Prof Dr Hamit Bozarslan değerlendirdi

ABD’de cinnet, Türkiye’de anti-demokrasi, çözülemeyen Kürt meselesi

Prof. Dr. Hamit Bozarslan’a göre Türkiye’de anti-demokrasi derinleşiyor: “Türkiye konusunda artık devlet kelimesini kullanmıyorum, rejim kelimesini kullanıyorum. Çünkü bir devletin olabilmesi için en azından krizde de olsa bir legalitenin, yasallığın, kurumsallığın ve bir rasyonalitenin olması gerekli.”

Hamit Bozarslan, Fotoğraf: Le Figaro

École des Hautes Études en Sciences Sociales’ta Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hamit Bozarslan’a göre ABD Trump iktidarıyla birlikte bir “cinnet” hali yaşıyor, Türkiye’de rejimi tanımlayan en iyi kavram ise “anti-demokrasi”. Bozarslan’a göre bu koşullarda demokratikleşme mümkün değil, tam aksine anti-demokratik bir tecrübe derinleşiyor.

Bozarslan, ayrıca demokrasinin olmadığı koşullarda Kürt meselesinin çözülebilmesinin ve Kürt meselesinin çözülmediği koşullarda demokrasinin olabilmesinin çok zor göründüğünü belirtiyor.

1973-75 krizinden itibaren ABD hegemonyasının çöküşüne dair yapılmış analizler var. Bu değişim çeşitli eserlerde bireğilim olarak zaten tespit edilmişti. Ama bugün artık bunun iyice görünür hale geldiği söylenilebilir mi?

Bu konuda çok çok dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü hegemonya meselesi sadece bir gücün çökmesi değil, diğer güçlerin yükselmesi ya da yükselmemesi, var olması ya da var olmamasıyla ilgili. Şu anda dünya çapında, diyelim dünyanın değişik yerlerinde aynı anda bulunabilecek olan diplomatik olarak, ekonomik olarak, doları kullanarak, silahlı olarak var olabilecek tek güç ABD. Rusya ikinci süper güçtü. Fakat Rusya’nın nasıl çöktüğünü gördük. Çin şu anda bir süper güç olarak yükselmekte. Fakat Çin’in Asya dışında diğer bölgelerde askeri olarak en ufak bir inisiyatif alma gibi niyeti ya da projesi yok. Ekonomik olarak bir güç, diplomatik olarak bir güç. ABD’nin sanıyorum gücü şu anda hala buradan gelmekte. Yani küresel çapta tek güç olabilmek. Fakat bu tek güç kullanılabilecek olan bir güç mü? Bu soruyu da sormak gerekiyor. Aslında bu 1920’lerde 30’larda bile görülen bir olguydu. Gücün var olması ille de kullanılabilir bir güç olduğu anlamına gelmemekte.

“ABD bir cinnet döneminden geçiyor”

ABD bu gücü kullanamıyor mu?

Bir güç sahibi olabiliyorsunuz fakat iki faktörlerden dolayı bu gücü kullanamıyorsunuz. Şu anda ABD tam bir cinnet döneminden geçmekte. Bu cinnet döneminin değişik nedenleri var, iç nedenleri var, dış nedenleri var. Fakat bu cinnet dönemi ABD’nin aynı zamanda tümüyle paralize olmasını beraberinde getirmekte. Güç kullanabiliyorsunuz. Fakat Ortadoğu’da olduğu gibi gücü kullandıkça çöl yükseliyor. Çölün yükselmesi Alman filozof Nietzsche’nin kullandığı bir kavramdı. Yani siz müdahale ettikçe çöl de ilerliyor. El-Kaide’ye karşı savaşıyorsunuz El-Kaide ilerliyor. Anlamlandırabileceğiniz bir savaşta değilsiniz. Çünkü hegemonyanın olabilmesi için şu ya da bu şekilde ideolojik olarak bunun mümkün olabilmesi zorunlu. Bunun neredeyse mehdici bir bağlamda meşrulaştırılması zorunlu ve bunun anlamlandırılması zorunlu. Mesela Afganistan’a ve Irak’a bakarsak ABD kesinlikle yenilmedi. Askeri olarak yenilmedi. Savaşların maliyeti o kadar da yüksek değil. ABD’nin kaybı 7.000 ABD askeri. Fakat ABD anlam savaşını tümüyle kaybetti.

ABD’nin bir cinnet hali içinde olduğundan bahsettiniz. Bu cinnet hali hegemonya çöküşünün bir sonucu olarak okunabilir mi?

Onu da bilemiyoruz. Çünkü cinnet hali aslında dünyada görülen bir olgu. Yani mesela 1930’ların dünyasına baktığımız zaman Hitler’in stratejisi neredeyse bir intihar stratejisi. Yani onun değişik konfigürasyonları olabiliyor. Fakat bunun tabii iç nedenleri de var. Sadece dış nedenler değil. Bu ABD demokrasisinin zaafı. Mesela 1830’larda ABD Başkanı Andrew Jackson dönemi var. Andrew Jackson biraz Donald Trump’ınöncülü gibi birisi. Burada tabii ABD’nin iç sorunları söz konusu. Alexis de Tocqueville bunu çok iyi görmüştü. Tocqueville şunu söylüyordu: ABD’nin demokrasisi aynı zamanda geleceğin demokrasisi. Fakat bu demokrasi aynı zamanda son derece sorunlu olan bir demokrasi ve bu sorunu özellikle belirtiyor. Demokratik toplumlarda ikili bir tutku var. Eksiklik tutkusu ve özgürlük tutkusu. Eksikliği yaratan toplumlar özgürlüklerini feda edebiliyor. O yüzden ABD’de değişik süreçler var, değişik dinamikler var. Bu iç dinamikler çok önemli. Bunları şu andan okuyabilmek çok zor. Bakalım seçim döneminde yani 3 Kasım ara seçimlerinde nasıl olacak, 2 yıl sonraki seçimlerde nasıl olacak? Mevcut dinamiklerden hangisi hakim olacak? Yani bunu doğrudan hegemonya krizinin bir sonucudur diyemiyoruz.

Fotoğraf: Wildpixel / Getty-Images

“ABD’de de İran’da da savaşı radikalleştirecek dinamik yok”

Peki İran savaşı da bununla ilintili olabilir mi? ABD hegemonyasında bir gerileme söz konusuysa bu savaş onun ifadesi mi yoksa farklı bir şekilde mi okumak gerekir?

Bu konuda gerçekten uzman değilim. Bu sorulara benim cevap verebilmem çok zor. Fakat şunu söyleyebilirim. İran savaşı birkaç olguyu göstermekte. Neredeyse emperyal bir güçsünüz. Emperyal bir güç olarak bir izolasyonist siyaset izlemek istiyorsunuz. Artık imparatorluk olmak istemiyorsunuz. ABD’nin siyasetinde bu çok açık bir şekilde ortaya çıkmakta. Çin ve ABD iki imparatorluk ve bu iki imparatorluğun silahlı olarak savaşabilmesi mümkün değil. Diğer konu Avrupa’nın kimliğini belirlemek. Yani Trump’ınsöylemlerine baktığınız zaman, J.D. Vance’ın söylemlerine baktığınız zaman ya da Steve Bannon’ın söylemlerine baktığınız zaman bunların izolasyonu aslında Batıyla sınırlı bir izolasyon. Bu “Batının kimliğini biz belirleyeceğiz” demek. Bu birinci bir olgu. Fakat Emperyal bir güçseniz, her şeye rağmen gücün kendisini sınırlayabilmesi ya da kendi sınırlarına kapanabilmesi bazı koşullarda çok zor olabiliyor. Zor oluyor çünkü militer-endüstriyel kompleks diye bir olgu var. Militer endüstriyel bir kompleksin devam etmesi, silahlanma meselesi, Pentagon’daki iç dinamikler, Pentagon’un başına atanmış olan kişinin tümüyle mehdici bir akla sahip olması, MAGA içerisinde hem izolasyonist hem mehdici akımların olması, evanjelizmin tesirleri, İsrail’in önemi. İsrail sanıyorum şu ana kadar hiçbir zaman bu kadar büyük bir rol oynamadı ABD siyasetinde. Belki bir istisna 1949 ve ikinci bir istisna 1973. Fakat bunu şu anda çok açık bir şekilde görmekteyiz. Yani bütün bu faktörler izolasyon politikasının sınırlandırılması demektir. İzole edemiyorsunuz kendinizi. Fakat bu izole edememe aynı zamanda savaşa hazır olabilme anlamına da gelmemekte. İran savaşı şu anda bunu gösteriyor. Yani 10 gün sonra ne olacak, 15 gün sonra ne olacak bilemiyoruz.

Fakat İran Savaşı, savaşın radikalleştirilemediğini göstermekte. ABD’de savaşı radikalleştirmeyi mümkün kılacak bir dinamik yok. İran’da da yok aslında İran savaşını radikalleştirecek bir dinamik.

Savaşı radikalleştirmekten kastınız ne tam olarak?

Yani radikal bir savaşı yapabilmek için savaşı ideolojik bir tabana dayandırmanız gerekiyor. Bir kitlesel desteğin olması gerekiyor. Bir kitlesel mobilizasyonun olması gerekiyor. On binlerce kişiyi sahaya sürükleyebilmeniz hatta yüz binleri sahaya sürükleyebilmeniz gerekiyor. O yüzden savaşınradikalleştirilmesi çok zor. Aslında İran açısından da radikal savaşlar çok zor. Yani Şii mehdiciliği artık bunu yapabilecek durumda değil. Bu nedenle de bir statüko dönemine girildi. Bustatüko altı aydır devam ediyor. Ancak bu şekilde devam edebilecek mi ondan pek emin değilim.

Fakat eğer devam etmezse, çok büyük bir ihtimalle, İran’daki altyapıların tümünün yok edilmesi, kara güçlerinin doğrudan kullanılmasından çok, altyapıların imhası ve belki Hürmüz Boğazı’nın karasal işgali söz konusu olabilir. Yani bu yüzden bütün bu güç meselelerini, savaş meselelerini ele alırken çok diyalektik bir yaklaşıma sahip olmak gerekiyor.

“İran, Türkiye, Rusya üzerinden anti-demokrasi kavramını kullanabiliriz”

Küresel anlamda bir çerçeve çizdiniz. ABD’nin durumu, izlediği izolasyonist politika sonrasında İran savaşı’nınortaya çıkması. Bu uluslararası ortamda Türkiye’deki rejimin niteliği şu anda sizce tam olarak nedir? Yani otoriter mi, totaliter mi yoksa faşist mi? Çünkü bu konuda tam bir kavram kargaşası var.

Sanıyorum bu kavram kargaşasından çıkmamak gerekiyor. Bu kargaşa bazı sorulara cevap veremediğimizi gösteriyor. Bu kavram kargaşası ilk kez yaşanmıyor. Mesela 1920’lerin 30’larının literatürüne baktığımız zaman hem siyaset felsefesi hem siyaset bilimi aslında tümüyle bir kavram kargaşasında. Çünkü olup bitenleri anlamlandırabilmek ve tanımlayabilmek çok zor.


Bugün de aynı şeyi yaşıyoruz. Yani Rusya’da da bunu yaşıyoruz. Türkiye’de de bunu yaşıyoruz. Değişik bir koşulda Hindistan’da da bunu yaşıyoruz. Verebileceğimiz kavramlar yok. Çünkü eski 1920’lerdeki bazı rejimlerle ortak bir yığın nokta var. Fakat 1920’lerin 30’ların faşizmine baktığımız zaman arada çok ciddi farklılıklar da olabiliyor. Rusya, Türkiye ve bu rejimler arasında demokratik bir altyapı var. Fakat bu demokratik altyapının içi tamamen boşaltılmış durumda. Bir Führer prensibi var. Führer prensibi Almanya’da Führer ya da lideri her şeyin kaynağı ve ufku olarak gören, alfa ve omega olarak gören bir sistemdi. Böyle bir sistem uygulanmakta fakat bu sistemin sınırlarını görmekteyiz. Tek parti rejimi yok. Fakat aynı zamanda toplumsal bir örgütlenme hedefi var en azından diyelim. Fakat totalitarizme baktığınız zaman totalitarizm şuydu: beşikten mezara kadar her şeyi devletin yapacağı bir toplum. Şu anda öyle bir konumda değiliz. Fakat aynı zamanda eril, tamamen anti-liberal, liberalizmi reddeden, siyaseti reddeden, lideri kutsayan rejimlerle karşı karşıyayız. Bir kitapta ben anti-demokrasi kavramını kullanmıştım. İran, Türkiye, Rusya üzerinden, nispi bir muğlaklığı koruyarak, anti-demokrasi kavramını kullanabiliriz. Bu rejimler kendilerini çok açık bir şekilde liberal rejimlere karşı ya da liberal demokrasi, burjuva demokrasisi diyelim ona, burjuva demokrasisine karşı hem eril, hem de medeniyeti temsil eden bir millet olarak kurgulayan ve algılayan sistemler.

“Demokrasinin olmadığı koşullarda Kürt meselesinin çözülebilmesi zor”

O halde Türkiye’deki rejimin adını koyacaksak, bu kavramın sınırlılıklarıyla birlikte antidemokratik rejimdir diyorsunuz. Bu son birkaç yıl içerisinde hem CHP’ye yönelik baskılar, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması sonrasında, belediye başkanlarının tutuklanması, kayyım atamaları, en son CHP’ye kayyım atanması, bunun haricinde komedyenlerin bile tutuklandığı, LGBTQ+ bireylere yönelik baskı politikalarının olduğu bir ortamdan bahsediyoruz. Böylesi bir ortamda Kürt meselesinin çözümü konusuna gelince, sizce bu antidemokratik olan ortamda mevcut çözüm sürecini samimi buluyor musunuz? Bu gerçekten bir çözüm süreci mi?

Her şeyden önce şunu söyleyeyim. Ben aslında Türkiye konusunda artık devlet kelimesini kullanmıyorum, rejim kelimesini kullanıyorum. Çünkü bir devletin olabilmesi için her şeye rağmen, en azından, krizde de olsa bir legalitenin, yasallığın ve kurumsallığın ve bir rasyonalitenin olması gerekli. Halbuki Türkiye’ye baktığınız zaman, son 15-20 yılın Türkiye’sine baktığınız zaman, aslında tamamen Orwellyen bir sistemdesiniz. George Orwell’in sistemi. Yani ülke sürekli savaşta ama kiminle savaşta olduğunu bilmiyorsunuz. Suudi Arabistan’da savaştasınız. Üç gün sonra Suudi Arabistan dost haline geliyor. Rusya ile savaştasınız fakat Rusya dost haline geliyor. ABD ile savaştasınız ABD dost haline geliyor. Gülen cemaatiyle iç içesiniz Gülencilik düşman haline geliyor. Yani o yüzden Orwellyen bir boyut var. Bu Orwellyen boyutu aynı zamanda, zamana ve mekana olan, zamanda ve mekandaki tutanaklara güvenin yok edilmesi. Yani zamanın yok edilmesi, mekanın yok edilmesi, zamana da mekana da güvenilememesi hali. Bu sebeple sanıyorum rejimin niteliğini tartışırken bunu da koymak gerekiyor işin içine. Bir diğer faktör ise paramilitarizasyon.


Türkiye son 10 yılda çok ciddi bir paramilitarizasyon yaşadı. Dediğim gibi 1920’ler-30lar Almanyası’nda değiliz. Fakat Nazi Almanyası’nda iki kavram vardı: Führer prensibi ve polikrasi. Yani iktidar erklerinin çoğullaşması. Ve bu Türkiye’de de görülen bir olgu. Böyle bir sistemde Kürt meselesi çözülebilecek mi? Yani bundan emin olmadığımı zaten tahmin ediyorsunuz.

İspanya örneğine bakacak olursak hem Bask ve Katalan ulusal sorunlarının çözüldüğü hem de demokrasinin getirildiği bir örnektir. Yani her iki sürecin bir arada gitmesi söz konusu. Demokrasinin meşru bir mesele olarak kabul edilmesi bütün İspanya açısından Katalan ve Bask meselelerinin meşru milli meseleler olarak kabul edilmesi. Bu olmasaydı sanıyorum ne İspanya’nın demokratikleşebilmesi mümkündü ne de Bask ve Katalan sorunlarının asgari düzeyde bile olsa bazı Katalan militanları için çözülmesi söz konusu olabilirdi. Türkiye’de bundan çok çok uzak olduğumuz açık. Kürt hareketinin manevra sahası ne? Yani o sahanın çok dar olduğunu biliyoruz. O yüzden Kürt hareketini kalkıp eleştirmek de istemiyorum. Fakat aynı zamanda bu koşullarda demokratikleşmenin mümkün olmadığını, tam aksine anti-demokratik bir tecrübenin derinleştiğini görmekteyiz. Demokrasinin olmadığı koşullarda Kürt meselesinin çözülebilmesi ve Kürt meselesinin çözülmediği koşullarda demokrasinin olabilmesi bana çok zor görünüyor.

Küresel gerilimlerin arttığı ortamda Türk Devleti kısmenkendisine alan açabilmek için böyle bir manevra yapmış olabilir mi? Çözüm niyetinden ziyade İsrail’in 2023 Ekim’inde başlattığı Filistin’e yönelik soykırımıyla birlikte ortaya çıkan yeni duruma karşılık sadece bir zaman kazanma hamlesi olarak okunabilir mi?

Bunu değerlendirebilmek için geleceğin arşivlerine ulaşabilmemiz gerekli. Çünkü bütün bu süreç tümüyle şeffaf olan bir süreç değil. Fakat bu İsrail meselesi, siyonizm ve emperyalizm meselesi zaten Bahçeli tarafından daha ilk günlerde dile getirildi. İç cephenin sağlanması, iç cephenin korunması, Türkiye’nin kısmi bir hegemon güç olarak Ortadoğu’da var olabilmesi, Kürt meselesinin ümmet meselesi içerisinde boğulması ve Kürt sorununun bir milli mesele olmaktan çıkması, ümmetin kendi iç meselesi olarak tanıtılması. Bütün bunlar zaten açık bir şekilde dile getirildi. Türkiye’de belli bir korkunun olduğu kesin. Kürt meselesine dair “Biz bu meseleyi çözemezsek başkaları çözmeye çalışır ya da başkaları kullanmaya çalışır” söylemleri ortaya çıktı. Bu aynı zamanda şu anlama geliyor: Kürt meselesinin bir milli mesele olarak görülmemesi, Kürt öznesinin bir özne olarak değerlendirilmemesi, Kürt meselesinin şu ya da bu şekilde bir manipülasyon ya da bir terör meselesine indirgendiği zaten çok açık bir şekilde ortada.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.