Trans öğrenci yurttan çıkarılma tehdidi altında

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı yurt müdürlüğü tarafından trans kimliği nedeniyle yurttan atılmakla tehdit edildiğini söyledi. Niha+ iddiaları yurt yönetimine sordu, yurt müdürü konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini belirterek cevap veremeyeceğini söyledi. Avukat Akpınar ise yapılanların açıkça insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. İHD LGBTİ+’dan Yılmaz ise kimsenin varoluşsal bir özelliği sebebiyle yurttan atılamayacağını belirtti.

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı Gazi Süleyman Paşa KYK Erkek Öğrenci Yurdu yönetimi tarafından trans kimliği nedeniyle hedef alındığını ifade etti.

K. A. Ö., yurt yönetiminin bu durum yüzünden kendisini defalarca görüşmeye çağırdığını, uyarılara uymaması halinde yurttan çıkarılmakla tehdit edildiğini belirtti. Ailesinin ise yurt yönetimi tarafından aranarak ikaz edildiğini ve bu nedenle üzerinde daha fazla baskı kurulduğunu anlattı.

Niha+ yurt yönetimini arayarak öğrencinin iddialarını sordu. Yurt müdürü ise konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini ve bu nedenle cevap veremeyeceklerini belirtti.

Niha+’ya konuşan öğrenci şunları söyledi:

“14 Eylül 2025 tarihinden beri Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdunda barınıyorum. Cinsiyet kimliğimi ifade ediş şeklim, bir süredir idarenin gerçek sorunlarla uğraşmamak için kullandığı bir bahane hâline geldi. İlk defa bu konu ile ilgili 29 Ocak 2026 tarihinde uyarıldım. ‘Kadın gibi giyinmemin’ yurdun kurallarına aykırı olduğunu müdür bizzat kendisi bana söyledi. Eğer bu şekilde davranmak istiyorsam yurtta barınamayacağım, kendime ayrı bir ev tutmam gerektiği söylendi. İdareye hastanede cinsiyet uyum sürecinde olduğumu, itirazları varsa bu konu ile ilgili psikiyatristlerim ile görüşmeleri gerektiğini söyledim.”

Hangi kuralı ihlal ettiğim açıklanmadı”

Yurt yönetimiyle yaptığı görüşmelere ilişkin konuşan K. A. Ö., KYK mevzuatını inceleyerek yetkililere sunduğunu aktardı. Disiplin maddelerini müdür yardımcılarına tek tek okuduğunu söyleyen K. A. Ö., hangi kuralı ihlal ettiğinin kendisine açıklanmadığını vurguladı:

“Hangi kuralları ihlal ettiğimi sormak için yönetmeliği önlerine sundum. Madde 22 (Uyarma cezası), Madde 23 (Kınama cezası) ve Madde 24 (Yurttan çıkarma cezası) uyarınca disiplin işlemi gerektiren fiilleri içeren maddeleri yüksek sesle karşılarında okudum. Bana cinsiyet normlarını anlatmaya ve bir erkeğin nasıl ‘kabul edilebilir’ şekilde makyaj yapabileceğini anlatmaya çalıştılar. Tarafıma yazılı bir tebligat geçilmedi.”

“Rızam dışında aileme bilgi verildi”

K. A. Ö., yaşadığı bir kazadan sonra oluşan sağlık sorununun ardından yurt yönetiminin ailesiyle iletişime geçtiğini, ancak ailesine tam olarak ne söylendiğini bilmediğini kaydererek ve özel hayatına dair bilgilerin de rızası dışında paylaşıldığını ifade etti:

“Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdu idaresi, reşit bir birey olmama rağmen özel hayatımı ve tıbbi sürecimi rızam dışında babama ifşa etmiştir. Hükümetin ‘aile yapısının korunması’ üzerine bu kadar yoğun vurgu yaptığı bir dönemde; idarenin bu hukuksuz hamlesi, babamla olan iyi ilişkilerimi bir anda mahvetmiş ve beni ailemle karşı karşıya getirmiştir. Bu durum, söz konusu ‘aile’ söyleminin gerçek bir koruma değil, yalnızca ideolojik bir propaganda aracı olduğunun ve aykırı görülen her bireyin aile baskısıyla ‘terbiye edilmesi’ için kurgulandığının en somut kanıtıdır.”

K. A. Ö., tıbbi müdahalelerin ve özel hayatının paylaşılmasının hem imzaladığı taahhütnameye hem de kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasalara aykırı olduğunu vurguladı.

Avukat Akpınar: “Yapılanlar hak ihlali”

K.A.Ö’nün avukatı Ekin Su Akpınar ise yaşananların birçok açıdan hak ihlali içerdiğini ve hukuka aykırı olduğunu belirtti.

Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca herkesin dil, ırk, cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hatırlatan Akpınar, Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında bireyin kişiliğine yönelik baskı, tehdit veya zorlayıcı uygulamaların hukuka aykırı olduğunu da söyledi:

“Öğrencinin giyim kuşamına müdahale edilmesi ve bu gerekçeyle barınma hakkının tehdit edilmesi, ölçülülük ve hukuka uygunluk açısından ciddi sorunlar ve hak ihlalleri doğurur.”

Akpınar, rızası olmaksızın ailesinin aranması ve kişisel yaşamına dair bilgiler paylaşılmasının, Anayasa’nın 20. Maddesine göre özel hayatın gizliliği hakkı bakımından da ihlal olarak değerlendirildiğini belirtti:

“Yönetmeliğin disiplin cezaları ve disiplin işlemleri uyarınca; öğrenciler hakkında disiplin işlemi tesis edilebilmesi için öncelikle isnat edilen fiilin açıkça belirlenmesi, ardından öğrenciye savunma hakkı tanınması zorunludur. Bu süreç doğrudan öğrenci ile yürütülür ve idarenin muhatabı öğrencinin kendisidir. Yükseköğrenimine devam eden kişiler ‘öğrenci’ olması nedeni ile velilerine ulaşıldığı konusunda bir iddia varsa bile, bu öğrencilerin reşit yurttaşlar olduğu unutulmamalıdır.”

Keyfi müdahale söz konusu

Giyim tarzı veya cinsiyet kimliği temelli bir yaptırımın ilgili disiplin yönetmeliklerinde yer almasının Anayasa ve uluslararası sözleşmeler bakımından mümkün olmadığını söyleyen Akpınar, bu müdahalelerin keyfi işlem niteliği taşıdığını vurguladı.

Yönetmeliğin Kararların Tebliği bölümü uyarınca disiplin kurulu kararlarının öğrenciye yazılı olarak bildirilmesi gerektiğini ifade eden avukat Akpınar, yönetmeliğin esasen öğrencinin barınma hakkını koruması gerektiğini söyledi.

“Öğrencilerin yaşam tarzı, kimliği, giyim kuşamı gibi konular yurt yönetiminin müdahale edebileceği konular olmamakla birlikte ailesi ile iletişime geçilerek yetki sınırlarının aşılması tamamen keyfi işlemler olup hak ihlalleri taşımaktadır.”

Trans öğrenciler ilk gözden çıkarılanlar oluyor”


Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan İHD LGBTİ+ Komisyonu üyesi Cüneyt Yılmaz, trans öğrencinin yurttan atılmakla tehdit edilmesinin yalnızca bireysel bir olay değil, yapısal bir sorunun sonucu olduğunu vurguladı. Herkesin barınma ve öğrenme hakkı olduğunu belirten Yılmaz, ilk gözden çıkarılan ve istenmeyenin trans öğrenciler olduğunu söyledi.

“Trans öğrenciler, uyum sürecinde olsun veya olmasın her yerde sorun yaşamakta ve tüm bulundukları alanlarda bu gibi benzeri ayrımcılık tutumlarına maruz kalmaktalar. Bu kesinlikle bir hak ihlalidir. Yurt yönetimlerinin bu cesareti nereden aldıkları malum. Meclis görüşmelerinde bile iktidar vekilleri yine LGBTİ+’lara karşı ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadeler kullandı.”

Yılmaz, bu atmosferin yalnızca tekil kurumlarla sınırlı olmadığı belirtilerek, “İktidar, Diyanet, RTÜK gibi kurumların söylemleri bu ayrımcılığı besliyor. Ancak burada sorumluluk yalnızca iktidarla sınırlı değil; başta CHP olmak üzere muhalefet partileri de bu konuda yeterli tutumu almıyor” dedi.

“Ayrımcılık suçtur”

Yılmaz, her alanda olduğu gibi yurtların da cinsiyet ve yönelim gözetmeksizin hizmet vermesi gerektiğinin altını çizdi.

“Nasıl ki bir öğrenciyi Kürt diye dışlayamazsanız, Alevi diye yurttan atamazsanız, trans olduğu için de bunu yapamazsınız. Bu apaçık hak ihlali ve suç teşkil etmektedir. Varoluşsal bir özelliğiniz sebebiyle ayrımcılık görmeniz insanlık dışı bir muameledir. Ayrımcılık suçtur. Özel gereksinimli öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamakla nasıl yükümlülerse uyum sürecindeki transların da süreçlerinde sorun çıkarmamak ve kendi dileği alanda kalmasını sağlamak zorundalar.”

Trans Görünürlük Günü: Trans mahpuslar ne kadar görünüyor?

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü, transların yaşam koşullarını ve maruz kaldıkları ayrımcılığı ve nefret suçlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Ancak Türkiye’deki infaz kurumlarında tutulan trans mahpuslar, bu görünürlüğün belki de en dışında kalan gruplardan biri.

Bilindiği üzere cinsiyet uyum sürecini gerçekleştirmemiş -gerçekleştirse bile fiilen ceza infaz kurumu değişikliği talebine yanıt verilmeyen- trans kadınlar erkek hapishanesinde kalmakta, trans erkekler ise kadın hapishanesinde kalmakta.

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü kapsamında infaz kurumlarında tutsak edilen ve tecrite tabi tutulan trans mahpusların yaşadığı hak ihlallerini Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Niha+’la paylaştığı bilgilere göre, mevcut infaz sistemi trans mahpusları korumaktan çok, izole eden bir yapıya sahip.

Trans mahpuslara tecrit ve izolasyon

CİSST’e ulaşan trans mahpuslar, tecrit uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamasına rağmen tek başına tutulduklarını aktarıyorlar. Bu bilgilere göre, trans mahpuslara her infaz kurumunda ayrı bir koğuş açılmıyor ve mahpuslar çoğu zaman ya toplu olarak küçük odalarda ya da infaz rejimince bir sebep olmamasına rağmen tekli hücrelerde tutuluyor.

CİSST’in 2026’da açıkladığı verilere göre Türkiye’de toplam 304.956 kapasiteli 403 hapishanede 412.991 mahpus tutuluyor.

CİSST, birçok infaz kurumunda trans mahpuslar için ayrı ve uygun koşullara sahip koğuşlar oluşturulmadığını, bunun yerine küçük odalarda toplu şekilde ya da tek başına tutulduklarını ifade ediyor. Ayrıca, mevzuatta cinsel yönelimi farklı olan mahpusların ayrı yerde tutulacağının düzenlenmiş olmasına rağmen bu düzenlemenin çoğu zaman kendisini tecrit ve izolasyon uygulaması olarak var ettiğini belirtiyor.

Kıyafet ve ifade özgürlüğü engelleniyor

Ayrıca CİSST, detaylı düzenlemeler içeren infaz mevzuatında trans mahpusların ihtiyaçlarına yönelik olarak başka bir düzenleme yer almadığını bildiriyor. Trans mahpuslar; cinsiyet ifadelerine uygun kıyafet temin edebilmeleri, kan yada evlilik bağı olmaksızın ziyaretçi kabul edebilmeleri, uyum süreçlerine ilişkin takiplerin yapılması gibi konular için de CİSST’e başvuruyor.

Mahpuslar, infaz kurumu kantinlerinden bu tür kıyafetleri temin etmekte zorlandıklarını mektuplarında sıklıkla aktarıyor. CİSST’e göre bunun yalnızca bir “kıyafet meselesi” olmadığını, doğrudan cinsiyet kimliği ve ifade özgürlüğüyle ilgili bir hak ihlali olduğunu ifade ediyor. Bu durum, infaz mevzuatının ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilmesinin cinsiyet temelli ayrımcılığa sebep olduğunu doğruluyor.

Hormona erişim aksıyor

Aynı zamanda hormona erişim ve cinsiyet ifadelerine uygun kıyafete erişim konusunda da ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilen infaz mevzuatı nedeniyle hak ihlalleri yaşanıyor.

Trans mahpuslar, sadece kıyafet ve ifade özgürlüğü bakımından değil; aynı zamanda sağlık hakkı bakımından da hak ihlallerine maruz kalıyor.

CİSST Derneği, trans mahpusların hormona erişimi konusunda hak ihlalleri yaşadıklarına ilişkin olarak başvurular aldığını söylüyor.

Trans mahpusların uyum süreçlerini başlattıktan sonra düzenli olarak hormona erişmeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Fakat CİSST’e gelen başvurularda; ilgili branş doktorlarına sevklerin geciktiği, randevu bulunamadığı ve hormonların hapishanelere ulaştırılmasında aksaklıklar yaşandığı sıkça aktarılıyor.

Mevzuat transları tanımıyor

Türkiye’de yürürlükte olan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, mahpusların barındırılmasına ilişkin düzenlemeleri ikili cinsiyet sistemi üzerinden tanımlıyor. Bu durum, trans mahpusların ihtiyaçlarının sistematik biçimde görmezden gelinmesine, hak ihlali yaşamasına ve ihtiyaçlarını karşılayacak herhangi bir düzenlemenin bulunmamasına yol açıyor.

CİSST’e göre, bunların yaşanmaması için infaz mevzuatının transları da kapsayacak şekilde şekillendirilmesi gerekiyor. CİSST, cinsiyet kapsayıcı bir mevzuatın var olmasının, cinsiyet temelli ayrımcılığın önlenmesi için büyük önem arz ettiğini ifade ediyor. Ayrıca infaz koruma memurları ve ilgili personellere cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda insan hakları eğitimlerinin verilmesinin de yaşanan ihlalleri azaltabileceği belirtiliyor.

Resmi verilerin ikili cinsiyet sistemine göre tutulduğunu hatırlatan CİSST, Türkiye’de kaç trans mahpus bulunduğuna dair bir veri olmadığını da ekledi.

Bu durum, trans mahpusların istatistiki anlamda da görünmez bırakıldığını ortaya koyuyor. Trans mahpusların maruz bırakıldığı ağır koşulların, onların fiziksel ve psikolojik sağlıklarını nasıl etkilediğini ise Evin Hapishanesi’nden kurtulan Helma’dan Sincan Hapishanesi’nde şüpheli bir şekilde ölü bulunan Poyraz’a uzanan örnekler açıkça gösteriyor.

Mark Ashton: Sınıf ve “Onur”un ortak mücadelesi

1984-1985’te İngiltere’de yükselen madenci direnişi ile LGBTİ+ hareketini buluşturan Mark Ashton, kurduğu dayanışma grubuyla işçilerin ve kuirlerin mücadelesinin ortak olduğunu gösterdi.

Mark Christian Ashton, İngiltereli eşcinsel hakları aktivisti ve “Lezbiyenler ve Eşcinseller Madencileri Destekliyor” (Lesbians and Gays Support the Miners / LGSM) destek grubunun kurucularından biriydi. Büyük Britanya Komünist Partisi üyesi ve partiye bağlı olan Genç Komünistler Birliği (YCL) genel sekreteriydi. LGSM grubu, sınıf dayanışmasının simgelerinden biri haline geldi.

Ashton, Oldham’da doğdu ve Kuzey İrlanda’nın Antrim İlçesi’ndeki Portrush’a taşındı. 1978’de Londra’ya taşınmadan önce ise, Portrush’taki eski Kuzey İrlanda Otelcilik ve Aşçılık Koleji’nde okudu.

Politik bilincin şekillenişi

1982’de Ashton, babasının tekstil makine endüstrisinde çalıştığı Bangladeş’te ailesini ziyaret etmek için üç ay geçirdi. Bu seyahat deneyiminde gördüğü yoksulluk ve sınıf farkı, politik bilinci üzerinde bir etki yarattı. Dönüşünde, Londra Lezbiyen ve Gey Danışma Merkezi’nde gönüllü olarak çalıştı, İngiltere’deki Nükleer Silahsızlanma Kampanyası’nı destekledi ve YCL’ye katıldı. 1983’te, Lezbiyen ve Gey Gençlik Video Projesi’nin “Framed Youth: The Revenge of the Teenage Perverts” (Suçlanan Gençlik: Sapık Gençlerin İntikamı) adlı filminde rol aldı.

  • “Kuir” kelimesinde olduğu gibi, “sapıklar” kelimesi de başlangıçta LGBTİ+’lara hakaret etmek amacıyla kullanılmıştı.
1984-1985 Madenci Grevi: Lezbiyenler, geyler ve madenciler birleşin!

1984’te Londra’daki Onur Yürüyüşü’nde Ashton ve arkadaşı Mike Jackson, 1984-1985 Büyük Madenci Grevi sırasında grevdeki madenciler için kova sallayarak bağış topladılar. Toplam 150 sterlin topladılar.

1984-1985 Büyük Madenci Grevi

Thatcher hükümeti birçok maden ocağının kapatılmasını önermişti. Buna tepki olarak 1984 ile 1985 arasında büyük bir madenci grevi, Ulusal Maden İşçileri Sendikası (NUM) lideri Arthur Scargill tarafından, bir devlet kurumu olan Ulusal Kömür Kurulu’na (NCB) karşı yürütüldü. Greve karşı çıkanlar arasında sendikaların gücünü azaltmak isteyen Başbakan Margaret Thatcher’ın muhafazakar hükümeti başı çekiyordu.

BBC'ye göre, 187.000 madencinin yaklaşık dörtte üçü, 20.000 iş kaybına yol açması beklenen maden ocaklarının kapatılmasına karşı greve gitti. Grev, İngiltere, Galler ve İskoçya'daki birçok maden alanında yapıldı. Madenlerin kapatılması sonucu yoksulluk ve işsizlikle boğuşan madencilerin protestoları esnasında polis müdahaleleri gerçekleşti.

Ertesi akşam, Londra Üniversitesi Öğrenci Birliği’nde düzenlenen LGBTİ+ aktivistleri toplantısına da katıldılar. Burada, Güney Galler Ulusal Madenciler Sendikası’ndan bir madenci konuşma yaptı.

Toplantının ardından Ashton ve Jackson, madencilere tam destek vermeye karar verdiler. Ancak bunu, eşcinsel kimliklerini açıkça ortaya koyan ve bununla gurur duyan erkekler olarak yapmak istediler. Ardından “Lezbiyenler ve Geyler Madencileri Destekliyor” (LGSM) adlı dayanışma grubunu kurdu. Grup, Elephant and Castle’daki Heygate Estate’te bulunan Claydon House’daki Ashton’un dairesinde kuruldu.

Bu grubun amacı, 1984 ile 1985 arasında gerçekleşen büyük madenci grevi boyunca maddi sıkıntılar yaşayan madencileri ve ailelerini desteklemek için para toplamaktı.

Mücadelemiz ortak”

O dönemde homofobi ve transfobi İngiltere toplumunda normalleştirilmişti ve HIV salgını yayıldıkça şiddetini artırıyordu. Ashton, 1980’lerde lezbiyenlerin ve geylerin homofobik önyargılara, sokak şiddetine karşı verdikleri mücadele ile Margaret Thatcher ve hükümetinin madencilik sektörünü ve sendikalarını yok etmesini engellemek için madencilerin verdiği mücadelenin benzerliklerini gördü.

Ashton’a göre yalnızca kendi kimliğinin haklarını savunmak yeterli değildi, tüm ezilen kesimlerin mücadelesi ortaklaşmalıydı.

LGBTİ+’lar hakkında yayılan yalan haberler, pek çok LGBTİ+’nın madencilerle ilgili propagandaya inanma eğilimini azaltıyordu. Buna rağmen LGSM’nin NUM ve madencilerle kurduğu ilişki, iki tarafın da birbirleri hakkındaki önyargılarını aştı ve dayanışma ile sonuçlandı.

Dai Donovan, Welsh (Gallerli) bir madenci, 1984’te LGSM eşliğinde yapılan “Çukurlar ve Sapıklar” (Pits and Perverts) adlı yardım konserine katıldı ve LGBTİ+’lara madencilerin mücadelelerine destek vermeleri için bir konuşma yaptı. Konser büyük bir ilgi ile karşılandı ve önemli miktarda bağış toplandı.

“Çukurlar ve Sapıklar” adlı konser afişi.

Mark Ashton, kendilerinin yapmak istemeyecekleri zor ve tehlikeli fiziksel işleri yaptıkları için madencilere saygı duyuyordu. Bir röportajda, gazeteciler tarafından madenciler LGBTİ+’ları desteklemezken LGBTİ+’ların neden madencileri desteklemesi gerektiği sorulduğunda Mark şöyle cevap verdi:

“Madenciler bizi desteklemiyor da ne demek? Madenciler kömür çıkarıyor, bu da yakıt üretiyor, elektrik üretiyor. Siz bir madene inip çalışır mıydınız? Madencileri desteklememin nedenlerinden biri, onların aşağı inip bu işi yapmalarıdır. Ben yapamazdım.”

LGSM üyelerinin çoğunun siyasi görüşü, tüm işçi sınıfı mensupları arasındaki dayanışmanın önemli olduğu yönündeydi. Thatcher hükümeti NUM’u çökertirse, cinsel yönelimleri fark etmeksizin tüm işçi sınıfı daha kötü bir duruma düşecekti.

Fakat 1985 yılının Mart ayında, sendika fonlarının azalması ve sendika konumunun zayıflaması sebeplerinden ötürü madenciler bir oylama sonucu grevi sonlandırma kararı aldı. Grevin ardından İngiltere genelinde birçok kömür ve maden ocağı kapatıldı.

1985 Onur Yürüyüşü’ne madenciler de katıldı

Üç ay sonra, NUM üyeleri Londra’daki Onur Yürüyüşü’ne katıldı. O yılın ilerleyen aylarında düzenlenen sendika ve işçi konferanslarında, NUM delegeleri lezbiyen ve gey haklarını destekleyen politikaların benimsenmesi için lobi faaliyetleri yürüttü. İşçi Partisi Konferansı’nda eşit hakları destekleyen bir önerge, NUM’un çabaları sayesinde oylama sonucu çok az bir farkla kabul edildi.

1985, Londra’daki Onur Yürüyüşü. Fotoğraf: Colin Clews

Ashton, LGSM’den sonra Red Wedge kolektifine katıldı ve 1985’ten 1986’ya kadar Genç Komünistler Birliği’nin Genel Sekreteri oldu.

AIDS teşhisi konulan Ashton, 30 Ocak 1987’de Guy’s Hastanesi’ne yatırıldı ve 12 gün sonra Pneumocystis pnömonisi nedeniyle hayatını kaybetti.

1980’lerde HIV/AIDS’in özellikle eşcinsel topluluklarla ilişkilendirilmesi özellikle homofobi ve yanlış bilgilendirme ile bağlantılıydı. Bugünkü bilimsel veriler, HIV’in heteroseksüel ilişkiler dahil tüm korunmasız cinsel temaslarda bulaşabildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Dünya genelinde HIV ile yaşayan insanların önemli bir kısmı heteroseksüellerden oluşmaktadır.

Mark Ashton’un ölümünden 28 yıl sonra LGSM ile ilgili biyografi/belgesel olarak nitelendirilen Onur (Pride) filmi vizyona girdi. Bu film 1980’ler İngiltere’sinde gerçekleşen olaylardan yararlanarak yapılmıştır. Film, LGBTİ+ hareketi ile işçi sınıfı mücadelesinin kesişimini anlatan önemli bir yapım olarak hafızalara kazındı.

Trans Onur Haftası: “Bê trans û lubunya jiyan nabe!”

12. İstanbul Trans Onur Haftası, Newroz’da birçok örgüt ve kuruluşa çağrı yaptı: “Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında biz de varız.”

Fotoğraf: KaosGL

12. İstanbul Trans Onur Haftası, her yıl olduğu gibi bu yıl da İstanbul’da trans ve LGBTİ+ bayraklarıyla Newroz alanında olacaklarını duyurdu.

Trans Onur Haftası, Newroz’da kimliği belirsiz kişiler ve polis tarafından yaşadıkları saldırılara karşı insan hakkını savunan bütün kuruluş ve örgütleri yanlarında olmaya çağırdı. Çağrı metni şu şekilde:

“Feministlere, işçilere, devrimcilere, anarşistlere, aktivistlere, yaşam hakkı savunucularına, kurumlara, derneklere ve örgütlere açık çağrımız: Newroz’da trans ve LGBTİ+ bayraklarını birlikte taşıyalım!

Her yıl devlete ve onun inkarcı politikalarına direnerek hep birlikte buluştuğumuz Newroz alanında bayraklarımız nedeniyle hedef alınıyoruz. Patriyarkanın beslediği ve alanın tek öznesi olduklarını düşünen erkek çeteleri tarafından çeşitli bahanelerle şiddete maruz bırakılıyoruz. Alanın öznesi olan bizlerin varoluşunu çeteleşerek engellemeye çalışan erkek şiddetine rağmen, alanda olmaya örgütlenmeye devam edeceğiz.

Önceki Newrozlarda, bayraklarımız ve varoluşumuz hedef alınarak fiziksel, psikolojik, sözel şiddet gördük. Aynı erkek grubu bebeklere saldırmaktan bile çekinmedi. Biz tıpkı devletin inkar ve asimilasyon politikalarına karşı durduğumuz gibi, barış özgürlük ve eşitlik isteğiyle yüzbinlerin buluştuğu Newroz alanında da bu tarz şiddet eylemlerine, yıldırma ve çeteleşme uygulamalarına karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Lubunyayız, Transız, Kürdüz. Bu toprakların hafızasında, direnişinde ve isyanında varız. Newroz da bizimdir.


Siz mücadele arkadaşlarımızı, devletin transları ve lubunyaları hedef gösteren nefret politikalarına ayak uyduranlara karşı bizlerle dayanışmaya çağırıyoruz.


Sokakta, eylemde, Newroz’da; lubunya bayrağını bizlerle birlikte dalgalandırmaya, tüm dostlarımızı ve kurumları alanlarda trans ve gökkuşağı bayraklarını sahiplenmeye çağırıyoruz. Bu Newroz’da kortejlerinizde kendi bayraklarınızın yanında lubunya bayrağını da dalgalandırmaya çağırıyoruz. Mücadelemiz ortaktır.

Newroz pîroz be!

Bê trans û lubunya jiyan nabe!

Newroz benim, senin, hepimizin!”

Dilan Karaman olayı incelemesi nasıl ilerledi?

Gazeteci Dilan Karaman’ın şüpheli ölümü sonrası kurulan kadın örgütleri komisyonunun raporu tartışma yarattı. Aile, feministler ve siyasi yapılar rapora tepki gösterirken adli eksiklikler ve kurumsal sorumluluklar gündeme geldi. 27 Kasım’dan bugüne hangi detaylar kamuoyuna yansıdı?

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Milletvekili Saliha Aydeniz’in danışmanı ve gazeteci Dilan Karaman’ın 11 Kasım’da kaldırıldığı hastanede 28 Kasım’da yaşamını yitirmesi, kamuoyunda başından itibaren ciddi soru işaretlerine yol açtı. Karaman’ın ölümünün “intihar” olarak değerlendirilmesinin özellikle kadın örgütleri ve yakın çevresi tarafından tartışmaya açılması ardından kadın örgütlerinden oluşan bir inceleme komisyonu kurma kararı alındı.

Kadın örgütleri komisyon kurdu

29 Kasım’da Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi, Dayanışmanın Kadın Hali Derneği (DAKAH-DER), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), Rosa Kadın Derneği ve (Özgür Kadın Hareketi) TJA temsilcilerinden oluşan bir inceleme komisyonu kuruldu. Komisyonun içerisinde yer alan 3 avukatın hukuki süreci takip ettiği biliniyor.

Komisyonun amacı; olayın hukuki boyutunu incelemek, Karaman’ı intihara sürükleyen nedenleri ortaya çıkarmak, kurum içi ve kurumlar arası sorumlulukları açığa çıkarmak şeklinde açıklandı.

5 kadın örgütünün komisyon hakkındaki ortak açıklamasında, şüpheli kadın ölümlerinin politik olduğu vurgulanarak sürecin yalnızca bir adli vaka değil, kadınların yaşam hakkına yönelik sistematik bir sorunun parçası olduğu ifade edildi.

Olay günü ve deliller

Dilan Karaman, 11 Kasım’da “adli vaka” olarak hastaneye kaldırıldı. Bu tarihten itibaren süreç yalnızca bir ölüm vakası olarak değil, şüpheli bir kadın ölümü olarak ele alınmaya başlandı.

İlk günden itibaren tanık beyanları toplandı, kaybolma riski bulunan deliller Emniyet Müdürlüğü’ne iletildi, Karaman’ın sosyal medya paylaşımları incelendi, şiddete maruz kaldığını aktardığı arkadaşlarının ifadeleri dosyaya eklendi, yeni taşındığı eve ait kira sözleşmesi kayıt altına alındı

Ayrıca Karaman’ın telefonu, dijital materyalleri ve Mazlum Toprak tarafından sunulan bir mektup incelemeye alındı. Mektubun el yazısının kime ait olduğunun belirlenmesi için örnek yazılar da karakola teslim edildi.

Soruşturma sürecinde bazı kritik eksiklikler de gündeme geldi. Olay yeri inceleme tutanakları hazırlanmasına rağmen Karaman’ın evini gören MOBESE kayıtlarının dosyada bulunmadığı belirten komisyon, bu kayıtları talep etti. Sağlık çalışanlarının ve polis ekiplerinin müdahalesine dair çelişkiler olduğu tespit edildi. Yürütülen inceleme sonucunda Karaman’ın daha önce arkadaşı olan Mazlum Toprak’ın dosyada “şüpheli” sıfatıyla yer almaya başladı.

Komisyon raporundaki temel başlıklar

Komisyon, 9 Mart’ta Dilan Karaman’ın şüpheli ölümüne ilişkin bir rapor yayımladı. Komisyon tarafından hazırlanan raporda şu başlıklar öne çıktı:

  • Olay günü Karaman’ın partner şiddetine maruz kaldığı
  • Olay günü sağlık müdahalesinin geciktiği
  • Çalıştığı yapılarda sistematik psikolojik baskıya maruz kaldığı
  • Kriz anında dayanışmanın yetersiz kaldığı ve politik yalnızlığa itildiği
  • Raporun sonuç bölümünde ise Karaman’ın ölümünün tek bir fail ya da tek bir kurumla açıklanamayacağı ifade edildi.

Rapor tartışma yarattı

Raporun açıklanmasının ardından Karaman’ın ailesi, arkadaşları ve feministler sosyal medya üzerinden sert eleştiriler yöneltti. Eleştirilerin odağında raporda yer alan belli ifadelerin yanlış olması, faillerin yeterince işaret edilmemesi, sorumluluğun Karaman’ın yaşamına ve çevresine kaydırılması ve erkek şiddetinin yeterince açık tanımlanmaması yer aldı.

Karaman’ın arkadaşları ayrıca, taleplerine rağmen Diyarbakır’daki LGBTİ+ örgütlerinin komisyona dahil edilmediğini ve geçmişte Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nde Servet adlı bir erkek tarafından yaşatıldığı belirtilen bazı şiddet vakalarının raporda yer almadığını ifade etti. Milletvekili Saliha Aydeniz ve Mazlum Toprak’ın halası Naşide Toprak’ın isimlerinin raporda geçmemesi de eleştirildi.

DEM Parti Milletvekili Saliha Aydeniz, raporun yayınlandığı gün (9 Mart) X hesabından Karaman'ın ölümüne ilişkin açıklama yapmıştı. “Yani bunca zaman birlikte çalışmış ama hassasiyetlerini, beklentilerini anlamamış olmak Dilan’la arkadaş olamamış olduğum gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Bunları yeterince yapmış olsaydım, arkadaş olabilseydim, iş dışında daha fazla zaman ve mekan paylaşsaydım belki sonuç böyle olmayacaktı” demişti.

DEM Parti ve HDK Kadın Meclisi 11 Mart’ta raporun geri çekilmesini talep ettiklerini belirten bir açıklama yayınladı.

Feministlerin Eleştirileri

Aralık Feminist Kolektif tarafından yapılan açıklamada rapora yönelik kapsamlı eleştiriler dile getirildi. Açıklamada fiziksel şiddetin açık olarak tanımlanmadığı, erkek şiddetinin kaynağının Karaman’ın travmalarına indirgendiği, sorumluluğun arkadaş çevresine yüklendiği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığın görünmez kılındığı ifade edildi.

Ayrıca raporun Karaman’ın özel yaşamını gereğinden fazla ifşa ettiği ve kurumsal sorumluluğu gölgelediği de vurgulandı.

Feministler dört temel talep sıraladı:

  1. Mazlum Toprak ve varsa diğer faillerin intihara sürükleme suçundan yargılanması
  2. Şiddetin örtbas edilmesinde rolü olanlara yaptırım uygulanması
  3. Mobbing uygulayan kişi ve yapıların örgüt içi mekanizmalara sevk edilmesi
  4. Cinsel yönelim ve kimlik temelli ayrımcılıkla yüzleşilmesi

Rapor Geri Çekildi

Aile, arkadaşlar ve kamuoyundan gelen tepkiler üzerine komisyon tarafından hazırlanan rapor geri çekildi. Dilan Karaman İnceleme Komisyonu, raporun çekildiğini belirten bir açıklama yaptı.

Tepkilerin ardından komisyon raporu geri çekildi. DEM Parti Kadın Meclisi 13 Mart’ta yaptığı açıklamada, Saliha Aydeniz’in idare amirliği görevinden çekildiğini ve hakkında disiplin soruşturması başlatıldığını duyurdu.

Bu gelişmenin ardından TJA da bir açıklama yayınlayarak sürece ilişkin kadın kırımı zihniyetine karşı hukuki ve toplumsal mücadeleyi büyüteceklerini belirtti.

Aile basın toplantısı düzenledi

İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nde, şüpheli şekilde yaşamını yitiren Dilan Karaman’ın ölümü ve soruşturma sürecine ilişkin Karaman ailesi bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, İHD Merkez Yürütme Kurulu üyesi Eren Keskin, Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun ve İstanbul Şube Sekreteri Jiyan Kaya katılmıştı.

bianet’in haberine göre basın toplantısında söz alan Dilan Karaman’ın ablası Gönül Karaman, hem ölümün hem de soruşturma sürecinin tüm yönleriyle açığa çıkarılmasını istediklerini belirtti. Raporda yer alan bazı bilgilerin gerçeği yansıtmadığını ifade eden Karaman, olay günü yaşananlara dair kritik boşluklara dikkat çekti. Şiddet faili Mazlum Toprak’ın kendisine şiddet uygulayıp onu evden kovduğunu, Dilan’ın aynı gün kendisiyle son olarak saat 14.42’de iletişim kurmasından hastaneye alınma saatine (16.00) kadar geçen sürede neler yaşandığının hâlâ bilinmediğini vurguladı.

Aile, şu sorulara cevap verilmesini istedi: Hastaneye alınmasına kadar geçen süre zarfında neler yaşanmıştır? Neden zamanında ve etkili bir acil müdahale yapılmamıştır? Olayın gerçekleştiği yerde Mazlum Toprak’ın yanında bulunan kişinin ifadesi alındı mı? Mazlum Toprak’ın elektronik cihazları incelendi mi? Mazlum Toprak’ın kırdığını iddia ettiği bıçak inceleme için alındı mı?

Gönül Karaman’ın ardından söz alan İHD İstanbul Şube Başkanı Jiyan Tosun, Dilan Karaman’ın müdahaleye ihtiyaç duyduğu sırada olay yerine gelen sağlık ekiplerinin müdahale etmediği ihtimali olduğunu söyledi ve sağlık çalışanlarının isimlerinin ve ifadelerinin dosyada bulunmamasını hayati bir eksiklik olarak değerlendirdi. Polis müdahalesine dair eksikliklere de dikkat çeken Tosun, savcılığın faile ve polislere yönelik yaptırım konusunda gerekli adımları atmadığını ifade etti.

Soruşturma süreci devam ederken hem aile hem de kadın örgütleri Dilan Karaman için adalet talebini sürdürüyor.

Soruşturma süreci devam ederken 16 Mart'ta Saliha Aydeniz'in TBMM İdare Amirliği görevinden istifa ettiği duyuruldu.

DEM Parti: 8 Mart tatil ilan edilsin

Kanun teklifinin gerekçesinde, 8 Mart’ın kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin tarihsel hafızasını taşıyan siyasal bir gün olduğu vurgulandı.

Foto: Ferid Demirel
Foto: Ferid Demirel

DEM Parti, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün resmi tatil ilan edilmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na kanun teklifi verdi.

Teklif, DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in imzasıyla Meclis Başkanlığı’na sunuldu.

“Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin simgesi”

Kanun teklifinin gerekçesinde, 8 Mart’ın kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinin tarihsel hafızasını taşıyan siyasal bir gün olduğu vurgulandı.

Gerekçede, 1 Mayıs’ın Emek ve Dayanışma Günü olarak resmi tatil ilan edilmesinin emek mücadelesinin tarihsel öneminin tanınması anlamına geldiği belirtilerek, 8 Mart’ın da benzer şekilde kadınların mücadelesinin kamusal ve kurucu bir değer olarak tanınmasını sağlayacağı ifade edildi.

“Kadınların bir araya gelmesini güvence altına alacak”

Teklif metninde, 8 Mart’ın resmi tatil ilan edilmesinin kadınların o gün ücretli ya da ücretsiz emek baskısı altında kalmadan bir araya gelmesini, forumlar, yürüyüşler ve dayanışma etkinlikleri düzenlemesini mümkün kılacağı kaydedildi.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.