Avrupa’nın çıkarları Colani’nin geçmişini temizler mi?

Irak’ın Musul vilayetinde 2007 yılında Êzidîlere yönelik bir katliam gerçekleştirildi. Ahmed Şara, henüz Muhammed Colani olarak o dönem El Kaide üyesiydi ve Musul’dan sorumluydu. Êzidîler, bu yüzden Şara’yı katliamdan sorumlu tutuyor.

Şara, davet edildiği Berlin’de Almanya Başbakanı Merz ile görüştü / Foto: Welt

Şam Geçici Yönetiminin başındaki isim olan Ahmed Şara, 30 Mart 2026 yılında Almanya hükümeti tarafından resmi bir şekilde ağırlandı.

Başkent Berlin’de Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve Başbakan Friedrich Merz ile görüşen Şara, Almanya-Suriye Ekonomi Yuvarlak Masa Toplantısı’na da katıldı.

19 Ocak tarihinde yapılması planlanan, ancak son anda iptal edilen bu program, uzun bir süredir Almanya ve Avrupa’nın olduğu kadar Êzidîlerin de gündeminde yer alıyor. Êzidîler, 14 Ağustos 2007 yılında Irak’ın Musul vilayetine bağlı Şengal bölgesinde bulunan Êzidîlerin yaşam alanlarına yönelik iki ayrı bomba yüklü tanker ile intihar saldırıları düzenlendi. Saldırılar sırasında 700’ü aşkın sivil ölmüş binden fazlası ise yaralanmıştı. O dönemde El Kaide içinde ve Musul’da aktif olan ve Muhammed Colani adıyla bilinen Şara, Êzidîler tarafından bu katliamın sorumlusu olarak kabul görüyor.

3 Ağustos 2014 Katliamı ve “soykırım” tasarıları

Êzidilîler, 3 Ağustos 2014 yılında IŞİD’in Irak’ta Şengal’e yaptığı saldırıda 5 bin’i aşkın üyelerinin öldürülmesi sonrasında Almanya başta olmak üzere pek çok dünya ülkesinin ana gündem maddelerinden biri oldu. Êzidîleri Kurtarma Ofisi’nin çeşitli dönem paylaştığı verilere göre, IŞİD Şengal ve çevresinde 6 bin 417 Êzidî Kürdü kaçırdı. Bunlarda 3 bin 548’si kadın, 2 bin 869’u erkekti.

Aynı verilere göre, şu ana kadar 3 bin 562’si kurtarıldı ve 2 binin üzerinde kişi halen kayıp.

Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Bu katliam, pek çok ülke tarafından zamanla soykırım olarak tanındı. Êzidî soykırımını tanıyan topluluklardan biri, kendileri de bu katliamdan yaklaşık 100 yıl önce büyük bir soykırıma maruz kalan Ermeniler oldu. Ermenistan Parlamentosu 15 Ocak 2018 yılında IŞİD ve bazı örgütler tarafından Êzidîlere karşı işlenen suçları “soykırım” olarak niteleyen tasarıyı kabul etti. Ermenistan Parlamentosu İnsan Hakları Komisyonu Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda kendisi de Êzidî olan, Rostem Mahmudyan, soykırım suçunun araştırılması için uluslararası kamuoyuna da çağrıda bulunarak, “Bu korkunç suçlar, Ermeni toplumuna karşı 1915-1923 yılları arasında işlenen soykırım suçlarıyla doğası itibariyle büyük benzerlik gösteriyor. Yasanın geçmesini sağlamak yetmez, ayrıca uluslararası topluma bu suçları araştırma çağrısı yapmak ve bu suçları işleyenlerin sorumlu tutulmasını sağlamak da önemlidir” diyordu.

Irak Kürdistan Bölge Parlamentosu da 3 Ağustos 2019 yılında, 3 Ağustos’u “Êzidî Soykırımı Günü” olarak kabul etti.

Parlamento Başkanlığı’na sunulan ve 3 Ağustos’un “Êzidî Soykırım Günü” olarak tanınmasını öngören ve oylamaya sunulan tasarı, Parlamento 87 evet oy ile onaylandı.

Almanya 2023’te “soykırım” dedi

Almanya Federal Meclisi ise 19 Ocak 2023 tarihinde, IŞİD’in 2014 yılında Êzidilere yönelik işlediği suçların “soykırım” olarak tanınmasını öngören teklifi oy birliği ile kabul etti. Almanya Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock, kararı sosyal medya hesabından paylaştığı Kürtçe mesajlarla duyurdu: “Dünyadaki herhangi bir meclisin alacağı herhangi bir kararın acılarını dindiremeyeceğini biliyoruz. Ama bu kararın bir fark yaratacağına inanıyorum: Bu, acılarını dindirme yolunda olduğu kadar hayatta kalanlar için adalet sağlama yolunda da önemli bir adım. Ülkemiz şu anda dünyanın en büyük Êzidi diasporası durumunda. Bugünkü oylama onların yorulmak bilmez çabaları sayesinde.”

Belçika Parlamentosu, Dış İşleri Komisyonu tarafından sunulan Êzidî Soykırımına dair karar tasarısını da 14 Temmuz 2021 yılında onayladı.

Şengal 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Tasarı, Parlamentodaki 150 milletvekilinden 139’unun “Evet” oyu ile kabul edildi. Hiç bir milletvekili tasarıya karşı çıkmazken 2 oy da geçersiz sayıldı.

Strasbourg’da bulunan Avrupa Parlamentosu, kararında, Irak ve Suriye’de Hıristiyanlar, Êzîdîler ve diğer dini ve etnik azınlıklara karşı bir soykırım yapıldığını kabul etti.

Lüksemburg Parlamentosu IŞİD’in Êzidilere uyguladığı katliamı soykırım olarak tanıyan başka bir ülke oldu. Bu ülke Parlamentosunda, 9 Kasım 2022 yılında oy birliği ile Êzidi soykırımını resmen tanıyan yasa tasarısı kabul edildi.

Yine İngiltere Parlamentosu da Ağustos 2023 tarihinde aldığı kararla ile 2014 yılında gerçekleşen İŞİD saldırılarını soykırım olarak adlandırdı.

İsviçre Ulusal Konsey’i de 2024’ün son ayında, 61 hayır oyuna karşı 105 evet oyu ile IŞİD’in Êzidî Kürtlere karşı işlediği suçları soykırım olarak kabul etti.

Ayrıca ABD, Fransa, Kanada, Avustralya, İskoçya, Portekiz, ve Hollanda ile Avrupa Birliği (AB), Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler (BM) Êzidi soykırımını tanıyan ülke ve kuruluşlar arasında bulunuyor.

Êzidîlerin siyasi iltica başvuruları red ediliyor

AB ülkelerinin büyük çoğunluğu Êzidî soykırımını kabul eden kararlar alırken, öte yandan bu soykırıma maruz kalıp İŞİD’ten kaçan ve Avrupa’ya sığınınan Êzidîlerin siyasi iltica başvurularını ya sürüncemede bırakıyor veya red ederek onları deport ediyor.

Musul 2003 / Foto: Mazlum Özdemir Arşivi

Bunlardan biri olan 27 yaşındaki John Saidi Fars Silo isimli genç, Almanya tarafından 2023 yılında deport edildi. Silo 2012 tarihinden beri Almanya’da sığınma başvurunda bulunmuştu. Deport edildikten sonra, 28 Ağustos 2023 tarihinde Kürdistan Bölgesi’nin başkenti olan Erbil’de ölü bulundu.

Kuzey Ren-Vestfalya, Thüringen, Aşağı Saksonya ve Schleswig-Holstein dahil olmak üzere bazı federal eyaletler 2023 ve 2024 yıllarında Êzidîler için geçici sınır dışı yasağı getirdi. Ancak bu yasaklar sadece sınırlı bir süre için uzatılmıştı ve o zamandan beri süresi doldu.

Almanya’da 2023 yılında Irak’tan gelen Êzidî sığınmacıların sadece yüzde 53 ‘üne koruma statüsü verildi.

Almanya’nın Brandenburg eyaletinde yaşayan Êzidî bir aile ise, Potsdam İdare Mahkemesi’nin sınır dışı edilmelerini durdurmasına rağmen 2025 yılında sınır dışı edilmişti. Êzidî nüfusunun büyük bir çoğunluğu Almanya’da yaşamak ile birlikte Almanya’da iltica başvurularında Iraklı olarak geçtikleri için ne kadarının deport edildiği resmi olarak doğrulanamıyor.

Kürdistan Bölgesi Hükümeti’ne bağlı Göç ve Göçmenler ile Krizlere Müdahale Dairesi, sadece 2025 yılında büyük çoğunluğu Êzidî olan 20 bin Iraklı’nın Almanya tarafından sınır dışı edileceğini açıklamıştı.

Êzidîlerin 73. Fermanı ve Colani

Uğradıkları katliamın soykırım olduğunu kabul etmesine rağmen kendilerine sığınma başvurusunda bulunan Êzidîlerin başvurularını sürüncemede bırakan Almanya devleti ve hükümeti, bugünlerde Êzidîlere yönelik başka bir tarihde gerçekleşen iki büyük saldırının sorumlusu olarak görülen eski adıyla Colani, şimdiki adıyla Şara’yı resmi törenle ağırladı.

19 Ocak’ta gerçekleştirilmesi planlanan ve 30 Mart’ta gerçekleşen ziyaretler öncesinde Êzidîler başta olmak üzere o dönem Ortadoğu’da etkili olan El Kaide, IŞİD, El Nursa gibi örgütlerin katliamına maruz kalan topluluklar, Şara hakkında hem suç duyurularında bulundular hem de çeşitli protesto gösterileri organize ettiler.

İlk ziyaret öncesinde Kürt-Alman avukat Necdal Disli Karlsruhe’de Almanya Federal Başsavcılığı’na bir dilekçe ile başvurarak Şara hakkında suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Şara’nın soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları dahil olmak üzere uluslararası ceza hukukunu ihlal ettiği yönünde güçlü şüpheler bulunduğu belirtildi.

Suç duyurusu için sunulan dilekçe

30 Mart’ta gerçekleşen ziyaret için de yine Suriye İnsan Hakları Topluluğu (AHRS- Association for Human Rights in Syria), Karlsruhe’deki Federal Başsavcılığına başvurdu.

Başvuruya ilişkin yayımlanan açıklamada; “Alman hükümetinin, Birleşmiş Milletler’in güncel raporlarına göre ağır insan hakları ihlalleriyle
ilişkilendirilen bir kişinin resmi olarak ağırlaması tarafımızca kabul edilemez. Uluslararası Ceza Hukuku çerçevesinde yaptığımız başvuruda, Ahmed el-Şaraa’nın Suriye’de işlenen insanlığa karşı suçlardan doğrudan sorumlu olduğu yönündeki bulgulara yer verilmiştir. Bu nedenle, söz konusu kişinin Almanya’ya girişinde diplomatik temaslarda bulunması değil, gözaltına alınarak yargı sürecine tabi tutulması gerektiğini açıkça ifade ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

Êzîdî sosyolog ve Spectrum House’un Genel Direktörü Azad Barış, 2007 yılında ve 2012 yılında Rojava’da Serê Kaniye bölgesinde yaşanan Êzidî katliamlarında sorumlusunun Colani olduğunu belirterek uluslararası mahkemede suç duyurusunda bulunacaklarını açıklamıştı.

Trans öğrenci yurttan çıkarılma tehdidi altında

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı yurt müdürlüğü tarafından trans kimliği nedeniyle yurttan atılmakla tehdit edildiğini söyledi. Niha+ iddiaları yurt yönetimine sordu, yurt müdürü konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini belirterek cevap veremeyeceğini söyledi. Avukat Akpınar ise yapılanların açıkça insan hakkı ihlali olduğunu vurguladı. İHD LGBTİ+’dan Yılmaz ise kimsenin varoluşsal bir özelliği sebebiyle yurttan atılamayacağını belirtti.

Kocaeli Üniversitesi öğrencisi K. A. Ö., kaldığı Gazi Süleyman Paşa KYK Erkek Öğrenci Yurdu yönetimi tarafından trans kimliği nedeniyle hedef alındığını ifade etti.

K. A. Ö., yurt yönetiminin bu durum yüzünden kendisini defalarca görüşmeye çağırdığını, uyarılara uymaması halinde yurttan çıkarılmakla tehdit edildiğini belirtti. Ailesinin ise yurt yönetimi tarafından aranarak ikaz edildiğini ve bu nedenle üzerinde daha fazla baskı kurulduğunu anlattı.

Niha+ yurt yönetimini arayarak öğrencinin iddialarını sordu. Yurt müdürü ise konunun genel müdürlük tarafından incelendiğini ve bu nedenle cevap veremeyeceklerini belirtti.

Niha+’ya konuşan öğrenci şunları söyledi:

“14 Eylül 2025 tarihinden beri Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdunda barınıyorum. Cinsiyet kimliğimi ifade ediş şeklim, bir süredir idarenin gerçek sorunlarla uğraşmamak için kullandığı bir bahane hâline geldi. İlk defa bu konu ile ilgili 29 Ocak 2026 tarihinde uyarıldım. ‘Kadın gibi giyinmemin’ yurdun kurallarına aykırı olduğunu müdür bizzat kendisi bana söyledi. Eğer bu şekilde davranmak istiyorsam yurtta barınamayacağım, kendime ayrı bir ev tutmam gerektiği söylendi. İdareye hastanede cinsiyet uyum sürecinde olduğumu, itirazları varsa bu konu ile ilgili psikiyatristlerim ile görüşmeleri gerektiğini söyledim.”

Hangi kuralı ihlal ettiğim açıklanmadı”

Yurt yönetimiyle yaptığı görüşmelere ilişkin konuşan K. A. Ö., KYK mevzuatını inceleyerek yetkililere sunduğunu aktardı. Disiplin maddelerini müdür yardımcılarına tek tek okuduğunu söyleyen K. A. Ö., hangi kuralı ihlal ettiğinin kendisine açıklanmadığını vurguladı:

“Hangi kuralları ihlal ettiğimi sormak için yönetmeliği önlerine sundum. Madde 22 (Uyarma cezası), Madde 23 (Kınama cezası) ve Madde 24 (Yurttan çıkarma cezası) uyarınca disiplin işlemi gerektiren fiilleri içeren maddeleri yüksek sesle karşılarında okudum. Bana cinsiyet normlarını anlatmaya ve bir erkeğin nasıl ‘kabul edilebilir’ şekilde makyaj yapabileceğini anlatmaya çalıştılar. Tarafıma yazılı bir tebligat geçilmedi.”

“Rızam dışında aileme bilgi verildi”

K. A. Ö., yaşadığı bir kazadan sonra oluşan sağlık sorununun ardından yurt yönetiminin ailesiyle iletişime geçtiğini, ancak ailesine tam olarak ne söylendiğini bilmediğini kaydererek ve özel hayatına dair bilgilerin de rızası dışında paylaşıldığını ifade etti:

“Gazi Süleyman Paşa Erkek Öğrenci Yurdu idaresi, reşit bir birey olmama rağmen özel hayatımı ve tıbbi sürecimi rızam dışında babama ifşa etmiştir. Hükümetin ‘aile yapısının korunması’ üzerine bu kadar yoğun vurgu yaptığı bir dönemde; idarenin bu hukuksuz hamlesi, babamla olan iyi ilişkilerimi bir anda mahvetmiş ve beni ailemle karşı karşıya getirmiştir. Bu durum, söz konusu ‘aile’ söyleminin gerçek bir koruma değil, yalnızca ideolojik bir propaganda aracı olduğunun ve aykırı görülen her bireyin aile baskısıyla ‘terbiye edilmesi’ için kurgulandığının en somut kanıtıdır.”

K. A. Ö., tıbbi müdahalelerin ve özel hayatının paylaşılmasının hem imzaladığı taahhütnameye hem de kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasalara aykırı olduğunu vurguladı.

Avukat Akpınar: “Yapılanlar hak ihlali”

K.A.Ö’nün avukatı Ekin Su Akpınar ise yaşananların birçok açıdan hak ihlali içerdiğini ve hukuka aykırı olduğunu belirtti.

Anayasa’nın 10. maddesi uyarınca herkesin dil, ırk, cinsiyet ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hatırlatan Akpınar, Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında bireyin kişiliğine yönelik baskı, tehdit veya zorlayıcı uygulamaların hukuka aykırı olduğunu da söyledi:

“Öğrencinin giyim kuşamına müdahale edilmesi ve bu gerekçeyle barınma hakkının tehdit edilmesi, ölçülülük ve hukuka uygunluk açısından ciddi sorunlar ve hak ihlalleri doğurur.”

Akpınar, rızası olmaksızın ailesinin aranması ve kişisel yaşamına dair bilgiler paylaşılmasının, Anayasa’nın 20. Maddesine göre özel hayatın gizliliği hakkı bakımından da ihlal olarak değerlendirildiğini belirtti:

“Yönetmeliğin disiplin cezaları ve disiplin işlemleri uyarınca; öğrenciler hakkında disiplin işlemi tesis edilebilmesi için öncelikle isnat edilen fiilin açıkça belirlenmesi, ardından öğrenciye savunma hakkı tanınması zorunludur. Bu süreç doğrudan öğrenci ile yürütülür ve idarenin muhatabı öğrencinin kendisidir. Yükseköğrenimine devam eden kişiler ‘öğrenci’ olması nedeni ile velilerine ulaşıldığı konusunda bir iddia varsa bile, bu öğrencilerin reşit yurttaşlar olduğu unutulmamalıdır.”

Keyfi müdahale söz konusu

Giyim tarzı veya cinsiyet kimliği temelli bir yaptırımın ilgili disiplin yönetmeliklerinde yer almasının Anayasa ve uluslararası sözleşmeler bakımından mümkün olmadığını söyleyen Akpınar, bu müdahalelerin keyfi işlem niteliği taşıdığını vurguladı.

Yönetmeliğin Kararların Tebliği bölümü uyarınca disiplin kurulu kararlarının öğrenciye yazılı olarak bildirilmesi gerektiğini ifade eden avukat Akpınar, yönetmeliğin esasen öğrencinin barınma hakkını koruması gerektiğini söyledi.

“Öğrencilerin yaşam tarzı, kimliği, giyim kuşamı gibi konular yurt yönetiminin müdahale edebileceği konular olmamakla birlikte ailesi ile iletişime geçilerek yetki sınırlarının aşılması tamamen keyfi işlemler olup hak ihlalleri taşımaktadır.”

Trans öğrenciler ilk gözden çıkarılanlar oluyor”


Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan İHD LGBTİ+ Komisyonu üyesi Cüneyt Yılmaz, trans öğrencinin yurttan atılmakla tehdit edilmesinin yalnızca bireysel bir olay değil, yapısal bir sorunun sonucu olduğunu vurguladı. Herkesin barınma ve öğrenme hakkı olduğunu belirten Yılmaz, ilk gözden çıkarılan ve istenmeyenin trans öğrenciler olduğunu söyledi.

“Trans öğrenciler, uyum sürecinde olsun veya olmasın her yerde sorun yaşamakta ve tüm bulundukları alanlarda bu gibi benzeri ayrımcılık tutumlarına maruz kalmaktalar. Bu kesinlikle bir hak ihlalidir. Yurt yönetimlerinin bu cesareti nereden aldıkları malum. Meclis görüşmelerinde bile iktidar vekilleri yine LGBTİ+’lara karşı ayrımcı ve nefret söylemi içeren ifadeler kullandı.”

Yılmaz, bu atmosferin yalnızca tekil kurumlarla sınırlı olmadığı belirtilerek, “İktidar, Diyanet, RTÜK gibi kurumların söylemleri bu ayrımcılığı besliyor. Ancak burada sorumluluk yalnızca iktidarla sınırlı değil; başta CHP olmak üzere muhalefet partileri de bu konuda yeterli tutumu almıyor” dedi.

“Ayrımcılık suçtur”

Yılmaz, her alanda olduğu gibi yurtların da cinsiyet ve yönelim gözetmeksizin hizmet vermesi gerektiğinin altını çizdi.

“Nasıl ki bir öğrenciyi Kürt diye dışlayamazsanız, Alevi diye yurttan atamazsanız, trans olduğu için de bunu yapamazsınız. Bu apaçık hak ihlali ve suç teşkil etmektedir. Varoluşsal bir özelliğiniz sebebiyle ayrımcılık görmeniz insanlık dışı bir muameledir. Ayrımcılık suçtur. Özel gereksinimli öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılamakla nasıl yükümlülerse uyum sürecindeki transların da süreçlerinde sorun çıkarmamak ve kendi dileği alanda kalmasını sağlamak zorundalar.”

Trans Görünürlük Günü: Trans mahpuslar ne kadar görünüyor?

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü, transların yaşam koşullarını ve maruz kaldıkları ayrımcılığı ve nefret suçlarını görünür kılmayı amaçlıyor. Ancak Türkiye’deki infaz kurumlarında tutulan trans mahpuslar, bu görünürlüğün belki de en dışında kalan gruplardan biri.

Bilindiği üzere cinsiyet uyum sürecini gerçekleştirmemiş -gerçekleştirse bile fiilen ceza infaz kurumu değişikliği talebine yanıt verilmeyen- trans kadınlar erkek hapishanesinde kalmakta, trans erkekler ise kadın hapishanesinde kalmakta.

31 Mart Trans Görünürlük Günü’nde hapishanede tecrit ve izolasyon altında tutulan transları Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’ne (CİSST) sorduk.

31 Mart Trans Görünürlük Günü kapsamında infaz kurumlarında tutsak edilen ve tecrite tabi tutulan trans mahpusların yaşadığı hak ihlallerini Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin (CİSST) Niha+’la paylaştığı bilgilere göre, mevcut infaz sistemi trans mahpusları korumaktan çok, izole eden bir yapıya sahip.

Trans mahpuslara tecrit ve izolasyon

CİSST’e ulaşan trans mahpuslar, tecrit uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamasına rağmen tek başına tutulduklarını aktarıyorlar. Bu bilgilere göre, trans mahpuslara her infaz kurumunda ayrı bir koğuş açılmıyor ve mahpuslar çoğu zaman ya toplu olarak küçük odalarda ya da infaz rejimince bir sebep olmamasına rağmen tekli hücrelerde tutuluyor.

CİSST’in 2026’da açıkladığı verilere göre Türkiye’de toplam 304.956 kapasiteli 403 hapishanede 412.991 mahpus tutuluyor.

CİSST, birçok infaz kurumunda trans mahpuslar için ayrı ve uygun koşullara sahip koğuşlar oluşturulmadığını, bunun yerine küçük odalarda toplu şekilde ya da tek başına tutulduklarını ifade ediyor. Ayrıca, mevzuatta cinsel yönelimi farklı olan mahpusların ayrı yerde tutulacağının düzenlenmiş olmasına rağmen bu düzenlemenin çoğu zaman kendisini tecrit ve izolasyon uygulaması olarak var ettiğini belirtiyor.

Kıyafet ve ifade özgürlüğü engelleniyor

Ayrıca CİSST, detaylı düzenlemeler içeren infaz mevzuatında trans mahpusların ihtiyaçlarına yönelik olarak başka bir düzenleme yer almadığını bildiriyor. Trans mahpuslar; cinsiyet ifadelerine uygun kıyafet temin edebilmeleri, kan yada evlilik bağı olmaksızın ziyaretçi kabul edebilmeleri, uyum süreçlerine ilişkin takiplerin yapılması gibi konular için de CİSST’e başvuruyor.

Mahpuslar, infaz kurumu kantinlerinden bu tür kıyafetleri temin etmekte zorlandıklarını mektuplarında sıklıkla aktarıyor. CİSST’e göre bunun yalnızca bir “kıyafet meselesi” olmadığını, doğrudan cinsiyet kimliği ve ifade özgürlüğüyle ilgili bir hak ihlali olduğunu ifade ediyor. Bu durum, infaz mevzuatının ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilmesinin cinsiyet temelli ayrımcılığa sebep olduğunu doğruluyor.

Hormona erişim aksıyor

Aynı zamanda hormona erişim ve cinsiyet ifadelerine uygun kıyafete erişim konusunda da ikili cinsiyet sistemi üzerinden var edilen infaz mevzuatı nedeniyle hak ihlalleri yaşanıyor.

Trans mahpuslar, sadece kıyafet ve ifade özgürlüğü bakımından değil; aynı zamanda sağlık hakkı bakımından da hak ihlallerine maruz kalıyor.

CİSST Derneği, trans mahpusların hormona erişimi konusunda hak ihlalleri yaşadıklarına ilişkin olarak başvurular aldığını söylüyor.

Trans mahpusların uyum süreçlerini başlattıktan sonra düzenli olarak hormona erişmeleri gerektiğine dikkat çekiliyor. Fakat CİSST’e gelen başvurularda; ilgili branş doktorlarına sevklerin geciktiği, randevu bulunamadığı ve hormonların hapishanelere ulaştırılmasında aksaklıklar yaşandığı sıkça aktarılıyor.

Mevzuat transları tanımıyor

Türkiye’de yürürlükte olan 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, mahpusların barındırılmasına ilişkin düzenlemeleri ikili cinsiyet sistemi üzerinden tanımlıyor. Bu durum, trans mahpusların ihtiyaçlarının sistematik biçimde görmezden gelinmesine, hak ihlali yaşamasına ve ihtiyaçlarını karşılayacak herhangi bir düzenlemenin bulunmamasına yol açıyor.

CİSST’e göre, bunların yaşanmaması için infaz mevzuatının transları da kapsayacak şekilde şekillendirilmesi gerekiyor. CİSST, cinsiyet kapsayıcı bir mevzuatın var olmasının, cinsiyet temelli ayrımcılığın önlenmesi için büyük önem arz ettiğini ifade ediyor. Ayrıca infaz koruma memurları ve ilgili personellere cinsiyet temelli ayrımcılık konusunda insan hakları eğitimlerinin verilmesinin de yaşanan ihlalleri azaltabileceği belirtiliyor.

Resmi verilerin ikili cinsiyet sistemine göre tutulduğunu hatırlatan CİSST, Türkiye’de kaç trans mahpus bulunduğuna dair bir veri olmadığını da ekledi.

Bu durum, trans mahpusların istatistiki anlamda da görünmez bırakıldığını ortaya koyuyor. Trans mahpusların maruz bırakıldığı ağır koşulların, onların fiziksel ve psikolojik sağlıklarını nasıl etkilediğini ise Evin Hapishanesi’nden kurtulan Helma’dan Sincan Hapishanesi’nde şüpheli bir şekilde ölü bulunan Poyraz’a uzanan örnekler açıkça gösteriyor.

JES projesi Karlıova’yı da kuşatıyor: Deprem riski çok büyük

Kanîreş Ekoloji Platformu üyesi Kasım Demiralp: “Bizler köylerimizi, ovalarımızı, dağlarımız hep koruyup kollayacağız.

Varto ve Karlıova’daki Ignis şirketinin çalışma yürüteceği alan gösteriliyor.

Amerika merkezli Ignis şirketi, Varto’nun (Gimgim) ardından Bingöl’ün Karlıova (Kanîreş) ilçesinde de bir Jeotermal Enerji Santrali (JES) projesini hayata geçirmek istediği ortaya çıktı. Söz konusu proje Varto’daki projede olduğu gibi fay hattının üstünde bulunan alanda gerçekleştirilecek. Yaratacağı olumsuz ekolojik etkileri sebebiyle bölge halkı projeye onay verilmesine tepkili.

Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi

2023’te Yedisu’da şubesini açan ve Karlıova (Kanîreş) – Varto bölgesinde faaliyet gösteren Amerikalı Ignis H2 Enerji Üretim Anonim Şirketi; Bingöl Karlıova’ya bağlı Kızılağaç (Aynik), Kaynarpınar (Licik), Kantarkaya (Şorik), Ilıpınar (Çêrmûk) ve Kargapazar (Qerxabazar) köylerinde arama ruhsatı elde etmiştir.

2030’a kadar 1 GW yenilenebilir enerji kapasitesi hedeflediğini söyleyen şirket, Kuzey Anadolu Fayı (KAF) ile Doğu Anadolu Fayı (DAF) kesişen Varto-Karlıova bölgesi arasında çalışma yapmayı planlıyor. Şu an Varto, Güzelkent'te 10 adet sondaj kuyusu açma çalışmasını başlatmayı hedefliyor ve şirketin 453 bin 494,83 metrekare içerisinde yapacağı çalışmalar, Varto'nun yaklaşık 3'te 1'ini kaplayacak.

Projenin 6 köyü kapsayacak şekilde yapılacağı duyurulduktan sonra, bölge halkı Karlıova Ekoloji Platformunu kurdu. Platform, bölgedeki doğa talanına ve JES projelerine karşı mücadele etmek amacıyla faaliyetlerini sürdürüyor.

Karlıova bölgesini de kapsayan JES projesine dair konuşan Kanîreş Ekoloji Platformu üyesi Kasım Demiralp, Niha+‘a konuştu.

Demiralp, Kanîreş Ekoloji Platformu’nun asıl kurulma amacının bölgedeki doğayı ve yaşam alanlarını korumak, Karlıova halkını ve köylülerini bir araya getirip doğru bilgilendirmek ve bilinçlendirmek olduğunu belirtti:

“Ayrıca yaşamlarımıza kast edenlere karşı birlikte mücadele etme ve karar alma kültürünü geliştirme hedefi de taşıyoruz. Hukuki alanda yapılması gereken adımları atmak, ekolojiyi ve canlıların yaşam alanlarını koruma deneyimine sahip avukatlarla yasal süreci başlatmak aynı zamanda da halkın birlikteliğini ve dayanışmayı geliştirme yönünde mücadele yürütmek; doğal yaşam alanlarımıza yatırım amaçlı yapılan faaliyetlere karşı önceliğimiz olmakta.”

“Licik’teki mücadele deneyimlerinden yararlanıyoruz”

Geçen sene Karlıova’nın Kaynarpınar (Licik) köyündeki derelere ve doğaya yönelik yapılmak istenen projeleri ve köylülerin mücadele verdiğini belirten Demiralp, Kanîreş Ekoloji Platformu’nun bu deneyimlerden faydalanacağını belirtti.

Daha önce Karlıova’da ekolojiyi ve doğal yaşam alanlarını koruma ile ilgili herhangi bir çalışmanın yürütülmediğini ve bu sebeple halkın konu hakkında yeterince fikir sahibi olmadığını ve buna karşı örgütlü olmadığını söyleyen Demiralp, insanlara yaşanacak şeylerden bahsetmenin önemli olduğunu dile getirdi.

Bölgede deprem riski büyük

Projedeki en önemli noktanın deprem ve sonrasında yaratacağı fiziki ve psikolojik yıkım olduğunu anlatan Demiralp, Karlıova’nın üzerinde olduğu fay hattından bahsetti:

“Türkiye’de yer bilimci insanların hep üstünde durdukları aktif faylardan birisi de Kuzey Anadolu Fayı (KAF) diye bilinen Yedisu fay hattıdır. Karlıova konumu ile Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayının (DAF) kesişme noktasında yer almaktadır. Uzmanlara göre aktif fayların üstünde ve etrafında jeotermal kuyuların açılması ve yer altından çıkarılan sıcak suyun işletilip tekrar suyun yer altına basınçlı bir şekilde aktarılması (reenjeksiyon) depremi tetikleme riskini barındırıyor. Yedisu, Karlıova ve Varto’nun bütün köyleri ekolojik katliamın yanında ciddi derecede deprem faktörünün yaratacağı yıkımla da karşı karşıya. Bütün bu bilimsel olgulara rağmen hâlâ burada yaşayan halkın can ve yaşam hakkına kast eden çalışmalar bu şirket tarafından yürütülmektedir. Bizler doğamızı, ormanlarımızı, su pınarlarımızı, derelerimizi ve yaşamlarımızı sonuna kadar savunup bu doğrultuda mücadelemizi sürdüreceğiz.”

TMMOB Maden Mühendisleri Odası’nın “Türkiye’de Jeotermal Enerji” adlı dosyasına göre, jeotermal enerji üretiminde yeraltına su enjeksiyonu yapılması gibi yüksek basınçlı işlemlerin küçük çaplı sismik aktiviteleri tetikleyebilir.

“Köylerimizi, dağlarımızı koruyacağız”

Demiralp, bu projeye karşı mücadele edeceklerini ve direnişlerine destek olan herkese teşekkür etti:

“Bu bölgenin insanları olarak bizler burada hep vardık ve doğamızla, ormanlarımızla, su pınarlamızla, derelerimizle, meralarımızla ve hayvanlarımızla hep var olmaya da devam edeceğiz. Bizler köylerimizi, ovalarımızı, dağlarımız hep koruyup kollayacağız. Mücadelemizi verirken sesimize ses olan değerli basın emekçilerine, bizlere destek veren bütün STK’lere ve kamuoyuna şükranlarımızı sunuyoruz.”

“Toprağımızı korumak, onurumuzu korumaktır!”

Öte yandan Varto’dan başlayarak Yedisu’ya kadar uzanan Ignis H2 Energy Inc. şirketinin doğa talanına karşı, Varto ve Karlıova halkı eylemlerini birleştireceklerini duyurdu.

Varto Ekoloji Platformu ile Kanîrêş Ekoloji Platformu, siyasi yetkililere ve bütün kamuoyuna ekolojik talana karşı ortak bir acil çağrı metni hazırladı. Acil çağrı metni şu şekilde:

BİNGÖL VE MUŞ HALKINA, VEKİLLERİNE VE TÜM KAMUOYUNA ACİL ÇAĞRI

Bingöl Karlıova’dan Muş Varto’ya, Yedisu hattına kadar uzanan bu kadim coğrafya, bugün kapalı kapılar ardında hazırlanan kirli pazarlıkların ve rant projelerinin hedefindedir. Alınan ruhsatlar ve hazırlanan sahte raporlar, sadece toprağımızı değil; insanımızın yaşam hakkını, geleceğini ve doğasını sermayeye peşkeş çekmektedir. Oynanan oyunun farkındayız!

Karlıova ve Varto üzerinde yürütülen bu “enerji” ve “maden” projeleri, bölge halkını yerinden etme ve meralarımızı insansızlaştırma operasyonudur. Yüzyıllardır bu topraklarda farklı kökenlerden gelse de kardeşçe, omuz omuza yaşayan halkımızın birliği; bu rant oyunlarını bozacak en büyük güçtür.

Vekillerimize ve Siyasi İl Başkanlarına Çağrımızdır:

Meclis kürsüsünden bu talanı haykırın! Tarım ve Enerji Bakanlıklarına verilen önergelerle bu hukuksuz süreci durdurun. Bingöl ve Muş’un kadınları, gençleri ve tüm STK’ları; bu mesele bir parti meselesi değil, bir hayat memat meselesidir.

Ranta Geçit Vermeyeceğiz!

Doğamızı sermayeye kurban eden her imza, çocuklarımızın geleceğinden çalınmıştır. Karlıova’dan Varto’ya kurulan bu direnç hattı; ranta, talana ve doğa katliamına karşı sarsılmaz bir kale olarak duracaktır. Toprağımızı korumak, onurumuzu korumaktır!

Proje bölge halkı için bir ölüm fermanı

DEM Parti Bingöl Milletvekili Ömer Faruk Hülakü, 27 Mart’ta Meclis’te yapmış olduğu basın toplantısında, JES projelerine son verilmesi gerektiğini söyledi.

Hülakü, JES projelerinin Bingöl’ün Kuzey Anadolu Fay Hattı ile Doğu Anadolu Hay Hattı’nın birleştiği bir nokta üzerinde yapılacak olmasının Karlıova ve Varto halkı için bir ölüm fermanı olduğunu belirtti:

“Bingöl depremin sıfır noktasıdır. Kuzey Anadolu Fay Hattı ile Doğu Anadolu Fay Hattı’nın tam birleştiği yerde, Türkiye’nin en kırılgan fay hatlarının olduğu bölgede 1,000-2,000 metre sondaj yapılmasına izin veriliyor. Böyle bir proje teklifiyle nasıl halkın karşısına çıkıyorsunuz?”

Birleşme-bölünme kıskacında: Kuzey İrlanda

İrlanda Bağımsızlık Savaşı 1921’de sona erdi. Fakat adanın bölünmesi, birleşik bir İrlanda için mücadeleyi beraberinde getirdi. 20. yüzyılın sonunda gelen barışa ulaşmaksa kimse için kolay değildi.

Belfast’ta bulunan ve bölünmenin simgelerinden olan “Barış Duvarı”, Fotoğraf: Conciliation Resources
İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun kökleri

İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (Irish Republican Army – IRA), bir anda ortaya çıkmış bir örgüt değildir. Kökleri, 1858 yılında James Stephens tarafından kurulan İrlanda Cumhuriyetçi Kardeşliği’ne (Irish Republican Brotherhood – IRB) kadar uzanmaktadır. IRB, seleflerinin başaramadığı bir şeyi gerçekleştirerek İrlanda siyaset sahnesinde kalıcı bir varlık tesis etmiştir. Yaygın olarak Fenianlar (Fenians) adıyla bilinen destekçileri, ağırlıklı olarak işçi sınıfı ve alt-orta sınıfta örgütlenerek tabanlarını oluşturmuştur. Örgütün temel amacı, İrlanda’daki İngiltere egemenliğine son vermek ve tam bağımsız bir İrlanda cumhuriyeti kurmaktı. Bu fikirler, cumhuriyetçilik olarak bilinen ideolojinin de temelini oluşturacaktı. “İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu” ismini ilk kullananlar, 1860’larda Britanya Kanada’sına baskınlar düzenleyen IRB’nin İrlandalı-Amerikalı müttefikleri olmuştu.

1916 Paskalya Ayaklanması

Bu özgürlük ve bağımsızlık hareketi için dönüm noktası ise 1916’da gerçekleşen Paskalya Ayaklanması’ydı (Easter Rising). Bir grup IRB lideri, 24 Nisan’da Dublin’de bir ayaklanma başlattı. Altı gün süren şiddetli sokak çatışmalarının ardından isyancı komutan Patrick Pearse teslim oldu. Aralarında sosyalist lider James Connolly ve Patrick Pearse’ın da bulunduğu 16 kişi idam edildi. Bu idam silsilesi, halktaki şaşkınlık hissini ayaklanmanın liderlerine duyulan kitlesel bir saygıya dönüştürdü. İsyanda doğrudan bir rol oynamayan Sinn Féin, bu yeni dönemin öncüsü haline geldi ve 1918 genel seçimlerinde 105 İrlanda koltuğunun 73’ünü kazandı.

Paskalya Ayaklanması, Fotoğraf: People’s World

Sinn Féin milletvekillerinin İrlanda’nın bağımsızlığını ilan etmek üzere Dublin’de toplandığı gün olan 21 Ocak 1919’da bir grup İrlandalı gönüllü, Tipperary’de Kraliyet İrlanda Polis Teşkilatı’na (Royal Irish Constabulary) saldırdı. Sonrasında İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu adıyla bilinecek bu gönüllüler, Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmış oldular. Uygulanan gerilla savaşı yönteminin başarısı, kırsal kesimin büyük bir bölümünü İngiltere yönetiminden kopararak Birleşik Krallık’ı çok şiddetli misillemelere zorladı.

İrlanda Özgür Devleti

Bağımsızlık Savaşı, 1921 İngiltere-İrlanda Antlaşması (Anglo-Irish Treaty) ile sona erdi. Antlaşma ile ortaya çıkan sonuç, cumhuriyetçiler için tatmin edici olmaktan uzaktı. İrlanda Özgür Devleti’ne (Irish Free State) dominyon statüsü verilmiş ve devlet, İngiliz Kraliyeti’ne tabi kalmaya devam etmişti. Fakat daha dikkat çekici olan ise adanın bölünmüş olmasıydı. Kuzey İrlanda’ya tahsis edilen altı county (idari bölge), herhangi bir demokratik temele dayanarak değil, Birlikçilerin (Unionists) yönetebilecekleri en büyük toprak parçası olduğu için seçilmişti. Buna rağmen, altı bölgeden ikisinde cumhuriyetçiler çoğunluktaydı. Antlaşma, cumhuriyetçi hareketi böldü ve İrlanda’yı 1922-23 yıllarında, Antlaşma karşıtı IRA’nın yenilgiye uğradığı bir iç savaşa sürükledi. Birleşik Krallık ve İrlanda Devleti arasındaki sınır, varlığını korudu. Yenilgi karşısında IRA silah bıraktı.

Bu günlerden İkinci Dünya Savaşına kadarki süreçte IRA, marjinal bir güç olarak kaldı ve hem İrlanda Devleti’ni hem de Kuzey İrlanda’yı tanımama tutumunu sürdürürdü. Bu düzeni değiştirebilecek bir kitle hareketi inşa etmeyi ise başaramadı. Kuzey İrlanda’daki İngiltere askeri hedeflerine karşı başlatılan 1956-62 Sınır Harekâtı başarısızlıkla sonuçlandı. 1962 yılına gelindiğinde örgüt, zayıflamış durumdaydı.

Bu başarısızlık ise uzun ömürlü olmayacaktı. IRA’nın yeni kurmay başkanı Cathal Goulding, hareketi sosyalist ve siyasi bir temele taşıdı. Cumhuriyetçi aktivistler, Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlık için eşitlik talep eden sivil haklar kampanyasının merkezinde yer almaya başladılar. Bu hareket kapsamında yürüyüşler 1968 ve 1969 yıllarında polis şiddeti ve sadakatçi (loyalist) saldırılarla karşılaştığında Kuzey İrlanda toplumsal bir krize sürüklendi. Katoliklerin çoğunlukta olduğu bölgelerde isyanlar patlak verdi. Belfast’ta yüzlerce aile, evleri yakılarak yurtlarından edildi. Londra, bölgeye İngiltere Ordusu’nu gönderdi. Başlangıçta Katolikler tarafından koruyucu bir güç olarak görülmelerine karşın ordunun düzeni sağlamak için Katoliklere karşı gerçekleştirdiği saldırgan eylemler, bu düşüncenin hızlıca yok olmasına sebebiyet verdi ve ayrımı daha da derinleştirdi.

Geçici IRA

Geçici IRA (Provisional IRA), 1969’da Goulding’in örgütün askeri kapasitesini zayıflatmak ve Katolikleri savunmasız bırakmakla suçlanması üzerine kuruldu. Yayımlanan ilk kamuoyu bildirgesi, “otuz iki bölgeden oluşan İrlanda Cumhuriyeti”ne olan bağlılıklarını vurguluyordu. Sınırın, İrlanda’nın demokratik iradesi olmaksızın İngiltere tarafından dayatıldığını ve ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyorlardı.

Görselde “IRA’ya katıl” yazıyor, Fotoğraf: Belfast Newsletter

Örgüt kendini öncelikle Katolik toplulukların savunucusu olarak konumlandırmaktaydı. Ancak bu savunmacı çerçeve kısa sürede dönüşüme uğradı. Geçici IRA, devletin iradesini kırarak on yıllar boyunca sürdürülebilir bir baskı uygulamak amacıyla geleneksel IRA’nın toprakla sınırlı gerilla savaşı anlayışından koptu ve Uzun Savaş Doktrini adı verilen daha sistematik ve uzun soluklu bir strateji benimsedi. Bu amaçla hücresel bir yapıya geçildi ve örgüt daha küçük ama disiplinli bir hale geldi.

Örgütün sosyal tabanı ağırlıklı olarak Kuzey İrlanda’nın işçi sınıfı Katolik mahallelerindeydi. Sinn Féin’in önde gelen ismi Gerry Adams (IRA ile herhangi bir operasyonel bağı olduğunu her zaman reddetmiştir), bu dönemde cumhuriyetçi hareketin siyasi dönüşümünde kilit bir figür olarak öne çıktı.

Kanlı Pazar

Troubles’ın dönüm noktalarından biri 30 Ocak 1972 Pazar günüydü. O gün Derry’de, internment (tutuklama kararnamesi) adı verilen ve orduya şüpheli kişileri yargılama olmaksızın tutuklama yetkisi veren uygulamayı protesto etmek amacıyla barışçıl bir yürüyüş düzenlendi. İngiltere 1. Paraşüt Taburu askerleri, göstericilerin üzerine ateş açarak 13 kişiyi katletti. Yaralılardan biri ise sonraki gün hayatını kaybetti ve toplam ölü sayısı on dörde ulaştı. Katledilen 14 kişinin hepsi sivildi ve büyük çoğunluğu gençti.

İngiltere ordusunun kendi resmi belgeleri bu olayı, Troubles boyunca meydana gelen iki büyük hatadan biri olarak kaydetti. Bu katliam, IRA’ya o güne kadar hayal bile edemeyeceği bir taban kazandırdı. Barışçıl bir gösteriye katılmanın ölümle cezalandırılabileceğine şahitlik eden Kuzey İrlanda’nın Katolik nüfusu, artık silahlı mücadelenin kaçınılmaz olduğunu görmeye başladı. Kanlı Pazar’ın ardından hazırlanan Widgery Raporu ise kurbanları suçlayan ifadeler barındırarak öfkeyi daha da artırdı. 2010 yılında Lord Saville’in yeniden soruşturma raporu ve dönemin Başbakanı David Cameron’ın özrüyle katliamın boyutu resmi makamlarca da kabul edildi.

Kanlı Pazar, Fotoğraf: Sky News

Kanlı Pazar’dan birkaç ay önce hayata geçirilen Demetrius Operasyonu da benzer bir etki yarattı. Ağustos 1971’de İngiltere ordusu, büyük ölçüde güncel olmayan ve yanlış istihbarat bilgilerine dayanarak yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutukladı. Tutukluların önemli bir kısmının IRA ile ilgisi yoktu.

Artık güvenlik güçlerinin IRA’ya yönelik bir saldırısı, Katoliklerin bütününe yapılmış bir saldırı olarak görülüyordu. İrlandalı politikacı Eamonn McCann’ın ifadesiyle IRA, artık toplumun “etinden ve kanından” geliyordu. Operasyonun ardından 26 bin hanenin katıldığı kira ve vergi grevi başladı. Derry ve Belfast’ın Katolik mahallelerinde barikatlar yeniden kuruldu. Devlet otoritesi buralarda fiilen çöktü.

Savaş ve siyaset

Bu dönemde Kuzey İrlanda’da milliyetçi siyaset de derin bir gerilim içindeydi. Ilımlı milliyetçi parti SDLP (Sosyal Demokrat ve İşçi Partisi), şiddeti reddediyor ama Stormont’u (Kuzey İrlanda Parlamentosu) boykot ederek baskı uygulamaya çalışıyordu. IRA ise siyaset yerine tamamen silahlı mücadeleyi öne çıkarmaktaydı.

Mart 1972’de Stormont’un askıya alınması ve Londra’dan doğrudan yönetim ilan edilmesi, Kuzey İrlanda siyasetinde yeni bir sayfa açtı. Yarım asırlık kesintisiz Birlikçi iktidar sona ermişti. Ancak bu, cumhuriyetçiler için olumlu bir anlama gelmiyordu. Aksine; Londra’nın Kuzey İrlanda’da demokrasiyi askıya alması, çatışmaları çok daha uzun soluklu hale getirecekti.

Bobby Sands ve açlık grevleri

1976’da İngiltere hükümeti, cumhuriyetçi mahkûmların siyasi statüsünü kaldırarak onlara sıradan mahkûmlar olarak muamele etmeye başladı. Buna karşı çıkan mahkûmlar ise önce battaniye protestosuna ve ardından kir protestosuna başladı. Bu protestoların yıllarca sürmesine karşın İngiltere hükümeti taviz vermedi.

Belfast’ın kuzeyinde büyüyen Bobby Sands, henüz genç yaştayken cumhuriyetçi fikirlerle tanıştı ve IRA’ya katıldı. Sonrasındaysa silah bulundurmaktan hüküm giydi. H Tipi Maze Cezaevinde geçirdiği yıllar, onu cumhuriyetçi hareketin içinde şekillendirdi. Serbest bırakıldıktan sonra da faaliyetlerini sürdüren Sands, çok geçmeden bir kez daha tutuklandı.

Belfast’ta bir duvar resmi, Fotoğraf: Shared Future News

1 Mart 1981’de Sands, cezaevlerindeki kötü koşullara ve siyasi mahkûmların statülerinin kaldırılmasına karşı başlatılan açlık grevi eylemine katıldı. Plana göre diğer mahkumlar ona tek tek katılacak ve her ölüm azami siyasi etkide olacaktı. Bunun için mahkûmlar, belirli zaman aralıklarıyla açlık grevine başlıyordu.

Grevin ilk haftasında ise Kuzey İrlanda’nın Fermanagh-South Tyrone bölgesinin bağımsız cumhuriyetçi Milletvekili Frank Maguire’ın ölümü sonrasında Nisan ayında bir ara seçim düzenlenecekti. Sands, bu seçimde kamuoyu farkındalığını artırmak için adaylığını koydu ve seçimi az bir farkla kazanarak ülke tarihinin en genç milletvekili oldu. Sands’in seçimi kazanması, İngiltere hükümetine uluslararası arenada sert bir darbe vurdu. Hükümet, aylarca kamuoyunun greve kayıtsız kaldığını ileri sürmüştü, fakat seçim sonucu bu iddianın doğru olmadığını gösterdi.

Bobby Sands’ın cenaze töreni, Fotoğraf: Bobby Sands Trust

Dönemin Başbakanı Margaret Thatcher ve hükümeti ise tüm baskılara rağmen taviz vermemekte ısrar etti. IRA’lı mahkûmların talepleri kabul edilmedi, Sands milletvekili olmasına rağmen tahliye edilmedi. Tarihler 5 Mayıs 1981’i gösterdiğindeyse Bobby Sands, açlık grevinin 66. gününde hayata gözlerini yumdu. Sands’ın cenazesi, Kanlı Pazar’dan bu yana görülen en büyük cumhuriyetçi kalabalığı bir araya getirdi. 100 bini aşkın insan, Sands’ın cenazesi için sokakları doldurdu. Sands’ın ölümü üzerine dünya genelinden de tepkiler yükseldi. Sonraki haftalarda dokuz mahkûm daha açlık grevinde hayatını kaybetti.

Silah ve sandık

Açlık grevlerinin yarattığı siyasi ivme, Sinn Féin’i seçim arenasına çekti. Sands’ın ölümünden sonra aynı bölge için yapılan seçimi yine bir cumhuriyetçi olan Owen Carron kazandı. Sinn Féin’e yakın An Phoblacht gazetesinin bu zaferin ardından yayımladığı bildiriye göre parti artık “seçim arenasına kararlılıkla adım atacak” ve “milliyetçi halkın tartışmasız önderliğini kuracak”tı. Ancak bu, silahın bırakılacağı anlamına gelmiyordu. “silah ve sandık stratejisi” (Armalite and ballot box strategy) böylece resmileşti. Bu ikili strateji, İngiltereli yetkilileri ve ılımlı milliyetçileri de kaygıya sürükledi. SDLP lideri John Hume, Thatcher hükümetinin açlık grevi sürecindeki tutumunun demokratik süreci “neredeyse yok ettiğini” söylüyordu. İngiltere hükümeti ise Sinn Féin’in yükselişini İrlanda cumhuriyetçiliğinin siyasi bir aktöre dönüşmesinin habercisi olarak görüyor ve bunu durdurmak için yollar arıyordu.

Askeri çıkmaz ve siyaset

1980’lerin ortasına gelindiğinde ne IRA ne de Britanya Hükümeti birbirlerine üstünlük kuramamıştı. Her iki taraf da net bir askeri zafer kazanamayacağını anlamaktaydı. Bu çıkmazın tam ortasında ise Sinn Féin sessiz ama kayda değer bir dönüşüm geçiriyordu. Parti, açlık grevlerinin yarattığı enerjiyi de arkasına aldı ve 1983 genel seçimlerinde 100 bini aşkın seçmenin oyunu aldı.

Bu sonuç, sadece cumhuriyetçiler için değil, Londra ve Dublin için de sürprizdi. Stormont’un askıya alınmasının ardından bölgenin doğrudan yönetimi için kurulan Kuzey İrlanda Ofisi’nin belgelerinde, cumhuriyetçilerin sandıktan bu denli güçlü çıkması rahatsızlık verici olarak görülüyordu.

İngiltere-İrlanda Anlaşması

Kasım 1985’te Margaret Thatcher ve İrlanda Başbakanı Garret FitzGerald, İngiltere-İrlanda Anlaşmasını (Anglo-Irish Agreement) imzaladı. Thatcher’ın anlaşmayı imzalamasının başlıca nedeni güvenlikti. Dublin’in İngiltere istihbaratıyla iş birliği yapmasını, IRA şüphelilerini iade etmesini ve sınır ötesi operasyonlara destek vermesini istiyordu. FitzGerald da Kuzey İrlanda’daki Katolik azınlığının devlet kurumlarına duyduğu güvensizliği gidermek için reformlar yapılması gerektiğini savunuyordu. İki hükümetin de nihai hedefi ise radikal cumhuriyetçiliği marjinalleştirmekti.

Fotoğraf: The Independent

Anlaşma, İrlanda hükümetine Kuzey İrlanda’nın yönetiminde sınırlı da olsa bir danışmanlık rolü verdi. Kuzey İrlanda, İngiltere’nin iç meselesi olmaktan çıktı ve Dublin’in de söz hakkı tanındı. Fakat sonuç, her iki hükümet için de hayal kırıklığı oldu. Güvenlik konusunda beklenen iş birliği sağlanamadı, iade süreçlerinde aksaklıklar yaşandı, kapsamlı reformlar hayata geçirilemedi ve polis teşkilatında köklü bir değişim yapılamadı.

Hem cumhuriyetçiler hem de birlikçiler anlaşmayı kabul etmedi. Sinn Féin, anlaşmayı İngiltere emperyalizminin bölgedeki varlığını meşrulaştırmaya ve Katolikleri cumhuriyetçi fikirlerden koparmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirdi. Ancak kamuoyu önünde verilen bu tepkilere karşın kapalı kapılar ardında cumhuriyetçiler arasında ciddi bir tartışma başlamış, bazı üst düzey isimler anlaşmanın aslında bir ilerleme olduğunu belirtmişti.

Anlaşmanın yorumları

Bu anlaşmanın önemli maddelerinden birine göre İngiltere hükümeti, çoğunluğun talep etmesi halinde Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti’yle birleşmesinin önün açacağını taahhüt ediyordu. SDLP lideri John Hume bu maddeyi, İngiltere’nin Kuzey İrlanda üzerinde herhangi bir stratejik ya da ekonomik çıkarı olmadığının resmi bir ilanı olarak yorumladı. Bu yorum, IRA’nın temel argümanına doğrudan karşı çıkmaktaydı.

Anlaşmadan üç yıl sonra 1988’de, SDLP ile Sinn Féin arasında yedi ay süren doğrudan görüşmeler başladı. SDLP, İngiltere’nin tarafsızlığını kanıtlamak için anlaşmadaki maddeleri öne sürerken Sinn Féin, İngiltere’nin Kuzey İrlanda’daki stratejik ve ekonomik çıkarlarını ön plana almaktaydı ve sonuçta iki taraf da somut bir uzlaşı olmaksızın masadan kalktı.

Fotoğraf: X/@IrishUnity

Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Peter Brooke, 9 Kasım 1990’da yaptığı konuşmasında “İngiltere hükümetinin Kuzey İrlanda’da bencil bir stratejik ya da ekonomik çıkarı yoktur” cümlesini kullandı. Bu cümle ile SDLP’nin öne sürdüğü argümanlar, hükümet tarafından da dile getirildi. Brooke’un sözleri, cumhuriyetçiler arasındaki tartışmaları da alevlendirdi.

Hume-Adams diyaloğu ve Downing Street Bildirisi

Brooke’un konuşmasının ardından SDLP lideri John Hume ve Sinn Féin lideri Garry Adams, birebir görüşmelere başladı. İkilinin amacı, hem iki hükümetin de onaylayacağı hem de cumhuriyetçilerin kabul edebileceği bir metin oluşturmaktı. 1992’de hazırlanan taslakta İrlanda halkının kendi kaderini tayin hakkı kabul ediliyordu ancak bu hakkın kullanımı, “Kuzey İrlanda halkının rızasına” bağlanıyordu. Yani Protestan çoğunluk, anayasal değişim için bir aktör olarak tanınıyordu. Sinn Féin’in onayladığı bu taslak, cumhuriyetçi hareketin köklü bir ideolojik değişimin eşiğinde olduğunu göstermekteydi. Adams’ın IRA liderliğine de bu metni onaylattığı iddia ediliyordu.

Aralık 1993’te yayımlanan Downing Street Bildirisi, kanlı bir sürecin ürünüydü. Ekim ayında IRA’nın Belfast’taki bir balıkçı dükkanına yerleştirdiği bomba erken patladı. Sadakatçi silahlı grup UDA (Ulster Savunma Birliği) liderliğini hedef alan saldırı, dokuz Protestan sivilin ölümüne yol açtı. Bunun üzerine Sadakatçi silahlı gruplar iki hafta içinde on dört kişiyi katletti. Bu kaos ortamında iki hükümet yoğun bir diplomatik trafiğe girişti ve İngiltere Başbakanı John Major ile İrlanda Başbakanı Albert Reynolds tarafından bildiri imzalandı.

John Major ve Albert Reynolds, Fotoğraf: BBC

Bildiri, Hume ve Adams arasındaki görüşmeler sonucunda ortaya çıkan metinden beslenmişti. Ancak, cumhuriyetçiler açısından kritik bir fark vardı. Hume-Adams taslağında İngiltere hükümetinin, İrlanda’nın birleşmesi yönünde tüm etkisini ve enerjisini kullanacağı taahhüdü yer alıyordu. Downing Street Bildirisi’nde ise bu maddeye yer verilmedi. Temel anayasal güvenceler de olduğu gibi kaldı. Yani Kuzey İrlanda’nın statüsü yalnızca bölge halkının çoğunluğunun onayıyla değişebilirdi.

O dönem Kuzey İrlanda Ofisi’nin başında bulunan Bakan Michael Ancram bildiriyi, “Yeşil bir dilde yazılmış oldukça turuncu bir belge” olarak nitelendirdi. Yani dil milliyetçiydi ama öz birlikçiydi. Bildiri, birlikçi çoğunluğun veto hakkını pekiştirirken cumhuriyetçi söylemleri kullanıyordu.

Balıkçı dükkanında patlayan bomba, cumhuriyetçileri ve Sinn Féin’i siyasi olarak köşeye sıkıştırmıştı. Üstelik pan-milliyetçi ittifakın ortağı olan Fianna Fáil ve SDLP bu bildiriyi kabul etmişken bildiriyi toptan reddetmek, hareketin son yıllarda inşa ettiği tüm siyasi altyapıyı yerle bir etmek anlamına geliyordu. Ancak öte yandan bunu görmezden gelmek de ideolojik bir tavizdi.

Adams ise İngiltere Başbakanı Major ile İrlanda Başbakanı Reynolds’ın bildiriyi kendi seçmen tabanlarına farklı biçimlerde sunduğunu iddia ederek bir açıklama talep etti. Adams’ın bu manevrası, IRA’yı ateşkese hazırlamak için zaman kazanma girişimiydi. Bu zaman diliminde Adams ABD’ye gitti. Orada gördüğü ilgi ve yarattığı etki, Adams’a bir ateşkesin cumhuriyetçi harekete ne kadar geniş bir uluslararası alan açabileceğini de gösterdi. Cumhuriyetçiler, Downing Street Bildirisi’ne rıza göstererek aslında pek çok şeyi kabul etmişlerdi.

Geleneksel bir açıdan bakılırsa bu bildiri, IRA’nın yıllardır savaştığı şeylerle örtüşmüyor gibi görünmekteydi. Birleşmenin Kuzey İrlanda’daki çoğunluğun onayına bağlanması, bölünmenin belirsiz bir süre daha devam edeceği anlamına geliyordu. Dünden bugüne gelindiğinde ortadaki fark ise artık Londra’nın, “bencil bir çıkarı olmadığını” söylemesiydi. Söylem renk değiştirse de sınırlar hâlâ olduğu gibi duruyordu.

İlk ateşkes ve bozuluşu

Downing Street Bildirisi’nin yayımlanmasından sekiz ay sonra, 31 Ağustos 1994’te IRA tam ve kapsamlı bir ateşkes ilan etti. Ekim 1994’te sadakatçi silahlı gruplar da ateşkese katıldı. Kuzey İrlanda’da 1969’dan bu yana ilk kez gerçek anlamda silahlar sustu.

Ama bu suskunluk tarafların beklentilerinin farklılığı nedeniyle uzun sürmedi. İngiltere hükümeti müzakerelere Sinn Féin’in katılabilmesi için önce silah bırakılmasını şart koştu. Adams ise bu şartı reddetti. Hükümet tarafından ateşkesten sonra Sinn Féin’in müzakere masasına davet edileceği ima edilmişti ancak silah bırakma, bir ön koşul olarak hiç gündeme gelmemişti.

Canary Wharf saldırısı, Fotoğraf: The Irish Times

Ocak 1996’da ABD arabulucusu George Mitchell bu konuda bir rapor hazırladı ve silah bırakmanın müzakerelerle eş zamanlı gerçekleşmesini önerdi. Ancak İngiltere hükümeti bunu kabul etmedi. Önce Kuzey İrlanda’da seçimle bir meclisin oluşturulmasını ve bunun sonrasında müzakerelere devam edilmesini talep etti. Cumhuriyetçiler ise bir parlamento seçimi yapılırsa mecliste birlikçilerin çoğunlukta olacağını, bunun da Sinn Féin’i müzakere masasından uzak tutmanın yeni bir yöntemi olduğunu düşündü. 9 Şubat 1996’da Londra’nın Canary Wharf bölgesinde gerçekleşen ve 2 kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan bombalı saldırı, bu ateşkesi sona erdirdi. IRA’nın açıklamasına göre İngiltere Başbakanı Major, tarihi fırsatı değerlendirememişti.

1997 genel seçimleri

Canary Wharf sonrası dönemde her iki tarafta da belirsizlik hakimdi. IRA, İngiltere’de bombalı eylemlerini sürdürürken Kuzey İrlanda’da ise görece sessiz kaldı. IRA, süreci tamamen terk etmek istemiyor ve bunun için baskıyı sürdürüyordu.

Mayıs 1997’deki genel seçim, her şeyi değiştirdi. Tony Blair liderliğindeki İşçi Partisi (Labour Party), iktidara geldi. Blair’ın Kuzey İrlanda meselesine yaklaşımı Major’dan daha farklıydı ve silahlar bırakılmadan da Sinn Féin’in müzakere masasına oturabileceğini düşünüyordu. Blair göreve başlarken Kuzey İrlanda meselesini hükümetin en öncelikli konularından biri olarak belirlemişti. Aynı dönemde Dublin’de Bertie Ahern liderliğindeki Fianna Fáil iktidara geldi.

Fotoğraf: The Independent

Temmuz 1997’de IRA ikinci ateşkesini ilan etti. Bu kez ateşkes farklı bir zemine oturmuştu. IRA içerisinde hâlâ muhalif sesler vardı ama Adams ve yakın çevresi, cumhuriyetçileri büyük ölçüde kendi çizgisinde tutmayı başarmıştı. Sinn Féin, ABD’li arabulucu George Mitchell’ın hazırladığı ilkeleri kabul ederek müzakere masasına oturdu.

Müzakereler

Eylül 1997’den itibaren Stormont’ta çok partili müzakereler başladı. Süreç hiçbir zaman stabil bir çizgide ilerlemedi. DUP (Demokratik Birlik Partisi), Sinn Féin’in masada bulunmasını protesto ederek müzakerelerden çekildi. UUP (Ulster Birlikçi Partisi) lideri David Trimble ise masada kaldı ama Sinn Féin ile doğrudan görüşmeyi reddetti. Sadakatçi silahlı grupların siyasi temsilcileri ise esneklik göstererek sürecin içerisinde kaldı.

Bu dönemde müzakereleri tehdit eden kritik anlar yaşandı. Sadakatçi komutan Billy Wright’ın Aralık 1997’de Maze Cezaevinde INLA (İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu) militanları tarafından öldürülmesi, sadakatçilerin saldırılarını tetikledi. UDP (Ulster Demokratik Partisi) ve Sinn Féin kısa süreli olarak müzakere masasından uzak kaldı. Mart 1998’de her iki parti de müzakerelere geri döndü.

Arabulucu George Mitchell, 9 Nisan 1998’i anlaşma için son tarih olarak belirledi. Son haftalarda müzakereler kesintisiz sürdürüldü. UUP’nin masadan kalkacağına dair söylentiler ise yayılmaktaydı. Aynı söylentiler Sinn Féin için de dile getiriliyordu. Blair ve Ahern bizzat Stormont’a gelerek temaslarda bulundu. Tarihler 10 Nisan 1998 cumayı gösterdiğinde ise anlaşmaya varıldığı açıklandı ve Hayırlı Cuma Anlaşması (Good Friday Agreement), bir diğer ismiyle Belfast Anlaşması, imzalandı.

Hayırlı Cuma Anlaşması

SDLP, güç paylaşımı konusunda istediğinin büyük bölümünü aldı. UUP, sınır ötesi kurumların kapsamını sınırlandırma konusunda istediğini büyük ölçüde elde etti. Sinn Féin ise iki önemli konuda kazanım sağladı. Bunların ilki, silah bırakmanın hükümete girmeden önce bir ön koşul olmaktan çıkması; diğeri ise IRA mahkumlarının iki yıl içinde serbest bırakılmasının yolunun açılmasıydı. Anlaşmanın üç temel yapısı, Kuzey İrlanda içi güç paylaşımına dayalı yeni bir yerel meclis, Kuzey ile Güney arasında Kuzey-Güney Bakanlık Konseyi ve İrlanda ile İngiltere arasında İngiltere-İrlanda Konseyi idi.

Hayırlı Cuma Anlaşması, Fotoğraf: Socialist Voice

Adams, Sinn Féin’in Mayıs 1998’deki Ard Fheis toplantısında anlaşmayı nihai çözüm olmaktan ziyade “barış yolundaki bir başka durak” olarak sundu:

“İngiltere yönetimi bitmedi. Bölünmüşlük de bitmedi. Bu yüzden mücadelemiz sürüyor.”

Yıllarca cezaevinde kalan ve anlaşma kapsamında özgürlüğüne kavuşan 4 IRA üyesi, konuşma sonrası sahneye çıktı ve dakikalarca alkışlandı. Bu, varılan anlaşmayla birlikte yoldaşlarının evlerine döneceğini IRA üyelerine hatırlatmak için yapıldı.

Mayıs 1998’de Hayırlı Cuma Anlaşması üzerine yapılan referandum sonucunda Güney İrlanda’nın %94’ü, Kuzey İrlanda’nın ise %71’i anlaşmayı destekledi. Milliyetçiler arasında destek %96 civarındayken Protestanların %52’si anlaşmaya evet demişti.

“Yenilmemiş ordu”

IRA’nın yıllar süren bu mücadeleyle ilgili değerlendirmesinde öne çıkan söylem “yenilmemiş ordu”ydu. Cumhuriyetçi liderlik; ateşkesi bir teslim oluş olarak değil, aksine taktik bir dönüşüm olarak görüyordu. Bu söylem; hareketi bir arada tutmak, yeni bir bölünmeyi önlemek ve tabanı ikna etmek için zorunlu görülmüştü.

IRA’nın birincil stratejik hedefi, yani İrlanda’nın birleşmesi ve İngiltere’nin bölgeden çekilmesi, gerçekleşmemişti. Kuzey İrlanda İngiltere egemenliği altında kalmaya devam edecekti. Ama öte yandan Kuzey İrlanda, artık 1969’daki Kuzey İrlanda değildi. Ayrımcılığı meşrulaştıran hukuki yapılar kaldırılacaktı. Cumhuriyetçiler güç paylaşımı çerçevesinde hükümetin içinde yer alacak, mahkumlar serbest bırakılacaktı. Önemli görülen ise anlaşmanın Kuzey İrlanda’nın statüsünü ucu açık olarak bırakmasıydı. Eğer çoğunluk isterse birleşme mümkün olacaktı.

En büyük gerçeklik ise silahların susmuş, savaşın bitmiş olmasıydı.

Kaynaklar:

  • Finn, D. (2019). One Man’s Terrorist: A Political History of the IRA. Verso.
  • McLoughlin, P.J. (2014). The first major step in the peace process? Irish Political Studies, 29(1), 116–133.
  • Ingraham, J. (1998). The Irish Peace Process. CAIN Web Service, Ulster University.

Başlarken!

Her şeyde olduğu gibi haberin de hızlı tüketim maddesi haline gelmiş olmasından duyduğumuz rahatsızlık, bizi yavaş habercilik yapmaya yöneltiyor.

Bundan bir süre önce, birlikte bir şey yapmaya karar verdiğimizde, henüz ismimizi belirlememiş ve genel çerçevemizi oluşturmamıştık. Sadece hepimiz gazetecilik yapmak istiyorduk ve bunun için Kartacalı komutan Hannibal’ın sözündeki gibi ya bir yol bulacaktık ya da bir yol yapacaktık. Uzun tartışmalar sonunda bir yol yapmaya karar verdik ve bu yolu yürürken kullanacağımız ismin Kürtçe’de şimdi anlamına gelen Niha olmasını istedik. Günümüz dünyasında “şimdi” yani içinde bulunulan an, dijital ve yapay zeka bazlı teknolojinin hızı dolayısıyla çok fazla hissedilmeden geçip gidiyor. O kadar yoğun bir enformasyona maruz kalıyoruz ki, bir sözün, olayın ağırlığını hissetmek saniyelerle ölçülüyor. “Şimdi”min önemini vurgulamak için Niha’yı seçtik. Ancak bu ifade tek başına bizi tanımlamayacaktı. Çünkü, biz hızlıca akıp giden “Şimdinin ötesi”ne geçmek istiyorduk. O yüzden de yanına Plus’ı (+) koyduk. Böylece adımız Nihaplus (Niha+) oldu.

Her şeyde olduğu gibi haberin de hızlı tüketim maddesi haline gelmiş olmasından duyduğumuz rahatsızlık, bizi yavaş habercilik yapmaya yöneltiyor. Bu yüzden “son dakika” ya da “sıcağı sıcağına” haberlerimiz olmayacak. Ancak, bu, gündemi takip etmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Gündemin önemli konu başlıklarını ayrıntılı bir şekilde alıp sunmayı hedefliyoruz. Dosya haberler, analiz odaklı yazılar ve derinlemesine gündem maddeleri önceliğimiz olacak. Çevremizde, yaşadığımız ülke ve bölgede, dünyada yaşanan her gelişmeyi, insan, hayvan ve doğa haklarını bütünlüklü bir biçimde ele alan hak odaklı, özgür basın haberciliğini esas alıyoruz. Ekolojik yıkımı, iklim krizini ve doğa talanını görünür kılmayı hedefliyoruz. Irkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, sağlamcı, türcü, ayrımcı, nefret suçu kapsamına giren hiç bir söyleme yer vermiyoruz. Kadın ve LGBTI+ odaklı habercilikte eşit temsiliyet ilkesini uyguluyor, görünmez kılınan kimliklerini sesini görünür kılıyoruz.

Özcesi, Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz. Hak odaklı haberciliğe kendi penceremizden ve Kürtçe, Türkçe ve İngilizce yani üç dilde katkı sunmayı amaçlıyoruz.

Kendimize çok büyük misyonlar yüklemiyoruz, çünkü gücümüzün farkındayız. Bu büyük okyanusta küçük bir damla olduğumuzun bilinciyle hareket ediyoruz. Bu süreçte en önemlisi, belki de yarın öbür gün arkamıza dönüp baktığımızda, “utanmadığımız” bir iş yaptığımızı görmemiz olacaktır.

Biz başladık, sizi de bekleriz.

Niha+ Kolektifi

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.