Theo Angelopoulos’un “Puslu Manzaralar” filminin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde, Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz.

*!Puslu Manzaralar filminden bir kare
Theo Angelopoulos’un “Sessizlik” üçlemesinin 1988 yapımlı son filmi olan “Puslu Manzaralar”, metaforik anlamların da çıkarılabileceği, iki küçük kardeşin babalarını bulmak üzere kendi başlarına yola çıkıp Almanya’ya dek sürecek dolambaçlı, puslu, uzun bir yolun, arayışın hikayesidir.
Filmin hemen başında kardeşlerden birinin diğerine uyumadan evvel sürekli anlattığı bir hikaye dinleriz:
“Başlangıçta her yer karanlıkmış ama sonra ışık belirmiş ve bu ışık karanlığı aydınlatmış, topraktan denize kadar, her tarafta çiçekler varmış ve de dağlar çiçeklerin üzerinde kuşlar ve kelebekler uçuyorlarmış.”
Anneleriyle birlikte babasız yaşayan iki çocuk, yalnızca rüyalarında gördükleri babalarını görmek üzere trene birkaç kez kaçak binme girişiminden sonra nihayetinde yalnız başlarına yola çıkmayı başarabilirler. Filmin asıl hikayesini ise yolun kendisi anlatır.
Yolda iken karşılaşmalar yaşar, inancımızı iyi ve kötü deneyimlerle sınarız. Hatta bazen neden yola çıktığımızı, nereye varacağımızı unuturuz. Unutmadığımızda ise yola çıkarkenki benliğimiz ile vardığımızdaki benlik birbirinden farklı olur. Yola çıkmanın, yani zamanın ve mekanın akışkanlığına etkin bir şekilde dahil olmanın dönüştürücü etkisidir bunun böyle olmasını sağlayan.
Babasız büyümek
Babalı büyümek bir tamlığı ifade etmez ama babasız büyümek bir eksikliği ifade eder. Babalı büyümek, sadece biyolojik babanın yanında, arkasında, önünde büyümek değil babanın veya işlevinin olmadığı durumlarda babanın işlevinin yerine getireceği birinin sevgisinde, ilgisinde, güveninde büyümek demektir. Ama böyle bir baba yoksa, bu eksiklik olarak hissedilir ve bu eksiklik kabullenilip tamir edilmediği sürece de ömür boyu babanın bu yapısal ve işlevsel eksikliği farklı alanlarda, bedenlerde sembolik olarak imkansız bir çabayla tamlanmaya çalışılır.
Filmin çekildiği 1988 yılını düşündüğümüzde Yunanistan’da binlerce çocuğun babasız büyümek zorunda kaldığını, 1967-74 yılları arasındaki “albaylar cuntası” diye adlandırılan diktatörlük döneminden tahmin edebiliriz. Nice sürgünlerin ve özellikle 1974’te Kıbrıs harekatının binlerce Yunan ve Rum’un ölümün bir diğer anlamı binlerce çocuğun belki annesiz ama daha çok babasız kaldığı bir döneme denk gelir. Savaşların, diktatörlüklerin ve akabinde yozlaşmanın, kayıpların, sürgünlerin böylesi sonuçları da vardır, ki travmatiktir. Böylesi dönemleri yakın tarihte yaşayan toplumlar “babasız toplumlar” olarak adlandırılabilir ve bu toplumlar daimi sembolik bir baba ihtiyacıyla içlerinden güçlü, sarsılmaz gördükleri popülist siyasetçileri veya diktatörleri kendilerine dahi ne kadar zarar verdiklerini biliyor olsalar bile kurtarıcı ilan edebilir, omuzları üzerinde taşıyabilir, tapınırcasına ölümüne bağlılık duyabilirler. Almanya’da 1. Dünya Paylaşım savaşından sonra Hitler’e duyulan bağlılık veya Türkiye’de kurtarıcı olarak Atatürk’e duyulan bağlılık gibi. Filmde iki çocuk ise böylesi bir arayışa girmeden direkt olarak kendi babalarını aramaktadır.

Filmde iki çocuk Almanya’da olduğunu düşündüğü babalarını bulmak için yola çıkarlar. Peki babanın adı nedir, ne yapmaktadır, neden kayıptır, hangi şehirdedir, neye benzemektedir, hatta gerçekten Almanya’da mı yaşıyordur? Bunlar belirsizdir. Yalnızca gördükleri rüyalarda sesi, yüzü belli belirsiz var gibidir ve karşılarına çıktıklarında da “işte bu bizim babamız” diyeceklerine inanıyor gibidirler. İnançtır bu ve inancın nesnesi olmayabilir ama ihtiyacın vardır. Bu ihtiyaç, film boyunca “bir kez olsun görmek” olarak çocukların ağızlarından, rüyalarından dillendirilir. Çünkü böylelikle eksiklik tamamlanmayacaksa da “babalarının çocukları” olduklarını en azından “kimlik” problemine geçici bir çözüm olarak kayıt altına alabileceklerdir. Babalarını bulabilseler belki ona öfkelerini kusacaklar, belki ağlayacaklar, belki sarılacaklar, belki kaçacaklar… Önemli değildir, önemli olan bulabilmek ve bir babalarının olduğunu kayıt altına almak veya bulamayacak olsalar dahi babasızlığı kayıt altına almak, bunu kabul etmektir.
Yola çıkma cesaretinin kaynağı
Köklerimiz her ne kadar göçebe olsa dahi kültürel ve ekonomik olarak yerleşik yaşam tarzlarımız vardır. Yola çıkmak bu toplumsal sunakta ancak bir zorunlulukla gerçekleşebilir. Bu sadece bir tatil için bile olsa nefes alma, yer değiştirme zorunluluğuyla gerçekleşir. Ötesi yerleşik yaşamın kapitalist etkileri altında savaşlar, zorunlu sürgünler, ekonomik krizler, doğal afetler nedeniyle yola çıkarız. Yola çıktıktan sonra vardığımızda dahi vardığımız yere yerleşik ve aidiyet hissetmeyiz. Günümüz halklarının, özellikle ötekileştirilmiş, yoksullaştırılmış, kayıplar vermiş halklarının genel durumu budur.

Coğrafyalar arasındaki sınırlar da tüm bu zorunluluklara rağmen ölümcül bir problemdir. Sınır problemi filmde çocukların sınır kontrolünde yine sınır dışı edilecekleri üzerinden özüyle tarif edilir: “Para eksik”. Tahrif edilemeyen ancak alternatif yollarla telafi edilmeye çalışılan ölümcül sınırlar. Hem de sınırın ardı her ne kadar idealize edilirse edilsin sınırı geçerken, sınırı geçtikten sonra başa neler geleceği bilinmemesine rağmen sınırı geçme zorunluluğunu duyumsamak.
Ergin olmayan iki çocuğun yalnız başlarına trene kaçak olarak binip adressiz, pusulasız, parasız yola çıkmaları tuhaf görünüyor olsa da bu cesur atılımın ancak bir zorunluluğun gerekliliğiyle açıklanabilir. Bu zorunluluk telafi edilmesi gereken ihtiyacın kendisidir. Filmde biz bu zorunluluğu “babalarını bulmak için yola çıkan çocuklar” olarak izleriz.
Yol boyunca başlarına gelen onca kötü karşılaşmalara, açlığa, üşümelere, kovulmalara, hatta tecavüze değin yaşanan deneyimlere rağmen yoldan vazgeçmemeleri de bunu gösterir. Çünkü bu deneyimler onlara aynı zamanda babasız olmanın ya da evden kaçmış olsalar dahi işlevsel anlamıyla onları koruyan, gözeten birinin yokluğunda başına neler geleceğini, böylesine kötü bir dünyada yalnız başlarına olmanın imkansızlığını da kanıtlar, dolayısıyla babalarını bulmaları şarttır ve pek tabii yoldan dönülmeyecek ve vazgeçilmeyecektir.
Peki çocuklar babalarını bulabilecekler midir? Çocuklar gibi bunu biz de bilemiyoruz. Sadece umut ediyoruz. Bu karşılaşma yaşansın istiyoruz. Ama bulamayacak olsalar dahi, hatta bu yolu salt bir düş peşinde koşmak olduğunu düşünsek bile yola çıkmanın gerekliliğini, yol boyunca yaşanan deneyimlerde iki kardeşin birbirine olan bağlılığı ve dayanışmasının gelişimini ve önemini gözlemleme fırsatını yakalıyoruz. Bu dayanışmanın karşısında hiç bir sınırın, hiç bir eksikliğin engel olamayacağını anlıyoruz.
Hem sınırlara ve aldatan tabelalara rağmen iyi ki yollar vardır, ya olmasaydı?