Yanis Varoufakis yazdı

Bir yapay zekâ alegorisi olarak The Odyssey

“Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.”

The Odyssey filminden bir sahne, Kaynak: Screen Rant

Ekonomist ve Yunanistan Maliye eski Bakanı Yanis Varoufakis tarafından yazılan ve UnHerd’de yayımlanan bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçe’ye çevirdik.

Christopher Nolan’ın Odyssey’i, Homeros’un destanını popüler kültürün merkezine geri taşıdı. Sevinilmesi gereken bir başarı bu. Pek çok kişi benden filmi değerlendirmemi istedi, reddettim. Yunan olmak, herkese ait olan, yüzyıllar ve diller boyunca yol alarak yabancıların hayal gücüne yerleşmiş bir eser hakkında konuşmam için bana ayrıcalıklı bir bakış açısı vermiyor. O yüzden şimdilik, Homeros’un ve Nolan’ın kimi temalarını ele alıp, beni geceleri uyutmayan güncel gelişmelere yeniden bakacağım.

Giderek güç kaybeden seçkin yayınlarımızdan giderek yaygınlaşan sosyal medyamıza kadar, herkesin gözü teknooptimistler ile teknofobiler arasındaki çatışmaya dikilmiş durumda. Verimlilik mi adaletten daha önemli? Yapay zekâ bizi özgürleştirecek mi, köleleştirecek mi? Bu tartışmalar bizi hep aynı çember içinde döndürüp duruyor. Yeni bir ışık tutmak yerine yerleşik inançları pekiştiriyor. Bu meseleler üzerine düşünmek için işin özünü kavramaya dair az çok şey bilen antik çağlara gitmekten daha kötüsünü yapabiliriz.

Homeros’un İlyada’sının kalbinde uzun bir “grev”in hikâyesi atar. Destanın 24 kitabından 18’inde, Yunanların en yetkin savaşçısı Akhilleus silahlarını bırakmıştır. Çadırından çıkıp savaşa katılmayı reddeder çünkü Akhalar Kralı Agamemnon’a öfkelidir. Bu öfke, Odysseus’un, Kral’ın daha önceki bir Troya çatışmasından elde edilen ganimete el konulması yönündeki buyruğuyla oluşmuştur. Homeros bize Odysseus’u kurnaz bir kahramandan çok, bir haberci ve otoriter bir kralın uşağı olarak tanıtmayı seçer. Ancak Troyalılar Akhilleus’un can dostu Patroklos’u öldürdüğünde, o Troyalılardan öç almayı Agamemnon’la olan küskünlüğünün üstünde tutar, “grev”ine son verir, çadırından kalkar ve savaş meydanına döner.

İşte o noktada, Akhilleus’un annesi Thetis, Olymposluların tek işe yarayan şeyi, yani imalat tanrısı Hephaistos’a yalvararak oğluna yeni bir zırh yapmasını ister. Olympos’tan atıldığında kendisine bakmış olan Thetis’e borçlu olan Hephaistos, yanardağdaki demirhanesinde işe koyulur. O ateşli karanlıktan büyüleyici bir silah takımı çıkarır: bir kalkan, bir miğfer, bir zırh ve dizlikler. Kalkan bütünün merkezidir. Yeryüzü yaşamının, savaşın, barışın, kozmosun ve insan emeğinin sahneleriyle özenle işlenmiştir yani insan dünyasının bir yansımasıdır. Bu sıradan bir madencilik değildir. Hiçbir ölümlü demircinin biçimlendiremeyeceği bir güçle donatılmış, tanrısal bir el işidir. İnsan emeğinin ya da zekâsının ürünü değil, bir tanrının armağanıdır. Sanki bize gerçek armağanların paha biçilmez olduğunu hatırlatır gibidir.

On yıl sonrasına, Odysseus’a geçelim. Akhilleus artık ölmüştür. Her ne kadar son darbeyi, büyük bir şehri harabeye çeviren bir başka armağan olan at hilesiyle Odysseus vermiş olsa da Akhilleus, Troya’nın yağmalanmasına olanak sağlamak için çok şey yapmıştır. Nolan filminde, Odysseus’u zorlu eve dönüş yolculuğunda pişmanlıklarla boğuşan bir adam olarak resmeder. Yenik Troyalılara davranış biçimi yüzünden suçluluk duyan, anlaşılabilir bir hayatta kalma suçluluğuyla kıvranan, tüm yoldaşlarının birer birer yok oluşunu izlerken tek başına İthaka kıyılarına ulaşmış olmanın sarsılmaz yükünü taşıyan bir adam. Ama Odysseus’un ahlaki yüküne, hak ettiği ek bir suçluluk daha bindirebilecek olan Nolan’ın atladığı bir olay var. Ovidius’un, hâlihazırda hayaletlerle dolu bir adamı daha da huzursuz etmek için külliyata eklediği bir masal.

Ovidius’un Dönüşümler’inde tasavvur ettiği üzere, Troya yerle bir edildikten sonra galip Yunanlar, stratejistleri Odysseus ile en yaman piyade savaşçıları Aias arasında bir iç anlaşmazlığı çözmek zorunda kalır. Mesele şudur: Akhilleus’un tanrısal zırhıyla eve kim dönecek? Uzlaşma sağlanamayınca Yunan önde gelenleri bir mahkeme toplar. Bu kılıçların değil sözcüklerin yarışıdır ve ödül, bir silah takımından çok daha fazlasıdır.

Aias’ın savı basitti. Daha çok savaşmış, daha çok kan dökmüş, daha çok öldürmüştü. Ağır silahları daha iyi kullanabilirdi. Hiçbir zaman hilelerin ya da düzenbazlığın ardına saklanmamıştı. Askere yazılmamak için deli taklidi yapan Odysseus’un aksine, Aias çağrıya seve seve karşılık vermişti. Akhilleus’un zırhı, katıksız, süssüz yiğitliği ve onu kullanmak için gereken beceri sayesinde onun hakkı olmalıydı.

Odysseus, Aias’ın göğüs göğüse çarpışmada daha cesur ve daha yararlı olduğunu kabul ederek önde gelenleri şaşırttı. Ama sonra cesaretten ve adaletten uzaklaşıp verimliliğe döndü. “Yunanlara en iyi kim hizmet etti?” diye sesli sesli düşündü. Kavgalı reisleri barıştıran, Troya’ya sızan, Troya Atı hilesini tasarlayan oydu. Odysseus, kurnazlıktan yoksun gücün kaba kuvvetten ibaret olduğunu ima ediyordu. Zaferi getiren Aias’ın kasları değil, kendi zekâsı olmuştu.

Mahkeme Akhilleus’un silahlarını Odysseus’a verdiğinde, Aias utanca dayanamayarak ve hiçbir teselli bulamayarak kendi kılıcının üstüne atılıp canına kıydı. Onun cesedi de, Odysseus’un eve dönüş yolculuğu boyunca kıvranıp durabileceği diğer bütün pişmanlıklara eklenen güzel bir ilavedir. Zira Nolan’ın anlatımında bu yolculuk, Odysseus’u adımlarından emin, duygusuz ve soğukkanlı bir eylem adamından içine kapanık, kendinden kuşku duyan, ama tam da bu yüzden çok daha insani ve kendimizden bir parça bulabileceğimiz bir karaktere dönüştürür. Öyle bir adama dönüştürür ki, başkalarının başına gelen felaketlerin yükünü, sanki cübbesinin astarına dikilmiş kurşun parçalarıymışçasına üzerinde taşır.

Bunun modern dünya için ne gibi bir yankısı olabilir? Aslında birkaç çıkarım var. İlk olarak, değeri nasıl atfettiğimizi gözler önüne seriyor. Bugün Aias-Odysseus anlaşmazlığı bir mahkemeyle değil, bir ahlaki argüman yarışıyla değil, Sotheby’s ya da Christie’s’in düzenlediği görkemli bir müzayedeyle çözülürdü. Bunun kimseyi şaşırtmayacak olması, her şeyin çılgınca metalaştırılmasının bizi, değeri cüzdanın derinliğine indirgenemez bir şey olarak takdir etme yetimizden nasıl yoksun bıraktığının göstergesidir.

İkinci bir çıkarım, Aias’ın adalete yaptığı çağrıyla Odysseus’un verimliliğe yaptığı çağrı arasındaki çatışmanın hâlâ süregelmesidir. Toplumlarımızın çöpe attığı adaleti bir nebze olsun geri kazanmak için birileri servet vergisi önerir önermez, zenginlerin savunucuları Odysseus’un sorusunu ortaya atarlar: “Ülkede kalarak hazineye en iyi kim hizmet eder? Ultra zenginler mi, yoksa zaten hiçbir yere gidemeyecek olan yoksullar mı?”

Üçüncü bir çıkarım, Homeros’un ve Ovidius’un hikâyelerindeki anlaşmazlık konusuna daha yakından bakmaktan doğuyor. Akhilleus’u el konulması bu kadar öfkelendiren ganimet neydi? Adı Briseis olan bu ganimet, Yunanların başkalarıyla birlikte kaçırdıktan sonra bir ödül, bir köle olarak Akhilleus’a sundukları Troyalı bir kadındı. Agamemnon, tanrı Apollon’u yatıştırmak için kendi köle kadınlarından birini vermek zorunda kaldığında Briseis’i almış ve böylece Akhilleus’u silahlarını bırakmaya itmişti. Homeros, Akhilleus’un bu hırsızlığa duyduğu öfkeyi hissetmemizi ister ki bu mülk, canlı, nefes alan, dehşete düşmüş bir kadın olduğu kadar pekâlâ iyi bir küp şarap da olabilirdi.

Biz çok mu daha iyiyiz? Yunanların ne kadar ilkel olduğuna dair kendimizi teselli etmeden önce, kendi hâlimize eleştirel bir göz atmakta fayda var. Kadınları bir tür mülk olarak gören her ataerkil kavramı yılmadan yeniden diriltip duran bir manosferin yükselişi bir yana, çılgınca metalaştırma bizi şu gülünç inançlara sürükledi: Su sadece bir meta, öğrenciler müşteri, elektrik piyasaları iyi bir fikir, sahte karbon piyasaları atmosferi karbondan arındırmanın verimli bir yolu…

Bir de öteki anlaşmazlık konusu var: Akhilleus’un zırhı. Mahkeme bir gösterişten ibaretti. Ovidius’un bunu bir merak uyandırıcı sahne gibi resmetme çabalarına rağmen, karar hiçbir zaman gerçekten belirsizlik yoktu. Agamemnon ve önde gelenler zaten karar vermişlerdi. Tıpkı bugün adil duruşmaların ve gürültülü Parlamento tartışmalarının, başka yerlerde çoktan kararı verilmiş sonuçlar üzerine sahnelenmesi gibi. Zırhı tanrılar verdi, onu güçlüler dağıttı. Kulağa tanıdık geliyor mu? Belki Ovidius ile Homeros’a fazla anlam yüklüyorum, ama beni hoş görün.

Önümüzde, Hephaistos’un dövdüğü bir yığın sermaye malı duruyor. Onları hiçbir ölümlü üretmedi. Onları ele geçiren ölümlülere, bunları nasıl hak ettikleriyle taban tabana orantısız güçler bahşeden armağanlar olarak Olympos’tan indiler. Akhilleus’un silahları söz konusu olduğunda, bunlar tanrısal olarak üretilmiş yıkım araçlarıydı. Başka durumlarda, mesela Prometheus bize ateşi armağan ettiğinde, tanrıların armağanları üretilmiş üretim araçlarıydı. Her iki durumda da ölümlüler, onlara kimin sahip olacağı uğruna canları pahasına birbirleriyle savaştılar.

Şimdi, geleceğimize geri dönelim. Hephaistos’un silahlarını bulut sermayesiyle değiştirelim. Mesela Amazon’un Alexa’sının ardındaki algoritmalar ve daha yakın zamanda, yapay zekâ botlarının ardındaki büyük dil modelleri. Akhilleus’un zırhının aksine, bu büyülü araçlar tanrısal emekle değil, bizim ortak emeğimizle dövülür. Yaptığımız her alışveriş, yazdığımız her cümle, etiketlediğimiz her görsel, tıkladığımız her bağlantı, bizi kendisini eğitmemiz için eğitmiş olan bir sohbet botuna sunduğumuz her düzeltme… Zırhı biz döktük, hep birlikte. Ama onu biz giymiyoruz. O herhangi bir piyasanın, herhangi bir seçimin, herhangi bir müzayedenin tamamen dışında algoritmalara ve veri merkezlerine sahip olan bir avuç şirket tarafından dağıtılıyor. Benim adlandırdığım biçimiyle Bulut Lordları, çağımızın Agamemnon’larıdır. Biz çadırın dışında, asla gelmeyecek bir duruşmayı beklerken, onlar yüce konumlarından buyruklar yağdırıyorlar.

Eski usul kapitalizmde sömürü hiç değilse piyasanın kıyafetlerine bürünürdü. Emek gücünü, biçimsel olarak eşitler arasında bir mübadeleye benzeyen bir pazarda satardın. Gelgelelim bu biçimsel özgürlük, fabrika kapısından içeri adımını atar atmaz bozulup giderdi. Çünkü tam o anda kendini, Marx’ın o meşhur vampir benzetmesindeki gibi, “sömürülecek tek bir kas teli kaldığı sürece” son damlasına dek emilen biri olarak bulurdun.

Ovidius’un mahkemesi, Agamemnon’un çoktan verdiği bir kararın süsüydü. Tıpkı Deliveroo [Yemek teslimatı servisi veren bir firma] kuryelerini özgürce dolaşan “ortaklar” gibi sunmanın, onların güvencesizliğini seçme özgürlüğü, hatta girişimcilik olarak süslemesi gibi. Şu anki sistemimiz olan teknofeodalizm, bu kurmacadan bile vazgeçmiştir. Amazon’un algoritmasının sana neyi göstermeye karar verdiğinin bir piyasası yoktur, akışının bugün ne hissetmen gerektiğine karar vermesinin de bir piyasası yoktur. Yalnızca buyruk vardır. Agamemnon’un “arzuma boyun eğeceksin”i artık bir kral yerine bir öneri motoru tarafından çıkarılan ve akıl almaz biçimde kişiselleştirme diline büründürülmüş bir buyruk. Homeros’un çadırından çıkmış değiliz. Sadece Agamemnon’a bir sunucu çiftliği ve birkaç yapay zekâ ajanı verip buna ilerleme dedik.

Ve işte burada özgürlüğün en eski kandırmacası yeniden belirginleşiyor. Uzun zamandır savunduğum üzere, özgürlük, her türlü tahakkümün dışlandığı, etrafı çitle çevrili bir alan olarak basitçe tanımlanamaz. Bunun başlıca nedeni, böyle bir tanımın çiti kimin ördüğünü ve onun dikilmesinin bizzat bir boyun eğdirme biçimi olduğunu görmezden gelmesidir. Silikon Vadisi de bu çiti kusursuzlaştırmıştır. Uygulamayı kapatmakta “özgürsün”, çerezleri reddetmekte özgürsün, artık dostluklarına, müşterilerine, tüm toplumsal varoluşuna ev sahipliği yapan platformu terk etmekte özgürsün yani çöldeki yolcunun, su satan tek satıcıyı reddetmekte özgür olduğu anlamda özgürsün. Bu özgürlük değildir. Bu, seçim diline bürünmüş bir serfliktir. Piyasa mübadelesinin yerini dijital tımarlar aldı ve o tımarların lordları pazarlık etmezler.

Bu da bizi Odysseus’un geri almak için savaştığı hane halkına getiriyor. Nolan, Odysseia’sından bize nostos’un [dünya, sen yokken, senin olan şeylere el koymaya karar verdikten sonra senin olanı geri koparmak için verilen uzun, aşağılayıcı, kurnaz mücadele] dehşetini ve onurunu göstermek istediğini söylüyor. Odysseus uzaktayken talipler yalnızca Penelope’ye kur yapmakla kalmaz, malikâneyi yiyip bitirir, sürüleri boğazlar, şarapları içer ve bir başkasının biriktirdiği serveti, sahibi itiraz edecek konumda olmadığı için sahipsizmiş gibi kullanırlar. Bizim mülkümüze, müştereklerimize, metinlerimize, dikkatimize, ortak yaratıcı ve entelektüel çıktımıza tam olarak olan da budur. Haneyi biz kurduk. Dikkatimiz dağınık bir hâlde dışarı çıktık ve döndüğümüzde onu yenilip yutulmuş halde bulduk. Talipler gece gelen hırsızlar değil, onları içeri kendi davet ettiğimiz platformlardı ve rahatça yerleşip kendi evlerinde gibi oldular.

Odysseus bu mücadele için ikisine de uzun zamandır hayranlık duyduğum iki silah sunar. İlki, kuvvet yerine kurnazlık: Odysseus, Kyklops’un elinden, kendine “Kimse” adını vererek, yani kimliğini stratejik bir hamleyle gizleyerek sağ kurtulur. Üstelik bunu, ekonomimizin bizden tam tersini talep ettiği bir çağda yapar. Öyle bir çağ ki, kimliklerimizi en ince ayrıntısına dek, işlenip kâra dönüştürülebilir bir biçimde, bizi kendimizden daha iyi tanıyarak para kazanan sistemlere teslim etmemizi istiyor. İkincisi, irade gücüne güvenmek yerine dışarıdan bir kısıtlamayı tercih etmek: Odysseus, Sirenlere kendi kararlılığına güvenerek değil, kendini geminin direğine bağlatmayı seçerek karşı koyar. Bu, dışarıdan dayatılan bir kısıtlama biçimidir çünkü yeterince baştan çıkarıcı bir şarkının karşısında akıl tek başına yetersiz kalır. Sonsuz kaydırma bizim Siren şarkımızdır. Bu yarışı hiç kimse yalnızca irade gücüyle kazanamaz. Kazanabildiği ölçüdeyse ancak kendi dışında, sarsılmaz bir şeye bağlanarak kazanabilir: Yani özel şirketlerin hizmet koşullarıyla değil, kamusal güçle sağlamlaştırılmış bir direğe, düzenleme ve kolektif eyleme bağlanarak kazanılabilir. Birey, algoritma karşısında çaresizdir. Yalnızca birbirine kenetlenmiş bir kolektifin bir şansı vardır.

İşte bütün bunlar beni, o eski ve neredeyse unutulmuş anlayışın derinlerinde yatan bir derse getiriyor: Sömürüye dayalı her toplumda, hangi dağıtım düzeni olursa olsun, o düzenin zorbalığı adil ve makul gösteren bir hikâyeye ihtiyacı vardır. Antik dünyaya bu hikâyeyi Homeros ile Ovidius verdi. Kapitalizme bu hikâyeyi piyasalar verdi. Şimdi ise teknofeodalizmin hikâyesini yazma işiyle algoritmalar meşgul. Bizim önümüzdeki görev, Odysseus’u laf yarışında alt edip Akhilleus’un zırhını kazanmak değil. Akhilleus’un yapmaya çalıştığı gibi, başkalarını köle olarak tutma hakkımızı güvence altına almak da değil. Asıl görev, bu yarışın daha en baştan, yani Agamemnon hakemlerin kim olacağına karar verdiği andan itibaren hileli olduğunu nihayet görmek ve buna rağmen eve doğru yelken açmaktır. Çünkü hane hâlâ bizim. Yeter ki onu geri alacak kurnazlığa ve bizi felakete sürükleyecek şarkılara karşı kendimizi direğe bağlayacak cesarete sahip olalım.


Gizliliğe genel bakış

Niha+, bağımsız gazetecilik ilkeleri ve okur mahremiyeti çerçevesinde dijital ayak izinize saygı duyar. Sitemizde gezinirken, sizlere kesintisiz bir okuma deneyimi sunabilmek ve platformumuzun teknik altyapısını güvence altına almak amacıyla çerezler kullanılmaktadır. Sol taraftaki menüyü kullanarak çerez tercihlerinizi dilediğiniz gibi yönetebilirsiniz. Kişisel verilerinizin nasıl işlendiğine dair detaylı bilgi için lütfen Gizlilik Sözleşmemizi ve KVKK Aydınlatma Metnimizi inceleyiniz.