimcisi Dan Shugar, incelediği uydu görüntülerine göre felaketten önceki 24 saat içinde büyük miktarda kar eridiğini söyledi.
“Vadideki buzulların bir kısmı dün karla kaplıydı ve bugün çoğunlukla çıplak buz. Yani, başka bir deyişle (ve henüz herhangi bir hava durumu istasyonu verisi görmedim), muhtemelen sıcaktı,” dedi.
Birleşmiş Milletler (BM), 2023’te Nepal’in karla kaplı dağlarının küresel ısınma nedeniyle en az son 30 yıl içinde buzlarının üçte birine yakınını kaybettiğini söylemişti.
Yeni Zelanda’daki “Dağlardan Denize” programının baş bilim insanı jeolojik haritalama, yapısal jeoloji, tektonik ve sıvı akışı alanlarında uzman Simon Cox, “İklim değişikliği, yüksek dağ kayalarını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yaratıyor” dedi.
Uzmanlar iklim değişikliğini bu olayın tek tetikleyicisi olarak tanımlamamanın gerektiğini söyledi. Aynı zamanda iklim değişikliğinin yüksek dağ kayasını ve buzu istikrarsızlaştırabilecek koşullar yarattığını ve bu hafta görülen türden çöküşleri ve basamaklı tehlikeleri daha sık hale getirdiğini belirtti.
Cox, ısınmanın dik yamaçlarda buz desteğini azaltabileceğini, eriyen suyu artırabileceğini ve dağ yamaçlarını zayıflatabilecek ve bazı noktalarda büyük çöküşleri daha olası hale getirebilecek donma, çözülme ve yağış modellerini değiştirebileceğini de sözlerine ekledi.
Rasuwa’nın üzerinde yeni bir göl oluştu
Uzmanlar, kar ve buz kütlesinin yokuş aşağı aktığına ve bir sele dönüştüğüne, çığ alanının altında büyük bir çöküntü yaratıldığına ve daha sonra orada su birikerek bir göl oluşturduğunu belirtiyor.
Çin medyasına göre ise göl, Lhende Khola’ya akan Chhochen Khola ve Purepu Tsangpo nehirlerinin altında oluştu. Lhende Khola, Rasuwagadhi’de Kerung Khola’ya katıldı. Çin’in Su Kaynakları Bakanlığı’na atıfta bulunan Global Times, perşembe gününe kadar yaklaşık 2 milyon metreküp su biriktiğini bildirdi. Çin devlet televizyonu, önümüzdeki iki ila üç gün içinde 1 milyon metreküp daha birikebileceği ve hacmi potansiyel olarak yaklaşık 3 milyon metreküpe çıkarabileceği konusunda uyardı. Çinli yetkililer, gölü tutan doğal barajın kırılabileceği konusunda uyardı. Nepal’in Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Otoritesi (NDRRMA) de gölün oluşumunu ve genişlemesini doğruladı.
Yaklaşık 0,11 kilometrekareyi kapsayan gölün başka bir sele neden olabileceği riski de bulunuyor. NDRRMA, doğal barajın kırılabileceğini ve aşağı yönde başka bir büyük seli tetikleyebileceğini söyledi. Yetkililer, aşağı akış bölgelerindeki sakinleri ve ilgili tüm kurumları tetikte kalmaya ve gerekli önlemleri almaya çağırdı.
Çalışmalar sürüyor
Nuwokat’taki durumu değerlendirmek için yaptığı seyahatten başkente dönen Nepal Başbakanı Balendra Şah, sosyal medyada bir açıklama yayınladı. Bölgeye ilişkin değerlendirmelerini aktaran Şah, “etkilenen insanlar, yerel halkın temsilcileri, güvenlik personeli, sağlık çalışanları ve kurtarma ve yardım çalışmalarına dahil olan herkesle” doğrudan konuştuğunu söyledi. “Durum hala zorlayıcı. Tüm devlet kurumları tam kapasiteyle çalışıyor. Şimdiki ilk önceliğimiz her vatandaşın hayatını kurtarmak, kayıpları aramak ve kurtarmak, yaralıları tedavi etmek ve etkilenen ailelere acil yardım sağlamak” dedi.
Nepal yetkilileri kasaba ve vadilerde bulunan binlerce kişiye helikopterlerle acil durum malzemeleri ulaştırdı. Nepal polisi, ölü sayısının 389’a ulaştığını açıkladı. Nepal İçişleri Bakanı Sudhan Gurung, odağın hayatta kalanları bulmaya devam ettiğini söyledi. Kurtarma ekipleri, Trishuli çevresindeki en çok etkilenen bölgede çoğu Tibet’te Hindular ve Budistler tarafından saygı duyulan Kailash dağına giden seyyahlar olmak üzere 100 kayıp Hintli ziyaretçiyi ve 25 Çinli işçiyi buldu. 650’den fazla yabancı turist ise hala kayıp. Nepalli yetkililerin ise kayıp yerlilerin sayısını henüz belirlemediği biliniyor.
Savaşlarda veya afetlerde yaralananlara yardım eden uluslararası insani yardım ağı Kızılhaç ise sel sonucu tüm köylerin yok edildiğini ve geçilmeyecek durumda olan yol ve köprülerden dolayı ekiplerin hareket edemediğini ve en az 10 bin ailenin yerinden edildiğini belirtti.
Kaynak: Reuters, Online Khabar, BBC
*Bu haber, Niha+ stajyeri Gökçe Bayrak tarafından hazırlandı.
Rojin Kabaiş dosyasının avukatı Abdurrahman Karabulut’un açıklamasının okunduğu toplantıda geçtiğimiz 2 yıllık sürecin kronolojisi ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.
Foto: Rojin Kabaiş için Adalet Komisyonları
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi Rojin Kabaiş‘in kaybolmasının üzerinden neredeyse iki yıl geçerken Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları bugün İstanbul’da bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, iki yıl boyunca yürütülen adalet mücadelesinin raporu kamuoyuyla paylaşıldı ve dosyadaki güncel gelişmeler aktarıldı.
Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024’te kaldığı Seyyid Fehim Arvasi Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) yurdundan çıktıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamamış, 18 gün süren aramaların ardından 15 Ekim 2024’te Van Gölü kıyısında, en son görüldüğü yerin yaklaşık 20 kilometre uzağında cansız bedeni bulunmuştu.
Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un basın toplantısında paylaşılması için ilettiği bilgilendirme metni şu şekilde:
Soruşturmanın ilk bir yılı içerisinde, özellikle soruşturmanın intihar ihtimali üzerinden yürütülmesi nedeniyle etkisiz bir soruşturma yürütüldüğünü belirtmek gerekir. Elde edilen deliller de bu çerçevede değerlendirildiği için soruşturmanın etkinliği ciddi biçimde zedelenmiştir.
Bunun en önemli somut örneklerinden biri, dosyanın sekiz ay boyunca Van Barosu’ndan gizlenmiş olmasıdır. Evet, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153. maddesi kapsamında dosya hakkında kısıtlılık kararı bulunmaktadır. Ancak bu kısıtlılık kararı şüpheliler bakımından uygulanabilir; müdahiller ve müdahil vekilleri bakımından aynı şekilde uygulanamaz. Buna rağmen dosyanın hukuka aykırı bir biçimde Van Barosu’ndan sekiz ay boyunca gizlenmesi, adalete ve dosyaya erişim hakkının engellenmesi sonucunu doğurmuştur.
Bu süre boyunca Van Barosu’na herhangi bir gelişme aktarılmamış, bilgi veya belge verilmemiştir. Bu anlamda Van Barosu’nun, dolayısıyla avukat meslektaşlarımızın soruşturmaya katkı sunması engellenmiş; meslektaşlarımız dosyadaki gelişmeler karşısında kayıtsız bırakılmak zorunda bırakılmıştır.
İkinci önemli husus, Adli Tıp Kurumu raporunda tespit edilen iki farklı erkeğe ait DNA bulgusunun dokuz ay sonra açıklanmış olmasıdır. Bu DNA bulgularının varlığı bilinmesine rağmen dokuz ay boyunca açıklanmamıştır. Dahası, söz konusu iki farklı erkeğe ait DNA’nın Rojin’in vücudunun neresinde bulunduğuna ilişkin açıklama ancak bir yıl sonra yapılmıştır. Bu gecikmeler, soruşturmanın etkisiz yürütülmesine neden olmuş; soruşturmanın intihar algısı üzerinden ilerlemesine ve dolayısıyla delillerin kararmasına dolaylı olarak sebebiyet vermiştir.
Aynı şekilde, valinin daha otopsi esnasında Nizamettin Kabaiş’e intihar yönünde baskı yapması da son derece önemlidir. Bu husus, dosya kapsamında müşteki beyanıyla ortaya konulmuş bir delildir. Dolayısıyla bu eylem; delillerin karartılması, baskı oluşturulması ve soruşturmanın yönünün değiştirilmesine yönelik bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.
26.06 tarihli bilirkişi raporunda şüpheli olarak bildirdiğimiz kişiler zaten dosya kapsamında mevcuttur. Buna rağmen bu kişilerle ilgili herhangi bir ifade alma işlemi yapılmamış, HTS ve baz kayıtları incelenmemiş, DNA örnekleri alınmamıştır. Bu durum, soruşturma kapsamında bazı kişilerin korunduğu yönünde ciddi bir algı yaratmaktadır. Dosya kapsamında benzer şekilde tespit edilen birçok kişi bulunmaktadır. Ancak bu kişiler yönünden gerekli soruşturma işlemlerinin yapılmaması son derece ciddi bir eksikliktir.
Bunun yanı sıra, elimize ulaşan tüm veriler ve özellikle Adli Tıp Kurumu’nun rokuronyum maddesine ilişkin farklı bir şüphe ortaya koyan rapor hazırlamış olması da son derece ciddi bir sorundur. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, maddi hakikatin bugüne kadar etkin ve bütüncül bir şekilde araştırılmadığı açıkça görülmektedir.
Son olarak telefonun açılması amacıyla Çin’e gönderilmesi de soruşturma açısından fuzuli bir zaman kaybına neden olmuştur. Çin’in, kendi markasının uluslararası ticari itibarını riske atarak söz konusu telefonu açmayacağı öngörülebilir bir husustur. Buna rağmen telefonun Çin’e gönderilmesi ve bu süreçte yaşanan zaman kaybı, soruşturmanın ilerlemesini geciktirmiştir. Kaybedilen bu süre içerisinde birtakım yan delillerin kararmasına veya kaybolmasına neden olunmuş olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Bunlar, soruşturmanın etkisiz yürütüldüğünü gösteren başlıca ve somut hususlardır.
Kaybolduğu günkü yazışmalar
Dün (26 Ağustos) yayımlanan habere göreyse Jin News, Rojin Kabaiş’in kaybolduğu günkü yazışmalarına ulaştı.
Haberde Rojin Kabaiş’in kaybolduğu 27 Eylül 2024 tarihinde mesajlaştığı kişinin, Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Anabilim Dalı’nda araştırma görevlisi M.Ç. olduğunun tahmin edildiği aktarıldı. Yazışmalarda M.Ç.’nin Van Gölü sahilinde deniz kabukları bulunduğunu ve isteyenlere getirebileceğini söylediği, Rojin Kabaiş’in ise “deniz kabuğu” yanıtını verdiği belirtildi. Devam eden mesajlarda hediyeleşmeye ilişkin ifadeler yer alırken M.Ç.’nin teşekkür ettiği belirtildi.
Rojin Kabaiş’in yazışmalarda “hocam” şeklinde hitap ettiği kişinin M.Ç. olduğu aktarıldı. M.Ç.’nin sonrasında kurumdan ayrıldığı ama ne zaman ayrıldığının öğrenilemediği aktarıldı. Ayrıca M.Ç’den DNA örneği alınmadığı da aktarılan bilgiler arasında.
Dosya avukatı Abdurrahman Karabulut’un ise Van Cumhuriyet Başsavcılığı’na sunduğu dilekçede mevcut veriler doğrultusunda Instagram’da Rojin Kabaiş ile yazışan M.Ç. ile M.Ç.’nin olay sonrasında görüştüğü M.N.K. hakkında gözaltı kararı verilmesini ve DNA örneklerinin alınmasını talep ettiği belirtildi.
Basın toplantısında paylaşılan Rojin Kabaiş Dosyası ve Adalet Mücadelesi 2 Yıllık Süreç Raporu’ndaki (27 Eylül 2024 – 25 Ağustos 2026) bilgiler doğrultusunda yaşanan gelişmelerin kronolojisi:
Rojin Kabaiş dosyasında yaşananlar
Eylül 2024
27 Eylül 2024: Rojin Kabaiş, kaldığı Seyyid Fehim Arvasi KYK yurdundan çıktı ve ondan bir daha haber alınamadı.
28 Eylül 2024: Van Gölü sahilinde Rojin’e ait cep telefonu, kulaklık, su, kek ve cüzdan bulunması sonucu arama çalışmaları göl çevresinde yoğunlaştırıldı.
30 Eylül 2024: Nizamettin Kabaiş, kızıyla hem kendisinin hem de annesinin konuştuğunu söyledi. Kameralara son yansıdığı saat 19.05 olarak belirlendi.
Ekim 2024
9 Ekim 2024: Arama kurtarma çalışmaları sahil güvenlik, jandarma, AFAD ve çeşitli ekiplerce su altı cihazları ve köpeklerle sürdürüldü.
10 Ekim 2024: İçişleri Bakanı başörtüsünün bulunduğunu duyurdu; 350 saatlik kamera kaydının izlendiği ve sonar cihazlarıyla dip taraması yapıldığı açıklandı.
15 Ekim 2024: 18 gündür kayıp olan Rojin’in cansız bedeni, son görüldüğü yerin 20km uzaklığında Van Gölü Molla Kasım Köyü sahilinde bulundu. Herhangi bir darba rastlanmadığı, kıyafetlerinin üzerinde olduğu basına servis edildi.
16 Ekim 2024: Van Adli Tıp Kurumu’ndaki işlemin ardından cenaze Bağlar İlçesi Yeniköy Mezarlığına defnedildi.
17 Ekim 2024: Ön otopside darp ve cebir izine rastlanmadığı belirtildi. Baba Nizamettin Kabaiş, olay yerindeki içki şişelerine dikkat çekerek intihar algısına tepki gösterdi.
Kasım – Aralık 2024
4 Kasım 2024: Adli Tıp Raporunda Rojin’in Van Gölü’nde boğularak hayatını kaybettiği belirlendi.
6 Kasım 2024: İlk resmi otopsi raporunda ölüm nedeni “suda boğulma” olarak kaydedildi. Bedeninde 2 erkeğe ait DNA tespit edildi ancak nerede bulunduğu raporda yer almadı.
22 Kasım 2024: Nizamettin Kabaiş, kızının otopsi raporunda “suda boğulma” şeklinde bir ibarenin olmadığını belirterek başsavcının sözlerini aktardı.
10 Aralık 2024: Adli Tıp Başkanlığı, kesin ölüm nedenini “suda boğulma” olarak açıkladı.
17 Aralık 2024: Savcılığın talebi üzerine hazırlanan ek raporda; DNA’ların bulaş (kontaminasyon) riski taşımadığı bertaraf edildi, kişinin zehirlenerek öldüğüne dair tıbbi delil bulunmadığı yinelendi.
Ocak – Eylül 2025
1 Eylül 2025: Nizamettin Kabaiş, savcının 2 kişiden şüphelendiklerini söylediğini duyurdu. Bedenindeki kırıklara ve ciğerinde su olmamasına dikkat çekti.
27 Eylül 2025: Rojin’in şüpheli ölümünün 1. yılında yüzlerce kadın mezarını ziyaret etti, 8 ilde eşzamanlı eylemler yapıldı.
Ekim 2025
11 Ekim 2025: ATK raporuyla bedenindeki 2 erkek DNA’sının sternal (göğüs) ve intrevajinal (vajina içi) bölgesinde olduğu açıklandı.
12 Ekim 2025: Otopsi raporu detayları yayınlandı. DNA’ların tespiti üzerine 23 şehirde “Rojin İntihar Etmedi” şiarıyla eylemler yapıldı; soruşturmanın cinsel saldırı kapsamında genişletilmesi talep edildi.
15 Ekim 2025: DEM Parti’nin soru önergesi reddedildi. Adalet Bakanlığı, ek uzman görüşü talep edildiğini açıkladı.
17 Ekim 2025: Not defterindeki şifrelerle e-posta hesabına girildi, KKTC’de yaşayan bir kişi tespit edilip ifadesi alındı. Rojin’in ölmeden önceki son günlerde “Cesetler nerede yıkanır?”, “Otopsi nedir?” gibi Google aramaları yaptığı belirlendi.
24 Ekim 2025: Diyarbakır Barosu’na verilen otopsi görüntülerinin olduğu CD’nin çizik olması üzerine orijinal CD gönderildi.
Kasım – Aralık 2025
13 Kasım 2025: ATK “bulaş olmadığı” yönünde açıklama yaptı.
14 Kasım 2025: Otopsi ve nakilde müdahil olan 134 kişiden alınan DNA örneklerinin, bedendeki DNA’larla uyuşmadığı tespit edildi.
19 Kasım 2025: DNA alınan kişi sayısı 195’e çıktı. TBMM’de aile ve milletvekili katılımıyla basın toplantısı yapıldı.
20 Kasım 2025: Dosyaya, Rojin’in kolundan tutularak beyaz bir araca zorla bindirildiğini anlatan gizli tanık ifadesi eklendi.
4 Aralık 2025: Gizli tanık canlı yayında Rojin’in 21.00-22.00 saatleri arasında zorla araca bindiriliş anını anlattı.
5 Aralık 2025: Telefonun İspanya’ya gönderilmesi talebi kabul edildi.
18 Aralık 2025: Telefon İspanya’da yetkililere teslim edildi.
25 Aralık 2025: Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, telefon şifresinin 10 haneli olduğunu açıkladı.
28 Aralık 2025: Diyarbakır’da Rojin Kabaiş kütüphanesi kuruldu.
Ocak – Nisan 2026
3 Ocak 2026: Ankara buluşması için ulaşım desteği çağrısı yapıldı.
5 Ocak 2026: Rojin Kabaiş İçin Adalet Komisyonları kuruluşunu ilan etti.
10 Ocak 2026: KYK görevlileri hakkındaki soruşturma talebi reddedildi.
12 Ocak 2026: Aile Adalet Bakanlığına çağrıldı.
13 Ocak 2026: Aile, Bakan Yılmaz Tunç ile görüştü. Baba “suda boğulma” itirazını yineledi.
30 Ocak 2026: Ankara’da Büyük Buluşma ve Adalet Bakanlığı önünde eylem gerçekleştirildi.
31 Ocak 2026: Bakan Tunç kadınların eylemini dezenformasyon yapmakla suçladı.
10 Mart 2026: Telefon açılmadan İspanya’dan döndü.
12 Mart 2026: Konsolosluk önünde eylem engellendi. Ailenin Diyarbakır’daki evine silahlı saldırı düzenlendi ve ölüm tehditleri alındı.
13 Nisan 2026: Tehditlerin son bulması için İHD şubelerinde açıklamalar yapıldı.
19 Nisan 2026: Kabaiş ailesi, Tunceli’de Gülistan Doku’nun ailesini ziyaret etti.
24 Nisan 2026: Bakan Akın Gürlek, Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nın dosyanın üzerine gideceğini açıkladı.
30 Nisan 2026: Telefonu açmak için yerli ekip kurulduğu duyuruldu.
Mayıs – Temmuz 2026
2 Mayıs 2026: Bardakçı ve Mollakasım’da 425 kişinin DNA örneklerinin incelendiği duyuruldu.
3 Mayıs 2026: Oda arkadaşı, kargo bahanesiyle odaya giren iki kimliği belirsiz kadının telefon sahilde bulunduğunda Rojin’i aradıklarını anlattı.
6 Mayıs 2026: Bakan Akın Gürlek aileyle görüştü, telefonun Çin’e gönderileceği duyuruldu.
7 Mayıs 2026: Erzurum Bölge İdare Mahkemesi kararıyla KYK yurdu yöneticilerine resmi soruşturma yolu açıldı.
8 Mayıs 2026: Bakan’ın aileye “intihar mı cinayet mi belli değil” dediği aktarıldı.
15 Mayıs 2026: Baz istasyonu analizi için özel ekip kuruldu.
17 Haziran 2026: Baba Kabaiş, kampüsteki 360 derece döner kameraların incelenmesi için dilekçe verdi.
19 Haziran 2026: Silvan’da Rojin Kabaiş’in tabelasına yapılan saldırı gerçekleşti.
29 Haziran 2026: Aile Van Barosu’ndan vekaletini çekti, dosyayı Av. Abdurrahman Karabulut devraldı.
6 Temmuz 2026: Avukat Karabulut, olayın cinayet olduğunu ve cesedin tekneyle göle atılmış olabileceğini belirtti.
7 Temmuz 2026: Van CBS bünyesinde yeni ekip kuruldu, Adalet Bakanlığı sinyal değerlendirme cihazı gönderdi.
15 Temmuz 2026: Ölüm sebebi suda boğulma denmesine karşın “Diatom testi”nin yapılmadığı ortaya çıktı.
17 Temmuz 2026: 18 günlük süreçte göldeki tüm teknelerin GPS, HTS kayıtları incelemeye alındı.
25 Temmuz 2026: Diatom testi resmen talep edildi.
Ağustos 2026
5 Ağustos 2026: Telefon verilerinin incelemesi kabul edildi, cihaz Mersin’e gönderildi.
8 Ağustos 2026: Aileleri tehdit eden 10 kişiden 2’si tutuklandı.
11 Ağustos 2026: Van YYÜ Rektörü Hamdullah Şevli ve yeğeninden DNA örneği alındı.
14 Ağustos 2026: Baba tehdit mesajlarını paylaştı.
19 Ağustos 2026: Araç tespiti, PTS verileri incelemesi ve ATK görevlileri hakkında soruşturma talep edildi.
20 Ağustos 2026: HTS ve BAZ inceleme dilimlerinin genişletilmesi istendi.
21 Ağustos 2026: İHA kamera kayıtlarının açıklanması talep edildi.
25 Ağustos 2026: Avukat Abdurrahman Karabulut, otopsi raporunda yer alan ancak görmezden gelinen detayı açıkladı. Rojin’in midesinde solunum kaslarını anında felç eden ölümcül kas gevşetici “Rocuronium” bulundu. İlacin yarılanma ömrü çok kısa olduğu için haftalar önceki ameliyattan kalmasının imkansız olduğu, Rojin’in bu ilaçla felç edilerek öldürülmüş olabileceğini belirtti.
Maden işçilerinin eylemi sürerken Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek tutuklandı. Madenciler Ankara Adliyesi önünde toplandı.
Gökay Çakır (solda) ve Başaran Aksu (sağda)
Yıldızlar SSS Holding’e bağlı maden işçilerinin ödenmeyen alacakları için sürdürdüğü eylem devam ederken Bağımsız Maden İşçileri Sendikası (Bağımsız Maden-İş) Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu dün (26 Ağustos) tutuklandı. Sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alınan iki sendikacının tutuklanmasına tepki gösteren madenciler, “Patron serbest gezerken bizim yöneticilerimiz tutuklanıyor” diyerek Ankara Adliyesi önünde bir araya geldi.
Her iki isim de 25 Ağustos’ta gözaltına alınmıştı. Çakır, Manisa’nın Soma ilçesinde, Aksu ise Ankara’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önündeki eyleme yapılan polis müdahalesi sırasında gözaltına alındı. İki sendikacıya da yöneltilen suçlama, sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” oldu. Çakır’ın gözaltısına, yaptığı üç sosyal medya paylaşımı dayanak gösterildi. Gün içinde savcılık işlemleri tamamlanan Çakır ve Aksu, tutuklama talebiyle hâkimliğe sevk edildi.
Madenciler adliye önünde
Gözaltı ve sevk kararlarına tepki gösteren madenciler, Ankara Adliyesi önünde toplandı. Bağımsız Maden-İş, kararın ardından yaptığı açıklamada tutuklamaları “siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen bir sınıf saldırısı” olarak nitelendirdi ve mücadelenin süreceğini duyurdu:
17 gündür Yıldızlar SSS Holding’in gasp ettiği ücret ve tazminatlarımız için direniyoruz. Üç bakanlığın garantörlüğünde verilen sözler tutulmadı. Müfettiş raporu alacaklarımızı tespit etti. Sebahattin Yıldız serbest gezerken Genel Başkanımız Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanımız Başaran Aksu tutuklandı.
Bu tutuklamalar siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen, Yıldızlar SSS Holding’in çıkarlarına hizmet eden, bir sınıf saldırısıdır. Madencinin hakkını savunmak, holdinglerin nasıl büyütüldüğünü anlatmak ve işçilerin ülkeyi yönetenlerle görüşmesini istemek suç değildir.
Yıllarca ruhsatlarla, tapularla ve özelleştirmelerle büyütülen holdingin işçiye borcu ortada. Devlet gücü holdinge karşı işlemezken madenciye gözaltı, soruşturma ve tutuklama olarak dönüyor. Kimin korunduğu da kimin susturulmak istendiği de ortada.
Biz mertçe dövüşürüz. Safımızı gizlemeyiz, sözümüzü eğip bükmeyiz. Madencinin alın terini patrona yedirmedik, yedirmeyeceğiz. Başkanlarımızı yalnız bırakmayacağız.
Mücadelemiz devam ediyor. Halkımızı madenciden taraf olmaya, sendikaları ve bütün işçi sınıfını dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz. Bu kavga hepimizin kavgasıdır. Yoldaşlarımızı alacağız. Hakkımızı alacağız. Mutlaka biz kazanacağız.
İşçiler neden eylemde?
Eylemlerin kaynağında Yıldızlar SSS Holding çatısı altındaki iki işletme bulunuyor: Eskişehir’deki Doruk Madencilik ve Elazığ’daki Eti Gümüş. Buralarda çalışanların ödenmeyen maaşları, kıdem ve ihbar tazminatları, sendikadan doğan alacakları ve zorunlu biçimde çıkarıldıkları ücretsiz izin dönemine ait hakları aylardır çözülmeden duruyor.
Doruk Madencilik işçileri Nisan ayında Eskişehir’den başlayarak Ankara’ya yürümüş, alacakları ve özlük hakları için hem Enerji Bakanlığı önünde hem de Kurtuluş Parkı’nda eylem yapmıştı. Süreç, İçişleri Bakanlığı’nda düzenlenen ve şirketin, işçilerin, sendikanın ve üç ayrı bakanlığın temsilcilerini bir araya getiren görüşmeyle uzlaşıya bağlanmış ve ödemelerin belirli bir takvim çerçevesinde yapılacağı bildirilmişti.
Ancak işçiler bu sözlerin tam olarak gerçekleştirilmediğini belirterek 1 Haziran’da yeniden yola çıktı. 5 Haziran’da Bağımsız Maden-İş, tazminat, yıllık izin, toplu sözleşme farkları ve ücretsiz izin dönemi için o günkü hesaba göre çıkan alacakların ödendiğini açıklayarak eylemine son verdi. Fakat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın sendikal haklarla ücretsiz izinleri konu alan denetimi henüz sonuçlanmamıştı. Taraflar, denetimden ek bir hak doğması durumunda bunun da şirketçe karşılanacağı konusunda anlaştı.
Sendika avukatı Lütfi Sabri Batı, söz konusu raporun Temmuz ayı ortalarında tamamlanarak taraflara ulaştırıldığını aktardı. Rapor, ücretsiz izinlerden, ihbar tazminatlarından ve altı işçiye ödenmesi gereken sendikal tazminattan kaynaklanan yeni alacaklar ortaya çıkardı.
Bağımsız Maden-İş eylemini 5 Haziran’da noktaladıktan kısa süre sonra Doruk Madencilik’in yetkili sendikası Türkiye Maden-İş’e üye işçiler de kendi alacakları için harekete geçti. Çalışma Bakanlığı’nın devreye girmesiyle 15-16 Haziran’da yürütülen görüşmelerin sonunda şirketle Türkiye Maden-İş arasında ayrı bir protokol imzalandı ve ödemeler bir takvime oturtuldu. Taksitler zamanında yatmayınca sendikanın üyeleri 27 Temmuz’da tekrar Ankara’ya geldi, eylemlerini önce holding binası önünde, ardından Ulus ve Kızılay’da sürdürdü.
Ankara’daki eyleme Doruk işçilerinin yanı sıra, aynı holdinge bağlı Elazığ Eti Gümüş’te çalışan Bağımsız Maden-İş üyeleri de katıldı. Sendikaya göre Eti Gümüş çalışanlarına 6 Ağustos’ta ödeme yapılacağı yazıyla taahhüt edilmiş, ancak bu söz tutulmamıştı. Bunun ardından Eti Gümüş işçileri de 10 Ağustos’ta Doruk Madencilik işçileriyle birlikte Ankara’da eyleme başladı. 10 Ağustos’tan bugüne işçiler ve aileleri birçok kez gözaltına alındı.
Yunanistan’da her yıl geleneksel olarak düzenlenen organizasyonlarda Ağustos dolunayı için ülke genelindeki 126 arkeolojik alan, yarın ücretsiz olarak ziyaret edilecek ve dolunay bu mekanlarda izlenebilecek.
Yunanistan Kültür Bakanlığı tarafından bu yıl 27’nci kez düzenlenecek olan Ağustos dolunayı etkinlikleri kapsamında yarın 126 arkeolojik alan, anıt ve müze ziyaretçilere ücretsiz olacak. Ülke genelindeki 126 arkeolojik alan saat 19.30’dan gece yarısına kadar ücretsiz ziyaret edilebilecek. Bazı noktalarda konserler, koro performansları ve rehberli turlar da düzenlenecek.
Antik dünyada insanların kehanetlerini öğrenmek için geldiği Apollon Tapınağı ve Olimpiyat Oyunları’nın doğduğu yer olarak bilinen Antik Olympia’ya da dolunay gecesinde ziyaret edilebilecek. Sparta yakınlarındaki Orta Çağ kenti Mystras ise geceyi bir müzik etkinliğiyle karşılayacak.
Akropolis gece yarısına kadar açık
Atina’daki Akropolis Müzesi ise yarın sabah 09.00’dan gece yarısına kadar açık olacak. Müzenin İtalya’da bulunan Antik Yunan sanat eserlerine odaklanan geçici sergisi de bu özel gecede ücretsiz ziyaret edilebilecek. Antik dönemde ölüler diyarına açılan bir geçit olduğuna inanılan, karanlık ve ritüellerle bağlantılı bir geçmişe sahip olan Acheron Nekromanteion’u ve Yunanistan’ın en eski kehanet merkezlerinden biri kabul edilen Dodona da yarın gece dolunay etkinliklerine ev sahipliği yapacak. Korint Körfezi’ne bakan Nafpaktos Kalesi ile Halkidiki’deki Ammon Zeus alanı da ziyaretçilere açık olacak olan önemli alanlardan olacak.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada “tarihin yeniden yazıldığını” belirterek barış vurgusu yaparken, geçtiğimiz günlerde oluşturulan Silahsızlanma ve Stratejik Alt Komisyonu’nda Abdullah Öcalan’ın yer alacağı ve kendisine bağlı bir alt kurulun oluşturulacağı öğrenildi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, Malazgirt Savaşı’nın 955’inci yıl dönümü dolayısıyla düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Türkiye’nin zorlu bir coğrafyada bulunduğunu belirterek, “Şurayı özellikle vurgulamak istiyorum. Biz coğrafi olarak dikensiz bir gül bahçesinde yaşamıyoruz. Bu coğrafyada bizim güçlü olmaktan, bir ve beraber olmaktan başka hiçbir seçeneğimiz yoktur. Sadece kendi hak ve hukukumuzu korumak için değil, yüzünü ülkemize çevirmiş milyonlarca kardeşimiz için de biz güçlü olmak zorundayız. Savunmadan diplomasiye, eğitimden ulaştırmaya, ekonomiden sağlığa tüm çabamız müessir ve müreffeh bir Türkiye’yi inşa etmek içindir” dedi.
“Tahriklere gelmeyeceğiz“
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkinde konuşan Erdoğan, “Dost düşman herkes bilsin bölgemizde tarih yeniden yazılıyor. Türkiye barışçıl politikalarıyla bölgeye yön veriyor. Bunun önünü artık kimse kesemez. Durduracaklarını hayal edenler yıkılacaktır. Birilerinin tahrikleriyle farklı yollara girmeyeceğiz. Azimle, sabırla ve kararlılıkla ilerlemeye devam edeceğiz” dedi.
“Atın kuyruğunu bağladık“
Erdoğan şöyle devam etti:
“Millet olarak bizim çok eski bir geleneğimiz var. Bir sefere çıktığımız zaman, bir yola baş koyduğumuz, bir işe giriştiğimiz zaman atımızın kuyruğunu bağlarız. Bunu ne olursa olsun geri dönmeyeceğimizi, sonuna kadar gideceğimizi anlatmak için yaparız. İşte biz de Türkiye Yüzyılı’nı inşa etmek için atımızın kuyruğunu bağladık. ‘Terörsüz Türkiye’ ve terörsüz bölge hedeflerimizi gerçekleştirmek üzere atımızın kuyruğunu bağladık. İçinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden barış ve esenlik yurdu yapmak için atımızın kuyruğunu bağladık. Terör gibi ebedi kardeşliğimize vurulan hançerleri söküp atmak için atımızın kuyruğunu bağladık.”
Türkiye, Avrupa ve Federe Kürdistan Bölgesi’nden alt kurul
Öte yandan Mezopotamya Ajansı (MA)’nın haberine göre Silahsızlanma ve Stratejik Alt Komisyonu’nda Abdullah Öcalan yer alacak. Öcalan’a bağlı Türkiye, Avrupa ve Federe Kürdistan Bölgesi’nden çalışma yürütecek bir ekipten oluşacak bir alt kurulun da oluşturulması planlanıyor. DEM Parti kaynaklarına dayandırılan bilgiye göre, Abdullah Öcalan’ın örgütsel alanların tümüne sirayet edebilmesi için kendisine bağlı bir alt kurul oluşturulması planlanıyor. Abdullah Öcalan’a bağlı bu alt kurulun da, Federe Kürdistan Bölgesi, Avrupa ve Türkiye’de aktif çalışma yürütecek bir ekipten oluşacağı ifade ediliyor.
Habere göre, Takip ve Değerlendirme Kurulu’nun yaptığı ilk toplantıda, tüm bu detayların tartışılıp, netleştirildiği öğrenildi.