“8 Nisan Romanlar Günü bizim için hafızayı temsil ediyor”

8 Nisan Dünya Romanlar Günü’ne dair konuşan Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria, Türkiye’de ve dünyada Romanların hâlâ yapısal ırkçılık ve yoksullukla kuşatıldığını vurguladı.

Romanlara yönelik ırkçılık ve kimlik inkarı pratikleri, Roman halkını uzun yıllardır şiddete maruz bırakmaya devam ediyor.

Bu ayrımcılığa dikkat çekmek ve Roman kültürünü kutlamak amacıyla ilk kez 8 Nisan 1971 tarihinde toplanan Dünya Roman Kongresi’nin 1990 yılındaki buluşmasında, 8 Nisan’ın Dünya Romanlar Günü olması kararı alındı.

8 Nisan Dünya Romanlar Günü’nde Türkiye’de ve birçok yerde Romanların yaşadığı ayrımcılığın boyutlarını, Roman hakları aktivisti Cumur Ülker ve Roman sosyolog-yazar Aytaç Eleftheria ile konuştuk.

8 Nisan hafızayı temsil ediyor

Roman olmanın bir topraksızlık ve olduğun yere ait olmama halini hissettirdiğini ifade ederek 8 Nisan Dünya Roman Günü’nün Romanlar için direnişin, sürgünün, soykırımın, ayrımcılığın ve eşitsizliğin hafızasını temsil ettiğini belirten Cumur Ülker, dünyanın çeşitli bölgelerinde Romanlara yönelik gerçekleşen ayrımcılığa dair bir örnek vererek durumu anlatıyor:

“Yunanistan’da 7 yaşındaki bir kâğıt toplayıcısı Roman kız, fabrika kapısına sıkıştığında 70 saat boyunca o fabrika kapısına sıkışık halde can veriyor ve kimse bir şey yapmıyor. Yanından geçenler tekmeleyerek kontrol ediyor, yaşıyor mu diye. Yunanistan’da bir eylemsellik olmuştu bu olayın ardından. O isyanın bende yarattığı çok güzel bir şeydi.”

Romanları egzotize ediyorlar

Türkiye’de ve birçok ülkede ayrımcılığın kimliğin inkarı, kimliği kriminalize etme ve damgalama pratikleri üzerinden ilerlediğini belirten Ülker, sanatta ve günlük hayatta Romanlar için oluşturulan stereotiplerden bahsetti: “Sanatta da egzotize ederler. Hayatın kendisinde de egzotize ederler. İşlerine geldi mi biz eğlenceliyiz. Zaten romanlar için bir stereotip yaratırlar. Çingene pembesi, Çingene çadırı… Bu meselede özellikle Roman kadınları ve çocukları daha da ezilen bir yerde.”

6 Şubat 2023 tarihinde Maraş merkezli meydana gelen iki büyük depremde Roman halkına mensup uğradığı ayrımcılıkları hatırlatan Ülker, “2023 depreminde romanlara dedikleri şu: Siz çadır kurmasını biliyorsunuz zaten diyip Romanlara çadır vermediler” dedi.

“Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu”

Roman olmayanların kurduğu bir sistemdeki devletlerde Romanlara karşı ağır şiddet çemberi olduğunu söyleyen Ülker, Romanlara dair bilgilerin kısıtlı olduğunu vurgulayarak “Bizde ötekinin ötekisi olma hâli var. Bir anlamda bilgiyi biz üretemiyoruz. Bir gacoluk hâli var. Gaco bizde Roman olmayan demek” dedi. Ülker, Roman tarihinde insanların görmediği birçok ayrımcılığı ve sonuçlarını aktardı:

“500 yıllık bir kölelik tarihimiz var. 1860’larda en son Romanya’da resmi olarak sonlanmış kölelik. İnsanlar buraları bilmiyorlar. Hala sürgünüz. Osmanlı’ya köle olarak götürülmüşüz. İran’a, Mısır’a, Balkanlar’a köle olarak götürülmüşüz. Kimse bu kölelik tarihimizi bilmiyor. Avrupa’da genellikle getto’larda yaşıyoruz. Fakirliğin, yoksulluğun, dışlanmanın çok yoğun olduğu yerlerde. Suça sürüklüyorlar, iş alanlarında iş vermiyorlar. 100 yıl boyunca Roman çocuklarının ticareti olmuş. 100 yıl. Görünmeyen bir kast sisteminin en alt grubu.”

Birçok şehirde çiçekçilik yapan Romanların çiçekçiliği hayatta kalmak için yaptığını belirten Ülker, “Biz eğitimde, sağlıkta eşitsizliğe uğrayan, felaket anında, savaş anında kurtarılmak istenmeyen pozisyondayız. İş alanlarında ya işe alınmıyoruz ya da merdiven altı fabrikalarda iş güvencesiz, sigortasız çalışıyoruz. Hep mahallelerin içine, şehirlerin dışına sıkıştırılıyoruz. İnanılmaz bir yapısal ırkçılık, inanılmaz bir şiddet, Çingene fobisi var” dedi.

Foto: Yeşil Gazete

“Kentsel dönüşüm bir soykırım politikası”

Kentsel dönüşümden en fazla etkilenen kesimlerden birinin de Romanlar olduğunu belirten Ülker, kentsel dönüşüm politikalarının onlar için bir soykırım politikası olduğunu söyledi:

“Buralarda kentsel dönüşüm yerinde dönüşüm olmuyor. Türkiye’de kentsel dönüşüm üzerinden önemli bir örnek, Sulukule Roman Direnişi. Sulukale, zamanında Osmanlı’nın çok dışında kalan bir yer. Şehir büyüye büyüye merkeze oturmuş. Oradaki Romanlar, yoksul evlerde kiracı olarak kalıyor ya da oraya kendi evini inşa etmiş zamanında. Oraya bir mahalle kurmuş. Bir gün geliyorlar yıkıyorlar. Diyorlar ki şehrin dışına binalar yapıyorlar. Buraya gidecekseniz kirası şu kadar. E o kirayı veremiyorlar. Bu sefer çadırlarda kalıyorlar, işsiz kalıyorlar. Aslında kentsel dönüşüm, yerinde dönüşüm olmadığı sürece bir soykırım politikası bizim nazarımızda.”

Bin yıllık bir Fatih mahallesi olan Sulukule, 2006 yılında başlayan “yenileme projesi” kapsamındaki kentsel dönüşümle birçok evin yıkıldığı Roman bir mahalleydi. Yeşil Gazete’ye göre, yenileme projesi ilk kez 26 Nisan 2012 tarihinde İstanbul 4. İdare Mahkemesi tarafından kamu yararı olmadığı gerekçesiyle iptal edildi. Fakat mahalledeki birçok ev çoktan yıkılmıştı. Tekrar yapılacak bir yıkım girişimine karşı mahalleliler tarafından açılan davada Ağustos 2019’da yenileme projesine ikinci kez iptal kararı verildi. Bu bilgilere göre, 300 Sulukuleli aile, TOKİ’nin çok uzaktaki toplu konutlarına gönderildi. Kentsel dönüşüm ardından yapılan lüks binalarla mahallenin geri kalanı arasına 14 demir kapı yapılmıştı. Daha sonra 2020’de bu demir kapıların İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından yıkıldığı duyuruldu.

“İstemiyorlar bizi. Beton duvarlar dikiyorlar, tel örgüler çekiyorlar. Birçok şehirde bunun örnekleri var. Romanların yaşadığı mahallelerle gacoların yaşadığı mahalleler arasına sınırlar çiziliyor. Hırsız olarak, kirli olarak veya seks işçisi olarak damgalanıyoruz.”

Roman kadınların maruz kaldığı şiddet görünmüyor

Romanların bir ötekinin ötekisi olduğunu vurgulayan Ülker, “Bizim de ötekimiz kadınlar ve çocuklar oluyor. Çok egzotik bir yere konuluyor. Bütün sanat alanlarında buradaki şiddeti görünmez kılınıyor. Roman kadınlarının ve çocuklarının yaşadıklarını görünmez kılınıyor. Niye feminist yapılanmalar buralara hiç çözüm bulmuyor? Diyorlar ki biz o sokaklara girmeye korkuyoruz. Mücadele buralardan yalnızlaştırılıyor” dedi ve bu noktada Roman kadınlarının kendi mahallelerinde de şiddete uğradıklarını belirterek, “Mesela Hacı Bektaş törenlerinde abdal kadınları, Roman Alevi kadınları, oradaki kendisine dede diyen birisi tarafından, avaneler tarafından şiddete uğruyor. Şiddet görünmüyor. Sığınacak yeri yok” dedi.

İstanbul’un Şişli ilçesinde 2024’te 6 yaşındaki Şirin’in başına gelenleri hatırlatan Cumur Ülker şu bilgileri verdi: “Şirin gündüz vakti kalabalığın içinden katili tarafından götürüldü. Gündüz vakti. Kimse de sen bu çocuğu nereye götürüyorsun demedi. Neden demedi? Çünkü Şirin Çingeneydi, Romandı. Şirin’in annesi kızının tabutunun başında ağıt yakarken insanlar dedi ki bu insanlar çocuk yapmasın, asıl bunları hapsedin. Katil görünmez oldu.”

Sosyalistlerin ve feministlerin olmadığı yerde çeteler vardır”

Sosyalistlerin, feministlerin ve STK’lerin Roman mahallelerine dair yeterince politika üretmediğini aktaran Ülker, “Sol-sosyalist örgütler, STK’ler, buralara politika üretemiyorlar. Neden? Çünkü çok yorucu bir yer. Kapalı bir topluma ulaşması çok yorucu. Sen orada yoksan kim vardır orada? Çeteler vardır, devlet vardır, tarikatlar vardır” dedi.

“En temel eşit yurttaşlık hakkımızı istiyoruz”

8 Nisan Roman Günü’nde Romanların taleplerini dile getiren Ülker, “Biz en temel eşit yurttaşlık haklarını talep ediyoruz. Sağlıkta eşitlik, eğitimde eşitlik, kentsel dönüşüm politikalarının bir an önce düzeltilip yerinde dönüşüm olması… Toplumda Çingene fobisi ve ırkçılık çok ağırken feminist örgütlerin, sol-sosyalist yapıların buralara dair -tepeden değil- çoğulcu politikalar üretmelidir. Yerellerde temsil hakları olmalıdır. Romanların seçilme veya görevden alabilme yetkisi olmalıdır. Bunlar çok önemli şeylerdir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya koyduğu demokratik entegrasyon biraz bunu biçimliyor. Birçok Avrupa ülkesinde de buna benzer modeller uygulandı.” dedi.

Çingene mi Roman mı tartışması

Ülker’e ayrıca Romanları tanımlarken kullanılması gereken kavramın ne olduğunu sorduk:

“Çingene mi, Roman mı tartışması biz öznelerin kendi iç tartışmaları. Ben mesela Çingene’yi kullanıyorum. Çünkü Çingene ismini biz koymadık ama bizi buradan vuruyorlar. Bizim amacımız bu kelimenin üzerindeki bütün şiddeti kaldırıp bu kelimeyi kökten silmek. Üzerindeki şiddeti kaldırmak da politik mücadelesini yürütmeden olmaz. Bunun mücadelesini de özneler belirliyor. O yüzden özneye sormak gerekiyor. Soramıyorsa da roman diyecek. En kapsayıcısı bu. Bunun dışında Çingene kelimesini gacolar kullanmasın.”

“Ayrımcılık yalnızca sağdan gelmiyor”

Roman sosyolog ve yazar Aytaç Eleftheria, “Roman olmak, başkalarının bizi tanımlamasına karşı kendi sözümüzü kurmak demek” dedi.

Türkiye’deki ayrımcılığı en basit şekilde ikiyüzlülük olarak belirten Eleftheria, “Herkes kendi ayrımcılığına kılıf bulmak ve neyin ırkçılık olduğunu bizim adımıza tanımlamak derdinde” dedi ve ayrımcılığın yalnızca sağdan gelmediğini; muhaliflerden, solculardan ve diğer etnik azınlıklardan da geldiğini ekledi.

Baba tarafı Sünni Roman, anne tarafı Alevi Türk olan Eleftheria, bizzat aile içinde gözlemlediği bir nüansı anlattı: “Roman olmayan topluluklar, ister Kürt, ister Türk, ister Arap, ister Alevi, ister Sünni olsun; antigypsism (Roman karşıtlığı) konusunda korkunçtur.” Eleftheria, en ufak bir eleştiride herkesin kendi inanç ya da kimlik imajına sığındığını vurguluyor.

“Tek bir ezilenlik tanımları var ve her ezilen aynı şeyi yaşıyormuş gibi davranılıyor” diyen Eleftheria’ya göre bu, bu coğrafyanın en çok ezilen toplulukları olan Romanlar, Dom, Lom ve Abdal’lara yapılan en büyük haksızlıklardan biri.

Ana akım sinema ve televizyonda Romanların ya “renkli, komik, hareketli” bir figüre ya da yoksulluk, suç ve eğitimsizlik gibi damgalayıcı kodlara sıkıştırıldığını aktaran Eleftheria, bu temsil biçiminin Romanların kendi kimliklerini algılama biçimini de derinden etkilediğini vurguluyor. Eleftheria’nın söylediğine göre, Eleftheria’nın sosyoloji ve teori danışmanlığını, aynı zamanda anlatı yazarlığını üstlendiği “Iskalanmış Hayatlar: Domlar” belgeseli, Romanların kendi meselelerini kendi perspektiflerinden anlattığı önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

“Yersiz yurtsuz olmak bizim folklorumuzmuş gibi görülüyor”

Kentsel dönüşümü Romanlar üzerinde mümkün kılan anlayışa değinen Eleftheria, “Yersiz yurtsuz olmanın sanki bizim folklorumuzmuş gibi görüldüğü bir zihniyet var” dedi.

7 kuşaktır İstanbullu olduğunu aktaran Eleftheria, şehir hafızasındaki çarpıtmaya dikkat çekerek “Beyoğlu anlatılarında Hristiyan ve Yahudi azınlıklardan söz edilir; ‘onlar gitti, yerine Romanlar ve göçmenler geldi’ denir, kriminalize eden bir dille. Oysa buradaki Romanların önemli bir kısmı zaten hep İstanbulluydu” dedi.

“Egemenlerin akademisyenleri” tarafından aidiyetsizliğin Romanlara özgüymüş gibi sunulmasının epistemik bir şiddet olarak tanımlayan Eleftheria, bu durumun ayrımcılığı hem örten hem de meşrulaştıran bir araç olduğunu söyledi. “Böyle olunca, 7 kuşak o kentte de olsanız, orada emaneten durduğunuz algısı norm haline gelir. Bu norm da yerinizden edilmenizi kolaylaştırır” dedi.

Deneyimler eşit değil

Deneyimlerin “Etnik azınlık artı cinsiyet kimliği azınlığı eşittir aynı deneyim” şeklinde eşitlendiği yaklaşımı reddeden Eleftheria, bu duruma örnek vererek “Bir Kürt ile bir Roman olmak aynı şey değil” dedi.

Kürtlerin de diğer birçok etnik azınlık gibi yaşadıkları coğrafyada Domları ve benzeri toplulukları dışladığını hatırlatan Eleftheria, Roman olmanın yalnızca etnik bir ayrımcılık meselesi olmadığını vurguluyor:

“Roman olmanın kendisi, etnik ayrımcılığın başka birçok kodla perçinlenmiş halidir. İşin içine out-caste (kast dışı) benzeri bir toplumsal konum giriyor.”

Cinsiyet kimliği azınlığı da denkleme eklendiğinde ne oluyor?

Zaten kırılgan olan bu toplumsal konuma bir de cinsiyet kimliği ayrımcılığı eklendiğinde, güvencesizliğin katlandığını kaydeden Eleftheria, bunun somut sonuçlarını “Roman kadınlar cinsel şiddete daha “müsait” görülüyor, Roman çocuklar ise zorluk çekme kapasiteleri yüksek olarak algılanıyor” dedi.

Eleftheria’nın en sert eleştirisi ise “Romanlar mutludur” söylemine. Bu yanılsamanın özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinden işletildiğini söyleyen Eleftheria, “Romanların peşinen mutlu olduklarına inanmaya çalışıyorlar; bu şekilde susturmaya, konuşsak da duyulmamamızı sağlamaya çalışıyorlar” dedi.

Eleftheria, bu durumu “insandışılaştırılmanın en ikiyüzlüce ve pişkince hali” diye betimleyerek sözlerini sonlandırdı.

Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.