Paşew İran rejiminin Kürt halkına uyguladığı baskının kendine has özellikler taşıdığını belirterek “Kürt siyasi kültürü geleneksel ‘Divanhan’ (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır” dedi.

Kürt şiirinin yaşayan en önemli isimlerinden Abdulla Paşew, ABD-İsrail’in İran’a saldırmasından sonra yaşanan gelişmeler ve Kürtler’in bölgedeki durumuna dair değerlendirmelerde bulundu. Manara Magazine‘den Joseph Hammond’a konuşan Paşew, mevcut çatışmanın Kürtlerin kendi kaderini tayini için bir kapı aralayıp aralamadığını, Kürt siyasi birliğinin önündeki engelleri ve sınırların ötesinde Kürt kimliğini yaşatmada kültürün kalıcı rolünü değerlendiriyor.
İngiltere merkezli sitede İngilizce yapılan söyleşiyi Nihaplus okurları için Türkçe olarak yayınlıyoruz.
Kürtler ve Mevcut Savaş
Abdulla Pashew (1946, Erbil doğumlu), modern Kürt şiirinin en önde gelen seslerinden biridir. Kürt edebi modernizminin öncü figürlerinden olan Pashew, Rusya’nın Moskova kentindeki Moskova Devlet Üniversitesi’nde gazetecilik eğitimi almış; ardından hayatının ve eserlerinin büyük kısmını sürgün yılları şekillendirmiştir. Onlarca yıl boyunca Almanya, Letonya, Finlandiya ve Rusya dahil olmak üzere çeşitli ülkelerde yaşamış; bu deneyimler yerinden edilme, kimlik ve Kürt ulusal mücadelesi temalarını sıkça işlediği şiirine derinlemesine nüfuz etmiştir. Kendisi genellikle yaşayan en büyük Kürt şair ve yazarı olarak kabul edilir.
JOSEPH HAMMOND: İran ile ABD-İsrail koalisyonu arasındaki savaş yeni bir stratejik dönemi başlattı. Sizce İran Kürtleri bu çatışmayı bir özerklik fırsatı olarak mı görüyor, yoksa Kürt özlemlerinin dış güçler tarafından bir kez daha kullanılıp sonra terk edileceğine dair bir korku mu var?
ABDULLA PASHEW: İran’daki Kürt meselesi, sadece İran içinde değil, bir bütün olarak Orta Doğu genelinde son derece karmaşıktır. Bir yanda Kürtler, hem kadim hem de modern medeniyetin ortak yazarı olan tüm İran halkları gibi, özellikle din adamlarının ve Ayetullahların teokratik yönetimini pekiştirmesinin ardından ülkenin başına gelen kolektif görkem ve trajedileri paylaşmaktadır. Bu rejim; hakların sistematik olarak gasp edilmesini, ifade özgürlüğünün yokluğunu, kadın haklarının ihlalini, müzik gibi sanatsal faaliyetlerin yasaklanmasını ve giyim tarzı gibi kişisel özgürlüklerin kısıtlanmasını dayatmıştır. Dahası, tek bir din ve mezhebin dayatılmasıyla birlikte yaygın yoksulluk ve işsizlik; devletin ulusal gelirin “aslan payını” bölgesel aşırılıkçı gruplara, silah geliştirme faaliyetlerine ve İsrail ile Amerika gibi hayali düşmanlar uydurarak toplumu “gütmeye” ayırmasından kaynaklanmaktadır.
Bunlar tüm İran halkları için birer felaket olsa da, bu rejimin Kürt halkına uyguladığı baskı kendine has özellikler taşımaktadır; Kürtler için mevcut İran devleti çerçevesinde kalmak bir hayatta kalma meselesidir. İran medeniyetinin tamamının “Fars” mülkü olarak gasp edilmesi ve sonuç olarak Kürtlerin ve diğer ulusların bu mirastan mahrum bırakılması, onların en büyük manevi ve entelektüel sermayesinin yağmalanmasıdır. Kuşkusuz, Avrupa’daki bilimsel ve akademik kurumlar da bu yanlış anlaşılmada önemli bir paya sahiptir. İran tarihinin ve kültürünün “Farslaştırılması”, Fars olmayan halklara karşı işlenmiş büyük bir suçtur.
Kürt dili ve edebiyatının marjinalleştirilmesi, bölgenin gerçek tarihi mirasının bastırılmasıyla birleşince Kürt halkını “sessiz” bir asimilasyona doğru sürüklemektedir. Ağırlıklı olarak Sünni bir azınlık olan Kürtlerin üst düzey makamlara gelmesi engellenmektedir. İslam Cumhuriyeti Kürtçeyi resmi olarak tanımamakta; çocukların ana dillerinde eğitim alması reddedilmekte ve idari ortamlarda Kürtçe konuşulması dahi yasaklanmaktadır. Siyasi partiler yasaklanmıştır ve devlet destekli terörün pençesi, sadece İran içindeki değil, Viyana’da Dr. Qasimlo ve Berlin’de Dr. Şerefkendi suikastlarında görüldüğü gibi yurt dışındaki Kürt liderlere kadar uzanmaktadır.
Ben savaş siperlerinde kazanılan bir özerkliğe inanmıyorum; savaş bağımsızlık için verilir. Özerklik, İsviçre, Birleşik Krallık, Finlandiya ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinde görüldüğü üzere, demokrasi “geleneğinin” yeşerdiği ve karşılıklı kabul kültürünün yüksek bir seviyeye ulaştığı bir ülke için en uygun olanıdır. İran mevcut haliyle varlığını sürdüremez; ya parçalanmalı ya da “Orta Doğu’nun İsviçre’sine” dönüşmelidir.
Kürt Birliği ve Siyasi Strateji
JH: Birkaç İranlı Kürt partisi yakın zamanda rejim değişikliği ve Kürtlerin kendi kaderini tayini çağrısında bulunan yeni bir koalisyon kurdu. Sizce bu ittifak gerçek bir Kürt birliğini mi temsil ediyor, yoksa ideolojik ve tarihsel bölünmeler hala büyük bir engel mi?
AP: Doğu Kürdistan’ın Kürt siyasi partilerinin kendilerini bu dönüşümlere ne ölçüde hazırladıkları ciddi bir endişe konusudur. Nihayetinde, şeffaf bir stratejik yetkiyle desteklenen kapsamlı bir pakt, mevcut çatışmalardan çok önce onaylanmış olmalıydı. Yine de, “gecikmiş düzeltici eylem, tam eylemsizlikten iyidir.”
Kürtlerin, Orta Doğu’da Batı ve Amerika Birleşik Devletleri ile tutarlı ve kalıcı bir ittifak peşinde koşan yegane ulus olduğunu belirtmek nesnel bir değerlendirmedir. Onlarca yıldır güçlerimiz benzersiz bir sinerji içinde faaliyet göstermiştir; bu ilişki IŞİD’e karşı yürütülen kampanya sırasında zirveye ulaşmıştır. O savaş meydanlarında Kürt ve Amerikan kanı birbirine karışmıştır; bu, ortak fedakarlıkla yoğrulmuş bir ortaklığın derin bir kanıtıdır.
Ancak Kürt halkı, Batı ile olan tarihsel angajmanlar konusunda derin bir hayal kırıklığına sahiptir. ABD ve Batılı güçlerin kendi ulusal çıkarlarına öncelik vermesi uluslararası ilişkilerin yerleşik bir ilkesi olsa da, küresel devlet yönetiminde asgari bir etik sorumluluk düzeyi korunmalıdır. Çok yakın bir geçmişe bakmak yeterli: ABD, Batı Kürdistan’dan (Rojava) desteğini aniden çekerek Kürt güçlerini şu anda Şam’da konsolide olmuş aşırılıkçı unsurlarla karşı karşıya bıraktı. IŞİD ile savaşta 11.000’den fazla can feda edildikten sonra desteğin aniden kesilmesi, acı bir emsal olarak durmaktadır.
Jeopolitik çıkarlar doğası gereği akışkan olsa da, ahlaki tutarlılıktan yoksun olmamalıdır. Washington ve Avrupa’daki liderler elbette kendi seçmenlerine karşı sorumludur; ancak Kürt liderliği de tüm olası sonuçlar için kapsamlı acil durum çerçeveleri geliştirerek buna karşılık vermelidir. Hem ABD’nin hem de İsrail’in, bölgenin en büyük etnik gruplarından birini oluşturan Kürtlerle ittifak yapmaktan fayda sağladığı aşikardır. İsrail için Kürt halkı, önemli enerji ve su rezervleriyle karakterize edilen stratejik bir coğrafi koridor ve insani derinlik sağlamaktadır. Buna karşılık İsrail, Kürtlere benzersiz teknolojik ve medya yetenekleri sunmakta ve hayati bir kültürel ve diplomatik köprü görevi gören önemli bir Kürt-Yahudi diyasporasıyla bu desteği pekiştirmektedir.
Nihayetinde, Kürt siyasi kültürü geleneksel “Divanhan” (geleneksel konuk evi) metodolojilerinden kurumsal diplomasiye geçiş yapmalıdır. Liderlik, ittifaklarının parametrelerini, bu ortaklıkların spesifik getirilerini ve öngörülen sürelerini net bir şekilde tanımlamalıdır. Kürt hedefleri bu dönüm noktasında süper güçlerin çıkarlarıyla örtüşüyor ancak tekrarlanan ihanetlerin yaraları onları her zamankinden daha temkinli kılıyor.
Kültür, Şiir ve Kürt Kimliği
JH: Onlarca yılınızı Kürt kimliği ve sürgün üzerine yazarak geçirdiniz. Günümüzdeki gibi savaş ve siyasi çalkantı anlarında, şiir ve kültürel bellek Kürt siyasi bilincini şekillendirmede nasıl bir rol oynuyor?
AP: Sadece şiir ve diğer edebi formlar değil; Kürt müziği, dansı ve hem kadınlar hem de erkekler için geleneksel kıyafetler de Kürt yurtseverliğini desteklemede, ortak bir tarihe, kültüre ve coğrafyaya dair derin bir aidiyet duygusunu güçlendirmede hayati bir rol oynamaktadır.
Kitle iletişim araçlarının sınırsız ilerleyişi ve bilgi teknolojisi devrimi, dünya genelindeki Kürtler için elektronik bir “Birleşik Dijital Kürdistan” oluşturdu. Sykes-Picot Anlaşması ile dayatılan yapay sınırları aşarak, daha önce hiç olmadığı kadar manevi bir bağ kuruyorlar. İtiraf etmeliyiz ki, Kürt “dijital devleti” köklü bir kültürün temeli olmadan ortaya çıkamazdı.
16. yüzyılda Kürt şair Melayê Cezîrî kendisini Kürdistan’ın avizesi olarak görüyor; camiyi, kiliseyi, sinagogu ve Ezidilerin kutsal “Laleş”ini tek bir evrensel saygı merceğinden izliyordu. 17. yüzyılda büyük Kürt şair Ehmedê Xanî, Osmanlı ve Safevi İmparatorlukları arasındaki 1514 Çaldıran Savaşı’nın ardından Kürdistan’ın ilk bölünmesinin trajedisini çoktan hissetmişti. Bu derin Kürt hissiyatı, edebi eserlerinin her yanına canlı bir şekilde yansımıştır. Şair, Kürtleri birleşmeye ve egemenliklerini genel olarak sanat, özel olarak da müzik ve şiir yoluyla tesis etmeye çağırmıştır. Bunlar, hem Kürdistan içinde hem de dünya genelinde Kürtler arasında bağımsızlık ruhunu ilerletmede, ortak bir empati ve kader duygusunu yaymada aktif bir rol oynamıştır. Ayşe Şan ve Hasan Zirak’ın şarkıları sınırları pasaportsuz geçti; Kürt şiiri sınırları sınır muhafızlarından vize almadan aştı. Uzun zamandır şiir ve müzik, Kürt siyasi partilerini ve örgütlerini gözle görülür şekilde geride bırakmıştır.
Pek çok Kürt partisi iki yıkıcı ideolojik değirmen taşı arasında sıkışıp kalmış durumda: radikal siyasal İslam ve aşırılıkçı Stalinist düşünce. Gerçeklikten kopuk, bu ithal ve köksüz ideolojiler modern çağın sorularına cevap verememektedir. Her iki taraf da din veya sınıf ideolojisi zemininde koşulsuz, mutlak bir “kardeşlik” talep ediyor ancak belirli bir kimliğe inanmıyorlar. En dikenli sorulardan kaçıyorlar: Dilinizin, milli bayramlarınızın, kıyafetlerinizin, şarkılarınızın ve folklorunuzun yasak olduğu bir ülkede kardeşlikten nasıl söz edilebilir? Ataerkil-feodal zihniyetlerin, “büyük birader” komplekslerinin ve efendi-köle dinamiklerinin hakim olduğu bir bölgede, bağımsızlığınızı hakim gücün tanımladığı bir “demokrasiye” nasıl bağlayabilirsiniz?
Kürt Milliyetçiliğinin Geleceği
JH: Son zamanlarda Suriye’den İran’a kadar Kürtler, Kürt milliyetçiliğinin güçlü kaldığını ima etmek için “1+1+1+1=1” gibi sloganlar atıyorlar. Kürt milliyetçiliğinin eskisinden daha güçlü olduğunu düşünüyor musunuz?
AP: Kürt milliyetçiliğinin henüz katılaştığına (tam olarak şekillendiğine) inanmıyorum. Bu güçlü bir duygu ancak hala “tam pişmemiş” durumda ve net bir stratejik çerçeve veya program içine yerleştirilmedi. Şu an var olan şey, büyük ölçüde egemen ulusların zorla yürüttüğü Araplaştırma, Türkleştirme ve Farslaştırma saldırılarına karşı bir tepkidir. Milliyetçilik dediğimde unutmamalıyız ki Kürt milliyetçiliği “çekingen” bir milliyetçiliktir; en yüksek noktasında yurtseverliktir. Kibirli değildir; herhangi bir dili yasaklamaya veya herhangi bir toprağı almaya çalışmaz, Kürtleri diğer halklardan üstün görmez. Bu Kürt yurtseverliğinin özü; dilin, geleneklerin, inançların ve Zagros ile Toros dağlarının ve vadilerinin insanlarının bin yıllık karakterinin korunmasıdır.
Kürdistan halkının gelenekleri; bu kadim ulusun renkli kültürü, toprağı ve zengin dili, Kürtlere ait olduğu kadar insanlığa da aittir. Kürdistan medeniyetin ana beşiğidir; Kürdistan tarihini ve toprağının, dilinin ve kültürünün kalbini bilmeden insanlığın evrimini gerçekten kavramak mümkün değildir.
Kürt milliyetçiliği – ya da daha doğru bir ifadeyle Kürt yurtseverliği – aydınlar arasında uzun süredir yeşermiş olsa da, kendisini sistematik olarak örgütlemeyi başaramamıştır. Çoğu Kürt liderin karakteri muhafazakar ve tereddütlü olmaya devam ediyor. Bu parti liderleri daha çok “Büyük Biraderler” veya kabile reisleri gibi davranıyorlar; bağımsızlığı ve özgürlüğü imkansızlıklar olarak görüyorlar. Kürdistan’da parti, aşiretin modern bir biçiminden ibarettir. Müzakerelerde asla kağıt kalem kullanmazlar. Orta Çağ Divanhan tarzında tüm anlaşmaları sözlü olarak yürüten, sadece sözlü vaatlerde bulunup alan “soylu eşkıyalar” gibi hareket ederler.
İkinci Dünya Savaşı ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında, Kürt bağımsızlığı ilkesi üzerine JK (Komeley Jiyanaway Kurdistan) adlı bir örgüt kurulmuştu. Bu, ilk gerçek bağımsızlık yanlısı örgüttü. Ancak çok geçmeden Sovyetlerin “Halkların Kardeşliği” ve Stalinist ideolojisinin etkisi hedefi “özerklik”e kaydı. O andan itibaren Kürtler; Türkiye, İran, Irak ve Suriye’yi demokratikleştirme yükünü üzerlerine aldılar. Fabrikası olmayan ilkel bir tarım ülkesinde, kendi dili yasaklanmış bir halk için öncelik “proletaryanın zaferi” haline geldi. 1959’da Süleymaniye’de bir grup aydın KAJIK’ı kurdu ancak Iraklı ve Kürt partiler bu seçkin grubu “emperyalizmin uşakları” olarak damgaladı ve hareket sonunda dağıldı.
Şimdi bile, onlarca felaket ve çöküşten sonra – “özerklik” adına yüz binlerce masum Kürdün ölümünden ve binlerce köyün yakılmasından sonra – bağımsızlık fikri şurada burada tartışılıyor. Ben bu vizyonun bir geleceği olduğuna ve hedefine ulaşacağına inanıyorum. Kürdistan’ın bağımsızlığı, Orta Çağ kökenlerini terk etme belirtisi göstermeyen bir Orta Doğu’nun demokratikleşmesinden çok daha kolaydır. Demokrasi ve federalizm aynı madalyonun iki yüzüdür; demokrasi bu bölgede başarılması on yıllar veya yüzyıllar alabilecek uzun, inişli çıkışlı bir süreçtir. O zamana kadar asimilasyonumuz garanti altındadır. Kendilerini korumak ve yok olup gitmekten kaçınmak için Kürtler ülkelerini özgürleştirmelidir. Bağımsızlıklarını artık despot işgalci rejimlerin “demokratikleşmesine” bağlamamalıdırlar.