Yugoslavya bölünürken yaşanan savaşlarda yabancı ülkelerden savaşçılar da bulunmaktaydı. Paramiliter gruplarda bulunan bu savaşçıların bazılarıysa ilerleyen yıllarda Suriye ve Ukrayna gibi ülkelerdeki çatışmalara da katılacaktı.

Amerikalı dış politika yazarı Lily Lynch‘in The Baffler için yazdığı bu makaleyi Niha+ okurları için Türkçeye çevirdik.
*Editör notu:
1991-2001 arasında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin dağılması sürecinde büyük yıkıma yol açan bir dizi savaş oldu. Bu süreçte NATO ve Batı ülkeleri, siyasi ve askeri müdahaleleriyle savaşın ve Yugoslavya’nın dağılması sürecinde önemli rol oynadı.
Yugoslav savaşları ölmeyecek. Geçtiğimiz yılın sonbaharında, Bosnalı Sırp liderliğinin 1990’larda zengin Batılı turistler için “keskin nişancı seferleri” düzenleyerek onları Sarajevo’nun (Saraybosna) üzerindeki tepelere getirdiği ve Bosnalı sivilleri vurmalarına izin verdiği haberi ortaya çıktı. Yeni gelen iddialara göre ise bu Batılı sadistler, İtalya’nın Trieste şehrinde buluşuyor ve oradan Yugoslav charter havayolu şirketi Aviogenex ile Belgrad’a uçuyordu. Ardından Saraybosna çevresindeki Sırp kontrolündeki tepelere götürülüyor ve burada sivillere ateş etmelerine izin veriliyordu. Fiyatlarsa oldukça yüksekti: hedef başına 92 bin ile 116 bin dolar arasında. Çocukları vurmak en pahalısıydı, bir erkeği vurmak bir kadını vurmaktan daha pahalıydı. Yaşlılar ise bedavaya vurulabiliyordu.
“Keskin nişancı seferleri” iddiaları, Balkanlar’da kutuplaşmaya yol açtı. Bu iddialarla ilgiliyse çeşitli görüşler mevcut. Ancak münferit sadistlerin varlığı inkar edilmiyor. Hatta Rus yazar ve provokatör Eduard Limonov’un, 1992’de Sarajevo tepelerinde dönemin Republika Srpska’sının Başkanı Radovan Karadžić ile birlikte yer aldığı kötü şöhretli görüntüleri bile var (1993’te aşırı sağcı filozof Aleksandr Dugin ile birlikte Ulusal Bolşevik Partisi’ni kuran Limonov, siyasi olduğu kadar estetik nedenlerle de o on yıl boyunca şiddete karşı giderek artan bir hayranlık geliştirmişti. Sırp paramiliter lider “Arkan” (Željko Ražnatović) hakkında, “Zeki ve yakışıklı gangsterleri her zaman sevmişimdir,” dediği söylenir). Görüntülerde Karadžić, Limonov’a Saraybosna’nın bir Sırp şehri olduğunu, bir saldırıdan sonra şehrin üzerinde yükselen dumanın bazen “tamjan” (Ortodoks Hristiyan ibadetlerinde kullanılan günlük bir tütsü) gibi göründüğünü ve Yugoslavya’daki silah piyasasının “çok kirli bir iş” olduğunu söylüyor. Öyle ki Karadžić, Sırpların NATO’dan bile silah satın aldığını iddia ediyor.
Yabancı sadistlerle ilgili her zaman fısıltılar vardı. Bazen bunlar, elit bir Batılı müşteri kitlesi için Balkan “snuff” filmlerinin üretildiği The Life and Death of a Porno Gang (2009) ve A Serbian Film (2010) gibi Sırp korku sineması örneklerinde karşılık buluyordu. Ancak çoğu zaman izleyiciler, bu temanın tamamen mecazi olduğunu varsayıyordu. Belki de Bosnalıların “Evin CNN’e çıksın” bedduasında olduğu gibi savaşın TV’de gösterilmesine ya da ülkenin “ilk internet savaşı” olarak dağılmasına bir yorum olarak gördüler. Yeni filizlenen internet, insanları birbirine bağlayarak milliyetçi hükümetlerin bilgi yayılımı üzerindeki tekelini zayıflatıyor ve bu yeni teknolojinin doğası gereği demokratik olduğuna dair bir efsane yaratıyordu. Ayrıca dış dünyanın savaşları neredeyse eşzamanlı ve müşterek yollarla izlemesine olanak tanıyordu.

Ancak keskin nişancı seferlerinde görüldüğü üzere, çatışmadaki yabancılar yalnızca televizyondaki savaş muhabirleri ve ilk internet kullanıcıları değildi. Sarajevo’daki iddia edilen keskin nişancı turistlerinin yanı sıra savaş dönemi Yugoslavya’sı, her biri kendi kutsal savaşını veren mücahit savaşçılar, Batılı neo-Naziler ve Rusyalı Kazaklar için bir çekim merkezine dönüştü. Bazıları ise para, heyecan ve hayatlarındaki dertlerinden kaçmak isteyen daha soğukkanlı paralı askerlerdi.
Belki de diğerleri tarihe tanıklık etmek amacıyla gelmişti. Birçoğu, o dönem yeni bir çağın başladığını hissetmişti ve haklılardı. Yugoslav Savaşları, hem başka savaşlara da katılacak deneyimli yabancı savaşçılar hem de başlangıçta amaçlanandan çok farklı hedeflere hizmet etmek üzere kullanılan yeni bir insani mantık ortaya çıkardı. Eğer “kısa yirminci yüzyıl” Sarajevo’da tüm dünyaya yankılanan o silah sesiyle başladıysa, belki de yine orada sona erdi.
Sosyalist “kardeşlik” atışması
Milenyumun son yılları, Soğuk Savaş sonrası aşırı küreselleşmenin yaşandığı bir küresel bağlantılılık zamanıydı. Yeni yeni gelişmekte olan internet ve canlı yapılan küresel televizyon yayıncılığı, bunun sadece iki erken tezahürüydü.
Müdahale etmeme ilkesi 1648 Westphalia Barışı’ndan bu yana uluslararası ilişkilerin bir kuralıydı ama küreselci liberaller, egemenliği bir engel olarak görüyorlardı. Onların gözünde bir devletin kendi toprakları üzerindeki mutlak otoritesi, işledikleri insan hakkı ihlallerinin denetlenmesinden kaçmak isteyen diktatörler tarafından sıklıkla kalkan olarak kullanılıyordu. Dünya 2000 yılına yaklaşırken, Atlantik eksenindeki liberaller insan haklarını savunmak için yürütülen savaşı savundular. Yeni çağda sınırlar anlamsızlaşacak, uluslararası ticaret engelsiz bir şekilde akacak ve bilgi her yere özgürce yayılacaktı. Çekyalı oyun yazarı ve liberal demokrat Václav Havel, “İnsanlar devletten daha önemlidir. Devlet egemenliği putu, kaçınılmaz olarak yıkılmalıdır” sözüyle bu durumu destekliyordu. Avrupa Birliği’nin kurucu belgesi olan Maastricht Antlaşması Şubat 1992’de imzalandı ve Avrupa vatandaşlığı kavramını sundu. Bu, geleceğe doğru kesintisiz bir yürüyüşün habercisi oldu. Küreselci liberaller, çok taraflı yönetişim ve uluslarüstü kurumlar sistemi aracılığıyla iradelerini dünyaya dayatmaya çalıştılar. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) lider olacağı genel olarak kabul görse de bunu kuracağı ittifaklar aracılığıyla yapacaktı.
Bu sırada Güneydoğu Avrupa’da Yugoslavya’nın dağılması ise bu sürecin tam tersini temsil etmekteydi. “Kardeşlik ve Birlik” mottosunu öne çıkaran çok kültürlü, çok uluslu ve çok inançlı bir sosyalist devlet parçalanıyordu. Batılı siyasi elitler Brüksel’de şampanyalar patlatıp insan hakları adına yeni bir kozmopolit çağın doğuşunu kutlarken Balkan halkları; dışlayıcı milliyetçilikleri ve kan ile toprağa dair ilkel takıntılarıyla bu yeni dünyada gerici bir tezat oluşturuyordu. Küreselci liberaller, sadece bu eski şovenizmi yenebildikleri takdirde onu yirminci yüzyılın diğer tüm dehşetleriyle birlikte geride bırakabileceklerinden emindiler. Bu nedenle The New York Times, NATO’nun 1999’da Yugoslavya’ya yönelik insani müdahalesini “21. yüzyılın erken gelişi” olarak tanımladı. Sırbistan Cumhurbaşkanı Slobodan Milošević’in 5 Ekim 2000’de devrilmesi ise Hollywood yapımcıları tarafından “20. yüzyılın son devrimi”, İngiltereli tarihçi Timothy Garton Ash tarafından ise kısaca “son devrim” olarak adlandırıldı.

Ancak daha yakından bakıldığında, Batı’nın liberal emperyalizmi ile Balkanların arkaik milliyetçilikleri nihayetinde o kadar da uyumsuz değildi. Amerikalı yazar Robert D. Kaplan, 1990’ların Balkan savaşlarını Ortodoks Sırplar, Katolik Hırvatlar ve Bosnalı Müslümanlar arasındaki “kadim etnik nefretlere” bağlamıştı. Bu savaşlar ilkel bir niteliğe sahip olsa da bizzat çatışmaların kendisi tamamen moderndi. Bu yeni savaş türü milenyumun doğasına tıpkı kişisel bilgisayarlar kadar uygundu. Farklı ülkelerden bölgeye varan savaşçılar, Yugoslavya’nın dağılması boyunca pasif kalan uluslararası toplumun birçok üyesinden çoğu zaman daha etkiliydiler. NATO çatışmalara iki kez müdahale etti: 1995’te Bosnalı Sırp güçlerine karşı, 1999’da ise Kosova Savaşı sırasında. Bu müdahaleler, gecikmiş hamleler olarak görüldü ve eleştirildi. Buna karşılık yabancı paramiliter savaşçılar daha kararlı hareket etti ve uzun vadeli bir etki bıraktı. Yugoslavya Savaşları, gelecekteki savaşçılar için bir tür kuluçka alanına ve sonra dünyaya yayılan bir modele dönüştü. Bir Balkanlı’nın dediği gibi: “Yugoslav Savaşları bitmedi, sadece dünyaya yayıldı.
Küçük ekranlarda şehitlik
Bazıları Bosna’yı “modern cihadın beşiği” olarak adlandırmıştır. Suudi Arabistanlı bir gönüllünün ifade ettiği gibi, “Bosna, modern cihatçı hareketin anlatısının temellerini atmıştı.” Bu anlatı şu şekildeydi: “Uluslararası toplum” ve özellikle Batı, Avrupa’da Müslümanlara yönelik bir soykırımın devam etmesine izin veriyordu. BM ve Batılı hükümetler, sunmak istedikleri iyi niyetli tablonun aksine, eli kolu bağlı aktörler değillerdi. Eylemsizliklerinin temelinde, Müslümanların hayatlarını kaybetmelerine karşı süregelen bir kayıtsızlık yattığı düşünülüyordu. BM Güvenlik Konseyi tarafından 1991 yılında uygulanan silah ambargosu, eski Yugoslavya’daki tüm taraflara silah ve askeri teçhizat teslimatını durdurarak Bosna’nın kendini savunma kabiliyetini engellemişti.
Bu yeni çağda Bosna, dünya çapındaki Müslümanlar ve özellikle de Batı’daki diasporalar için önemli bir odak noktası haline geldi. Bosnalılara yardım etmek amacıyla kurulan hayır kurumları gelişti. Müslüman ülkeler BM’de Bosna adına lobi faaliyetleri yürüttü, Bosna hükümetine insani ve ekonomik yardım gönderildi. Bangladeş, Mısır, Ürdün, Pakistan ve Türkiye, BM ve NATO güçlerine asker katkısında bulundu. İran, silah ambargosuna meydan okuyarak gizlice askeri yardım gönderdi. Ancak pek çok Müslüman için bu kadarı yeterli değildi. 1992’den itibaren dünyanın dört bir yanından Müslüman gönüllüler Bosna’ya gelmeye başladı. Bunların bazıları savaş gazileriydi.
Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesi, savaşta pişmiş mücahitleri aniden yeni bir çatışma arayışında bırakmıştı. 1992 ve 1995 yılları arasında Bosna Savaşı, Bosna hükümet güçlerinin safında savaşacak iki bin ile beş bin arasında Müslüman gönüllüyü kendine çekti. Bu yönüyle Bosna Savaşı benzersizdi. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana gerçekleşen pek çok küresel cihat arasında Bosna, yabancı savaşçıların tanınmış bir hükümetin safında savaştığı nadir örneklerden biriydi. Bosna Ordusunun bir parçası olarak faaliyet gösteren bu birliklerin en organize olanı El Mücahit’in çoğunluğu yabancı gönüllülerden oluşmaktaydı. Birliğin Mehurići köyü yakınlarında düzenli dua edilen, alkol, küfür, zina ve domuz eti yasağının yanı sıra, sigara yasağı da dahil olmak üzere katı İslami uygulamalar dayattığı bir eğitim kampı vardı. Sigara tiryakisi Bosna’da bu kurallar dikkate değerdi. Bazı yabancı savaşçılar, savaş aralarında köydeki çocuklara Kuran öğreterek aynı zamanda İslami öğretmenlik de yapmaktaydılar.
Mücahitler, işkence ve kafa kesme eylemleri gibi vahşi eylemleriyle ün salmışlardı. Bu durum, özellikle 11 Eylül’den sonra, yeni bağımsızlığını kazanmış Bosna Hersek için ileride siyasi bir yük haline gelecekleri anlamına geliyordu. Pek çok yabancı savaşçı yerel halktan insanlarla evlenip savaştan sonra Bosna’da kalsa da Amerikalılar onların varlığını potansiyel bir güvenlik tehdidi olarak gördü ve yetkililere onları tasfiye etmeleri için büyük baskı uyguladı. 1995 Dayton Anlaşması, yabancı savaşçıların Bosna’yı terk etmesini şart koşuyordu. Ancak yeni hükümet, savaşmalarının bir ödülü olarak bazı mücahitlere çoktan Bosna vatandaşlığı vermişti. 11 Eylül’den sonra Bosna Hersek Bakanlar Kurulu, ABD’nin Sarajevo Büyükelçiliği ile istişare ederek vatandaşlık yasasında değişikliğe gitti ve bu adım, savaş sırasında ve hemen sonrasında vatandaşlık alan kişilerin durumunun yeniden incelenmesini sağladı. Bunun sonucunda yaklaşık bin kişinin Bosna vatandaşlığı iptal edildi.

Teröre karşı savaşın ardından Bosna’yı gizli cihatçı tehdidinden arındırma çabaları nispeten başarılıydı ancak kusursuz değildi. Bosna, yalnızca sınırlı sayıda deneyimli savaşçı tedarikçisi olarak değil, aynı zamanda bir propaganda kaynağı olarak da sonraki cihatlar için bir toplanma noktası haline gelecekti. 1990’ların sonlarına ait Yeşil Kuşların Kalplerinde ve Bosna Şehitleri adlı iki belgesel, dünya çapındaki Müslümanları diğer cihatlarda savaşmaya çağırarak radikalleşme için popüler araçlar haline geldi. Bunlar, on yılı aşkın süre sonra dahi Suriye İç Savaşı’na katılacak savaşçıları devşirmek için hala kullanılmaktaydı. Cihatçı propagandanın yayılması büyük ölçüde internet aracılığıyla kolaylaştırıldı ve her iki belgesel de Bosna Savaşı’nda gazi olan bir İngiltereli’nin yönettiği Azzam.com tarafından yayımlandı.
Başlangıçta ses kaseti formatında dağıtılan Yeşil Kuşların Kalplerinde, adını şehitlerin ruhlarının “Yuvaları Yüce Olan’ın tahtından sarkan avizelerde bulunan” yeşil kuşların kalplerinde cennete yükseldiği inancından almaktadır. Metin, silah ve savaş sesleri üzerine kaydedilmiş sözlü bir anlatım eşliğinde, Sırplara ve Hırvatlara karşı savaşan Bosnalı şehitlerin hikayesini anlatıyordu. Bunu yaparken de hayatını kaybeden gerçek savaşçılara ait biyografik bilgileri fantastik ve rüya benzeri imgelerle harmanlıyordu. Eser, cihatçı çevrelerde büyük bir yankı uyanmıştı. Bildirildiğine göre Londra’daki 7/7 intihar bombacılarının üzerinde Yeşil Kuşların Kalplerinde bulunuyordu ve bunun, İngiliz “ayakkabı bombacısı” eyleminin suç ortağı Saajid Badat’ın radikalleşmesinde de rol oynadığı söyleniyordu. Yeşil kuşlar, Bosna Savaşı’nın sona ermesinden çok sonra bile güçlü bir sembol olarak kalmaya devam edecekti. Suriye İç Savaşı’na yönelik çevrimiçi eleman toplama faaliyetlerinde cihatçılar, Instagram’da şehitlere adanan gönderilerde, genellikle yeşil bir kalp emojisiyle birlikte #greenbirds etiketini kullandılar.
Bosna Şehitleri, ilk İngilizce mücahit videosu olarak tanıtılmıştı. Bunun yanında Arapça olarak da yayımlanmıştı. İki bölümlük bu video, Bosna Savaşı’nın hikayesini daha geniş bir çatışmanın, yani Batı’nın İslam’a karşı yürüttüğü savaşın bir parçası olarak anlatıyordu. Video, çoğu zaman şiddetli ölümler nedeniyle feci şekilde deforme olmuş, hayatını kaybeden savaşçılara ait kapsamlı görüntüler içeriyordu. Bosna Şehitleri, video yayımlandığında henüz nispeten tanınmayan Usame bin Ladin’in bir görüntüsüyle sona eriyordu.
Gerçekten de Suriye’deki çatışmalar, bazı radikalleşmiş Boşnakların yanı sıra Bosna Savaşı’nın pek çok gazisini, dindaşlarının safında savaşmaları için kendine çekti. Sünni ihyacı ve köktendinci bir hareket olan Selefilik, 1990’larda ağırlıklı olarak laik olan Bosna toplumuna mücahitler tarafından getirilmişti. Seyrek de olsa bu akım kalıcı oldu. Savaştan sonra Bosna’daki Selefiler, Suudi parasıyla camiler inşa ettiler ve bu da Suriye ve Irak’ta, çoğunlukla IŞİD ve El Nusra Cephesi saflarında savaşacak eleman devşirmek için nispeten verimli bir zemin oluşturdu. Bu gruplardan ikincisi zamanla, liderliği Aralık 2024’te Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı deviren örgüt olan Heyet Tahrir el-Şam’a, yani HTŞ’ye dönüşecekti. Toplamda, Batı Balkanlar’dan yaklaşık bin kişinin Suriye ve Irak’taki çeşitli cihatçı grupların saflarında savaştığına inanılmaktadır.
Selefi cihatçılık, genellikle arkaik bir barbarlığa dönüş olarak tasvir edilse de o da tamamen moderndir. Sonuçta Bosna’nın mücahitleri, insani müdahaleyi savunan küreselci liberal bloktaki çağdaşlarından çok da farklı değillerdi. Ulus devletin kısıtlamalarından ve soykırımı durdurma ya da önleme konusundaki yetersizliğinden hüsrana uğrayan bu kişiler de uluslarüstü bir kimliğe, yani ümmete, yönelik kozmopolit bir kaygıyla hareket ediyorlardı. Telekomünikasyon alanındaki yeni gelişmeler sayesinde birbirleriyle iletişimleri artan bağlanan bu savaşçılar, küresel Müslüman topluluğunu bölmek ve yozlaşmış laik rejimleri ayakta tutmak için bir araç olarak gördükleri dışlayıcı milliyetçi fikirlerden de nefret ediyorlardı. Mücahit Komutanı Ebu Abdülaziz’in ifade ettiği gibi cihat, “(Allah’ın) kelamını yüceltmek için milliyetçi bir dava, kabileci bir dava” anlamına geliyordu. Suudi Arabistan’dan Mehurići’ye gelen komutan bir Newsweek muhabirine, “Ben İslam’dan geliyorum,” demişti. Bu, “Ben dünya vatandaşıyım” şeklindeki mottonun Bosna mücadelesi için yeniden formüle edilmiş haliydi.
Dehşet Süvarileri
Karşı saflarda olmalarına karşın başka inançlardan olanlar da, aynı savaşta savaşmak için uzun mesafeler kat ettiler. Sırplara dindaşları olan Ortodoks Hristiyanlar katıldı ve bunların başını Ruslar çekiyordu. Bazıları, yine komünizmin çöküşünden doğan diğer iki savaş olan Çeçenistan ve Transdinyester’deki taze çatışmalardan geldi. Bazıları, Rusya dize getirildiğinde kendilerini aniden amaçsız bulmuş profesyonel Sovyet askerleriydi. Bazıları biraz para peşindeydi ancak ücretler cüziydi. Republika Srpska Ordusu (VRS) saflarında savaşmaları için Ruslara ayda yaklaşık 155 dolar ödeniyordu. Diğerlerinin ise daha ideolojik motivasyonları vardı. Bunlar, Sırpların zor durumda olduğu anlatısına kapılmışlar ve Ortodoks Hristiyanlığı sözde onu yok etmeye çalışan Müslüman “Türklerden” korumaya yardım ettiklerine inanmışlardı. Sırp milliyetçilerinin hayal dünyasında Boşnaklar bir şekilde Osmanlılara dönüşmüştü. Sırpların dış desteğinin büyük kısmını Ruslar oluştursa da diğer Ortodokslar da Bosna’da savaşmaya geldi. Kesin rakamlar değişiklik gösterse de Lahey belgelerine göre VRS’nin Yunanistan, Romanya ve Rusya’dan 529 ile 614 arasında gönüllüsü vardı. Bu kişiler savaş suçları işlediler ve 1995’te, General Ratko Mladić (tamamen uluslararası toplumun gözetimi altında) Boşnaklara karşı soykırımın gerçekleştirildiği Srebrenitsa’ya girdiğinde onun birlikleri arasında yer alıyorlardı.

Ruslar da, tıpkı mücahitler gibi farklı nedenlerle de olsa yerel halk arasında karışık bir şöhrete sahipti. Gazeteciler, sabah kahvaltısında sigara ve rakija ile güne başlayan, alkole düşkün ve umutsuz Rusları anlatıyordu.
1993’te Los Angeles Times’ta çıkan bir haberde, Yuri adında “St. Petersburg’lu bebek yüzlü bir neo-Nazi”, bir gazeteciye Bosna Savaşı için Rusları saflarına katmakla sorumlu olduğunu anlatıyordu. Rusların “Sırplar tarafından beslendiğini, giydirildiğini ve silahlandırıldığını”, bazılarının ise “benzin kaçakçılığı gibi askeri faaliyetlerden ziyade ekonomik faaliyetlere karıştığını” belirtir. Bu tür suç faaliyetleri, Yugoslavya’nın parçalanışının ayrılmaz bir parçasıydı ve savaşların avangard olmasının bir başka yoluydu. Siyaset bilimci Peter Andreas bu konuyla ilgili şöyle yazmıştı:
Bu çatışmalar; insani yardımların, yabancı para birimlerinin, yasadışı ihracatın, cephe hatları arasındaki gizli ticaretin "vergilendirilmesi" ile yağmalanmış malların karaborsa satışıyla kısmen mümkün kılınmaktadır. … Düzenli askeri birliklerin yokluğunda, onlarla birlikte veya bazen onların içinde faaliyet gösteren yarı-özel suçlu muhariplerden faydalanabilirler ve özellikle taraflardan en az birinin düzenli bir ordusu yoksa ve tam teşekküllü bir devlet değilse bu durum çok daha yaygındır.
Sudan’daki daha yakın tarihli çatışma ile doğu Ukrayna’daki savaşın önceki aşamaları da benzer özellikler taşımaktadır. Sudan, Kolombiya kadar uzak yerlerden bile paralı askerler çekmiştir, bunların birçoğu Birleşik Krallık merkezli firmalar tarafından toplanmıştır. Ukrayna’da ise savaş döneminde çalınan yardımlarla ilgili skandallar patlak vermiştir.
Bu tür özellikler savaşları modern kılsa da çatışmalar aynı zamanda belirli ilkel nitelikler de barındırıyordu. Yugoslavya’nın dağılması, komünizm idaresinde uzun süredir bastırılan hareketlerin aniden gün yüzüne çıkışına sahne oldu. Bunların kökeni çoğunlukla sessizce varlığını sürdüren yerel milliyetçiliğe ve dine dayanıyordu. Ancak bazıları adeta yeniden hayata döndürülmüştü ve bunların arasında Kazak geleneğinin dirilişi de yer alıyordu. Kazaklar, çarlar döneminde Rusya’nın yarı göçebe savaşçı sınıfıydı. Rusya İmparatorluğu’nun güney sınırları boyunca yaşayan kanun kaçaklarının ve firari serflerin soyundan geliyorlardı. 1990’ların başlarında Kazak kültürünün yeniden canlanışı, Kazakistanı Bosna Savaşı’na eleman devşirmek için önemli bir merkez haline geldi. 1993 yılında Rostov’da yerel Kazakların lideri, bir gazeteciye “Ortodoks Hristiyanlığın olduğu her yerde savaştık, savaşıyoruz ve her zaman savaşacağız” demişti.
Rus özel askeri şirketi Wagner Grubu’nun yükselişini anlatan Ölüm Bizim İşimiz: Rus Paralı Askerleri ve Özel Savaşın Yeni Dönemi (Death Is Our Business: Russian Mercenaries and the New Era of Private Warfare) adlı kitapta John Lechner, doğu Bosna’da Višegrad yakınlarında savaşmış ve kendini Kazak olarak tanımlayan Alexander Kravchenko ile konuşmaktaydı. Kravchenko, Kazakların üç şeye inandığını savunuyordu: “Ortodoksluk, askerlik hizmeti ve atalara sadakat.” Kravchenko, Bosna’da açıkça monarşist olan ve bazen Çar’ın Kurtları olarak da anılan 2. Rus Gönüllü Müfrezesi RDO-2’de savaşan Igor Girkin isimli biriyle tanıştı. Girkin de Rus’tu ve Kravchenko’nun anlattığına göre en sevdiği konu Rus emperyal tarihiydi. Ayrıca ünlü tarihi savaşları canlandırmayı da çok sevmektedir. Elbette Girkin, daha sonra 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı ilhakında ve Doğu Ukrayna’daki Donbas savaşında öncü bir rol oynayacaktı. Ayrıca aynı yıl doğu Ukrayna üzerinde uçan Malezya Havayolları’nın 17 sefer sayılı uçuşunun düşürülmesindeki rolü nedeniyle Hollanda mahkemesi tarafından gıyabında mahkum edilmişti.
Rusların Bosna Savaşı’na katılımının daha ürkütücü yönlerinden biri de, Batı’ya karşı yakında verileceğine inandıkları savaşın yalnızca provasıydı. Belki de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden, “şok terapisi”nin yarattığı yıkımdan ve liberal demokrasiyle ilişkilendirilen pek çok hayal kırıklığı yüzünden Batı’yı suçluyorlardı. Rusya, süper güç statüsüne döneceği günün hayalini kuruyorlardı. Ya da belki de Sırplara karşı yürütülen savaşı, bir gün Rusya’ya karşı da verilecek olan, Ortodoks Hristiyanlığa yönelik daha geniş çaplı bir savaşın parçası olarak görüyorlardı. Ivan adında bir Kazak, 1993 yılında The Christian Science Monitor‘a verdiği demeçte, bu savaşı Batı’nın “Rusların ve Rusya İmparatorluğu’nun daha fazla yıkıma uğratılmasına yönelik büyük planının bir test alanı” olarak gördüğünü söylemişti. Onun değerlendirmesine göre Sırplar saldırılara karşılık veriyordu: “Demokratik bir Rusya’nın ve demokratik bir Amerika’nın canına okuyorlar ve ben bundan memnunum.”
Aynı yıl Yuri Belyaev Los Angeles Times‘a, “Buradaki rolümüz temel olarak ideolojiktir,” beyanında bulunmuştu. Kendisini “savaşçı adlı metanın ticaretini yapan” bir iş insanı olarak tanımlayan Belyaev, Rusları Bosna’da savaşmak üzere örgütlüyordu. Belyaev şöyle diyordu: “Sırplar da Ruslar da Slavdır ve Sırp tarafında yer almamız onların düşmanlarına bir mesaj vermektedir. Buna ek olarak pratik kaygılarımız da mevcut. Benzer bir durum Rusya’nın başına geldiğinde hazırlıklı olmak adına Yugoslavya çatışmasında deneyim kazanmamız büyük önem taşıyor.”
Aslında Ukrayna, Girkin’in yanı sıra Yugoslavya’dan gelen savaşçılara da yeni bir fırsat sundu. Tıpkı Girkin gibi, Bratislav Živković de yaklaşık yirmi yıl sonra Ukrayna’nın yolunu tutmadan önce Yugoslav Savaşları’nda savaşmıştı. Živković, İkinci Dünya Savaşı’nda antifaşist Partizanlara karşı savaşan Sırp milliyetçisi ve kralcı hareketin yeniden dirilişi olan Çetnik uyanışının ön saflarında yer alıyordu. Yugoslavya’nın dağılması, Tito Yugoslavyası’nda bastırılmış olan Çetnik imgelerinin ve sembollerinin yeniden canlanışına sahne oldu. 2014 yılında Živković, Ukrayna’da ortaya çıktı. Kırım’da Kazak paramiliterlerle koordineli olarak çalışan gayrinizami bir birliğe komuta ediyordu. Gür sakalı ve siyah kürklü Çetnik şapkasıyla Živković, Vice News‘un dikkatini çekti. 2014’te Kırım’dan geçilen bir haberde Vice muhabiri Simon Ostrovsky’ye, “Zorluklar yaşadığımızda Ruslar her zaman Sırp savaşlarında gönüllü olarak yardıma geldiler. Şimdi ise biz onlara yardım etmeye geldik,” demişti. Živković, Ocak 2025’te Kursk harekatı sırasında Ukrayna güçleri tarafından öldürülmüştü.
Yugoslavya’nın dağılmasının etkileri Ukrayna’da da görülüyor. Son savaşlar Batı’nın “Koruma Sorumluluğu” ve insani müdahaleden uzaklaştığını gösterse de, Rusya bu söylemi benimsedi. Vladimir Putin, 2022’de Ukrayna’yı işgalini, NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması öncesindeki Batılı söylemlere benzer ifadelerle savundu. “Rusya’ya umut bağlayan milyonlara karşı yapılan vahşeti durdurmak zorundaydık” demişti. (Benzer şekilde Bill Clinton, 1999’da Kosova için “masum insanları koruyoruz” demişti.)
Kırım’ın 2014’te ilhakı da “Kosova örneği” ile gerekçelendirildi. Putin, Kosova Bağımsızlık Deklarasyonu’na verilen Batı desteğini sık sık emsal gösterdi. Sonuçta, Batı’da bu fikirler zayıflasa da, Batı’nın rakiplerinin politikalarında yaşamaya devam ediyor
“İyi siviller değiliz”
Balkanlar’a akın eden Batı liberalizmi karşıtlarından bazıları çok daha yakın coğrafyalardan geliyordu. Hırvat saflarında yabancı gönüllüler genellikle Avrupa’nın aşırı sağından çıkıyordu. Savaş dönemi propagandası, ulusun geçmişini, özellikle de Sırplara, Yahudilere ve Romanlara karşı işlenen pek çok vahşetten sorumlu bir Nazi kukla devleti olan İkinci Dünya Savaşı dönemindeki Bağımsız Hırvatistan Devleti’nin karanlık tarihini yeniden yorumlayıp yüceltti. Hem Hırvatistan genelinde hem de Bosna Hersek’te faaliyet gösteren aşırı sağcı bir Hırvat paramiliter grubu olan Hrvatske obrambene snage (Hırvat Savunma Kuvvetleri), Avrupa’dan, özellikle de Almanya’dan benzer düşüncelere sahip birçok sempatizanı kendine çekti. Bu arada, Hırvat Ordusuna bağlı Birinci Uluslararası Müfreze, Osijek yakınlarında konuşlanmıştı ve yaklaşık yarısı yabancı olan yüz civarında savaşçıyı bünyesinde barındırıyordu. Bunlar genellikle Batı’dan geliyordu. Aralarında Fransa, Kanada, İsviçre, Avustralya, İngiltere ve ABD’den gönüllüler bulunuyordu. Birçoğu savaşa komünistlerle çarpışmak için katıldıklarını söylüyordu. Hırvat milliyetçileri de Sırpları tam olarak bu şekilde tasvir ediyordu.

Bu savaşçılara çok az para ödeniyordu. Bir İngiliz belgeseline göre, Osijek yakınındaki İngilizce konuşan birlikte maaş ayda yaklaşık 100 sterlindi. Yine de çoğu para için değil, kişisel nedenlerle gelmişti. Savaşın küresel yapısı ve Avrupa’ya yakınlığı, Batı’dan amaç arayan insanları da çekti. Tarihçi Nir Arielli’ye göre, ister ideolojik ister kişisel sebeplerle gelsinler, hepsini birleştiren şey bir “anlam arayışıydı.” Bu “anlam”, Viktor E. Frankl’ın Friedrich Nietzsche’den aktardığı sözle açıklanır: “Yaşamak için bir nedeni olan kişi, her türlü zorluğa katlanabilir
Hırvat bağımsızlığı davasını sahiplenen pek çok mutsuz insan, uğruna yaşanacak bir şey bulmuştu. Aşk acısı çeken yirmi bir yaşındaki Nicolas adında bir Fransalı, Fransalı gazetecilere Hırvatistan’a geliş nedenini “hayatında aksiyona ihtiyaç duyması ve kendisini sevmeyen, umursamayan bir kıza aşık olduğu için ölmek istemesi” olarak açıklamıştı. İngiltere’den gelen başka bir gönüllü, kendisini sivil hayata ve aile düzeninin kurallarına bağlı tutan eşinin vefatından sonra Hırvatistan’a geldiğini bir belgesel film ekibine anlatırken gözyaşlarına boğulmuştu. Steve adındaki bir diğer İngiliz ise Hırvatistan’a doğru yola çıkarken şunları yazmıştı: “İtiraf etmeliyim ki arkamda pek bir şey bıraktığımı hissetmiyorum.” Hayatlarında gerçekten de pek bir şeyi yoktu. Hırvatistan’daki pek çok yabancı savaşçı bekardı ve “ortalamanın altında” sosyal arka planlardan gelmekteydi. Belki de bu durum, o hayatı riske atmayı daha kolay hale getiriyordu.
Bir diğer öne çıkan hikaye ise Sunfield, Michiganlı yirmi yedi yaşındaki Amerikalı bir kadın olan Collette Webster’ın hikayesidir. Evliliği ve işlettiği küçük market kötüye gitmekteydi. Ailesinin anlattığına göre Sarajevo’lu bir değişim öğrencisiyle arkadaşlık kurmuş olması dışında çatışmayla pek az kişisel bağı bulunmasına rağmen Webster, acil tıp alanında kısa bir eğitim alıp Balkanlar’ın yolunu tutarak içinde bulunduğu koşullardan kaçmaya karar verdi. Oraya vardığında, bir Hırvat askeri birliğine muharebe sıhhiyecisi olarak katılmak üzere başvurdu. 1993 yılında Mostar şehrinde aldığı şarapnel yaraları nedeniyle hayatını kaybetti ve bu savaşta ölen ilk Amerikalı oldu.
Elbette herkesin motivasyonu memleketindeki kişisel sorunları değildi. Bazı gönüllüler, keskin nişancı seferlerinde de rastlanan ve daha sonra bölge sinemasında da alegori konusu yapılan o saf sadizm duygusuyla hareket ediyordu. Sadece zevklerini tatmin etmeye gelmişlerdi. Başka bir İngiltereli’nin belgesel film ekibine söylediği gibi: “Her zaman yasal olarak insan öldürmek istemiştim… Bu hissi yaşamak istiyorum. Herhangi bir uyuşturucunun size verebileceğinden çok daha büyük bir kafa bu.” Bir diğer İngiltereli gönüllü kaskını, “Yorkshire Deşicisi” yazısıyla süslemişti. Bir başkası ise, “Çoğu zaman bunu sadece o heyecan için yapıyorsun,” diyordu. Söylediğine göre birliği savaşçı ruhlu adamlarla doluydu. Gülerek, “Biz iyi siviller değiliz,” diyordu.
Yugoslavya’nın dağılması sırasında Hırvatistan saflarında savaşan gönüllülerin çok azı Jackie Arklöv’den daha büyük bir acımasızlık sergilemiştir. Liberya asıllı bir İsveç vatandaşı olan Arklöv, söylenenlere göre gençlik yıllarında yaşadığı bir kimlik krizinin parçası olarak neo-Nazizmi benimsemişti. Hatta küçük bir çocukken koyu renk derisini kazıyarak beyazlatmaya çalışmıştı. Hırvatistan’daki savaş başladığında adanmış bir faşist olan bu siyahi neo-Nazi, Bağımsız Hırvatistan Devleti’ni yöneten ve gaddarlığıyla nam salmış faşist Ustaša hareketine karşı bir tür saplantılı hayranlık geliştirdi. Onu Hırvatistan’a götüren, Hırvat Savunma Konseyi bünyesindeki Ludvig Pavlović özel birliğine katılacağı saplantısıydı. Hırvat Silahlı Kuvvetleri’nin bir mensubu olarak Arklöv, hamile Boşnak kadınlara işkence etmek de dahil olmak üzere sayısız savaş suçu işledi. İsveç’e döndükten sonra, kendisi gibi neo-Nazi olan suç ortaklarıyla birlikte bir polis memurunun vurulduğu bir banka soygunu gerçekleştirdi. Şu sıralarda 41 yıllık hapis cezasını çekiyor.
Hırvatistan bağımsızlık savaşında savaşanlar, Ukrayna’daki savaşta da önemli roller üstlendiler. Gençliğinde Hırvatistan saflarında savaşan Fransalı Gaston Besson, Ukrayna’nın aşırı sağcı Azov Tugayı’na yabancı savaşçı devşirme faaliyetlerine öncülük etti. Bu kişiler arasında 20 ile 30 civarında Hırvat’ın yanı sıra ABD, Almanya ve Birleşik Krallık’tan gelen savaşçılar da bulunuyordu. Bunlar, faşist figürlerin ve sembollerin yüceltilmesi de dahil olmak üzere, İkinci Dünya Savaşı revizyonizminin benimsenmesi konusunda Ukrayna aşırı sağıyla ortak bir paydada buluşuyordu. Ayrıca, en azından bazı savaşçılar arasında, komünizmin kalıntılarına karşı savaştıklarına dair ortak bir inanç da söz konusuydu.

Besson kendi grubu için, “Biz paralı asker değiliz, hiçbir ücret almayan ve haklı bir dava için savaşan gönüllüleriz” demekteydi. Savaşçı devşirme amacıyla sosyal medyayı oldukça aktif bir şekilde kullanıyordu. 2014 yılında potansiyel yabancı gönüllülere yönelik bir Facebook gönderisinde şunları yazmıştı: “Bela, savaş, macera ve belki de ölüm ya da ciddi yaralanmalardan başka bir şey bulamayacaksınız. Ancak kesinlikle harika anılarınız olacak ve ömür boyu sürecek dostluklar kuracaksınız.” Diğerleri ise çok daha açık bir şekilde ideolojik amaçlar güdüyordu. Bir Hırvat savaş gazisi ve Dinamo Zagreb futbol kulübünün holigan grubu Bad Blue Boys’un eski lideri olan Denis Seler’in, Ukrayna’da savaşmak üzere iki yüz kadar Hırvat’ı bölgeye göndererek yoğun bir eleman devşirme faaliyeti yürüttüğü bildiriliyordu. Seler, “Ukrayna’da beyaz Avrupa ırkı, kültürü ve tarihi için bir savaş veriliyor,” demekteydi.
ABD öncülüğündeki aydınlanmış bir düzenin o milenyumcu vizyonu, bugün herhalde bundan daha uzak olamazdı. Nitekim yeni milenyumun ilk yıllarında yeni bir dünya gerçekten de var oldu. Ancak bu, pek çok küreselci liberalin umduğu gibi çok taraflılığa ve insan haklarına saygıya dayanan insani bir düzen değildi. 1999’da NATO’nun Yugoslavya’yı bombalamasının sözde “insani bir çağı” başlatmasından sadece iki yıl sonra, 11 Eylül saldırıları bunun yerine Küresel Terörle Savaş’ın ve onunla birlikte olağandışı iade ve işkence devrinin habercisi oldu. İnsan hakları ve bunlarla ilişkili yasa ile normlar, aydınlanmış yeni bir dünya düzeninin kurucu bir ilkesi olmak yerine, devletler tarafından etrafından dolaşılması gereken engeller haline geldi.
Devlet eliyle yürütülen bu egemenlik erozyonu, günümüzde de devam etmektedir. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları ile İran, Lübnan, Katar, Suriye ve Yemen’e düzenlediği saldırılar, Batı’nın bir soykırımı durdurmak ya da haydut bir devleti dizginlemek üzere müdahale etmeye hazır olmadığını gözler önüne sermiştir. Hele ki bu yılın başlarında emperyalist amaçlarla Venezuela’yı işgal edip Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu kaçıran ve Atlantikçilerin 1990’larda hayalini kurdukları o aydınlanmış, çok taraflı girişimlerinden fersah fersah uzakta olan ABD’nin buna hiç niyeti yoktu. Trump yönetimi, “sivilleri korumak için güç kullanımının gerekli olabileceğini” öne sürerek geçmişteki insani müdahalelerin dilini ve yasal emsallerini kullanıp bu işgali meşrulaştırmaya bile kalkıştı. Putin ve Trump gibi tartışmasız biçimde anti-liberal olan figürler, artık apaçık saldırganlık eylemlerini “insaniyetçi” retoriğiyle maskelemekten memnuniyet duyuyor ve 1990’ların çarpık bir yansımasını yaratarak dinlemeye niyeti olan herkese şunu hatırlatıyorlar: Yarattığınız emsallere dikkat edin.



