Londra’da düzenlenen “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı”nda kameraların çoğu zaman kadrajın dışında bıraktığı, fakat konferansın ruhunu kürsüdeki konuşmalar kadar anlatan küçük anlar.

29-30 Eylül’de Centre for Kurdish Affairs tarafından Birleşik Krallık’ın Başkenti Londra’da düzenlenen “Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı,” iki gün boyunca dünyanın farklı bölgelerindeki çatışma ve barış deneyimlerini, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözüm olanaklarını ve Türkiye’deki sürecin bölgesel ve uluslararası boyutlarını tartıştı.
Kürtler, sivil toplum temsilcileri, siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler ve farklı ülkelerdeki barış süreçlerinde yer almış isimlerin buluştuğu konferansın sunumları Kürt basınında geniş biçimde yer aldı.
Bu nedenle konferansta yapılan tespitleri sıralamak yerine panel aralarında kurulan cümleleri, kahve molalarında yapılan tartışmaları, bir bakışta ya da gözyaşında kendini ele veren duyguları anlatmak istiyorum. Kameraların çoğu zaman kadrajın dışında bıraktığı, fakat iki günün ruhunu belki de kürsüdeki konuşmalar kadar anlatan o küçük anlardan bahsetmek istiyorum.
Salondaki gözyaşları
İlk günün en çarpıcı anlarından biri, Tamil deneyiminin anlatıldığı oturumda yaşandı. Westminster Üniversitesi Uluslararası Hukuk, Kalkınma ve Çatışma Çalışmaları Profesörü Radha D’Souza, Tamil deneyimini anlatırken uluslararası garantörlerin devreden çıkmasının ardından Sri Lanka devletinin 2009’da de facto özerk Tamil Eelam bölgesine operasyon düzenlediğini ve bir soykırım yaptığını söyledi. O esnada dinleyiciler arasındaki bir Kürdün gözyaşlarını tutamadığını gördüm.
Kahve arasında yanına gidip neden ağladığını sorduğumda, “Rojava’da biz Kürtlere yapılanlar aklıma geldi. Cizre’de, Nusaybin’de yaşadıklarımız aklıma geldi. Bu süreç olmasa dağdaki gerillalara yapılabilecekler gözümün önüne geldi,” dedi. Ardından Tamillere ve Filistinlilere yapılanların Kürtlerin yaşadıklarıyla benzerliğine dikkat çekti ve ekledi: “Sayın Öcalan bu süreci başlatarak bir katliamın önüne geçti. Barış mücadelesini ısrarla sürdürmeliyiz.”
Salonda anlatılan Tamil deneyimi böylece bir anda dinleyicilerden birinin kendi hafızasına dönüşmüştü.

Dört kadının masasında
Yemek arasında ise dört kadının aynı masada hararetli biçimde konuştuğunu görünce onlara katıldım. Konuşulan konu yine konferansta anlatılan barış deneyimleriydi.
Sanat tarihçisi Güler, en çok Bask deneyiminden etkilendiğini söylüyordu. Basklı panelistlerin konferansa çok hazırlıklı geldiklerini ve sunumlarından çok şey öğrendiğini anlatıyordu. Özellikle Bask Barış Süreci Uzmanı Paul Rios Garaizar’ın anlattığı iki noktanın önemli olduğunu dile getiriyordu.
İlki, Garaizar’ın yalnızca sivil toplumun baskısıyla 2017’de Fransa’daki otonom olmayan Bask bölgesinde belediyeler birliğinin nasıl kurulduğunu anlatmasıydı. Bunu, kendilerini “Barış Zanaatçıları” olarak adlandıran bir grup yurttaşın başlattığı ve büyüttüğü eylemler sağlamıştı. Güler, Garaizar’ın şu sözünü özellikle vurguluyordu: “Barış pasif bir eylem değildir.”
İkinci olaraksa Guernica Ağacı’nı anlatmıştı Garaizar. Ağacın Basklıların özgürlük sembolü olduğunu, aynı zamanda “rahmi” olduğunu söylemişti. Ağaç başkentte büyümüyordu, köklerinden, yavaş yavaş büyüyordu. Güler’in bundan çıkardığı mesaj ise açıktı: “Barışı kendiniz, halk olarak büyütmelisiniz.”
Aynı masadaki, psikolog olan Delal’in gündeminde ise başka bir konu vardı: Uluslararası garantörler. Anlatılan barış deneyimlerinin hepsinde uluslararası mekanizmaların ve garantörlerin bulunduğunu söyleyen Delal, Kürtlerin sürecinde bunun nasıl sağlanabileceğini düşünüyordu.

Bu soruyu, Kolombiya barış müzakereleri sırasında stratejik danışmanlık yapmış olan sendikacı Mariela Kohon’a yönelttik. Kohon, Kolombiya sürecinde Norveç ve Küba’nın zor anlarda yardımcı olduklarını ve garantörlük işlevi gördüklerini anlattı. Takip ettiği kadarıyla Türk devletinin şu anda garantörlere açık olmadığını belirten Kohon, sivil toplumun örgütlenmesine işaret etti: “Toplum ve sivil kuruluşlar örgütlenip bunu sağlamaya çalışmalı.”
Özcesi, konferansın amaçladığı “Barış nasıl toplumsallaşmalı ve sivil kurumlar neler yapmalı?” gündemi adresini bulmuş ve toplumun günlük yaşamının bir tartışma konusu olmuştu.
Prof. Gunter ve Kışanak’ın konuşması
Konferansın oturumları kadar dikkat çekici anlarından bazıları da salon dışında, birkaç kişinin yan yana geldiği kısa sohbetlerde ortaya çıkıyordu. Bunlardan biri Prof. Michael Gunter ile Kürt siyasetçi Gültan Kışanak arasında yaşandı.
Gunter, Türk devletinin ve Kürt tarafının sürece yaklaşımlarının birbirinden çok farklı olduğunu söyledi. Türkiye’deki sürece dair ciddi şüpheleri bulunduğunu belirterek, “Erdoğan’a güvenemezsiniz” dedi.
Kışanak’ın Gunter’e verdiği yanıt netti: “Diyalog çatışanlar arasında olur. Kürtler kimseye değil, kendine güveniyor.” Ardından Kışanak, Gunter’e şu soruyu sordu, “Peki sizce Kürtler ne yapabilir?” Gunter’in cevabı ise kısaydı: “Bilmiyorum.”

Dünyanın farklı bölgelerindeki barış süreçlerinden dersler çıkarılmaya çalışılırken bu kısa diyalog belki de Kürtlerin en çok bu süreçte muzdarip olduğu konuyu açığa vuruyordu: Eleştiren çok, ama çözüm üretmeye çalışansa çok az.
Bazı panelistlerin koltukları boştu
İkinci gün, konferansın en kalabalık günüydü. Salondaki beklenti daha çok Kürt siyasi temsilcilerinin yapacağı açıklamalar içindi. Ancak, “Çatışma Sonrası Kürt Demokratik Siyaseti” başlıklı panele geçildiğinde beklenmedik bir bilgi paylaşıldı. Birleşik Krallık, siyasetçiler Veysi Aktaş, Çetin Arkaş, Nesrin Akgül, Yüksel Genç ve gazeteci Ali Duran Topuz’un vize başvurularını reddetmişti. Bu nedenle isimler panele online katılacaktı. Salonda bu durumun yarattığı hayal kırıklığı hissediliyordu. Veysi Aktaş, vize alamamalarını politik bir karar olarak yorumladı.
Panelde tartışmalı “entegrasyon” kavramı gündeme geldi. Siyasetçi Çetin Arkaş konuya dair şu açıklamayı yaptı: “Sayın Öcalan’ın kimlikleri, kültürleri ve inançları yaşamın dışına iten tekçi bir modele onay vermesi mümkün değildir. Entegrasyon demokratik devletle olur. Tekçi bir yapıya kim, neden entegre olsun? Bunu kabul etmenin adı entegrasyon değil, gönüllü olarak asimilasyonu kabul etmektir.”
“Rojhilat’ı izleyin”
“Sınırlar Ötesinde Kürt Sorunu” panelinde ise Başur (Güney), Rojhilat (Doğu) ve Rojava (Batı) Kürdistanı’ndaki gelişmeler konuşuldu.
Siyasi Analist Dr. Hêmin Seyîdî’nin Rojhilat’taki siyasal duruma ve İran’daki Kürtlerin müzakere deneyimlerine ilişkin değerlendirmeleri özellikle dikkatle dinlendi. Seyîdî’nin “Jin, Jiyan, Azadî” sloganına ilişkin sözleri salonda belirgin bir heyecan yarattı. Bu sloganın Öcalan’ın felsefesinden hareketle Bakur’da, Türkiye Kürdistanı’nda doğduğunu söyleyen Seyîdî, sloganın İran’daki 2022 protestolarının da motoru haline geldiğini belirtti. Seyîdî Rojhilat’ın İran’ın gelecekteki siyasi gelişmelerinde önemli bir rol oynayabileceğini savundu ve dinleyicilere, “Rojhilat’ı izleyin” çağrısı yaptı.
Gazeteci Frederike Geerdink’in İran’a yönelik saldırılar sırasında İran’daki Kürtlerin ABD ve İsrail tarafından yönlendirildiğine ilişkin söylentileri sorması üzerine ise Seyîdî bu iddiaların doğru olmadığını söyledi. Seyîdî, Rojhilat’taki Kürt siyasi partilerinin gücünün ABD veya İsrail’den değil, Rojhilat’ın içinden geldiğini vurguladı.
Aynı panelde Rojava Şam Temsilcisi Dr. Abdulkerîm Omer ise Mazlum Abdi’nin Suriye Cumhurbaşkanlığı Danışmanlığı görevini neden kabul ettiği sorusuna şu yanıtı verdi: “Halkın çıkarları ve temsili açısından Şam’da aktif rol alma amacıyla görev kabul edildi.”
Gözaltından çıktı, konferansa geldi
Konferansın ikinci gününün bir diğer dikkat çekici görüntüsü siyasi bir tartışmanın ortasında değil, yine yemek molasında yaşandı.
Salı günü Liverpool’da, yasaklı Palestine Action grubuna destek eylemine katıldığı için gözaltına alınan 94 yaşındaki insan hakları avukatı Margaret Owen, serbest bırakılmasının ardından Çarşamba günü konferansa geldi. Bir oturuma katılan Owen, daha sonra katılımcıları zafer işaretiyle selamlayarak konferanstan ayrıldı. Kürt dostu Owen’ın bu desteği, konferansın hafızada kalan bir başka karesi oldu.

Ve saygı duruşu
Duygusal anlardan bir diğeri de konferansa online olarak katılan gazeteci Ali Duran Topuz’un konuşmasında yaşandı. Topuz sunumunu Kürtçe yaptı ve konuşmasını Rojava’da hayatını kaybeden gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’e adadı. Salonda bir sessizlik hissedildi.
Konferansın kapanış konuşmasında benzer bir atmosfer yeniden oluştu. Centre for Kurdish Affairs, konferansı Kürt özgürlük mücadelesinde yaşamını yitiren ve isimleri yeni açıklanan özgürlük gerillalarına adadığını açıkladığında bazı katılımcıların gözleri doldu. İki gün boyunca siyaset, hukuk, uluslararası ilişkiler, çatışma çözümleri ve barış mekanizmaları konuşulmuştu. Kapanış ise bütün bu başlıkların tartışılmasına neden olan şeyi, kaybedilen insanlar için taşınan acıyı ortaya koydu.
Eleştirenler de vardı
Konferansa eleştiri yöneltenler de vardı. Bir katılımcı, konferansın hafta içi düzenlenmesini ve tarihinin hükümetteki İşçi Partisi’nin Liverpool’daki yıllık toplantısıyla çakışmasını eleştirdi. Ayrıca Birleşik Krallık parlamenterlerinden kimsenin katılmaması da ona göre önemli bir eksiklikti.
Ancak aynı kişi, bu eleştirilerine rağmen konferansın önemli olduğunu düşünüyor ve şunları dile getiriyordu: “İki gün boyunca silahların susmasının ardından nelerin yapılması gerektiği, hukuki güvenceler, uluslararası mekanizmalar, garantörler, komisyonlar ve toplumun sürece katılımı tartışıldı. Molalarda insanların şu soruyu tartıştığını gördüm: ‘Diasporadaki Kürtler olarak ne yapabiliriz?’ Bunu soruyor olmak bence önemli.”
Günün sonunda katılımcıların ortaklaştığı düşünce ise şuydu: Kürt meselesinde yeni bir dönemden söz ediliyorsa, bunun kaderini toplum belirleyecek. Sürecin nasıl ilerleyeceği kadar, toplumun ne kadar örgütleneceği ve barışı ne kadar sahipleneceği belirleyici olacak. Basklı Paul Rios Garaizar’ın söylediği o kısa cümle, iki günün bütün tartışmalarını özetlemeye yetiyordu:
“Barış pasif bir eylem değildir.”