Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Narin Güran davasında mahkûmiyete gerekçe yapılan “daraltılmış baz” yönteminin bilimsel geçerliliği ve adli süreçteki takvim çelişkileri, dijital delillerin yargıdaki rolünü yeniden tartışmaya açtı. Dosyadaki resmi açıklamaların kronolojisi, sivil alanın yargıya etkisi ve İstinaf Mahkemesi başkanının kamuoyunda yeterince yer bulmayan muhalefet şerhi, sürecin hukuki ve teknik arka planındaki boşlukları ortaya koyuyor.

Görsel yapay zeka araçları ile yapıldı

Türkiye, dünya bilim literatürünün “geçmişe dönük olarak bu hassasiyette yapılması neredeyse imkânsızdır” diye tanımladığı bir yöntemin, kamuoyunun en hassas olduğu dava üzerinden meşrulaştırılmasına tanıklık etti. Narin Güran davasında ilk kez kullanılan, uzmanlığı tartışmalı isimlerin ürettiği ve teknik olarak denetlenmesi mümkün olmayan bu “daraltılmış baz” yöntemi, sadece tek bir cinayet dosyasının sınırlarında kalmıyor. Toplumun vicdanını yaralayan bir davaya bu yöntemle ‘sözde’ bir açıklık getirilirken, aslında şimdiden ve gelecekte milyonlarca insanın hayatını doğrudan riske atabilecek tehlikeli bir emsalin zemini hazırlanıyor.

Karşımızdaki bu tablo, bir takım güçlerin hukuk sistemini tasfiye etme çabası mı, siyasi bir strateji mi, yoksa devletin omuzlarındaki gecikmiş adalet yükünü teknik bir illüzyonla hafifletme arayışı mı, henüz bilinmiyor. Ancak net olan bir şey var: Narin Güran davasındaki bu süreci baştan sona incelemek, bugün adalet mekanizmasına ihtiyacı olan her vatandaşın ve her hukukçunun, yarın kendisini nasıl bir tehlikenin beklediğini anlaması açısından en vahim örnek. Türkiye adalet sistemini geri dönülmez bir kırılmaya sürükleyen bu sürecin perde arkasına, kurumsal aktörlerine ve zamanlama ilişkilerine daha yakından bakmak bu yüzden bir zorunluluk.

Kobay dava

Yazıya temel konu olan Narin Güran davasında mahkûmiyet temelini oluşturan en önemli unsur, “Dar Alan Baz” analizi olarak adlandırılan yöntem. Baz istasyonlarından alınan hücresel verileri dar bir ölçekte incelediğini iddia eden bu yöntemle oluşturulan raporlar, şüphelilerin konumunu ev içindeki odalara kadar tanımlayan netlikte veriler sundu. Oysa uluslararası adli bilişim literatürüne göre bir telefonun yerini spesifik bir noktaya kadar kesin olarak tespit etmek her zaman mümkün değil. Hatta bunun geçmiş tarihli bir olay için ölçümününde hiçbir imkanı yok. Türkiye’nin de akredite olduğu ISO 17025 standartlarının gerektirdiği “ölçüm belirsizliği” (uncertainty) raporlanmadan Narin Güran davasında hüküm sonucu doğuran geçmişe dönük daraltılmış baz alan raporları ve mahkemeye sunulan kamera görüntü analizleri, mutlak birer konum kanıtı olmaktan ziyade, uzman yorumuna dayalı çıkarımlar ve mahkemelerce hükme esas delil olarak alınması kabul edilir değil.

Türkiye’de adli tıp literatüründe benzeri bulunmayan bu ‘geçmişe dönük dar alan baz’ yöntemleri, Narin Güran davasında üç ağırlaştırılmış müebbet cezasının temel gerekçesi yapıldı. Bugün ise bu yöntem, yargı mekanizmasında ‘meşhur’ bir aydınlatıcı olarak birçok davada kullanılmaya devam ediyor.

Kamuoyunun bu dava vesilesiyle ayrıntılı olarak duyduğu “daraltılmış baz” kavramı, adli mekanizmanın teknik verileri ele alış biçimi ile idari makamların bu verilere dair açıklamaları arasındaki zamanlama ilişkisini göstermesi açısından dikkat çekici bir zamanlamaya sahip. Söz konusu süreç, resmi kayıtlara ve açıklamalara göre özet olarak şu temel adımlarla gelişmişti:

Kronoloji: Söylem ve Rapor Arasındaki Zamanlama
20 EYLÜL 2024
Kamuoyuna İlk Resmi İlan
Dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, TBMM’deki bir resepsiyonda kameralar karşısına geçerek Narin Güran davasındaki soruşturmanın teknik boyutuna dair ilk kapsamlı açıklamayı yaptı. “Daraltılmış baz” yönteminin bu dosyada uygulandığı kamuoyuna ilk kez ilan edildi.
“Soruşturma çok titiz bir şekilde yürütülüyor. Teknolojinin son verileri kullanılıyor. İlk defa uygulanan bazı teknik yöntemler burada denendi. Gerek daraltılmış baz istasyonlarının tespiti gerek oradaki tüm teknik veriler, kamera görüntülerinin TÜBİTAK tarafından en ince detayına kadar incelenmesi yapıldı. Bu yöntemle kimin, hangi dakikada, nerede olduğu net olarak belirlenecek…”
11 EKİM 2024
Raporun UYAP’a Kaydedilmesi
Soruşturmanın teknik altyapısını oluşturan ve adli bilişim uzmanları ile kolluk tarafından hazırlanan “Daraltılmış Baz Analiz Raporu” tamamlanarak Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma dosyasına (UYAP) resmi olarak kaydedildi.
14 EKİM 2024
Rapor Sonrası İlk Açıklama
Teknik raporun dosyaya girmesini takip eden günlerde Bakan Yılmaz Tunç yeniden kameraların karşısına geçti ve 20 Eylül’de çerçevesini sunduğu yönteme atıfta bulunarak verilerin kesinliğine dair söylemini yineledi.
“Yine HTS kayıtları tespit edildi. Geriye dönük o bölgede kimlerin kimlerle konuştuğu, şüpheliler bakımından özellikle baz çakışmaları, en son yapılan teknik çalışmalar çok önemliydi. O daraltılmış baz çakışması dediğimiz bilirkişi incelemeleriyle çok önemli verilere de ulaşıldı. Teknik çalışmaların son aşamasına gelinmiş durumda. Katillerin kim olduğu görülecek.”

Bu takvim, teknik nitelikteki bir bilirkişi raporunun UYAP sistemine yüklenmesi ile yürütme organı tarafından bu verilerin kamuoyuna kesin birer delil olarak sunulması arasındaki sürenin darlığı açısından incelenmeye değerdi. Bakan Tunç’un 14 Ekim’deki konuşmasında yer alan “o daraltılmış baz çakışması dediğimiz” ifadesi, temeli 20 Eylül’deki ilk açıklamada atılan söylem dilinin bir devamı oldu. Bu durum, savunma makamının söz konusu bilirkişi raporunu satır satır inceleyip baz sapmaları, sinyal kirliliği veya kırsal alandaki kapsama alanı hataları gibi teknik hususlara yönelik hukuki itirazlarını henüz mahkemeye sunamadığı bir zaman diliminde, dijital veriler üzerinden adli algının önceden şekillenmesine zemin hazırlayarak birçok kişinin tarif ettiği ‘iddianame jet hızıyla hazırlandı’ söyleminin ortaya çıkmasına neden oldu.

Teknik ceza yargılamasına ait bu teknik delil yönteminin idari kurumlar tarafından da erken aşamada sahiplenildiği başka bir açıklamada görebiliyoruz:

DEM Parti Milletvekili Sevilay Çelenk’in Medyascope mecrasına verdiği mülakatta aktardığı üzere, New York’taki bir uluslararası toplantıda bir araya geldiği Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Narin Güran davasından bahsederken söze doğrudan, “Daraltılmış baz konusunda kendilerinin (Bakanlığın) bir ön açıcı olduğunu” belirterek başlıyor. Bu aktarım, teknik bir ceza yargılaması unsurunun, idari kurumlar tarafından da paylaşılan bir kurumsal refleks alanına dönüştüğünün basına yansıyan somut bir verisi sayılabilir. Aile Bakanlığı’nın ‘‘dar baz’’ yönteminde bir ön açıcı olması nasıl mümkün olabilir? Bu bakanlığın adli davalarda kullanılagelen ve bilimsel olarak tartışmalı olan bu yönteme dair nasıl ön açıcı rolü olabilir? Bu bilginin üzerinde gazetecilerin durmamış olması, bu konunun irdelenmemiş olması ya da medya, sosyal medya gibi alanlarda kendine yeterli yeri bulmamış olması da yine yazının başından beri ele aldığımız algıyı farklı organlar eliyle belirlemeye dönük çalışmaların nasıl sonuç verdiğine dair başka çarpıcı bir örnek teşkil ediyor.

Üst yargının teknik tereddütleri

Dava sürecinde dijital ve tıbbi verilerin medya mecralarında kesin nitelikli argümanlarla sunulması ile üst yargı organlarının dosyaya koyduğu şerhler arasındaki mesafe ise dikkat çekici. Kamuoyunun odağındaki sivil toplum kuruluşları ile müdahil avukatların açıklamaları da davanın algısını belirleyen katmanlardan bir diğeri.

UCİM Saadet Öğretmen Çocuk İstismarı ile Mücadele Derneği Türkiye Hukuk Koordinatörü avukat Mine Rana Kahramanoğlu, Flash TV kanalındaki bir canlı yayında sunucunun, “Narin’in bedeninde PSA (Prostat Spesifik Antijen) örneği bulunmuş olması, Narin’in kesinlikle ve kesinlikle istismara uğradığının bir işareti midir?” sorusuna, Kahramanoğlu”Hayır, değildir. Şöyledir: Adli tıp raporunda zaten bu açıklığa kavuşturuldu. Zaten istismara uğradığına dair hiçbir delil bulunamaz çünkü deliller yok olmuş” diyerek yanıt verdi.

Kahramanoğlu devamında “bulgunun maktulün vücudunda olmadığı, sadece kıyafetlerinde yer aldığı ve cinsel istismar olasılığının bütünüyle çürütüldüğü” yönünde bir çıkarımda bulunuyor. Ama bu çıkarım eksik çünkü burada bahsedilmeyen en önemli veri PSA’nın Narin’in vücudunun başka yerlerinde de bulunduğu.

Öte yandan aynı derneğin kurucusu ve başkanı olan Saadet Özkan’ın resmi X hesabından Şirin Elmas davasına ilişkin yaptığı açıklama ise UCİM’in dernek olarak çelişkili beyanlar verdiğinin en net örneği olarak karşımıza çıkıyor:

Peki nasıl olur da Narin Güran’da bulunan PSA örneği bir cinsel istismar bulgusu değilken Şirin Elmas’ta bulunan PSA, cinsel eylemin gerçekleştiğinin ispatı olabiliyor?

Mahkeme başkanı şerh düştü

Dava kamuoyunda kendinden söz ettirmeye devam ederken, PSA konusuna ilişkin en önemli çıkış Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi Başkanı Mehmet Selim Erem’den geldi. Kamuoyunda büyük bir yankı bulmayan ve hızla yerini başka gündemlere bırakan bu dosyayı inceleyen Daire Başkanı Erem; mahkemenin 2025/666 Esas ve 2025/1428 Karar sayılı ilamına koyduğu muhalefet şerhinde, ilk derece mahkemesinin hükmüne karşı PSA bulguları yönünden ciddi teknik tereddütler bulunduğunu kaydetti.

Erem istinaf şerhinde adli verilerin kesin bir dille çürütülmüş sayılamayacağı ve dosyada bu yönüyle eksik inceleme yapıldığı teknik detaylarla vurguluyor.

Üye hakim, maddi gerçeğin tereddütsüz açığa çıkarılması için söz konusu hususların incelenmesini talep eden şerh düşüyor.

Aynı zamanda yüksek mahkemenin bu şerhinde, sanıkların saniyelerle ölçülen dar bir zaman diliminde ortak bir amaçla hareket etmesinin “hayatın olağan akışına uygun bulunmadığı” da kayda geçirilmiş. Soruşturma ve kovuşturma aşamalarında dönemsel kurumsal anlatılarla veya medya sunumlarıyla “kesin gözüyle bakılan” teknik detaylar, üst yargı denetiminde maddi gerçeğin bütünüyle ortaya çıkarılmasını engelleyen birer “eksik inceleme” gerekçesi olarak resmi kayıtlara geçmiş. Bu durum, kamuoyunu temsil eden aktörlerin medya mecralarında kesin yargılarla sunduğu beyanlar ile yargısal mekanizmanın arka planında devam eden teknik ve fenni kuşkular arasındaki mesafeyi net bir şekilde göstermekte.

Narin Güran davasında katılan taraf olarak bulunan bir diğer önemli aktör ise Diyarbakır Barosu oldu. Dönemin Baro Başkanı Nahit Eren katıldığı canlı yayın programlarında hem Kahramanoğlu’nun PSA yönünde yaptığı açıklamaları destekler ve öncü olan türden açıklamak yaparken hem de daraltılmış baz yönteminin ayak izi niteliği taşıdığını ve aynı zamanda bu raporlarda hesaplama hatası olmadığı sürece rapor baz istasyonu verilerinin kesin delil yapılabileceğini vurguladı. TELE1 kanalının canlı yayınına katıldığı bu program kaydının 4.dakikasının 11.saniyesinde, daraltılmış baz raporuna ilişkin bizzat ifade ettiği kendi sözleri bulunuyor: “Raporda bir sayısal veri hatası ya da bazların çakışması ve sinyallerin açıları konusunda bir sorun olmazsa bana göre yer tespiti açısından kesin bir delil niteliği taşıyor.”

Yine aynı kanalın başka bir canlı yayın programına katılan Eren’in kendisine sorulan ‘’Narin’de bir cinsel istismar var mı?’’ sorusuna dönük yaptığı açıklama ise şuydu:

‘’PSA dışında cinsel istismara dair başka cinsel istismarın bağlamına dair bir olgu, bir delil maalesef başkaca dosya içerisinde yok.’’

Yargıtay incelemeye gerek duymadı

Birinci derece mahkemesine kadarki süreçte sahne alan bu figürlerin açıklamaları, toplumda ve hatta yargı mercilerinde peşin bir “vicdani kanaat” eğilimi yarattı. Sürecin kamuoyuna sunuluş biçimi adli algıyı tamamen kilitledi. Oysa İstinaf aşamasında daire başkanının koyduğu muhalefet şerhi, gerek daraltılmış baz raporlarının bilimsel denetlenebilirliğini sarsıyor, gerek PSA konusunda kapsamlı inceleme talep ediyor, gerekse de ailenin masumiyet karinesi ve şüpheden sanık yararlanır ilkesinin göz ardı edildiğini açıkça belgeliyor.

Ne yazık ki bu hukuki şerhler, 86 milyon insanda oluşan ve “algının olgunun üzerinde” inşa edildiği o devasa siber barajı yıkmaya yetmedi. İstinafın bu teknik ve sarsıcı muhalefet şerhini rağmen Yargıtay ilgili konularda incelemeye gerek duymadı.

Narin Güran davasında karşımıza çıkan bu tehlikeli süreç ne ilk ne de son örnek. Bugün Güran ailesi fertleri, dün Mazlum İçli ve daha niceleri, maddi hakikati yansıtmaktan uzak, akıllara zarar sözde teknik verilerle dört duvar arasında tutuluyor ve hayatları yok oluyor. İnsanların ömürleri, bu sorunlu adli yaklaşımlar, siyasi hesaplar ya da devletin omuzlarındaki o devasa adalet enkazını teknik yöntemlerle hafifletme arayışları yüzünden göz göre göre harcanıyor. Narin Güran davasını baştan sona incelemek bu yüzden hayati. Çünkü uydurma raporlarla, sinyal kirlilikleriyle ve sipariş algılarla inşa edilen bu siber baraja, bu dijital adaletsizliğe bugün sessiz kalan her hukukçu ve her vatandaş, yarın o adliye kapısından içeri girdiğinde kendisini nasıl bir felaketin beklediğini görmek zorunda.

Düzeltme Doktrini Dosyası
  1. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar
  2. Bölüm: Düzeltme Doktrini: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Düzeltme Doktrini: Türkiye’de dijital kumpaslar

Narin Güran, Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş gibi sarsıcı davalarda organize trol ağları, kurgusal HTS kayıtları ve sahte delillerle şekillenen “algoritmik adalet” sisteminin tehlikeli boyutlarını gözler önüne seriyor.

Görsel yapay zeka aracıyla yapıldı

Sinema ve televizyon tarihi, uzun yıllar boyunca bizi uzak felaket senaryolarının kurgusal güvenliğiyle ekrana bağlarken, bugün yerini bizzat içinde yaşadığımız distopyayı sahneleyen yapımlara bıraktı. Öyle ki, bir davanın seyrini değiştirmek, birini suçlu ilan etmek ya da suçluyu gizlemek için artık fiziksel delillere ihtiyaç yok. Bunun için ekranlarda akan bir video kaydı, manipüle edilmiş bir metadata ya da daraltılmış bir baz istasyonu verisi yetiyor.

BBC’nin The Capture dizisinde “Düzeltme Doktrini” olarak kavramsallaştıran siber kumpas mekanizması, yani resmi kurumların adli süreçleri yönlendirmek için dijital delilleri yeniden üretmesi, kurgusal bir distopya değil, modern yargı sistemlerinin bugün içinde bulunduğu belki de en tehlikeli kurumsal gerçek. Sistemin, kendi inandığı suçluluk şablonunu yaratmak adına dijital veriyi mutlak hakikat kabul etmesi, savunma hakkını tamamen ortadan kaldırırken yargılama süreçlerini de maddi gerçekten uzak birer algı operasyonuna dönüştürüyor. Bu algoritmik adalet modeli, dijitalleşmenin bir tahakküm aracına dönüştüğü coğrafyalarda ise çoktan somut bir laboratuvar bulmuş durumda.

Türkiye’deki dijital veri tartışmalarının temeli, aslında 2013 yılındaki Gezi Parkı sürecinde tabandan gelen organik toplumsal hareketleri baskılamak ve dijital alanda yönlendirmek amacıyla kurulan ilk organize troll faaliyetlerine kadar uzanıyor. Kamuoyu algısını yapay içerik kampanyalarıyla kontrol etme çabasıyla şekillenen bu süreç, KCK davalarında el konulan hard disklerin olay yerinde dijital parmak izlerinin (hash değerlerinin) alınmaması ve savunmaya imaj kopyası verilmemesi usulsüzlüğü ile Odatv ve Poyrazköy davalarında bilgisayarlara dışarıdan virüsler (trojan) yoluyla suç dokümanı yüklenmesiyle, Balyoz davasında ise sistem saati geriye alınarak imal edilen kurcalanmış üst verilerle (metadata) teknik birer siber kumpas modeline dönüştü. İlerleyen yıllarda Kobani davasındaki seçici ve kitlesel HTS (sinyal) analizleri, ByLock veri tabanında binlerce masum insanı tuzaklayan “Mor Beyin” yönlendirme algoritmaları ve bugün İBB iştiraklerinde somut suç fiili yerine veri havuzları üzerinden işletilen soyut “irtibat ve iltisak” şablonları, adli mekanizmayı bütünüyle bir “algoritmik suçluluk çağına” evriltti. Yargı, maddi gerçeğe ulaşmak yerine, denetlenmesi güç dijital havuzlar ve saniyeler içinde kurgulanabilir siber profiller üzerinden hüküm vermeyi kurumsal bir alışkanlık haline getirdi.

Artık adli davalarda da uygulanıyor

Geçtiğimiz yıllarda daha çok siyasi dava başlıklarında rastlanan bu teknik ve metodolojik durum, bir süredir adli davalara, cinayet ve çocuk istismarı soruşturmalarına da sirayet etti. Toplumsal trajediler ve adli vakalar, siber verilerin yorumlanma biçimlerinin ve medya etkisinin en yoğun yaşandığı alanlar haline geldi. Bu süreç, geniş kitlelerin adalet arayışını ve toplumsal duyarlılıkları sosyal medya ağları üzerinden manipüle ederek, dosyaların adli gerçekliğinden ziyade dijital mecralarda üretilen kurgusal anlatıların öne çıkmasına zemin hazırlıyor. Hatta toplumsal figürlerin, popülist siyaset kurumlarının ve medyanın da bu dijital histeri dalgasına eklemlenmesi ile yargılama süreçleri maddi gerçeği aramaktan uzaklaşıp, hedef saptıran organize birer siber algı operasyonuna dönüşüyor.

Narin Güran, Foto: Sosyal medya

Bu durumun güncel laboratuvarlarından biri, 8 yaşındaki Narin Güran’ın ölümüyle ilgili yürütülen soruşturma ve dava süreci oldu. Narin’in ailesinden anne, abi ve amcanın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarıyla sonuçlanan ilk derece mahkemesi kararının gerekçesinde, olayın neden ve nasıl gerçekleştiğine dair bütünlüklü bir kronoloji netleştirilemedi. Yargılama makamı, maddi ve somut delillerin yanı sıra süreç içinde yedi kez ifade değiştiren ve Narin’in bedenini Eğertutmaz Deresi’ne gömdüğü mahkemece kanıtlanan komşu sanık Nevzat Bahtiyar’ın anlatımlarına ve bilimsel doğruluğu ile hata payları teknik olarak tartışılan “daraltılmış baz istasyonu (HTS)” kayıtlarına dayandı.

Evinin bulunduğu mahalle askeri bölge olduğu halde, jandarma yetkilileri güvenlik kamerası kayıtlarının Narin’in 19 gün sonra, 8 Eylül 2024’te bulunan cansız bedeninin ardından incelemeye konulduğu ve Narin’in en son bulunduğu yer olduğu iddia edilen evi ve etrafındaki alanı net gören CCTV kamerasının 15 günden fazla kaydının tutulmadığını söyledi. Bu durumda Narin’in kaybolduğu günden itibaren bakılması gereken kamera kayıtlarının hem zamanında incelenmemesi hem de daha sonra 15 günden fazla kayıt aldığının söylenmesi akıllarda ciddi soru işaretlerine neden oldu.

Trol orduları davaları rehin alıyorlar

Türkiye’deki siber manipülasyonun ulaştığı bugünkü aşamanın sahadaki karşılığını daha iyi anlamak adına, tanık olduğumuz yöntem ve kullanıcıları, homojen ve tek merkezli bir troll yapısından ziyade, ‘dava bazlı’ fraksiyonlara bölünmüş durumda ve bunu yapanlar ise çoğunlukla dersine iyi çalışan organize siber saldırı grupları.

Bugün siber alanda, arkalarında devlet içindeki farklı kliklerin, silahlı unsurların ya da yerel çıkar ağlarının bulunduğu siber tugaylardan bağımsız gruplaşmalar halinde hareket eden farklı ağlar çarpışıyor. Bu trol orduları artık yalnızca ideolojik ya da siyasi kavgalar yürütmüyor. Ucu belirli güç odaklarına dokunan her kritik adli vakada, adeta birer “dijital özel güvenlik şirketi” gibi dosyayı rehin alıyor. Örneğin, namını Narin Güran davasında mahkeme için hazırladığı ve bilimsel olarak doğrulanması imkansız olan “iyileştirilmiş” kamera görüntüsü raporuyla pekiştiren sivil bir şirket, bugün Türkiye’nin en çetrefilli adli dosyalarına başat bilirkişi olarak atanabiliyor.

Gülistan Doku, Foto: Sosyal medya

Ulusal Kriminal Büro (UKB) gibi yapılar, uluslararası adli bilişim standartlarından ve akademik denetimden uzak, uzmanlıkları ceza hukuku literatüründe tartışmalı figürler eliyle mahkemelere kesin hüküm içeren dökümanlar sunuyor. Dahası, bu yapılar sosyal medya hesapları üzerinden tarafsız kurumsal kimliklerini bütünüyle terk ederek, dosyaya bilimsel eleştiri getiren bağımsız uzmanları ve gazetecileri açıkça tehdit edebiliyor:

Buna rağmen yargı mekanizması, üniversitelerin akredite adli tıp enstitüleri ya da bağımsız bilim insanları yerine, bu sivil yapıları en sadık ve vazgeçilmez adli çözüm ortağı olarak görmeye devam ediyor.

Narin Güran davasındaki manipülasyon

Son tahlilde karşımıza çıkan tablo, devlet içi güç kliklerininden yerel unsurlara birçok kurumun siber ağları birer silah olarak kullandığı iki farklı stratejiyi ifşa ediyor: Kimi odaklar kurumsal prestiji korumak adına Rojin Kabaiş veya Gülistan Doku dosyalarında delil zincirini ve dijital imajları savunma makamına tamamen kapatırken kimi kliklerin trolleri ise Narin Güran davasında olduğu gibi kurgusal WhatsApp yazışmaları, çarpıtılmış HTS verileri ve sahte adli tıp senaryoları üreterek maddi hakikati bütünüyle tasfiye ediyor.

Narin Güran davasında siber alanı manipüle eden bu mekanizma, soyut birer algoritmadan ibaret değil. Bu davanın tarafları arasında konumlanmış binlerce sosyal medya kullanıcısı var. Özellikle Güran ailesi aleyhine pozisyon almış birçok hesabın 21 aydır aktif olarak paylaşım yaptığı X platformunda belli başlıklar altında algı yaratan, devletin mahkemelerinin verdiği kararların sorgulanmasına müsaade etmediklerini beyan eden, aile üyelerinin hepsinin katil ve suçlu olduğuna dönük sayısız içerik paylaşan ve etki gücü yüksek kimi hesaplar var.

Rojin Kabaiş’in babası, Foto: Sosyal medya

Bu davayı prototip bir örnek olarak ele aldığımızda Kabaiş, Doku, İçli ve daha nice önemli, kamuoyunda tartışma yaratan davaların işlenmesi ve dijital medyada şekillenmesinde büyük role sahip olan bu destekçi ve içerik üreticisi grubun eylemleri başka amaçların hedeflendiğine dair düşüncelere neden oluyor. Onlarcasının öncü olduğu farklı isimlerle faaliyet veren belirli anonim şebekeler eliyle bilhassa davaya dair söylemi olan kadınların neredeyse hepsi siber saldırılara maruz kalıyor. Bu hesaplar, dosyada maddi gerçeği arayan bağımsız gazetecileri, avukatları ve sivil aktörleri sürekli olarak ağır karalamalarla hedef alırken, son olarak Narin Güran davasında ‘yeniden adil yargılanma’ talebinde bulunan ve hakikati arayan kadınları ‘porno sitelerine montaj görseller yüklemekle’ tehdit edecek kadar fütursuz olabiliyor.

Cezasızlık zırhı

Peki bu troller hem maddi hem de yasal olarak nereye dayanıyor olabilir? Cevabı, bu davada en ön planda olan ve görünen yüzlerin, anonim hesapların oluşturduğu X odalarında aylarca mikrofon alıp davaya ilişkin beyanlarını tıpkı bir gazeteciye cevap verir gibi muhatap saydıkları bu hesaplara karşı yaptıkları uzun soluklu konuşmalarda aramak gerekiyor.

Bir tarafın ürettiği siber gürültü, tehdit, işinden ettirmeye varan şantaj ve karalama kampanyalarının, davanın diğer aktörleri ve medya figürleri eliyle nasıl büyütülüp dolaşıma sokulduğunu, adli bir trajedinin etrafında nasıl organize bir algı ekosistemi kurulduğunu açıkça gözler önüne seriyor.

Mazlum İçli, Foto: Özgür Politika

Bu siber abluka zincirinin en tehlikeli ve düşündürücü halkası olan X platformundaki kullanıcıların yaptığı bu aleni şantaj, nitelikli tehdit ve dijital eylemlerine karşı X Türkiye yönetiminin yeterince yaptırım uygulamaması ve bu hesapların askıya alınmaması ise belki de herkesin güvenliği açısından en önemli sorun. Sıradan vatandaşların dijital ayak izlerinin saniyeler içinde takibe alındığı bir adli iklimde, söz konusu anonim hesap kullanıcılarının sahip olduğu bu fütursuz cezasızlık zırhı, akıllara kaçınılmaz soru işaretleri getiriyor.

İlginç olan ise kamuoyuna mal olmuş bir şarkıcının, bir Cumhurbaşkanı danışmanının ve bir gazetecinin söz konusu X kullanıcılardan birinin X ev sahipliği yaptığı yankı odalarında uzun süre konuşmacı olarak katılması, ilgili anonim hesapların bahsi geçen davanın bilinen isimlerine sürekli destek veren paylaşımlar yapıyor olması ise kamuoyu nezdinde bir davada güç ve bilinirlik açısından avantajlı konumdaki kişiler ile siber dijital saldırı yapan anonim hesaplı bu X kullanıcıları arasındaki niteliğini henüz bilmediğimiz bir tür alışveriş-ilişki ağı olduğunun ise somut kanıtlarından biri olarak görülebilir.

Dijital Delillerin Gölgesindeki Adli Vakalar
Yakın tarihteki bazı önemli adli vakalar incelendiğinde, delil toplama süreçlerindeki teknik ve yöntemsel sorunlar yine Narin Güran davasındaki işleyişe benzerliğiyle dikkat çekiyor:
• Mazlum İçli Davası
6-8 Ekim 2014 tarihlerinde meydana gelen Kobani olayları sırasında 14 yaşındayken tutuklanan Mazlum İçli’nin dosyası, dijital delillerin mahkemelerce ele alınış biçimine dair en çarpıcı ve trajik örneklerden bir başkası. İçli’nin cinayetlerin işlendiği saatte, olay mahallinden kilometrelerce uzaktaki bir köy düğününde çalıştığına dair mahkemeye sunulan net kamera görüntüleri, HTS sinyal kayıtları ve adli bilişim raporlarına rağmen, yargılama süreci somut verilerden ziyade dönemsel siyasi kanaatler üzerinden şekillendi. Yaklaşık 11 yıldır cezaevinde bulunan İçli, tüm bu bilimsel ve dijital kanıtlara rağmen 124 yıl 8 ay hapis cezasına mahkum edildi. Bu dava, ceza hukukunun en temel unsuru olan maddi gerçeğin, denetlenebilir siber verilere rağmen nasıl göz ardı edildiğinin somut bir örneğidir.
• Rojin Kabaiş Dosyası
Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş, 27 Eylül 2024 akşamı kaldığı yurttan çakıl taşı toplamak için çıktı ve bir daha kendisinden haber alınamadı. Kaybolmasından tam 18 gün sonra, 15 Ekim 2024 tarihinde Van Gölü kıyısındaki Mollakasım Mahallesi sahilinde cansız bedenine ulaşıldı.

Bu süreç, dijital verilerin, baz istasyonu kayıtlarının ve adli tıp bulgularının resmi bir refleksle nasıl hızlıca “intihar” denilerek kapatılmak istendiğini gösterdi. Soruşturma aşamasında, Kabaiş’in son görüldüğü sahildeki baz istasyonlarına ait HTS ve sinyal verilerinin analizi derinleştirilmedi. Olay yerini gören kameraların kör noktaları incelenmedi ve dijital veriler savunma makamından gizlendi. Delil zincirinin en kritik halkası olan cep telefonu ve dijital materyaller üzerindeki incelemeler, bağımsız uzmanlara tamamen kapatıldı. Bu dosya, kolluk ve adli makamların somut bir cinayet şüphesini rasyonel olarak soruşturmak yerine, dijital verileri ve adli süreçleri kurumsal prestiji koruma kaygısıyla hızla kapattığını net şekilde ortaya koydu.
• Gülistan Doku Dosyası
Munzur Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Gülistan Doku, 5 Ocak 2020 tarihinde Tunceli’de kayboldu ve aradan geçen yıllara rağmen izine rastlanamadı. Soruşturma süreci; baş şüphelinin ailevi nüfuzu nedeniyle dijital delillerin ve siber verilerin kurumsal bir refleksle nasıl karartıldığını veya ihmal edildiğini belgeledi. Soruşturmanın kaderini belirleyecek olan Dinar Köprüsü’nü gören kamera kayıtları üzerinden ilk etapta sahte bir “intihar” kurgusu imal edildi.

Resmi bilirkişi olarak atanan Ulusal Kriminal Büro (UKB) bile hazırladığı raporda, emniyetin iddiasının aksine köprüden düşen hareketliliğin bir insan değil, nesne veya kuş olduğunu belirterek intihar senaryosunu çürüttü. Buna rağmen yargı mekanizması, baş şüphelinin cep telefonu imajlarını ve siber ayak izlerini aylarca incelemeyerek dijital delil zincirinin yok olmasına göz yumdu. Bu dosya, sistemin kendi içindeki mekanizmaları korumak adına kamera kayıtlarını, sinyal verilerini ve en temel bilişim gerçeklerini nasıl işlevsiz bıraktığını tarihe sarsıcı bir yargı skandalı olarak geçirdi.

Dijital infaz şebekeleri

Türkiye’de organize siber operasyonların ve dijital manipülasyonun ilk belirgin kırılma noktasının 2013 yılındaki Gezi Parkı protestoları olduğu bilinmektedir; oysa bu mekanizmanın kökleri tarihsel olarak daha da geriye uzanmaktadır. Eski ismiyle Twitter, bugünkü adıyla X platformundaki sahte hesaplar ve trol ağları, özellikle büyük siyasi davalarda ve kamuoyunun yakından takip ettiği sansasyonel dosyalarda sarsıcı birer aktör olarak defalarca gündeme geldi. Bir hukuki sürecin seyrini doğrudan etkileyen algı operasyonlarının en çok bu troll mekanizmaları aracılığıyla yürütüldüğü, hedef seçilen kişileri itibarsızlaştırma, lekeleme, meşru bir hak mücadelesini bağlamından koparıp yanlış bir yola evriltme ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını engelleme çabaları, artık toplumun yakından tanıdığı sistematik bir olgu olarak gözler önünde duruyor.

Uzun yıllardır adli ve siyasi davalarda karşımıza çıkan bu yapılar, genellikle anonim hesaplar kullanıyorlar. Gerçek kimlikleri ve isimleri belli olmayan, çoğunun takipçi sayısı yok denecek kadar az olan bu hesaplar, sıradan birer kullanıcı gibi görünüyorlar. Ancak kamuoyunun odağındaki önemli bir dava söz konusu olduğunda, bu uyuyan hücrelerden günde on binlerce, hatta yüz binlerce organize paylaşım yapılıyor. Eş zamanlı hareket eden bu siber ağlar, yapay etkileşim dalgaları yaratarak ana akım medyanın gündemini doğrudan belirliyor, adliye koridorlarında ve sokakta en çok konuşulan konunun ne olacağını, planlı hashtag (etiket) çalışmalarıyla adeta bir laboratuvarda şekillendiriyor.

Bunun en çarpıcı, güncel ve can yakıcı laboratuvarı olan Narin Güran cinayeti davasında ise bu siber endüstrinin nasıl “fraksiyonel” ve profesyonel bir faza geçtiği gözler önüne serildi. Bu davada, sayıları 500 ile 1000 arasında değişen organize bir kümenin içinden sıyrılan, özellikle 50 ila 100 kadar son derece profesyonel çalışan çekirdek hesap, ilk günden itibaren medyada yönlendirici bir algı mimarisi inşa etti. Bilimsel olarak doğruluğu tartışmalı olan, sahte ya da manipüle edilmiş olduğu bizzat uzmanlarca belirtilen deliller, kurcalanmış teknik raporlar ve asparagas beyanlar bu profesyonel hesaplar eliyle sürekli, sistematik ve vardiyalı bir biçimde kamuoyuna sunuldu. Hedef tahtasına oturtulacak ya da korunacak yeni isimler bu ağlar üzerinden etiketlenerek kamuoyunun önüne atıldı. Üstelik bu dijital operasyon sadece tek bir platformla sınırlı kalmadı. Ekşi Sözlük gibi kitlesel forum sitelerinde planlı başlıklarla gündemleştirilerek zamanla ana akım medyanın ve “ekran dedektiflerinin” hiçbir doğrulama süzgecinden geçirmeden havada kaptığı hayati birer “haber değeri” unsuru hâline getirildi.

Doğal olarak, bu anonim şebekelerin 24 saat kesintisiz ve milimetrik bir koordinasyonla aktif şekilde kullanıldığını görmek, bu kişilerin bu işi sıradan bir sosyal medya aktivizmi olarak değil, tamamen profesyonel bir meslek olarak icra ettiklerini kanıtlar bir çok veriye açık kaynaklar ulaşmak mümkün. Ortaya çıkan bu tablo şunu gösteriyor: Siber kliklerin arkasında devasa bir kurumsal organizasyonun, kesintisiz bir lojistik desteğin ve en önemlisi, adli kararları algoritmalarla rehin almak isteyen belirli güç odaklarının sağladığı sistematik bir gücün bulunduğunu açıkça ortada.

Yarın: Kurumsal söylem ve dijital illüzyon

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.