Aziz Çelik: “15-16 Haziran’a değil yeni emek mücadelelerine ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın mirasını değerlendiren Prof. Dr. Aziz Çelik, sendikal barajlar, grev yasakları ve sendikacıların tutuklanmalarının emek mücadelesini zayıflattığını belirterek, 15-16 Haziranın da kendi tarihsel koşulları ve sınırlılıkları ile incelenmesi gerektiğini savundu.

Fotoğraf: 68arsivi.com

Türkiye işçi sınıfının tarihteki en büyük eylemsellik deneyimlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi’nden hareketle günümüzde sendikal haklar ve emek mücadelesinin durumunu, kapitalizmin Türkiye’deki krizlerini ve potansiyel işçi hareketliliklerini çalışma ekonomisti Prof. Dr. Aziz Çelik Niha+’ya değerlendirdi.

Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aziz Çelik 15-16 Haziran’ı tetikleyen yasa tasarısında Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) nezdinde sınıf sendikacılığının hedef alındığını belirtirken bugün ise sendikal hak ve özgürlüklerin o günlerden daha geride olduğunu söyledi.

Prof. Dr. Aziz Çelik. Fotoğraf: Gazete Nisan

15-16 Haziran ile getirilmek istenen sendikal barajların “12 Eylül darbesi” sonrasında uygulandığını belirten Çelik, bugün de işkolu gibi barajların sendikal mücadele önündeki en büyük engel olduğunu savundu.

İşkolu barajının yanında işyeri ve işletme barajları ile anti-demokratik toplu iş sözleşmesi yetki sistemlerinin de sendika ve işçiler önündeki önemli engeller olduğunu vurgulayan Çelik, 15-16 Haziran’da fiili ve meşru mücadele çizgisiyle kısmi bir genel grev gerçekleştiren işçilerin bugün grev hakkını etkin biçimde kullanamadığını bunun ise grev erteleme adı altındaki grev yasaklamaları olduğunu ifade etti.

“Kocaeli ve İstanbul kapitalizmin doğuşunun beşiğiydi”

15-16 Haziran Direnişi’nin İstanbul ve Kocaeli eksenli bir hareket olduğunu ifade eden Çelik, bunun oldukça doğal olduğunu çünkü o dönemde imalat sanayi işçilerinin bu bölgede yoğunlaştığını ve DİSK’in de bu bölgede örgütlü olduğunu belirtti.

Bu kentlerin Türkiye’de kapitalizmin doğuşu ve yükselişinin beşiği olduğunu vurgulayan Çelik, Harem-Gebze minibüs hattı ile Haydarpaşa-Adapazarı banliyö tren hattı örneklerinin de bu durumu kanıtlayan, işçilerin evleri ve fabrikalar arasındaki erişim güzergahlarını oluşturduğunu aktardı.

Hizmet sektörünün yükselişi ve sanayisizleşme ile bu kentlerdeki sanayi işçisi ağırlığının azaldığını ve diğer bölgelere kaydığını belirten Çelik, yine de her iki kentin de hâlâ işçi sınıfının en güçlü olduğu kentler olma özelliğini koruduğunu ancak sanayi işçiliği ve sendikal hareketin eski gücünde olmadığını söyledi.

“Türkiye’de sendikalı çalışma oranları yanıltıcı”

%14,5 ile sendikalı çalışma oranı ile Avrupa sıralamalarında sonlarda olan Türkiye hakkındaki bu verilerin bile gerçeği yansıtmadığını savunan Çelik, bu düşüklüğün nedenlerinin ise sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmaları olduğunu vurguladı:

“%14 ile ifade edilen oranda kayıtdışı çalışan işçiler hesaba katılmaz. Öte yandan bu oran, kamu işçilerinin ağırlığı nedeniyle bu düzeydedir. Türkiye’de kamu işçileri arasında sendikalaşma oranı %75-80 bandındadır. Özel sektörde ise bu oran %7-8 civarına gerilemektedir. Bakılması gereken asıl yer özel sektördür. Öte yandan geleneksel imalat sanayi sektörlerinde (metal gibi) sendikalaşma daha yüksek iken inşaat ve hizmet sektöründe düşüktür.”

Sendikalaşma oranlarıyla ilgili gözden kaçırılmaması gereken bir diğer hususun ise toplu iş sözleşmesi (TİS) kapsamı olduğunu belirten Çelik, bunun sebebi olarak gerçek sendikal korumanının TİS ile sağlanmasından kaynaklandığını söyledi:

“Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısı, sendikalı işçi sayısının çok altındadır. Özel sektörde bu oran %4-5 civarına kadar gerilemektedir. Dolayısıyla %14 resmi sendikalaşma oranıdır.”

Sendikalaşma ve TİS kapsamının düşük olmasının sendikal hakların güvence altında olmamasından kaynaklandığını belirten Çelik, sendikalaşmanın işverenler tarafından engellenmesi ve anti-demokratik yetki mekanizmalarının da bu sorunun diğer nedenlerini oluşturduğunu vurguladı.

“Tutuklamalar emek hareketine bir gözdağı”

Son dönemde artan sendikalaşma mücadeleleri kapsamında tutuklanan sendikacılara dair de görüşlerini paylaşan Çelik, şaşırtıcı olanın bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmaması olduğunu söyledi:

“Bu tutuklamalar emek hareketine gözdağı niteliği taşıyor ve alternatif bir sendikacılığın gelişiminin önünü kesmek istiyor. Bu hep olmuştur. Bu açıdan işçi hareketlerinin başını çekenlere yönelik baskılar şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu baskılar karşısında etkin bir dayanışmanın olmamasıdır. Gerek işçi direnişleri gerekse bu direnişler sırasında baskı gören sendikacılarla dayanışma zayıf kalıyor. Esas mesele budur. Özellikle ana akım sendikalar bu konuda pasif kalıyor. Oysa bu direnişler sendikacılığın nasıl yapılması gerektiğini gösteriyor. Mevcut sendikal statükonun bu konuda sessiz ve ilgisiz kalması manidardır.”

“Yeni ve ortak mücadelelere ihtiyaç var”

15-16 Haziran’ın bölgesel, yani işçi sınıfının bir bölümü ile sınırlı bir deneyim olduğunu belirten Çelik, işçi sınıfının genelini kapsayan grev ve eylem örneklerinin ise tarihte oldukça sınırlı olduğunu vurguladı. Topyekûn bir genel grev beklentisinin gerçekçi ve olanaklı olmadığını savunan Çelik, önemli olanın ise tekil olarak süren eylemleri koordine etmenin ve ortak bir mücadele hattı içinde birleştirmek olduğunu söyledi:

“Şu an çok sayıda mevzi eylemi sürüyor. Bu eylemlere öncülük edecek, güven verecek bir sendikal iradeye, bölünmüş, sessiz ve rekabet içindeki değil; dayanışma ve ortak hareket içinde bir emek hareketine ihtiyaç var. O nedenle çok sayıdaki tekil işçi eylemi yol göstericidir. Mücadelenin nasıl yapılması gerektiğini gösteriyorlar. Tarihsel olaylar kendi koşulları içinde ortaya çıkar. 15-16 Haziran’ın tekrarı değil, günümüz koşullarına uygun yeni emek mücadelelerine ve bunların ortak hareketine ihtiyaç var.”

“Divan kararı AKP’ye de bir derstir”

Uluslararası Adalet Divanı’nın geçtiğimiz günlerde grev hakkının uluslararası çalışma hukukunun bir parçası olduğuna ilişkin kararını da çok önemli bulduğunu belirten Çelik, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) de uzun zamandır bu hakkı olmazsa olmaz olarak gördüğünü fakat işveren kanadının bu yorumu kabul etmediğini hatırlattı.

Bu durumun ILO denetim organlarında grev hakkı konusunda bir denetimi yokuşa sürdüğünü ifade eden Çelik, ILO’nun Uluslararası Adalet Divanı’ndan bu konuda görüş istediğini söyledi. Buna göre, divanın her ne kadar ILO sözleşmelerinde grev adıyla açık bir düzenleme olmasa da sendikalaşma hakkının grev hakkını da içerdiğine karar verdiğini belirtti.

Bu kararı uluslararası çalışma hukuku alanında büyük bir zafer olarak yorumlayan Çelik, Divan kararının AKP’ye de bir ders niteliğinde olduğunu savundu.

15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 1. haber:

15-16 Haziran Direnişi Dosyası başlığında 2. haber: